Bu Blogda Ara

roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2015

Bir Kan Tüccarının Hikâyesi - Yu Hua


Kitabın Çince baskısının kapağı
Romanın Çince adı, 许三观卖血记. Türkçeye doğrudan çevirisi “Kanını Satan Xu Sanguan” olarak yapılabilir. İngilizceye “Chronicle of a Blood Merchant (Bir Kan Tüccarının Hikâyesi) olarak çevrilmiş.  Ben romanı İngilizce çevirisinden okuduğum için bu adı kullanacağım. Her ne kadar roman, kan alıp satan bir tüccarın değil de mecbur kaldıkça kanını satan bir babanın hikâyesi olsa da.

Yu Hua’nın bir diğer romanı olan “Yaşamak”ta olduğu gibi, bu romanda da bir ailenin çile ve ıstıraplarla dolu hikâyesini izliyoruz. İzliyoruz diyorum çünkü yazar hemen hemen hiçbir yerde ahlaki ya da siyasi bir taraf tutmuyor, ders vermemeye özen gösteriyor. Yabancı bir ülkedeki olayları aktaran tarafsız bir gazetecinin sesi gibi metin boyunca duyduğumuz ses. Arka planda devrimler, isyanlar, açlıklar, itiraflar ve ölümler yaşanırken; okuyucu, yazarın yönlendirmesiyle, sadece Xu Sanguan’ın ailesinin dramı ile ilgileniyor. Çin’in çalkantılı tarihinin izlerini, gözümüzün önünde filizlenip yeşeren bu ailenin üzerinden takip ediyoruz. Yazar kendisine bilinçli ya da bilinçsiz olarak oto-sansür uyguluyor ve siyasi tarihi teğet geçiyor. Bunun yerine, ailenin tarihi üzerinden, ara ara arka plana ışık düşürüyor ve parça parça da olsa 1940-1970 yılları arasında gerçekleşen olaylara hafiften dokunduruyor. Örneğin İleriye Doğru Büyük Sıçrama Kampanyası (Great Leap Forward) sırasında yaşanan açlığı ve kıtlığı ailenin karşılaştığı bir zorluk olarak veriyor. Aynı şekilde Sağcı Karşıtı Kampanyayı (Anti-Rightist Campaign) da dört duvarın arasına sokup, oğulların annelerine karşı yarı utangaç yarı gaddar tavırlar takındıkları bir mikro-kozmos sahnesine dönüştürüyor. Kültür Devrimi (Cultural Revolution) ise anne babanın uzaklara giden oğullarını özlemeleri ve onları geri getirmek için ellerinden geleni yapmaları –Oğullardan birisinin şefine yoku yok bir sofrada ikramda bulunmak ve bunun için kan satmak gibi- olarak özetleniyor romanda.
İngilizce çevirinin kapağı. Kindle versiyonunun kapağı da bu şekilde tasarlanmış.
Romanın genel konusu adından da anlaşılacağı üzere kanını satan bir adam. Yalnız kanını kendi keyfi için satmıyor Xu Sanguan. Ne zaman ailesi –karısı ve adları Bir, İki, Üç olan oğulları- zor durumda kalıyor, ne zaman tüm umutlar yıkılıp çaresiz kalıyor, ne zaman tüm dünya karanlığa bürünüp onu yalnız bırakıyor; o zaman çok da uzun süre düşünmeksizin kendisini hastanede buluyor. Kanını satmadan önce bol bol su içiyor ki kanı incelsin, daha çok kâse doldurabilsin. Kanını verdikten sonra da adet haline getirdiği üzere, yakınlardaki bir lokantaya gidip kızarmış domuz ciğeri ve pirinç şarabı içiyor. Ritüel haline getirdiği bu alışkanlığı yıllar sonra kan satmaya yeni başlayan iki gence şu sözlerle izah ediyor.

“Domuz ciğeri kan yapar, şarap da ona hayat verir.”

Yaşı genç, sağlığı yerindeyken zorlanmıyor olsa da kanını satma kararını vermesi çevresinde hoş karşılanmıyor. Özellikle karısı Xu Yulan karşı çıkıyor.

“Kanını satacağına bedenini sat daha iyi. En azından bedenin sana ait. Oysa kanını satmak atalarını satmaktan farksızdır. Xu Sanguan, sen atalarını sattın.”

diyor kocasının kanını sattığını öğrenince. İlk başlarda bu şekilde karşı çıksa da ileriki zamanlarda çok itiraz etmiyor kocasına. Zamanla o da öğreniyor başka çarelerinin olmadığını. Bir kere kanını satmaya başlamışsan eğer, tıpkı kumar alışkanlığına yakalanmış bir müptela gibi, bir daha bırakamayacaklarını geç de olsa fark ediyor.
Yu Hua, ABD'de bir üniversitede düzenlenen edebiyat günlerinde konuşma yaparken. 
Romanda doğrusal bir hikâye anlatımı var. Sahneler uzun, sahneler arasında bazen yıllar geçiyor. Romanın olumsuz olarak görülebilecek bir yanı tekrarların çok olması. Dönüp dönüp aynı konuları tartışıyor yazar, bir türlü hallolmayan eski hesaplar ikide bir su yüzüne çıkıyor. Bunu büyük bir olasılıkla bilinçli bir şekilde yapıyor, çünkü Çin’in çalkantılı dönemlerinin aile üzerindeki yansımalarını ve bu yansımaların farklı frekanslarını okuyucuya bu şekilde vermeye çalışıyor. Bu tekrarların gerekçesi ne olursa olsun, roman boyunca toplamda sadece iki ana temanın olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Birinci tema; bir erkeğin babası olmadığı bir çocuğa babalık yapması. Babasız kalan bir çocuğa üvey babalık yapması gibi basit bir olay değil bu. Xu Sanguan, evlendikten sonra doğan ilk oğlunun aslında ondan olmadığını öğrenince doğal olarak hem karısıyla hem de oğluyla arası açılıyor. Oğlunu defalarca reddetmeye çalışıyorsa da her seferinde merhamete geliyor. Hatta, ilk başlarda kanını satarak elde ettiği parasını ilk oğluna harcamamaya ant içiyor olsa da romanın sonlarına doğru görüyoruz ki, ilk oğlunun hayatını kurtarmak için üst üste defalarca kan satıp, hayatını tehlikeye atmaktan bile çekinmiyor. Burada merhametin ve sevginin; geleneksel kan bağı ısrarına galip geldiğini görüyoruz. Xu Sanguan, kendisi geleneksel zihniyette bir insan olsa da bunu aşıyor ve kendisinden olmayan oğluna kendi oğluymuş gibi muamelede bulunmayı öğreniyor. Bize de bu konuda büyük bir ders veriyor. Tabii ki geleneksellikten kopup, yeniliği kabul etmesi kolay olmuyor.

Baba ve Birinci Oğul arasında yaşanan çatışma, roman boyunca sürekli su yüzüne çıkıyor. Xu Sanguan, İleriye Doğru Büyük Sıçrama Kampanyası sırasında kanını satıp, öz oğullarını etli nudıl yemeye götürüyor ama üvey oğlunu yanına almıyor. Sağcı Karşıtı Kampanya sırasında, karısı boynuna tahtadan bir levha takılıp yerel tiyatronun sahnesinde aşağılandığında sesini çıkaramıyor. Hatta; karısının eve geldiği bir akşam, çocuklarıyla birlikte karısından hesap soruyor. Bunu Mao’nun emri olduğu için –Devrime inanmış olan Birinci Oğul'un ağzından- yapıyor olsalar da Xu Sanguan çocuklarının anneleri karşısında ağır suçlamalar yapmasına izin vermiyor. Birinci oğulun “Madem tecavüze uğradın, neden ısırmadın? Demek ki isteyerek yaptın.” isnadı ise erkek egemen toplumun, ister devrim öncesi ister devrim sonrası olsun, kolay kolay erkek yanlısı retoriğinden kurtulmadığının bir göstergesi olarak okunabilir. Aynı şekilde Xu Yulan’ın başlarına gelen felaketler için karmayı suçlaması ve kendisini bir önceki hayatında kötü bir kadın olduğuna inandırması, yine yirminci yüzyılın ilk yarısında doğup büyümüş Çinli kadının bireysel sorunlar karşısında takındığı tavrı özetlemesi yönüyle önemli.

Romanın ikinci teması ise Xu Sanguan’ın kanını satması ve bu uğurda hayatını tehlikeye atmasıdır. İnsanın kanını satması burada simgesel bir anlam eşliğinde okunabileceği gibi simgesellikten bağımsız olarak da düşünülebilir. İnsanın emeğini –yani terini, zamanını, enerjisini- verip tükettikten sonra, elinde verecek bir şey kalmayınca ruhunu satmasıdır aslında kanını satması. Bir çeşit sınır çizgisine varmak ve o çizgi üzerinde ileri geri gezinmektir. Bir adım sonrasında ölüm vardır ve roman, okuyucu birkaç defa o sınır çizgisine yaklaştırır. Xu Sanguan, ileriki yaşlarında kan satınca ciddi anlamda zorlanır; başı dönmeye, çabucak yorulmaya, gözleri kararmaya başlar. Hatta, ilk oğlu hastalanıp ailecek ciddi bir parasal sıkıntının içine girdiklerinde Xu Sanguan ikişer üçer gün arayla kanını satmaya yeltenir. Buz gibi nehir suyunu içip, bayılana kadar kan verir. Oysa, kendi bedenine sahip olamadığı toplumda hasta oğlu için ölmesine de izin yoktur. Doktorlar aldıkları kanı Xu Sanguan’a geri verirler, bir de üzerine başka kan eklerler. Para alacağım diye girdiği hastaneden para kaybederek çıkar romanın kahramanı. Bunun en büyük nedeni ise kan verip ölen bir insanın doktorların, hemşirelerin hatta tüm hastanenin başını belaya sokacak olmasıdır.  Kısacası kan satabilirsin ama bu işin de kuralları vardır, tıpkı diğer ticari metalarda olduğu gibi kan alıp satmak da ticari yasalarla korunmaktadır.

Yu Hua’nın romanı tarihsel ve toplumsal arka planlarından soyutlandığında oldukça hümanist bir resim çizer. Yazarın üslubu sadedir. Uzun betimlemelerle okuyucuyu sıkmaz. Hemen hemen her sayfa konuşmalar, kavgalar ve kavgaların sonuçlanmasıyla doludur. Komedi sıklıkla baş vurulan bir yumuşatma yöntemidir. Konu her ne kadar ağır ve iç burkucu olsa da Yu Hua, okuyucuyu nasıl rahatlatacağını bilir ve karakterler arasında geçen konuşmalara bol bol gülünç laflar ekler. Xu Sanguan'ın kan verdikten sonra bacaklardaki uyuşmayı cinsel ilişki sonrası yaşadığı yorgunlukla eş tutması, üşüdüğü için domuz yavrularına sarılıp uyuması, karısını kırık bir testiye benzetirken kendisini ölü bir domuza benzetmesi, Bir Numara'yı çatıya çıkartıp ölmekte olan babasının ruhunu geri çağırmaya zorlaması gibi sahneler; hemen her okuyucunun yüzüne tebessüm getirecek derecede samimi ve insancıldır.

Roman boyunca neredeyse hiç iç çatışma yaşanmaz, yaşansa da biz okuyucular bu çatışmayı ancak dışarıya vurduğunda, karakterler arasındaki tartışmalarda öğrenebiliriz. Karakterler derinlemesine analiz edilmez, tek boyutlu ve tek renklidirler. Hatta hemen her karakter tek bir cümleyle özetlenebilir. Ailesi –kendisinden olmayan oğlu da dâhil- için her şeyini yapacak bir baba, kocasını bir kere aldatmış –aslında tecavüze uğramış- ve pratik zekâsıyla işleri yoluna koyan bir anne, adları Bir, İki ve Üç olan üç tane oğul.  Hikâyeye ara sıra dâhil olup, işleri bitince kaybolan komşular, arkadaşlar ve hastane görevlileri.

Bir Kan Tüccarının Hikâyesi, son yıllarda Çin’de en çok okunan romanlardan birisidir ve bu popülerliğini aile kurumunu kutsayışına, yoksulluğa rağmen birbirine sarılıp mutlu olabilen aileyi resmedişine, merhameti kan bağının önüne koyuşuna ve en çok da Çin’in yakın tarihine ufaktan dokunduruşuna borçludur. Tarihi konularda detaylara derinlemesine dalsaydı bu roman da tıpkı Yan Lianke’nin romanları gibi yasaklanır ve sadece yurt dışında bilinirdi. Türkçe’ye çevrildi mi ya da çevrilir mi bilmem ama ben bir okuyucu olarak bu romanın Türkiye’de de çok okunacağından, hatta edebiyat çevrelerinde ses getireceğinden emin olduğumu söyleyebilirim.

07 Şubat 2014

İNSAN NEDEN OKUR?

Sayfaya en son koyduğum "İsan Köylerinde Akşam” başlıklı yazıdan sonra EE adlı bir okuyucudan şöyle bir soru aldım:

Bunca kitap okumanın insanı daha mutlu yapmayacağını bildiği halde insan neden daha fazla kitap okur ki?

Aşağıdaki yazı bu soruya verilen kısa bir yanıt niteliğindedir.

Öncelikle mutlu olmak ile okumak arasında herhangi bir ilgileşim (korelasyon) olduğunu sanmıyorum. En azından bizi böylesi bir hipoteze sürükleyecek herhangi bir gerekçemiz yok. Okumak ne daha mutlu eder insanı ne de daha mutsuz. Mutlu olmak başlı başına ayrı bir insani durumdur ve daha çok insanın içinde bulunduğu kabı doldurmasıyla ya da içine sığabileceği bir kap bulabilmesiyle ilişkilidir.  İnsan yaşarken sürekli yeni ilişkiler kurar ve bu ilişkiler sayesinde hayata tutunur, yeni şeyler öğrenir, öğrendikleriyle yeni ufuklara doğru yol alır. Bu ilişkiler ne kadar sağlam değerler üzerine kurulmuşsa o kadar mutludur insan. Bir çeşit “oyunu kurallarıyla oynamak” olarak özetlenebilir mutluluk. Kurallarıyla oynarsan sonuna varırsın, kazanırsın. Kurallara uymazsan yolda kalırsın, kaybedersin.

20. yüzyılın arlanmaz kültlerinden birisidir mutluluk peşinde koşan insan. Alışveriş kadınları mutlu eder, meslekte ilerlemek ve çok para kazanmak erkekleri mutlu eder, sürekli gelişen video oyunları çocukları mutlu eder... Erkek üreterek mutlu olurken, bu üretilenleri tüketmesi için 20. yüzyıl alışveriş delisi kadını yaratmıştır. (Gerçi kadın-erkek rolleri arasındaki ayrım azaltılarak kâr marjini yükseltilmiştir son yüzyılda ama yine de popüler kültürdeki yansımalarına bakarsak bu rol ayrımı geçerliliğini korumakta.) Bu yüzden alışveriş bir ihtiyacı karşılamaktan çok arzuları karşılayan bir etkinliğe dönüştü son yüzyılda. İnsanların neye ihtiyacı olduklarının bir önemi yoktur. Neyi arzuladıklarının ya da arzulayabileceklerinin (Steve Jobs’un bir lafı vardı kabataslak aklımda kalan: İnsanlar neyi arzuladıklarını bilmiyorlar. Onu bulup çıkarmak bizim işimiz.) bir önemi vardır. Henüz arzulamamışlarsa, onların arzulaması için gereken bilinç-dışı manipülasyonlar yapılmalı, zihinlerin derinliklerindeki arzular uyandırılmalıdır. Ancak bu şekilde kapitalist çarklar dönmeye devam edebilir. Yeni aldığınız telefonu bir yıl sonra çöpe atıp yenisini almazsanız telefon şirketleri kâr edemezler. Aynı şey zayıflamak için milyarlarca dolar parayı saçma sapan haplara ve çaylara harcayan kadınlar için de geçerlidir. Mutlu olmamız için harcamamız gerektiğine inandırıldık bu çağda. Daha da kötüsü mutlu olmazsak hayatımızın bir değerinin olmayacağına ikna olduk. Her şeyi daha iyi hissetmek, kendimizle barışmak ve etrafımıza huzur saçmak için yapar olduk.

Oysa daha önce “Z’ye Mektup” yazısında da bahsettiğim gibi hayattaki asıl amaç mutlu yaşamak değil, anlamlı yaşamaktır. Hayatımızın bir anlamı olmalıdır. Mutluluk bu anlamla gelecekse gelir zaten. İnsanın hayatının anlamlı kılacak birkaç hedefe ihtiyacı vardır. Bir anne için bu hedef çocuğunu en iyi şekilde yetiştirmek olabilir. Bir baba için çocuklarına satranç öğretmek ve onları uluslararası olimpiyatlarda zirveye taşımak olabilir. Kimseye zararı olmadığı sürece hayata anlam katan her eylem –sanat, spor, bilim, edebiyat vb- hayatın amacı olabilir. İnsan böylesi bir amaca bir kere bağlandı mı zaten mutluluk peşi sıra gelecektir.
Gelelim EE’nin sorusunun akla getirdiği ve benim bu yazıya başlık olarak seçtiğim soruya. İnsan neden okur? Bugün düşündüm bu soru üzerine ve beş tane temel nedene ulaştım. Bunlar çoğaltılabilir, azaltılabilir de. Zaten birbirinden bağımsız maddeler değiller.  Aşağıya bunları madde madde geçiyorum.

1.       Öğrenmek için: İnsanın okumasının ilk ve en temel nedeni merak duygusunu tatmin etmektir. Bu evrimsel bir güdüdür ve aslında insanı diğer türlerden farklı yapan önemli bir yol ayrımına vesile olmuştur. İnsan merak ettiği için bilinmeze doğru yelken açmak ister. Bunu yaparken de elinden geldiğince üzerine alacağı riski azaltmak ister. Bu yüzden okumak, ya da benzeri işlevi görecek diğer öğrenme yöntemlerini kullanmak önemli bir rol üstlenir insanı böylesi bir göreve hazırlamada. Bir tıp doktoru tıp kitaplarını okumadan hasta muayene edemez, bir mühendis matematik kitaplarını satır satır çalışmadan makinelerin dillerini çözemez, bir gezgin gideceği ülkenin kültürünü ve geleneklerini rehber kitaplardan okumadan giderse başına hoş olmayan şeyler gelebilir. Okumak, öğrenmenin en kolay yöntemidir. Günümüzde görsel ve dinletisel pek çok iletişim aracı okumanın yerini almış gibi görünse de aslında verebildiği derinlik ve insana sağladığı kolay (ve ucuz) çalışma ortamı bakımından okumanın uzun yüzyıllar boyu daha iyi bir öğrenme yöntemi olarak kalacağı aşikardır.

2.       Zevk için: Bazı okumalar sırf zevk için yapılır. Şiir mesela…  “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak / Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak” derken bir şey öğrenmezsin. Seslerdeki uyuma, kelimelerdeki ahenge, o ahenkten çıkan ve zihninde canlanan görsel şölene kaptırırsın kendini. Amaç bir şey öğrenmek değil, bir durumun tadını çıkarmaktır. Romanla ortak noktaları daha çok olsa da kimi zaman öykü de bu kategoride anılabilir. Bir insanın içine düştüğü anlık durumu hissetmek, kendini onun yerine koymak, sorulamayan soruları kendine sorabilmen için okursun öyküyü. Bu arada bir şeyler öğrenirsen, öğrendiğin yanına kâr kalır ama kesinlikle öğrenmek, ders çıkarmak, hayatı özetlemek değildir bir öykünün amacı. İliklerine kadar hissedeceksin kelimelerin büyüsünü, beğendiğin cümleler olacak altını çizdiğin, tekrar tekrar okuyacaksın o cümleleri. Ezberlemek, sürekli yanında taşımak, sevdiceğine okumak isteyeceksin. “Var mıdır nalçaları sevincin? / Gün tene değince kanatları uzar mı? / Derin bir secde gibi rüzgâra aşılanmak / Dostları düşünmenin çarpıntısından mı?” derken ufuk çizgisine bakıp ifadelerdeki sihri hayal edeceksin. “Leblerin mecruh olur dendân-ı sin-i buseden / Lâlin öptürmek bu hâlette muhâl olmuştur bana” derken aşkı ve aşkın insana yaptırdıklarını düşüneceksin. İrkileceksin, sarsılacaksın, titreyeceksin. Mutlu olamayacaksın belki ama umutlu olacaksın insanlık adına, aşk adına, zamanın bitmez tükenmez ruhu adına.


3.        Anlamak için: Romanlar ve öyküler başkalarının hayatlarını anlamak için okunur çoğu zaman. Çünkü insanı ve onu çevreleyen hayatı anlamanın tek yolu onu bir çerçeveye sokmaktır. İnsan çevresinden soyutlandığında havada gelişigüzel taklalar atan, anlamsız bir biyolojik varlığa dönüşür. Onu anlamak için onu etrafına bağlayan çerçeveye bakmak şarttır. Roman ve öykü bu yüzden önemlidir. Psikolojinin, sosyolojinin, antropolojinin yapamadığını yapar kurgu. İnsanı değişmez, baştan tanımlanmış bir varlık olarak ele almaz roman. İyi bir yazarın elinden çıkan katile hayranlık duyabilirsiniz. Çünkü yazar o katilin eylemlerini haklı çıkartacak öylesi bir çerçeve sunar ki okuyucuya, okuyucu mecbur kalır katile sempati duymaya. Kocasını aldatan Anna Karanina’ya sempati duyduğumuz, tefeci kadının kafasını baltayla yaran Raskolnikov’a yakınlık beslediğimiz gibi nice “anormalleri” normal karşılarız romanda (ya da öyküde). Çünkü kurgu sanatı bizi bir yandan gerçeklikten soyutlarken, bir yandan da koşut bir gerçekliğe davet eder. Bu koşut gerçeklikte yazarın yaratmış olduğu bir dünya vardır ve bu dünyanın tek amacı kendisini size sevdirmektir. Siz bir gözlemci olarak bu dünyaya girdiğinizde aslında o dünyadaki karakterlerin derilerinin altına girmiş olursunuz. Bir eşcinsel olursunuz eşcinselliği günah ve sapkınlık olarak gören bir toplumda, bir öğretmen olursunuz veliler ile okul yönetimi arasında sıkışmış kalmış, bir kadın olursunuz kocasından dayak yiyen ama bunu dile getiremeyen, hayatı boyunca çalışmış ama bir baltaya sap olamamış bir zavallı olursunuz. Bu şekilde kurgu başka hiçbir bilim dalının yapamayacağı bir işi becerir. İnsanı içinde bulunduğu ortamla birlikte anlatır ve aslında bu şekilde “gerçek insanı” ortaya koyar. Çünkü etrafından soyutlanmış insan var değildir, insan değildir. Onu anlamanın, acılarına ortak olmanın, sevinçlerini paylaşmanın tek yolu kurgunun çetrefilli patikasıdır. “Başka insanların acılarını tahfif etmek kadar büyük bir günah olabilir mi?” diye sormuştu yıllar önce okuduğu İranlı bir yazar. Bu günahtan kaçınmanın en kolay yolu onları anlamaktır. Bu da romandan ve öyküden geçer.

4.       Özgürleşmek için: Okumadan okumaya fark vardır. İnsan sırf inandıklarını tasdik etmek için okuyorsa özgürleşemez. Tam tersine inandıklarının kölesi olur. Böylesi bir okur “Bütün kuğular beyazdır.” önermesine inanıp, gördüğü her beyaz kuğuyla inancını bir kat daha pekiştirdiğini sanan tümevarımcıya benzer. Oysa sağlıklı okur ömrünü beyaz olmayan kuğu arayarak geçiren okurdur. Yararlı okuma eleştirel okumadır. Zaten içine doğduğumuz toplum bize yaptırımlar getirir. Yapma, etme, gitme, konuşma gibi yasaklarla büyürüz hepimiz. Okuyarak bu yasakları çözümleyebilir, arkalarında yatan gerekçeleri görebiliriz. Özgürleşme de bu anlamadan sonra gerçekleşir. İnsanı düşündüren, sorular sordurtan, cevaplar vermekten çok yeni sorular sorup yeni okumalara yol açan kitaplardır okunması gereken. İnsana eksikliğini hissettirecek kitaplardan bahsediyorum. Zihnindeki kalıpları yıkacak, zincirleri parçalayacak, sorulmayan soruları korkusuzca sorabilecek, tehlikeli uçurumlarda okuyucuyu gezdirmekten çekinmeyen kitaplardan. İyi kitap özgürleştiren, düşünmeye, sorgulamaya, diyalektiğe kapı aralayan kitaptır. Eksiklik duygusu önemlidir. İnsan eksiktir, tamamlanmamıştır, hiçbir zaman da tamamlanamayacaktır. Bu hem evrimsel düzeyde geçerlidir hem de tek bir insanın yaşamında. Bu eksikliğin giderilmesi, bu açlığın dindirilmesi için insanın kendisiyle ve içinde yaşadığı toplumla yüzleşmesi gerekir. Bu da en kolay okuyarak yapılır. Özellikle felsefe ve bilim okumaları bu konuda atılması gereken ilk adımlardandır. Bir de edebiyat var tabii dilin gücünü yanına alan ve zihinleri etkilemede tartışmasız gücü olan.

5.       Değişmek ve değiştirmek için: Sorgulamak, verilenle yetinmemek, sürekli sorular sormak rahatsız edici bir durumdur. Uzun süre bir yanıta ulaşamazsa insan sıkıntı yaşayabilir. Çünkü denge kaybı uzun süre dayanılacak bir durum değildir. Okuyup sorgulayan insan değişmeyi de bilmelidir. “Kafalarımız, içindeki düşünceler yer değiştirsin diye yuvarlaktır.” diye matrak bir laf duymuştum yıllar önce. Kafalarımızın neden yuvarlak olduklarını bilemem ama okuduktan sonra düşüncelerimiz değişmiyorsa okumaktan bir şey anlamadığımızı söyleyebilirim. Dünyayı yorumlamak yetmez, değiştirmek de gerekir. Haksızlıkla, adaletsizlikle, zulümle savaşmayacaksak neden okuruz adaleti, hukuku, merhameti anlatan kitapları? Değiştirmek için değişmek birinci koşuldur. Eleştirel okumalar bu yüzden önemlidir. Tek bir kitaba, tek bir görüşe aldanmadan okumak gerekir. Karşılıklı okumalar yapmak, kişisel gözlemler ve deneyimler eşliğinde durum değerlendirilmesi yapılmalıdır. İnsan, ömrü boyunca köklü değişimleri bir ya da iki kere yaşar. Öyle her fırsatta, rüzgârın estiği yöne dönen insan değişim kavramının yüz karasıdır. Kişisel çıkar için, cebine dolacak para için dönenleri her gün televizyonlarda, gazetelerde görüyoruz. Entelektüel dönüşüm maddi çıkarlardan bağımsız, salt insani değerler üzerinde gerçekleşendir. Aksi takdirde insanlığın huzuruna aydın sıfatıyla değil, “dönek, şakşakçı, şarlatan” gibi sıfatlarla çıkar bu insan.


Okuduk, öğrendik, sorguladık, değiştik ve değiştirmek için yola çıktık. Bütün bunları yaptıktan sonra zaten hayat bir anlama kavuşmuştur. Bu anlam içinde mutluluğu da barındırır, mutsuzluğu da. Üç yaşındaki bebeğin dünyanın en büyük yirmi ekonomisinden birisi olmakla övünen ülkemizde ölüme terk edilmesi haberi, okuyan insanı daha bir mutsuz edecektir. Bir aldatılmışlık, bir kandırılmışlık duygusu çöker insanın içine. Tüm ırmakları kan alır götürür böylesi bir haberle, tüm dağlar yanardağına dönüşür insanın başından aşağıya lavlar püskürten. Çünkü okuyan insan sadece üç yaşındaki o çocuğun ölümüne üzülmez; popülist politikalarla kandırılan halkına da üzülür, istatistiğin bir yalan aracı olarak kullanılıp zihinleri iğfal etmesine de üzülür, çalıp çırpması engellenen yüzsüzlerin nasıl her sürçmelerinden sonra pişkin pişkin sandığı işaret etmelerine de üzülür. Üzülür ve elinden yazmaktan başka bir şey gelmez. Yazar ki bir nebze acısı dinsin, yazar ki omuzlarındaki suçluluk duygusu bir nebze azalsın. Haksızlık karşısında sağlam bir duruş sergileyebilme biraz da olsa mutlu eder okuyan insanı. Sorunların kısa erimde çözülemeyeceğini bilse bile. Bu duruş mutlu olmaya yeter de artar pek çok insan için. Yeter ki ezilenin, haksızlığa uğrayanın yanından ayrılmayalım. Çünkü biz de ayrılırsak iyice kimsesizleşecektir kalabalıklar.