Bu Blogda Ara

Lu Xun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Lu Xun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2014

Çin Mektupları 22 - Çinli Kimliği ve Lu Xun

Çin’den ayrılmadan birkaç gün önce, tanınmış bir Çinli yazar bana Çin halkında gördüğüm belli başlı arızaları sordu. Ona üç madde saydım: Paraya aşırı düşkünlük, etrafında meydana gelen olaylara karşı duyarsızlık ve korkaklık. Bu yazar, benim bu yanıtıma sinirleneceğine, tam tersine bana hak verdi ve olası çözümler üzerine konuşmaya başladı. Bu, Çinlilerde gördüğüm entelektüel bütünlükten sadece bir örnekti.

Böyle diyor Bertrand Russell, 1920 kışında Çin’e yaptığı ziyaret sırasında karşılaştığı Çinli yazara. Bu ziyaret sırasında Russell üniversitelerde sayısız konferanslar verdi, kentli saygın kişilerle sohbet etti, yeni arkadaşlar edindi ve büyük bir şevkle Çin’in kırsal kesimlerini gezdi. Bir yıl sonra İngiltere’ye döndüğünde en iyi yaptığı iş olan, deneyimlerini  ince ayrıntılarıyla yazma uğraşına girişti. Yazdığı denemeleri 1922’de Problem of China (Çin’in Sorunu) adını verdiği bir kitapta topladı ve yayınladı. Bu kitabın uzunca denilebilecek bir bölümünde Russell, Çin Kimliği kavramından söz etmiştir. Bu bölüm o zamanda kitaptan Çinceye çevrilen tek bölümdür ve Çin’in prestijli edebiyat dergilerinden birisinde yayınlanmıştır. Böylesi bir teslimiyet bize tam olarak ne anlatmaktadır? Russell’ın sözleri özgün müdür? Özgünse bile gerçek midir?

Russell’ın, yaşadığı dönemin oryantalist ve aydınlanmacı retoriğinden kurtulamadığını söyleyerek başlayayım söze. Aydınlanmacı zihniyet aklın evrenselliğini ortaya koyarken bunu aynı zamanda sömürünün bahanesi olarak da öne sürmüştü. Bu şekilde aklın evrenselliği uzak memleketlerden getirilen ham maddeler ve ucuz işgücüyle Avrupa insanına aydınlanmacı felsefenin ne derece değerli ve doğru olduğunu gösterecekti. Boşuna dememişti Adorno “Aydınlanmanın kendisi totaliterdir.” diye. Oryantalist bakış açısı ile aydınlanmacı evrenselcilik arasında sıkı bir ekonomik bağ olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Oryantalizm, Edward Said’in kitaplarında yer verdiği gibi "doğuyu anlamayı değil, doğuyu dönüştürmeyi amaçlamıştır." Çünkü kendi deyimleriyle, ilkel ve eğitimsiz olan doğulu halk onların bir işine yaramayacaktır. Batıya derisi sarı ama kafası beyaz olan insanlar gerekmektedir. Bu da ancak doğu insanını, kendilerinin batılılardan farklı oldukları yalanına inandırmakla mümkündür. Bu fark eğitimle, kültürle ya da başka bir din ile kapanabilecek bir fark değildir. Bu fark bir tür kimliksel ayrışmadır ve doğduğun günden öleceğin güne kadar bu kimliği üzerinde taşıdığına inanmanla başlar, batılıların doğulular için uygun gördüğü tezgah.

Misyoner okulları bu yüzden vardır, askeri eğitim veren kurumlar da. Amaç doğulular için yaratılan yalanın sürdürülmesi, en çok da doğuluların kendi içlerinden çıkaracakları aydınların bu efsane ile uyutulmasıdır. Bu yüzden kimlik efsanesi yaratma işleminin her zaman için birden fazla taraf gerektirdiği düşüncesine katılanlardanım ben. Sömüren beyaz fikri ortaya atar, sömürülen ama kendi halkına sırtını dönmekten rahatsız olmayan yerel burjuvazinin sözde aydınları da bu fikre ortak olur. Bu sözde aydınlar her zaman için kötü niyetli değildirler. Sadece durumun ciddiyetini kavrayacak kadar “aydın” olamamışlardır ya da henüz zamanın nabzını tutacak kadar bir çevreden yoksundurlar. Düşmanla el ele verip, birlikte bu efsaneyi yayarlar. Edebiyatta hafızalardan çıkmayacak karakterler olarak eklenir bu sözde var olan kimlik. Sosyal bilimlerde kanıtlar eşliğinde sunumları yapılır üniversite amfilerinde. Hatta doğa bilimcileri bile katılır bu akıma. Kuramlar eğilir, bükülür. Güçlünün duymak istemediği hiçbir gerçek laboratuvarın kalın duvarlarından dışarıya sızamaz.

Gelelim eleştirimize. Öncelikle, Russell’ın bu söylemi özgün değildir. Zaten kendisinden önce gelmiş misyonerlerce defalarca sözü edilmiş kavramlardır bunlar. Bunların en başında daha önce de sözünü ettiğim Arthur Smith gelmektedir. Lu Xun gibi zamanın etkili bir düşünürünün de aynı kimlik tartışmasında yanlış tarafta yer almasıyla yirminci yüzyıl Çin edebiyatında (Özellikle 4 Mayıs hareketinde etkin olan aydınlarda) ciddi bir tartışma başlamıştır. Bu tartışmayla birlikte öykü ve roman kahramanları Çinli kimliği ile özdeşleştirilir. Çinli yalancıdır, çıkarı gerektirdiğinde dostlarını arkadan vurmaktan çekinmeyecek bir haindir, etrafında olup biteni kavramak için kılını kıpırdatmayacak bir cahildir. Bunlar öykülerde canlı kanlı karakterler olarak yer aldıkça bu karakterleri yaratanlar edebiyat dünyasında devleşir. Çünkü Çin halkına Çin halkını anlatmaktadır. Oysa anlattıkları Çin halkı kendi keşfettikleri Çin halkı değildir. Misyonerlerin ve benzeri oryantalist kafadaki batılı gözlemcilerin gözüyle anlatılan Çin’i ele almışlardır. Onlar anlattıkça Çinliler daha bir inanır olmuşlardır özlerinin bir parçası olan kimlik yalanına. Aslen dış kaynaklı olan eleştiriler, özeleştiri gibi el üstünde tutulur olmuştur. 

Guomin xing (Ulusal Kimlik) aslında Japonya’da Meiji döneminde ortaya çıkan “kokuminsei” kavramının bir türevidir. Kavramın asıl isim babası da 18. ve 19. yüzyıllarda Almanya’da ortaya çıkan ulusalcı Alman romantizmidir (volksgeist). Alman halkının diğer Avrupalılardan neden ve nasıl farklı olduklarını ortaya koymaya çalışan bir çeşit etnografik/kültürbilimsel kavramdır aslında volksgeist. Alman filozof Herder, daha 18. yüzyılda eleştirmiştir bu kavramın sıklıkla kullanılmasını ve getireceklerini. Şöyle yazmış kendisi: Ulusal kimlik kavramı insanlar arasındaki farkları mutlak kategoriler eşliğinde kabul ettiği için batı kökenli sömürgeciliği yasal kılmakta çok etkin bir rol üstlenmiştir.

Guomin xing’in Çin’e gelişi, Qing hanedanının son dönemine rastlar. Dönemim aydınları modern ulus-devlet anlayışına uygun bir Çin kimliği kuramı geliştirmek isterler. Liang Qichao, 1902’de yazdığı Xinmin Yi (Yeni Vatandaş Üzerine Söylemler) başlıklı denemesinde Çinli vatandaşın zavallılığına katkıda bulunan etkenleri ortaya dökmek ister. 1903’te yazdığı bir başka makalede Çinli vatandaşta gördüğü eksiklikleri şu şekilde sıralar: milliyetçilik duygusunun olmaması, bağımsızlık isteyen güçlü bir iradenin olmaması, topluluk için bir şeyler yapma arzusunun olmaması. Liang ilerleyen yıllarda bu konuda onlarca deneme yazar ve yayınlar. Bu denemeler doğal olarak Çinli aydınlar ve siyasetçiler tarafından ilgiyle izlenmiştir. Örneğin 1911 devrimini yapan ve Çin Cumhuriyeti’ni kuran milliyetçi Sun Yat Sen, bu denemelerden etkilenmiştir. “Çinliler”, der Sun Yat Sen, “barışçıl bir topluluktur. Yalnız barışı severken bir yandan da köle olarak kalmaktan rahatsızlık duymayan, cahil, bencil ve özgürlük ruhundan alabildiğine uzak bir toplum haline gelmişlerdir.” İşin ilginç yanı hem Liang hem de Sun Yat Sen batılı sömürgecileri sert bir dille eleştiren söylemlerin sahipleridirler. Buna rağmen batılı normların işaret ettiği çizgiden sapmadan kendi milletlerini okumaları yukarıda bahsettiğim “ulusal karakter tek bir tarafla yazılmaz” iddiasını doğrular niteliktedir.

1917 Şubat’ında, dönemin etkili dergilerinden Xin Qingnian (Yeni Gençlik) dergisinde Guang Sheng imzasıyla, “Çinlilerin Ulusal Karakteri ve Zaafları” başlıklı bir deneme yayınlanır. Bu deneme, 4 Mayıs dönemi aydınlarının görüşlerini özetlemesi açısından çok önemlidir. Yazar, ulusal karakteri üç ana dala ayırmıştır denemesinde: ırka dayalı karakter, örfe dayalı karakter ve dine dayalı karakter. Bu üç ana dalda Çinlileri diğer uluslardan insanlarla karşılaştırır Guang Sheng. Özellikle de Çinlilerle Avrupalıların kendilerininkisi dışındaki dinlere ve kültürlere karşı takındıkları tutumları karşılaştırıp, aralardaki farkları kavramsal açıdan incelemeye alır. Örneğin demiştir ki, “Avrupalılar yabancıları sevmezler ve kendileri gibi olmayanları hoş görmezler. Bunun yanında Çinliler alabildiğine hoşgörülüdürler.” Bu noktadan yola çıkarak Guang Sheng, Çinlileri bu derece hoşgörülü olmalarının, onları özgün düşünemeyen ve bireysel özgürlükleri ihmal eden bir ulusa dönüştürdüğünü iddia eder. Oysa bu özellikler Avrupalı demokratik ulusların olmazsa olmazları arasında sayılırlar. Denemenin sonuç bölümünde, Guang Sheng, toplumda kökten dönüşümlerin uygulanması gerektiğini ve ancak bu dönüşümler sayesinde modern dünyanın taleplerine yanıt verebilen bir Çin kimliğinin oluşabileceğini savunur.

Guang Sheng’in çalışmasının yayınlanmasından sonra gelenek karşıtı görüşleriyle ünlü bir yazar olan Chen Duxiu birbiri ardına iki deneme yayınlar. Yeni Kültür hareketinin liderlerinden sayılan bu yazara göre Çin Ulusal Kimliğinin eleştirilebiliyor olmasının tek nedeni onun Çinli olmasıdır. Çin kimliği geleneksel normlara dayandığı için zamana ayak uyduramamaktadır. Sorun Çin’de değil, geleneksellikten kopamayan toplumdadır. 1918’de Meng Zhen’in yazdığı denemelerde de ulusal kimlik sorunu geleneksellikle birleştirilmiş, çözüm olarak da geleneğin içindeki olumsuzlukların ayıklanması önerilmiştir.  Bu düşünceler 4 Mayıs döneminde Yeni Kültür hareketinin temellerini atmıştır.

Bu söylemler, beraberinde sanata ve edebiyata sızacak birçok soru işaretini getirmiştir Çinli kurgu ustalarının çalışma masalarına. “Eksik olan ne? Biz neyi yanlış yapıyoruz? Ne yaparız da modern batıyı yakalarız?” gibi sorular 1920 sonrası Çin edebiyatında okurların sıklıkla karşılaştıkları türden sorular olmuştur. Pek çok yazara göre edebiyat, var olduğu kabul edilen bu kimlik yarasını iyileştirmek için önerilebilecek en iyi ilaçtır ve bu uğurda fütursuzca kullanılmalıdır.

Bu noktadan sonra resmin içine Lu Xun girer. Malum, Japonya’ya Meiji dönemine neden olacak düşünceler en önce tıp bilimi ve bu bilimi öğrenen/öğreten aydınlarla gelmiştir. Lu Xun da Japonya’ya gittiğinde doktor olma hayalini kuruyordu. Fakat zamanla anladı ki hasta bir milleti tedavi etmek için gereken şey tıp değildir. Nasıl bir tedavi uygulamalıydı ki hasta Çin toplumunu iyileştirebilsin, onu hak ettiği konuma ulaştırabilsin. İşte bu sorular eşliğinde guomin xing konusunu ele alır Lu Xun ve Çin Kimliği sorununu çözecek hedefe yönelik yöntemler geliştirebileceğine kendisini inandırır.  

Burada şunu ifade etmekte yarar var. 4 Mayıs hareketi, içerisinde barındırdığı gelenek karşıtı öğelerle Lu Xun gibi yazarlara fazlasıyla açıktı. Dolayısıyla Lu Xun'un öyküleriyle bu ortamda kendine sağlam bir yer edinmesi çok zaman almadı. Aynı gelenek karşıtlığı, aydınları, Konfüçyüsçü toplumsal kuralları sorgulamaya zorladı.  Bu yüzden de Konfüçyüs’ü kötülüklerin babası olarak anmaları gecikmedi. Bu noktada o derece ileriye gittiler ki çağın gereklerine yanıt verebilen bir Çinli kimliği oluşturmak, en az bir Çin ordusu ya da Çin bilim akademisi kurmak kadar önemli hale gelmişti. Vurulması ve yıkılması gereken hedef ataerkil toplumun ataerkil gelenekleriydi.

Bu noktadan yola çıkan modern Çin edebiyatı, ulusun zihnine, Lu Xun’un çok sevdiği tabirle, “neşter vuracak” ve böylece hastalıktan zayıflamış olan bedene yeniden hayat verecekti. Lu Xun için Çin insanında neyin eksik olduğu ve bu eksikliğin nasıl giderilmesi gerektiği soruları yanıtlanması gereken ya da yanıtlanamasa bile tekrar tekrar farklı şekillerde sorulması gereken sorulardı. Yazdığı öykülerin hemen hepsinde bu soruları sordu yarattığı farklı karakterler aracılığıyla. Yalnız Lu Xun’un öykülerine baktığımızda kendisinin hiçbir zaman ulusal kimlik kavramının varlığını sorgulamadığını görürüz. Ona göre Çin ulusal kimliği hep vardı ve edebiyatın amacı bu kimliğin var olup olmadığını tartışmak değil, kimlikte gördüğümüz ve modern insan modeliyle uyuşmayan sorunları onarmaktı.

Aslında Lu Xun’un ulusal kimlik düşüncesiyle ilk karşılaşması Liang Qichao’nun ve diğer Qing hanedanı tanzimatçılarının yazılarını okumasıyla olmuştu. Yalnız Japonya’ya gidip Arthur Smith’in “Chinese Characteristics” kitabını Japonca çevirisinden okumadan önce bu konuda ciddi kafa yormamıştı. Onun bu konuya eğilmesiyle, Çin Kimliği sorusu büyük bir momentum kazandı ve bir çeşit aydın histerisine dönüştü. Dönemin yazarları Çin Kimliği üzerine bir yandan kuramlar üretip bir yandan da ürettikleri kuramları eleştiriyorlardı. Yeni kavramlar geliştiriliyor, bu kavramlar eşliğinde Çinli insan baştan aşağı analiz ediliyordu. O kadar ki 1980’li yılların post-Maoist dönem aydınlarına kadar sürdü bu kaybedilen cenneti yanlış yerde arama çabası. 

Çin Kimliği sorunsalının tarihselliği ve vesayeti ancak 20. Yüzyılın sonlarına doğru, büyük bir olasılıkla Çin’in dışarı açılımıyla  ve post-modern sanatın ve edebiyatın dünya çapında etkin olmasıyla gücünü yitirdi. Günümüzde Lu Xun tabii ki büyük bir yazar, yılmaz bir aydınlık savaşçısı olarak anılıyor. Bunun yanında onun kimlik davası üzerinden halkına bakışı da ciddi anlamda eleştiriliyor. Tanıştığım birkaç Çinliyle bu konuları tartıştığımda genelde benzer bir tepkiyle karşılaşıyorum. “Evet” diyorlar “Lu Xun, Çin insanına Çin insanını anlattı ama benzer sorunlar aynı derecede yoksul, aynı derecede eğitimsiz, aynı derecede geleneklerine bağlı, aynı derecede ataerkil tüm toplumlarda yaşanan sorunlardır. Bu sorunların Çinli olmakla değil; yoksullukla, cehaletle, yobazlıkla, tanrısallaştırılan ana-babayla açıklamak çok daha isabetli olacaktır.”

Bütün bunları yazınca insanın aklına gelmiyor değil tabii, Çin modern edebiyatının başlangıç noktasıyla, modern Türkçe edebiyatının başlangıç noktalarının benzerlikleri. Ahmet Mithat’dan Tanpınar’a kadar Türkçe edebiyatın genelde sorguladığı iki konusu olmuştur.  

1.     Doğu-Batı: Biz doğulu muyuz yoksa batılı mı? Aramızdaki farklar nelerdir? Bizi doğulu yapan değerlere ne kadar sahip çıkmalıyız? Tanpınar gibi sokaklarda yürürken Itri’yi ve Dede Efendi’yi mi anmalı ve onların mirasıyla mı yaşamalıyız? Yoksa Karaosmanoğlu gibi bu değerlerle alay mı etmeliyiz, onları yerlere mi çalmalıyız, yüzümüzü modern batıya mı çevirmeliyiz?

2.     Aşk: Bu zaten edebiyatın mazeretidir dolayısıyla üzerinde pek bir şey söyleyemeyiz. Aşk olmasa neyi yazacağız, değil mi? Bütün romanlarda aşkın surasından burasından, yasal olanından, yasadışı olanından, ayıp olanından, mutlu olanından, umutsuz olanından vardır, az ya da çok. 

Tabii, bu doğu-batı konusuna dışarıdan bakabilmeyi başarabilmiş, konuyu farklı yönlerden ele almayı başarmış yazarlarımız da olmuş bizim. Örneğin Oğuz Atay Tutunamayanlar’ıyla Türkçe edebiyata özgün bir söylem getirmiştir. Orhan Pamuk ve Bilge Karasu gibi post-modern çizgide yazan diğerleri de post-modernliklerini bir tarafa bıraksak bile, doğu-batı ikilemine yenilikçi soluklar getirebilmişlerdir. Özellikle Pamuk’un Beyaz Kale’si ve Kara Kitap’ı bu konuda alabildiğine iddialı kitaplardır çünkü post-modernizmin verdiği gazla labirentler inşa edeyim diyen Pamuk, bir yandan da kimlik kavramının altını oymuş, doğunun ve batının birbirleri içine geçmiş uygarlıklar olduğu tezine ulaşmıştır. 


·        ***  Bu mektubun yazılışı sırasında Lydia H Liu’nun “Translingual Practice: Literature, National Culture and Translated Modernity – China, 1900-1937” adlı kitabından sıkça faydalandım. Özellikle kitabın “Translating National Character: Lu Xun ve Arthur Smith” başlıklı ikinci bölümünden pek çok alıntı yaptım. Yazara buradan minnetlerimi sunuyorum. (Beni anlamıyor olsa da borcumu ödeyeyim.)

*** Special thanks to Lydia H Liu as I have used her book “Translingual Practice: Literature, National Culture and Translated Modernity – China, 1900-1937” as a reference throughout this letter. I am especially thankful for posting the chapter 2 of the book on internet as otherwise I would not be able to find the book anywhere near the city of Changzhou.

04 Aralık 2013

Çin Mektupları 19 - Şanhay Maratonu, Okulum ve İnsan Zekası

                              Şanhay Maratonu, Okulum ve İnsan Zekası 

Günler ne kadar da hızlı geçiyor! Daha çok var deyip sürekli geçiştirdiğim Şanhay maratonu bile geride kaldı. Çok iyi hazırlanamadım maratona ama yine de fena değildi. Bu kadar soğuk bir havada ilk defa koşacağım için aslında biraz tedirgindim maraton gününden önce. Sabah uyanınca dün akşamdan kalma yeşil çayın üzerine sıcak su ekleyip içtim. İki tane de küçük "snickers" çikolata yedim ki koşarken bol bol şeker yakayım. Ardından da giyinip kendimi dışarıya attım. Daha önceki koşularda şort ve tek kat tişörtle yetinirdim. Bu koşuda, otelden çıkarken üzerimde üç kat giysi vardı. Ellerimde eldivenler, kafamda bere, altımda da hem içlik hem de uzun eşofman. Buna rağmen sabahın ayazı korkuttu beni. Yarışın başlayacağı “The Bund”a varıp, insanların rahat kıyafetlerini görünce biraz kendimden utandım tabii. Ahali gayet rahat, ne benim gibi spor ceketi giyen var ne de uzun eşofmanla seksenleri anımsatan. Üzerimdekileri çıkaramasam da eldivenleri ve bereyi çıkarıp cebime koydum. Bir süre başlangıç noktasının 50 metre kadar gerisinde ısındım, bacaklarımı gerdim, sorun çıkarmaya en yatkın yanım olan dizlerimi ovdum. Bir yandan da müziği açtım. İlk defa müzik dinleyerek maraton koşacaktım. Evdeyken doldurmuştum sevdiğim sanatçıların sevdiğim parçalarını.

Yarış tam zamanında başladı ama kalabalık uzun süre seyrelmedi. İlk birkaç kilometre hemen herkes zorluk yaşar, insanlar birbirine çarpar, ufak tefek kazalar olur. Oysa katılımcı sayısı fazla olduğundan, ilk birkaç kilometrede gerçekleşmesi gereken rahatlama onuncu kilometreden sonra -10 km koşanlar ayrılınca- başlayabildi. Kısacası ilk on kilometre tuhaf bir cebelleşmenin içindeydim. Bunda, koşma adabına yakışmayacak hareketler sergileyenlerin adamsendeci tavırları önemli bir rol oynadı doğal olarak.

Çinli arkadaşlar trafikte nasıl davranıyorlarsa koşarken de öyle davranıyorlardı. Arkaya bakmadan sağa sola atlayanlar, durduk yere depar yapıp bir anda önüne geçtiğin kişiyi zor durumda bırakanlar, yolun ortasında durup dinlenmeye ya da ayakkabısının bağını bağlamaya başlayanlar… Azıcık düşünseler binlerce insanın kendileriyle aynı şartlarda koştuğunu, bu duyarsızlıkları yapmazlar. Yorulduysan ve dinleneceksen, kenara çekilirsin. Maratonun adabı budur. Yolun ortasında pat diye durup, arkadan gelen yüzlerce insanın sana çarpmasını –ya da çarpmamak için mücadele vermesini- beklemezsin. Ben birkaç defa düşme tehlikesi atlattım. Önümde koşan bir yabancı; sağ arkasından gelip, sol önüne geçmek isteyen bir Çinli koşucunun hışmına uğradı. Çinli koşucunun ayağının topuğu, yabancı koşucunun ayağına çarptı. Herif yere yuvarlandı. Çinli koşucu arkasına bile bakmadan devam etti. Arkadan gelen bizler yabancı koşucuyu yerden kaldırdık. Neyse ki ağır bir hasar yoktu, eleman kaldığı yerden koşmaya devam etti.

Normal koşullarda böylesi ufak bir çarpmada insan sarsılmaz ama uzun bir mesafeyi koştuktan sonra insan bedeni ani gelişmelere tepki verememeye başlıyor. Yani, on santimetrelik bir eşik bile yokuş oluyor koşucu için. Bu yüzden maratonlarda, eğer cidden altın madalya için koşmuyorsan, başkalarıyla değil de kendinle yarışıyorsundur. Ha 3423’üncü olmuşsun ha 3235’inci! Çok bir fark yok arada. Mühim olan bitirmek, hiç durmaksızın koşmak, nefesine düzen vermek, adımlarına odaklanmak, hedefe kilitlenmek ve güzel şeyler düşünmek. Öyle paldır küldür, diğerlerinin konsantrasyonunu bozacak şekilde koşacaksan hiç koşma daha iyi. İnsanlar kendilerini yenmek için koşarlar; tembelliklerinin, bahane üreten egolarının, düzensizliklerinin üstesinden gelmek için. Kaosa daha çok kaos eklemek için değil.

Neyse, ben hiç durmadan 2 saat 10 dakikada bitirdim yarışı. Ahmet Kaya “Kafama Sıkar Giderim” dedi gaz verdi, Cem Karaca “Bana İstanbul’u Anlat, Nasıldır?” diye inletti ortalığı, Pilli Bebek “Dünya Yalan Dünyadır, Üstü Altı Rüyadır” deyip kırdı geçirdi, Ray Lamontagne “I never learnt count my blessings, I chose instead dwell in my disasters.” derken beni Vietnam günlerime götürdü, Zeki Müren “Ah Bu Şarkıların Gözü Körolsun” deyip yıllar öncesinin yaralarını deşti… Onlar söyledi ben koştum, onlar yüreğimi ateşledi ben bacaklarımı. Dizlerimde ciddi bir ağrı yaşamadan, herhangi bir nefes darlığı çekmeden 21,1 kilometreyi bitirdim. "Finish" kemerinin altından geçip, aniden durunca; başım birkaç saniyeliğine döndü. Kolay değil tabii, son iki saattir ayaklarımın altında kaymakta olan dünya bir anda durunca, dengem sarsıldı. Neyse ki kendime çabucak geldim. Biraz su içtim, nefesim düzeldi, renkler canlılaştı... 

Bitişte J bekliyordu. Fotoğraflar çektik. Yarışı bitirir bitirmez sigarasını yakanlara hayretle baktık. Bedava dağıtılan çikolatalardan ve bisküvilerden yedik. Ayakkabı çipini geri verip karşılığında 100 Yuan bile aldık. Sonra da aç ve yorgun bir şekilde otele geri döndük. Ben gün boyunca sürekli yemek yedim. Sanki koşarken midem delinmişti de yediklerim boşluğa gidiyordu. Yedim de yedim. Otele varmadan önce yoldaki Müslüman lokantasında yedim, otelden çıkınca yine yol üzerinde bir şeyler yedim. Lu Şun müzesine gitmeden önce yedim, müzeden hemen sonra bir daha yedim. Tren istasyonunda yedim, akşam eve varınca yedim. Gece yatağa girince duruldu ancak açlığım. Bir maraton gününü de bu şekilde bitirmiş oldum.

Çanco’ya vardığımı bana ilk anımsatan şey havadaki kükürt dioksit kokusu oldu. Bir de nedeni anlaşılmayan ayaz. Şanhay’ın havası hem daha ılıktı hem de daha temiz. Buranın soğuğu sanırım Ankara’nın soğuğu gibi. Kuru, nemsiz, insanı esir eden ama kendisi de coğrafyanın esiri olmuş mazbut bir şey! Havanın soğuk olması pek rahatsız etmiyor beni aslında. Sorun bu soğuğu görmezden gelen kentliler. Örneğin, Çanco’daki evlerin hemen hiçbirinde merkezi ısıtma sistemi yok.  Geceleri hava sıcaklığı sıfırın altına düşüyor, biz klimayla odayı ısıtmaya çalışıyoruz. Bunun nedeni Çanco’nun Yangtze nehrinin güneyinde olmasıymış. Nehrin güneyindeysen ısıtma sistemi kuramıyormuşsun! Şimdilik klimalar odaları ısıtmaya yetiyor ama ocak ayına geldiğimizde durumu kurtarabileceklerini hiç sanmıyorum. Bakalım o zaman ne yapacağız.

Hoş, tek sorun merkezi ısıtma sisteminin yokluğu değil. Kent sanki burada hiç kış olmuyormuş gibi inşa edilmiş. Örneğin bizim dairede tek bir elbise askılığı yok. Eve gelince montunu, kabanını nereye asacaksın? Yok öyle bir askı. Sadece evde değil, koca okulda da yok. Ya elbise askısı diye bir kavramla henüz tanışmamışlar ya da elbise askısı alırlarsa böylesi bir hareketin kışın gerçekliğini kabul etmek anlamına geleceğini düşündükleri için askının varlığını tümden reddetme yoluna gidiyorlar. İyi ama askıyı reddedince hava ısınmıyor ki! Ayrıca okulda da kalorifer olmadığı için sabahları ilk iki saat montla, kabanla oturuyoruz. Sonra yavaş yavaş klima odayı ısıtıyor da çıkarıyoruz kabanlarımızı, rahat bir nefes alıyoruz.

Beni en çok üzen öğrencilerin durumu. Sınıflar buz gibi. Çocuklar sabahtan akşama kadar montlarıyla oturuyorlar. Derste birbirleriyle konuşurken ağızlarından çıkan buharı görüyorum. Ben de derse montla gidiyorum. Klimalar odayı ısıtmaktan acizler. Hem onlar klimayı açsalar bile Çinli öğretmenler gelip kapıyorlar, bir de bunun üzerine pencereyi açıyorlar. Neymiş efendim, soğuk havada öğrenciler dikkatlerini daha iyi toplayabilirlermiş. Eğer sınıf sıcak olursa çocuklar mayışır, öğrenemezlermiş. Haydaaa, çocukların yarısı burnunu çekerken, diğer yarısı tir tir titrerken derse daha mı çok yoğunlaşmış oluyorlar? Her gün sınıf başına en az iki-üç öğrenci hasta, okula gelmiyor.

Okul öyle inşa edilmiş ki sanasın tropikal bir ülkede yaşıyoruz. Tayland’da olsak anlayacağım. Hava hep sıcak olduğu için okulun koridorları dışarıda olur. Orada öyleydi çünkü kış diye bir şey yoktu. Burası bildiğin eli ayağı donduran ayaz kardeşim. Dışarıya koridor mu yapılır? Öğretmenler odasından çıkıp, derse giderken dışarı çıkmamız gerekiyor. Tuvaletler de bildiğin dışarıda, koridorların sonunda. En savunmasız olduğumuz anlarda doğayla baş başayız, oh ne ala…   

Şunu anlayabiliyorum. Çin çok hızlı büyüyor ve bu büyümeyi sürdürmesi için devasa bir enerji ihtiyacını karşılaması gerekiyor. 1,3 milyarlık; enerjiye aç bir ülke ÇHC. Bu enerjiyi nereden bulacak? En rahat elde edilen enerji kaynağı olan kömürü yakıyor. Dünyadaki kömürün yarısını Çin tüketiyor. Bu kadar kömür tüketip, hava kirliliğinin olmaması düşünülemez. Yangtze nehrinin güneyinde merkezi ısıtma sisteminin olmamasının nedeni de aslında hükümetin kömür tüketimine, yani hava kirliliğine bulduğu çarelerden birisi. İyi ama ülke hızla büyüyecek diye okullardaki çocukları üşütmenin ne anlamı var? Toplumun kurban edilecek en son kesimi değil midir çocuklar ve gençler? Daha yavaş büyüse de insanlar ölmese olmaz mı? Daha insancıl, daha sağlıklı yöntemler bulunamaz mı? 

Bazılarına göre hava kirliliği gelişmenin bir gereği. Nasıl ki sanayi devrimi sırasında Londra'daki hava kirliliği yüzünden bazı haftalarda binlerce insan hayatını kaybediyordu, nasıl ki ABD'nin çelik ve diğer ağır metalleri üreten sanayi bölgelerinde hava kirliliği erken ölümlere neden oluyordu; şimdi de sıra Çin'de. Öyle görünüyor ki bazı ekonomistler bu işi sıraya dizmişler ve sırası gelen çeker mantığıyla duruma tarafsız yaklaşmaya çalışıyorlar. Yalnız unutulan bir şey var. Bugün İngiltere ve ABD hava kirliliği konusunda kendilerini aka çıkarmışlarsa bunun iki büyük nedeni var. Birincisi hizmet sektörüne kayan istihdam dağılımı. Bu kayış durup dururken olmadı tabii. Bunu tetikleyen, aslında kapitalizmin en büyük itici güçlerinden birisi olan dışa açılmaydı. Yani, fabrikalarını ülke topraklarının dışına inşa etmeye başlamış olmaları ve bilgi ihraç etmeleri. Bugün Çin'de binlerce fabrikası var batılı şirketlerin. Kendi ülkelerini kirletmiyorlar, Çin'i kirletiyorlar. Peki Çin ne yapacak? Başka bir Çin yok ki gitsinler kirletsinler? Sırası gelen çeker diyorlar ama dünyanın kaynakları sonsuz değil ki herkes sırayı bir sonrakine atabilsin. İşte bu noktada devreye Afrika giriyor. 

Bana göre Çinliler Afrika kıtasını kendileri için kurtuluş bölgesi olarak görüyorlar. Bu yüzden milyarlarca dolarlık yatırımlar yapıyorlar Afrika'nın çorak bölgelerine. Gün gelecek, dev Çin şirketleri bacalarından zehir tüttüren fabrikalarını Afrika'da açmaya başlayacaklar. Şimdilik sadece yollar, köprüler, AVMler inşa ediyorlar. Bir şekilde ileride inşa edecekleri dev sanayi-kentler için altyapı hazırlıyorlar. Doğal olarak fabrikalara giden yollar gerekecek, demir yolları gerekecek ham maddenin taşınması için, fabrikalarda çalışan Afrikalı halk için işçi kentler (örneğin 28 milyon nüfuslu Chongqing) gerekecek. O zaman gelince de Afrika'daki hava kirliliğini konuşmaya başlayacağız. Bu mükemmel bir şekilde işliyor gibi görünen resimde iki sorun var. Afrika'nın nüfusu Çin'in nüfusunu besleyecek kadar büyük değil. İkinci sorun da Afrikalı halkın Çinliler kadar naif olmamaları. İsyana, hak aramaya, mücadele etmeye daha yatkınlar. Bir kere ağızları yanmış tabii, bundan sonra yoğurdu üfleyerek yemek en büyük hakları.Yani işleri kolay değil Çinlilerin. Yalnız paranın açmayacağı kapı yoktur ve nasıl ki sigorta şirketleri insan hayatının değerini parayla ölçebiliyor; Afrikalı siyasetçiler de zamanla kimleri kurban vereceklerinin hesabını yapacaklardır. O güne kadar Çin'deki hava kirliliği ve ısıtılmayan okullar var olmaya devam edecektir. Çocuklar öğrenmenin ilk şartı olan fiziksel rahatlıktan mahrum bir şekilde, elleri kıçlarının altında ders dinlemeye devam edecekler.   
   
Biz yine öğretmeniz, çocuklara kıyasla durumumuz iyi. En azından öğretmenler odasında kaldığımız süre içerisinde pek üşümüyoruz. Öğrencilere cidden acıyorum. Hak etmiyorlar böyle bir muameleyi. Soğuk bir yandan, öğretmenlerinin ve ailelerinin onların cılız zihinleri üzerinde kurdukları baskı ayrı bir yandan, çektikçe çekiyorlar. Zavallılar bir nefes alamıyorlar. İşleri güçleri kelime ezberlemek, SAT sınavından daha yüksek bir puan almak. Yarın yine son sınıfların hemen hepsi Hong Kong’a gidiyor SAT’de son haklarını denemeye. Bir yandan ABD üniversitelerine başvurular, bir yandan bizim ciddi anlamda emek gerektiren ileri seviye derslerimiz… Arada kalıp eziliyorlar, gıklarını da çıkaramıyorlar. Sürekli uyukluyorlar, sürekli yorgunlar. 18 yaşındaki genç erkeklerdeki, genç kızlardaki enerjinin onda biri yok bunlarda. Kanları çekilmiş, damarları havayla doldurulmuş zombiler gibi dolanıyorlar etrafta. Uykuya o kadar muhtaçlar ki benimle konuşurken bile uykuya dalanlar oluyor. Çocukla bir şeyler konuşuyoruz, o gülüyor falan. Sonra hoooop, çocuğun gözleri kayıyor. “Git yüzünü yıka” diyorum. “Yok ben uyumuyorum ki” diyor. Çalış, çalış, çalış…   

Soruyorum ne okuyacaksın üniversitede diye. “Sosyoloji” diyor. “Ehh, o zaman Calculus BC dersini neden alıyorsun? Zorunlu bile değil.” diyorum. “Ailem öyle istiyor.” diyor. Sosyoloji okuyacak çocuğa Taylor serilerini anlatan ben de suçluluk duyuyorum elbette ister istemez. Çocukların bazıları yükü kaldıramıyorlar. Duyumlarıma göre bir kız öğrenci psikiyatri desteği almaya başlamış ve uzun süre okula gelemeyecekmiş. Kontak attı doğal olarak, kaldırmadı kablolar! Benim sınıflarımdan birinde de bir çocuk var kuşkulandığım. Bu aralar bir kenara çekip konuşacağım ya da yukarılardan birilerine bildireceğim. Çocuk sürekli kendi kendine konuşuyor, durduk yere gülüyor, hep yalnız başına oturuyor. Endişelenmeye başladım. Bu yaşta çocuklar bu kadar gergin ipin arasında kalmaya dayanamazlar. Gencecikler daha; naifler, sesleri çıkmıyor diye üzerlerine her şeyi yıkamayız! Tek bir sınav olsa kafalarını takacakları, belki sorun olmaz ama bu çocuklar hem sınava çalışıyorlar, hem liseden mezun olmaya çalışıyorlar (ayrı bir sınav), hem bizim üniversite düzeyinde verdiğimiz AP derslerini takip ediyorlar… ÇHC’den yaşayıp, İngilizce dilince verilen ABD tarihini öğreniyorlar ya! Bunun tersini düşünelim. ABD’de yaşayan bir liseli çocuk ülkesinde Çince öğrensin ve Çin’e adımını bile atmadan Çin tarihi hakkında yapılacak olan sınava hazırlansın. Çince kompozisyon yazsın, Mao’yu ve Ding Ling’i, Sun Yat Sen’i tartışsın! Çalış, çalış, çalış… Nereye kadar? Ne çalıştığının bir önemi yok mu? Yoksa Lao She’nin “Rickshaw Boy”u gibi ömür boyu pedal çevirmek mi var kaderde?

Ben bütün bu ders çalışmaların onları nihayetinde daha başarılı ve mutlu edeceğine bir türlü inanamıyorum. Örneğin, İstatistik dersimi alan K diye bir çocuk var. Hiçbir şeyi anlamıyor. Kafası almıyor ya da zor geldiği için takmıyor. Ama görseniz dünyanın en mutlu, en rahat insanı K. Diğer arkadaşları stresten on beş parçaya bölünürken, K etrafa gülücükler dağıtıyor. İşin en tuhaf yanı ise benim K’nın ileride başarılı ve mutlu bir insan olacağına inanıyor olmam. O stresten on beş parçaya bölünüp, on beş ayrı işi aynı anda yapmaya çalışanlardan ne kendilerine ne de dünyaya pek bir faydası olacak. Gelecek; kafasını sakin ve salim tutabilenlerin, yaptıkları işe odaklanmayı başarabilenlerin, dikkatlerini dağıtan şeylere yüz vermeyenlerin olacaktır.

Yaşlandıkça; insan hayatında zekânın rolünün ne kadar az olduğunu, insanın karakterinin onun asıl kaderi olduğunu fark ediyorum. Karakteri; yani cesareti, risk alabilirliği, merakı, hevesi, iletişim kabiliyeti, ânı yaşama dürtüsü, kararlarının arkasında durabilme dirayeti. Zekâ dediğimiz ve mekanik bir soru çözme kabiliyetine indirgediğimiz özelliğimiz aslında bizi uzun vadede kaybedenlerin arasına yolluyor. Bunun farkına varmam için 36 yaşıma gelmem mi gerekiyordu? Sanırım evet, yaşamadan anlaşılmayacak bir şey bu. Yaşamadan, deneyimlemeden, hata yapmadan anlaşılmayacak bir şey.     

Konu iyice dağıldı. Bu yazı da böyle olsun. Maratondan başlayıp, okulla devam edip, zekâyla bitirmiş olayım. Bir mektuba da bu yakışır zaten. 

Aşağıya maraton gününün fotoğraflarını koyuyorum. 

--- 

Bunlar maratonu düzenleyen kurum tarafından çekilmişler: 













Bunları da ben çektim ya da J çekti:


Maratondan önce, ısınma dakikaları

Maratondan bir gün önce, spor merkezinde diğer koşucular arasında adımı buldum :)

Yarış başlamak üzere... Wu, sı, san, er,...

Bereyi çıkardım koşarken. Eldivenlerden birisi yolda düşmüş. Bere hala duruyor. 

Yarıştan sonra. Telefon, sigara ve mutluluk telaşı... 

Yarıştan hemen sonra. 

Yarış günü, öğleden sonra. Lu Xun Müzesinin Önünde. 

Yarıştan hemen sonra. Metroya doğru yürürken. 

Koşudan sonra J'nin çektiği ilk fotoğraflardan birisi. 
Bunu internetten aldım:

Chongqing Kenti. Kaynak: Wikipedia

26 Ekim 2013

Çin Mektupları 15 - Lu Xun

Bir haftadır yazamadım ama bol bol okudum. Bir yandan 20. yüzyıl Çin tarihi okuyorum, bir yandan da Lu Xun (Lu Şun) hakkında ne bulursam topluyorum, notlar alıyorum. Yorulduğum zamanlarda da kadim dostum Sait Faik’e dönüp, onun “her yerinden hayat fışkıran”  öyküleriyle dinleniyorum. Böylece geçiyor günler.

Sabah altı, akşam altı okuldayım. Öğlen aralarını daha iyi değerlendirmiş olabilmek için koşularımı ve Çince derslerimi okul saatine aldım. Böylece ne koşudan dolayı ne de Çince derslerinden dolayı (şimdilik birer saatten haftada iki gün) zaman kaybım oluyor. Tüm düşünsel (okuma, yazma, plan yapma, not alma) ve yaşamsal (eğlenme, gezinme, arkadaşlarla takılma, eşle vakit geçirme vb) faaliyetlerimi akşam altı ile uyumaya gideceğim on iki arasında yapmam gerekiyor. Bu da haliyle zor oluyor tabii.

Bugün Cumartesi. Sabahtan beri aralıksız okudum. Şimdi de bilgisayarın başına oturdum. Çin’in 20. Yüzyılda yetiştirdiği en büyük yazarlardan birisi olan Lu Xun (LX) hakkında yazacağım. LX, biz Türkiyeliler için unutulması neredeyse imkânsız bir tarih olan 1881 yılında doğuyor. 1936 yılında da veremden ölüyor. Asıl adı Zhou Shuren ama annesinin soyadı olan Lu’yu kalem adı olarak kullanıyor. Doğum yeri Shaoxing, komünist parti lideri Zhou Enlai ve kadın devrim şehidi Qiu Jiu ile aynı memleketten. Varlıklı bir aileden geliyor ama maalesef çocukluğu sırasında ailesinin sosyo-ekonomik statüsünün düşüşüne bizzat şahit oluyor.

Babası devlet memurluğu sınavlarını (bildiğimiz KPSS) defalarca denemesine rağmen geçemeyince Qing hanedanlığında hatırı sayılır bir memuriyeti olan dedesi duruma el atıyor ve babasının sınavı geçmesi için (sadece oğlu için değil, kentte yaşayan diğer zengin kafasızlar için de) yerel yetkililere rüşvet veriyor. Rüşvet o devirde de bu devirdekinden daha az yaygın değil. O derece ki dede parayı kendisi doğrudan vermiyor, uşağıyla gönderiyor. Uşak da safın önde gideni olsa gerek ki (belki de o devirde işler böyle yürüyordu, bilemem!) verdiği rüşvet karşılığında makbuz istiyor. Yetkili şahıs da makbuz hazırlamak için defteri tekrar açtığında o sırada odada bulunan bir başka yetkili parayı görüyor ve rüşvet olayı açığa çıkıyor. Bundan sonrası hep felaket, hep baş aşağı!

Lu Xun - 1930 (Kaynak: Wikipedia)
Dede Pekin’de yargılanıyor ve idama mahkûm ediliyor. Yalnız idam tarihi sürekli erteleniyor. Her bir erteleme için LX’nun ailesi Pekin’deki yetkililere rüşvet ödemek zorunda. İronik bir durum bu! Adamı rüşvet vermekten idama mahkûm edin sonra da idam olmasın diye adamın ailesinden rüşvet talep edin. “Benim memurum işini bilir.” lafını ilk söyleyen Demirel olmasa gerek.

Tabii, dedeyi hayatta tutmak için harcanan paranın haddi hesabı yok. Baba tüm bu olaylardan sonra iyice hayattan soğuyor, kendini içkiye veriyor, yataklara düşüyor. LX o zamanlar daha çocuk. Yaşı 5-6 falan. Babası ölmesin diye sürekli evdeki eşyaları mahalledeki tefeciye ipotek olarak veriyorlar. LX o günleri çok iyi hatırlıyor çünkü pek çok kere kendisi gidiyor tefeciye. Evdeki eşyaları satarak elde ettikleri paralarla geleneksel Çin ilaçları alıyorlar ama doğal olarak babanın sağlığı hiç de iyiye gitmiyor. Bir süre sonra da ölüyor. LX yıllar sonra yazacağı bir öyküde, tefecinin dükkânına giden bir çocuğu anlatmış ve yaşadığı utancı dile getirmiştir.

Bundan sonra LX bir süre klasik Çin eğitimine devam etse de gençlik yıllarını Nanjing’deki teknik lisede geçiriyor. Burada Huxley’in “Evrim ve Ahlak” kitabını okuyor. Kitaptan o kadar çok etkileniyor ki dağda bayırda her yerde bu kitabı okuyor. Ayrıca Mill’in “Özgürlük Üzerine”si ve devrin ilerici Çinli yazarları, genç LX üzerinde büyük bir etki bırakıyor.

Liseden sonra Qing hanedanının bursu ile Japonya’ya tıp eğitimi almaya gidiyor. İlk yıl Japonca hazırlık okurken sınıf arkadaşlarının sorumsuz ve lakayt davranışlarından çok rahatsız oluyor. Gittikten bir süre sonra da Mançurya izi taşıyan at kuyruğu saçını kesiyor. Malum, Qing hanedanı Çinli memurlara zorunlu kılıyordu bu at kuyruklarını ve sırf Japonya’daki Çinli öğrencileri izlesin diye memurlar gönderiyordu Japonya’ya . LX bu memur gittikten sonra –memur başka bir skandala karıştığı için- kesiyor saçındaki kuyruğu. Ben bu gecikmeyi de LX’nun tarafsızlık bağımlılığıyla ilişkilendiriyorum biraz. Konuyla ilgili paragraf şöyle:

Not long after his arrival in Tokyo, but after Xu Shoushang 許壽裳, his good friend and a fellow Shaoxinger, LX cut off his queue. His relative reluctance to do so may have been because of Yao Wenfu 姚文甫, a Qing official whose job it was to oversee the Chinese students. However, Zou Rong and several friends caught Yao with one of the female students in a compromising position and cut off his queue. Yao was forced to return to China, and this may have saved LX from any reaction to his own queue cutting. (Kaynak: http://mclc.osu.edu/rc/bios/lxbio.htm)

Japonya’da bir yıl okuduktan sonra başından geçen bir olay LX’u hekimlik kariyerinden vazgeçirip, yazarlık serüvenini başlatıyor: LX, Japonya-Rusya savaşı sırasında Rusya adına ajanlık yaptığı iddiasıyla kafası kesilerek idam edilen bir Çinli’nin görüntülerinin arkadaşlarında hiçbir insancıl tepki ortaya çıkarmadığını görünce bu konuda uzun uzun düşünüyor. Çinli öğrenciler sanki sirkte gösteri yapan bir hayvanı izliyor gibi duygusuzca bakıyorlar, kendi topraklarından bir insan gözleri önünde öldürülürken. Şunları yazıyor yıllar sonra yayınlanan bir kitabının önsözünde:

At the time, I hadn't seen any of my fellow Chinese in a long time, but one day some of them showed up in a slide. One, with his hands tied behind him, was in the middle of the picture; the others were gathered around him. Physically, they were as strong and healthy as anyone could ask, but their expressions revealed all too clearly that spiritually they were calloused and numb. According to the caption, the Chinese whose hands were bound had been spying on the Japanese military for the Russians. He was about to be decapitated as a 'public example.' The other Chinese gathered around him had come to enjoy the spectacle." (Lyell , pp 23) (Kaynak: wikipedia.org).

Bundan sonra anlıyor ki Çin’in ihtiyacı olan şey bilim değil, sanattır. Ancak sanatın insan ruhunu yüceltici gücüyle Çin halkı hak ettiği çağdaş insan seviyesine erişebilir. Bu nedenle yazmaya daha çok vakit ayırmaya karar veriyor. Tıp eğitimini yarıda bırakıp –Sevdiği ve saydığı hocasını kırmamak için ona biyoloji çalışacağım diyor.- Çin’e geri dönüyor. Bu arada Jules Verne’in romanlarını ve Rusya-Doğu Avrupa kökenli öyküleri çeviriyor. Bu çeviriler hiç satmayınca ve çıkardığı dergi istediği başarıyı elde edemeyince umudunu yitiriyor. Çin’in geleceği ve batılılaşması konularında denemeler kaleme alıyor. 1908’de Mançu hanedanını devirmeyi amaçlamış Guang Fu Hui örgütüne üye oluyor. (Gerçi bu iddiayı kabul etmeyen tarihçiler var.) 1909’dan itibaren okullarda öğretmenlik, yöneticilik, devlet memurluğu (eski metinleri kopyalama) işleri yapıyor. Bir yandan da öyküler ve denemeler yazıyor.

1911 devrimiyle umutlanıyor fakat bu umudu yavaş yavaş yerini yeise ve çaresizliğe bırakıyor. Bakıyor ki tek umut bağladığı cumhuriyet, istediği insan modelini yaratmakta pek etkili değil. Çin, politik devrime rağmen, insanları yine aç ve çaresiz, hayat nüfusun çoğu için yine çok zor. 1919’da göstericilerin vahşice öldürülmelerine şahit olunca (O kadar çok öğrenci tutuklanıyor ki hapishaneler dolduğu için üniversiteleri nezarethaneye/işkencehaneye çeviriyorlar.) artık tamamıyla vaz geçiyor cumhuriyetçi geçinenlerin vaatlerinden. Bu umutsuzluğunu tarihçi J D Spence şu anektotla dile getiriyor: 


Lu Xun clearly believed that the New Youth editors and writers must be feeling that same loneliness he had experienced after his failures in Japan. Yet at the same time he was ambivalent about whether it was any service to jolt the Chinese masses out of the complacency that such escapist literature seemed able to induce, since the reality they would have to face was so appalling. As he put it in a conversation with one other editor of New Youth, “Imagine an iron house without windows, absolutely indestructible, with many people fast asleep inside who will soon die of suffocation. Since they will die in their sleep, they will not feel any of the pain of death. Now if you cry aloud to wake a few of the lighter sleepers, making those unfortunate few suffer the agony of irrevocable death. Now if you cry aloud to wake a few of the lighter sleepers, making those unfortunate few suffer the agony of irrevocable death, do you think you are doing them a good turn?” The editor replied that one must, nevertheless, make the attempt, for one could not be sure that there was no chance of escape whatsoever for those trapped in the iron house. (The Gate of Heavenly Peace: The Chinese and Their Revolution by Jonathan D. Spence)

Bundan sonra sol akımlara daha çok yaklaşıyor ama asla komünist partiye üye olmuyor. Yazmaya, eleştirmeye devam ediyor. Öykülerinde halkın kullandığı dili baz almasıyla halk tarafından da el üstünde tutulan bir yazar haline geliyor. Ayrıca, seçtiği konular, tıpkı kendisini etkileyen Rus yazarlar (Gogol) gibi, onu toplumsal gerçekçiliğe yakın bir konuma yaklaştırıyor. Yarattığı karakterlerde halkın ikiyüzlülüğünü, sistem tarafından ezilen insanın çaresizlikten nasıl birbirini yiyen bireylere dönüştüğünü, feodal (ağalık) sisteminin şeytana dönüştürdüğü köylüleri anlatıyor.

Toplumsal gerçekçiliği o kadar cesur bir şekilde ön plana taşıyor ki ölümünden yıllar sonra Mao, onun için “Kültür devriminin başkomutanı” ifadesini kullanıyor. Hatta mezar taşının üzerindeki kaligrafiyi Mao bizzat kendisi yazıyor. Buna rağmen Mao’nun LX’un dolaylı anlatımını eleştirdiği zamanlar da oluyor.  Örneğin LX’un denemelerinden söz ettiği bir yerde “Bizler onun gibi lafı dolandırma ihtiyacı hissetmeyeceğiz. Ciğerlerimizin tüm gücüyle haykıracağız gerçeği. Devrim sonrası Çin’de saklama ihtiyacı olmayacak.” diyor.    

LX’un öyküleri (okuduklarımdan yola çıkarak), yoğun sembolizm içeren öyküler. Okuldaki öğrencilerime sordum. “Anlamıyoruz, çok ağır yazmış.” dediler. Gerçi, bu zamanın çocuklarının 100 yıl önceki Çin’in sorunlarını deşen öyküleri anlamalarını beklemek biraz ham hayalce olur. Hem de bu çocuklar fabrikatörlerin, doktorların, mühendislerin çocukları. Buna rağmen okullarda LX okumaları zorunlu. Yalnız LX çevirmenlerinden birisinin söylemine göre son yıllarda (1997) LX’un bazı denemeleri okul müfredatından çıkarılmış. Çevirmen, Komünist Partinin bu sansürü, gençlerin LX’dan sivri dilli olmayı öğrenmemeleri için yaptığını iddia ediyor. Böylesi uçuk bir ilişkilendirme bana pek inandırıcı gelmedi. İsteselerdi yıllar önce de yaparlardı LX’u müfredattan çıkarmayı, neden şimdi yapıyorlar? Komünist Parti ilk defa mı yanlış iş yapıyor bu ülkede? Hem bunca şey yazılıp çiziliyorken ülkede!

LX’un dili sembolik demiştim. Ben bunu biraz da onun arada kalmışlığına bağlıyorum. Komünist partiye bağlanamadı, cumhuriyetçilerde umduğunu bulamadı, milliyetçilere hiç yanaşmadı… Arafta kaldı bir bakıma. Yazar olarak niyetini tam olarak ortaya koymak ortada kalan birisi için zordur. Bu noktada sembolizm renkli bir kapı yaratır yazar için. O renklerle yapıt hedeften sapmaksızın karmaşıklaşır, birden fazla anlama bürünür. Herkesi mutlu edecek bir ortak metne dönüşür. Ayrıca, metnin kendine ait bir niyeti olduğu konusunda okuyucu ikna edilirse, yazarın büyüklüğünün tescili kaçınılmaz olur.

LX hiç kuşkusuz bir edebiyat ve kurgu ustasıdır, ve eleştirel konumunu korumak için hiçbir tarafa yanaşmamıştır (ya da hapse girmemek için, ya da yazdıklarında çok iddialı olmadığı için, ya da bize anlatılan LX ile yaşamış olan LX aynı kişi olmadığı için). Haksızlığa şahit olduğu zaman meydana çıkmış ve destek vermiştir. Erken ölümüyle de kültür devriminin olası ağır hakaretlerinden kurtulmuştur. Bu da bugün var olan LX kültünü izah eden etkenlerden birisidir. Maalesef en az onun kadar büyük bir yazar olan Lao She uzun yaşamış, kültür devrimini görmüş ve devrimi “adam dövmek” olarak anlayan azgın gençler tarafından tahkir edilmiş, sopalarla darp edilmiş, sokaklarda devrim karşıtı diye yürütülmüştür. Resmi kayıtlara göre de tüm bu aşağılamalara dayanamayıp 1966 yılında Taiping Gölünde intihar etmiştir.    

Emre Demir, Lu Xun hakkında “www.chinainyourhead.com” sayfasında yazdığı denemede, onu Ahmet Hamdi Tanpınar’a benzetmiş. Ben okuduğum biyografilerden ve öykülerden yola çıkarak bu görüşe katılmadığımı söyleyeceğim. Tanpınar büyük bir yazardır ama toplumsal gerçekçi bir tarafı yoktur. En büyük romanı diye andığımız Huzur’daki karakterlerin hemen hepsi üst ya da orta sınıftan insanlardır. Tartışılan konular doğu-batı ikilemi, aşk, şiir ve musikidir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde de konu doğu-batı arasında kararsız kalmış ülkemizin şaşkın halleridir. Oysa evine ekmek götüremeyen işçinin derdi ne doğu-batıdır, ne de saatin tam olarak kaç olduğu.

LX’nun yarattığı karakterler (Bu karakterlerde rahip Arthur Smith’in “Chinese Characteristics” kitabının etkisi de büyüktür.) ayağı çıplak dilencidir, oğlunu devrim kavgasında yitirmiş bir kadındır, her türlü işe koşan uşaktır, hasta yavrusuna kana batırdığı ekmeği yediren cahil annedir… LX bunların öykülerini yazarken “Çinli” karakterini incelemiş, bir insanı Çinli yapan özellikleri olabilecek en sivri dille eleştirmiştir. Bir çeşit toplumu kendisiyle yüzleştirme işine girişmiştir. Türkçe edebiyatta LX’a yakın bir yazar arayacaksak ben Orhan Kemal’i öneririm. Bir Murtaza’dır çünkü LX’un Ah Q’su, “Bereketli Topraklar Üzerinde”deki Pehlivan Ali’dir “Bir Delinin Hatıra Defteri”nin ana karakteri. Orhan Kemal ile Lu Xun’un aralarından en büyük fark Orhan Kemal’in sembolizme gerek kalmayacak derecede safını belli etmiş olmasıdır. Hapiste yatmış, fabrikada işçilik yapmış, oğluna Nazım adını vermiş bir yazardır Orhan Kemal. Ne diye uğraşsın sembollerle? Çat çat anlatıyor işte halkın dramını, trajedisini...

Gün neredeyse bitti. İyi de oldu. Çin'de yaşadığım bir günü de böylesi önemli bir yazar için harcamış olmak güzel bir duygu. İleride de fırsat buldukça yazarım LX hakkında. Öykülerini bu aralar okuyorum. İçlerinden beğendiklerimi Türkçe’ye çevirip sayfama koyacağım. 

Aşağıdaki ağbağlarına tıklayarak bu büyük Çinli yazar/düşünür hakkında daha fazla bilgiye ulaşabilirsiniz.

Ayrıntılı Hayat Hikayesi: http://mclc.osu.edu/rc/bios/lxbio.htm


Yapıtlarının Bazıları (İngilizce): http://www.marxists.org/archive/lu-xun/index.htm

Lu Xun'un etkilendiği yapıtlardan birisi olan, 19. yüzyılda Çin'de yaşamış bir misyoner rahip tarafından yazılmış  "Chinese Characteristics" kitabı: http://library.uoregon.edu/ec/e-asia/read/asmith.pdf

Emre Bey'in Lu Xun hakkındaki yazısı: http://www.chinainyourhead.com/tanpinar-turkiye-ise-lu-xun-cindir/

Türkçe'de yayınlanan öykü seçkisi "Çığlık": http://www.idefix.com/kitap/ciglik-lu-sin/tanim.asp?sid=RUF6WGKAML3K4HT50HPR

Çığlık üzerine yazılmış bir eleştiri yazısı: http://www.kitapkokusu.net/index.php/c1/62-clk.html