Bu Blogda Ara

edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2019

Şanghay Edebiyat Günleri - Changzhou Ziyareti

İki yılı aşkın bir süredir devam ettirdiğimiz Şanghay Edebiyat Günleri'nin 17. toplantısını Changzhou'da yaptık. Şanghay'da ikamet eden üyelerimiz üşenmediler, trene atlayıp geldiler. Onlara önce Changzhou'yu gezdirdim. Yazmış olduğum öykülerin geçtiği yerleri, karakterlerin kavga ettiği ya da kaza geçirdiği sokakları gösterdim. Öğleden sonra da buradaki Türk lokantasına gidip yemeğimizi yedik, toplantımızı (Ali Teoman'ın "Aşk Yaşama Çok Uçuk" adlı öykü seçkisi.) yaptık. Hava çok soğuk değildi, yağmur da yağmadı. Güzel bir gün geçirdik.

Aşağıya gezi günü çektirdiğimiz fotoğrafları ve gezilen yerlerde geçen ya da o yeri betimleyen öykü parçalarını ekliyorum. Bir de bugüne kadarki toplantılarda okuduğumuz yazarların listesi.


Şimdiye kadar 17 toplantı yaptık. Bir sonraki toplantıda Füruzan'ın "Benim Sinamalarım" adlı öykü kitabını konuşacağız. 

Ç yaşanası değil, yarım gün gezilip arkada bırakılası bir kentti buraya sonradan gelen herkesin gözünde. O da nihayetinde üniversite okumak için gelmişti; denizi, kumu ve güneşi yılın üç yüz altmış beş günü eksik olmayan bir güney kentinden. “Özlemek iyidir, uzak kalırsam değerini daha iyi anlarım.” demişti Ç’ye ilk geldiğinde. Oysa özlediği şeyin, geride bıraktığı güneşli kent değil de oparlak kubbenin altında yaşamaktan mutlu olan kendisi olduğunu fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. Kendini özlemekti özlemenin aslı. Sevgiliyi özleyen insan da aslında sevgilinin varlığını değil, kendisinin sevgilinin yanında duyduğu mutluluk ve tatmin olmuşluk ânını özlemiyor muydu sonuçta? Özlemenin en bencil yanı demişti genç buna, bir türlü kabul etmek istemediğimiz en sefil ve en gerçek yüzü. (Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam)

Hong Mei Parkında.

Metro inşaatı yüzünden trafik allak bullak, ne hangi ışığın kime baktığı belli ne de hangi yolun nereye gittiği. Bölünen, parçalanan, ortalarından ikiye ayrılan yollara alelacele çizilmiş beyaz işaretler var gözüme çarpan; bir genişleyip bir daralan asfaltın insanın ruhunu sıkıştıran kararsızlığı, Çanco’nun ortasında soğuk bir keşmekeş; ayaklarımın altından akıp giden, alışık olmadığım, alışık olmayı istemediğim türden kül rengi bir huzursuzluk. Güneş, yolun öteki ucunda, tembel bir kedi gibi -sanki doğmaktan vazgeçip, kaldığı yerden devam edecek uykusuna- uyanmış. Havada da nazlı bir pus var; yağmur buhar olmuş, kentin üzerine ince ince yağmak yerine havaya sündürmüş kendisini. Öyle basık, öyle boz, öyle murdar bir yoğunluk kentin ortasında! Islak, kirli bir battaniye gibi şehrin üzerine çökmüş sabahın puslu aydınlığı. Uzaklara, hayranı olduğum uzaklara bakınca fark ediliyor ancak, içimize doldurduğumuz havanın da bir renginin olduğu. (Kaza)

Tianning Tapınağı

 Geriye döndü. İçlerinde süs biberleri, minik limon ve nar ağaçları bulunan saksıların arasından geçip 3 numaralı binanın ön tarafına yürüdü. Dodo’nun en çok sevdiği yer burasıydı  aslında.  Qu  Qiubai  ve  Zhong  Tailei heykellerinin önüne uzanır, yan yatar, sırt üstü dönüp karnını yalar, patilerinin altına alıp uyur, hava çok ısınırsa heykellerin  hemen  yanındaki  sık  ekilmiş  bambu ağaçlarının gölgesine ya da asfalt yolun kenarındaki büyük ağacın dibine sığınırdı. Buradaki sınıflarda derslere giren atletizm öğrencileri de Dodo’ya ara sıra sosis ve süt verirlerdi. Sütü içmezdi Dodo ama küçücük ağzıyla kemire kemire mideye indirirdi kocaman sosisleri. Böyle zamanlarda unuturdu merdiven altında bıraktığı hazineyi, kendisine yeni bir ev bulmuş gibi şımarırdı. Buradakilerin hevesi sönüp kendisiyle uğraşmayı bıraktıklarında da dönerdi yine ait olduğu yere. (Simgeler ve İşaretler)


Sözü edilen heykeller solda kalıyor. 


Çalıştığım okulun ana kapısının önünde. 

Yan Ling Lu’nun görünmeyen ucunda B12’ler ve B2’ler ardı ardına dizilmişlerdi. Belli belirsiz ama yine de iddialı bir gösterişle yükselen güneşin körpe ışıkları, tam karşılarında dingin bir şekilde oturan Xu Zhimo heykeline vurup  yumuşak  bir  sıçramayla  onların  yüzlerine yansıyordu. Ming Che, kızın avucunun içini ışığın kaynağı olan doğuya değil de genç yaşında uçak kazasında ölen romantik şairin heykeline doğru çevirdi. Aşırı ışık da zifiri karanlık gibi zararlıydı fal okuması için. Çizgileri görünmez yapan, onları anlamsızlaştıran, eli bembeyaz bir kartopuna çeviren güneş değil; yorumları mümkün kılan, çizgileri konuşturan, önemsiz noktaları karanlığa boğan ve her zaman için söylenecek bir şeyleri ışığın dokunmadığı noktalarda bırakan ikincil bir yansımaydı falcıya gereken. Heykelin yıpranmış bir ayna gibi ışıldayan metal yüzeyi bu işlevi fazlasıyla görüyordu onun için. Hem oğlunun sesinin de bu heykelin derinliklerinden geldiğine dair birkanı oluşmuştu yüreğinde. O da böyle hep elinde kitapla gezer, dışarıda gezerken bulduğu taşların üzerine oturup etrafını izler, ara ara uzaklara bakıp dalardı. Onun elleri de Xu Zhimo’nun elleri gibi hep yere doğru kapalı olurdu. (Bir Avuç Hayat)

Xu Zhimo Heykelinin önünde
Park ıssız, kimsecikler yok. Hem akşam, hem soğuk; kim neden gelsin parka! İşi gücü olmayan birkaç genç dışında sadece park bekçileri ve temizlikçiler var ortalıkta gezinen. Çıplak ağaçlar, akşamın alacakaranlığında yol kenarına bırakılmış iskeletlere benziyorlar. Yanımda dev bir hayalet gibi dikilen Tianning Pagodası’na şöyle bir bakıyorum, kaplumbağayı havaya kaldırıp ona da
gösteriyorum. “Bak bu pagoda, dünyanın en yüksek pagodası. Aynı zamanda dünyanın en yüksek ahşap yapısıdır kendisi. Bak gör, madem yaşadığın küçük göletten sıkıldın, dünyayı görmeye niyet ettin. Bir gün geri dönersen doğup büyüdüğün sulara, oradakilere anlatırsın dünyanın en yüksek pagodasını gördüğünü.” Ahşap  köprüyü  geçip,  köprünün  altındaki  kaya parçalarının birinin üzerinde duruyorum bir süre. Issızlığı, yandan belli belirsiz bir şırıltıyla akan suyun sesini ve insanların uzaklığını düşünüyorum. Kentin merkezinde olup, insanlardan bu derece uzak olabilmek ne güzel bir şey! Hava sıcak olsaydı, bu park bayram yerine dönerdi, çocuklarla ve kentin dışından yeşil görmeye gelen anne babalarla dolardı. Adım atacak yer kalmazdı parkın patikalarında. Tadını çıkarmalıyım bu ânın. (Uçurum)

Hong Mei Parkının girişinde

 Köprünün zirvesine varınca da kanalın doğu kısmına doğru bakıyor. Güneş iyice yükselmiş, kanalın yüzeyi milyonlarca kırık aynayla dolmuş gibi ışıl ışıl. Akıntının ter yönünde ilerleyen bir kum teknesinin arkada bıraktığı dalgalar uzun bir V harfi çizdikten sonra kanalın duvarlarına çarpıp yansıyor ve birbirine giren dalgalar suyun yüzeyini sonsuz boyutlarda bir satranç tahtasına dönüştürüyor. Kanalın sol kısmında ise, küçük kırmızı bir kayak var. Küreğini büyük bir hınçla bir sol tarafına bir sağ tarafına saplayarak yol alan genç kadın, teknenin oluşturduğu bu sonsuz metrik uzayda çaprazlamasına yol alan bir fil gibi ağır ağır ilerliyor. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)


Wenheng Köprüsünün Üzerinde. Arkamızda Tarakçılar Sokağı. 
Geniş merdivenler yer yer ıslak, basamakların bittiği yerde büyükçe bir platform var. Yerlerde balıkçılardan kalma kanca, yem ve misine parçaları hemen çarpıyor göze. Birkaç parça da çerçöp merdivenin dibine sıkışmış. Bir köşeye de kanaldan toplanan ağaç dalları toplanmış. Platform neredeyse su seviyesinde, parkta gezinen birisinin eğer dikkatli bakmıyorsa burada oturan bir insanı görmesi pek mümkün değil. En alt basamağa oturup kanalı izliyor Si Han. Karşıdaki söğüt dalları nasıl da sarkıtmışlar uzun ince dallarını kanala doğru, ışıltılı bir öğlen vaktinde nehrin sığ kısmında saçlarını yıkayan genç kadınlara benziyorlar. İleride, kanalın genişlediği yerde iki beyaz kuş suyun üzerinde daireler çizip karşıdaki binalara doğru uzaklaşıyorlar. Daha yukarılarda kırlangıçlar var, her
zamanki gibi gökyüzüne ânında yok olan resimler çizmekle meşguller. Ağaçlar ise iki tarafta da kanala eşlik ediyorlar, sessiz bir ordu gibiler, birbirleriyle konuşan ama kendileri dışında kimseye sır vermeyen erler ordusu... “Keşke” diyor içinden, “keşke bizimle de konuşsalar da şu cesedin kim olduğunu, suya düştüğünü mü yoksa atıldığını mı söyleseler.” Bu düşünce aklından geçer geçmez de gençlik yılları geliyor gözlerinin önüne. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)

Kanalın ve parkın 32. kattan görünüşü. 

Hiçbir şey demeden parkın bitip yürüme yolunun başladığı noktaya doğru ilerliyor, Si Han. Güneş ışıkları yerleri süpüren park görevlisinin havalandırdığı tozlara çarpıp gittikçe genişleyen tayflar halinde zemine vuruyor. Toz parçacıkları ürkmüş kuşlar gibi dağılıyorlar her bir yöne doğru. “Kanalın burası” diyor Si Han içinden, “Çanco’da yeşilin ve neftinin en sık görüldüğü yer olsa gerek.” Tüm yapaylığına rağmen kentin diğer kısımlarındaki parklar kadar kötü görünmüyor burası; ağaçlar nizami beton kutuların içinde, ışıkların kabloları taş duvar boyunca ip gibi uzayıp gidiyor, çalılar küp şeklindeki otların üzerinde yükselen kubbeler halinde, hepsi aynı boyda ve sıra sıra
dizilmişler.  Buralarda  gezinenlere  onlar  ne  kadar istemeseler de asla yalnız olmadıklarını hissettiren hoparlörler ise eski bir şarkının melodisiyle durmaksızın çınlatıyorlar  kulakları.  Bambu  ağaçlarının  arkasına gizlenmiş arıtma tesisi binasının –Si Han’a göre dünyanın en süslü çöp arıtma tesisi binasıdır bu.- yanından geçer geçmez arkasından seslenen Zi Hao’nun bağrışıyla tekrar
kendisine geliyor başkomiser. “Hallettim başkomiserim. Kamera kayıtları hazırlanacak.” diyor kırgın bir sesle. Sonrasında da ekliyor, sesindeki kırgınlığı izah etmek istercesine, “Neden beni beklemiyorsunuz? Ben de sizi parkta,  suyun  kenarında  beni  bekliyorsunuz zannediyorum.”
Birlikte yürümeye başlıyorlar; çalı altlarına atılmış irili ufaklı çöplere, iğne yapraklıların hastalıklı gövdelerine, osmantus ağaçlarının dallarında biriken tomurcuklanmış sarı çiçeklere, su kenarına inen merdivenlerin likenli köşelerine, merdivenlerin bittiği yerdeki soğan başlıklı küp sütunların diplerine, su içmek için kanala eğilmiş uzun tüylü hayvanlara benzeyen bodur ağaçların altlarına tek tek, en ufak bir ayrıntıyı bile atlamadan, her biri birkaç kilometre aşağıda bulunan ceset hakkında gizemli bilgiler verecekmiş gibi uzun uzun bakıyorlar. İki saat boyunca sağlı sollu kanalın iki yanını da geziyorlar ama kayda değer bir şey bulamıyorlar. Çardağın etrafına astıkları kuş kafeslerinin altında kâğıt oynayanlara –Bunları görünce Zi Hao, “Bakın başkomiserim, kuşlar sahiplerini gezmeye
çıkarmış!” demişti pişkinliğine yandaş bulmaya çalışarak-, sabah yürüyüşüne çıkmış emekli çiftlere, erkenden gelip suyun kenarındaki yerlerini tutan yaşlı balıkçılara, çalıların kısmen örttüğü oturaklara tünemiş genç âşıklara, otuz saniyede bir elindeki telefonun ekranına bakan müzmin yalnızlara, yürüme parkurunun biraz içerisinde kalan kısımda Tai Chi yapan altmışlık delikanlıya tek tek
soruyorlar olay hakkında bilgileri olup olmadığını. Sonuç hep aynı olumsuz yanıt! Ne onların ne ağaç dallarına asılmış kırmızı fenerlerin altında ısınma hareketleri yapan koşucuların ne de köprünün altındaki kuytulukta salaş bir bisiklet tamirhanesi işleten yaşlı ustanın bir bildiği var kimliği ve yüzü belirsiz bu ceset hakkında. Belki bir şey çıkar diye fotoğrafını çektikleri yumurta kabukları var bir
tek. Yürüyüş yolunun yanındaki yükseltinin kenarına, küçük mavi bir kutunun içine konmuş kabukları ilk önce Zi Hao görüyor. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)


Yürüyüş Yoluna girmeden önce

Köşeyi dönüp kaldırıma adımını atınca sola döndü. Doğu Tai Hu Caddesinin görünmeyen ucundan başını uzatmış olan soluk benizli güneş, sabahın telaşlı saatlerinden arta kalan çirkinlikleri teftiş etmekle meşguldü. Yola ya da dükkânlara doğru eğilmesin diye tahtadan kafesler içine alınmış ağaç gövdelerine bakınca içerledi. “Şu ağaçları bile zapturapt altına alan, gövdelerini beyaza boyayıp
koruyan hükümet görevlileri neden bir yıldır peşimde dolanan ve özel hayatımın tüm inceliklerini benden izin almaksızın öğrenen adama tüm bunları yapmasına izin verir?” diye sordu önünde hazır bekleyen boz boşluğa doğru. Kaldırım taşlarındaki siyah oyuklar ve tırtıklı çıkıntılar, kimi yerde birbiri ardına dizilmiş bozuk fermuarları kimi yerde de iyice yıpranmış eski bir paltonun üzerine işlenmiş dev yamaları anımsatıyordu Lai’a. (Takip ya da Taciz) 

Doğu Taihu Caddesinin başında, yemekten hemen sonra. 

Saydam tavanın üzerinde; buharlaşmış yağmur sularından arta kalmış, içine hapsettiği güneşi sıkıştırdıkça büzülmüş ışık demetlerini aşağıya doğru salan dev lekeler var. Kafasını yukarı çevirip bakanların ilk görüşte ne olduklarını anlayamadığı, yeşil sularda sinsi sinsi gezinen denizanalarına ya da karanlık bir ormanda uğuldayarak av arayan baykuşun gözlerine benzettiği; ortası boz, kenarları
bulanık, dış kısımları saydam görüntüler bunlar. Bu lekelerin ortasındaki koyu öbekler boncuk boncuk gölgeler halinde siyah beyaz tuşlarımın üzerine düşünce içim kıpır kıpır oluyor, birazdan güzel bir şeylerin gerçekleşeceğine dair mesnetsiz bir umut beliriyor on yıllardır esaslı bir müzik çalmamış gergin tellerimde. Sevgilisini her düşündüğünde dudaklarının kaşındığını hisseden genç bir âşıktan pek farklı değilim aslında. Yeni silindiğim, sağımın solumun sabunlu bezlerle baştan aşağıya ovulduğu, kimi yerlerimin özenle parlatıldığı, kimi yerlerimin de ince işçilikle tamir edildiği ilk bakışta belli oluyordur herhalde. Rutubetten dolayı, vakti gelmiş yaranın kabuğu gibi kalkan cilalı boyalarımın, acemi bir ustanın kirli tırnaklarıyla söküldükten sonra mükerrer fırça darbeleriyle kapatıldığını da anlayacaktır, ömründe üç beş piyano görmüş herhangi bir acemi. Hatta asansöre
sığmayan gövdem merdivenlerin basamaklarına çarpa çarpa  ikinci  kata  çıkarıldığı  için  bacaklarımdaki tekinsizlikten pekâlâ belli olur genç ve heyecanlı değil de yaşlı ve yorgun olduğum. (Piyano)


Aşağıya da farklı zamanlarda çekilmiş Çanco fotoğraflarını koyuyorum. Tren İstasyonunun fotoğrafını şimdiye kadar hiç çekmemişim sanırım.









10 Kasım 2019

Yüzsüz Bir Adamın Portresi


                                              
                   YÜZSÜZ BİR ADAMIN PORTRESİ 

Sandal ağacından oyulmuş taraklar, püsküllü iplere takılmış yeşim kolyeler ve renkli boncuklarla çevrelenmiş küçük bilezikler satan dükkânların yan yana dizili olduğu sokağı temizlemekle sorumlu olan yaşlı kadın gördü ilkin, suyun üzerinde kaplumbağa sırtı gibi duran ve utangaç bir kirpi gibi sığındığı köşede rüzgârın etkisiyle kıpırdayan siyah parlak çıkıntıyı. Boyası dökülmüş meşin bir top, ters dönmüş bir çamaşır leğeni ya da kırık bir mobilya parçası olabilirdi pekâlâ. Kenara vurmuş, suya inen merdivenin en alt basamağına dayanmış, akıntının yavaşlığından olsa gerek girdiği kuytuluktan bir türlü kurtulamamıştı. Zayıf bir damar gibi belli belirsiz atıyordu alttan vuran dalgaların dokunuşuyla. Yaşlı kadın kanal boyunca turist gezdiren yolcu teknesinin bağlandığı iskeleye yanaştı, elindeki maşayı ve çöp sepetini, dibine çöp atılmış ağaca yasladı ve suya doğru daha dikkatlice baktı. Bir an için suyun dibinden, balçığın ve çamurun pençelerinden kurtulup gelmiş olabileceğini de geçirdi aklından. Belki de yüzlerce yıl önce suya düşürülmüş değerli bir eşyaydı ve bunca zamandır suyun yüzüne çıkacağı, güneşi tekrar göreceği, insanların arasına tekrar karışacağı günün hayalini kurmuştu. Hayır, bir kaplumbağa ya da kanalın derinliklerinde yaşadığı söylenen canavar değildi bu! Değerli bir eşya olma ihtimali de oldukça düşüktü. Kadın eğildi, suyun üzerinde erimiş gümüş gibi parıldayan taze yakamozlara gözlerini ovuşturarak baktı.  

Aslında, kanalın temizliğinden kendisi sorumlu değildi. Kanalı temizlemekle sorumlu olanlar tekneyle gezerler ve ellerinde fileli kepçelerle suyun üzerinde gördükleri çöpleri toplayıp teknenin içindeki büyük sepetlere yığarlardı. Sonra da bu çöpleri parkın başındaki arıtma tesisine bırakırlardı. İyi ama, bu kocaman siyah çöpün kanalda mı yoksa iskelede mi sayılacağına karar verememişti temizlikçi kadın. İskelenin duvarına değdiğine göre sokağa dâhil edilebilirdi ya da suyun içinde ve merdivene uzak olduğu için kanalda sayılabilirdi.  Su seviyesinin yüksek olmadığı zamanlarda basamakları temizlediği oluyordu gerçi. Bu sabah, çamurla karışık yeşil rengini almış olan su, beş basamaklı beton merdivenin en alttaki iki basamağını yutmuş, okşayan dokunuşlarla üçüncü basamağın dibini serinletiyordu, tıpkı yazın bunaltıcı sıcağında ıslak bir dilin kurumuş dudakları sık sık yalaması ve bundan bıkmaması gibi. Saat yedi bile olmamıştı, geceden kalma sessizlik ve uyuşukluk henüz terk etmemişti kenti. Yer yer yosun tutmuş taşların üzerine uykucu bir köpek gibi yayılmış olan gölgeler, kenti, güneşin azgınlığına bırakacakları saati bekliyorlardı sabırsızlıkla. Eski bir reklam broşürünü, soyulmuş bir sosisin turuncu ambalajını ve çürümeye başlamış bir muzun kabuğunu görmezden geldi yaşlı kadın. Seyrek kaşları, dolgun yanakları ve yuvarlak yüzü aynı anda gerildi. En üst basamakta dikilip, bir eliyle kanal duvarından iskeleye bağlanmış kalın halatı tutarak suya doğru eğildi. Islanmış siyah kütlenin yüzeyinden yansıyan turuncu güneşin göz kırpışlarını kirpiklerinin uçlarındaki renkli baloncuklar sayesinde canlı canlı hissedebiliyordu.  Kanalın genişlediği ve sonradan tekrar daraldığı yukarı kısımlarda aynı güneş zor geçecek bir günün haberini verircesine, geçmişte susuz ütülendiği için parlayan gri bir kumaş parçası gibi pırpır titriyordu. Hayır, maalesef hayır, değerli bir tarihi eşya değildi bu, olsa olsa suya düşmüş büyük bir araba lastiği ya da su çektiği için şişmiş dev bir oyuncaktı. Kedi tarafından köşeye sıkıştırılmış zavallı bir fare gibi duvarın dibinden kurtarılmayı, kanal boyunca kaldığı yerden yoluna devam etmeyi bekliyordu. Kadın biraz daha eğildi, tehlikeli bir şey yaptığını bile bile suyun yüzeyine yüzünü iyice yanaştırdı. Siyah tümseğin suya değdiği yerde beyaz bir açıklığın olduğunu fark etti. “Yoksa!” diye geçirdi aklından, olasılıkların en kötüsünü. “Yoksa bir ceset miydi bu?”

Geriye dönüp çöp toplamak için kullandığı uzun saplı maşasını aldı eline. Aynı halata tutunarak parlak siyah nesneye maşanın ucuyla dokundu. Tahta gibi sert değildi ama sünger kadar yumuşak da değildi. Havası kaçmış top gibiydi en çok, dokunulan yer üzerine bastırıldıkça tepki veriyordu ve baskı ortadan kalkınca yüzey eski hâlini alıyordu. Hafifçe itti kütleyi basamağın dibine doğru. Sandığından da kolay oldu bu iş ama maşanın ucu kütlenin tam tepesine dokunamadığı için küçük adacık hem dönmeye hem de dengesi bozuk bir sal gibi yalpalamaya başladı. Minik dalgaları yararak kadına doğru ilerleyen kütle basamakların dibine vardığında neredeyse ters dönecekti. Yaşlı kadın gözünün önünde debelenen şeyin alabora olmuş bir kayığın dibi olduğuna ikna olacaktı ki, suyun güneş ışınlarını tek parça halinde yarıp net bir şekilde ikiye böldüğü yarıkta açık renkli bir cisim gördü. Suya batıp çıkan bu şeyi dikkatlice incelemek için biraz daha eğildi, o kadar ki suyun serinliğini hissedebiliyordu yüzünün görünmeyen tüylerinde. Bir balık ya da suya atılmış bir meyve kabuğu değildi, hayır hayır bu şey siyah kütlenin bir parçası, onun yalpalamasıyla görünüp kaybolan bir canlıydı. Belki bir fare ölüsü, bir sincabın kuyruğu ya da suya düşmüş beyaz bir kuşun kafası… Yaşlı kadın arkasına dönüp etrafında kimse olup olmadığını kontrol etti. Eğer suya düşerse onu kim kurtaracaktı? Sokak bomboştu, geceden kalma lambaların yarısı henüz sönmemişti, sokağın bittiği yerde başlayan köprüden tek tük bisikletler ve e-bisikletler geçiyordu. Sol tarafında kalan tarihi köprünün ve onarılmış kent duvarlarının üzerindeki mavimtırak sis, çözümsüz bir labirenti andıran kentin içlerine doğru usul usul çekiliyordu. Kadın cesaretini topladı, derin bir nefes aldı ve suya birkaç milim daha yaklaştı. Siyah kütleyi elindeki maşayla biraz daha güç harcayarak salladı. Az önce gördüğü beyaz parçayı görebilmekti amacı, hatta mümkünse başka parçaları da. Ve o anda, ipekle ilk defa tanışan tenin hissettiği türden bir ürpertiyle kendisine geldi yaşlı kadın. “Ay, ay, ay” diye bağırdı olduğu yerde. Kısa ve kesik çığlıklar attı birilerine keşfini duyurabilmek için. Evet, yanlış görmüyordu. Bir kulaktı bu, bildiğimiz insan kulağı; ortası pembe dışı beyaz, içi bir mağara ağzı gibi kıvrımlı küçük sevimli bir kulak.

*** Devamı yayımlanacak kitapta... 

07 Ekim 2019

LEKE


                                                               
“Hedeflerini küçük seçersen çabuk yorulursun.”

Gözlerini hafifçe araladı Wang Chao. Kirpiklerinin ucunda biriken su damlası, yanından geçmekte olan dedeyle torununu hem bulanık hem de olduklarından daha şişman gösteriyordu. Buzlu camın arkasındaki iki hayalet süzülerek kendisine doğru geliyordu adeta, birleşip sonra yine ayrılan iki boz bulut rüzgârın etkisiyle yuvarlanarak ilerliyordu kaldırımda. Gözlerini birkaç kere kırpıp, yanağından aşağıya terini akıtınca fark edebildi pembe yanaklı çocuğun burnunu çeke çeke ağladığını. Çocuğun yutkunurken şişip inen boğazına baktı, elinin arkasıyla gözyaşlarını silişine, hırıltıyla yükselip alçalan göğsüne... Baston yutmuş gibi dik bir halde yanında yürüyen kösele suratlı dede ise istifini bozmadan devam ediyordu azarlarına.

“Sen o çocuklarla bir misin, kendini onlarla niye eşit görüyorsun, niye değerli vaktini israf ediyorsun oyunla eğlenceyle? En iyi liseye göndereceğiz biz seni, en iyi hocalar bula…”

Dedenin sesi kaldırımın oynak parkeleri üzerinde hızla ilerleyen bir e-bisikletin çıkardığı takırtıya mağlup oldu. Wang Chao, bir yandan köşeyi dönüp kaybolan dedeyle toruna bakarken, bir yandan da yanlış pozisyonda uyuduğu için tutulan belini sol eliyle destekleyerek hafiften doğruldu. Kaç saattir uyuyordu acaba? Neden kimse uyandırmamıştı onu? Bunca zaman hiç sipariş gelmemiş miydi? Ağrıyan boynuna inat kafasını çevirip diğer kuryelere baktı.  Binanın gölgesinin vurduğu köşedeki karton kutuların üzerine kendisini atmış olanlar, kalın bir bezi yere serip üzerine yan yan yatanlar, az ilerideki üst geçidin direğine sırtını verip sızanlar, sırt üstü yatıp çıplak göğsünün üzerinde birleştirdiği ellerinin altında en değerli hazinesi olan cep telefonunu saklayanlar, kâğıt toplayıcılarının üçtekerlerinin arkasına cenin pozisyonunda kıvrılanlar… Temiz ve yumuşak bir zemin bulamayanlar da Wang Chao gibi e-bisikletin üzerine yayılırlar, düşmemek için de bir ahtapot gibi sarılırlardı gidonlara ve pedallara. Hemen herkes buradaydı, demek hiç sipariş gelmemişti gözünü kapattığından beri. Böyle olur genelde öğleden sonraları. Öğlen yemeği sıralarında yaz yağmuru gibi kısa süreli ama şiddetli bir fırtına yaşanır, durmaksızın koştururlar sağa sola, iki saniye durup soluklanamazlar. Sonrasında geniş bir boşluk bekler onları, Çanco’nun, eylül ayı başlamış olmasına rağmen, sıcağının en çok hissedildiği zaman dilimidir bu. Havanın kesif bir jel haline bürünüp yürümeyi adeta su altı dalışına dönüştürdüğü, gölgenin en çok kıymetlendiği ve beyinlerin sıcaktan mayışıp fonksiyonlarını en aza indirdiği bir zaman dilimi. Akşama doğru başlar yine koşuşturma, kent hareketlenir, ışıklar ve sesler yattıkları ikindi uykusundan uyanırlar. İşte bu vakit, motokuryeler için günün ikinci av mevsimidir.  Çürük bir yemişin üzerine konup kalkan sinekler gibi vızıldarlar hava iyice kararana, hatta kimi zaman gece yarısına, eğer yorulmadılarsa da sabaha kadar.

Az önce Wang Chao’nun yanından geçip giden dedeyle torun geri dönmüşler, şimdi ters yöne doğru yürüyorlardı. Çocuğun elinde bir dondurma vardı bu sefer, kızarmış minik gözlerinden ve ıslak burnundan ağlamaya karşı direnmeye devam ettiği ve bunu beceremediği anlaşılıyordu. Yine de bakışlarından bir dinginlik, soğumuş külleri andıran tatmin olmuş bir uysallık okunuyordu. Ateş rengi dilini ağzına hiç sokmaksızın dondurmanın etrafında gezdiriyor, bir su yılanı gibi kıvıra kıvıra dondurmanın üstündeki tüm renkleri dudaklarının etrafına saça saça mideye indiriyordu. Dede ise arzu etmediği bir sessizliğe mahkûm edilmiş olmanın verdiği mahcubiyet haliyle, bir gözü torununda diğeri tuzaklarla dolu bir tatbikat sahasını andıran kaldırımın kırık dökük parkelerinde, kendi kendine mırıldanarak yürüyordu.

*** Devamı yayımlanacak kitapta...

07 Mart 2017

Çin'den Puslu Öyküler

Çin’den puslu öyküler
02.03.2017 00:29 BİRGÜN KİTAP
Ali Rıza Arıcan, modern zamanlar denilen bu çağın, dünyanın her yerinde benzer sorun ve dayatmalara maruz bıraktığı bireyin tanıdık bunaltısını, kaçıp kurtulma arzusunu, sığınaklarını anlatıyor. Arıcan gerçek bir dünya vatandaşı olduğunu yazdıklarıyla da kanıtlıyor. 

ŞİRVAN ERCİYES


Ali Rıza Arıcan, 1977 İstanbul doğumlu bir yazar. Boğaziçi Üniversitesi Matematik Öğretmenliği Bölümünden mezun olduktan sonra Tayland’da başladığı öğretmenliğe Vietnam’da devam etmiş, şimdilerde ise Çin’in Ciangsu (Jiangsu) eyaletine bağlı Çanco (Changzhou) kentinde yaşamını sürdürüyor. Yazarın, Pasifik Öyküleri, Motosiklet Üzerinde Aşk, The Bicycle adlı kitapları daha önceden okurla buluşmuş. Arıcan, yeni öykülerini, Puslu Kentin Mavisi adını verdiği eserde toplamış. 2014 yılında Arkitera’nın düzenlediği yarışmada birincilik ödülünü kazanan Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam öyküsü de bu kitapta yer alıyor.

                          


Yazarın, Doğu Asya’nın farklı ülkelerinde yıllardan beri yaşadığını öğrenmek elbette ilgi çekici. Japonya, Çin ya da Vietnam çoğumuz için varlığından haberdar olduğumuz ama uzaklığından dolayı gitmeyi hayal dahi edemediğimiz diyarlardır. Öyle ki biraz Kaf Dağı gibidir, masalsı ve gizemli. Ali Rıza Arıcan’ı ilginç kılan tek yanı Doğu Asya’da yıllardır yaşıyor oluşu değil elbette, dile gösterdiği özen, emek ve detayları yakalamaktaki ustalığı da dikkate değer.

Arıcan, geçmişle bugün arasında bağlar kurarak, yer yer eleştirel bakış açısıyla, ilginç gözlemlerle, ince mizahla ve gizli kederle can veriyor öykülerine. Çin’de yaşayan bir yabancının başına gelen ilginçlikler üzerinden ilerleyen öykülerden oluşan bir kitap okumaya başladığını sananlar daha ilk öyküde yanıldığını anlayacaktır. Yazar, yaşama herhangi bir Çinli gibi bakmayı deneyerek, insan olmanın ortak dili üzerinden inşa etmiş öykülerini. Modern zamanlar denilen bu çağın, dünyanın her yerinde benzer sorun ve dayatmalara maruz bıraktığı bireyin tanıdık bunaltısını, kaçıp kurtulma arzusunu, sığınaklarını anlatıyor Puslu Kentin Mavisi. Gerçek bir dünya vatandaşı olduğunu yazdıklarıyla da kanıtlıyor Arıcan.

On sayfa ile kırk dokuz sayfa arasında değişen sekiz öykünün yer aldığı Puslu Kentin Mavi’sinin kahramanlarından yalnızca biri kötücül duygulara teslim oluyor. Bir Seri Katilin Doğuşu adlı öyküde Dostoyevski kahramanlarını anımsatan bir karakter çıkıyor karşımıza. Kurallara saygılı yaşayan, herkesin dost canlısı ve yardımsever olarak niteleyebileceği bir mühendisin, giriştiği iç hesaplaşma sonucunda seri katile dönüşümü ve kahramanın, kendini haklı çıkarma / vicdanını devre dışı bırakma gayreti, duygusal değişimleri ve öfkesi, cinayetlerin itiraf edildiği bölümler, okurun zihninden kolayca silinmeyecek bir ustalıkla kurgulanmış.

Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam öyküsünde tesadüfen gittiği akraba evinde, yağmur nedeniyle mahsur kalan bir gencin öyküsü çıkıyor karşımıza. Yağmur hiç dinmiyor ve mahsur kalma hali gittikçe bir kabule ve alışkanlığa dönüşüyor. “ Geride bıraktığı hayatı aklına getirmediği günlerden dolayı yetişkince bir gurur duyardı içinde, bir şeyleri geride bırakabiliyor olmanın getirdiği haklı bir özgüven belirirdi göğsünün ortasında.” (syf.64) diyor genç adam. Gitmek ve dönememek üzerine metaforik bir öykü olarak okunabilir.

Çanco Kanatlarımın Altında, kitaptaki en uzun, en sürükleyici ve en gerçekçi öykü. Apartman temizleyerek para kazanmaya çalışan iki kadın işçinin hayatlarına, koşullarına, beklentilerine ortak olurken sıçan kabilesi ile de tanışıyoruz. Çin’de, bodrum katlarında, penceresiz, küflü, kötü kokulu, daracık odalarda yaşayanlara ve yaşadıkları bu mekanlara sıçan kabilesi (shǔ zú) adı veriliyormuş. Büyük kentlere iş bulmak için gelen, az paraya çok çalışan, insanlık dışı koşullara boyun eğmek zorunda bırakılan bu insanlar, sömürünün tüm dünyada benzer olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Sıçan kabilesinden Wang, koşullarını sorgulama gereği duymadan çalışmaktadır. Köyünde bıraktığı çocuğuna para yollamak dışında bir hayali yoktur. Li ise yeni evli, genç bir kadındır, daha iyi bir hayata kavuşmak, sınıf atlamak gibi hayalleri vardır. Bu hayallere kavuşmak için bir adım atarak, kendisine ve Wang’a ek iş bulur. Çin’de yaygın olarak kullanılan bir sosyal medya sitesinde paylaşılan fotoğraflara bakacak ve kategorilere ayırarak, silecek ya da hesapları kapatacaklardır. Wang’ın hiç bilmediği görmediği farklı bir Çin çıkar karşısına, mutlu ve güzel insanlar, yenilen yemekler, yapılan alışverişler, gezilen yerler, pornografik görüntüler. Wang’ın apartman temizleyerek geçen yıllarında hiç tanık olmadığı bu dünyada herkes sağlıklı, mutlu ve zengindir. Işıltıyla sunulmuş bu görüntüler ne kadar gerçeği yansıtır, ne kadar yanıltır? Onların yaşadığı hayatsa Wang’ın yaşadığı nedir gibi soruların etrafında döne dolana okunacak bir öykü.

Puslu Kentin Mavisi, “Uzak Asya” dediğimiz diyarın, aslında o kadar da uzak olmadığını duyumsatırken yalnızlıktan, aşksızlıktan, haksızlıktan, baskıdan, sansürden bunalan insanların konuştuğu evrensel dille sarmalıyor okura. Satır aralarında Çin’de kendinden büyüklere abla ya da amca diye hitap edildiğini, ailenin çok değerli olduğunu, gençlerin bir an önce evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya teşvik edildiğini, artık tek çocuk kuralının kalktığını ve isteyen tüm ailelerin iki çocuk yapabileceğini öğrenmek de ilgi çekici.

Marco Polo’yu unutulmaz kılan Çine’e giden ilk yabancı olması değil, Çin’de gördüklerini anlattığı bir kitap yazmasıydı. Ali Rıza Arıcan’da Çin’e giden ilk Türk değil elbette, hatta Çin’le ilgili yazan ilk Türk de değil. Ama Çinlilerin gözünden yaşama bakarak, onların mutluluklarını, sevinçlerini, kederlerini, umutlarını ya da kırgınlıklarını Türkçe olarak anlatan ilk yazar, işte bu yanıyla benzersiz.

Ancak Puslu Kentin Mavisi, daha çok, akıcı bir anlatıyı, güçlü bir dili, sezgiyi ve zekâyı barındıran öykülerden oluştuğu için okunmayı hak ediyor.



15 Kasım 2016

Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin'den Öyküler

Uzun süredir yayımlanmasını beklediğim öykü kitabım nihayet raflardaki yerini buldu. Kitaptaki öykülerin hepsi 2013 - 2016 yılları arasında Çin'de yazıldı. Çin'de yazılıp da konusu Çin olmayan öyküler bu seçkiye alınmadı. 

Yaşadığım kent olan Çanco'yu (Changzhou) yazdım en çok; Çanco'nun sokaklarını, caddelerini, insanlarını, dilencilerini, temizlikçi kadınlarını, hayalperestlerini, kedilerini, kentin üzerine kasvetli bir bulut gibi bir anda çöküveren akşamlarını... Ve tabii ki her sanatçı gibi ben de elimden geldiğince yerelden yola çıkarak evrenseli, daha doğrusu insanı yakalamaya çalıştım. Ne kadar başarılı olduğumu okuyucular ve zaman belirleyecek... .

Kitabın kapağını ve kitaptan alıntıladığım birkaç paragrafı aşağıya geçiyorum. Umarım hak ettiği ilgiyi görür, okurlarını bulur. 

Kitap internetteki kitapçılardan edinebilir. Benim gördüklerim şunlar oldu. Diğerlerine de zamanla gelir sanıyorum:

D&R: http://www.dr.com.tr/Kitap/Puslu-Kentin-Mavisi/Ali-Riza-Arican/Edebiyat/Turk-Oyku/urunno=0000000727646

Idefix: http://www.idefix.com/Kitap/Puslu-Kentin-Mavisi/Ali-Riza-Arican/Edebiyat/Turk-Oyku/urunno=0000000727646 

Kitapyurdu (Tüm kitaplar): http://www.kitapyurdu.com/yazar/ali-riza-arican/40596.html

Ali Rıza Arıcan - 16.12.2016 


Kitabın ön ve arka kapağı

İÇİNDEKİLER


1. Denizi Özleyen Adam / 9
2. Baloncu / 26
3. Tutukluk / 36
4. Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam / 47
5. Bir Seri Katilin Doğuşu / 71
6. Yüzük / 114
7. Çanco Kanatlarımın Altında / 131
8. Kaza / 180

* * * 

Azur bir acelecilik, ıslak bir arzu, sert bir iniş bekliyordu kendisini bugün, sezmişti bunu daha yataktan doğrulmadan. Çünkü denize gidecekti, ne pahasına olursa olsun. Rüyasında gördüğü yakamozlara kavuşacak, teninin üzerinde ıslık çalan meltemi tadacak, kulaçlarıyla suyun üzerinde anında kapanan yaralar açacak, ayaklarını suya sokup ancak ilk öpüşmede duyumsanabilen o berrak şelalede yunacak ve paklanacaktı. Akşam olunca sahilde oturacak, suyun üzerinde erimiş altın gibi kıpraşan ay kırıklarını izleyecekti. 

(Denizi Özleyen Adam adlı öyküden)

 * * *

Piayo dayanamayıp kızının gözlerini diktiği yöne çevirdi başını. Çevirmesiyle, şaşkınlığı bir kat arttı. Yüzlerce balon, birbirine bağlanmış halde, spiraller çize çize göğe yükseliyordu. “Ne oluyor?” dedi şaşkınlığını gizleme ihtiyacı duymadan. Baloncu da tanıdık birisi, bizim sokağın başında oturan, Ping’in kocası, ikizlerin babası Wenhua. Balonlar göğün griliğinde bir cümbüş meydana getirmişti. Parkın kenarında biriken bir yığın insan başını yukarıya çevirmiş, birazdan griye karışıp kaybolacak olan canlı renklerin zevkini çıkarıyordu. 

(Baloncu adlı öyküden)

* * * 

Bir yandan yüreğinde büyüttüğü aşk, bir yandan evin bitmeyen işleri... Unutmuştu genç adam kentin diğer köşesinde bir evi olduğu gerçeğini. Öyle ki kimi zaman iki üç gün boyunca bir kere bile aklına gelmiyordu evi, odası, arkada bıraktığı çalışma masası. Böyle günlerden sonra odası aklına gelir, içini durduk yere bir özlem kaplarsa; kaç gündür bu olayın gerçekleşmemiş olduğunu hesaplamaya çalışırdı. Geride bıraktığı hayatı aklına bile getirmediği günlerden dolayı yetişkince bir gurur duyardı içinde, bir şeyleri geride bırakabiliyor olmanın getirdiği haklı bir özgüven belirirdi göğsünün ortasında. 

(Yağmurun Durmasını Bekleyen adlı öyküden)

* * * 

Ben ki elindeki çöpü atacak çöp kutusu bulamayınca cebine koyan, yemek yediği lokantada garsona yük olmamak için masadaki kırıntıları peçeteyle temizleyen, yeni gelen müşteriler ayakta kalmasın diye kalabalık kafeyi erkenden terk eden, banka ve postane sıralarında yerini emekli olmuş yaşlılara veren, yazıcıdan çıktı alırken iki tarafa da basmış olmak için sayfa sayısını çift yapmaya gayret gösteren, fotokopi makinesinin kâğıdını her seferinde yedekleyen, telefonu çalıp da iş arkadaşlarının dikkatini dağıtmasın diye ofisteyken telefonunu hep sessizde tutan, birisinden bir şey rica ederken on büklüm katlanan, trafik kurallarına harfiyen uyan, çöpünü her akşam binanın önündeki kutuya döktükten sonra kutunun kapağını kapattığına emin olan, umumi tuvaletlerde idrarının bir damlasını bile pisuarın dışına düşürmeyen, işyerindeki sebilden su alırken suyu asla taşırmayan, o sebilin suyu bittiğinde sıra bende miydi diye aldırmadan damacanayı yenileyen, ortaklaşa gidilen yemeklerde her zaman için payından biraz fazlasını ödeyen, evinde otururken komşuları rahatsız olmasın diye müziğin sesini kısan, asansöre sigarayla binenleri nazikçe uyaran, içki meclislerinde ölçüyü asla kaçırmayan, sarhoş arkadaşlarını evine kadar bırakan, faturalarını zamanında ödeyen, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin borçlarını asla unutmayan, dilencilerin önünden geçerken mutlaka para bırakan ya da para bırakamamanın suçluluğunu boğazında bir yumru gibi taşıyan, insanların doğasında barışın ve huzurun olduğuna inanan ve hepsinden öte insanın doğasına uygun yaşadığında gerçek anlamda insan olabileceğini savunan birisiydim. 

Artık değilim!

(Bir Seri Katilin Doğuşu adlı öyküden)

* * * 

Orta yaşlı, çenesinde uzunca sakalı olan yuvarlak gözlüklü bir adam oturaklı bir sesle lafa karıştı. “Bu devirde birilerinin duygularını, bedenlerini ya da emeklerini sömürmeden para kazanmak mümkün mü? Az çok hepimiz dilenciyiz aslında, sadece dilenme şeklimiz farklı. Birbirinin aynısı, içerikten yoksun hüzünlü şarkılar üretip, milyoner olan şarkıcıların ne farkı var merhamet duygularımızı sömüren dilencilerden?”

(Yüzük adlı öyküden) 

* * * 

Gençliğinde kendisinin farklı olduğunu, farklılıklar yaratacağını ve bu yüzden hayatın bir anlamı olduğunu düşünürdü. Şimdilerde akıntıya karşı kürek çekmenin yararsızlığına inanıyor. İçi çöp dolu şu siyah poşetlerden ne farkı vardı hayatının? Başkalarının görmek istemediği, koklamak istemediği, bırak taşımayı dokunmak bile istemediği şeyler için vardı o. Bir de çocukları ve kocası için. Bu aralar iyice sessizleşmişti kocası da. Bir erkeğin susması bir kadının susması gibi değildir, bilirdi bunu. “Kadın, söylenecek sözlerin sonuna geldiği için erkek ise sakladığı şeyleri daha derinlere gizlemek için susar.” diye öğrenmişti yirmi yıla yaklaşan evlilik hayatında. 

(Çanco Kanatlarımın Altında adlı öyküden)

* * * 

İnsanın, dikkatini dağıtacak şeyleri tüketmiş olması böyle bir şey olsa gerek. Vazgeçememek bir türlü alışkanlıklardan; bugünün oyalanması yarının meşguliyeti oluyor ne de olsa, bugün dikkatini dağıtan şey bir bakmışsın yarın hayatının merkezine çöküvermiş. Hep bir döngü var, gizemli bir döngü. Göremediğimiz, çözemediğimiz, anlayamadığımız için devam ediyor gizem; koruyor hayat en tılsımlı yanını bize ve bizim gibilere inat. Oysa her şey çok mekanik aslında, tekrarlı; birbirini kopyalayan günler, saatler, saniyeler... Programlanmış bir robotun mekanik cızırtıları dolanıyor kollarımda; içinden şiiri çıkarılmış bir kentte geziniyorum başıboş, aşkın ıslaklığıyla avunan ama gerisine erişemeyen gençler sinsi bakışlarla işgal ediyorlar parklardaki en karanlık kuytulukları. Yaşanmamış bir hayatın tortularına tutunmaya çalışan bir düşperestim ben, evet! Çünkü; titrek ellerinde küçücük bir kalemi tutmuş halde kentin ruhunun resmini çizmeye çalışan yaşlı bir şairi kıskanıyorum en çok. 

(Kaza adlı öyküden) 




18 Şubat 2014

Çin Mektupları 22 - Çinli Kimliği ve Lu Xun

Çin’den ayrılmadan birkaç gün önce, tanınmış bir Çinli yazar bana Çin halkında gördüğüm belli başlı arızaları sordu. Ona üç madde saydım: Paraya aşırı düşkünlük, etrafında meydana gelen olaylara karşı duyarsızlık ve korkaklık. Bu yazar, benim bu yanıtıma sinirleneceğine, tam tersine bana hak verdi ve olası çözümler üzerine konuşmaya başladı. Bu, Çinlilerde gördüğüm entelektüel bütünlükten sadece bir örnekti.

Böyle diyor Bertrand Russell, 1920 kışında Çin’e yaptığı ziyaret sırasında karşılaştığı Çinli yazara. Bu ziyaret sırasında Russell üniversitelerde sayısız konferanslar verdi, kentli saygın kişilerle sohbet etti, yeni arkadaşlar edindi ve büyük bir şevkle Çin’in kırsal kesimlerini gezdi. Bir yıl sonra İngiltere’ye döndüğünde en iyi yaptığı iş olan, deneyimlerini  ince ayrıntılarıyla yazma uğraşına girişti. Yazdığı denemeleri 1922’de Problem of China (Çin’in Sorunu) adını verdiği bir kitapta topladı ve yayınladı. Bu kitabın uzunca denilebilecek bir bölümünde Russell, Çin Kimliği kavramından söz etmiştir. Bu bölüm o zamanda kitaptan Çinceye çevrilen tek bölümdür ve Çin’in prestijli edebiyat dergilerinden birisinde yayınlanmıştır. Böylesi bir teslimiyet bize tam olarak ne anlatmaktadır? Russell’ın sözleri özgün müdür? Özgünse bile gerçek midir?

Russell’ın, yaşadığı dönemin oryantalist ve aydınlanmacı retoriğinden kurtulamadığını söyleyerek başlayayım söze. Aydınlanmacı zihniyet aklın evrenselliğini ortaya koyarken bunu aynı zamanda sömürünün bahanesi olarak da öne sürmüştü. Bu şekilde aklın evrenselliği uzak memleketlerden getirilen ham maddeler ve ucuz işgücüyle Avrupa insanına aydınlanmacı felsefenin ne derece değerli ve doğru olduğunu gösterecekti. Boşuna dememişti Adorno “Aydınlanmanın kendisi totaliterdir.” diye. Oryantalist bakış açısı ile aydınlanmacı evrenselcilik arasında sıkı bir ekonomik bağ olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Oryantalizm, Edward Said’in kitaplarında yer verdiği gibi "doğuyu anlamayı değil, doğuyu dönüştürmeyi amaçlamıştır." Çünkü kendi deyimleriyle, ilkel ve eğitimsiz olan doğulu halk onların bir işine yaramayacaktır. Batıya derisi sarı ama kafası beyaz olan insanlar gerekmektedir. Bu da ancak doğu insanını, kendilerinin batılılardan farklı oldukları yalanına inandırmakla mümkündür. Bu fark eğitimle, kültürle ya da başka bir din ile kapanabilecek bir fark değildir. Bu fark bir tür kimliksel ayrışmadır ve doğduğun günden öleceğin güne kadar bu kimliği üzerinde taşıdığına inanmanla başlar, batılıların doğulular için uygun gördüğü tezgah.

Misyoner okulları bu yüzden vardır, askeri eğitim veren kurumlar da. Amaç doğulular için yaratılan yalanın sürdürülmesi, en çok da doğuluların kendi içlerinden çıkaracakları aydınların bu efsane ile uyutulmasıdır. Bu yüzden kimlik efsanesi yaratma işleminin her zaman için birden fazla taraf gerektirdiği düşüncesine katılanlardanım ben. Sömüren beyaz fikri ortaya atar, sömürülen ama kendi halkına sırtını dönmekten rahatsız olmayan yerel burjuvazinin sözde aydınları da bu fikre ortak olur. Bu sözde aydınlar her zaman için kötü niyetli değildirler. Sadece durumun ciddiyetini kavrayacak kadar “aydın” olamamışlardır ya da henüz zamanın nabzını tutacak kadar bir çevreden yoksundurlar. Düşmanla el ele verip, birlikte bu efsaneyi yayarlar. Edebiyatta hafızalardan çıkmayacak karakterler olarak eklenir bu sözde var olan kimlik. Sosyal bilimlerde kanıtlar eşliğinde sunumları yapılır üniversite amfilerinde. Hatta doğa bilimcileri bile katılır bu akıma. Kuramlar eğilir, bükülür. Güçlünün duymak istemediği hiçbir gerçek laboratuvarın kalın duvarlarından dışarıya sızamaz.

Gelelim eleştirimize. Öncelikle, Russell’ın bu söylemi özgün değildir. Zaten kendisinden önce gelmiş misyonerlerce defalarca sözü edilmiş kavramlardır bunlar. Bunların en başında daha önce de sözünü ettiğim Arthur Smith gelmektedir. Lu Xun gibi zamanın etkili bir düşünürünün de aynı kimlik tartışmasında yanlış tarafta yer almasıyla yirminci yüzyıl Çin edebiyatında (Özellikle 4 Mayıs hareketinde etkin olan aydınlarda) ciddi bir tartışma başlamıştır. Bu tartışmayla birlikte öykü ve roman kahramanları Çinli kimliği ile özdeşleştirilir. Çinli yalancıdır, çıkarı gerektirdiğinde dostlarını arkadan vurmaktan çekinmeyecek bir haindir, etrafında olup biteni kavramak için kılını kıpırdatmayacak bir cahildir. Bunlar öykülerde canlı kanlı karakterler olarak yer aldıkça bu karakterleri yaratanlar edebiyat dünyasında devleşir. Çünkü Çin halkına Çin halkını anlatmaktadır. Oysa anlattıkları Çin halkı kendi keşfettikleri Çin halkı değildir. Misyonerlerin ve benzeri oryantalist kafadaki batılı gözlemcilerin gözüyle anlatılan Çin’i ele almışlardır. Onlar anlattıkça Çinliler daha bir inanır olmuşlardır özlerinin bir parçası olan kimlik yalanına. Aslen dış kaynaklı olan eleştiriler, özeleştiri gibi el üstünde tutulur olmuştur. 

Guomin xing (Ulusal Kimlik) aslında Japonya’da Meiji döneminde ortaya çıkan “kokuminsei” kavramının bir türevidir. Kavramın asıl isim babası da 18. ve 19. yüzyıllarda Almanya’da ortaya çıkan ulusalcı Alman romantizmidir (volksgeist). Alman halkının diğer Avrupalılardan neden ve nasıl farklı olduklarını ortaya koymaya çalışan bir çeşit etnografik/kültürbilimsel kavramdır aslında volksgeist. Alman filozof Herder, daha 18. yüzyılda eleştirmiştir bu kavramın sıklıkla kullanılmasını ve getireceklerini. Şöyle yazmış kendisi: Ulusal kimlik kavramı insanlar arasındaki farkları mutlak kategoriler eşliğinde kabul ettiği için batı kökenli sömürgeciliği yasal kılmakta çok etkin bir rol üstlenmiştir.

Guomin xing’in Çin’e gelişi, Qing hanedanının son dönemine rastlar. Dönemim aydınları modern ulus-devlet anlayışına uygun bir Çin kimliği kuramı geliştirmek isterler. Liang Qichao, 1902’de yazdığı Xinmin Yi (Yeni Vatandaş Üzerine Söylemler) başlıklı denemesinde Çinli vatandaşın zavallılığına katkıda bulunan etkenleri ortaya dökmek ister. 1903’te yazdığı bir başka makalede Çinli vatandaşta gördüğü eksiklikleri şu şekilde sıralar: milliyetçilik duygusunun olmaması, bağımsızlık isteyen güçlü bir iradenin olmaması, topluluk için bir şeyler yapma arzusunun olmaması. Liang ilerleyen yıllarda bu konuda onlarca deneme yazar ve yayınlar. Bu denemeler doğal olarak Çinli aydınlar ve siyasetçiler tarafından ilgiyle izlenmiştir. Örneğin 1911 devrimini yapan ve Çin Cumhuriyeti’ni kuran milliyetçi Sun Yat Sen, bu denemelerden etkilenmiştir. “Çinliler”, der Sun Yat Sen, “barışçıl bir topluluktur. Yalnız barışı severken bir yandan da köle olarak kalmaktan rahatsızlık duymayan, cahil, bencil ve özgürlük ruhundan alabildiğine uzak bir toplum haline gelmişlerdir.” İşin ilginç yanı hem Liang hem de Sun Yat Sen batılı sömürgecileri sert bir dille eleştiren söylemlerin sahipleridirler. Buna rağmen batılı normların işaret ettiği çizgiden sapmadan kendi milletlerini okumaları yukarıda bahsettiğim “ulusal karakter tek bir tarafla yazılmaz” iddiasını doğrular niteliktedir.

1917 Şubat’ında, dönemin etkili dergilerinden Xin Qingnian (Yeni Gençlik) dergisinde Guang Sheng imzasıyla, “Çinlilerin Ulusal Karakteri ve Zaafları” başlıklı bir deneme yayınlanır. Bu deneme, 4 Mayıs dönemi aydınlarının görüşlerini özetlemesi açısından çok önemlidir. Yazar, ulusal karakteri üç ana dala ayırmıştır denemesinde: ırka dayalı karakter, örfe dayalı karakter ve dine dayalı karakter. Bu üç ana dalda Çinlileri diğer uluslardan insanlarla karşılaştırır Guang Sheng. Özellikle de Çinlilerle Avrupalıların kendilerininkisi dışındaki dinlere ve kültürlere karşı takındıkları tutumları karşılaştırıp, aralardaki farkları kavramsal açıdan incelemeye alır. Örneğin demiştir ki, “Avrupalılar yabancıları sevmezler ve kendileri gibi olmayanları hoş görmezler. Bunun yanında Çinliler alabildiğine hoşgörülüdürler.” Bu noktadan yola çıkarak Guang Sheng, Çinlileri bu derece hoşgörülü olmalarının, onları özgün düşünemeyen ve bireysel özgürlükleri ihmal eden bir ulusa dönüştürdüğünü iddia eder. Oysa bu özellikler Avrupalı demokratik ulusların olmazsa olmazları arasında sayılırlar. Denemenin sonuç bölümünde, Guang Sheng, toplumda kökten dönüşümlerin uygulanması gerektiğini ve ancak bu dönüşümler sayesinde modern dünyanın taleplerine yanıt verebilen bir Çin kimliğinin oluşabileceğini savunur.

Guang Sheng’in çalışmasının yayınlanmasından sonra gelenek karşıtı görüşleriyle ünlü bir yazar olan Chen Duxiu birbiri ardına iki deneme yayınlar. Yeni Kültür hareketinin liderlerinden sayılan bu yazara göre Çin Ulusal Kimliğinin eleştirilebiliyor olmasının tek nedeni onun Çinli olmasıdır. Çin kimliği geleneksel normlara dayandığı için zamana ayak uyduramamaktadır. Sorun Çin’de değil, geleneksellikten kopamayan toplumdadır. 1918’de Meng Zhen’in yazdığı denemelerde de ulusal kimlik sorunu geleneksellikle birleştirilmiş, çözüm olarak da geleneğin içindeki olumsuzlukların ayıklanması önerilmiştir.  Bu düşünceler 4 Mayıs döneminde Yeni Kültür hareketinin temellerini atmıştır.

Bu söylemler, beraberinde sanata ve edebiyata sızacak birçok soru işaretini getirmiştir Çinli kurgu ustalarının çalışma masalarına. “Eksik olan ne? Biz neyi yanlış yapıyoruz? Ne yaparız da modern batıyı yakalarız?” gibi sorular 1920 sonrası Çin edebiyatında okurların sıklıkla karşılaştıkları türden sorular olmuştur. Pek çok yazara göre edebiyat, var olduğu kabul edilen bu kimlik yarasını iyileştirmek için önerilebilecek en iyi ilaçtır ve bu uğurda fütursuzca kullanılmalıdır.

Bu noktadan sonra resmin içine Lu Xun girer. Malum, Japonya’ya Meiji dönemine neden olacak düşünceler en önce tıp bilimi ve bu bilimi öğrenen/öğreten aydınlarla gelmiştir. Lu Xun da Japonya’ya gittiğinde doktor olma hayalini kuruyordu. Fakat zamanla anladı ki hasta bir milleti tedavi etmek için gereken şey tıp değildir. Nasıl bir tedavi uygulamalıydı ki hasta Çin toplumunu iyileştirebilsin, onu hak ettiği konuma ulaştırabilsin. İşte bu sorular eşliğinde guomin xing konusunu ele alır Lu Xun ve Çin Kimliği sorununu çözecek hedefe yönelik yöntemler geliştirebileceğine kendisini inandırır.  

Burada şunu ifade etmekte yarar var. 4 Mayıs hareketi, içerisinde barındırdığı gelenek karşıtı öğelerle Lu Xun gibi yazarlara fazlasıyla açıktı. Dolayısıyla Lu Xun'un öyküleriyle bu ortamda kendine sağlam bir yer edinmesi çok zaman almadı. Aynı gelenek karşıtlığı, aydınları, Konfüçyüsçü toplumsal kuralları sorgulamaya zorladı.  Bu yüzden de Konfüçyüs’ü kötülüklerin babası olarak anmaları gecikmedi. Bu noktada o derece ileriye gittiler ki çağın gereklerine yanıt verebilen bir Çinli kimliği oluşturmak, en az bir Çin ordusu ya da Çin bilim akademisi kurmak kadar önemli hale gelmişti. Vurulması ve yıkılması gereken hedef ataerkil toplumun ataerkil gelenekleriydi.

Bu noktadan yola çıkan modern Çin edebiyatı, ulusun zihnine, Lu Xun’un çok sevdiği tabirle, “neşter vuracak” ve böylece hastalıktan zayıflamış olan bedene yeniden hayat verecekti. Lu Xun için Çin insanında neyin eksik olduğu ve bu eksikliğin nasıl giderilmesi gerektiği soruları yanıtlanması gereken ya da yanıtlanamasa bile tekrar tekrar farklı şekillerde sorulması gereken sorulardı. Yazdığı öykülerin hemen hepsinde bu soruları sordu yarattığı farklı karakterler aracılığıyla. Yalnız Lu Xun’un öykülerine baktığımızda kendisinin hiçbir zaman ulusal kimlik kavramının varlığını sorgulamadığını görürüz. Ona göre Çin ulusal kimliği hep vardı ve edebiyatın amacı bu kimliğin var olup olmadığını tartışmak değil, kimlikte gördüğümüz ve modern insan modeliyle uyuşmayan sorunları onarmaktı.

Aslında Lu Xun’un ulusal kimlik düşüncesiyle ilk karşılaşması Liang Qichao’nun ve diğer Qing hanedanı tanzimatçılarının yazılarını okumasıyla olmuştu. Yalnız Japonya’ya gidip Arthur Smith’in “Chinese Characteristics” kitabını Japonca çevirisinden okumadan önce bu konuda ciddi kafa yormamıştı. Onun bu konuya eğilmesiyle, Çin Kimliği sorusu büyük bir momentum kazandı ve bir çeşit aydın histerisine dönüştü. Dönemin yazarları Çin Kimliği üzerine bir yandan kuramlar üretip bir yandan da ürettikleri kuramları eleştiriyorlardı. Yeni kavramlar geliştiriliyor, bu kavramlar eşliğinde Çinli insan baştan aşağı analiz ediliyordu. O kadar ki 1980’li yılların post-Maoist dönem aydınlarına kadar sürdü bu kaybedilen cenneti yanlış yerde arama çabası. 

Çin Kimliği sorunsalının tarihselliği ve vesayeti ancak 20. Yüzyılın sonlarına doğru, büyük bir olasılıkla Çin’in dışarı açılımıyla  ve post-modern sanatın ve edebiyatın dünya çapında etkin olmasıyla gücünü yitirdi. Günümüzde Lu Xun tabii ki büyük bir yazar, yılmaz bir aydınlık savaşçısı olarak anılıyor. Bunun yanında onun kimlik davası üzerinden halkına bakışı da ciddi anlamda eleştiriliyor. Tanıştığım birkaç Çinliyle bu konuları tartıştığımda genelde benzer bir tepkiyle karşılaşıyorum. “Evet” diyorlar “Lu Xun, Çin insanına Çin insanını anlattı ama benzer sorunlar aynı derecede yoksul, aynı derecede eğitimsiz, aynı derecede geleneklerine bağlı, aynı derecede ataerkil tüm toplumlarda yaşanan sorunlardır. Bu sorunların Çinli olmakla değil; yoksullukla, cehaletle, yobazlıkla, tanrısallaştırılan ana-babayla açıklamak çok daha isabetli olacaktır.”

Bütün bunları yazınca insanın aklına gelmiyor değil tabii, Çin modern edebiyatının başlangıç noktasıyla, modern Türkçe edebiyatının başlangıç noktalarının benzerlikleri. Ahmet Mithat’dan Tanpınar’a kadar Türkçe edebiyatın genelde sorguladığı iki konusu olmuştur.  

1.     Doğu-Batı: Biz doğulu muyuz yoksa batılı mı? Aramızdaki farklar nelerdir? Bizi doğulu yapan değerlere ne kadar sahip çıkmalıyız? Tanpınar gibi sokaklarda yürürken Itri’yi ve Dede Efendi’yi mi anmalı ve onların mirasıyla mı yaşamalıyız? Yoksa Karaosmanoğlu gibi bu değerlerle alay mı etmeliyiz, onları yerlere mi çalmalıyız, yüzümüzü modern batıya mı çevirmeliyiz?

2.     Aşk: Bu zaten edebiyatın mazeretidir dolayısıyla üzerinde pek bir şey söyleyemeyiz. Aşk olmasa neyi yazacağız, değil mi? Bütün romanlarda aşkın surasından burasından, yasal olanından, yasadışı olanından, ayıp olanından, mutlu olanından, umutsuz olanından vardır, az ya da çok. 

Tabii, bu doğu-batı konusuna dışarıdan bakabilmeyi başarabilmiş, konuyu farklı yönlerden ele almayı başarmış yazarlarımız da olmuş bizim. Örneğin Oğuz Atay Tutunamayanlar’ıyla Türkçe edebiyata özgün bir söylem getirmiştir. Orhan Pamuk ve Bilge Karasu gibi post-modern çizgide yazan diğerleri de post-modernliklerini bir tarafa bıraksak bile, doğu-batı ikilemine yenilikçi soluklar getirebilmişlerdir. Özellikle Pamuk’un Beyaz Kale’si ve Kara Kitap’ı bu konuda alabildiğine iddialı kitaplardır çünkü post-modernizmin verdiği gazla labirentler inşa edeyim diyen Pamuk, bir yandan da kimlik kavramının altını oymuş, doğunun ve batının birbirleri içine geçmiş uygarlıklar olduğu tezine ulaşmıştır. 


·        ***  Bu mektubun yazılışı sırasında Lydia H Liu’nun “Translingual Practice: Literature, National Culture and Translated Modernity – China, 1900-1937” adlı kitabından sıkça faydalandım. Özellikle kitabın “Translating National Character: Lu Xun ve Arthur Smith” başlıklı ikinci bölümünden pek çok alıntı yaptım. Yazara buradan minnetlerimi sunuyorum. (Beni anlamıyor olsa da borcumu ödeyeyim.)

*** Special thanks to Lydia H Liu as I have used her book “Translingual Practice: Literature, National Culture and Translated Modernity – China, 1900-1937” as a reference throughout this letter. I am especially thankful for posting the chapter 2 of the book on internet as otherwise I would not be able to find the book anywhere near the city of Changzhou.

07 Şubat 2014

İNSAN NEDEN OKUR?

Sayfaya en son koyduğum "İsan Köylerinde Akşam” başlıklı yazıdan sonra EE adlı bir okuyucudan şöyle bir soru aldım:

Bunca kitap okumanın insanı daha mutlu yapmayacağını bildiği halde insan neden daha fazla kitap okur ki?

Aşağıdaki yazı bu soruya verilen kısa bir yanıt niteliğindedir.

Öncelikle mutlu olmak ile okumak arasında herhangi bir ilgileşim (korelasyon) olduğunu sanmıyorum. En azından bizi böylesi bir hipoteze sürükleyecek herhangi bir gerekçemiz yok. Okumak ne daha mutlu eder insanı ne de daha mutsuz. Mutlu olmak başlı başına ayrı bir insani durumdur ve daha çok insanın içinde bulunduğu kabı doldurmasıyla ya da içine sığabileceği bir kap bulabilmesiyle ilişkilidir.  İnsan yaşarken sürekli yeni ilişkiler kurar ve bu ilişkiler sayesinde hayata tutunur, yeni şeyler öğrenir, öğrendikleriyle yeni ufuklara doğru yol alır. Bu ilişkiler ne kadar sağlam değerler üzerine kurulmuşsa o kadar mutludur insan. Bir çeşit “oyunu kurallarıyla oynamak” olarak özetlenebilir mutluluk. Kurallarıyla oynarsan sonuna varırsın, kazanırsın. Kurallara uymazsan yolda kalırsın, kaybedersin.

20. yüzyılın arlanmaz kültlerinden birisidir mutluluk peşinde koşan insan. Alışveriş kadınları mutlu eder, meslekte ilerlemek ve çok para kazanmak erkekleri mutlu eder, sürekli gelişen video oyunları çocukları mutlu eder... Erkek üreterek mutlu olurken, bu üretilenleri tüketmesi için 20. yüzyıl alışveriş delisi kadını yaratmıştır. (Gerçi kadın-erkek rolleri arasındaki ayrım azaltılarak kâr marjini yükseltilmiştir son yüzyılda ama yine de popüler kültürdeki yansımalarına bakarsak bu rol ayrımı geçerliliğini korumakta.) Bu yüzden alışveriş bir ihtiyacı karşılamaktan çok arzuları karşılayan bir etkinliğe dönüştü son yüzyılda. İnsanların neye ihtiyacı olduklarının bir önemi yoktur. Neyi arzuladıklarının ya da arzulayabileceklerinin (Steve Jobs’un bir lafı vardı kabataslak aklımda kalan: İnsanlar neyi arzuladıklarını bilmiyorlar. Onu bulup çıkarmak bizim işimiz.) bir önemi vardır. Henüz arzulamamışlarsa, onların arzulaması için gereken bilinç-dışı manipülasyonlar yapılmalı, zihinlerin derinliklerindeki arzular uyandırılmalıdır. Ancak bu şekilde kapitalist çarklar dönmeye devam edebilir. Yeni aldığınız telefonu bir yıl sonra çöpe atıp yenisini almazsanız telefon şirketleri kâr edemezler. Aynı şey zayıflamak için milyarlarca dolar parayı saçma sapan haplara ve çaylara harcayan kadınlar için de geçerlidir. Mutlu olmamız için harcamamız gerektiğine inandırıldık bu çağda. Daha da kötüsü mutlu olmazsak hayatımızın bir değerinin olmayacağına ikna olduk. Her şeyi daha iyi hissetmek, kendimizle barışmak ve etrafımıza huzur saçmak için yapar olduk.

Oysa daha önce “Z’ye Mektup” yazısında da bahsettiğim gibi hayattaki asıl amaç mutlu yaşamak değil, anlamlı yaşamaktır. Hayatımızın bir anlamı olmalıdır. Mutluluk bu anlamla gelecekse gelir zaten. İnsanın hayatının anlamlı kılacak birkaç hedefe ihtiyacı vardır. Bir anne için bu hedef çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek olabilir. Bir baba için çocuklarına satranç öğretmek ve onları uluslararası olimpiyatlarda zirveye taşımak olabilir. Kimseye zararı olmadığı sürece hayata anlam katan her eylem –sanat, spor, bilim, edebiyat vb- hayatın amacı olabilir. İnsan böylesi bir amaca bir kere bağlandı mı zaten mutluluk peşi sıra gelecektir.
Gelelim EE’nin sorusunun akla getirdiği ve benim bu yazıya başlık olarak seçtiğim soruya. İnsan neden okur? Bugün düşündüm bu soru üzerine ve beş tane temel nedene ulaştım. Bunlar çoğaltılabilir, azaltılabilir de. Zaten birbirinden bağımsız maddeler değiller.  Aşağıya bunları madde madde geçiyorum.

1.       Öğrenmek için: İnsanın okumasının ilk ve en temel nedeni merak duygusunu tatmin etmektir. Bu evrimsel bir güdüdür ve aslında insanı diğer türlerden farklı yapan önemli bir yol ayrımına vesile olmuştur. İnsan merak ettiği için bilinmeze doğru yelken açmak ister. Bunu yaparken de elinden geldiğince üzerine alacağı riski azaltmak ister. Bu yüzden okumak, ya da benzeri işlevi görecek diğer öğrenme yöntemlerini kullanmak önemli bir rol üstlenir insanı böylesi bir göreve hazırlamada. Bir tıp doktoru tıp kitaplarını okumadan hasta muayene edemez, bir mühendis matematik kitaplarını satır satır çalışmadan makinelerin dillerini çözemez, bir gezgin gideceği ülkenin kültürünü ve geleneklerini rehber kitaplardan okumadan giderse başına hoş olmayan şeyler gelebilir. Okumak, öğrenmenin en kolay yöntemidir. Günümüzde görsel ve dinletisel pek çok iletişim aracı okumanın yerini almış gibi görünse de aslında verebildiği derinlik ve insana sağladığı kolay (ve ucuz) çalışma ortamı bakımından okumanın uzun yüzyıllar boyu daha iyi bir öğrenme yöntemi olarak kalacağı aşikardır.

2.       Zevk için: Bazı okumalar sırf zevk için yapılır. Şiir mesela…  “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak / Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak” derken bir şey öğrenmezsin. Seslerdeki uyuma, kelimelerdeki ahenge, o ahenkten çıkan ve zihninde canlanan görsel şölene kaptırırsın kendini. Amaç bir şey öğrenmek değil, bir durumun tadını çıkarmaktır. Romanla ortak noktaları daha çok olsa da kimi zaman öykü de bu kategoride anılabilir. Bir insanın içine düştüğü anlık durumu hissetmek, kendini onun yerine koymak, sorulamayan soruları kendine sorabilmen için okursun öyküyü. Bu arada bir şeyler öğrenirsen, öğrendiğin yanına kâr kalır ama kesinlikle öğrenmek, ders çıkarmak, hayatı özetlemek değildir bir öykünün amacı. İliklerine kadar hissedeceksin kelimelerin büyüsünü, beğendiğin cümleler olacak altını çizdiğin, tekrar tekrar okuyacaksın o cümleleri. Ezberlemek, sürekli yanında taşımak, sevdiceğine okumak isteyeceksin. “Var mıdır nalçaları sevincin? / Gün tene değince kanatları uzar mı? / Derin bir secde gibi rüzgâra aşılanmak / Dostları düşünmenin çarpıntısından mı?” derken ufuk çizgisine bakıp ifadelerdeki sihri hayal edeceksin. “Leblerin mecruh olur dendân-ı sin-i buseden / Lâlin öptürmek bu hâlette muhâl olmuştur bana” derken aşkı ve aşkın insana yaptırdıklarını düşüneceksin. İrkileceksin, sarsılacaksın, titreyeceksin. Mutlu olamayacaksın belki ama umutlu olacaksın insanlık adına, aşk adına, zamanın bitmez tükenmez ruhu adına.


3.        Anlamak için: Romanlar ve öyküler başkalarının hayatlarını anlamak için okunur çoğu zaman. Çünkü insanı ve onu çevreleyen hayatı anlamanın tek yolu onu bir çerçeveye sokmaktır. İnsan çevresinden soyutlandığında havada gelişigüzel taklalar atan, anlamsız bir biyolojik varlığa dönüşür. Onu anlamak için onu etrafına bağlayan çerçeveye bakmak şarttır. Roman ve öykü bu yüzden önemlidir. Psikolojinin, sosyolojinin, antropolojinin yapamadığını yapar kurgu. İnsanı değişmez, baştan tanımlanmış bir varlık olarak ele almaz roman. İyi bir yazarın elinden çıkan katile hayranlık duyabilirsiniz. Çünkü yazar o katilin eylemlerini haklı çıkartacak öylesi bir çerçeve sunar ki okuyucuya, okuyucu mecbur kalır katile sempati duymaya. Kocasını aldatan Anna Karanina’ya sempati duyduğumuz, tefeci kadının kafasını baltayla yaran Raskolnikov’a yakınlık beslediğimiz gibi nice “anormalleri” normal karşılarız romanda (ya da öyküde). Çünkü kurgu sanatı bizi bir yandan gerçeklikten soyutlarken, bir yandan da koşut bir gerçekliğe davet eder. Bu koşut gerçeklikte yazarın yaratmış olduğu bir dünya vardır ve bu dünyanın tek amacı kendisini size sevdirmektir. Siz bir gözlemci olarak bu dünyaya girdiğinizde aslında o dünyadaki karakterlerin derilerinin altına girmiş olursunuz. Bir eşcinsel olursunuz eşcinselliği günah ve sapkınlık olarak gören bir toplumda, bir öğretmen olursunuz veliler ile okul yönetimi arasında sıkışmış kalmış, bir kadın olursunuz kocasından dayak yiyen ama bunu dile getiremeyen, hayatı boyunca çalışmış ama bir baltaya sap olamamış bir zavallı olursunuz. Bu şekilde kurgu başka hiçbir bilim dalının yapamayacağı bir işi becerir. İnsanı içinde bulunduğu ortamla birlikte anlatır ve aslında bu şekilde “gerçek insanı” ortaya koyar. Çünkü etrafından soyutlanmış insan var değildir, insan değildir. Onu anlamanın, acılarına ortak olmanın, sevinçlerini paylaşmanın tek yolu kurgunun çetrefilli patikasıdır. “Başka insanların acılarını tahfif etmek kadar büyük bir günah olabilir mi?” diye sormuştu yıllar önce okuduğu İranlı bir yazar. Bu günahtan kaçınmanın en kolay yolu onları anlamaktır. Bu da romandan ve öyküden geçer.

4.       Özgürleşmek için: Okumadan okumaya fark vardır. İnsan sırf inandıklarını tasdik etmek için okuyorsa özgürleşemez. Tam tersine inandıklarının kölesi olur. Böylesi bir okur “Bütün kuğular beyazdır.” önermesine inanıp, gördüğü her beyaz kuğuyla inancını bir kat daha pekiştirdiğini sanan tümevarımcıya benzer. Oysa sağlıklı okur ömrünü beyaz olmayan kuğu arayarak geçiren okurdur. Yararlı okuma eleştirel okumadır. Zaten içine doğduğumuz toplum bize yaptırımlar getirir. Yapma, etme, gitme, konuşma gibi yasaklarla büyürüz hepimiz. Okuyarak bu yasakları çözümleyebilir, arkalarında yatan gerekçeleri görebiliriz. Özgürleşme de bu anlamadan sonra gerçekleşir. İnsanı düşündüren, sorular sordurtan, cevaplar vermekten çok yeni sorular sorup yeni okumalara yol açan kitaplardır okunması gereken. İnsana eksikliğini hissettirecek kitaplardan bahsediyorum. Zihnindeki kalıpları yıkacak, zincirleri parçalayacak, sorulmayan soruları korkusuzca sorabilecek, tehlikeli uçurumlarda okuyucuyu gezdirmekten çekinmeyen kitaplardan. İyi kitap özgürleştiren, düşünmeye, sorgulamaya, diyalektiğe kapı aralayan kitaptır. Eksiklik duygusu önemlidir. İnsan eksiktir, tamamlanmamıştır, hiçbir zaman da tamamlanamayacaktır. Bu hem evrimsel düzeyde geçerlidir hem de tek bir insanın yaşamında. Bu eksikliğin giderilmesi, bu açlığın dindirilmesi için insanın kendisiyle ve içinde yaşadığı toplumla yüzleşmesi gerekir. Bu da en kolay okuyarak yapılır. Özellikle felsefe ve bilim okumaları bu konuda atılması gereken ilk adımlardandır. Bir de edebiyat var tabii dilin gücünü yanına alan ve zihinleri etkilemede tartışmasız gücü olan.

5.       Değişmek ve değiştirmek için: Sorgulamak, verilenle yetinmemek, sürekli sorular sormak rahatsız edici bir durumdur. Uzun süre bir yanıta ulaşamazsa insan sıkıntı yaşayabilir. Çünkü denge kaybı uzun süre dayanılacak bir durum değildir. Okuyup sorgulayan insan değişmeyi de bilmelidir. “Kafalarımız, içindeki düşünceler yer değiştirsin diye yuvarlaktır.” diye matrak bir laf duymuştum yıllar önce. Kafalarımızın neden yuvarlak olduklarını bilemem ama okuduktan sonra düşüncelerimiz değişmiyorsa okumaktan bir şey anlamadığımızı söyleyebilirim. Dünyayı yorumlamak yetmez, değiştirmek de gerekir. Haksızlıkla, adaletsizlikle, zulümle savaşmayacaksak neden okuruz adaleti, hukuku, merhameti anlatan kitapları? Değiştirmek için değişmek birinci koşuldur. Eleştirel okumalar bu yüzden önemlidir. Tek bir kitaba, tek bir görüşe aldanmadan okumak gerekir. Karşılıklı okumalar yapmak, kişisel gözlemler ve deneyimler eşliğinde durum değerlendirilmesi yapılmalıdır. İnsan, ömrü boyunca köklü değişimleri bir ya da iki kere yaşar. Öyle her fırsatta, rüzgârın estiği yöne dönen insan değişim kavramının yüz karasıdır. Kişisel çıkar için, cebine dolacak para için dönenleri her gün televizyonlarda, gazetelerde görüyoruz. Entelektüel dönüşüm maddi çıkarlardan bağımsız, salt insani değerler üzerinde gerçekleşendir. Aksi takdirde insanlığın huzuruna aydın sıfatıyla değil, “dönek, şakşakçı, şarlatan” gibi sıfatlarla çıkar bu insan.


Okuduk, öğrendik, sorguladık, değiştik ve değiştirmek için yola çıktık. Bütün bunları yaptıktan sonra zaten hayat bir anlama kavuşmuştur. Bu anlam içinde mutluluğu da barındırır, mutsuzluğu da. Üç yaşındaki bebeğin dünyanın en büyük yirmi ekonomisinden birisi olmakla övünen ülkemizde ölüme terk edilmesi haberi, okuyan insanı daha bir mutsuz edecektir. Bir aldatılmışlık, bir kandırılmışlık duygusu çöker insanın içine. Tüm ırmakları kan alır götürür böylesi bir haberle, tüm dağlar yanardağına dönüşür insanın başından aşağıya lavlar püskürten. Çünkü okuyan insan sadece üç yaşındaki o çocuğun ölümüne üzülmez; popülist politikalarla kandırılan halkına da üzülür, istatistiğin bir yalan aracı olarak kullanılıp zihinleri iğfal etmesine de üzülür, çalıp çırpması engellenen yüzsüzlerin nasıl her sürçmelerinden sonra pişkin pişkin sandığı işaret etmelerine de üzülür. Üzülür ve elinden yazmaktan başka bir şey gelmez. Yazar ki bir nebze acısı dinsin, yazar ki omuzlarındaki suçluluk duygusu bir nebze azalsın. Haksızlık karşısında sağlam bir duruş sergileyebilme biraz da olsa mutlu eder okuyan insanı. Sorunların kısa erimde çözülemeyeceğini bilse bile. Bu duruş mutlu olmaya yeter de artar pek çok insan için. Yeter ki ezilenin, haksızlığa uğrayanın yanından ayrılmayalım. Çünkü biz de ayrılırsak iyice kimsesizleşecektir kalabalıklar.