Bu Blogda Ara

çin kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çin kültürü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2018

Çin Mektupları 35: Harbin

Havaalanından çıkınca gerçek anlamda kavrayabiliyoruz eksi yirmi derecenin insanın teninde nasıl durduğunu! Ya da durmadığını, rüzgârda tir tir titreyen incecik bir yaprak gibi kımıldadığını, kaçacak yer aradığını, bulamadığı için de kucakta tutulmaya çalışılan vahşi bir hayvanın fırsat buldukça dişini geçirebildiği yerleri ısırması gibi açıkta kalan yerleri anında acıttığını… Şamar gibi çarpan, teneke ağzı gibi kesen, tene yatay bir şekilde girmiş kıymık gibi acıtan bir yanı var soğuğun burada; insana havayla temas eden yerlerini ânında anımsatan saldırganlığı çalıların arkasında gizlenmiş bir kaplan gibi her an tetikte, her an teyakkuzda. Tren istasyonlarında bile taksi durağını üstü kapalı bir yerde kuran Çinli şehir plancıları nedense adı buzla ve soğukla anılan Harbin’de durağı dışarıya, hem de kapının hemen dibine değil de havaalanının bittiği yere koymuşlar. Mecburen yürüyoruz yüzümüze çarpan soğuğun şaşkınlığı ve ürkünçlüğüyle, çok da uzun olmayan bir sıraya giriyoruz.
Üzeri tamamıyla buz tutmuş olan nehir. 
İlk dersimizi, yani Harbin’de yere bakmadan yürümenin tehlikeli olduğunu; bir yandan taksilerle durağı ayıran sopsoğuk metal parmaklıklara dokunmamaya özen gösterip -otların arasında yürürken çıplak bacaklarını ısırgan otlarından sakınan köy yaşamına deneyimsiz kentliler gibi- bir yandan da olduğumuz yerde ördekler gibi yalpalarken öğreniyoruz. Harbin, dışarıda bırakılan her türlü sıvının kısa sürede buza dönüştüğü bir kent. Yerlerde buzlaşmış ve kaskatı olmuş su birikintileri dikkatsiz yayalar için kurgulanmış tuzaklar gibi sinsi.  Çantanıza koyduğunuz içme suyundan, ağzınızdan çıkan buharın ıslattığı maskenin iç çeperine kadar her şey sıcakla teması kesildiği andan itibaren buzlaşma evresine giriyor. Neyse ki taksi bizi pek bekletmiyor. Elimiz ayağımız uyuşmadan atıyoruz kendimizi arabanın ılık sinesine. Yol sandığımızdan daha uzun, hava beklediğimizden daha kapalı ve taksimetre yola çıkmadan önce okuduklarımızdan daha fazla çıkıyor ama kimsenin böyle şeyleri takacak durumu yok. En birincil hedefimiz; önümüzdeki üç günü hastalanmadan, yataklara düşmeden, öksürüp hapşırmadan, düşüp bir yerimizi kırmadan, kazasız belasız bir şekilde atlatmak ve planlandığı gibi Salı günü evimize dönüp Çarşamba günü derslerimize kaldığımız yerden devam edebilmek.
Otel –tıpkı tüm kapalı yerler gibi- sıcacık, hatta o kadar sıcak ki şortla ve tişörtle oturabiliyorum odanın içerisinde. Aynı durum alışveriş merkezleri ve lokantalar için de geçerli. Satıcı kızlar ve garsonlar kısa kollu gömleklerle geziniyorlar ortalıkta. Dışarıya içerisinin bu derece büyük bir farkla (En azından 40 santigrat derece) birbirinden ayrılmış olması hem sevindirici hem de düşündürücü. Çanco’da –Yangtze Nehri’nin güney kenarına yakın tüm kentlerde- bu fark neredeyse gözlemlenemeyecek kadar azdır. Biz ofiste ve sınıfta montumuzu çıkarmayız, evlerimiz bile doğru dürüst ısınmadığı için kat kat elbiseyle dururuz evin içinde. Otel odasının penceresinden sekizinci kattan aşağıya bakayım diyorum ama hevesim kursağımda kalıyor. Camlar iki katlı. Dışarıdaki cam buzla kaplanmış olduğu için dışarıyı göstermiyor. Zayıf, içine siyah kaçmış beyaz bir ışık vuruyor odanın içine, hepsi o kadar. Nesneleri kirli siluetlere dönüştüren, siluetleri eskimiş ve renkleri solmuş eşyalar halinde gözün önüne geri getiren bir özelliği var ışığın. Çekingen, utangaç, eve zorla getirilmiş bir misafir gibi koltuğun kenarında ilişmiş… O da birazdan yok olacak çünkü saat dört olmadan kararıyor burada hava.
Tatlı pateteslerini satan seyyar satıcı. 
İlk günün heyecanıyla sıcağın bedenlerimizi fazlasıyla mayıştırmasına izin vermeden kendimizi dışarı atıyoruz. Kafamda iki şapka, pantolonumun altında iki içlik, ayaklarımda üç kat çorap, çorapların altında “ısı paketi” denilen kimyasal bir ürün, ağzımda maske, ellerimde eldivenler, birbirinin içinde kaybolmuş yünlü giysiler. Homurdanan ve ağzından dumanlar çıkaran dev bir beyaz lahanaya benzemem için yürümeyi bırakıp yuvarlanmaya başlamam yeterli. Bunca önleme rağmen yine de üşüyor bacaklarım ama yürüdükçe ve konuştukça unutuyorum üşüme duygusunu. Caddeler insan kaynıyor, arabalar burada da vızır vızır, e-bisiklet neredeyse hiç yok. Birkaç üçteker görüyorum, kurye şirketlerine ait motorlu araçlar, üzülüyorum adamların haline. Bu soğukta, ekmek parası için katlandıkları sıkıntının onda birini kendimin yaşamıyor oluşu ve buna rağmen eften püften bahanelerle içinde yaşadığım koşullara isyan edişim… Sonra kendime kızıyorum, her durumda kendime haksızlık etmek için kolay bir bahane bulup kavgadan vaz geçmeye bu kadar yatkın oluşuma çemkiriyorum.
Bitiş çizgisini göğüsleyen buzdan bir koşucu. 
Akşam trafiği çirkin yüzünü göstermemiş henüz. Kentin üzerinde boğuk, duman mavisine çalan, kör bir testerenin paslı dişleri gibi parmaklardan ırak tutulası basık bir hava var. Arabalardan çıkan egzoz gazlarının gidecek bir yerinin olmaması, tıpkı bizler gibi sıkışıp kalması duvarlar arasında, kentlerin ve kentleri yuva edinen insanların alınyazısı maalesef. Ağzımızdan çıkan buhar tüm koyuluğuna rağmen arabaların çıkardığı dumanlarla yarışamıyor. Bir de sağda solda beklerken sigara tüttüren adamların ağızlarından çıkan, normalden daha yoğun ve daha güçlü görünen gri dumanlar var havaya karışan. Sisin, dumanın, buharın ve yavaş yavaş geceye dönüşen günün arasında yürüyoruz kaldırımlarda.
Beni en çok etkileyen heykellerden birisi: Koşan atlar.
Sanki daha önce bu kente defalarca gelmişiz gibi bir his var içimde. Gidilecek yerler belli. Sola dönüp düz gidince nehre varıyoruz, nehrin karşı yakasında Güneş Adası Parkı var, parkın yakınlarında teleferik.  Daha ileride, köprünün olduğu yere yakın bir noktada On Dokuzuncu Kar ve Buz Festivali’nin yapıldığı geniş alan var. Yol üzerinde bir alışveriş merkezi, yer altını asırlık bir örümcek ağı gibi sarmış dükkânlar ve kavşak noktasında Ayasofya Kilisesi var. Yoldan karşıya geçip, binaların arkasına dolanırsak da turistler için düzenlenmiş yürüme ve alışveriş yoluna ulaşıyoruz. Binaların eskiliği ve mimarideki Rus etkisi göze ilk çarpan farklılıklardan. Sanki İstanbul’da Bankalar Caddesi’nde yürüyorum, bir tarafımda işlek dükkânlar, diğer tarafımda tarihi binalar. Giriş kapılarının yanlarında binanın hangi yılda, kimler tarafından ve ne amaca hizmet etmek için inşa edildiği yazılı. Bir Musevi Bankası, bir Rus malikânesi, bir postane, bir vergi idaresi…
Şehir içerisindeki parkın girişi. 
Duvar kenarlarına konmuş çöp poşetlerinden sızan sarı-yeşil sular kaldırım boyunca akmış ama yola ulaşamadan donduğu için sırtüstü yatıp bacaklarını dört yana açarak yeşil-mavi karnını güneşte ısıtan dev kertenkelelere dönüşmüşler. Dökülmüş bir yemeğin, merdivene boşaltılmış bir midenin –votka tutkunluğu burada da mı var yoksa?-, yere düştükten sonra üzerine basılmış ve o halde donmuş meyvelerin, turistlerin ceplerinden düşmüş eldiven teklerinin, nereden kopup geldiği bilinmeyen taş sertliğindeki buz parçalarının arasından etrafa; üşümüş kadınların sırf üşümüş oldukları için çekici görünen pembe yüzlerine, bu yüzlerin ortasından ıslak bir kiraz gibi parıldayan kırmızı burunlarına, buz kristallerinden olsa gerek her kırpılmaya ışıldayan kirpiklerine; soğuğa aldırmadan koşuşturan çocukların ikide bir kayıp düşmelerine ve onları yerden kaldırayım derken kendileri de yere yapışan ebeveynlere; yeni gelinen bir kente alışmaya çalışan gezginler gibi şaşkın şaşkın bakarak ulaşıyoruz Ayasofya Kilisesine. Saat beş bile değil ama hava akşamın sekizi gibi karanlık. Meydan insan kaynıyor. Çoğunluğu gençlerden ve genç ailelerden oluşan bu topluluğun arasına karışıp kendimizin ve Rus mimarisinin tartışmasız bir örneği olan kilisenin fotoğrafını çekiyoruz.
Ayasofya Kilisesi - Müzesi 
Bana en çok Moskova’da ya da Petersburg’da gördüğüm kiliseleri anımsatan bu yapı büyük bir olasılıkla zamanın Sovyetler Birliği’ndeki bir kilise örnek alınarak yapılmıştır. Zaten tarihi kaynaklar da Rusya-Japonya savaşında kaybeden Rus askerlerin moralleri düzelsin diye bu kilisenin inşa edildiğini yazıyor. Ayasofya’ya kilise demek doğru değil aslında. Tıpkı batıdaki (İstanbul’daki) örneğinde olduğu gibi kentin simgelerinden birisi olan bu mimari güzellik yönetimdekiler tarafından müzeye çevrilmiş. Giriş bileti 15 RMB (yaklaşık 8 TL) ama akşam olduğu için müze kapalı. Yarın geliriz diyerek kubbeli yapının etrafında dolanıyoruz, turistleri ve seyyar satıcıları gözlemliyoruz.  Sokak lambalarının altında ışıl ışıl parıldayan rengârenk “tanghulu”ları ve şişe geçirilmiş sosisleri önceden de biliyorum ama meydandan yola inen merdivenlerin dibinde yaşlı bir kadının fındık sattığını görünce şaşırıyorum. Fındık değildir diye yakından kontrol ediyorum ama yanılmadığımı anlamak şaşkınlığımı daha da arttırıyor. “Vay anasını!” diyorum içimden, “Ordulu Ali, ne yaptı etti, Çin’de de buldu fındıkları.”
Cennet Tapınağı'nın buzdan bir maketi
Müzenin de içinde bulunduğu meydandan inince cadde boyunca yürüyoruz. Ara ara seyyar satıcılar çıkıyor karşımıza, sağlı sollu dükkânların önlerinde bekleyip içeriye müşteri davet eden teşrifatçılar yok burada, seyyar hoparlörlerle bangır bangır sokağı inleten mağaza çalışanları da. Daha sessiz, daha utangaç, yağan karı izlerken insanın içine yayılan huzura benzer tarifsiz bir dinginlik var kentin sokaklarında. Tatlı patates satıcısının içi köz dolu varilinden, yağmur dolu bir bulut gibi yükselen boz dumanın ve bu dumanın ortasından bir görünüp bir kaybolan siluetin, dev sahnelerde gösteri düzenleyen sihirbazların şovlarını aratmayacak bir kırılganlığı var sanki. Başı kırmızı bir atkıya sarılı satıcı kadın ve kızgın kurşuni varil kaybolacak birazdan, bir tek sıcak patatesler kalacak kaldırımın kırağı tutmuş zemininde, buruşuk mor derilerinin elverdiği kadarıyla somurtacaklar yoldan geçen kalabalığa, ya da gülümseyecekler derilerini gere gere içlerindeki sapsarı tatlılığın da verdiği bir rehavetle. Patates satıcısının durduğu köşe, etrafında konuşlanmış küçük müşteri kalabalığı, hemen oracıkta poşetin içine doğru yumulup avuçları yakan reçel kıvamındaki pelteyi mideye indirmeye çalışan çocuk ve kenarda bekleşip közlenmiş patatesin kokusuyla yetinenler… Tüm bu görüntüler, binalardan ve arabalardan gelen ışıkların soluk bir maviye dönüştürdüğü akşamın alacakaranlığına eklenen itinalı bir sonsöz gibi iyice kazınıyor belleklerimize. Közlenmiş patatesin kokusu yayıldıkça yayılıyor kentin dar sokaklarına, bir lokantaya girip vakit kaybetmek istemeyenleri çekiyor kendisine doğru, belki de nehrin karşı yakasındaki buzdan heykellerin ruhuna karışıyor, o saydam külçelere Harbin’den gerçekçi bir renk üflüyor.
Yolun sonunda Saolin Parkı’nı görüyoruz. İçine girmeyeceğiz ama girişe konmuş buzdan heykeller bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor. Yeşil, mavi, sarı ve mor renklerin hâkim olduğu geniş bir spektrumda buzların renkleri sürekli değişiyor, kimi zaman yumuşak bir geçişle dalga boylarının büyüyüp küçülmelerini izliyoruz, kimi zaman da âni sıçramalara tanık oluyoruz. İçeriye giriş fiyatının 150 RMB olduğunu öğrenip –karaborsada 100 RMB- nehre doğru ilerliyoruz. Yollar gittikçe kalabalıklaşıyor, daha çok turist var kaldırımlar boyunca, daha çok çocuk ve genç çift.
İçine kıç üstü oturup yokuş aşağı kaydığımız tüpler. 
Nehrin kenarındaki küçük meydana girmeden önce buzdan yapılmış 12 hayvanlı takvim çarpıyor gözümüze. Bir at kafası, bir yılan gövdesi, şirin bir köpeğin şişman gövdesi… Bana öyle geliyor ki herkes kendi hayvanını bulup onunla fotoğraf çektiriyor burada, kimsenin buzdan yapılmış bu güzel heykellerin üzerindeki inceliklerle, onları yaratan ustanın çektiği sıkıntılarla ilgilendiği yok gibi. Gerçekten de bir buz heykeltıraşı ne hisseder nehrin ortasından getirilmiş kocaman saydam bir küpün içinden narin bir atın kafasını, kızgın bir ejderin dişlerini, inatçı bir koçun boynuzlarını çekip çıkarırken? Yaptığı sanatın birkaç ay sonra eriyip gideceğini, hiç var olmamış gibi hiçliğe karışacağını bilir ve yine de gocunmaz mı? Yoksa, ne de olsa eriyecek deyip baştan salma mı yapar işini! Bizde hep sanat için ölümsüzlük arayışı, insanın ulvi olana olan hasretini gidermesi gibi metafiziğe kaçan ifadeler kullanılır. Oysa buzdan heykeller yapan bir sanatçı için ne daimilik söz konusu ne de ulvi olanla birleşme arzusu. Torunlarına “Bak şu kocaman at heykelini ben yaptım.” diyemeyecekler. Suyun katı halinden yapılan bu müstesna yapıtlar; her şeyin geçici olduğunu, içimizde tuttukça bizi kemiren kinlerimizin, nefretlerimizin, kıskançlıklarımızın bir ömürden daha uzun olamayacaklarını anlatıyorlar adeta. Sadece olumsuzluklar değil ki fani olanlar, olumlu olanlar da kavuşacak hiçliğe kısa bir süre sonra. Aşklarımız, zevklerimiz, uğruna büyük riskler aldığımız şehvetlerimiz, takıntı haline getirdiğimiz alışkanlıklarımız, üzerlerine titrediğimiz sevdiklerimiz… Her şey, her şey o kadar geçici ki insan ister istemez soruyor klişe haline gelmiş meşhur soruyu: Bu kadar kısa bir hayatın içerisinde hep birlikte güzel bir şekilde yaşamak varken yıkıcı olmak, kırıcı olmak, vicdandan ve merhametten yoksun olmak neden? Yanıtı biliyor olsam da hayıflanmadan edemiyorum. Belki diyorum içimden, belki hayatlarımız daha kısa olsaydı değerini daha çok bilirdik ve elimizden geldiğince bencilliği bir kenara bırakıp tüm insanlık için gerekli olan barışçıl bir hayatı birlikte kurmaya çalışırdık.
Aynı atlar, gün ışığıyla. 
Hayvan heykellerinin yanından uzaklaşıp buz tutmuş nehrin kıyısına varıyoruz. Buzdan heykellerin sanatsal anlamı üzerine kurguladığım sorular nehri görünce daha sonra geri gelmek üzere uçup gidiyorlar. Nehir, neredeyse 1 km genişliği olan büyük bir su, tamamıyla buz tutmuş. Üzerinde insanlar, hayvanlar, arabalar, oyun parkları, kızaklar, seyyar satıcılar ve fotoğrafçılar var. Akşam olması dolayısıyla havai fişekler ve içlerindeki sıcak havayla göğe salınan kırmızı fenerler en çok rağbet gören eğlencelikler. Bunun yanında buzun üzerinde paten yapan çocuklar, geyiklerin ya da köpeklerin çektiği kızaklar, topaç kırbaçlayan seyyar satıcılar, arabaların çektiği ve patinaj yaptırdığı altı kaygan plastikle kaplı çoklu oturaklar, özçekim yapmakta zorlanan çiftlerin imdadına koşan yaşlı fotoğrafçılar, karlı ormanlarda buldukları tilki ve kurt gibi vahşi hayvanları yanlarında tutup birlikte fotoğraf çektirmek isteyenlerden para isteyenler teker teker bu curcunanın içinde yerlerini bulmuşlar, günün son kazançlarını yapmaya çalışıyorlardı. Nehrin üzeri o kadar renkli, o kadar keşmekeşti ki bir anda karşıma çıkan deveyi görünce şaşırmamış, gülüp geçmiştim.
Ertesi gün bu nehri gündüz vakti geçerken de pek farklı bir manzarayla karşılaşmıyoruz. Isıtmayan kış güneşinin altında, gözden uzaklaştıkça kırık yakamozlardan ziyade gümüş bir tepsi halini alan nehrin uçsuz bucaksız yüzeyine bakarak geçiyoruz karşı yakaya. Güneş Adası’ndaki buzdan heykeller kar beyazlığında. Koşan bir vahşi at sürüsü, sadece kanatlarını değil diri memelerini de germiş bir melek, Dali’nin gerçeküstücü yapıtlarını andıran saat imgeleri, kardan bir çam ağacı, tek ve çift boynuzlu fantezi edebiyat karakterleri, büyük bir balık tarafından yutulmak üzere olan küçük bir balık, karnını güneşe çevirip sırt üstü uzanmış şişman bir kedi… Onlarca yapıt yan yana dizilmişler. Her birinin bir hikâyesi, her birinin bir geçmişi var elbet. Gerçekten de insanı hayrete düşüren detaylarla bezenmiş bu yapıtları defalarca, bıkmadan usanmadan izliyoruz, inceliyoruz, hatta bazen tartışıyoruz. Bazıları 4-5 katlı bir bina boyunda olan heykellerin bir kişi tarafından değil de bir takım tarafından yapılmış olması ise insanı şaşırtan başka bir ayrıntı. Kolektif bir çalışmanın ürünü olmalarına rağmen tek bir zihinde kurgulanmış ve gerçeklenmiş izlenimi veriyorlar çünkü.
Bir ara ben kalabalıktan kopup, heykellerin ve donmuş gölcüğün arkasına doğru ilerliyorum. Orada, insanların pek uğramadığı, ayak izlerinin kirletmediği geniş bir alanda uzun uzun izliyorum sessizlikle daha bir anlam kazanan kar manzarasını. Dokunsam kırılacak, başkalarına haber versem bozulacak, yaklaşsam bana sırtını dönüp kaçacak bir sevgili gibi utangaç bir yanı var karşımdaki bu eşsiz görüntünün. Güneşin battığı yönde ağaçların tepelerinden ışıldayan kar yığınları, hızla batan güneşin genleşen lastiğin üzerindeki kara lekeler gibi uzattığı gölgelerimiz, insanın eli değmeyince çılgınlıklar peşinde koşmaktan bir an için geri durmayan doğa, maskemi çıkardığımda aldığım her nefesle dişlerimi sızlatan temiz ve soğuk hava, karların ortasında hoplaya zıplaya yürüyen küçük siyah kuşlar, elinde kızağıyla hangi tepeden indiğini çözemediğim ama yolunu kaybetmiş olduğuna emin olduğum kırmızı gocuklu bir çocuk… Bana nedense Çehov’un –ya da Nabokov’un- öykülerinde düello yapılmadan önce betimlenen, üstü karla kaplanmış çayırlık alanları anımsatıyor bu eşsiz beyazlık. Birazdan çıkacak Puşkin ağaçların arasından, çıkacak ve kaçınılmaz sonuyla yüzleşecek…
Her şeyin geçici olduğunu varlığıyla anımsatan "Kar Buda" heykeli. 
Ertesi gün de köprüyü geçip ziyaret ettiğimiz Kar ve Buz Festivali’nde benzer duygularla dolup taşıyorum. Beni en çok heyecanlandıran heykellerden birisi kar gibi beyaz dev Buda heykeli oluyor. İster istemez aklıma geliyor Buda’nın “Hiçbir şey ebedi değildir.” lafı. Bunu buzdan bir Buda heykelinin önünde düşünüyor olmam doğal olarak bir ekleme yapmama vesile oluyor. “Hiçbir şey ebedi değildir, Buda dâhil.” Çünkü o da eriyecek ve yer altı sularına karışacak, oradan nehirlerle, denizlerle birleşecek. Buhar olup bulutlara evrilecek, yağmur olup toprağa karışacak, sonra tekrar nehir, belki buz belki değil… Hermann Hesse’in Siddhartha’sında olduğu gibi dönüşecek hiç durmadan.  Bu sonsuz döngüde mutlaka bir defa daha Buda olacak ama ne zaman, hangi rastlantının iddiasız eliyle? Ne kendisi bilecek bu sorunun yanıtını ne de bizler. Evrenin devasa boyuttaki döngüleri içerisinde küçücük bir yeri olan ve onu bile anlamakta zorlanan –çoğunlukla yanlış anlayan- insan için zor bir çıkmazdır bu. Buda olmadan, yani değişimden ve dönüşümden bağımsız bir ruhunun var olduğunu inkâr etmeden varılamayacak bir bilgidir. Buzdan yapılmış Buda heykeli de aslında heybetiyle ve büyüklüğüyle değil, birkaç ay sonra baharın çiçekleriyle eriyecek olmasıyla anlatmakta bu acı gerçeği bizlere. Belki de tüm bu geçiciliklerin onulmaz çekiciliğinden gerekli ders alıp “Evet; insanım, kendimi bilmekle malulüm ve tedavi olmak istemiyorum.” diyebilmektedir hüner.
Dev dev buzdan yapıtlar. İnsanlar ne kadar da küçük görünüyorlar. 
İçi ışıklı buzlardan ya da sert kardan yapılmış heykellerin dışında başka eğlenceler de vardı Harbin’de.  Rus malları satan küçük marketlerden çikolata ya da matruşka almak, yer altındaki uzun ve girift alışveriş merkezlerine kentin bir yerinden dalıp bambaşka bir köşesinden çıkmak, yeni yıl akşamı geri sayım için gidilen barda Belçika birasıyla Çek birasının arasında fark olmadığı üzerine komik iddialara girmek, yürüme caddesi üzerinde alınan buz tutmuş tanghulu’ya diş geçiremeyince yedi muşmuladan beşini çöpe atmak, Saolin Parkı’ndaki buzdan tapınağa tırmanıp kayarak buzdan duvarlarla örülü labirentin içinde kaybolan çocuklara yön göstermek –ya da tam tersine onları kandırıp, ikide bir çıkmaz sokaklarda kıvranmalarını sağlamak- , vejetaryen yemek bulmak için caddeler boyu yürüyüp en sonunda bir Rus lokantasında domates soslu makarnayla karın doyurmak, soğuktan elleri üşüyen çiftlerin sıcak su dolu kâğıt bardakları aynı anda avuçlayıp birbirlerinin parmaklarına yalancıktan dokunarak romantik komedi filmi taklidi yapmalarını izlemek, kırık kızakların parçalarının çöp kutularının arkasında yığılışına şahit olmak, lastik tüplerinden yapılmış kızakların ortasına kıç üstü oturup virajlı ve tümsekli tepelerden aşağıya hoplaya zıplaya kaymak, donmuş göletin üzerinde arkası lastik tekerli önü kızaklı bisikletlere –toplamda iki tekeri var ne de olsa!- binmek, teleferiğe binip buz tutmuş nehri düşsek de bir şey olmaz şakaları yaparak geçmek, içine zencefil katılmış sıcak koka kola içmek, donmaması için içindeki su kocaman makinelerle sürekli çalkalanan özel bir havuza eksi yirmi beş derecede atlayan yüzücüleri izlemek,  Halkın Kurtuluş Ordusu karargâhı şeklinde tasarlanmış ve eski süsü verilmiş bir dinlenme yerinde Mao fotoğraflarına ve kırmızı kitaplara bakarak haşlanmış mısır ve donmuş cennet hurması yemek, seyyar dondurmacıların mallarını kaldırıma sermelerini–ne de olsa erimeyecekler!- ve bu şekilde buzdolabı maliyetinden muaf olmalarını görmek, Ayasofya müzesinin içinin de en az dışı kadar kalabalık ve meşgul olduğuna üzülerek tanık olmak ve kedilerin eksi yirmi derecede bile sokaklarda sıvı halde yaşayabiliyor –mutlaka sığındıkları sıcak bir yer vardır geceleri- oluşlarına sevinmek…
Donmuş gölcüğün üzerinde kayanlar ve arka planda dev bir buz şato. 
Harbin pek çok yönüyle bambaşka bir Çin deneyimi sunuyor kendisini görmeye gelenlere, kışın uzun ve soğuk akşamlarını birlikte eğlenceli hale getirmek isteyip yolunu bu sınır kentine düşürenlere. Gördüğüm kadarıyla da, vakur ve ciddi duruşunun arkasında, ince eleyip sık dokuyarak besleyip büyüttüğü ve nihayetinde arzuladığı kıvama getirmeyi başardığı şamatacı kimliğinin yardımıyla istediğini fazlasıyla elde ediyor.
Ali Rıza Arıcan – 7 Ocak 2018, Çanco

Bu yazı ilk olarak http://www.cinhh.com/buzun-konustugu-kent-harbin/ sayfasında yayımlanmıştır.

Diğer fotoğraflar:

Bangkok'taki tapınakların birisinin maketi. 

Çin'in meşhur biralarından Snow. Buzlu bira değil, buzdan bira :) 

Bu fotoğrafta görülen her şeyin buzdan yapılmış olduğunu bilmek bile yetiyor insanın içini ürpertmeye. 

Cennet Tapınağı'na başka bir açıdan bakış. 

Yazıda sözü edilen kanatlı melek / mitolojik karakter. 

Tatlı patatesin iştah açan dumanı

Kardan bir ev...

Bir yüz, yapılma aşamasında. 

Donmuş göl üzerinde gün batmaya hazırlanan güneş. 

Kayarak içine düşülen labirent. Sevdiğim fotoğraflardan. 

Aynı melek / kanatlı karakter. Gece ışıklandırmasında. 

Buzdan bir dragon. Ağzından ateş çıkarıyor mu acaba?  

30 Kasım 2017

Çin Mektupları 34: Çin'de Eğitim, Türkiye ve PISA

Bir yandan okulun bahçesini süpürürken bir yandan da sınava hazırlanan öğrenciler   
               
1.      1. DERS GÖZLEMİ VE İLK DÜŞÜNCELER


Öğretmen arkadaş Yang Bey beni kapıda karşılıyor. Teşekkür ediyorum beni sınıfına kabul ettiği için. El sıkışıyoruz, o ön kapının önünde kalıyor ben arka kapıdan içeriye giriyorum. Dersin başlamasına üç dakika var ama sanki ders başlamış gibi; tüm öğrenciler sıralarında, ayakta tek bir öğrenci bile yok, sabahın ayazının ve mahmurluğunun öğrencilerin hareketlerine yansıdığını sezebiliyorum. Isıtıcılar açık değil, öğrenciler montlarıyla oturuyorlar. Öğrenci sayısı ellinin üzerinde, erkek öğrenci yanında oturmuş kız öğrenci göremiyorum. Orta sıranın önlerinde ve cam kenarında kız öğrenciler bir aradalar. Kalan kısım erkek öğrenciler. Bu ayırımın yazılı bir kurala bağlı kalınarak yapıldığını düşünmüyorum, sadece gereksiz yakınlaşmaları ve samimiyeti engellemek için alınan gayr-ı resmi bir tedbir. Benzeri bir uygulama benim dersine girdiğim öğrencilere de yapılıyor sınıf öğretmenleri tarafından. Bazen ben öğrencileri hem grup çalışması yapmaları için hem de rahatlarını bozmak için rastgele eşleştiriyorum, erkek öğrencinin yanına kız öğrenci düşünce sınıf şöyle bir kıkırdıyor, uğulduyor, Çinli öğretmenin koyduğu kuralın yabancı öğretmen tarafından geçici olarak gevşetilmesine için için seviniyorlar. Sıraların arası dar, ancak bir kişi yürüyebilecek kadar. Sıraların yanlarından atların eyerini andıran çantalar sarkıtılmış. Cep cep bu çantalarda öğrencilerin derslere göre tasniflenmiş ödev ve egzersiz kâğıtları var. Sıraların üzerinde kitaplar yığılı, boş sıraların da ya yanı ya da altı kitapla dolu.  Bu yoğunluğa ve kalabalığa rağmen sınıf alabildiğine sessiz. Çıt çıkmıyor desem yeridir. Sadece açılıp kapanan kitapların, çevrilen sayfaların ve öğrencilerin montlarının sağ sola sürtünmelerinin doğal hışırtıları var kulağıma gelen, gerisi mutlak sessizlik.



Arka sırada bir öğrencinin yanındaki boş sandalyeye, kanepenin kapıya yakın köşesine birazdan gidecek mahcup bir misafir gibi değil de, uzun oturacak yakın bir akraba gibi kuruluyorum. Yanımdaki öğrenciye selam veriyorum, çocuk şaşkınlıkla alıyor selamımı. "Nereden çıktı bu adam?" diyor büyük bir ihtimalle. Bildiğim az buçuk Çince'yle sıra arkadaşıma matematik öğretmeni olduğumu söylüyorum. Karşılıklı gülüşüyoruz. Defterimi açıp, iyi öğrencilere yakışan bir titizlikle sayfanın sağ üst köşesine tarihi ve saati yazıyorum. Hazırım evet, Çinli bir matematik öğretmeninin vereceği matematik dersini dinlemeye, onun uygulayacağı sınıf yönetimi ve ders anlatım tekniklerini anlamaya, buradan yola çıkarak bilimsel ve istatistiksel ilkelere sadık kalmak koşuluyla bir takım çıkarımlar yapmaya hazırım.

Yang Hoca derse giriyor. Selam vermiyor, bir şey de demiyor. Arkası sınıfa dönük bir halde saatin 07:40 olmasını bekliyor sadece. Zilin çalmasına bir dakika kala tahtaya bir şeyler yazıyor. Çoğu Çince olduğu için anlamıyorum yazılanları ama bir süre sonra matematiksel denklemler geliyor. Rahatlıyorum, anladığım bir dil ne de olsa! (0,0) merkezli yatay bir elips denklemi yazıyor. Paragrafın başındaki “5” rakamından bu yazılanların elipse ait beş numaralı özellik olduğunu çıkarsıyorum. Yang Hoca, üç dört satır yazıyor, son satırda iki boşluk bırakıyor. Sonra da sınıfın içinde ileri geri yürümeye başlıyor. Henüz öğrencilerle herhangi bir sesli iletişim kurmadı. Ne bir soru soruldu öğrenciler tarafından ne de Yang Hoca herhangi bir açıklama yaptı. Sessizlik sürüyor ama karşılıklı bir iletişimin –Bir önceki dersten kalma ya da Yang Hoca’nın genel öğretmenlik tekniğinden öğrencilerin kaptığı- olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Öğrencilerin hepsi tahtadaki cümleleri defterlerine yazdıktan sonra boşluğu doldurmak için karalama kâğıdı üzerinde işlemler yapıyorlar. Yanımdaki öğrencinin yazdıklarına bakıyorum. Kafasını bir kere bile kaldırmadan soruya yoğunlaşmış, kafası o kadar sabit ki gözlüğünün camına bakarak koridorun dışında ne olup bittiğini rapor edebileceğim neredeyse. Elipsin odaklarından eğrisine çizgiler çekiyor, bunları bir teğetle birleştiriyor. Beş dakika sonra Yang Hoca bir öğrencinin adını söylüyor. Öğrenci ayağa kalkıp yanıtı (2a-MF1 ve 2a+MF2) veriyor. Yang Hoca öğrencinin yanıtına bir şeyler ekliyor, tahtaya gidip boşlukları dolduruyor, bir iki izahatta bulunuyor ve ardından hiç vakit kaybetmeden elipsin altıncı özelliğine geçiyor. Yine uzun bir paragraf ve sonda iki boşluk var öğrencileri bekleyen. Yine yatay bir elips, içinde bir üçgen var. Sanırım bu üçgen üzerindeki bir noktanın elipsin eğrisine ya da odak noktalarına uzaklığını soruyor. Öğrenciler tahtadakileri defterlerine yazıp soruyu çözmeye uğraşıyorlar. Beş-on dakika sonra Yang Hoca yine bir öğrencinin adını söylüyor, öğrenci ayağa kalkıp yanıtı söylüyor. Sınıfta en ufak bir rahatlama ya da şımarma yok. Askeri bir disiplin havası hâkim adeta. Üçüncü soruyu da aynı şekilde yazdıktan sonra bu sefer bir öğrenciyi tahtaya davet ediyor. Uzun boylu bir öğrenci kalkıp soruyu yanıtlıyor. Yine herhangi bir açıklama yok. Ders bitene kadar benzeri uygulama kendisini tekrar ediyor. Zil çalınca öğrencilerin bir kısmı ayağa kalkıp koridora çıkıyorlar, ben de sınıfın ön kısmına yürüyüp Yang Hoca’ya bir kere daha teşekkür ediyorum ve on dakika sonra başlayacak olan kendi dersime (İstatistik) koşuyorum.


Gözlemlediğim ders sıradan bir ders değildi, bir çeşit tekrar / özet dersiydi. Öğrenciler konuyu bitirmişler, belli başlı özellikleri tekrarlıyorlar. Eminim konu anlatımı sırasında Yang Hoca daha çok konuşuyordur ve öğrencilere daha sık soru soruyordur. Öyle olsa bile, yani yapılan işlem tekrar / özet olsa bile,  dersin öğrenci-öğretmen iletişimi, öğrencinin kendisini ifade etmesi, bilgiyi çözümlemesi ya da sentez etmesi, verili problemi sorgulama à hipotez üretme à hipotezi sınama à keşfetme à keşfedileni deneme, doğrulama ve nihayetinde kullanarak başkalarına iletme gibi pek çok modern ders anlatım özelliklerinden yoksun olduğunu söyleyebiliriz. Bunu bir eksiklik olarak değil, bir bulgu olarak ortaya koyuyorum. Öğrencilerin tek bir kelime bile etmeden 45 dakika boyunca aralıksız çalışmaları ve elipse ait üç-dört özelliği çıkarsamaları takdiri hak eden bir iştir. Bunun yanında öğretmenlik / ders anlatımı tekniği açısından dersin işleniş şekli herhangi bir spesifik özellik taşımamaktadır. Her şeyi bilen –bilmekle yükümlü olan- öğretmen, bilmeye hazır bir halde derse gelmiş olan öğrenciye istediğini vermiş ve öğrenci kendisine verileni aldıktan sonra tatmin olmuştur. Böyle bir dersi işlemek için matematik öğretmeni olmaya, yani eğitimci olmaya gerek olduğunu sanmıyorum, iyi derecede matematik bilmek ve derse gelmeden önce kapsayacağı alana şöyle bir bakmak yeterlidir. Bir de öğretmeni pür dikkat dinlemeye gelmiş, sınıf içi disiplini sağlanmış, hiçbir şeye itiraz etmeyen öğrenciler gerekli tabii ki! Bu ikisi elde edildikten sonra, talep edilen formattaki öğretmenlik her bilenin yapabileceği bir meslek haline gelir. Çünkü yapılan iş bilineni aktarmaktan ibarettir; karşındakilerin zihinlerini yönlendirmek, onları meraklandırmak, sorgulamaya teşvik etmek, bilgiyi iletişimde kullanmaya hazır hale getirmek gibi amaçlardan yoksundur. Türkiye’de de herhangi bir okulda benzerini rahatlıkla bulabileceğiniz, öğrenciyi pasif duruma hapseden, öğretmeni ise tek otorite olarak tanıyan dikotomik bir ayrım üzerine kurulu klasik denilebilecek bir derstir. Türkiye'deki en büyük sorun öğrencilerin Çinli öğrencilerde görülen sınıf / okul içi disiplinden alabildiğine uzak olmaları ve eğitimin toplum tarafından "olmasa da olur!" nazarıyla görülen pasif bir toplumsal dinamiğe** indirgenmiş olmasıdır.


Aslına bakılırsa, ben zaten derse girmeden önce böyle bir gözlemin beklentisi içerisindeydim, dolayısıyla hiç şaşırmadım desem yalan olmaz. Her gün Çinli öğretmenlerin sınıflarının önlerinden onlarca kez geçiyorum, geçerken bakıyorum içeride ne olup bittiğine. Aynı sessizlik ve hareketsizlik, aynı otoriter ve her şeyi bilen öğretmen, aynı sessiz sakin öğrenci her gün tanık olduğum sahneler. Ayrıca bu gözlemlediğim ilk ders değil, iki yıl önce de Çinli bir İngilizce öğretmeninin dersini işim gereği gözlemlemem gerekmişti. O zaman da farklı bir durumla karşılaşmış değildim. Sorun da zaten burada başlıyor. Ezberci, klasik, dayatmacı, dikotomik… Adını nasıl koyarsanız koyun, politik anlamda fark etse de eğitimbilimsel açıdan çok farklı bir şey söylemiş olmazsınız. Bu sistem Türkiye’de işlemiyor da neden Çin’de işliyor? Benzeri yöntemler kullanmasına rağmen neden Türkiye PISA sınavlarında OECD ülkeleri arasında sonlarda yer alırken Çin –ve diğer Doğu Asya ülkeleri- en başlarda yer alıyor? Sorulması ve yanıtlanması gereken soru budur. Esasen, Çinli bir öğretmenin ders esnasında ahım şahım teknikler kullanmadığını, pedagojik anlamda harikalar yaratmadığını, eğitim anlayışı açısından devrimsel nitelikte uygulamaları denemediğini anlamak için Çinli bir hocanın dersine girmeye de gerek yoktur. Modern anlamda iyi öğretmen nitelemesi, öğrenciyi her alanda yetiştiren ve hayata hazırlayan kişi için kullanılır. Bunun içine sadece soru çözen öğrenci girmez haliyle; akıl yürüten, tartışan, eleştiren, karar veren, iletişime önem veren, işbirliğine ve grup çalışmasına yatkın, sonuç kadar sonuca götüren yönteme de eleştirel gözle bakan, sanatsal ve yaratıcı eylemlere yatkın  bireyler yetiştirmektir. İşlenen dersin bu amaçları başarmaya yönelik bir planı ve programı olmalıdır. Matematiği soru çözmeye indirgemek, edebiyatı da şiirdeki kafiyeleri bulmaya indirgemeye benzer. Aslolan o derse  ve konuya olan merakı arttırmaktır. Öğrencinin kendi kendine öğretmenlik yapabilmesini sağlamak ve "hayat-boyu-öğrenci" idealine yaklaşmaktır. Yang Hoca'nın böyle bir öğretmen olmadığını iddia etmiyorum, genel olarak Çin'deki -ve Türkiye'deki- eğitim sisteminin böyle bir öğretmeni uzun süre bünyesinde barındıramayacağını iddia ediyorum. İzahını ileriki satırlarda yapacağım.


2.        BİRBİRİNE ZIT İKİ İZLEK 

PISA sınavlarında başarılı olan ülkeler* sadece Doğu Asya’dan çıkmıyor. Bir diğer başarılı bölge de Kuzey Avrupa dediğimiz bölge. Oysa, bu ülkelerin eğitim felsefelerine bakarsanız Çin’inkinden alabildiğine farklı, hatta zıt sistemler gözlemlersiniz. Çok az ödev, zayıf bir içerik, zengin bir ders dışı etkinlik takvimi, sosyal yaşamı ve iletişimi önemseyen bir eğitim modeli vardır bu ülkelerde. Zayıf müfredata rağmen bu ülkeler PISA’da çok başarılı olabilmektedirler. Dolayısıyla Çin’in başarısını incelerken Doğu Asya ülkeleriyle Kuzey Avrupa ülkeleri arasındaki farkı göz ardı etmemek gerekir. Farkı yaratan en büyük etken nitelik ve nicelik arasındaki uçurumdur. Kuzey Avrupalı eğitim sistemi niteliğe; yani öğrencinin bir bütün olarak kendisini geliştirmesine odaklanır. Bu yüzden sadece sınavla ölçmez öğrenciyi; sorumlulukla, özgürlükle, özdisiplinle, sanatsal ve bedensel eğitimle ölçer. Öğrencinin az vaktini alır ama bu az vakti dolu bir şekilde geçirtir. Önemli olan sınav geçebilen birey yetiştirmek değildir; önemli olan okulu bitirdiğinde topluma değer katabilecek dürüst, ahlaklı, özgür düşünceli bir birey yetiştirmektir. Bunu başarır mı başaramaz mı bilinmez ama eğitimin genel felsefesi budur. Doğu Asya'da -özellikle Çin'de- eğitim ise daha çok bir yatırım olarak görülmektedir. Özellikle aileler için yarış çok erken başlar ve çocuğun zeki olması için gerekli gereksiz her türlü önlem –çocuğun doğacağı ay dahil!- alınır. Sınav başarı için tek başarı ölçütüdür. Liseli bir öğrenci günde dokuz - on saat derse girer. Çocuk sınıfta uyur, sınıfta ders çalışır, sınıfta oynar ve sınıfta öğrenir. Sabah yedide başlayan maraton akşam altı buçuğa kadar sürer. Sürekli hazırlanılması gereken bir sınav vardır. Çocuk hafta sonu da hafta içinde olduğu gibi çalışır, ödev yapar, özel derse gider, başka sınavlara hazırlanır… Asla bitmeyen, önü arkası kesilmeyen bir engelli yarıştadır. Her an teyakkuzdadır, her an hazırdır, her an bir yerlerden gelebilecek sorulara karşı gardını almıştır. Sabahtan akşama kadar sıranın başında soru çözer, boşlukları doldurur, sessizce dersi dinler, soru sorulduğunda ayağa kalkıp yanıt verir. Eğitimin en önemli amacı kurallara uyan, devletine itaat eden, anne babasına saygılı, çalışkan ve üretken bireyler yetiştirmektir. Eleştirel düşünce bir ilke olarak kâğıtlarda yazılı olsa da uygulamada eleştiri sınıfa pek girmez. Bunu başarıp başaramadığını da tam olarak bilemeyiz ama görünen o ki Çin kurallara uyan, otoriteye itaat eden, sesini pek çıkarmayan vatandaş yetiştirme konusunda iyi bir iş** çıkarmaktadır.

Buradan çıkan sonuç şudur: Kuzey Avrupa’daki çocuk Kuzey Avrupa’nın değerlerine uyumlu bir eğitim alırken Doğu Asya’daki çocuk Doğu Asya’nın değerlerine uyumlu bir eğitim almaktadır. Dolayısıyla, her iki sistem de kendi verimlilik kıstaslarınca verimli bir şekilde çalışmaktadır. Bu yüzden iki model arasındaki farkı incelemek yetmez, iki kültür / toplumsal yapı arasındaki farkı da incelemek gerekir. Daha da önemlisi, kültürler arası uçuruma rağmen başarılı eğitim modeli dediğimiz şeyin içinde yaşanılan kültüre uyumlu olmadan mümkün olamayacağını tanıyarak işe başlamak gerekir. Çin’in eğitim sistemi; Çin’in Konfüçyüsçü, katı disipline ve itaate dayalı, sınav bağımlı kültürüne uyumlu olduğu için, onunla iç içe yaşayabildiği için, karşılıklı iki ayna gibi araya giren bir çocuğu sonsuz kere çoğaltabildiği için başarılıdır. İşte araştırılması gereken, üzerinde düşünülmesi gereken ve uğruna para harcanması gereken konu; eğitim sistemini nasıl değiştireceğimiz ya da nereden ithal edeceğimiz değildir, var olan kültüre uyumlu, bilimsel ve seküler bir eğitim sistemini nasıl oluşturacağımızdır.

Bu noktadan sonra Doğu Asya ülkelerinin, özellikle Konfüçyüsçü sosyal ilkelerle yoğrulmuş olanların –Çin, Japonya, Kore, Singapur, Vietnam ve Çin’e bağlı olan Tayvan, Hong Kong, Macau- PISA sınavlarında başarılı olmalarının altında yatan iki somut etkene değineceğim. Bu etkenler çoğaltılabilir ama bağlı oldukları temel ilkeler göze alındığında çok da çeşitlenip başkalaşamazlar. Daha öce yazmış olduğum bir yazıda Çin'deki matematik eğitimi konusuna uzun uzun değinmiştim. Daha fazla bilgi / gözlem sonucu oradan edinilebilir.   

3. BAŞARIYA GÖTÜREN İKİ SOMUT ETKEN

Bunların birincisi Çinli öğretmenlerin haftalık ders yükü. Müdire Hanım’a ders gözlemi yapmak istediğimi söylediğimde kendi programıma uygun bir saati seçmem için bana diğer öğretmenlerin ders programlarını göndermişti. Hemen hiçbir hocanın haftalık ders saatinin on dersi geçmediğini bu zaman fark ettim, öyle ki birkaç tanesinin haftalık beş saat dersi vardı. Yani Çinli hocalar günde en fazla iki saat derse giriyorlar ve hafta boyunca hep aynı dersi anlatıyorlar. Örneğin bir öğretmen hem lise 1 matematik dersine hem de lise 2 matematik dersine girmiyor. Sadece bir seviyenin dersine giriyor. Yapılan hazırlık da bu yüzden minimuma inmiş oluyor. Kalan zamanlarında boş boş oturmuyorlar tabii ki, harıl harıl ödev ve sınav kâğıdı okuyorlar. Çin’deki öğretim tekniği, İngilizce’de “mastery teaching” (ustalaştırma eğitimi?) denilen bir yöntemdir. Herkes her şeyi öğrenebilir, yeter ki geride kalanlara gereken fazladan zamanı sağlayabilelim. Ödevler ve sınavlar öğretmeni yönlendiren, onun hızını ve derinliğini etkileyen asıl etkenlerdir. Öğretmen sınav sonuçlarına göre konuyu baştan anlatabilir, sınıfın bir kısmını serbest bırakıp bir kısmına –zayıf olanlara- tekrar dersi anlatabilir. Bir üniteyi sınıfta herkesin anladığından emin olmadan bir sonraki üniteye geçmez. Bu yüzden ödevleri tek tek okumak, tüm sorulara verilen yanıtları kontrol etmek çok önemlidir. Ödev yapmayan öğrenci, eğer bu tutumunu birkaç defa tekrarlarsa ciddi anlamda cezalandırılır. Ebeveynleri okula çağrılır, koridordaki utanç duvarına adı yazılır…Günde iki saat derse giren öğretmen, günün kalan yedi saatinde ödev / sınav okumaktadır, yanıtları tek tek kontrol etmektedir, yapamayan öğrenciyi yanına çağırıp özel olarak ilgilenmektedir. Disiplini, öğretmene mutlak saygıyı ve eğitimin önemini her fırsatta salık veren sistem, öğretmene bu kâğıt okuma zamanını vererek zaten tüm ülkede uygulanması gereken öğretmenlik tekniğini de belirlemektedir. Bu bilgilerden sonra “Herkes her şeyi öğrenebilir.” yönteminin Türkiye’de neden uygulanamayacağı açığa kavuşmuştur. Türkiye’de bir öğretmen haftada en az yirmi saat derse girer. Günde yedi saat derse giren hocalar biliyorum ben. Durum böyle olunca öğretmen de doğal olarak az ödev vermeye ya da verdiği ödevleri kontrol etmemeye meyletmektedir.

Öğretmeni ödev kontrol etmeye ve çok ödev vermeye teşvik eden bu etkeni bir kenara koyalım. İkinci etkenden, Çin toplumunun eğitime, öğrenmeye, eğitimle gelen ekonomik avantajlara bağlılıklarını konuşalım. Bir Çinli öğrenci için ödev yapmak, gece yarılarına kadar ödevle uğraşmak ve sabahın altısında kalkıp yedideki derse yetişmek gayet normaldir. Bu konuda pek şikâyetçi olmazlar. Zaten ebeveynler için çocuğun, evde olmadığı zamanlarda okulda olması kadar güzel bir şey olamaz. Böylece işlerine odaklanabilirler, gerekirse akşam geç vakitlere kadar -Akşam sekizde babasının işten gelip kendisini almasını bekleyen bir öğrencim var ve sabah yediden akşam sekize kadar okulda bulunmaktan zırnık şikâyetçi değil- çalışabilirler. Yani, özellikle çalışan aileler için okulun tek işlevi eğitim vermekle sınırlı değildir, aynı zamanda çocuğun gündüz saatlerinde güvenli bir ortamda vakit geçirmesi ve başına bir şey gelmemesi için de okul hayati bir öneme sahiptir. Bunun üzerine bir de Konfüçyüsçü değerleri, eğitimin uygar insan yetiştirmekte en önemli araç olduğunun salık verilmesini, eğitilmemiş insanın vahşi hayvandan farksız olarak görülmesini ve modern toplumlarda eğitimin en güvenilir yatırım aracı olarak görülmesini ekleyelim. Çocuk iyi bir liseye ve iyi bir üniversiteye girerse iyi bir işi garanti edebilecek ve böylece bu sırada yaşlanan anne babaya daha iyi bakabilecektir. Toplumun büyük bir kısmının emeklilik sigortasının olmadığını düşünürsek eğitimin bir çeşit emeklilik primi rolünü üstlendiğini de görürüz. Durum böyle olunca aileler çocuklarının başarılarıyla yakından ilgilenmektedirler. Beğenmedikleri öğretmeni okuldan gönderenlerden, çocuğunun notlarını çocuğundan önce öğrenen velilere kadar pek çok farklı anne-babayla karşılaştım şimdiye kadar. Onların bu sert tavrı olmasa çocukların sabah yediden akşam altıya kadar sınıfta tutulması da mümkün olmazdı. Toplumun, bir bütün olarak eğitime bu derece önem veriyor olması disiplini kolaylaştırdığı gibi işini iyi yapmak isteyen öğretmenin de değerini artırmaktadır. Böylece öğrencinin omuzlarına daha fazla yük bindirilebilmekte, şikâyetlere aldırmaksızın sistem döndürülmektedir.


Bu iki etkenin birbirinden bağımsız olmadıklarını yazmaya gerek yoktur sanıyorum. Toplum eğitime bu derece önem verip onu geleceğe dair güçlü bir yatırım aracı olarak görmeseydi, devlet de öğretmenlerin ders saatlerini fazla ödev verilebilecek şekilde ayarlamazdı. Aynı şekilde eğer aileler eğitime bu derece inanmasalardı, öğretmenler bu kadar çok ödev veremezlerdi. Bir çeşit, kalitesizlikten kaynaklanan eksiği daha çok çalışarak kapatma arzusu var sistemin içinde. Bir işi, işin tekniğini kavrayıp iki saatte de yapabilirsiniz, herhangi bir yöntem kullanmadan sekiz saatte de. Çin, kalabalık nüfusunun avantajını ve kültürün yetiştirdiği mülayim karakterli insanı bu sekiz saati doldurmak için kullanıyor.

4. TÜRKİYE NE YAPMALI? 

Peki Türkiye? Ne yapmalıyız da eğitimde istediğimiz noktaya gelmeliyiz? Bence, öncelikle nasıl bir modeli takip etmemiz gerektiğine karar vermeliyiz. Hâlâ doğu-batı paradigmaları arasında sıkışmış kalmış bir ülkeyiz biz. Edebiyatımız bu kısır muhabbetten kurtulmuş gibi görünse de toplumun diğer dinamikleri henüz gerekli atılımları yapmış değil. Ne batılıların zihnin ve düşüncenin özgürlüğünü temel ilke olarak kabul eden eğitim sistemini tam olarak adapte edebildik ne de doğuluların itaati ve sosyal düzeni esas alan sistemini. Müfredatımız doğulu ülkelerinki gibi dolu dolu ama öğrencilerimizin büyük bir çoğunluğu müfredatta öğretilen konuların onda birini bile anlamadan mezun oluyorlar çünkü bu dolu müfredatı yazabilen sistem onu öğretecek disiplini sağlamak konusunda başarısız kalıyor. Anlamasa da, öğrenmese de, sınavlardan düşük not alsa da bir öğrenci sorunsuz bir şekilde mezun olabiliyor. Devlet liselerinde çalışan bir öğretmenin karşılaştığı en büyük sorun disiplin ve motivasyon. Günümüz Türkiyesi pek çok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da ciddi bir yol ayrımında.  Batılıların eğitim sisteminin önerdiği gibi özgür düşünen, yanlış gördüğünde eleştiren, değiştirmek için harekete geçen, sosyal sorumluluklara önem veren, gerçeği sosyal düzenin önüne koyan bireyler mi yetiştirmek istiyoruz yoksa kayıtsız şartsız itaat eden, kendisine verilen bilgiyi sorgulamaksızın doğru kabul eden, gerçeği sosyal düzenin bekası için kurban etmeye hazır bireyler mi? Diyelim ki ikincisine evet dedik -mevcut iktidarın böyle bir arayış içerisinde olduğunu, becerebilse üzerine hemen atlayacağını inkâr edemeyiz- ve uygulamaya başladık. Bu durumda, sözünü ettiğim katı sosyal düzen, onun doğuracağını düşündüğümüz eğitim sisteminden önce var olmalıdır. Devlet, öğretmen sayısını iki katına çıkarmalı, öğretmenler ve öğrenciler sıkı disipline tabi tutulmalıdır. Aileler öğretmenlere bu konuda destek olmalı, sabah altıda okula gönderdiği çocuğunu akşam yediden önce evde beklememelidir. Saat yedide eve gelen öğrenci de yemeğini yedikten hemen sonra dersinin başına oturup gece yarısına kadar ödevlerini bitirmelidir. Öğretmenler haftada on saat derse girip, kalan vakitlerinde harıl harıl ödev kontrol etmelidir. İşin ekonomik ve ahlaki yönüne girmeye hiç gerek yok sanırım. Çin, çocuk başına yapılan eğitim harcamaları ortalama gelire oranlandığında listenin en üstlerinde yer almaktadır. Türkiye bunu yapabilir mi? Yapabilir ve uzun erimde meyvelerini -PISA'da üst sıralara yükselmek gibi- yer ama Türkiye'deki aydın / okumuş kesimin böylesi katı bir uygulamaya sessiz kalacağını sanmıyorum.

Yok eğer, diyelim ki birincisine evet dedik. Bu hem daha pahalı hem de daha zor bir iştir. Çünkü kaliteyi artırmak, özgür düşünen bireyleri yetiştirecek öğretmenleri yetiştirmek; öğrenmekten yorulmayan, sürekli kendisini geliştiren, okuyan ve üreten insanları öğretmen yapmak, sosyal sorumluluk alabilen ahlaklı ve dürüst bireyler yetiştirmek; okullardaki öğretmen sayısını iki katına çıkararak, sisteme para pompalayarak, tam teşekküllü okullar inşa ederek sağlanamaz.  Çok daha derin bir eğitim devrimi, çok daha çaplı bir düşünsel maceraperestlik gerektirir.

                                                                  Ali Rıza Arıcan, 30 Kasım 2017
                                                                              Çanco, Çin                                                    

* PISA sınavında başarılı olmak eğitimde başarılı olmak anlamına gelmez ama bu yazıda kolaylık olsun diye PISA'yı referans olarak aldım. Başka ölçekler kullansak sonuç ne kadar değişirdi bilemiyorum.

** "Pasif dinamik" ifadesinin oksimoron olması aslında eğitim sistemimizin içine girdiği çelişkiyi göstermesi açısından kayda değerdir.

*** Trafikte yaptığım gözlemlerden yola çıkarak buradaki katı sistemin ahlaklı bireylerden ziyade, kuralların etrafından kimse görmeden dolanmayı iyi başaran bireyler ürettiğine inanmaya başladım diyebilirim. Sıradan bir Çinli devletin otoritesinin, patronunun gürleyen sesinin, anne-babanın her daim saygı ya da ilgi bekleyen gözlerinin farkındadır. Dolayısıyla, bu baskılar altında yaşamaya alışırken bir yandan da özgür değilmiş taklidi yapmayı öğrenir. Herkes her şeyin farkındadır ama düzen bozulmasın diye kimse sesini çıkarmaz. Başka bir yazının konusu olduğu için geçeyim.

---

Cinhh grubuna gelen yorumlardan sonra yazılan ek:

Selam,

Eğitim konusunda yazılmış bir metne bu kadar yorum gelmesi hem sevindirici hem de bu konuda ne kadar yaralı olduğumuzu göstermesi açısından ibret verici. Kısaca birkaç noktayı daha açıklığa kavuşturayım. Yorum yazan arkadaşlara bu vesileyle de teşekkür ediyorum. Trafik üzerine ayriyeten bir şey yazar mıyım bilemiyorum ama öykülerde bol bol çözümlüyorum Çanco'nun trafik canavarlarını. İntikamımı öykü karakterleriyle alıyorum. :) 

- - -

Ben alışkanlıkların önemine inanan birisiyim. Günlük hayatımızda yaptığımız pek çok şeyin de alışkanlıkların neticesi olduklarını düşünürüm. Dolayısıyla bir öğretmenin en önemli işlevi, öğrenciye hayatının geri kalanında kendisine lazım olacak alışkanlıkları kazandırmak olmalıdır. Merak, eleştirel düşünme, kitap okuma, sorgulama, düşünceleri doğru şekilde ifade etme, zorluklar karşısında pes etmeme, özdisiplin*, hedefe varana kadar sıkı çalışma... Günümüzde öğretmenlik mesleği, bildiğini aktaran (lecturer, instructor) modelinden öğrenciye yol gösteren rehber modeline (facilitator) evrilmektedir. Yani ders sırasında öğrenciye bilmesi gereken her şeyi vermek değildir öğretmenin görevi; öğrencideki merakı uyandırmak ve onun kendi seçtiği yöntemlerle öğrenmesini sağlamaktır. Esasen Çin'de de bu değişim başlamıştır ve özellikle elit kesimin çocuklarını gönderdiği özel / uluslararası okullarda bu tip bir eğitim verilmektedir. Temelde öğrencinin ilgi alanını bulacağı ve bu konuda kendisini özdisipline edeceği beklentisi vardır. Matematiği sevmeyen bir öğrenci her toplumda olduğu gibi Çin'de de mevcut ama sınav korkusu, ailelerin "matematikte başarılı olmak eşittir zeki olmak" şeklinde sunduğu yumuşak baskı, öğretmenlerin bu konuda taviz vermemeleri; o öğrencinin matematik (ve diğer temel disiplinler) dışındaki ilgi alanlarını keşfetmesinin önünü kesmektedir. Bu da mutsuz, geleceğe dair herhangi bir hayali olmayan, kendi hayatını kendi elinde hissetmeyen nesillerin doğmasına neden olur. Çin toplumunun, geleneksel değerlere bağlılıkla ve Konfüçyüsçü ilkelerin tutarlılığına duyduğu inançla bunun üstesinden geldiğini iddia edebiliriz. Mutsuz ya da idealsiz olmak sorun değildir, önemli olan işsiz, aşsız, evsiz olmamaktır. Görünen o ki geleneksel yapı içerisinde bu denklem işe yaramaktadır. 

Çin'in doğru yaptığı şey tam olarak şudur. Eğer öğretim tekniğinde ya da eğitim sisteminde bir değişikliğe gideceksek bunu yarım yamalak değil, üzerinde iyice düşündükten ve maliyetini hesaba kattıktan sonra bir bütün olarak yapmalıyız. Eğitim oyuncak değildir ki bozulursa hemen yenisini alalım, tamir ettirelim. Milyonlarca gencin ve onların ailelerinin kaderleri eğitim sistemine göbek bağıyla bağlıyken yukarıda yapılan ufak bir değişikliğin ülkenin ücra bir köşesinde tsunami etkisi yaratmayacağını bilemeyiz. Bu yüzden Çin, haklı olarak, öğrenciler açısından daha özgürlükçü** bir sisteme her yönden hazır olana kadar eskisini tüm katılığıyla uygulamaya devam ediyor. Bu uygulamada ısrarcı olduğu için de meyvelerini topluyor. Temel konularda ustalaşmadan ileri seviyede öğrenim gerçekleşemiyor ve bu yüzden de liseye gelmiş bir öğrencinin cebirle, geometriyle, denklem çözmeyle ciddi bir sorunu kalmamış oluyor. 

Türkiye'nin yanlış yaptığı şey de şudur. Eğitim sistemini ideolojik kaygıların güdümüne bırakmak ve günübirlik kararlarla asırlık sorunlara çözümler üretmek. Geçenlerde birisi "Atladıktan sonra paraşütü yanımıza almış mıyız diye kontrol ediyoruz." gibi güzel bir benzetme yapmıştı. Ne var olan ezberci*** sistemi doğru dürüst uygulayabiliyoruz ne de çok özendiğimiz batılı sistemi ülkemize getirebiliyoruz. Arada kaldığımız için, en kısa sırayı bulayım derken bir türlü kasaya ulaşamayan süpermarket müşterisi gibi, dolanıp duruyoruz bitmeyen sıraların arkasında. Olan tabii ki çocuklara ve gençlere oluyor, yoğrulmaya hazır hamur halinde okula gelen çocuk pasta mı olacak, börek mi olacak yoksa mantı mı olacak kavgasından kazara kendisini kurtarabilir de, ailesinin ve çevresinin desteğiyle bir şey olabilirse, ülkesine ve insanlığa yararlı işler yapabiliyor. Şimdilik Türkiye için parlak ışıkların görülmediğini söylemek karamsarlıktan ziyade gerçekçilik olur sanıyorum.Sistemimiz son birkaç aydır "Efendiler, yarın TEOG'u kaldırıyoruz!" lafını sindirmekle ve bunu mevcut sistem içinde nereye koyacağını tartışmakla meşgul. Bunu aşarsak belki önümüzü daha iyi görebiliyor hale geliriz. 

Saygılar, sevgiler,

AA 

* Alışkanlıklar içinde kazandırılması en zor olanı özdisiplindir. Ve biz sıradan insanların başarılı olarak gördüğü büyük düşünürlerin / sporcuların / liderlerin / bilim insanlarının hemen hepsi sıkı bir özdisiplinin sonucunda o noktalara gelmiştir. Çalışmadan hiçbir yere varılmıyor maalesef ama başkalarının size dayattığı şeyi çalışarak da bir yere varılmıyor. Bir noktadan sonra bireyin zıplaması gerekiyor, zıplayıp kendi kaderini belirleyecek olan tutkunun peşinden gitmesi gerekiyor. Bu zıplama ne kadar erken yaşta olursa, insan kendisini ifade edeceği tutkuya ne kadar erken yaşta yapışırsa, başarı o kadar garanti olur.     

** Özgürlükçü eğitim deyince insanların aklına hep daha az çalışma, tembellik, sağda solda aylak aylak gezinen çocuklar gelir. Oysa tam tersine, özgürlükçü sistemde öğrenci daha çok çalışır, daha verimli çalışır, çalışacağı konuyu ve vakti öğretmeninin izin verdiği sınırlar içerisinde kalmak kaydıyla kendisi belirler. Katı disiplin altında çalışmaktan çok daha zordur çünkü özdisiplin, irade ve özöğrenim (self-study / self-learning) gerektirir. 

*** Ezberci sistemin de kendisine has olumlu yanlarının olduğunu düşünüyorum. Özellikle erken yaşlarda belli şeyleri ezberlemeden ileriki yaşlarda hızlı ve verimli işlem / sorun çözme alışkanlıkları gelişemiyor. Kısacası, cebirin kurallarını ezberleyip içselleştirmemiş bir çocuğa analiz dersinin güzelliklerini anlatamıyorsunuz. Çin'de çalışmanın en güzel yanlarından birisi de bu. Analiz (Calculus) öğretirken ikide bir durup logaritmayı, trigonometriyi tekrar etmek zorunda kalmıyorum. Öğrenciler o konuları çok iyi biliyorlar ve hata yapmıyorlar. 

06 Eylül 2017

Kaşgar Notları 8: Pazar ve Yenilenmiş Eski Şehir

Çölden çıkınca bir gölgelik bulup uzanıyorum. Gözlerimi kapatıp çeşit çeşit imgelerin bana gelmesini bekliyorum nereden estiğini bilmediğim rüzgârın tadını çıkararak. Bir şeyler aklıma geldikçe kalkıp defterime notlar alıyorum, çöl ve göl hakkında. Ben beş-on dakika bekleriz, sonra da gideriz diyordum ama genç çift bir türlü dönmüyor çıktıkları göl gezisinden. Belki de benden intikam alıyorlar bu şekilde. “Biz o yabancıyı iki saat bekledik, şimdi de o beklesin bizi!” diyorlar. Olan tabii yaşlı amcalara oluyor. Onların kimseden intikam almak gibi bir dertleri yok. Bu dünya böyle, başkaları hakkında hain planlar yapmayanlar haksızlığa maruz kalmaya mahkûm. Gerçi bu genç çiftin intikam gibi bir amaçları olduğunu hiç sanmıyorum. Gölden sonra belki onlar da çöle girmişlerdir. İleride, gölün öteki uzunda, gelin gibi süslenmiş develer var çünkü, bu güzel hayvanlar göl turu yapmıyorlardır herhalde.


Bir ara sızıyorum uzandığım sert zeminin üzerinde. Uyandığımda yaşlı amcaların gençleri beklemeyip yemeğe gitmek istediklerini öğreniyorum. Hep birlikte yürüyerek geniş bir Uygur lokantasına gidiyoruz. Atların dinledikleri yere çok da uzak değil burası. Parkın içinde bir çeşit dinlenme yeri, çölün ortasında bir vaha. İçeride bildiğimiz yüksek masalar var ama lokantanın yola bakan yan kısımları, ortasında alçak sofralar barındıran renkli minderlerle döşenmiş. Sanırım bu tarz yerlere “Şark Sofrası” deniyor bizde. Ben bu minderlere oturmak istiyorum ama amcalar alışık olmadıklarından olsa gerek normal masayı tercih ediyorlar. Onlara uyuyorum. Tavanlardan sarkan kavunvari kuru meyvelerin altında bir şeyler atıştırıp –dışarıdaki fiyatın 2-3 katı fiyat var ve seçenek çok az- karnı tok bir kedi gibi minderlere uzanıyorum. İçimden de kızıyorum bizim şoföre, “Madem böyle bir yer vardı, neden beni yatırdınız pürtüklü tahtanın üzerine?” Şoför yanıt veriyor, dudağını bile kımıldatmadan, “Sert yer daha iyi senin belin için. Böyle yumuşak yerlerde yata yata fıtık olacaksın.”


Genç çift de geri gelip bir şeyler atıştırdıktan sonra yola çıkıyoruz. Vakit çok geç sayılmaz. Polis engeline takılmazsak gün batımına 3-4 saat kala varırız şehre. Yol boyunca cam kenarından köylere, köyle ana caddeyi ayıran yüksek duvara, o duvardaki resimlere ve resimlerde tasvir edilen hayata odaklanıyorum. Bir ara duruyoruz tuvalet molası için, fotoğraf çekme şansım da oluyor. İki ana kategoriye ayrılabilecek bu resimlerde birinci kategori buradaki halkın geleneksel yaşamı, ikinci kategori ise halkın ÇHC yasalarına –ya da ÇHC hükümetine- bağlı kalarak nasıl mutlu olabilecekleri. Tasvir edilen tüm resimlerde insanlar geleneksel kıyafetler giymişler. Kadınların başı kapalı ama saçları kısmen görünüyor. Burka yok, çarşaf yok, yüzlerini kapatan bir şey yok. Erkekler ise takkeli ve bol entarili, sakalsız ve bıyıksızlar. Takke müslüman erkeğin müslüman olduğunun göstergesi. Çin’in genelinde bu durum böyle ama arada merak etmiyor da değilim, örneğin okuyup mühendis / doktor / öğretmen olmuş bir müslüman çalıştığı yerde takmaya devam ediyor mu takkesini? Bu soru o anda kafamdan şimşek gibi geçiyor, yanıtın “hayır” olduğunu tahmin ettiğim için durmuyorum üzerinde. Erkeklerle birlikte dans eden kadınları tasvir eden resim radikal İslam’a karşı seküler yaşamı teşvik edici nitelikte. “Bakın işte böyle olun.” diyor adeta. “Eğlenmenize bakın. Hayatın tadını çıkarın. Geleneklerinizi devam ettirin. Burka yok geleneklerinizde, çarşaf da yok. Sakal bırakmak da yok!”


Bu propagandalar bir işe yarıyor mu ya da ters tepiyor mu bilmiyorum ama bana kalırsa doğru olana niyetleniyor Çin. Çünkü doğa gibi insanların zihinleri de boşluk kabul etmez. Eğer devlet görevini yapıp insanların –özellikle gençlerin- vakitlerini eğitimle, sanatla, sporla, bilimle ve ölçülü eğlenceyle dolduramazsa insanlar çok kolay bir şekilde kanıyorlar dışarıdan gelebilecek iştah açıcı tekliflere. Daha önce de yazdım, Çin şimdiye kadar yaşadığım ülkeler içerisinde en güvenli ve en rahat olanı. Tabii ki bu rahatlığın bir fiyatı olacak ve ödenen bu fiyat dışarıdaki rakipler tarafından inatla eleştirilecek. Hele ki ABD gibi ülkelerin Çin’in istikrarla ve inatla büyümesi karşısında takındığı kıskanç tavır, bir şekilde bölücü ve fitneci politikalarla kendisini gösterecek. Her fırsatta kaşıyor Sincian eyaletini; her fırsatta insan hakları ihlallerinden, din ve ifade özgürlüğünün kısıtlandığından, insanların zulüm altında yaşadıklarından bahsediyor; sanki kendi insanlık karneleri Çin’inkinden on kat, belki de yüz kat daha kirli değilmiş gibi.


Radikalizm sadece Uygur bölgesi için değil, tüm dünya için büyük bir tehlikelidir ve bunun acısını en çok çekenlerden birisi de biz Türkiyelileriz. Az kurban vermedik memleketimizde patlayan IŞİD bombalarına, eğlence yerlerini basan otomatik silahlı canilere. İşte Çin kendisine de aynısının olmasını istemiyor, bu yüzden işi sıkı tutuyor. Bireysel anlamda belki bazı kısıtlamalar vardır ama uzun erimde tüm toplumun yararına olacak işler yapılıyor. Tabii ki arada tedbirlerin ayarı kaçıp gereksiz yere acılar yaşatılmıştır ama bunun sistematik olduğunu ve sadece Uygur Türklerine yönelik olduğunu sanmıyorum. Çin, ulusal güvenliğini tehdit eden veya gelecekte edecek her türlü oluşuma karşı en sert tedbirleri almaktan çekinmiyor. Tarih boyunca böyle yapmış, o binlerce kilometre uzunluğundaki set (The Great Wall of China) neden yapıldıysa bugünkü internet sansürü de (The Great Firewall of China) aynı nedenle yapılıyor. Konuyu daha fazla uzatıp, yazıyı siyasi bir manifestoya dönüştürmeye niyetim yok ama Çin hakkında düşünen, fikir üreten insanlara, batı medyasının yalanlarından biraz uzaklaşıp olaylara tarafsızca bakmalarını tavsiye ederim. İşler hiç de öyle göründüğü gibi kolay değil. Günümüz dünyası eksen değiştiren bir dönemden geçiyor. Dünyanın ekseni Avrupa’dan Asya’ya, ya da en iyi olasılıkla Avrasya’ya kayıyor. Çin’in yerinde hangi ülke olursa olsun, eğer yakaladığı ekonomik istikrarı sürdürmek istiyorsa benzeri politikalar sürdürmek zorunda kalacaktır. Hele ki süper güç olma yolunda kendisini aday olarak görüyor, dünyaya farklı bir vizyon önermeyi planlıyorsa.


 Kaşgar’ın merkezine vardığımızda Pekin saatiyle saat altı buçuk. Yerel –halkın kullandığı ama hiçbir resmiyeti olmayan- saat ise henüz dört buçuk. Akşama daha çok var. Odamda biraz dinlendikten sonra akşam serinliğinde çıkıyorum dışarı. Önce pazara gidip karnımı doyurmak istiyorum. Yoğun bir şekilde koyun ve tavuk ızgarası kokuyor pazarın girişi. Bizim mahalle pazarlarına çok benziyor buradaki pazar; satıcıların “Gel beş kuay, gel beş kuay” diye bağırmaları bana çocukken annemle gittiğimiz pazarları anımsatıyor. Sanırım en büyük fark pazarın girişine ve çıkışına metal tarayıcının konmuş olması. Bu tarayıcıdan geçmeden içeriye almıyorlar.

İlerledikçe et kokusu yerini meyve ve sebzelerin kokusuna bırakıyor. Sağdaki ekmekçiden ekmek, soldaki narcıdan taze sıkılmış nar suyu alıyorum ama kesmiyor ekmek açlığımı. İnsanların oturup yemek yedikleri kısımda etsiz bir şeyler arıyorum uzun süre ve tam vazgeçecekken nohutlu bir yemek buluyorum yiyebileceğim. Yanında da ayran içiyorum. Buranın yoğurdu biraz ekşi, ayrıca ayrana tuz katmıyorlar. Zaten ayran değil de hafiften sulandırılmış yoğurt gibi daha çok. Sanırım ayran haline gelmesi için içine konan buzun erimesini beklemek gerekiyor. Ben beklemiyorum tabii ki… Nohut zaten bol acılı, üzerinde uzun ince şekilde rendelenmiş salatalık ve fasulye filizi var. Yanında da haşlanmış yumurta. Bu yemekle ilgili bir başka ilginçlik de yemeğin servis ediliş şekli. Yemek kirlenmesin diye tabağa konur ya, burada tabak kirlenmesin diye etrafına plastik poşet geçirilmiş. Dolayısıyla plastik poşete geçirilmiş porselen bir tabaktan yemek yemiş oluyorum.   

Karnımı iyice doyurduktan sonra özgür hissediyorum kendimi. Artık fettan kokuların peşinde sürüklenmeyeceğim, sağa sola savrulmayacağım. Haşlanmış koyun kafalarının, şişlere geçirilmiş tavuk kanatlarının, fokur dokur kaynayan suyun içinde eriyip liflerine ayrılan sığır etlerinin yanlarından geçiyorum. Burada oturup yemek yiyen Çinli turist sayıca çok. Sanırım pek çoğu Kaşgar’ın farklı havasını en çok bu pazarda hissediyordur. Çin’in diğer kesimlerinde böyle bir pazar görmedim ben. Bizim evin yakınlarında taze sebze ve meyvelerin satıldığı iki katlı bir yer var. Pazardan çok dev bir manavı andırıyor. Tofudan karidese, domatesten muza her şey var burada ama açık havada değil ve geçici değil. Her gün açık ve içerisi iyi temizlenmediğinden olsa gerek genelde küf / nem kokuyor. Zaten bu kadar sebzenin ve meyvenin içeride uzun süre tutulmasından sonra duvarlar ister istemez nemlenecektir. Koku da kaçınılmaz olacaktır. Açık alanda nem olmuyor, kokular sadece meyvelerin, sebzelerin ve pişen etlerin kokusu oluyor.

Pazardan çıkınca eski Kaşgar’a dönüyorum. Bu arada meydandan geçerken İskender’in yanına uğramak geliyor aklıma. Bugün başıma gelenlerden sonra yarınki Karakul gezisini iptal etmek istdeğimi söyleyeceğim kendisine. Hiç mecalim yok açıkçası. Tekrar aynı polis tacizini çekesim yok daha doğrusu. Üst üste iki gün olmaz en azından. Tamam, Karakul (Kara Göl) Çin’in en batısındaki köyü olarak biliniyor. Çok güzel manzaraları varmış, yolları dağları delip yapmışlar, göl ayna gibi yansıtıyormuş uzaklardaki yamaçları ve tepeleri karlı dağları… İyi de yolda içi turist dolu minibüsü durdurup, benim yüzümden iki saat bekleteceklerse istemiyorum işte. O mahcubiyet duygusu tüm geziyi daha başlamadan bir işkenceye dönüştürüyor benim için. İskender’i bulamıyorum. Arayıp telefonda söylüyorum. “Paranı geri ödeyemeyiz.” diyor. Zaten öyle bir beklentim olmadığı için sesimi çıkarmıyorum. Kaşgar’daki son günümü şehrin içinde dolanarak geçirmeye karar veriyorum.

Meydandan çıkıp, kaldığım kervansarayın arkasındaki geniş sokaklara dalıyorum. Her ne kadar eski hali kalmamış olsa da yine de insana farklı bir dünyaya girmiş olduğunu hissettiriyor burası. Tamam, orijinal yapılar yıkılmış ve yerine “sahte” oldukları her hallerinden belli evler, duvarlar, kemerli kapılar, süslü pencereler, sağlam kaldırımlar yapılmış. Bir çeşit soylulaştırma (gentrification) projesi aslında yapılan. Kocaman bir alanı yıkıyorsun, bu alanın bir kısmını eski haline benzer şekilde yeniden inşa ediyorsun. Arta kalan alanı da ranta açıp hem kâr ediyorsun hem de harcanan masrafı karşılıyorsun. Ayrıca tursitlerin rahatlıkla girebilecekleri bir mekân yaratmış oluyorsun. Eleştirilebilecek yanları çok ama güzel yanları da yok değil. Daha önce de yazmıştım. Holywood filmlerindeki, Avrupalıların zamanında hayalini kurduğu zengin Arap kasabalarını andırıyor. Köşeden Ömer Hayyam çıkıp bir rubai okuyacak ya da Bağdad emirinin askerlerinden kaşan Sinbad koşarak yanımdan geçip ilerideki kalabalığa karışacak gibime geliyor.

Derinlere girdikçe, dar ve gölgelik sokaklara daldıkça daha çok buluyor gibi oluyorum aradığımı. Yenilenmiş, törpülenmiş, çirkin görüntüleri ortadan kaldırılmış, cilalanıp kullanıma hazırlanmış bir Anadolu kasabası var karşımda, her ne kadar bir turistin aradığı / arayacağı bu olmasa da! Sokaklarda top oynayan çocuklar, bir masanın etrafında oturmuş birbirlerinin kartlarını yutan ilkokul öğrencileri –okul önlükleri hâlâ üzerlerinde bazılarının-, kardeşinin bebek arabasını gezintiye çıkarmış ablalar, evlerinin önündeki saksıları sulayan yaşlı amcalar, kapı önlerinde oturmuş yaşlı kadınlar… Bildiğim bir coğrafyadaymışım hissi uyanıyor bende; yüzler tanıdık, sokaklar tanıdık, sokaklarda dolanan insanların halleri ve tavırları tanıdık. Belki de bir ben varım yabancı. Çocuklar benim yabancı olduğumu anlayınca pek de yanaşmıyorlar. Belki anne babalarından aldıkları tembih böyle, belki de benim geçici bir heves için –fotoğraf çekmek gibi- onları kullanacağımı seziyorlar. Şikâyetçi olmadan, sesimi çıkarmadan dolanıyorum. Konuşabildiklerimle konuşuyorum, ürküp kaçanların arkasından seslenmiyorum. Yaşlı bir amca bir akrabasının İstanbul’da çalıştığını söylüyor. Bir kadın çocuğuyla birlikte fotoğrafını çekmeme müsaade ediyor. Hatta poz veriyor fotoğraf için.

Hava kararmaya başlayınca odama geri dönüyorum. Kaşgar’daki ikinci günüm de ilk günüm kadar iyi olmasa da verimli geçti denilebilir. Geriye bir gün kaldı. Karakul’a gitmeyeceğim için, tüm günümü tembellikle, viran şehri gezmekle ve halk parkında oturmakla geçirebilirim. Öyle de yapacağım…

Yer Üstünden Notlar: Kaşgar Notları 9: Çinçarpmış Bir Yazarın Hafakanları

Buzlu yoğurt satan pazarcı.

Acılı nohut

Acılı nohutu hazırlayan kadın pazarcı

Şişlere geçirilmiş etler

Koyun kafaları / bacakları

Pazarın tadını çıkaran Çinli turistler


Bal ve benzeri ürünler



Buradan ekmek aldım. Soğanlı olan ilk birkaç ısırışta iyi geliyor ama bir süre sonra rahatsızlık veriyor. En azından bana öyle oldu. 


Akrabası İstanbul'da çalışan amca buydu. 






Yollarda gördüğüm sayısız dişçiden birisi...