İki yılı aşkın bir süredir devam ettirdiğimiz Şanghay Edebiyat Günleri'nin 17. toplantısını Changzhou'da yaptık. Şanghay'da ikamet eden üyelerimiz üşenmediler, trene atlayıp geldiler. Onlara önce Changzhou'yu gezdirdim. Yazmış olduğum öykülerin geçtiği yerleri, karakterlerin kavga ettiği ya da kaza geçirdiği sokakları gösterdim. Öğleden sonra da buradaki Türk lokantasına gidip yemeğimizi yedik, toplantımızı (Ali Teoman'ın "Aşk Yaşama Çok Uçuk" adlı öykü seçkisi.) yaptık. Hava çok soğuk değildi, yağmur da yağmadı. Güzel bir gün geçirdik.
Aşağıya gezi günü çektirdiğimiz fotoğrafları ve gezilen yerlerde geçen ya da o yeri betimleyen öykü parçalarını ekliyorum. Bir de bugüne kadarki toplantılarda okuduğumuz yazarların listesi.
Şimdiye kadar 17 toplantı yaptık. Bir sonraki toplantıda Füruzan'ın "Benim Sinamalarım" adlı öykü kitabını konuşacağız.
Ç yaşanası değil, yarım gün gezilip arkada bırakılası bir kentti buraya sonradan gelen herkesin gözünde. O da nihayetinde üniversite okumak için gelmişti; denizi, kumu ve güneşi yılın üç yüz altmış beş günü eksik olmayan bir güney kentinden. “Özlemek iyidir, uzak kalırsam değerini daha iyi anlarım.” demişti Ç’ye ilk geldiğinde. Oysa özlediği şeyin, geride bıraktığı güneşli kent değil de oparlak kubbenin altında yaşamaktan mutlu olan kendisi olduğunu fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. Kendini özlemekti özlemenin aslı. Sevgiliyi özleyen insan da aslında sevgilinin varlığını değil, kendisinin sevgilinin yanında duyduğu mutluluk ve tatmin olmuşluk ânını özlemiyor muydu sonuçta? Özlemenin en bencil yanı demişti genç buna, bir türlü kabul etmek istemediğimiz en sefil ve en gerçek yüzü. (Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam)
Hong Mei Parkında.
Metro inşaatı yüzünden trafik allak bullak, ne hangi ışığın kime baktığı belli ne de hangi yolun nereye gittiği. Bölünen, parçalanan, ortalarından ikiye ayrılan yollara alelacele çizilmiş beyaz işaretler var gözüme çarpan; bir genişleyip bir daralan asfaltın insanın ruhunu sıkıştıran kararsızlığı, Çanco’nun ortasında soğuk bir keşmekeş; ayaklarımın altından akıp giden, alışık olmadığım, alışık olmayı istemediğim türden kül rengi bir huzursuzluk. Güneş, yolun öteki ucunda, tembel bir kedi gibi -sanki doğmaktan vazgeçip, kaldığı yerden devam edecek uykusuna- uyanmış. Havada da nazlı bir pus var; yağmur buhar olmuş, kentin üzerine ince ince yağmak yerine havaya sündürmüş kendisini. Öyle basık, öyle boz, öyle murdar bir yoğunluk kentin ortasında! Islak, kirli bir battaniye gibi şehrin üzerine çökmüş sabahın puslu aydınlığı. Uzaklara, hayranı olduğum uzaklara bakınca fark ediliyor ancak, içimize doldurduğumuz havanın da bir renginin olduğu. (Kaza)
Tianning Tapınağı
Geriye döndü. İçlerinde süs biberleri, minik limon ve nar ağaçları bulunan saksıların arasından geçip 3 numaralı binanın ön tarafına yürüdü. Dodo’nun en çok sevdiği yer burasıydı aslında. Qu Qiubai ve Zhong Tailei heykellerinin önüne uzanır, yan yatar, sırt üstü dönüp karnını yalar, patilerinin altına alıp uyur, hava çok ısınırsa heykellerin hemen yanındaki sık ekilmiş bambu ağaçlarının gölgesine ya da asfalt yolun kenarındaki büyük ağacın dibine sığınırdı. Buradaki sınıflarda derslere giren atletizm öğrencileri de Dodo’ya ara sıra sosis ve süt verirlerdi. Sütü içmezdi Dodo ama küçücük ağzıyla kemire kemire mideye indirirdi kocaman sosisleri. Böyle zamanlarda unuturdu merdiven altında bıraktığı hazineyi, kendisine yeni bir ev bulmuş gibi şımarırdı. Buradakilerin hevesi sönüp kendisiyle uğraşmayı bıraktıklarında da dönerdi yine ait olduğu yere. (Simgeler ve İşaretler)
Sözü edilen heykeller solda kalıyor.
Çalıştığım okulun ana kapısının önünde.
Yan Ling Lu’nun görünmeyen ucunda B12’ler ve B2’ler ardı ardına dizilmişlerdi. Belli belirsiz ama yine de iddialı bir gösterişle yükselen güneşin körpe ışıkları, tam karşılarında dingin bir şekilde oturan Xu Zhimo heykeline vurup yumuşak bir sıçramayla onların yüzlerine yansıyordu. Ming Che, kızın avucunun içini ışığın kaynağı olan doğuya değil de genç yaşında uçak kazasında ölen romantik şairin heykeline doğru çevirdi. Aşırı ışık da zifiri karanlık gibi zararlıydı fal okuması için. Çizgileri görünmez yapan, onları anlamsızlaştıran, eli bembeyaz bir kartopuna çeviren güneş değil; yorumları mümkün kılan, çizgileri konuşturan, önemsiz noktaları karanlığa boğan ve her zaman için söylenecek bir şeyleri ışığın dokunmadığı noktalarda bırakan ikincil bir yansımaydı falcıya gereken. Heykelin yıpranmış bir ayna gibi ışıldayan metal yüzeyi bu işlevi fazlasıyla görüyordu onun için. Hem oğlunun sesinin de bu heykelin derinliklerinden geldiğine dair birkanı oluşmuştu yüreğinde. O da böyle hep elinde kitapla gezer, dışarıda gezerken bulduğu taşların üzerine oturup etrafını izler, ara ara uzaklara bakıp dalardı. Onun elleri de Xu Zhimo’nun elleri gibi hep yere doğru kapalı olurdu. (Bir Avuç Hayat)
Xu Zhimo Heykelinin önünde
Park ıssız, kimsecikler yok. Hem akşam, hem soğuk; kim neden gelsin parka! İşi gücü olmayan birkaç genç dışında sadece park bekçileri ve temizlikçiler var ortalıkta gezinen. Çıplak ağaçlar, akşamın alacakaranlığında yol kenarına bırakılmış iskeletlere benziyorlar. Yanımda dev bir hayalet gibi dikilen Tianning Pagodası’na şöyle bir bakıyorum, kaplumbağayı havaya kaldırıp ona da
gösteriyorum. “Bak bu pagoda, dünyanın en yüksek pagodası. Aynı zamanda dünyanın en yüksek ahşap yapısıdır kendisi. Bak gör, madem yaşadığın küçük göletten sıkıldın, dünyayı görmeye niyet ettin. Bir gün geri dönersen doğup büyüdüğün sulara, oradakilere anlatırsın dünyanın en yüksek pagodasını gördüğünü.” Ahşap köprüyü geçip, köprünün altındaki kaya parçalarının birinin üzerinde duruyorum bir süre. Issızlığı, yandan belli belirsiz bir şırıltıyla akan suyun sesini ve insanların uzaklığını düşünüyorum. Kentin merkezinde olup, insanlardan bu derece uzak olabilmek ne güzel bir şey! Hava sıcak olsaydı, bu park bayram yerine dönerdi, çocuklarla ve kentin dışından yeşil görmeye gelen anne babalarla dolardı. Adım atacak yer kalmazdı parkın patikalarında. Tadını çıkarmalıyım bu ânın. (Uçurum)
Hong Mei Parkının girişinde
Köprünün zirvesine varınca da kanalın doğu kısmına doğru bakıyor. Güneş iyice yükselmiş, kanalın yüzeyi milyonlarca kırık aynayla dolmuş gibi ışıl ışıl. Akıntının ter yönünde ilerleyen bir kum teknesinin arkada bıraktığı dalgalar uzun bir V harfi çizdikten sonra kanalın duvarlarına çarpıp yansıyor ve birbirine giren dalgalar suyun yüzeyini sonsuz boyutlarda bir satranç tahtasına dönüştürüyor. Kanalın sol kısmında ise, küçük kırmızı bir kayak var. Küreğini büyük bir hınçla bir sol tarafına bir sağ tarafına saplayarak yol alan genç kadın, teknenin oluşturduğu bu sonsuz metrik uzayda çaprazlamasına yol alan bir fil gibi ağır ağır ilerliyor. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)
Geniş merdivenler yer yer ıslak, basamakların bittiği yerde büyükçe bir platform var. Yerlerde balıkçılardan kalma kanca, yem ve misine parçaları hemen çarpıyor göze. Birkaç parça da çerçöp merdivenin dibine sıkışmış. Bir köşeye de kanaldan toplanan ağaç dalları toplanmış. Platform neredeyse su seviyesinde, parkta gezinen birisinin eğer dikkatli bakmıyorsa burada oturan bir insanı görmesi pek mümkün değil. En alt basamağa oturup kanalı izliyor Si Han. Karşıdaki söğüt dalları nasıl da sarkıtmışlar uzun ince dallarını kanala doğru, ışıltılı bir öğlen vaktinde nehrin sığ kısmında saçlarını yıkayan genç kadınlara benziyorlar. İleride, kanalın genişlediği yerde iki beyaz kuş suyun üzerinde daireler çizip karşıdaki binalara doğru uzaklaşıyorlar. Daha yukarılarda kırlangıçlar var, her
zamanki gibi gökyüzüne ânında yok olan resimler çizmekle meşguller. Ağaçlar ise iki tarafta da kanala eşlik ediyorlar, sessiz bir ordu gibiler, birbirleriyle konuşan ama kendileri dışında kimseye sır vermeyen erler ordusu... “Keşke” diyor içinden, “keşke bizimle de konuşsalar da şu cesedin kim olduğunu, suya düştüğünü mü yoksa atıldığını mı söyleseler.” Bu düşünce aklından geçer geçmez de gençlik yılları geliyor gözlerinin önüne. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)
Kanalın ve parkın 32. kattan görünüşü.
Hiçbir şey demeden parkın bitip yürüme yolunun başladığı noktaya doğru ilerliyor, Si Han. Güneş ışıkları yerleri süpüren park görevlisinin havalandırdığı tozlara çarpıp gittikçe genişleyen tayflar halinde zemine vuruyor. Toz parçacıkları ürkmüş kuşlar gibi dağılıyorlar her bir yöne doğru. “Kanalın burası” diyor Si Han içinden, “Çanco’da yeşilin ve neftinin en sık görüldüğü yer olsa gerek.” Tüm yapaylığına rağmen kentin diğer kısımlarındaki parklar kadar kötü görünmüyor burası; ağaçlar nizami beton kutuların içinde, ışıkların kabloları taş duvar boyunca ip gibi uzayıp gidiyor, çalılar küp şeklindeki otların üzerinde yükselen kubbeler halinde, hepsi aynı boyda ve sıra sıra
dizilmişler. Buralarda gezinenlere onlar ne kadar istemeseler de asla yalnız olmadıklarını hissettiren hoparlörler ise eski bir şarkının melodisiyle durmaksızın çınlatıyorlar kulakları. Bambu ağaçlarının arkasına gizlenmiş arıtma tesisi binasının –Si Han’a göre dünyanın en süslü çöp arıtma tesisi binasıdır bu.- yanından geçer geçmez arkasından seslenen Zi Hao’nun bağrışıyla tekrar
kendisine geliyor başkomiser. “Hallettim başkomiserim. Kamera kayıtları hazırlanacak.” diyor kırgın bir sesle. Sonrasında da ekliyor, sesindeki kırgınlığı izah etmek istercesine, “Neden beni beklemiyorsunuz? Ben de sizi parkta, suyun kenarında beni bekliyorsunuz zannediyorum.”
Birlikte yürümeye başlıyorlar; çalı altlarına atılmış irili ufaklı çöplere, iğne yapraklıların hastalıklı gövdelerine, osmantus ağaçlarının dallarında biriken tomurcuklanmış sarı çiçeklere, su kenarına inen merdivenlerin likenli köşelerine, merdivenlerin bittiği yerdeki soğan başlıklı küp sütunların diplerine, su içmek için kanala eğilmiş uzun tüylü hayvanlara benzeyen bodur ağaçların altlarına tek tek, en ufak bir ayrıntıyı bile atlamadan, her biri birkaç kilometre aşağıda bulunan ceset hakkında gizemli bilgiler verecekmiş gibi uzun uzun bakıyorlar. İki saat boyunca sağlı sollu kanalın iki yanını da geziyorlar ama kayda değer bir şey bulamıyorlar. Çardağın etrafına astıkları kuş kafeslerinin altında kâğıt oynayanlara –Bunları görünce Zi Hao, “Bakın başkomiserim, kuşlar sahiplerini gezmeye
çıkarmış!” demişti pişkinliğine yandaş bulmaya çalışarak-, sabah yürüyüşüne çıkmış emekli çiftlere, erkenden gelip suyun kenarındaki yerlerini tutan yaşlı balıkçılara, çalıların kısmen örttüğü oturaklara tünemiş genç âşıklara, otuz saniyede bir elindeki telefonun ekranına bakan müzmin yalnızlara, yürüme parkurunun biraz içerisinde kalan kısımda Tai Chi yapan altmışlık delikanlıya tek tek
soruyorlar olay hakkında bilgileri olup olmadığını. Sonuç hep aynı olumsuz yanıt! Ne onların ne ağaç dallarına asılmış kırmızı fenerlerin altında ısınma hareketleri yapan koşucuların ne de köprünün altındaki kuytulukta salaş bir bisiklet tamirhanesi işleten yaşlı ustanın bir bildiği var kimliği ve yüzü belirsiz bu ceset hakkında. Belki bir şey çıkar diye fotoğrafını çektikleri yumurta kabukları var bir
tek. Yürüyüş yolunun yanındaki yükseltinin kenarına, küçük mavi bir kutunun içine konmuş kabukları ilk önce Zi Hao görüyor. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)
Yürüyüş Yoluna girmeden önce
Köşeyi dönüp kaldırıma adımını atınca sola döndü. Doğu Tai Hu Caddesinin görünmeyen ucundan başını uzatmış olan soluk benizli güneş, sabahın telaşlı saatlerinden arta kalan çirkinlikleri teftiş etmekle meşguldü. Yola ya da dükkânlara doğru eğilmesin diye tahtadan kafesler içine alınmış ağaç gövdelerine bakınca içerledi. “Şu ağaçları bile zapturapt altına alan, gövdelerini beyaza boyayıp
koruyan hükümet görevlileri neden bir yıldır peşimde dolanan ve özel hayatımın tüm inceliklerini benden izin almaksızın öğrenen adama tüm bunları yapmasına izin verir?” diye sordu önünde hazır bekleyen boz boşluğa doğru. Kaldırım taşlarındaki siyah oyuklar ve tırtıklı çıkıntılar, kimi yerde birbiri ardına dizilmiş bozuk fermuarları kimi yerde de iyice yıpranmış eski bir paltonun üzerine işlenmiş dev yamaları anımsatıyordu Lai’a. (Takip ya da Taciz)
Doğu Taihu Caddesinin başında, yemekten hemen sonra.
Saydam tavanın üzerinde; buharlaşmış yağmur sularından arta kalmış, içine hapsettiği güneşi sıkıştırdıkça büzülmüş ışık demetlerini aşağıya doğru salan dev lekeler var. Kafasını yukarı çevirip bakanların ilk görüşte ne olduklarını anlayamadığı, yeşil sularda sinsi sinsi gezinen denizanalarına ya da karanlık bir ormanda uğuldayarak av arayan baykuşun gözlerine benzettiği; ortası boz, kenarları
bulanık, dış kısımları saydam görüntüler bunlar. Bu lekelerin ortasındaki koyu öbekler boncuk boncuk gölgeler halinde siyah beyaz tuşlarımın üzerine düşünce içim kıpır kıpır oluyor, birazdan güzel bir şeylerin gerçekleşeceğine dair mesnetsiz bir umut beliriyor on yıllardır esaslı bir müzik çalmamış gergin tellerimde. Sevgilisini her düşündüğünde dudaklarının kaşındığını hisseden genç bir âşıktan pek farklı değilim aslında. Yeni silindiğim, sağımın solumun sabunlu bezlerle baştan aşağıya ovulduğu, kimi yerlerimin özenle parlatıldığı, kimi yerlerimin de ince işçilikle tamir edildiği ilk bakışta belli oluyordur herhalde. Rutubetten dolayı, vakti gelmiş yaranın kabuğu gibi kalkan cilalı boyalarımın, acemi bir ustanın kirli tırnaklarıyla söküldükten sonra mükerrer fırça darbeleriyle kapatıldığını da anlayacaktır, ömründe üç beş piyano görmüş herhangi bir acemi. Hatta asansöre
sığmayan gövdem merdivenlerin basamaklarına çarpa çarpa ikinci kata çıkarıldığı için bacaklarımdaki tekinsizlikten pekâlâ belli olur genç ve heyecanlı değil de yaşlı ve yorgun olduğum. (Piyano)
Aşağıya da farklı zamanlarda çekilmiş Çanco fotoğraflarını koyuyorum. Tren İstasyonunun fotoğrafını şimdiye kadar hiç çekmemişim sanırım.
İki haftadır yazamadım. Araya bir haftalık tatil girdi.
Tatil bitti, okul başladı. Başlar başlamaz da bana yeni verilen bir dersin
hazırlıklarıyla boğuştum. Sınıf listeleri, dersi bırakan öğrenciler, müfredat,
ders hazırlıkları falan derken akşamları eve yediden önce gelemedim. O
yorgunlukla da bilgisayarın başına oturup ciddi bir şeyler yazamazdım.
Tatilden sonraki ilk cumartesi de çalıştığımız için dün
yazılması gereken yazı pazara kaldı. Malum, ÇHC resmi tatilleri olabildiğince
birbirine bağlayıp halka uzun tatiller verme eğiliminde. Bu büyük bir
olasılıkla halkı mutlu etmek için yapılan bir icraat değil. Uzun tatili
görenler başlıyorlar seyahat planı yapmaya, para harcamaya, normal zamanlarda
almayacakları şeyleri almaya. Kısacası, gelsin vergiler, tüketim ekonomisi.
Yalnız bu fazladan tatil gününü verirken Türkiye’deki gibi bedavadan
vermiyor. Örneğin, resmiyette dört gün olan bir tatili, arada kalan bir günü de
tatil ilan ederek hafta sonlarıyla birlikte dokuz güne çıkarırsa, tatil
dönüşünde halktan bir cumartesi çalışmasını istiyor. Böylece bedavadan verilen
o tatil geri alınmış oluyor. Ben ilk geldiğimde bu tarz bir idarenin bizim
okula has olduğunu sanıyordum. Ne güzel bir okul idaremiz var diyordum. Meğer
tüm ülke bu şekilde yönetiliyormuş.
Neyse, bu sıkıcı muhabbeti bırakıp asıl konuya, yani Şangay’a
geleyim. Tatilde beş günlüğüne Şangay’a gittik. Başlamadan önce bir dil
sorunundan bahsetsem iyi olacak. Türkçe’de Şangay’ın nasıl yazıldığı konusunda
sanırım ihtilaf var. Ben kolayıma geldiği için Şangay olarak yazıyorum ama ara
sıra takip ettiğim Çin odaklı Türkçe web sayfaları “Şanghay” yazıyorlar. Bir de
bu ikisinin yanında Şangay konsolosluğunun kullandığı “Şanhay” yazımı var.
İngilizcesi “Shanghai” diye yazılan bir adı Şangay ya da Şanghay diye çevirmek
bana mantıklı geliyor ama dilimize girmiş yabancı kökenli sözcüklerin hepsi
İngilizce vasıtasıyla gelmiyor. Öyle olsaydı Almanya’ya “Germanya” derdik. Bir
de Mao’nun gerçekleştirdiği dil devrimi (Basitleştirilmiş Çince) sonucunda
Çince kökenli sözcüklerin Pinyin’de farklı yazılmaları konusu var. Yani dil
devriminden önce Shanghai yine Shanghai mı yazılıyordu İngilizce’de? Birileri
beni aksi konusunda ikna edene kadar “Şangay”ı kullanacağım.
Babasının omuzlarında kalabalığı yaran bir çocuk. Elinde ÇHC bayrağı, bayramı kutluyor.
Şangay’a varınca insanın fark ettiği ilk şey kalabalık. Sürekli
hareket eden, dört bir yana koşuşturan binlerce, yüzbinlerce insan… Öyle ki
kalabalığın içine girince yürümüyorsunuz, sadece sürükleniyorsunuz. Kaybolmak
ya da aynı yerde dolanıp durmak, birilerine çarpmak, tökezleyip yere yapışmak,
araba ya da e-bisiklet kazasına kurban gitmek gayet olası. Sürekli birilerinin
nefesini ensemde hissederek yürüdüm yollarda. Önümde, arkamda, sağımda, solumda
ve hatta neredeyse tepemde sürekli başkalarının gölgesi vardı beş gün boyunca.
Çanco gibi sakin bir kentten çıkıp Şangay’a gelince sanırım ilk şok böyle
yaşanıyor. Metro kolaylığı da olmasa kesinlikle gelmezdim. Neyse ki metro her
yere gidiyor. Gideceğimiz her noktaya hangi metro istasyonunda inip, hangi
çıkıştan çıkacağımızı bilerek gidiyoruz. Böylece kalabalıklar görünmez hale
geliyor. Fakat bu görünmezliğe gölge düşüren bir şey var. İnsanların çoğunun en
temel görgü kurallarını hiçe sayması ve fütursuzca davranması.
Kalabalık yollara taşmasın diye el ele tutuşarak zincir yapan polis. East Nanjing Yolu
Metroda çocuğunu çöp tenekesine işeten annelerden tutun,
temizlediği boğazından çıkardığı balgamı şılaap diye tren durağının ortasına
tükürenlere kadar bin bir çeşit insan var. Bu konudan daha önce de söz
etmiştim. Çin son yirmi yılda büyümüş, gelişmekte olan bir ekonomi. Bugün büyük
kentlerde, koca koca binaların içindeki küçük dairelerde yaşayan insanların
büyük bir çoğunluğu 20-30 yıl önce köylüydü, tarlada mısır yetiştirip, ahırda
süt sağıyor, bahçede domuzlara bakıyordu. Görüntüyü değiştirmek içeriği
değiştirmekten çok daha kolaydır. Tıraş olursun, takım elbise ve kravat
giyersin, kente taşınırsın ve olursun kentli. Oysa köyde bulduğun o
rahatlıkları da bırakmak istemezsin. Sonuçta hangimiz köyde umumi tuvalet arar,
hangimiz tükürmek için cebinden mendil çıkarır? Böyük şeherde gördüğü umumi
helayı köyüne getirmek isteyen Kibar Feyzo’yu anımsayın J
Köydeysen dağ bayır her yer tuvalettir. Köylü bunu bilir, buna göre ihtiyacı olduğu an bulduğu ilk çalılığa koyuverir. Aynı köylü kente geldiğinde de zorlanacaktır doğal olarak? Hoş, ÇHC ciddi olarak emek harcıyor bu konuda halkı eğitmek için. Yapılan yanlışları da kabul ediyor. Çanco’da (Şangay’da da) yol işaretlerinin yanlarında tuvalet işaretleri de var ve tuvaletler bedava.(Çin’de şimdiye kadar umumi tuvalete bir kuruş bile vermedim.) Düşünün, Balbaros Bulvarı’ndan aşağıya indiniz, yol ikiye ayrıldı. İşaretlerin birisinde Eminönü yazıyor, diğerinde Sarıyer. Bir diğer işaret de en yakın tuvaletin yerini gösteriyor. Daha ne yapsın hükümet. Eminim okullarda, bilumum eğitim kurumlarında bu konulara ağırlık veriliyordur.
Kültür öyle bir günde elde edilen bir şey değildir ki
hükümet he demekle 1,3 milyar insanı kültürlü hale getirsin. Kent kültürü “şimdi”
ve “burada”nın cazibesine hayır diyebilen insan yetiştirir. Köyde yaşayan insan
için böylesi bir nefis idaresi şart değildir çünkü doğayla iç içe yaşayan insanın
sadece doğaya hesap verme zorunluluğu vardır. Kentlerde yaşayan insanların
toplumsal, yani kendi bireyselliklerinin dışında kalan herkese karşı
sorumlulukları vardır. Kentler büyüdükçe sorumluluklar artar. Trafik lambasına
uymak güvenlik amaçlı olmaktan çok ahlaki bir prensip halini alır. Yolda birilerine çarpmadan yürümek, nadir de
olsa çarparsan özür dilemek bir ahlaki zorunluluk olur.
Çocuk bir sevip çıkacak işte, hayvan sevgisini nasıl öğrenecek başka?
Gezdiğim müzelerde, parklarda hep bu düşünceler dolandı
kafamda. Ne zaman bir tuhaflık görsem gülümsedim. Sun Yat Sen’in şimdi müze
haline getirilmiş olan evinin bahçesine işeyen küçük çocuğu görünce de, bilim
müzesinde girilmemesi gereken yerlere çocuklarını sokan anne babaya şahit
olunca da aynı şeyleri söyledim kendi kendime. Kim ne derse desin, Çin de
öğrenecek adâb-ı muaşereti. Zaman alacak ama öğrenecek. “Köyden indim şehre”
neslinin çocukları daha olgun davranacak ebeveynlerine kıyasla. Bir sonraki
nesil ise tam kentli olacak. Üç bin yıllık bir medeniyetin onca badireyi
atlattıktan ve ilk defa dünyaya meydan okuma fırsatını elde ettikten sonra
böyle ufak tefek şeylere takılacağını sanmak saflık olur.
Çin Cumhuriyeti'nin kurucusu olan Sun Yat Sen'in şimdi müze olan evinin bahçesine su döken bir çocuk. Annesi de arkasında ama resimde görünmüyor. Oysa on metre ileride tuvalet var.
Sanılanın aksine teori pratikten sonra gelir. Düşmeden,
kalkıp tekrar yeltenmeden, tekrar düşmeden (bu defa daha iyi düşmüşüzdür mutlaka),
tekrar yeltenmeden ve her seferinde biraz daha mükemmel hale gelmeden bilginin
ve toplumun evrimi gerçekleşemiyor. Çin’in modern zamanlar için gereken ahlaki
yetkinliğe erişmesi için modern zamanların olgularıyla (ve sorunlarıyla) karşılaşması
gerekiyordu. Son yirmi yılda bu olgular birkaç elitin avucundan çıkıp büyük bir
çoğunluğun kullanımına açıldı. Dolayısıyla emekleme dönemi başladı. Devamı da
gelir.
Kalabalıkların ve ”köyden indim şehre”cilerin dışında biraz
da gördüklerimden söz edeyim. Çanco’da görmeyip burada gördüğüm ilginç bir
görüntü kıçları açık bırakılmış pantolonlar giymiş bebekler oldu. Sanırım
çocuğun çişi ya da kakası gelince hemen en yakın uygun yere götürüp ihtiyaç
giderecekler. Amaç bu. Pratik açıdan güzel bir düşünce –aynı zamanda bebek
bezinden tasarruf sağlıyor- ama görüntü baya bir komik oluyor. Yani yarısı açık
kaldıktan sonra hiç giydirmesen de olur aslında. Hele sıcak havalarda, çocuk
zaten kısa pantolon giyiyor, onun da yarısı yok. Eeee, ne gerek var o zaman?
Hiç zahmet etmeyeydin J
Arkası olmayan bir pantolon örneği.
Şangay’da trafik kurallarına daha fazla uyuyor insanlar.
Bunda, Şangay’ın büyük kent olmasının payı yüksek tabii. Kolay değil 20 milyon
insanı beslemek, taşımak, barındırmak, kavgasız belasız bir arada tutmak. Yalnız
yine de kuralları hiçe sayan insanlar var. Özellikle elektrik harcamasın diye
farlarını kapatıp trafiğe çıkan –ve kimi zaman ters yönde giden- e-bisiklet
sürücüleri en tehlikeli olanı. Trafik lambalarının diplerinde ise ciddi bir kalabalık
oluyor genelde. İnsanlar bekliyorlar yeşili. Çanco’da bekleyen daha az.
Kentin caddelerinden birisi. Bol ışıklı, ultra-modern.
Yollarda dilenci çok ve bu dilencilerin hemen hepsi yaşlı
insanlar. Ayrıca çöplerden kâğıt ve plastik şişe toplayanlar da genelde yaşlı
insanlar. Bu işi bir meslek olarak değil de dilenciliğe alternatif olarak
yapıyorlar sanırım. ÇHC’de bildiğim kadarıyla genel halkı kapsayan bir
emeklilik politikası yok. İnsanlar ya çalışırken ölecekler –bu şekilde kimseye
yük olmayacaklar- ya da çocuklarının ellerine bakacaklar. Konfüçyüsçü anne-baba
sevgisi/saygısı aslında bu noktada sistemin işine geliyor. Anne-babaya kusursuz
saygı, bir çeşit emeklilik ve sağlık sigortası haline dönüşüyor. Gittikçe
yaşlanan nüfus –tek çocuk politikası kırsal kesimde yaşayanlar için yapılan
gevşemelere rağmen halen geçerli- devletin sunacağı emeklilik fonlarına değil
de çocukların omuzuna yükleniyor. İnsanlar ben yaşlanınca çocuğum bana baksın
diye çocuk yapmak zorundalar. Bu çocuk iyi para kazansın ki ileride
ebeveynlerine bakarken zorluk çekmesin. Bu durumda çocuk iyi okullara gitmeli,
en iyi eğitimleri almalı, iyi beslenmeli, iyi bir çevrede büyümeli. Bunlar da
para kazanmayı ve harcamayı teşvik eden diğer unsurlar.
Bilim ve Teknoloji Müzesi: Hayatımda gördüğüm en büyük müze. İçerisi bir binanın içi gibi değil, tam tersine dışarısı gibi. Yalnız burada da yürüyen merdivenler ve alışveriş mekanları müzeye AVM havası katıyor. Giriş 60 RMB.
Şangay Müzesi adeta bir AVM gibi inşa edilmiş. İçerisinde
barındırdığı tarihi eserlere rağmen müzenin işletim sistemi ve binanın iç
tasarımı beni haklı çıkaracak kanıtlar barındırıyor. Örneğin ben hayatımda ilk
defa içerisinde yürüyen merdivenleri olan bir müze gezdim. Üst kattan bakıp,
harıl harıl çalışan o yürüyen merdivenleri görünce insan hakikaten şaşırıyor.
Bunun yanında hemen her katta satış yapan dükkânlar mevcut. Normalde bir
müzenin çıkışında ufak bir dükkân olur ve bu dükkânda müzedeki eserlerin
bazılarının maketleri ya da turistlere yönelik incik boncuk türü şeyler
satılır. Şangay müzesi durumu abartmış. Buradan neden bilete para vermediğimiz
anlaşılıyor aslında. Böylesi bir müzenin ücretsiz olması şaşırtmıştı beni
içeriye girerken. Demek kapıda değil içeride para harcamamızı bekliyorlar. Hoş,
benim yaptığım gibi bir şey almadan çıkmak da mümkün. Dolayısıyla genel halk
için güzel bir uygulama aslında. Parası olan harcasın, parası olmayan kültürel
etkinlikten eşit miktarda faydalansın.
Şangay Müzesi: Giriş ücretsiz.
Müze bedava ama ne hikmetse parklar paralı. Kentin
merkezindeki Century Park’a giriş 10 RMB. Kocaman bir park, gez gez bitmiyor.
Biz girdik, bir-iki saat yürüdük. Gölün kenarına oturup, bir şeyler atıştırdık.
Kimileri çadırlarıyla gelmişler, kamplarını kurmuşlar, çoluk çocuk oynuyordu
çimlerin üzerinde. Her yerde olduğu gibi burada da aşık çiftler kendilerine
kuytu köşeler bulmuş, oynaşmak için fırsat kolluyorlardı. Frizbi oynayanlar
gördüm, bebek gezdirenler, kayığa binenler, fal baktıranlar…
Century Park'da kamp yapan vatandaşlar.
Şangay’da gördüğüm bir başka ilginçlik de kız arkadaşlarının
çantasını taşıyan erkeklerdi. Bir iki olsa anlayacağım da yüzlerce gördüm. O
anda kafam basmadı ama sonra düşününce taşlar yerine oturdu. Bu kadar çanta
taşıyan erkek olmasına rağmen el ele tutuşmuş çift görmek pek mümkün değildi
Şangay caddelerinde. Tek tük el ele, kol kola girmiş çiftler vardı tabi ki ama
böylesi bir tatil gününde olması gerekenden çok daha azdı. Dolayısıyla çanta
taşımanın aslında simgesel bir anlamı olduğu çıktı ortaya. Erkek, henüz elini
tutacak seviyeye getiremediği –belki hiçbir zaman o seviyeye gelemeyecek-
ilişkisinin en azından başlamış olduğunu bu şekilde ilan ediyor ve dışarıya bir
çeşit “Bu kız benim oldu ya da olacak.” mesajı veriyor. Aynı şekilde kız da
çantasını erkeğe taşıtarak ona, “Bak sana değerli eşyalarımı emanet ediyorum,
onlara iyi bak. Yarın bir gün sana kalbimi teslim edeceğim. Ona göre.” diyor. Tabii, el ele tutuşmaları henüz hoş
karşılanmadığı için ya da buna hazır olmadıkları için bu simgesel paylaşım
aslında el ele tutuşmuşlar gibi algılanıyor. Pek çoğu için ilişki ilerledikten
sonra da sanırım bu alışkanlık devam ediyor. Dolayısıyla evli erkekleri bile
eşlerinin rengârenk çantalarını taşırken görmek mümkün. Vietnam’da da benzer
bir simgesellik motosikletler üzerinde olurdu. Sokakta el ele tutuşmuş çift
göremezdiniz ama motorların üzerinde birbirine sarılmış çiftleri görmek sıradan
bir şeydi.
Bu resmi ben çekmedim. İnternetten buldum. Çanco'da Şangay'daki kadar çok yok böylesi çiftler.
Tutuculuk böyle bir şey işte. Bir yerden sıkıyorlar,
sıkıştırıyorlar, yasaklıyorlar ama o şeyin başka yerden ortaya çıkmasına engel
olamıyorlar. Çanco’ya geldiğimin ilk haftasında müdürümüz yaşadığımız kentin
çok tutucu bir yer olduğunu söylemiş ve bu yüzden hareketlerimize dikkat
etmemizi salık vermişti. Evet; sokağa çıkınca öpüşen çiftler görmüyoruz, televizyonda
ve internette her türlü cinsellik engellenmiş durumda. Cinsellik çağrıştıran belli
kelimeleri “Google”da arayamıyoruz. –Buna “rubber duck” da dahil ama bu yasağın
gerekçesi başka. Sonra anlatırım.- Bunun yanında bizim binanın 500 metre
ilerisinde yer alan ve içinde tek bir bar dahi olmasa da “bar street” diye
anılan cadde geceleri fahişe kaynıyor. Ben caddeden gündüz geçtim, bir akşam da
J ile birlikte yürüdük. Hepsi pahalı kulüpler, zengin gençlerin gittiği türden
üst sınıf eğlence yerleri. Bunun yanında caddenin sonunda masaj dükkânları var.
Asya’da azıcık da olsa yaşamış herkes bilir bu masaj dükkânlarının hangi amaca
hizmet ettiklerini.
Benim akşamları koştuğum Hong Mei parkında hava karardı mı çiftleri
oturakların üzerinde, birbirlerinin dizlerinin üzerinde görmek mümkün. Oğlan
oturuyor, kız da onun kucağına oturuyor. Bir de karanlık yerleri seçiyorlar ki
kimse bunları görmesin. Bir keresinde az daha çarpıyordum bir çifte. Zaten ağaçlardan
bir şey görünmüyor, patikalar ıssız… Kız oturmuş oğlanın kucağına, telefonda konuşuyor.
Artık nasıl bir fanteziyse bunlarınki! Keşke üzerlerinde bir baskı hissetmeseler
de ışığın olduğu yerde yaşasalar aşklarını. Biz de rahat rahat koşabilsek. Hayır,
ben utanıyorum onları görünce, ben onlarla göz göze gelince rahatsız olacaklar,
durduk yere suçluluk duygusuna kapılacaklar diye.
Bir başka örnek de tren istasyonuna giden yol üzerindeki “sex
shop”lar. Sıra sıra dizilmişler; kuru yemiş satar gibi dildo, vibratör, plastik
kadın satıyorlar. Kim alıyor bunları? Herhalde büyük kentten gelenler ya da dış
ülkelerden gelen “ahlaksız” yabancılar almıyor. Çanco’nun halkı alıyor.
Alsınlar da zaten, sorun değil. Yalnız bu kadar ortalıkta olması hem şaşırtıcı
hem de yanlış geldi bana. Herhangi bir gizlenme, çekinme yok. Bildiğin giriş
katı dükkânı, kapısı açık, içeride orta yaşlı bir kadın oturuyor. Zaten önünden
geçerken ister istemez gözün takılıyor. Annesinin elinden kurtulan bir çocuk
oyuncak dükkânına dalıyorum diye rahatlıkla bu dükkânların birine girebilir.
Sonra elinde ışın kılıcıyla çıkar J
Nasıl izin alıyorlar, nasıl halk tepki göstermiyor anlamış değilim.
Tutuculuk böyledir işte. Bir yerden hortlar, hiç farkına
varamazsın. Hayatı boyunca kadına dokunmayan adam oğlancı olur çıkar (Bakınız Katolik
kilisesi), hayatını darmaya (Buda’nın aydınlık yolu) adar ama BMW arabası ve o
arabayı garajında sakladığı kocaman bir villası vardır (Bakınız Tayland’daki
rahip skandalları). Yirminci yüzyılın başlarında ütopik
kitaplar yazan Budist-Konfüçyüsçü reformcu Kang Youwei bile bu örneklere
eklenebilir. Adam reform yapacağım, Mançu krallığını ikna edeceğim, Çin’i
değiştireceğim diye destekçilerden bir ton para topluyor. Macao’dan, Hong kong’dan,
ABD’den, Japonya’dan bir sürü insanı peşine yakıyor. Sonra da yanına 17 yaşında
bir kız alıp, dünyayı geziyor. Çin tarihçisi Jonathan D Spence durumu şu
cümlelerle anlatıyor:
One cannot calculate the costs of Kang Youwei’s peregrinations between
1904 and 1910, but they must have been enormous: Herculaneum, Pompeii, and
Rome; Milan, Paris, Berlin, Copenhagen; West Point, Yellowstone National Park,
Salt Lake City, Monte Carlo, the Alhambra, Fez; Uppsala and Trond heim; Kandy,
Luxor, Jerusalem, Constantinople—these are only a fraction of the places he
visited, and in many of them he stayed in the most luxurious hotels. Why did he
travel so much? Partly because he felt homeless and restless, as he admitted to
Liang Qichao. Partly because as of 1907 he had a new companion, a
seventeen-year-old Chinese girl from Guangdong province who had settled with
her family in the United States. With delightful candor (in the very spirit
that Kang Youwei had exhorted the world’s women to adopt) she had
offered herself to Kang as consort (his third) companion, and secretary, after
being passionately impressed by his photograph. (They traveled everywhere
together, lingered awhile on a little island Kang had bought off the Swedish
coast, and had a son in December 1908.
Ehh, sen gezmeye bu kadar para harcarsan Çin’de reformu kim
yapacak? Bir de gittiği yerlerde romantik şiirler yazıyor, yanında da 17
yaşındaki saf karısı. İstanbul’a vardığı gün ikinci Meşrutiyet ilan ediliyor. Hüzünleniyor
tabii Kang, bizde neden olmuyor diye! Ben de soruyorum işte, neden acaba? Hakikaten
neden acaba! Neyse ki Kang’ın düşperest yorumları rafa kaldırılıyor ve Sun Yat
Sen taraftarları reform falan dinlemeyip, Mançuların kıçına tekmeyi 1912’de
vuruyor. Yoksa Kang’a kalsa Çin daha yüz yıl cumhuriyet yüzü göremezdi.
Şangay'da gördüğüm bir başka ilginçlik de bekar pazarıydı. Müzmin bekarların ya da onların anne-babalarının geldiği bir pazar burası. Bir çeşit çevirimdışı arkadaşlık sitesi. Profilini bırakıyorsun, talibin çıkana kadar bekliyorsun. Malum, Çin'de aile çok önemli. Gençler bir an önce evlenmeli, anne-babaya torun vermeli. Bu yüzden eğitim ve meslek gibi "malayani" dünya işlerine dalıp, evlenmeyi unutan gençler için, anne babaları, kentin göbeğindeki Halk Parkına (İngilizcesi People's Square olan bu mekanı nedense Halk Meydanı diye çevirmek istemedim çünkü meydandan çok parka benziyor.) gelip, çocuklarının profillerinin yazılı olduğu büyük kağıtları parkın içindeki panolara asıyorlar ya da yanlarında getirdikleri şemsiyelerin üzerine koyuyorlar. Bazıları bu işten para da kazanıyor. Komisyonla çalışan bu çöpçatanlar binlerce profili duvarlarında barındırıyorlar. Profiller Çince olduğu için anlayamadım ama birkaç tanesi İngilizce yazılmıştı. Onlarda gördüklerim: Yaş, boy, kilo, aylık maaş ve hukou. Bilmeyenler için Hukou'yu kısaca izah edeyim. Çin'deki ikametgah sistemine verilen ad. Atılan demokratik atılımlarla her ne kadar gevşemiş olduğu iddia edilse bile Şangay'lı bir aile kolay kolay Şangay'da ikametgahı olmayan birisine kız vermez diyorlar. Çocuklarının gideceği en iyi okullar Şangay'dayken, en iyi imkanlar bu kentteyken, buralı birisinin kolay kolay bu kenti bırakıp başka bir kente gitmesi pek düşünülemez.
Komisyonla çalışan çöpçatanlar ve potfolyolarındaki profiller.
Bunlar da çaresiz ebeveynler. Şemsiyeye sığdırdıkları evlatları. Satışa hazır bir el işi gibi.
Şangay’ı yazacaktım yine nelerden bahsetmiş oldum. Şangay’ın
da adı ara ara geçmiş oldu. Hoş, bu düşüncelerin çoğu ben Şangay’dayken ya da Şangay vesilesiyle geldi
aklıma, oradayken küçük defterime notlar aldım. Bu yüzden Şangay başlığı altında olmayı
her şeye rağmen hak ediyorlar. Bana sen neden gezi yazısı yazmıyorsun diyenler
de anlamışlardır benim neden öyle şeyler yazamadığımı. Kafası dağınık bir
insanım ben. Görüntüler değil, o görüntülerin arkasındaki tarih, kültür,
ekonomik ve toplumsal nedenler ilgilendiriyor beni. Gezecek adam alır Lonely
Planet’ı gezer. Ben bile öyle yapıyorum. Orada her şey yazıyor zaten, gezilecek
yerler, yenilecek yerler, tarih ve kültürel zenginlik dahil. Ayrica Şanghay'da yaşayan bir Türkiyeli olan Dinçer Mola Bey'in hazırlamış olduğu Şangay Rehberi sayfası Türkiyeli gezginler için eşi bulunmaz bir kaynak.
Aşağıya kalan resimleri ekliyorum. Şangay defterini bu
şekilde kapatıyorum.
Çay matarasını önüne koymuş, manzaranın fotoğrafını çekiyor. Bund'da, nehrin kenarında.
4 saati 100 Yuan'dan bir otel. Yürümekten yorulup, birkaç saatliğine dinlenmek isteyenler için :)
Jackfruit satan bir kadın.
Epeski usule göre yapılmış yepyeni bir bina.
Bir AVM'nin en üst katından bakınca görünen lambalar.
Jing'an Tapınağı'nda dua eden Budist kadınlar. Nedense dua eden tek bir erkek görmedim bu tapınaklarda.
Jing'an Parkı
Century Park - Yüzyıl Parkı: İnsanlar parkı çevreleyen nehircikte kayıkcıklara biniyorlar.
Yuyuan Bahçesi
Konfüçyüs Tapınağı - Konfüçyüs'ün heykeli
Konfüçyüs Tapınağı
Jing'an Heykel Parkı: Kesinlikle gezilmesi gereken bir yer.
Jing'an Heykel Parkı
Jing'an Heykel Parkı
Jing'an Heykel Parkı
Jing'an Heykel Parkı
Jing'an Heykel Parkı
Jing'an Heykel Parkı
Sun Yat Sen ve devrin diğer siyasi simaları
Sun Yat Sen'in Heykeli. Şangay'daki evinin önünde. Evi şimdi müze.
Elektrik tellerine asılmış ıslak çamaşırlar.
Şangay'daki parklardan birisi. Büyük olasılıkla Halk Parkı.
Şangay Çağdaş Sanat Müzesi: Şangay'a yakışmayacak kadar küçük ama tasarımı güzel. Sergi berbattı, hiç sözünü etmeyeceğim.