Bu Blogda Ara

kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2019

Şanghay Edebiyat Günleri - Changzhou Ziyareti

İki yılı aşkın bir süredir devam ettirdiğimiz Şanghay Edebiyat Günleri'nin 17. toplantısını Changzhou'da yaptık. Şanghay'da ikamet eden üyelerimiz üşenmediler, trene atlayıp geldiler. Onlara önce Changzhou'yu gezdirdim. Yazmış olduğum öykülerin geçtiği yerleri, karakterlerin kavga ettiği ya da kaza geçirdiği sokakları gösterdim. Öğleden sonra da buradaki Türk lokantasına gidip yemeğimizi yedik, toplantımızı (Ali Teoman'ın "Aşk Yaşama Çok Uçuk" adlı öykü seçkisi.) yaptık. Hava çok soğuk değildi, yağmur da yağmadı. Güzel bir gün geçirdik.

Aşağıya gezi günü çektirdiğimiz fotoğrafları ve gezilen yerlerde geçen ya da o yeri betimleyen öykü parçalarını ekliyorum. Bir de bugüne kadarki toplantılarda okuduğumuz yazarların listesi.


Şimdiye kadar 17 toplantı yaptık. Bir sonraki toplantıda Füruzan'ın "Benim Sinamalarım" adlı öykü kitabını konuşacağız. 

Ç yaşanası değil, yarım gün gezilip arkada bırakılası bir kentti buraya sonradan gelen herkesin gözünde. O da nihayetinde üniversite okumak için gelmişti; denizi, kumu ve güneşi yılın üç yüz altmış beş günü eksik olmayan bir güney kentinden. “Özlemek iyidir, uzak kalırsam değerini daha iyi anlarım.” demişti Ç’ye ilk geldiğinde. Oysa özlediği şeyin, geride bıraktığı güneşli kent değil de oparlak kubbenin altında yaşamaktan mutlu olan kendisi olduğunu fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. Kendini özlemekti özlemenin aslı. Sevgiliyi özleyen insan da aslında sevgilinin varlığını değil, kendisinin sevgilinin yanında duyduğu mutluluk ve tatmin olmuşluk ânını özlemiyor muydu sonuçta? Özlemenin en bencil yanı demişti genç buna, bir türlü kabul etmek istemediğimiz en sefil ve en gerçek yüzü. (Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam)

Hong Mei Parkında.

Metro inşaatı yüzünden trafik allak bullak, ne hangi ışığın kime baktığı belli ne de hangi yolun nereye gittiği. Bölünen, parçalanan, ortalarından ikiye ayrılan yollara alelacele çizilmiş beyaz işaretler var gözüme çarpan; bir genişleyip bir daralan asfaltın insanın ruhunu sıkıştıran kararsızlığı, Çanco’nun ortasında soğuk bir keşmekeş; ayaklarımın altından akıp giden, alışık olmadığım, alışık olmayı istemediğim türden kül rengi bir huzursuzluk. Güneş, yolun öteki ucunda, tembel bir kedi gibi -sanki doğmaktan vazgeçip, kaldığı yerden devam edecek uykusuna- uyanmış. Havada da nazlı bir pus var; yağmur buhar olmuş, kentin üzerine ince ince yağmak yerine havaya sündürmüş kendisini. Öyle basık, öyle boz, öyle murdar bir yoğunluk kentin ortasında! Islak, kirli bir battaniye gibi şehrin üzerine çökmüş sabahın puslu aydınlığı. Uzaklara, hayranı olduğum uzaklara bakınca fark ediliyor ancak, içimize doldurduğumuz havanın da bir renginin olduğu. (Kaza)

Tianning Tapınağı

 Geriye döndü. İçlerinde süs biberleri, minik limon ve nar ağaçları bulunan saksıların arasından geçip 3 numaralı binanın ön tarafına yürüdü. Dodo’nun en çok sevdiği yer burasıydı  aslında.  Qu  Qiubai  ve  Zhong  Tailei heykellerinin önüne uzanır, yan yatar, sırt üstü dönüp karnını yalar, patilerinin altına alıp uyur, hava çok ısınırsa heykellerin  hemen  yanındaki  sık  ekilmiş  bambu ağaçlarının gölgesine ya da asfalt yolun kenarındaki büyük ağacın dibine sığınırdı. Buradaki sınıflarda derslere giren atletizm öğrencileri de Dodo’ya ara sıra sosis ve süt verirlerdi. Sütü içmezdi Dodo ama küçücük ağzıyla kemire kemire mideye indirirdi kocaman sosisleri. Böyle zamanlarda unuturdu merdiven altında bıraktığı hazineyi, kendisine yeni bir ev bulmuş gibi şımarırdı. Buradakilerin hevesi sönüp kendisiyle uğraşmayı bıraktıklarında da dönerdi yine ait olduğu yere. (Simgeler ve İşaretler)


Sözü edilen heykeller solda kalıyor. 


Çalıştığım okulun ana kapısının önünde. 

Yan Ling Lu’nun görünmeyen ucunda B12’ler ve B2’ler ardı ardına dizilmişlerdi. Belli belirsiz ama yine de iddialı bir gösterişle yükselen güneşin körpe ışıkları, tam karşılarında dingin bir şekilde oturan Xu Zhimo heykeline vurup  yumuşak  bir  sıçramayla  onların  yüzlerine yansıyordu. Ming Che, kızın avucunun içini ışığın kaynağı olan doğuya değil de genç yaşında uçak kazasında ölen romantik şairin heykeline doğru çevirdi. Aşırı ışık da zifiri karanlık gibi zararlıydı fal okuması için. Çizgileri görünmez yapan, onları anlamsızlaştıran, eli bembeyaz bir kartopuna çeviren güneş değil; yorumları mümkün kılan, çizgileri konuşturan, önemsiz noktaları karanlığa boğan ve her zaman için söylenecek bir şeyleri ışığın dokunmadığı noktalarda bırakan ikincil bir yansımaydı falcıya gereken. Heykelin yıpranmış bir ayna gibi ışıldayan metal yüzeyi bu işlevi fazlasıyla görüyordu onun için. Hem oğlunun sesinin de bu heykelin derinliklerinden geldiğine dair birkanı oluşmuştu yüreğinde. O da böyle hep elinde kitapla gezer, dışarıda gezerken bulduğu taşların üzerine oturup etrafını izler, ara ara uzaklara bakıp dalardı. Onun elleri de Xu Zhimo’nun elleri gibi hep yere doğru kapalı olurdu. (Bir Avuç Hayat)

Xu Zhimo Heykelinin önünde
Park ıssız, kimsecikler yok. Hem akşam, hem soğuk; kim neden gelsin parka! İşi gücü olmayan birkaç genç dışında sadece park bekçileri ve temizlikçiler var ortalıkta gezinen. Çıplak ağaçlar, akşamın alacakaranlığında yol kenarına bırakılmış iskeletlere benziyorlar. Yanımda dev bir hayalet gibi dikilen Tianning Pagodası’na şöyle bir bakıyorum, kaplumbağayı havaya kaldırıp ona da
gösteriyorum. “Bak bu pagoda, dünyanın en yüksek pagodası. Aynı zamanda dünyanın en yüksek ahşap yapısıdır kendisi. Bak gör, madem yaşadığın küçük göletten sıkıldın, dünyayı görmeye niyet ettin. Bir gün geri dönersen doğup büyüdüğün sulara, oradakilere anlatırsın dünyanın en yüksek pagodasını gördüğünü.” Ahşap  köprüyü  geçip,  köprünün  altındaki  kaya parçalarının birinin üzerinde duruyorum bir süre. Issızlığı, yandan belli belirsiz bir şırıltıyla akan suyun sesini ve insanların uzaklığını düşünüyorum. Kentin merkezinde olup, insanlardan bu derece uzak olabilmek ne güzel bir şey! Hava sıcak olsaydı, bu park bayram yerine dönerdi, çocuklarla ve kentin dışından yeşil görmeye gelen anne babalarla dolardı. Adım atacak yer kalmazdı parkın patikalarında. Tadını çıkarmalıyım bu ânın. (Uçurum)

Hong Mei Parkının girişinde

 Köprünün zirvesine varınca da kanalın doğu kısmına doğru bakıyor. Güneş iyice yükselmiş, kanalın yüzeyi milyonlarca kırık aynayla dolmuş gibi ışıl ışıl. Akıntının ter yönünde ilerleyen bir kum teknesinin arkada bıraktığı dalgalar uzun bir V harfi çizdikten sonra kanalın duvarlarına çarpıp yansıyor ve birbirine giren dalgalar suyun yüzeyini sonsuz boyutlarda bir satranç tahtasına dönüştürüyor. Kanalın sol kısmında ise, küçük kırmızı bir kayak var. Küreğini büyük bir hınçla bir sol tarafına bir sağ tarafına saplayarak yol alan genç kadın, teknenin oluşturduğu bu sonsuz metrik uzayda çaprazlamasına yol alan bir fil gibi ağır ağır ilerliyor. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)


Wenheng Köprüsünün Üzerinde. Arkamızda Tarakçılar Sokağı. 
Geniş merdivenler yer yer ıslak, basamakların bittiği yerde büyükçe bir platform var. Yerlerde balıkçılardan kalma kanca, yem ve misine parçaları hemen çarpıyor göze. Birkaç parça da çerçöp merdivenin dibine sıkışmış. Bir köşeye de kanaldan toplanan ağaç dalları toplanmış. Platform neredeyse su seviyesinde, parkta gezinen birisinin eğer dikkatli bakmıyorsa burada oturan bir insanı görmesi pek mümkün değil. En alt basamağa oturup kanalı izliyor Si Han. Karşıdaki söğüt dalları nasıl da sarkıtmışlar uzun ince dallarını kanala doğru, ışıltılı bir öğlen vaktinde nehrin sığ kısmında saçlarını yıkayan genç kadınlara benziyorlar. İleride, kanalın genişlediği yerde iki beyaz kuş suyun üzerinde daireler çizip karşıdaki binalara doğru uzaklaşıyorlar. Daha yukarılarda kırlangıçlar var, her
zamanki gibi gökyüzüne ânında yok olan resimler çizmekle meşguller. Ağaçlar ise iki tarafta da kanala eşlik ediyorlar, sessiz bir ordu gibiler, birbirleriyle konuşan ama kendileri dışında kimseye sır vermeyen erler ordusu... “Keşke” diyor içinden, “keşke bizimle de konuşsalar da şu cesedin kim olduğunu, suya düştüğünü mü yoksa atıldığını mı söyleseler.” Bu düşünce aklından geçer geçmez de gençlik yılları geliyor gözlerinin önüne. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)

Kanalın ve parkın 32. kattan görünüşü. 

Hiçbir şey demeden parkın bitip yürüme yolunun başladığı noktaya doğru ilerliyor, Si Han. Güneş ışıkları yerleri süpüren park görevlisinin havalandırdığı tozlara çarpıp gittikçe genişleyen tayflar halinde zemine vuruyor. Toz parçacıkları ürkmüş kuşlar gibi dağılıyorlar her bir yöne doğru. “Kanalın burası” diyor Si Han içinden, “Çanco’da yeşilin ve neftinin en sık görüldüğü yer olsa gerek.” Tüm yapaylığına rağmen kentin diğer kısımlarındaki parklar kadar kötü görünmüyor burası; ağaçlar nizami beton kutuların içinde, ışıkların kabloları taş duvar boyunca ip gibi uzayıp gidiyor, çalılar küp şeklindeki otların üzerinde yükselen kubbeler halinde, hepsi aynı boyda ve sıra sıra
dizilmişler.  Buralarda  gezinenlere  onlar  ne  kadar istemeseler de asla yalnız olmadıklarını hissettiren hoparlörler ise eski bir şarkının melodisiyle durmaksızın çınlatıyorlar  kulakları.  Bambu  ağaçlarının  arkasına gizlenmiş arıtma tesisi binasının –Si Han’a göre dünyanın en süslü çöp arıtma tesisi binasıdır bu.- yanından geçer geçmez arkasından seslenen Zi Hao’nun bağrışıyla tekrar
kendisine geliyor başkomiser. “Hallettim başkomiserim. Kamera kayıtları hazırlanacak.” diyor kırgın bir sesle. Sonrasında da ekliyor, sesindeki kırgınlığı izah etmek istercesine, “Neden beni beklemiyorsunuz? Ben de sizi parkta,  suyun  kenarında  beni  bekliyorsunuz zannediyorum.”
Birlikte yürümeye başlıyorlar; çalı altlarına atılmış irili ufaklı çöplere, iğne yapraklıların hastalıklı gövdelerine, osmantus ağaçlarının dallarında biriken tomurcuklanmış sarı çiçeklere, su kenarına inen merdivenlerin likenli köşelerine, merdivenlerin bittiği yerdeki soğan başlıklı küp sütunların diplerine, su içmek için kanala eğilmiş uzun tüylü hayvanlara benzeyen bodur ağaçların altlarına tek tek, en ufak bir ayrıntıyı bile atlamadan, her biri birkaç kilometre aşağıda bulunan ceset hakkında gizemli bilgiler verecekmiş gibi uzun uzun bakıyorlar. İki saat boyunca sağlı sollu kanalın iki yanını da geziyorlar ama kayda değer bir şey bulamıyorlar. Çardağın etrafına astıkları kuş kafeslerinin altında kâğıt oynayanlara –Bunları görünce Zi Hao, “Bakın başkomiserim, kuşlar sahiplerini gezmeye
çıkarmış!” demişti pişkinliğine yandaş bulmaya çalışarak-, sabah yürüyüşüne çıkmış emekli çiftlere, erkenden gelip suyun kenarındaki yerlerini tutan yaşlı balıkçılara, çalıların kısmen örttüğü oturaklara tünemiş genç âşıklara, otuz saniyede bir elindeki telefonun ekranına bakan müzmin yalnızlara, yürüme parkurunun biraz içerisinde kalan kısımda Tai Chi yapan altmışlık delikanlıya tek tek
soruyorlar olay hakkında bilgileri olup olmadığını. Sonuç hep aynı olumsuz yanıt! Ne onların ne ağaç dallarına asılmış kırmızı fenerlerin altında ısınma hareketleri yapan koşucuların ne de köprünün altındaki kuytulukta salaş bir bisiklet tamirhanesi işleten yaşlı ustanın bir bildiği var kimliği ve yüzü belirsiz bu ceset hakkında. Belki bir şey çıkar diye fotoğrafını çektikleri yumurta kabukları var bir
tek. Yürüyüş yolunun yanındaki yükseltinin kenarına, küçük mavi bir kutunun içine konmuş kabukları ilk önce Zi Hao görüyor. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)


Yürüyüş Yoluna girmeden önce

Köşeyi dönüp kaldırıma adımını atınca sola döndü. Doğu Tai Hu Caddesinin görünmeyen ucundan başını uzatmış olan soluk benizli güneş, sabahın telaşlı saatlerinden arta kalan çirkinlikleri teftiş etmekle meşguldü. Yola ya da dükkânlara doğru eğilmesin diye tahtadan kafesler içine alınmış ağaç gövdelerine bakınca içerledi. “Şu ağaçları bile zapturapt altına alan, gövdelerini beyaza boyayıp
koruyan hükümet görevlileri neden bir yıldır peşimde dolanan ve özel hayatımın tüm inceliklerini benden izin almaksızın öğrenen adama tüm bunları yapmasına izin verir?” diye sordu önünde hazır bekleyen boz boşluğa doğru. Kaldırım taşlarındaki siyah oyuklar ve tırtıklı çıkıntılar, kimi yerde birbiri ardına dizilmiş bozuk fermuarları kimi yerde de iyice yıpranmış eski bir paltonun üzerine işlenmiş dev yamaları anımsatıyordu Lai’a. (Takip ya da Taciz) 

Doğu Taihu Caddesinin başında, yemekten hemen sonra. 

Saydam tavanın üzerinde; buharlaşmış yağmur sularından arta kalmış, içine hapsettiği güneşi sıkıştırdıkça büzülmüş ışık demetlerini aşağıya doğru salan dev lekeler var. Kafasını yukarı çevirip bakanların ilk görüşte ne olduklarını anlayamadığı, yeşil sularda sinsi sinsi gezinen denizanalarına ya da karanlık bir ormanda uğuldayarak av arayan baykuşun gözlerine benzettiği; ortası boz, kenarları
bulanık, dış kısımları saydam görüntüler bunlar. Bu lekelerin ortasındaki koyu öbekler boncuk boncuk gölgeler halinde siyah beyaz tuşlarımın üzerine düşünce içim kıpır kıpır oluyor, birazdan güzel bir şeylerin gerçekleşeceğine dair mesnetsiz bir umut beliriyor on yıllardır esaslı bir müzik çalmamış gergin tellerimde. Sevgilisini her düşündüğünde dudaklarının kaşındığını hisseden genç bir âşıktan pek farklı değilim aslında. Yeni silindiğim, sağımın solumun sabunlu bezlerle baştan aşağıya ovulduğu, kimi yerlerimin özenle parlatıldığı, kimi yerlerimin de ince işçilikle tamir edildiği ilk bakışta belli oluyordur herhalde. Rutubetten dolayı, vakti gelmiş yaranın kabuğu gibi kalkan cilalı boyalarımın, acemi bir ustanın kirli tırnaklarıyla söküldükten sonra mükerrer fırça darbeleriyle kapatıldığını da anlayacaktır, ömründe üç beş piyano görmüş herhangi bir acemi. Hatta asansöre
sığmayan gövdem merdivenlerin basamaklarına çarpa çarpa  ikinci  kata  çıkarıldığı  için  bacaklarımdaki tekinsizlikten pekâlâ belli olur genç ve heyecanlı değil de yaşlı ve yorgun olduğum. (Piyano)


Aşağıya da farklı zamanlarda çekilmiş Çanco fotoğraflarını koyuyorum. Tren İstasyonunun fotoğrafını şimdiye kadar hiç çekmemişim sanırım.









07 Şubat 2014

İNSAN NEDEN OKUR?

Sayfaya en son koyduğum "İsan Köylerinde Akşam” başlıklı yazıdan sonra EE adlı bir okuyucudan şöyle bir soru aldım:

Bunca kitap okumanın insanı daha mutlu yapmayacağını bildiği halde insan neden daha fazla kitap okur ki?

Aşağıdaki yazı bu soruya verilen kısa bir yanıt niteliğindedir.

Öncelikle mutlu olmak ile okumak arasında herhangi bir ilgileşim (korelasyon) olduğunu sanmıyorum. En azından bizi böylesi bir hipoteze sürükleyecek herhangi bir gerekçemiz yok. Okumak ne daha mutlu eder insanı ne de daha mutsuz. Mutlu olmak başlı başına ayrı bir insani durumdur ve daha çok insanın içinde bulunduğu kabı doldurmasıyla ya da içine sığabileceği bir kap bulabilmesiyle ilişkilidir.  İnsan yaşarken sürekli yeni ilişkiler kurar ve bu ilişkiler sayesinde hayata tutunur, yeni şeyler öğrenir, öğrendikleriyle yeni ufuklara doğru yol alır. Bu ilişkiler ne kadar sağlam değerler üzerine kurulmuşsa o kadar mutludur insan. Bir çeşit “oyunu kurallarıyla oynamak” olarak özetlenebilir mutluluk. Kurallarıyla oynarsan sonuna varırsın, kazanırsın. Kurallara uymazsan yolda kalırsın, kaybedersin.

20. yüzyılın arlanmaz kültlerinden birisidir mutluluk peşinde koşan insan. Alışveriş kadınları mutlu eder, meslekte ilerlemek ve çok para kazanmak erkekleri mutlu eder, sürekli gelişen video oyunları çocukları mutlu eder... Erkek üreterek mutlu olurken, bu üretilenleri tüketmesi için 20. yüzyıl alışveriş delisi kadını yaratmıştır. (Gerçi kadın-erkek rolleri arasındaki ayrım azaltılarak kâr marjini yükseltilmiştir son yüzyılda ama yine de popüler kültürdeki yansımalarına bakarsak bu rol ayrımı geçerliliğini korumakta.) Bu yüzden alışveriş bir ihtiyacı karşılamaktan çok arzuları karşılayan bir etkinliğe dönüştü son yüzyılda. İnsanların neye ihtiyacı olduklarının bir önemi yoktur. Neyi arzuladıklarının ya da arzulayabileceklerinin (Steve Jobs’un bir lafı vardı kabataslak aklımda kalan: İnsanlar neyi arzuladıklarını bilmiyorlar. Onu bulup çıkarmak bizim işimiz.) bir önemi vardır. Henüz arzulamamışlarsa, onların arzulaması için gereken bilinç-dışı manipülasyonlar yapılmalı, zihinlerin derinliklerindeki arzular uyandırılmalıdır. Ancak bu şekilde kapitalist çarklar dönmeye devam edebilir. Yeni aldığınız telefonu bir yıl sonra çöpe atıp yenisini almazsanız telefon şirketleri kâr edemezler. Aynı şey zayıflamak için milyarlarca dolar parayı saçma sapan haplara ve çaylara harcayan kadınlar için de geçerlidir. Mutlu olmamız için harcamamız gerektiğine inandırıldık bu çağda. Daha da kötüsü mutlu olmazsak hayatımızın bir değerinin olmayacağına ikna olduk. Her şeyi daha iyi hissetmek, kendimizle barışmak ve etrafımıza huzur saçmak için yapar olduk.

Oysa daha önce “Z’ye Mektup” yazısında da bahsettiğim gibi hayattaki asıl amaç mutlu yaşamak değil, anlamlı yaşamaktır. Hayatımızın bir anlamı olmalıdır. Mutluluk bu anlamla gelecekse gelir zaten. İnsanın hayatının anlamlı kılacak birkaç hedefe ihtiyacı vardır. Bir anne için bu hedef çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek olabilir. Bir baba için çocuklarına satranç öğretmek ve onları uluslararası olimpiyatlarda zirveye taşımak olabilir. Kimseye zararı olmadığı sürece hayata anlam katan her eylem –sanat, spor, bilim, edebiyat vb- hayatın amacı olabilir. İnsan böylesi bir amaca bir kere bağlandı mı zaten mutluluk peşi sıra gelecektir.
Gelelim EE’nin sorusunun akla getirdiği ve benim bu yazıya başlık olarak seçtiğim soruya. İnsan neden okur? Bugün düşündüm bu soru üzerine ve beş tane temel nedene ulaştım. Bunlar çoğaltılabilir, azaltılabilir de. Zaten birbirinden bağımsız maddeler değiller.  Aşağıya bunları madde madde geçiyorum.

1.       Öğrenmek için: İnsanın okumasının ilk ve en temel nedeni merak duygusunu tatmin etmektir. Bu evrimsel bir güdüdür ve aslında insanı diğer türlerden farklı yapan önemli bir yol ayrımına vesile olmuştur. İnsan merak ettiği için bilinmeze doğru yelken açmak ister. Bunu yaparken de elinden geldiğince üzerine alacağı riski azaltmak ister. Bu yüzden okumak, ya da benzeri işlevi görecek diğer öğrenme yöntemlerini kullanmak önemli bir rol üstlenir insanı böylesi bir göreve hazırlamada. Bir tıp doktoru tıp kitaplarını okumadan hasta muayene edemez, bir mühendis matematik kitaplarını satır satır çalışmadan makinelerin dillerini çözemez, bir gezgin gideceği ülkenin kültürünü ve geleneklerini rehber kitaplardan okumadan giderse başına hoş olmayan şeyler gelebilir. Okumak, öğrenmenin en kolay yöntemidir. Günümüzde görsel ve dinletisel pek çok iletişim aracı okumanın yerini almış gibi görünse de aslında verebildiği derinlik ve insana sağladığı kolay (ve ucuz) çalışma ortamı bakımından okumanın uzun yüzyıllar boyu daha iyi bir öğrenme yöntemi olarak kalacağı aşikardır.

2.       Zevk için: Bazı okumalar sırf zevk için yapılır. Şiir mesela…  “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak / Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak” derken bir şey öğrenmezsin. Seslerdeki uyuma, kelimelerdeki ahenge, o ahenkten çıkan ve zihninde canlanan görsel şölene kaptırırsın kendini. Amaç bir şey öğrenmek değil, bir durumun tadını çıkarmaktır. Romanla ortak noktaları daha çok olsa da kimi zaman öykü de bu kategoride anılabilir. Bir insanın içine düştüğü anlık durumu hissetmek, kendini onun yerine koymak, sorulamayan soruları kendine sorabilmen için okursun öyküyü. Bu arada bir şeyler öğrenirsen, öğrendiğin yanına kâr kalır ama kesinlikle öğrenmek, ders çıkarmak, hayatı özetlemek değildir bir öykünün amacı. İliklerine kadar hissedeceksin kelimelerin büyüsünü, beğendiğin cümleler olacak altını çizdiğin, tekrar tekrar okuyacaksın o cümleleri. Ezberlemek, sürekli yanında taşımak, sevdiceğine okumak isteyeceksin. “Var mıdır nalçaları sevincin? / Gün tene değince kanatları uzar mı? / Derin bir secde gibi rüzgâra aşılanmak / Dostları düşünmenin çarpıntısından mı?” derken ufuk çizgisine bakıp ifadelerdeki sihri hayal edeceksin. “Leblerin mecruh olur dendân-ı sin-i buseden / Lâlin öptürmek bu hâlette muhâl olmuştur bana” derken aşkı ve aşkın insana yaptırdıklarını düşüneceksin. İrkileceksin, sarsılacaksın, titreyeceksin. Mutlu olamayacaksın belki ama umutlu olacaksın insanlık adına, aşk adına, zamanın bitmez tükenmez ruhu adına.


3.        Anlamak için: Romanlar ve öyküler başkalarının hayatlarını anlamak için okunur çoğu zaman. Çünkü insanı ve onu çevreleyen hayatı anlamanın tek yolu onu bir çerçeveye sokmaktır. İnsan çevresinden soyutlandığında havada gelişigüzel taklalar atan, anlamsız bir biyolojik varlığa dönüşür. Onu anlamak için onu etrafına bağlayan çerçeveye bakmak şarttır. Roman ve öykü bu yüzden önemlidir. Psikolojinin, sosyolojinin, antropolojinin yapamadığını yapar kurgu. İnsanı değişmez, baştan tanımlanmış bir varlık olarak ele almaz roman. İyi bir yazarın elinden çıkan katile hayranlık duyabilirsiniz. Çünkü yazar o katilin eylemlerini haklı çıkartacak öylesi bir çerçeve sunar ki okuyucuya, okuyucu mecbur kalır katile sempati duymaya. Kocasını aldatan Anna Karanina’ya sempati duyduğumuz, tefeci kadının kafasını baltayla yaran Raskolnikov’a yakınlık beslediğimiz gibi nice “anormalleri” normal karşılarız romanda (ya da öyküde). Çünkü kurgu sanatı bizi bir yandan gerçeklikten soyutlarken, bir yandan da koşut bir gerçekliğe davet eder. Bu koşut gerçeklikte yazarın yaratmış olduğu bir dünya vardır ve bu dünyanın tek amacı kendisini size sevdirmektir. Siz bir gözlemci olarak bu dünyaya girdiğinizde aslında o dünyadaki karakterlerin derilerinin altına girmiş olursunuz. Bir eşcinsel olursunuz eşcinselliği günah ve sapkınlık olarak gören bir toplumda, bir öğretmen olursunuz veliler ile okul yönetimi arasında sıkışmış kalmış, bir kadın olursunuz kocasından dayak yiyen ama bunu dile getiremeyen, hayatı boyunca çalışmış ama bir baltaya sap olamamış bir zavallı olursunuz. Bu şekilde kurgu başka hiçbir bilim dalının yapamayacağı bir işi becerir. İnsanı içinde bulunduğu ortamla birlikte anlatır ve aslında bu şekilde “gerçek insanı” ortaya koyar. Çünkü etrafından soyutlanmış insan var değildir, insan değildir. Onu anlamanın, acılarına ortak olmanın, sevinçlerini paylaşmanın tek yolu kurgunun çetrefilli patikasıdır. “Başka insanların acılarını tahfif etmek kadar büyük bir günah olabilir mi?” diye sormuştu yıllar önce okuduğu İranlı bir yazar. Bu günahtan kaçınmanın en kolay yolu onları anlamaktır. Bu da romandan ve öyküden geçer.

4.       Özgürleşmek için: Okumadan okumaya fark vardır. İnsan sırf inandıklarını tasdik etmek için okuyorsa özgürleşemez. Tam tersine inandıklarının kölesi olur. Böylesi bir okur “Bütün kuğular beyazdır.” önermesine inanıp, gördüğü her beyaz kuğuyla inancını bir kat daha pekiştirdiğini sanan tümevarımcıya benzer. Oysa sağlıklı okur ömrünü beyaz olmayan kuğu arayarak geçiren okurdur. Yararlı okuma eleştirel okumadır. Zaten içine doğduğumuz toplum bize yaptırımlar getirir. Yapma, etme, gitme, konuşma gibi yasaklarla büyürüz hepimiz. Okuyarak bu yasakları çözümleyebilir, arkalarında yatan gerekçeleri görebiliriz. Özgürleşme de bu anlamadan sonra gerçekleşir. İnsanı düşündüren, sorular sordurtan, cevaplar vermekten çok yeni sorular sorup yeni okumalara yol açan kitaplardır okunması gereken. İnsana eksikliğini hissettirecek kitaplardan bahsediyorum. Zihnindeki kalıpları yıkacak, zincirleri parçalayacak, sorulmayan soruları korkusuzca sorabilecek, tehlikeli uçurumlarda okuyucuyu gezdirmekten çekinmeyen kitaplardan. İyi kitap özgürleştiren, düşünmeye, sorgulamaya, diyalektiğe kapı aralayan kitaptır. Eksiklik duygusu önemlidir. İnsan eksiktir, tamamlanmamıştır, hiçbir zaman da tamamlanamayacaktır. Bu hem evrimsel düzeyde geçerlidir hem de tek bir insanın yaşamında. Bu eksikliğin giderilmesi, bu açlığın dindirilmesi için insanın kendisiyle ve içinde yaşadığı toplumla yüzleşmesi gerekir. Bu da en kolay okuyarak yapılır. Özellikle felsefe ve bilim okumaları bu konuda atılması gereken ilk adımlardandır. Bir de edebiyat var tabii dilin gücünü yanına alan ve zihinleri etkilemede tartışmasız gücü olan.

5.       Değişmek ve değiştirmek için: Sorgulamak, verilenle yetinmemek, sürekli sorular sormak rahatsız edici bir durumdur. Uzun süre bir yanıta ulaşamazsa insan sıkıntı yaşayabilir. Çünkü denge kaybı uzun süre dayanılacak bir durum değildir. Okuyup sorgulayan insan değişmeyi de bilmelidir. “Kafalarımız, içindeki düşünceler yer değiştirsin diye yuvarlaktır.” diye matrak bir laf duymuştum yıllar önce. Kafalarımızın neden yuvarlak olduklarını bilemem ama okuduktan sonra düşüncelerimiz değişmiyorsa okumaktan bir şey anlamadığımızı söyleyebilirim. Dünyayı yorumlamak yetmez, değiştirmek de gerekir. Haksızlıkla, adaletsizlikle, zulümle savaşmayacaksak neden okuruz adaleti, hukuku, merhameti anlatan kitapları? Değiştirmek için değişmek birinci koşuldur. Eleştirel okumalar bu yüzden önemlidir. Tek bir kitaba, tek bir görüşe aldanmadan okumak gerekir. Karşılıklı okumalar yapmak, kişisel gözlemler ve deneyimler eşliğinde durum değerlendirilmesi yapılmalıdır. İnsan, ömrü boyunca köklü değişimleri bir ya da iki kere yaşar. Öyle her fırsatta, rüzgârın estiği yöne dönen insan değişim kavramının yüz karasıdır. Kişisel çıkar için, cebine dolacak para için dönenleri her gün televizyonlarda, gazetelerde görüyoruz. Entelektüel dönüşüm maddi çıkarlardan bağımsız, salt insani değerler üzerinde gerçekleşendir. Aksi takdirde insanlığın huzuruna aydın sıfatıyla değil, “dönek, şakşakçı, şarlatan” gibi sıfatlarla çıkar bu insan.


Okuduk, öğrendik, sorguladık, değiştik ve değiştirmek için yola çıktık. Bütün bunları yaptıktan sonra zaten hayat bir anlama kavuşmuştur. Bu anlam içinde mutluluğu da barındırır, mutsuzluğu da. Üç yaşındaki bebeğin dünyanın en büyük yirmi ekonomisinden birisi olmakla övünen ülkemizde ölüme terk edilmesi haberi, okuyan insanı daha bir mutsuz edecektir. Bir aldatılmışlık, bir kandırılmışlık duygusu çöker insanın içine. Tüm ırmakları kan alır götürür böylesi bir haberle, tüm dağlar yanardağına dönüşür insanın başından aşağıya lavlar püskürten. Çünkü okuyan insan sadece üç yaşındaki o çocuğun ölümüne üzülmez; popülist politikalarla kandırılan halkına da üzülür, istatistiğin bir yalan aracı olarak kullanılıp zihinleri iğfal etmesine de üzülür, çalıp çırpması engellenen yüzsüzlerin nasıl her sürçmelerinden sonra pişkin pişkin sandığı işaret etmelerine de üzülür. Üzülür ve elinden yazmaktan başka bir şey gelmez. Yazar ki bir nebze acısı dinsin, yazar ki omuzlarındaki suçluluk duygusu bir nebze azalsın. Haksızlık karşısında sağlam bir duruş sergileyebilme biraz da olsa mutlu eder okuyan insanı. Sorunların kısa erimde çözülemeyeceğini bilse bile. Bu duruş mutlu olmaya yeter de artar pek çok insan için. Yeter ki ezilenin, haksızlığa uğrayanın yanından ayrılmayalım. Çünkü biz de ayrılırsak iyice kimsesizleşecektir kalabalıklar. 

12 Eylül 2009

Motorsiklet Üzerinde Aşk

Motorsiklet Üzerinde Aşk adlı ikinci öykü kitabım Gürer yayınevi tarafından basıldı ve piyasaya sürüldü. Kitabı büyük kentlerde bulunan merkezi kitapçılarda (D&R Mağazalari, İnkilap, Remzi, İstiklal, Mephisto vb.) gelecek hafta itibarıyla bulmak mümkün. Emeği geçen tüm dostlara ve Gürer yayınevi çalışanlarına sonsuz teşekkürler...

Kitabın kapağını ve tanıtım yazısını aşağıya ekliyorum:



“Tram, her ne kadar Khan’ın söylediklerine inanmak istemiyorsa da affediyordu onun geç kalışını kısa sürede. Çünkü Khan yanında yokken saçları tek tek yolunan bir zavallı gibi acı çekiyordu elinde olmadan. Hiçbir şey olmasa, motosikletin üzerine birlikte oturup, ellerine birbirlerine kenetleseler; suyun içinde dans eden iki yılan gibi gövdeleriyle birbirlerini sararak yoldan geçen arabaları ve insanları izleseler yeterdi onun için. Ve şimdilik bunu yapabilecekleri tek yer motosikletin üzeriydi. Bedenler birbirine değdiği ve gözler birbirini izlediği sürece, motosikletin üzerinde de olsa aşkın devamı olanaklıydı.”



Ali Rıza Arıcan, Vietnam’da yaşayan bir matematik öğretmeni. Rakamlarla uğraştığı kadar sözcüklerle de farklı dünyalar kuran bir yazar.

Vietnam’da yaşayan insanları konu eden öykülerinde, Budacı rahiplerin sömürülerini, çarpıtılmış din ve Tanrı kavramını, toplumun ikiyüzlü ahlak anlayışını, kör inançlarla kafası karıştırılmış, toplumun dayattığı kalıplara hapsedilmiş insanları ölçülü bir mizahla eleştiriyor. Arıcan akıcı diliyle, Uzakdoğu insanına ilişkin gözlemlerini ince ayrıntılarıyla aktarıyor okura. Her öyküde içinde yaşadığımız toplumla da benzerlikler bulacaksınız. Ali Rıza Arıcan’ın öyküleri sadece Vietnam’ın değil, tüm az gelişmiş ülkelerin aynası sanki.

“Pasifik Öyküleri”nden sonra ikinci öykü kitabı olan “Motosiklet Üzerinde Aşk”da Uzakdoğu insanın hikayesini anlatırken “insanın” iç dünyasına, duygularına doğru yolculuğa çıkarıyor okurunu…

Barkod: 9786055785161
Eser Adı: Motosiklet Üzerinde Aşk-Vietnam Öyküleri
Eserin Dili: Türkçe
Yayınevi: Gürer Yayınları
Yazar: Ali Rıza Arıcan
Editör: Nemika Tuğcu
Kapak Tasarım: Kerem-Mustafa Mutlu
Kağıt Bilgisi: Ensokrem
Baskı Tarihi: Eylül 2009
Baskı: 1.Baskı
Sayfa Sayısı: 214
Ebat: 13x19
Cilt: Amerikan Bristol
ISBN: 978-605-5785-161
Etiket Fiyatı: 12 TL
Türü: Öykü/Gezi

Motorsiklet Üzerinde Aşk'ı internette satış yapan kitapçılarda bulmak da mümkün. Aşağıya benim bulabildiğim sayfaların ağbağlarını geçiyorum:

Kitaptürk

Kitapyurdu
Antoloji
Idefix

23 Mayıs 2007

Vietnam'dan Mektuplar 72

23 Mayıs 2007 – 14:51 – HÇMK, Okul

Yarın IELTS sınavına giriyorum. Sözleşmemin devam etmesi için bu sınavdan en az 7 almam gerekiyor. Sınavdan bir korkum yok! Kendimi bildim bileli kağıt-kalemle yapılan sınavlarda başarılı olmuşumdur. Gardner “Multiple Intelligence” adlı artık kült haline gelmiş kitabında sınavlarda başarılı olanları “Linguistic Intelligence” sınıfına koyar. Aynı zekaya sahip insanların kitapkurdu olduklarını, iyi hikaye anlatabildiklerini, şair ya da oyun yazarı olabildiklerini de savunur. Kitapkurdu olmakla sınavlarda başarılı olmanın nasıl bir ilişkisi var bilmiyorum ama nedense kendime bu zeka türünü ve bir de “Logical-Mathematical Intelligence”ı uygun görüyorum. İnsan bir yerlere ait olmak istiyor elinde olmadan. Zekamın ne tür olduğunu bilirsem onu beslemem kolaylaşır. Ya da tam tersi, bugüne kadar bilinçsizce beslemiş olduğum bu iki zeka türü bende diğerlerinin önüne geçmiş, hatta onları geride bırakmıştır. Mesela ben de “Musical Intelligence”ın güdük kaldığı aşikâr. Liderlik kabiliyetim de olmadığına göre “Interpersonal Intelligence”ım da düşük olmalı. Spor yapmayı sevmeme karşın hiçbir sporda iyi olmadığıma göre “Bodily-Kinaesthetic Intelligence”ım da yerlerde sürünüyor demektir. Neyse işte! Yarın sınava gireceğiz. İngilizce anadilim olmadığı için bu sınavla okul yöneticilerine, İstatistik ve Matematik anlatacak kadar yeterli İngilizcem olduğunu kanıtlayacağım. Böylece en az bir yıllık daha sözleşmem olacak. Bunu ne kadar istiyorum ben de bilmiyorum...

Bazen bu sınavdan bilerek düşük bir not almanın beni bu ülkenin dışına atacağını düşünüyorum. Ne olur sanki? Karar vermiş olmanın getireceği ağırlıktan kaçmış olurum. Abuk subuk bir kompozisyon yazar, konuşma sınavı sırasında bol bol kelimeleri yanlış telaffuz ederim. Sonuç 7’nin altında gelince de “Ne yapalım? Buraya kadarmış.” deyip ülkeme geri dönerim. Böylece birileri “Neden güzelim işi bıraktın da geldin?” derse, “Ben bırakmadım, atıldım” derim. Tabii bunun yan etkileri olacaktır. Böylesine basit bir sınavdan 7 bile alamadığım için ilerki iş başvurularımda zorluk yaşayabilirim. Hem ya okuldaki öğrenciler duyarlarsa aldığım notu? O zaman tüm havam söner, kocaman bir hiç olurum. Çok umurumda değil hiç olmak çünkü imajım hiç olduğunda ben burada olmayacağım. Bu yan etkilerden dolayı daha havalı, daha karizmatik bir istfa yöntemi düşünüyorum: Önce sınava asılıp, alabileceğim en yüksek notu alacağım. Mesela şöyle bir 8 ya da 8.5 fena olmaz. Ardından sınav sonuç belgesini istifa mektubuma ekleyip bölüm başkanına ileteceğim. Şöyle bir cümle fena olmaz: İstifa etmem için gereken 7 barajını aşmış bulunmaktayım. Saygılarımla... “

Her sabah evden çıkmadan önce o gün yapacaklarımı ajandamın sayfasına yazıyorum. Şimdiye kadar yazdığım işleri bitirdiğim günlerin sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Güya dün ikinci kitap için bir öykü düzeltecektim. Olmadı! Tüm akşamı bilgisayar başında ya da kitap okurken esneyerek geçirdim. Hem ütü işi de bekliyor. Sabah bir pantolon ütüledim. Her gün bir pantolon bir gömlek... Halen geçen hatadan kalan gömleklerle idare ediyorum. Dün yarım gün giydiğim sarı gömleği de kirlenmemiştir diye salondaki elbise askısına astım. Birkaç gün sonra tekrar giyerim diye. Bekarlık insana neler yaptırıyor... Patatesin her türlüsünü yedim son iki hafta içinde. Bol bol da yoğurt tüketiyorum hazır Caruvan yanımda yokken. O geldiği zaman tatlı yoğurtlar alacak, beni hasta edecek. Hem buzdolabı beni zamanımda en kral dönemini yaşıyor. Malzemeleri günlük alıp, tüketiyorum. Böylece buzdolabına çok iş düşmüyor. Bir tek peyniri, yumurtaları bir de ufak tefek sebzeleri saklıyorum buzdolabında. Dolayısıyla Caruvan’ın doldurduğu o ağır kokulu balıklar hiçbir şeyi kokutamıyorlar. Evi temizlemek ise çok gerekli olmadığı için haftada bir, üç dakikalık bir süpürme ile geçiştiriliyor. Çamaşırları hakkıyla yıkıyorum. Sağolsun makine! Bulaşıkları da eksiksiz yıkıyorum. Ocağın silme işi ise iki aylık aralıklarla yapılabileceği için Caruvan’ı bekliyor. Hem ben evi pırıl pırıl yaparsam üzülür o. Benim ona ihtiyacım olmadığını düşünmeye başlar, krize girer. Kendisini gerekli hissetmesi için evde bir şeylerin yolunda gitmemesi gerekiyor. Onsuz bir hayatın imkansız olduğunu ona hissettirmeliyim. Bundan başka da bir amacım yok.

Bugün sabah Don ile kitap değiş tokuşu yaptık. O bana Murakami’nin “Dance, Dance, Dance”ını verdi. Ben de ona Pamuk’un “Black Book”unu. Geçen haftalarda “The Snow”u okumuş. Ben de ona "Yanlış yerden başlamışsın Pamuk’u okumaya" demiştim en son gittiğimiz Karaoke partisinde. Aman Z. Bey duymasın Karaoke partisine gidip, bir yandan içerken bir yandan da REM’den “Loosing My Religion” şarkısını söylediğimi. Yoksa beni paralar yine! Yoksa REM Alevilerin şarkısı mı? Oysa o partiye katılan sekiz kişiden üçü yazardı. Don’un eşinin yazdığı öyküler kendi ülkesindeki dergilerde ve antolojilerde yayınlanmış. Ben iki öyküsünü okudum. İnce, insanın içine işleyen bir tarzı var. Don da yazıyor. Ama bu insanlar yeri geldiği zaman eğlenmeyi de biliyorlar. Entellektüelliği hayatı karartma, karamsar olma, Kafka ile akraba olma, bir odaya kapanıp gece-gündüz düşünme ile eş anlamlı olarak gören aydın bizde çoktur. Kolay mı unutmam sevgili Uli’nin Tarkan şarkısına gösterdiği tepkiyi. Sırf onun bu tepkisi için öykü yazmıştım. Yakında yayınlanacak kitapta yer alacak bu öykü. Oh olsun! İyi intikamımı almıştım o zaman. Bahsettiğim aydın güruhuna göre pop müzik dinleyenler, futbol izleyenler, şarkı söyleyenler, çekirdek çıtlatanlar, nargile içip gevezelik yapanlar ve hatta ucuz aşk romanları okuyanlar aptallar sınıflamasını hak edenlerdir. Aydınlanma çizgisine dalan her yeni aydının bu aşamadan geçtiğini düşünüyorum. Hani biz Kundera okuyup, Calvino konuşuyoruz ya! Herkes öyle olmalı. Yok efendim ne alâkası var?

Ben evlendiğimiz yıllarda Caruvan’ı alıştırmak istedim güzel edebiyata. Ona Joyce, Kafka, Marquez aldım. Sıkıldı. Okuyamadı. Gerçekçilik yetişme tarzına ya da hayâllerine ters geldi. Ama en azından okuma alışkanlığı edindi. Artık benden fazla okuyor. Okuduğu kitapları ben beğenmiyorum ama laf da etmiyorum. Mesela son birkaç yılda hastası oldu Nicholas Spark’ın aşk romanlarının. Ne yapayım? O kitapları okuyan aptal olur, okuma mı diyeyim? Okusun! Hiçbir şey okumamasından iyidir. Herkes benim gibi Murakami delisi mi olmalı entellektüel olmak için? Geçenlerde bana da almış Spark’ın bir kitabını. Okuyacağıma söz verdim. İşkence gibi olacak ama okuyacağım.Hem onu ve onun gibilerini anlamam için iyi bir fırsat bu. Söz verdik bir kere.

Bir sonraki yazıda bu tür aydınlardan söz etmeye devam edeceğim. Hele şu sınavı kazasız belasız bir atlatalım...

Yarın devam ederiz...