Bu Blogda Ara

Çinli Kimliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çinli Kimliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2014

Çin Mektupları 22 - Çinli Kimliği ve Lu Xun

Çin’den ayrılmadan birkaç gün önce, tanınmış bir Çinli yazar bana Çin halkında gördüğüm belli başlı arızaları sordu. Ona üç madde saydım: Paraya aşırı düşkünlük, etrafında meydana gelen olaylara karşı duyarsızlık ve korkaklık. Bu yazar, benim bu yanıtıma sinirleneceğine, tam tersine bana hak verdi ve olası çözümler üzerine konuşmaya başladı. Bu, Çinlilerde gördüğüm entelektüel bütünlükten sadece bir örnekti.

Böyle diyor Bertrand Russell, 1920 kışında Çin’e yaptığı ziyaret sırasında karşılaştığı Çinli yazara. Bu ziyaret sırasında Russell üniversitelerde sayısız konferanslar verdi, kentli saygın kişilerle sohbet etti, yeni arkadaşlar edindi ve büyük bir şevkle Çin’in kırsal kesimlerini gezdi. Bir yıl sonra İngiltere’ye döndüğünde en iyi yaptığı iş olan, deneyimlerini  ince ayrıntılarıyla yazma uğraşına girişti. Yazdığı denemeleri 1922’de Problem of China (Çin’in Sorunu) adını verdiği bir kitapta topladı ve yayınladı. Bu kitabın uzunca denilebilecek bir bölümünde Russell, Çin Kimliği kavramından söz etmiştir. Bu bölüm o zamanda kitaptan Çinceye çevrilen tek bölümdür ve Çin’in prestijli edebiyat dergilerinden birisinde yayınlanmıştır. Böylesi bir teslimiyet bize tam olarak ne anlatmaktadır? Russell’ın sözleri özgün müdür? Özgünse bile gerçek midir?

Russell’ın, yaşadığı dönemin oryantalist ve aydınlanmacı retoriğinden kurtulamadığını söyleyerek başlayayım söze. Aydınlanmacı zihniyet aklın evrenselliğini ortaya koyarken bunu aynı zamanda sömürünün bahanesi olarak da öne sürmüştü. Bu şekilde aklın evrenselliği uzak memleketlerden getirilen ham maddeler ve ucuz işgücüyle Avrupa insanına aydınlanmacı felsefenin ne derece değerli ve doğru olduğunu gösterecekti. Boşuna dememişti Adorno “Aydınlanmanın kendisi totaliterdir.” diye. Oryantalist bakış açısı ile aydınlanmacı evrenselcilik arasında sıkı bir ekonomik bağ olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Oryantalizm, Edward Said’in kitaplarında yer verdiği gibi "doğuyu anlamayı değil, doğuyu dönüştürmeyi amaçlamıştır." Çünkü kendi deyimleriyle, ilkel ve eğitimsiz olan doğulu halk onların bir işine yaramayacaktır. Batıya derisi sarı ama kafası beyaz olan insanlar gerekmektedir. Bu da ancak doğu insanını, kendilerinin batılılardan farklı oldukları yalanına inandırmakla mümkündür. Bu fark eğitimle, kültürle ya da başka bir din ile kapanabilecek bir fark değildir. Bu fark bir tür kimliksel ayrışmadır ve doğduğun günden öleceğin güne kadar bu kimliği üzerinde taşıdığına inanmanla başlar, batılıların doğulular için uygun gördüğü tezgah.

Misyoner okulları bu yüzden vardır, askeri eğitim veren kurumlar da. Amaç doğulular için yaratılan yalanın sürdürülmesi, en çok da doğuluların kendi içlerinden çıkaracakları aydınların bu efsane ile uyutulmasıdır. Bu yüzden kimlik efsanesi yaratma işleminin her zaman için birden fazla taraf gerektirdiği düşüncesine katılanlardanım ben. Sömüren beyaz fikri ortaya atar, sömürülen ama kendi halkına sırtını dönmekten rahatsız olmayan yerel burjuvazinin sözde aydınları da bu fikre ortak olur. Bu sözde aydınlar her zaman için kötü niyetli değildirler. Sadece durumun ciddiyetini kavrayacak kadar “aydın” olamamışlardır ya da henüz zamanın nabzını tutacak kadar bir çevreden yoksundurlar. Düşmanla el ele verip, birlikte bu efsaneyi yayarlar. Edebiyatta hafızalardan çıkmayacak karakterler olarak eklenir bu sözde var olan kimlik. Sosyal bilimlerde kanıtlar eşliğinde sunumları yapılır üniversite amfilerinde. Hatta doğa bilimcileri bile katılır bu akıma. Kuramlar eğilir, bükülür. Güçlünün duymak istemediği hiçbir gerçek laboratuvarın kalın duvarlarından dışarıya sızamaz.

Gelelim eleştirimize. Öncelikle, Russell’ın bu söylemi özgün değildir. Zaten kendisinden önce gelmiş misyonerlerce defalarca sözü edilmiş kavramlardır bunlar. Bunların en başında daha önce de sözünü ettiğim Arthur Smith gelmektedir. Lu Xun gibi zamanın etkili bir düşünürünün de aynı kimlik tartışmasında yanlış tarafta yer almasıyla yirminci yüzyıl Çin edebiyatında (Özellikle 4 Mayıs hareketinde etkin olan aydınlarda) ciddi bir tartışma başlamıştır. Bu tartışmayla birlikte öykü ve roman kahramanları Çinli kimliği ile özdeşleştirilir. Çinli yalancıdır, çıkarı gerektirdiğinde dostlarını arkadan vurmaktan çekinmeyecek bir haindir, etrafında olup biteni kavramak için kılını kıpırdatmayacak bir cahildir. Bunlar öykülerde canlı kanlı karakterler olarak yer aldıkça bu karakterleri yaratanlar edebiyat dünyasında devleşir. Çünkü Çin halkına Çin halkını anlatmaktadır. Oysa anlattıkları Çin halkı kendi keşfettikleri Çin halkı değildir. Misyonerlerin ve benzeri oryantalist kafadaki batılı gözlemcilerin gözüyle anlatılan Çin’i ele almışlardır. Onlar anlattıkça Çinliler daha bir inanır olmuşlardır özlerinin bir parçası olan kimlik yalanına. Aslen dış kaynaklı olan eleştiriler, özeleştiri gibi el üstünde tutulur olmuştur. 

Guomin xing (Ulusal Kimlik) aslında Japonya’da Meiji döneminde ortaya çıkan “kokuminsei” kavramının bir türevidir. Kavramın asıl isim babası da 18. ve 19. yüzyıllarda Almanya’da ortaya çıkan ulusalcı Alman romantizmidir (volksgeist). Alman halkının diğer Avrupalılardan neden ve nasıl farklı olduklarını ortaya koymaya çalışan bir çeşit etnografik/kültürbilimsel kavramdır aslında volksgeist. Alman filozof Herder, daha 18. yüzyılda eleştirmiştir bu kavramın sıklıkla kullanılmasını ve getireceklerini. Şöyle yazmış kendisi: Ulusal kimlik kavramı insanlar arasındaki farkları mutlak kategoriler eşliğinde kabul ettiği için batı kökenli sömürgeciliği yasal kılmakta çok etkin bir rol üstlenmiştir.

Guomin xing’in Çin’e gelişi, Qing hanedanının son dönemine rastlar. Dönemim aydınları modern ulus-devlet anlayışına uygun bir Çin kimliği kuramı geliştirmek isterler. Liang Qichao, 1902’de yazdığı Xinmin Yi (Yeni Vatandaş Üzerine Söylemler) başlıklı denemesinde Çinli vatandaşın zavallılığına katkıda bulunan etkenleri ortaya dökmek ister. 1903’te yazdığı bir başka makalede Çinli vatandaşta gördüğü eksiklikleri şu şekilde sıralar: milliyetçilik duygusunun olmaması, bağımsızlık isteyen güçlü bir iradenin olmaması, topluluk için bir şeyler yapma arzusunun olmaması. Liang ilerleyen yıllarda bu konuda onlarca deneme yazar ve yayınlar. Bu denemeler doğal olarak Çinli aydınlar ve siyasetçiler tarafından ilgiyle izlenmiştir. Örneğin 1911 devrimini yapan ve Çin Cumhuriyeti’ni kuran milliyetçi Sun Yat Sen, bu denemelerden etkilenmiştir. “Çinliler”, der Sun Yat Sen, “barışçıl bir topluluktur. Yalnız barışı severken bir yandan da köle olarak kalmaktan rahatsızlık duymayan, cahil, bencil ve özgürlük ruhundan alabildiğine uzak bir toplum haline gelmişlerdir.” İşin ilginç yanı hem Liang hem de Sun Yat Sen batılı sömürgecileri sert bir dille eleştiren söylemlerin sahipleridirler. Buna rağmen batılı normların işaret ettiği çizgiden sapmadan kendi milletlerini okumaları yukarıda bahsettiğim “ulusal karakter tek bir tarafla yazılmaz” iddiasını doğrular niteliktedir.

1917 Şubat’ında, dönemin etkili dergilerinden Xin Qingnian (Yeni Gençlik) dergisinde Guang Sheng imzasıyla, “Çinlilerin Ulusal Karakteri ve Zaafları” başlıklı bir deneme yayınlanır. Bu deneme, 4 Mayıs dönemi aydınlarının görüşlerini özetlemesi açısından çok önemlidir. Yazar, ulusal karakteri üç ana dala ayırmıştır denemesinde: ırka dayalı karakter, örfe dayalı karakter ve dine dayalı karakter. Bu üç ana dalda Çinlileri diğer uluslardan insanlarla karşılaştırır Guang Sheng. Özellikle de Çinlilerle Avrupalıların kendilerininkisi dışındaki dinlere ve kültürlere karşı takındıkları tutumları karşılaştırıp, aralardaki farkları kavramsal açıdan incelemeye alır. Örneğin demiştir ki, “Avrupalılar yabancıları sevmezler ve kendileri gibi olmayanları hoş görmezler. Bunun yanında Çinliler alabildiğine hoşgörülüdürler.” Bu noktadan yola çıkarak Guang Sheng, Çinlileri bu derece hoşgörülü olmalarının, onları özgün düşünemeyen ve bireysel özgürlükleri ihmal eden bir ulusa dönüştürdüğünü iddia eder. Oysa bu özellikler Avrupalı demokratik ulusların olmazsa olmazları arasında sayılırlar. Denemenin sonuç bölümünde, Guang Sheng, toplumda kökten dönüşümlerin uygulanması gerektiğini ve ancak bu dönüşümler sayesinde modern dünyanın taleplerine yanıt verebilen bir Çin kimliğinin oluşabileceğini savunur.

Guang Sheng’in çalışmasının yayınlanmasından sonra gelenek karşıtı görüşleriyle ünlü bir yazar olan Chen Duxiu birbiri ardına iki deneme yayınlar. Yeni Kültür hareketinin liderlerinden sayılan bu yazara göre Çin Ulusal Kimliğinin eleştirilebiliyor olmasının tek nedeni onun Çinli olmasıdır. Çin kimliği geleneksel normlara dayandığı için zamana ayak uyduramamaktadır. Sorun Çin’de değil, geleneksellikten kopamayan toplumdadır. 1918’de Meng Zhen’in yazdığı denemelerde de ulusal kimlik sorunu geleneksellikle birleştirilmiş, çözüm olarak da geleneğin içindeki olumsuzlukların ayıklanması önerilmiştir.  Bu düşünceler 4 Mayıs döneminde Yeni Kültür hareketinin temellerini atmıştır.

Bu söylemler, beraberinde sanata ve edebiyata sızacak birçok soru işaretini getirmiştir Çinli kurgu ustalarının çalışma masalarına. “Eksik olan ne? Biz neyi yanlış yapıyoruz? Ne yaparız da modern batıyı yakalarız?” gibi sorular 1920 sonrası Çin edebiyatında okurların sıklıkla karşılaştıkları türden sorular olmuştur. Pek çok yazara göre edebiyat, var olduğu kabul edilen bu kimlik yarasını iyileştirmek için önerilebilecek en iyi ilaçtır ve bu uğurda fütursuzca kullanılmalıdır.

Bu noktadan sonra resmin içine Lu Xun girer. Malum, Japonya’ya Meiji dönemine neden olacak düşünceler en önce tıp bilimi ve bu bilimi öğrenen/öğreten aydınlarla gelmiştir. Lu Xun da Japonya’ya gittiğinde doktor olma hayalini kuruyordu. Fakat zamanla anladı ki hasta bir milleti tedavi etmek için gereken şey tıp değildir. Nasıl bir tedavi uygulamalıydı ki hasta Çin toplumunu iyileştirebilsin, onu hak ettiği konuma ulaştırabilsin. İşte bu sorular eşliğinde guomin xing konusunu ele alır Lu Xun ve Çin Kimliği sorununu çözecek hedefe yönelik yöntemler geliştirebileceğine kendisini inandırır.  

Burada şunu ifade etmekte yarar var. 4 Mayıs hareketi, içerisinde barındırdığı gelenek karşıtı öğelerle Lu Xun gibi yazarlara fazlasıyla açıktı. Dolayısıyla Lu Xun'un öyküleriyle bu ortamda kendine sağlam bir yer edinmesi çok zaman almadı. Aynı gelenek karşıtlığı, aydınları, Konfüçyüsçü toplumsal kuralları sorgulamaya zorladı.  Bu yüzden de Konfüçyüs’ü kötülüklerin babası olarak anmaları gecikmedi. Bu noktada o derece ileriye gittiler ki çağın gereklerine yanıt verebilen bir Çinli kimliği oluşturmak, en az bir Çin ordusu ya da Çin bilim akademisi kurmak kadar önemli hale gelmişti. Vurulması ve yıkılması gereken hedef ataerkil toplumun ataerkil gelenekleriydi.

Bu noktadan yola çıkan modern Çin edebiyatı, ulusun zihnine, Lu Xun’un çok sevdiği tabirle, “neşter vuracak” ve böylece hastalıktan zayıflamış olan bedene yeniden hayat verecekti. Lu Xun için Çin insanında neyin eksik olduğu ve bu eksikliğin nasıl giderilmesi gerektiği soruları yanıtlanması gereken ya da yanıtlanamasa bile tekrar tekrar farklı şekillerde sorulması gereken sorulardı. Yazdığı öykülerin hemen hepsinde bu soruları sordu yarattığı farklı karakterler aracılığıyla. Yalnız Lu Xun’un öykülerine baktığımızda kendisinin hiçbir zaman ulusal kimlik kavramının varlığını sorgulamadığını görürüz. Ona göre Çin ulusal kimliği hep vardı ve edebiyatın amacı bu kimliğin var olup olmadığını tartışmak değil, kimlikte gördüğümüz ve modern insan modeliyle uyuşmayan sorunları onarmaktı.

Aslında Lu Xun’un ulusal kimlik düşüncesiyle ilk karşılaşması Liang Qichao’nun ve diğer Qing hanedanı tanzimatçılarının yazılarını okumasıyla olmuştu. Yalnız Japonya’ya gidip Arthur Smith’in “Chinese Characteristics” kitabını Japonca çevirisinden okumadan önce bu konuda ciddi kafa yormamıştı. Onun bu konuya eğilmesiyle, Çin Kimliği sorusu büyük bir momentum kazandı ve bir çeşit aydın histerisine dönüştü. Dönemin yazarları Çin Kimliği üzerine bir yandan kuramlar üretip bir yandan da ürettikleri kuramları eleştiriyorlardı. Yeni kavramlar geliştiriliyor, bu kavramlar eşliğinde Çinli insan baştan aşağı analiz ediliyordu. O kadar ki 1980’li yılların post-Maoist dönem aydınlarına kadar sürdü bu kaybedilen cenneti yanlış yerde arama çabası. 

Çin Kimliği sorunsalının tarihselliği ve vesayeti ancak 20. Yüzyılın sonlarına doğru, büyük bir olasılıkla Çin’in dışarı açılımıyla  ve post-modern sanatın ve edebiyatın dünya çapında etkin olmasıyla gücünü yitirdi. Günümüzde Lu Xun tabii ki büyük bir yazar, yılmaz bir aydınlık savaşçısı olarak anılıyor. Bunun yanında onun kimlik davası üzerinden halkına bakışı da ciddi anlamda eleştiriliyor. Tanıştığım birkaç Çinliyle bu konuları tartıştığımda genelde benzer bir tepkiyle karşılaşıyorum. “Evet” diyorlar “Lu Xun, Çin insanına Çin insanını anlattı ama benzer sorunlar aynı derecede yoksul, aynı derecede eğitimsiz, aynı derecede geleneklerine bağlı, aynı derecede ataerkil tüm toplumlarda yaşanan sorunlardır. Bu sorunların Çinli olmakla değil; yoksullukla, cehaletle, yobazlıkla, tanrısallaştırılan ana-babayla açıklamak çok daha isabetli olacaktır.”

Bütün bunları yazınca insanın aklına gelmiyor değil tabii, Çin modern edebiyatının başlangıç noktasıyla, modern Türkçe edebiyatının başlangıç noktalarının benzerlikleri. Ahmet Mithat’dan Tanpınar’a kadar Türkçe edebiyatın genelde sorguladığı iki konusu olmuştur.  

1.     Doğu-Batı: Biz doğulu muyuz yoksa batılı mı? Aramızdaki farklar nelerdir? Bizi doğulu yapan değerlere ne kadar sahip çıkmalıyız? Tanpınar gibi sokaklarda yürürken Itri’yi ve Dede Efendi’yi mi anmalı ve onların mirasıyla mı yaşamalıyız? Yoksa Karaosmanoğlu gibi bu değerlerle alay mı etmeliyiz, onları yerlere mi çalmalıyız, yüzümüzü modern batıya mı çevirmeliyiz?

2.     Aşk: Bu zaten edebiyatın mazeretidir dolayısıyla üzerinde pek bir şey söyleyemeyiz. Aşk olmasa neyi yazacağız, değil mi? Bütün romanlarda aşkın surasından burasından, yasal olanından, yasadışı olanından, ayıp olanından, mutlu olanından, umutsuz olanından vardır, az ya da çok. 

Tabii, bu doğu-batı konusuna dışarıdan bakabilmeyi başarabilmiş, konuyu farklı yönlerden ele almayı başarmış yazarlarımız da olmuş bizim. Örneğin Oğuz Atay Tutunamayanlar’ıyla Türkçe edebiyata özgün bir söylem getirmiştir. Orhan Pamuk ve Bilge Karasu gibi post-modern çizgide yazan diğerleri de post-modernliklerini bir tarafa bıraksak bile, doğu-batı ikilemine yenilikçi soluklar getirebilmişlerdir. Özellikle Pamuk’un Beyaz Kale’si ve Kara Kitap’ı bu konuda alabildiğine iddialı kitaplardır çünkü post-modernizmin verdiği gazla labirentler inşa edeyim diyen Pamuk, bir yandan da kimlik kavramının altını oymuş, doğunun ve batının birbirleri içine geçmiş uygarlıklar olduğu tezine ulaşmıştır. 


·        ***  Bu mektubun yazılışı sırasında Lydia H Liu’nun “Translingual Practice: Literature, National Culture and Translated Modernity – China, 1900-1937” adlı kitabından sıkça faydalandım. Özellikle kitabın “Translating National Character: Lu Xun ve Arthur Smith” başlıklı ikinci bölümünden pek çok alıntı yaptım. Yazara buradan minnetlerimi sunuyorum. (Beni anlamıyor olsa da borcumu ödeyeyim.)

*** Special thanks to Lydia H Liu as I have used her book “Translingual Practice: Literature, National Culture and Translated Modernity – China, 1900-1937” as a reference throughout this letter. I am especially thankful for posting the chapter 2 of the book on internet as otherwise I would not be able to find the book anywhere near the city of Changzhou.

18 Kasım 2013

Çin Mektupları 18 - Arthur Smith ve Çinli Kimliği

Son günlerde iyice Çin kimliği sorununa taktım kafayı. Sanki bu sorunu halledince her şey düzelecek, Çin daha yaşanılabilir bir ülke olacak. Böyle bir iddiam olamaz, olmayacak da. Yalnız, geçmişte yapılan ve günümüzde de yapılagelen bir haksızlığı reddetme, bu haksızlığı yapanlara hesap sorma ve en azından gelecek de karşımıza çıkacak benzer retoriklerin önüne geçme adına önemli bir yanı var bu işin. Çünkü Çin’in yakın tarihinde henüz bu konuyla ciddi bir hesaplaşmanın yapılmış olduğunu söylemek güç. Ülkenin sevip saydığı, büyük yazar olarak dünyaya takdim ettiği Lu Şun gibi dev kalemler bile aynı kimlik sorunundan mustarip olmuşlarsa, Bertrand Russell gibi aydın kimliğiyle milyonlara örnek olmuş keskin bir zekâ bile kendinden önce gelen oryantalist söylemi reddetmek yerine, kolaya kaçıp üzerine yatmışsa; bu konuda söylenecek şeyler henüz bitmemiş demektir.

Öncelikle kimlik sorunsalı ile başlayalım. Bir milleti, bir ırkı diğerlerinden ayrı yapan alamet-i farikası var mıdır? Soruya hayır yanıtı vermek zor çünkü hepimiz bir şekilde bir yere, bir topluluğa ait hissederiz kendimizi. Aşağıdaki parkta, pijamalı ve atletli adamları mangal yapıyorken görsem, "Aha Çanco'ya Türkler gelmiş." derim hemen. Kesişim noktalarımız "biz" kelimesinin içini doldurur ve bir noktadan sonra "aidiyet" sorumluluğunu meydana getirir. Bu aidiyet her ne kadar toprağa doğru olsa da zamanla toprağın üzerinde yeşeren ürünlere de yayılır bu his. Bu ürünlerden birisi de hiç kuşkusuz insandır. 

İnsan, tıpkı buğday gibi, tıpkı koyun gibi, tırtıl gibi, çiçek gibi toprağın bir ürünüdür. Sadece toprak değil tabii; iklimin, coğrafyanın, nüfus yoğunluğunun, suyun, havanın ve birbirini etkileyen yüzlerce farklı doğal değişkenin bir ürünüdür insan. Fonksiyon hem çok değişkenlidir hem de değişkenler arası var olan pozitif ve negatif korelasyonlar, insanı tam olarak anlamamızı olanaksız hale getirir. Bu zorluk kimi zaman düşünen insana tuzaklar hazırlar. Çünkü sindirilmesi gereken bilgi çok fazladır ve insanın hem zamanı hem de akıl gücü sınırlıdır. Bu yüzden pek çok düşünen zihin, insanlar arası farkları doğal nedenlere bağlamak yerine, yapay (hatta çoğu zaman varlığı bile kanıtlanamayan) nedenlere bağlar. Böylece işin içinden çıkar ve kurtulur. Sorunun kaynağını görmezden gelerek sorunu anlamak olanaksızdır, bir de çözüm üretmeye kalkışırsak iş iyice kontrolden çıkar.

Ben, bir milletin, bir ırkın kendilerine ait, “değişmez” ve “yerinden oynatılamaz” karakterleri olduğuna inanmıyorum. Daha önce de yazmıştım, insan coğrafyanın kölesidir. Şartlar insanı zorlar, şekilden şekle sokar, var olanı yok eder, olmayanı var eder. Çünkü Darwin’in yaşayan tüm organizmalar için kullandığı üç kural insan için de geçerlidir. Göç et, Adapte ol ya da Öl (Migrate, Adapt or Die).

İnsan bir yerde yaşam koşulları zorlaşınca adapte olmaya çalışır. Büyük bir olasılıkla da bunu başarır. Sıcağa da alışır, soğuğa da! Kıtlığa da alışır bolluğa da! Susuzluğa da alışır her yıl tekrar eden su taşkınlarına da! Baktı olmuyor, tüm uğraşlarına rağmen beceremiyor, ne koşulları değiştirebiliyor ne de kendisini; bu durumda göç etmek zorunda kalır. Göç etmek kolay değildir çünkü bilinmeze açılan yelkendir göç. Geniş ailelerin, çocuklu kadınların, yaşlıların ve sakatların içinde bulunduğu topluluklar için göç aynı zamanda kayıptır. Göç edebilenler eder, kurtarır canını. Yeni bir toprakta, yeni bir hayata başlar. Oraya ayak uydurmaya bakar. Edemeyenler ölür, toprağa karışır, bir nev’i geldikleri yere dönmüş olurlar. Ölenlerin dışındakiler değişmeye mahkumdur. Yeni yere göçmüş olsa da eski yerde kalmış olsa da adapte olmak bir zorunluluk olacağı için "kültürün" ve ona bağlı olan "kimliğin" ortaya çıkması, evrilmesi kaçınılmazdır.

Örneğin ben,  Çin’de neredeyse evrensel bir kültür gibi kanıksanmış olan “yavaşlığa övgü” kavramının ülkenin coğrafyasına bağlı olduğunu düşünüyorum. Bu fikir, geçen akşam bir arkadaşla Çanco’nun içinden geçen kanal boyunca yürürken geldi aklıma. Bir kanal var, içinde su var ve su akıyor. Akıyor ama aktığını anlamak olanaksız. O kadar yavaş, o kadar ağır bir debisi var ki suyun insan bakarken usanıyor. Tabii bu benim, usanıyorum çünkü çağıldayarak akan Çoruh nehrini görmüşüm, kış aylarında kenarlarını yıkacakmış gibi akan Melet ırmağını izlemişim… Türkülere, halk hikayelerine konu olmuş bu çağıldayarak akan ırmakları dinlemişim, köyün şırıldayarak akan deresinde ıslanmışım. İnsanların hayatını şekillendirmiş, kavgalara ve barışlara sebebiyet vermiş, dağlardan kopup çağlayarak akan; denize ulaşınca sakinleşen, sessizleşen bu ırmaklar. Oysa burası Çin ve burada ırmaklar akmıyormuş gibi akıyor. Bunun nedeni eğimin çok az olması, kilometrelerce gidiyorsun rakım birkaç metre artıyor. Kentler Çin’de dümdüz. İnsanı heyecanlandıracak bayırlar, üzerine çıkınca aklını başından alacak rüzgârlı tepeler, dalgaların kayaları dövdüğü sahiller yok. Varsa yoksa akıp akmadığı belli olmayan nehirler, durgun sularıyla tatlı su kaynağı olmaya devam eden göller ve bir de yeşillikler içinde yapılan küçük parklar. Dolayısıyla bu kentlerde yaşayan insanlar da kentin doğal yavaşlığına ayak uydurmak zorunda. Her yere ve her şeye bir sükûnet hâkim. Neden acele etsin ki! Irmağa bırakılan mallar saatte 3 km hızla güneye doğru ilerliyorsa, ticareti hızlandırmanın ne anlamı var? Yavaş yavaş işler halloluyor işte! Doğadaki bu yavaşlık kültüre kesinlikle yansıyor. Kültür de nihayetinde insanın kimliğine şekil veriyor. (Modern Çin'de tabii ki hız önemli bir etken insanların hayatını şekillendiren. Zaten kentlerin bugünkü yapısı kenti doğadan koparıp, doğayı kente hapsetmeyi hedefliyor. Nehirleri de kimsenin gördüğü yok artık. Üzerindeki köprülerden geçiliyor, yanında motor sürülüyor ama kimse nehre bakıp onu hayatının bir yerinde içselleştirmiyor. Bir süs ve hatta bir fazlalık gibi.) 

Kimlik dediğimiz olgu, insanın üzerinde yaşadığı toprakla olan ilişkisini tanımlar. Değişken olduğu kadar soyuttur da. Bir milletten ya da ırktan çok, toprağa ve toprağı değerli yapan “emek” faktörüne bağlıdır. Yani, doğanın insan üzerindeki eksiksiz gücünü saymazsak, sınıflar arasındaki ilişkilere, farklara ve en çok da sürtüşmelere bağlıdır. Bu noktadan bakınca hayatını misyoner olarak geçirmiş, gittiği her yerde yaverleri tarafından korunup kollanmış, tanıştığı Çinlilere “Tanrı’nın yolunu bulamamış zavallılar” gözüyle bakmış bir rahibin, Çin toplumu hakkında yazdıklarının ne derece gerçeği yansıtabileceğini az çok tahmin edebiliriz. Biz belki ederiz ama maalesef, bu ülkede yüz yıldan uzun zamandır akıl tutulmasına neden olan bir yapıtın, onun gözüyle Çin’e bakmayı kendilerine düstur edinmiş aydınlar tarafından övülmesine engel olamayız.

Sözünü ettiğim rahip Arthur Smith. Dillere destan kitabına ad olarak “Chinese Characteristics” adını vermiş. Kitabı internetten, ücret ödemeksizin edinmek mümkün. Ben büyük bir kısmını okudum ama nedense okudukça hevesimi yitirdim, canım sıkıldı. Genelde başladığım kitabı bitirmeden kolay kolay bırakmam bir kenara ama Smith’in, gözlemlerinden yola çıkarak vardığı sonuçlar öylesine banal, öylesine bilimsellikten uzaktı ki bir türlü ortaya attığı iddialara ciddiye alamadım. Bir de o kendini beğenmiş tavırlar, Çinli halkı geri zekâlı yerine koyma, köylüleri İsa’nın ışığına muhtaç cahil ve kirli insanlar gibi görme…

Arthur Smith

Smith, Çin’e yıllarını vermiş birisi. Bende pek saygı uyandırmasa da takdiri hak edecek bir yanı olduğunu kabul edebilirim. Tipik bir misyoner, köyleri geziyor, halkı İsa’nın yoluna çağırıyor. Tüm dindarlarda olan kendinden olmayanlara hoşgörülü davranma hastalığı onda da var. Hristiyan olmayanları kendisiyle eşit görmeme, onları karanlıklar içinde kalmış zavallılar olarak tanımlama hastalığı. Bir rahibin ister istemez sahip olduğu bu "mesihi" bakış açısı kitabın her sayfasına yansıyor doğal olarak. Kitap 1890’larda basılıyor ve 1920’lere kadar Çin üzerine kafa yoran hemen hemen tüm yabancılar tarafından en çok okunan kitaplardan birisi oluyor. Bunda etkili olan en büyük neden doğal olarak kitabın “gerçeği anlamaya ve ona pasif olarak ayna olmaya değil de onu şekillendirmeye odaklanmış” (James Hevia)  oryantalist tarzı.

Kitaptan bir bölüm
Malum, oryantalist bakış açısı, başlı başına bir sindirme politikasının aracıdır. Önce rahipler gelir, ardından tüccarlar ve sonra da askerler. Askerlerden sonra da daha çok tüccar gelir, ülkenin tüm kaynakları sömürülene kadar askeri, din adamı ve tüccarı seferber olur. İşleri bitince de çekip giderler. Arkalarında, kendi ülkelerine birer oryantalist gibi bakmaya ant içmiş “içi beyaz dışı sarı/siyah” işbirlikçiler bırakarak. Bu örüntü o kadar yaygındır ki sömürgecilik sonrası (post-colonnial) edebiyat kapsamında kabul edilen hemen her romanda, bu işbirlikçilere rastlarız. Orwell’ın “Burma Günleri” romanındaki Dr Veraswami karakteri buna çok iyi bir örnektir. Bilerek ya da bilmeyerek sömürgecilere yardımcı olurlar, onların işlerini kolaylaştırırlar. Çünkü beyaz adam halkı küçük görse, halk ona itiraz edebilir ama halkın kendi içinden çıkardığı ve insanların saygınlığını kazanmış birisi halkı aşağıladığında “Haaa, bunun bir bildiği vardır.” demeye başlar insanlar.

Kitaptan bir bölüm.
Kitapta anlatılanları tek tek yazmaya gerek yok. Başlıklar genel olarak “Yüz, Zaman, Tasarruf, Saygı, Nezaket, Yabancılara duyulan nefret, Yalan söyleme, Duyarsızlık” gibi genel adlardan oluşuyor. Bu başlıklar altında Smith ağır ağır Çin halkı hakkındaki gözlemlerini ve bu gözlemlerden çıkardığı tuhaf sonuçları tartışıyor. Örneğin zaman başlığı altında Çinlilerin zamana riayet etmediklerini, asla dakik olmadıklarını, böyle şeyleri kafaya takmadıklarını söylüyor. Buraya kadar bir sorun yok. İnsanların dakik olması uygarlığın hız ve emek kavramlarının kesişim noktasına ulaşmasına bağlıdır. Köylü neden zamanla uğraşsın? Hem zaten hayat yavaş hem de işleri hızlı yapıp arta kalan vakitte ne yapacak? Sanayi devrimini yaşamamış bir ülkenin zamana sahip çıkmasını beklemek abesle iştigal değildir de nedir? Hadi bunu geçtik, zamana saygı duymamanın kimlikle olan ilişkisi ne kadar güçlüdür? Sanayi devrimini yaşamış ülkeleri görüp gelmiş Çinlilerle hiç mi tanışmamış Smith? Onların farklı davrandıklarını hiç mi gözlemlememiş? Ayrıca, dağda bayırda saatle iş yapan mı kültürsüzdür yoksa saatiyle gününü bölen mi? Maalesef bu soruları yazara sorma şansımız yok. Olsaydı keşke, gelseydi Smith görseydi zamanında kalkan trenleri ve otobüsleri. Gelseydi de görseydi bir dakika bile gecikmeyen metroyu… Kimlik mi dediniz? Çinliler geç kalmayı sever mi dediniz? Zamanın parayla ve verimle eşdeğer tutulduğu bir topluma dönüşen Çin’de doğal olarak Çinliler de bu değişimi yaşamış, kent hayatına uyum sağlama adına gerekli adımları atmışlardır. Çinliler üzerlerine düşeni yapar ama batılıların gözündeki Çin imajını değiştirmek zordur.

Kitabın ilk baskılarından birisinin kapağı.
Ekonomi başlığı altında ise daha büyük bir ayıba imza atıyor Smith. Bir tanıdığını 20 km uzaktaki bir mesafeye taşıyan hamalların 10 kuruş tasarruf için nasıl da aynı yolu yürüyerek geldiklerini anlatıyor. Hamallar, gittikleri yerde para verip kahvaltı yapmak yerine, geri gelip ücretsiz yemeklerini yemişler. Smith’e göre bu aşırı tasarrufun, ihtiyacı olduğu halde harcamamanın, kısacası cimriliğin göstergesiymiş. Haklı olarak şaşırıyor insan, haklarında yargıya vardığı kişiler insan taşıyarak hayatını kazanmaya, belki ailelerini geçindirmeye çalışan hamallar. Hele bir kendini onların yerine koy bakalım, hele bir üç kuruşun hesabını yapmak zorunda kalacak kadar yoksullukla tanış. Böylesi ekonomik bir seçimi, insanların sınırlı gelirlerine ve bu sınırlılığın zorladığı seçim yapmaya atfetmek yerine, bundan “Çinliler para harcamazlar.” diye bir sonuç çıkarmak, hem akıl dışıdır hem de okuyucuyu ister istemez Smith’in niyeti hakkında kuşkuya düşürür. İnsan, koşullara göre çözüm üretmek zorundadır. Hamallar da büyük bir olasılıkla 10 kuruşun hesabını yapacak kadar yoksuldu. Zengin bir Çinlinin 10 kuruş için 20 km yürüyeceğine kim inanır? Paran varsa davranışların ona göre şekillenir, rahat davranırsın, etrafındaki ufak tefek olayları dikkate almazsın, kendini güçlü ve sarsılmaz hissedersin. Parasızsan karakterin de ona göre şekillenir. Bir tek kuru gururla yürütemezsin karakterini. Bir süre sonra gazın biter ve yolda kalırsın.

Uyku başlığı altında söylemini ırkçılığa kadar vardırır, Smith. Çinlileri; buldukları her yerde uyuyabilen, bir tuğlayı kafalarının altına yastık yapıp horuldayabilen, tüm dünya başlarına yıkılsa dahi uykularını bölmeyen bir millet olarak karakterize eder. Bir yerde, öğlen uykusuna dalan köylüleri "kış uykusuna dalan ayılara" benzetir. Aynı paragrafın sonunda, isterse Çin'de bir uykucu yarışması yapabileceğini söyler. Bu yarışmada el arabasına oturmuş halde, kafası yukarıda, bacakları havaya doğru dikilmiş, ağzı açık bir şekilde, tıpkı tavandan sarkan bir örümcek gibi uyuyan Çinlileri yarıştıracaktır Smith. Kullandığı dildeki şimdiki zaman vurgusu ve Çin'de yaşamışlığının getirdiği özgüven -okuyucuya da bulaşır bu güven duygusu-, doğal olarak Smith'i daha etkili yapacaktır. 


Kitabın sonunda Çin'in kendi başına ayakları üzerinde durup duramayacağını sorar ve buna vereceği yanıt hazırdır. "Çin'in reformu için belli başlı karakterlerin hedeflenmesi ve kirlenmiş huyların temizlenmesi gerekir. Vicdan hak ettiği makama geçirilmelidir." Bu da ancak Hristiyanlığın Çin topraklarında yayılmasıyla ve İsa'nın mesajının kalpleri fethetmesiyle mümkündür. Aksi takdirde Çin'deki "karaktersizlik" sorununu çözmeye olanak yoktur. 

Şunu kabul edebilirim. Bir millet kendi kimliğini başka milletleri tanımadan fark edemez. Öyle değil mi? Basit bir örnek vereyim. Tüm erkeklerin sakal bıraktığı bir toplumdan birisi başka bir yere gitse ve sakalsız erkeklerin normal karşılandığını görse, anında sakalından bir anlam çıkarmaya başlayacaktır. O andan itibaren sakal basit bir fiziksel fark olmaktan çıkar ve aidiyeti temsil eden bir özellik halini alır. Bu şekilde toplanan aidiyet duyguları da zamanla taşlaşır ve kimliğe dönüşür. Bu bir Türk için böyle olduğu gibi, bir Çinli için de böyledir. Başkasının aynası olmadan kendini görmen, kendini tanıman ve tanımlaman olanaksızdır. Buraya kadar sorun yok. Asıl sorun böylesi bir karşılıklılığın kolayca anlaşılabileceğini bilmelerine rağmen Smith’in yapıtının aşırı derecede ilgi görmüş olması ve kendisinden gelen pek çok düşünürü peşine takmış olması. Öyle ki sadece bireyleri değil, tüm bir 4 Mayıs hareketi düşünürlerini meşgul etmiştir “Biz Çinlilerin neyi eksik?” sorusu. Çinli aydınlar, kendilerinde bir şeylerin yanlış olduğuna öylesine inanmışlar ki artık sorunun çözümü için hayatlarını sözde var olan ve bozuk olan Çin Kimliği’nin yanlış taraflarını tamir etmeye adamışlardır.

Oysa Çin Kimliği de tıpkı tüm diğer ulus-devletçi kimlikler gibi bir efsaneden ibarettir. Batılı oryantalistlerin kendi çıkarları için ortaya attıkları bir çeşit yemdir. Kancaya takılanlar yıllarını bu konuya kafa yorarak harcamıştır. Varsa insanlar arasındaki farklar bunun en büyük sorumlusu sınıflar arası uçurumlardır. Dünyanın her yerindeki köylülerin hareketleri birbirine benzer. Aynı şekilde dünyanın her yerindeki kentli zenginlerin davranışları da birbirine benzer. Bu benzerlikler, aynı ulus-devlet içindeki farklardan çok daha önemlidir.  Eğitimsiz insanlar dünyanın her yerinde hurafelere bel bağlar, matematik ve bilim eğitimi almamış insanlar her yerde saçma sapan inançların esiri olur. Sanayileşmemiş toplumlar daha az dakiktir. Eğitim seviyesi düşük olan toplumlarda gelenekler hâkimiyetini sürüdür, kadın alınıp satılan bir “mal” gibi muamele görür, erkekler ana-babalarının laflarından kolay kolay çıkamazlar. Bu ve benzeri sorunları sözde kimlik yarasını tedavi ederek değil, insanları eğiterek çözebiliriz. Öyle görünüyor ki Çin bu konuda ciddi bir yol kat etmiştir.

Smith sınıflar arası farkları kimlikler arası farka indirgerken genelde somut örnekler kullanmıştır ama bütün bu örneklerde zayıf ve emekçi olan kesim Çinlidir. Ya kendi başından geçen bir olayı anlatır ya da bir tanıdığının -yabancı bir tüccarın, diplomatın ya da askerin-. Tüm bu olaylarda Çinli karakteri zayıf yönüyle öne çıkar. İşe zamanında gelmez, işi doğru dürüst yapmaz, işten kaytarmak için sürekli bahaneler üretir... Bir çeşit patron-işçi ilişkisidir yaşanan. Böyle olmasına rağmen her yerde patron yabancı ve işçi Çinli olduğu için bir çeşit "yanıltıcı değişken" sendromuna maruz kalır çıkarımla. Böylesi bir sendromdan mustarip de değildir Smith çünkü çıkardığı sonuçlar işine gelmektedir. Eleştirmen Hayford'un deyimiyle, "Eğer Smith Çinli yoksul halkı Amerikalı yoksul halkla karşılaştırabilseydi, bu göreceli benzerliklerden daha sağlıklı sonuçlara ulaşabilirdi." Bir başka eleştirmen Lydia Liu ise buna ek olarak Smith'i, içinde bulunduğu oryantalist paradigmaya sıkı sıkıya bağlı kalmakla suçlar.  

Bana öyle geliyor ki, Smith bu kitabı günümüzde yazsaydı büyük bir tepkiyle karşılaşırdı. Bunun en büyük nedeni Çin'in artık gelişmekte olan bir ülke olması değil, dünyanın postmodern bir devri geride bırakmış olmasıdır. Kültürlerarası farklar artık hiyerarşik bir cetvelle ölçülmüyor. Ayrıca hız çağında insanların daha çok seyahat etmeleri, daha çok şeyi görmeleri kültürler arası etkileşimi artırdığı için, bu tarz sert söylemlere pek yer kalmıyor. Bu oryantalist ve ırkçı söylemlerin tamamen ortadan kalktığı anlamına da gelmez tabii ki! Maalesef günümüzde de Smith gibi düşünen ve yazan pek çok gezgine/yazara rastlamak mümkün.

Beni üzen şey, Lu Şun gibi bir yazarın Smith’in kitabını, bir paçavra gibi duvara savurmaması ve bu konuda sert yazılar yazmamış olması. Oysa, günümüz Çin’inde onun kadar değer verilmeyen Lao She, “Ma Bey ve Oğlu” adlı romanında yerden yere vurur Çin’de kök salmaya çalışan, sömürgeci kafalı misyonerleri.

Lu Şun’un, Bertrand Russell’ın, Lao She’nin, Mao Zedong’un ve 4 Mayıs Hareketindeki diğer aydınların Çin kimliği konusundaki fikirlerini bir sonraki mektupta yazacağım.