Bu Blogda Ara

Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2019

Şanghay Edebiyat Günleri - Changzhou Ziyareti

İki yılı aşkın bir süredir devam ettirdiğimiz Şanghay Edebiyat Günleri'nin 17. toplantısını Changzhou'da yaptık. Şanghay'da ikamet eden üyelerimiz üşenmediler, trene atlayıp geldiler. Onlara önce Changzhou'yu gezdirdim. Yazmış olduğum öykülerin geçtiği yerleri, karakterlerin kavga ettiği ya da kaza geçirdiği sokakları gösterdim. Öğleden sonra da buradaki Türk lokantasına gidip yemeğimizi yedik, toplantımızı (Ali Teoman'ın "Aşk Yaşama Çok Uçuk" adlı öykü seçkisi.) yaptık. Hava çok soğuk değildi, yağmur da yağmadı. Güzel bir gün geçirdik.

Aşağıya gezi günü çektirdiğimiz fotoğrafları ve gezilen yerlerde geçen ya da o yeri betimleyen öykü parçalarını ekliyorum. Bir de bugüne kadarki toplantılarda okuduğumuz yazarların listesi.


Şimdiye kadar 17 toplantı yaptık. Bir sonraki toplantıda Füruzan'ın "Benim Sinamalarım" adlı öykü kitabını konuşacağız. 

Ç yaşanası değil, yarım gün gezilip arkada bırakılası bir kentti buraya sonradan gelen herkesin gözünde. O da nihayetinde üniversite okumak için gelmişti; denizi, kumu ve güneşi yılın üç yüz altmış beş günü eksik olmayan bir güney kentinden. “Özlemek iyidir, uzak kalırsam değerini daha iyi anlarım.” demişti Ç’ye ilk geldiğinde. Oysa özlediği şeyin, geride bıraktığı güneşli kent değil de oparlak kubbenin altında yaşamaktan mutlu olan kendisi olduğunu fark ettiğinde iş işten çoktan geçmişti. Kendini özlemekti özlemenin aslı. Sevgiliyi özleyen insan da aslında sevgilinin varlığını değil, kendisinin sevgilinin yanında duyduğu mutluluk ve tatmin olmuşluk ânını özlemiyor muydu sonuçta? Özlemenin en bencil yanı demişti genç buna, bir türlü kabul etmek istemediğimiz en sefil ve en gerçek yüzü. (Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam)

Hong Mei Parkında.

Metro inşaatı yüzünden trafik allak bullak, ne hangi ışığın kime baktığı belli ne de hangi yolun nereye gittiği. Bölünen, parçalanan, ortalarından ikiye ayrılan yollara alelacele çizilmiş beyaz işaretler var gözüme çarpan; bir genişleyip bir daralan asfaltın insanın ruhunu sıkıştıran kararsızlığı, Çanco’nun ortasında soğuk bir keşmekeş; ayaklarımın altından akıp giden, alışık olmadığım, alışık olmayı istemediğim türden kül rengi bir huzursuzluk. Güneş, yolun öteki ucunda, tembel bir kedi gibi -sanki doğmaktan vazgeçip, kaldığı yerden devam edecek uykusuna- uyanmış. Havada da nazlı bir pus var; yağmur buhar olmuş, kentin üzerine ince ince yağmak yerine havaya sündürmüş kendisini. Öyle basık, öyle boz, öyle murdar bir yoğunluk kentin ortasında! Islak, kirli bir battaniye gibi şehrin üzerine çökmüş sabahın puslu aydınlığı. Uzaklara, hayranı olduğum uzaklara bakınca fark ediliyor ancak, içimize doldurduğumuz havanın da bir renginin olduğu. (Kaza)

Tianning Tapınağı

 Geriye döndü. İçlerinde süs biberleri, minik limon ve nar ağaçları bulunan saksıların arasından geçip 3 numaralı binanın ön tarafına yürüdü. Dodo’nun en çok sevdiği yer burasıydı  aslında.  Qu  Qiubai  ve  Zhong  Tailei heykellerinin önüne uzanır, yan yatar, sırt üstü dönüp karnını yalar, patilerinin altına alıp uyur, hava çok ısınırsa heykellerin  hemen  yanındaki  sık  ekilmiş  bambu ağaçlarının gölgesine ya da asfalt yolun kenarındaki büyük ağacın dibine sığınırdı. Buradaki sınıflarda derslere giren atletizm öğrencileri de Dodo’ya ara sıra sosis ve süt verirlerdi. Sütü içmezdi Dodo ama küçücük ağzıyla kemire kemire mideye indirirdi kocaman sosisleri. Böyle zamanlarda unuturdu merdiven altında bıraktığı hazineyi, kendisine yeni bir ev bulmuş gibi şımarırdı. Buradakilerin hevesi sönüp kendisiyle uğraşmayı bıraktıklarında da dönerdi yine ait olduğu yere. (Simgeler ve İşaretler)


Sözü edilen heykeller solda kalıyor. 


Çalıştığım okulun ana kapısının önünde. 

Yan Ling Lu’nun görünmeyen ucunda B12’ler ve B2’ler ardı ardına dizilmişlerdi. Belli belirsiz ama yine de iddialı bir gösterişle yükselen güneşin körpe ışıkları, tam karşılarında dingin bir şekilde oturan Xu Zhimo heykeline vurup  yumuşak  bir  sıçramayla  onların  yüzlerine yansıyordu. Ming Che, kızın avucunun içini ışığın kaynağı olan doğuya değil de genç yaşında uçak kazasında ölen romantik şairin heykeline doğru çevirdi. Aşırı ışık da zifiri karanlık gibi zararlıydı fal okuması için. Çizgileri görünmez yapan, onları anlamsızlaştıran, eli bembeyaz bir kartopuna çeviren güneş değil; yorumları mümkün kılan, çizgileri konuşturan, önemsiz noktaları karanlığa boğan ve her zaman için söylenecek bir şeyleri ışığın dokunmadığı noktalarda bırakan ikincil bir yansımaydı falcıya gereken. Heykelin yıpranmış bir ayna gibi ışıldayan metal yüzeyi bu işlevi fazlasıyla görüyordu onun için. Hem oğlunun sesinin de bu heykelin derinliklerinden geldiğine dair birkanı oluşmuştu yüreğinde. O da böyle hep elinde kitapla gezer, dışarıda gezerken bulduğu taşların üzerine oturup etrafını izler, ara ara uzaklara bakıp dalardı. Onun elleri de Xu Zhimo’nun elleri gibi hep yere doğru kapalı olurdu. (Bir Avuç Hayat)

Xu Zhimo Heykelinin önünde
Park ıssız, kimsecikler yok. Hem akşam, hem soğuk; kim neden gelsin parka! İşi gücü olmayan birkaç genç dışında sadece park bekçileri ve temizlikçiler var ortalıkta gezinen. Çıplak ağaçlar, akşamın alacakaranlığında yol kenarına bırakılmış iskeletlere benziyorlar. Yanımda dev bir hayalet gibi dikilen Tianning Pagodası’na şöyle bir bakıyorum, kaplumbağayı havaya kaldırıp ona da
gösteriyorum. “Bak bu pagoda, dünyanın en yüksek pagodası. Aynı zamanda dünyanın en yüksek ahşap yapısıdır kendisi. Bak gör, madem yaşadığın küçük göletten sıkıldın, dünyayı görmeye niyet ettin. Bir gün geri dönersen doğup büyüdüğün sulara, oradakilere anlatırsın dünyanın en yüksek pagodasını gördüğünü.” Ahşap  köprüyü  geçip,  köprünün  altındaki  kaya parçalarının birinin üzerinde duruyorum bir süre. Issızlığı, yandan belli belirsiz bir şırıltıyla akan suyun sesini ve insanların uzaklığını düşünüyorum. Kentin merkezinde olup, insanlardan bu derece uzak olabilmek ne güzel bir şey! Hava sıcak olsaydı, bu park bayram yerine dönerdi, çocuklarla ve kentin dışından yeşil görmeye gelen anne babalarla dolardı. Adım atacak yer kalmazdı parkın patikalarında. Tadını çıkarmalıyım bu ânın. (Uçurum)

Hong Mei Parkının girişinde

 Köprünün zirvesine varınca da kanalın doğu kısmına doğru bakıyor. Güneş iyice yükselmiş, kanalın yüzeyi milyonlarca kırık aynayla dolmuş gibi ışıl ışıl. Akıntının ter yönünde ilerleyen bir kum teknesinin arkada bıraktığı dalgalar uzun bir V harfi çizdikten sonra kanalın duvarlarına çarpıp yansıyor ve birbirine giren dalgalar suyun yüzeyini sonsuz boyutlarda bir satranç tahtasına dönüştürüyor. Kanalın sol kısmında ise, küçük kırmızı bir kayak var. Küreğini büyük bir hınçla bir sol tarafına bir sağ tarafına saplayarak yol alan genç kadın, teknenin oluşturduğu bu sonsuz metrik uzayda çaprazlamasına yol alan bir fil gibi ağır ağır ilerliyor. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)


Wenheng Köprüsünün Üzerinde. Arkamızda Tarakçılar Sokağı. 
Geniş merdivenler yer yer ıslak, basamakların bittiği yerde büyükçe bir platform var. Yerlerde balıkçılardan kalma kanca, yem ve misine parçaları hemen çarpıyor göze. Birkaç parça da çerçöp merdivenin dibine sıkışmış. Bir köşeye de kanaldan toplanan ağaç dalları toplanmış. Platform neredeyse su seviyesinde, parkta gezinen birisinin eğer dikkatli bakmıyorsa burada oturan bir insanı görmesi pek mümkün değil. En alt basamağa oturup kanalı izliyor Si Han. Karşıdaki söğüt dalları nasıl da sarkıtmışlar uzun ince dallarını kanala doğru, ışıltılı bir öğlen vaktinde nehrin sığ kısmında saçlarını yıkayan genç kadınlara benziyorlar. İleride, kanalın genişlediği yerde iki beyaz kuş suyun üzerinde daireler çizip karşıdaki binalara doğru uzaklaşıyorlar. Daha yukarılarda kırlangıçlar var, her
zamanki gibi gökyüzüne ânında yok olan resimler çizmekle meşguller. Ağaçlar ise iki tarafta da kanala eşlik ediyorlar, sessiz bir ordu gibiler, birbirleriyle konuşan ama kendileri dışında kimseye sır vermeyen erler ordusu... “Keşke” diyor içinden, “keşke bizimle de konuşsalar da şu cesedin kim olduğunu, suya düştüğünü mü yoksa atıldığını mı söyleseler.” Bu düşünce aklından geçer geçmez de gençlik yılları geliyor gözlerinin önüne. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)

Kanalın ve parkın 32. kattan görünüşü. 

Hiçbir şey demeden parkın bitip yürüme yolunun başladığı noktaya doğru ilerliyor, Si Han. Güneş ışıkları yerleri süpüren park görevlisinin havalandırdığı tozlara çarpıp gittikçe genişleyen tayflar halinde zemine vuruyor. Toz parçacıkları ürkmüş kuşlar gibi dağılıyorlar her bir yöne doğru. “Kanalın burası” diyor Si Han içinden, “Çanco’da yeşilin ve neftinin en sık görüldüğü yer olsa gerek.” Tüm yapaylığına rağmen kentin diğer kısımlarındaki parklar kadar kötü görünmüyor burası; ağaçlar nizami beton kutuların içinde, ışıkların kabloları taş duvar boyunca ip gibi uzayıp gidiyor, çalılar küp şeklindeki otların üzerinde yükselen kubbeler halinde, hepsi aynı boyda ve sıra sıra
dizilmişler.  Buralarda  gezinenlere  onlar  ne  kadar istemeseler de asla yalnız olmadıklarını hissettiren hoparlörler ise eski bir şarkının melodisiyle durmaksızın çınlatıyorlar  kulakları.  Bambu  ağaçlarının  arkasına gizlenmiş arıtma tesisi binasının –Si Han’a göre dünyanın en süslü çöp arıtma tesisi binasıdır bu.- yanından geçer geçmez arkasından seslenen Zi Hao’nun bağrışıyla tekrar
kendisine geliyor başkomiser. “Hallettim başkomiserim. Kamera kayıtları hazırlanacak.” diyor kırgın bir sesle. Sonrasında da ekliyor, sesindeki kırgınlığı izah etmek istercesine, “Neden beni beklemiyorsunuz? Ben de sizi parkta,  suyun  kenarında  beni  bekliyorsunuz zannediyorum.”
Birlikte yürümeye başlıyorlar; çalı altlarına atılmış irili ufaklı çöplere, iğne yapraklıların hastalıklı gövdelerine, osmantus ağaçlarının dallarında biriken tomurcuklanmış sarı çiçeklere, su kenarına inen merdivenlerin likenli köşelerine, merdivenlerin bittiği yerdeki soğan başlıklı küp sütunların diplerine, su içmek için kanala eğilmiş uzun tüylü hayvanlara benzeyen bodur ağaçların altlarına tek tek, en ufak bir ayrıntıyı bile atlamadan, her biri birkaç kilometre aşağıda bulunan ceset hakkında gizemli bilgiler verecekmiş gibi uzun uzun bakıyorlar. İki saat boyunca sağlı sollu kanalın iki yanını da geziyorlar ama kayda değer bir şey bulamıyorlar. Çardağın etrafına astıkları kuş kafeslerinin altında kâğıt oynayanlara –Bunları görünce Zi Hao, “Bakın başkomiserim, kuşlar sahiplerini gezmeye
çıkarmış!” demişti pişkinliğine yandaş bulmaya çalışarak-, sabah yürüyüşüne çıkmış emekli çiftlere, erkenden gelip suyun kenarındaki yerlerini tutan yaşlı balıkçılara, çalıların kısmen örttüğü oturaklara tünemiş genç âşıklara, otuz saniyede bir elindeki telefonun ekranına bakan müzmin yalnızlara, yürüme parkurunun biraz içerisinde kalan kısımda Tai Chi yapan altmışlık delikanlıya tek tek
soruyorlar olay hakkında bilgileri olup olmadığını. Sonuç hep aynı olumsuz yanıt! Ne onların ne ağaç dallarına asılmış kırmızı fenerlerin altında ısınma hareketleri yapan koşucuların ne de köprünün altındaki kuytulukta salaş bir bisiklet tamirhanesi işleten yaşlı ustanın bir bildiği var kimliği ve yüzü belirsiz bu ceset hakkında. Belki bir şey çıkar diye fotoğrafını çektikleri yumurta kabukları var bir
tek. Yürüyüş yolunun yanındaki yükseltinin kenarına, küçük mavi bir kutunun içine konmuş kabukları ilk önce Zi Hao görüyor. (Yüzsüz Bir Adamın Portresi)


Yürüyüş Yoluna girmeden önce

Köşeyi dönüp kaldırıma adımını atınca sola döndü. Doğu Tai Hu Caddesinin görünmeyen ucundan başını uzatmış olan soluk benizli güneş, sabahın telaşlı saatlerinden arta kalan çirkinlikleri teftiş etmekle meşguldü. Yola ya da dükkânlara doğru eğilmesin diye tahtadan kafesler içine alınmış ağaç gövdelerine bakınca içerledi. “Şu ağaçları bile zapturapt altına alan, gövdelerini beyaza boyayıp
koruyan hükümet görevlileri neden bir yıldır peşimde dolanan ve özel hayatımın tüm inceliklerini benden izin almaksızın öğrenen adama tüm bunları yapmasına izin verir?” diye sordu önünde hazır bekleyen boz boşluğa doğru. Kaldırım taşlarındaki siyah oyuklar ve tırtıklı çıkıntılar, kimi yerde birbiri ardına dizilmiş bozuk fermuarları kimi yerde de iyice yıpranmış eski bir paltonun üzerine işlenmiş dev yamaları anımsatıyordu Lai’a. (Takip ya da Taciz) 

Doğu Taihu Caddesinin başında, yemekten hemen sonra. 

Saydam tavanın üzerinde; buharlaşmış yağmur sularından arta kalmış, içine hapsettiği güneşi sıkıştırdıkça büzülmüş ışık demetlerini aşağıya doğru salan dev lekeler var. Kafasını yukarı çevirip bakanların ilk görüşte ne olduklarını anlayamadığı, yeşil sularda sinsi sinsi gezinen denizanalarına ya da karanlık bir ormanda uğuldayarak av arayan baykuşun gözlerine benzettiği; ortası boz, kenarları
bulanık, dış kısımları saydam görüntüler bunlar. Bu lekelerin ortasındaki koyu öbekler boncuk boncuk gölgeler halinde siyah beyaz tuşlarımın üzerine düşünce içim kıpır kıpır oluyor, birazdan güzel bir şeylerin gerçekleşeceğine dair mesnetsiz bir umut beliriyor on yıllardır esaslı bir müzik çalmamış gergin tellerimde. Sevgilisini her düşündüğünde dudaklarının kaşındığını hisseden genç bir âşıktan pek farklı değilim aslında. Yeni silindiğim, sağımın solumun sabunlu bezlerle baştan aşağıya ovulduğu, kimi yerlerimin özenle parlatıldığı, kimi yerlerimin de ince işçilikle tamir edildiği ilk bakışta belli oluyordur herhalde. Rutubetten dolayı, vakti gelmiş yaranın kabuğu gibi kalkan cilalı boyalarımın, acemi bir ustanın kirli tırnaklarıyla söküldükten sonra mükerrer fırça darbeleriyle kapatıldığını da anlayacaktır, ömründe üç beş piyano görmüş herhangi bir acemi. Hatta asansöre
sığmayan gövdem merdivenlerin basamaklarına çarpa çarpa  ikinci  kata  çıkarıldığı  için  bacaklarımdaki tekinsizlikten pekâlâ belli olur genç ve heyecanlı değil de yaşlı ve yorgun olduğum. (Piyano)


Aşağıya da farklı zamanlarda çekilmiş Çanco fotoğraflarını koyuyorum. Tren İstasyonunun fotoğrafını şimdiye kadar hiç çekmemişim sanırım.









10 Kasım 2019

Yüzsüz Bir Adamın Portresi


                                              
                   YÜZSÜZ BİR ADAMIN PORTRESİ 

Sandal ağacından oyulmuş taraklar, püsküllü iplere takılmış yeşim kolyeler ve renkli boncuklarla çevrelenmiş küçük bilezikler satan dükkânların yan yana dizili olduğu sokağı temizlemekle sorumlu olan yaşlı kadın gördü ilkin, suyun üzerinde kaplumbağa sırtı gibi duran ve utangaç bir kirpi gibi sığındığı köşede rüzgârın etkisiyle kıpırdayan siyah parlak çıkıntıyı. Boyası dökülmüş meşin bir top, ters dönmüş bir çamaşır leğeni ya da kırık bir mobilya parçası olabilirdi pekâlâ. Kenara vurmuş, suya inen merdivenin en alt basamağına dayanmış, akıntının yavaşlığından olsa gerek girdiği kuytuluktan bir türlü kurtulamamıştı. Zayıf bir damar gibi belli belirsiz atıyordu alttan vuran dalgaların dokunuşuyla. Yaşlı kadın kanal boyunca turist gezdiren yolcu teknesinin bağlandığı iskeleye yanaştı, elindeki maşayı ve çöp sepetini, dibine çöp atılmış ağaca yasladı ve suya doğru daha dikkatlice baktı. Bir an için suyun dibinden, balçığın ve çamurun pençelerinden kurtulup gelmiş olabileceğini de geçirdi aklından. Belki de yüzlerce yıl önce suya düşürülmüş değerli bir eşyaydı ve bunca zamandır suyun yüzüne çıkacağı, güneşi tekrar göreceği, insanların arasına tekrar karışacağı günün hayalini kurmuştu. Hayır, bir kaplumbağa ya da kanalın derinliklerinde yaşadığı söylenen canavar değildi bu! Değerli bir eşya olma ihtimali de oldukça düşüktü. Kadın eğildi, suyun üzerinde erimiş gümüş gibi parıldayan taze yakamozlara gözlerini ovuşturarak baktı.  

Aslında, kanalın temizliğinden kendisi sorumlu değildi. Kanalı temizlemekle sorumlu olanlar tekneyle gezerler ve ellerinde fileli kepçelerle suyun üzerinde gördükleri çöpleri toplayıp teknenin içindeki büyük sepetlere yığarlardı. Sonra da bu çöpleri parkın başındaki arıtma tesisine bırakırlardı. İyi ama, bu kocaman siyah çöpün kanalda mı yoksa iskelede mi sayılacağına karar verememişti temizlikçi kadın. İskelenin duvarına değdiğine göre sokağa dâhil edilebilirdi ya da suyun içinde ve merdivene uzak olduğu için kanalda sayılabilirdi.  Su seviyesinin yüksek olmadığı zamanlarda basamakları temizlediği oluyordu gerçi. Bu sabah, çamurla karışık yeşil rengini almış olan su, beş basamaklı beton merdivenin en alttaki iki basamağını yutmuş, okşayan dokunuşlarla üçüncü basamağın dibini serinletiyordu, tıpkı yazın bunaltıcı sıcağında ıslak bir dilin kurumuş dudakları sık sık yalaması ve bundan bıkmaması gibi. Saat yedi bile olmamıştı, geceden kalma sessizlik ve uyuşukluk henüz terk etmemişti kenti. Yer yer yosun tutmuş taşların üzerine uykucu bir köpek gibi yayılmış olan gölgeler, kenti, güneşin azgınlığına bırakacakları saati bekliyorlardı sabırsızlıkla. Eski bir reklam broşürünü, soyulmuş bir sosisin turuncu ambalajını ve çürümeye başlamış bir muzun kabuğunu görmezden geldi yaşlı kadın. Seyrek kaşları, dolgun yanakları ve yuvarlak yüzü aynı anda gerildi. En üst basamakta dikilip, bir eliyle kanal duvarından iskeleye bağlanmış kalın halatı tutarak suya doğru eğildi. Islanmış siyah kütlenin yüzeyinden yansıyan turuncu güneşin göz kırpışlarını kirpiklerinin uçlarındaki renkli baloncuklar sayesinde canlı canlı hissedebiliyordu.  Kanalın genişlediği ve sonradan tekrar daraldığı yukarı kısımlarda aynı güneş zor geçecek bir günün haberini verircesine, geçmişte susuz ütülendiği için parlayan gri bir kumaş parçası gibi pırpır titriyordu. Hayır, maalesef hayır, değerli bir tarihi eşya değildi bu, olsa olsa suya düşmüş büyük bir araba lastiği ya da su çektiği için şişmiş dev bir oyuncaktı. Kedi tarafından köşeye sıkıştırılmış zavallı bir fare gibi duvarın dibinden kurtarılmayı, kanal boyunca kaldığı yerden yoluna devam etmeyi bekliyordu. Kadın biraz daha eğildi, tehlikeli bir şey yaptığını bile bile suyun yüzeyine yüzünü iyice yanaştırdı. Siyah tümseğin suya değdiği yerde beyaz bir açıklığın olduğunu fark etti. “Yoksa!” diye geçirdi aklından, olasılıkların en kötüsünü. “Yoksa bir ceset miydi bu?”

Geriye dönüp çöp toplamak için kullandığı uzun saplı maşasını aldı eline. Aynı halata tutunarak parlak siyah nesneye maşanın ucuyla dokundu. Tahta gibi sert değildi ama sünger kadar yumuşak da değildi. Havası kaçmış top gibiydi en çok, dokunulan yer üzerine bastırıldıkça tepki veriyordu ve baskı ortadan kalkınca yüzey eski hâlini alıyordu. Hafifçe itti kütleyi basamağın dibine doğru. Sandığından da kolay oldu bu iş ama maşanın ucu kütlenin tam tepesine dokunamadığı için küçük adacık hem dönmeye hem de dengesi bozuk bir sal gibi yalpalamaya başladı. Minik dalgaları yararak kadına doğru ilerleyen kütle basamakların dibine vardığında neredeyse ters dönecekti. Yaşlı kadın gözünün önünde debelenen şeyin alabora olmuş bir kayığın dibi olduğuna ikna olacaktı ki, suyun güneş ışınlarını tek parça halinde yarıp net bir şekilde ikiye böldüğü yarıkta açık renkli bir cisim gördü. Suya batıp çıkan bu şeyi dikkatlice incelemek için biraz daha eğildi, o kadar ki suyun serinliğini hissedebiliyordu yüzünün görünmeyen tüylerinde. Bir balık ya da suya atılmış bir meyve kabuğu değildi, hayır hayır bu şey siyah kütlenin bir parçası, onun yalpalamasıyla görünüp kaybolan bir canlıydı. Belki bir fare ölüsü, bir sincabın kuyruğu ya da suya düşmüş beyaz bir kuşun kafası… Yaşlı kadın arkasına dönüp etrafında kimse olup olmadığını kontrol etti. Eğer suya düşerse onu kim kurtaracaktı? Sokak bomboştu, geceden kalma lambaların yarısı henüz sönmemişti, sokağın bittiği yerde başlayan köprüden tek tük bisikletler ve e-bisikletler geçiyordu. Sol tarafında kalan tarihi köprünün ve onarılmış kent duvarlarının üzerindeki mavimtırak sis, çözümsüz bir labirenti andıran kentin içlerine doğru usul usul çekiliyordu. Kadın cesaretini topladı, derin bir nefes aldı ve suya birkaç milim daha yaklaştı. Siyah kütleyi elindeki maşayla biraz daha güç harcayarak salladı. Az önce gördüğü beyaz parçayı görebilmekti amacı, hatta mümkünse başka parçaları da. Ve o anda, ipekle ilk defa tanışan tenin hissettiği türden bir ürpertiyle kendisine geldi yaşlı kadın. “Ay, ay, ay” diye bağırdı olduğu yerde. Kısa ve kesik çığlıklar attı birilerine keşfini duyurabilmek için. Evet, yanlış görmüyordu. Bir kulaktı bu, bildiğimiz insan kulağı; ortası pembe dışı beyaz, içi bir mağara ağzı gibi kıvrımlı küçük sevimli bir kulak.

*** Devamı yayımlanacak kitapta... 

27 Ağustos 2017

Kaşgar Notları 6: Kaşgarlı Mahmut


Türbenin bahçesinin girişindeki Kaşgarlı Mahmut heykeli.
Kaşgarlı Mahmut’un türbesi diğer iki türbe gibi kentin içinde değil. En az bir saatlik bir yol gideceğiz. Ben sıcaktan bunalmış bir halde, erimiş dondurma gibi düşüyorum arabanın arka koltuğuna. İyice dağılmışım zaten. Pasaport, defter, kalem, Kaşgar hakkında internetten aldığım çıktılar, haritalar, biletler… Biraz toparlanıyorum araba kentin dışına doğru yol alırken. Defterime birkaç not alıp her yanımızı çevreleyen geniş ovaya ve çok ama çok uzaklardaki puslu dağlara çeviriyorum gözlerimi. Tepelerde hâlâ kar var. Kaşgar’ın bereketinin kaynağı eriyen bu karların oluşturduğu dereler olsa gerek. Bu kentte kavundan kiraza, erikten şeftaliye, hatta karpuzdan armuta her türlü meyve yetişiyor. Yüzyıllar önce bu topraklara gelmiş bir gezgin de Kaşgar’da yetişen meyvelerin ne kadar tatlı olduğunu ve bu meyveleri tatmadan buradan ayrılmanın çok büyük bir talihsizlik olacağını yazmış seyahatnamesine. Demek ki o zamanlar da varmış bu bolluk ve bereket.

Girişteki tanıtıcı levha.
Yol geniş ve bakımlı, iki-üç kilometrede bir gözüme çarpan polis arabaları ve çelik yelek giyip omuzlarına makineli tüfek asmış siyah üniformalı polisler artık şaşırtmıyor beni. Tek arzum kontrol noktalarından vakit kaybetmeden ve çok fazla resmi tacize uğramadan geçebilmek. Neyse ki durmamızı isteyen polis memuru arka koltukta bir turist olduğunu görünce çok üstelemiyor. Pasaportuma şöyle bir bakıyor, nereli olduğuma dikkat etmiyor büyük bir olasılıkla. Ne vizeyi inceliyor ne de pasaportun kapağındaki ay yıldızı. “Geç” diyor, bileğine konan bir sineği kovar gibi yaparak. Derin bir nefes veriyorum –demek ki o derin nefesi içimde tutmuşum uzun süre- ama bir yandan da çaktırmak istemiyorum Ahmet’e. Benim neden tedirgin olduğumu bilmese daha iyi. Nasıl anlatacağım adama Çin’deki sınır memurlarının haklı denilebilecek gerekçelerle TC vatandaşlarına kuşkuyla yaklaştıklarını ve bu gerekçeler ne kadar haklı olurlarsa olsun benim alınan bu tedbirlerden ciddi anlamda huzursuz olduğumu! Hoş, yanlış bir şey yapmış değilim, yapacak da değilim ama Çin burası ve Kaşgar gibi bir sınır bölgesinde yalnız başına gezen TC pasaportlu bir turisti gördüler mi nasıl davranırlar kestirmek mümkün değil. Havaalanında bile bir buçuk saat bekletip başıma tüfekli asker diktiklerine göre –öğretmen olduğumu bildikleri ve yanımda eşim olduğu halde- burada kim bilir ne yaparlar! Caydırmak ya da cezalandırmak gibi bir amaçları yok ama zorluk çıkarmaları bile can sıkıcı! Elin Amerikalısı elini kolunu sallaya sallaya sınırları geçsin, biz Türkler saatlerce bekletilelim hiçbir gerekçe gösterilmeden. İnsanın onurunu inciten bir yan var ve yetkililer de büyük bir olasılıkla bunu bildikleri için aynı uygulamalara devam ediyorlar. “Bıksınlar, başkalarına anlatsınlar ve bir daha gelmesinler.” diye belki de.

Kaşgarlı Mahmut'un portresi
Yol kısalıyor polis kontrolünden sonra. Bir yanından dere akan, iki yanı da uzun kavak ağaçlarıyla süslenmiş, ortaokuldaki resim dersinde perspektif konusunu işlerken yaptığımız çalışmaları anımsatan bir yola sapıyoruz. Bu yolun sonunda Kaşgarlı Mahmut’un mezarının olduğu Opal köyüne ulaşmış olacağız. Hedefe yaklaştıkça gideceğim yer hakkındaki bilgilerimi tazeleme isteğim artıyor. Kimdir Kaşgarlı Mahmut? Yazmış olduğu Dîvânu Lugâti’t-Türk neden bizim için bu derece önemlidir? TDK’nın sayfasından aldığım metni okuyorum, ara ara gözlerimi kaçırıp yol kenarında üçtekere bağlanmış eşeği yürüten ya da traktör süren köylülere bakarak.

Dîvânu Lugâti’t-Türk'ün farklı nüshaları
Bulunuşuyla birlikte Türk dili tarihinin yeniden yazılmasını sağlayan ve Türkçenin karanlıktaki pek çok konusunu aydınlatan Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü bizlere kazandıran, Türklük biliminin (Türkoloji) kurucusu, Türk sözlükçülüğünün atası Kâşgarlı[1] Mahmud’un hayatı hakkında ne yazık ki ayrıntılı bilgi bulunmamaktadır….. Eser üzerinde çalışanlarca Abul olarak okunan adın Opal olduğu daha sonra ortaya çıkarılmıştır. Opal köyünü “Bizim ilde bir köy adı” sözleriyle anarak Kâşgar’a olan mensubiyetini ifade eden Kâşgarlı Mahmud, buna karşın Opal’ı doğduğu yer olarak belirtmemiştir. Ancak, Dîvânu Lugâti’t-Türk’te “Bizim ilde bir köy adı”, “Bizim ilde bir yer adı” diye tanımladığı Adıg ve Kası’nın Opal yakınlarındaki yerleşim birimlerinden olması, Kâşgarlı Mahmud’un bu bölgeyle olan ilgisini açık bir biçimde ortaya koymaktadır.  Farklı görüşler bulunmakla birlikte 1008 yılında doğduğu kabul edilmektedir.
Türbenin kendisi. Arka bahçeden görünüşü. 
Soylu bir ailenin çocuğuymuş ve iyi bir eğitim almış. Ülkede siyasi çalkantılar yaşanınca batıya göç etmek zorunda kalmış. Yıllarca (10-20 yıl) Orta Asya’daki Türk topluluklarıyla birlikte yaşamış. Onların dillerini, kültürlerini ve sözlü edebiyatlarını incelemiş. Daha sonra dönemin bilim merkezi olan Bağdat’a geçip, meşhur eseri Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü yazmış. Bu eserinde 8.000 civarında Türkçe kelimenin anlamını, farklı lehçelerdeki söyleniş şekillerini, kullanım alanlarını örnekleriyle birlikte (Örneğin “Alp Er Tunga öldü mü?” dizesiyle başlayan şiir kendisinden yüzyıllar önce yazılmış / söylenmiş olsa da biz bu şiiri ilk defa bu kitapta görmüşüzdür.)  sunmuş ve 1074 yılında zamanın Abbasi halifesine takdim etmiş. Maalesef, günümüzde bu değerli eserin aslı elimizde yok. Kaşgarlı Mahmut’un eseri bitirmesinden yaklaşık iki yüz yıl sonra (1266’da), Muhammed bin Ebi Bekr adlı Şam’da yaşayan bir kâtip tarafından yazılmış bir kopyesi mevcut ve İstanbul’daki Millet Kütüphanesi’nde muhafaza ediliyor. Bu kopyenin bulunmasının da ilginç bir hikâyesi var ama vaktim yetmiyor hepsini okumaya. Kitabın tarihi ve içeriği hakkında daha ayrıntılı bilgiye TDK’nın ilgili sayfasından ulaşılabilir.  

Türbenin arkasındaki mezarlık. Sağ altta kalan büyük mezar büyük bir olasılıkla Kaşgarlı Mahmut'a ait.
Okumalarım bitmeden türbeye vardığımız için biraz hayıflanıyorum aslında. Hava iyice ısınmış, ısırgan otu gibi yakıyor. Ahmet arabayı türbenin içinde olduğu büyük bahçenin girişinin az yukarısındaki park yerine bırakıyor. Hiçbir şey söylemeden kapısını açıp, koltuğunu yatırıyor. Konuşmadan da anlaşabiliyoruz demek ki. İnip girişe yürüyorum. Ensem, kollarım, hatta bacaklarım bile –kim dedi sana uzun pantolon giy diye ama türbe ziyaretine de şortla gidilmez ki!- cayır cayır yanıyor. Güvenlikten geçip –pasaport kontrolü yok burada- içeriye giriyorum. İlk gördüğüm şey Kaşgarlı Mahmut’un dev bir heykeli. İnce ve uzun bir şekilde tasvir edilmiş. Bizde genelde tarihe mâl olmuş önemli kişiler geniş omuzlu ve cüsseli olarak tasvir edilir. Bu öyle değil, elinde bir kitap tutuyor. Heykelin altındaki taş sütunda da hayatı hakkında kısa bir bilgi verilmiş. Heykelin arkasından yokuş yukarı çıkan merdivenler var ama bir de yol var sola ve sağa ilerleyen. Haritaya bakıp sola sapıyorum. Planım büyük bir daire çizip, bu merdivenlerden inerek turumu bitirmek.

Kaşgarlı Mahmut heykeli, yandan görünüş. 
Sol yol da merdivenlere çıkıyormuş meğer. Türbe de bu merdivenlerin sonundaymış. Ağır ağır çıkıyorum merdivenleri –eteklerimde güneş rengi bir yığın yaprak yok maalesef!-. Tıpkı Yusuf Has Hacip’in türbesinde olduğu gibi burada da yalnızım. Kimsecikler yok benden başka. Merdivenlerin soluklanma yerinde birkaç Uygurlu kadın ve çocukla karşılaşıyorum ama bunlar yerel halktan insanlar. Buraya gezmeye mi yoksa çalışmaya mı gelmiş olduklarını çıkaramıyorum bir türlü. Kadınlardan birisinin yanında kırmızı bir kova var. Diğeri de uzun bir süpürge tutuyor elinde. Belki de köyden gelen gönüllülerdir. Nihayetinde burası yüzyıllardır ermiş birisinin (Hazret-i Mollam Şemseddin) türbesi olarak biliniyor bu civarda. Kaşgarlı Mahmut'un mezarının burada olduğu yeni elde edilen / speküle edilen bir gerçek. Biraz daha merdiven çıkınca kocaman gövdeli bir kavak ağacına rastlıyorum. Bu ağacın hikâyesi de Uygurca’daki kavak anlamına gelen “ahtirik” kelimesinin kökeni de buradaki duvara yazılmış hikâyede anlatılmış.

Dîvânu Lugâti’t-Türk'ün başındaki harita. Türk dünyasını resmediyor. Aynı zamanda dünyanın yuvarlak oluşuna gönderme de yapıyor. Batıda Avrupa, doğuda ise Çin ve Japonya var. 
Kaşgarlı Mahmut ölümünden on yıl kadar önce dönüyor köyüne. Burada bir medrese açıyor ve talebe yetiştiriyor. Öldüğü yerde, kendisinin diktiği rivayet edilen yaşlı bir kavak ağacı var. Ağaç o kadar yaşlı ki artık boy atamadığı için midir nedir, çınar ağacı gibi kalınlaşmış, tiril tiril serpilmiş. Yapraklarına dallarına kırmızı-beyaz-siyah çaputlar bağlanmış. Bazı renkleri eksik bu yaşlı gökkuşağının altında serinliyorum bir süre, yaprakların rüzgârla dansını izliyorum, nereden geldiğini bilmediğim kuş seslerini ve merdivenin sol yanında yüksek bir debiyle akan suyun şırıltısını dinliyorum.

Kaşgarlı Mahmut'un türbesine çıkan 97 basamaklı merdiven. 
Hikâyeye göre Kaşgarlı Mahmut köyüne dönmeden yıllar önce hocasına sormuş. “Üstadım, ben nereye gömüleceğim?”. Üstadı da demiş ki “Elindeki sopayı toprağa sok, nerede yeşerip dal budak salarsa oraya gömüleceksin.” Kaşgarlı Mahmut yıllar sonra köyüne dönmüş ve bir gün abdest almaya hazırlanırken elindeki sopayı toprağa saplamış. Namazdan çıkıp medreseye dönmeye hazırlanırken bir de görmüş ki az önce toprağa sapladığı sopa yeşermiş, tomurcuklanmış, sağından solundan taze fışkınlar çıkmış. Şaşkınlığını gizlemek ihtiyacı hissetmeden “Ayi Ayi Dierek” (Oh oh ne güzel!)  haykırmış. Hocasının kerametinin yıllar sonra gerçekleşmiş olmasına sevinmiş. “Demek benim mezarım burada olacak.” demiş etrafındakilere. Birkaç yıl sonra vefat ettiğinde de ağacın dallarından birisinin gösterdiği yüksek bir tepeye gömülmüş. Bu arada toprağa sapladığı daldan yeşeren ağaca medresedeki talebeler “Aye Aye Dierek” adını vermişler. Zamanla bu kelime, Uygurca’da bugün “Kavak Ağacı” anlamında kullanılan “Ahtirik”e evrilmiş.

Merdivenin altında yer alan tarihi kavak ağacı. Hikâyeye göre Kaşgarlı Mahmut'un toprağa sapladığı bir sopadan yeşerip büyümüştür. 
Bu bilgilerin hemen yanında bir de Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün en başında yer alan bir harita var. O devrin Türk dünyasını betimleyen harita aynı zamanda bir Türk’ün çizdiği ilk dünya haritası olma özelliğini de taşıyormuş. Bu haritanın merkezi olarak o zamanın Türk hükümdarlarının oturduğu şehir olan Balangur seçilmiş. Diğer şehirler Balangur’a göre konumlandırılmışlar. Bu ve benzeri pek çok bilgiyi hızlıca okuduktan sonra ağacın ilerisindeki doksan yedi basamaklı merdivene yöneliyorum. Basamakların sayısı Kaşgarlı Mahmut’un yaşadığı yıl sayısına gönderme yapmaktaymış.

Orta Asya'ya ait eski bir gelenek olan ağaçlara çaput bağlama geleneği Çin'in diğer bölgelerine de yayılmıştır. Örneğin, yaşadığım kent olan Çanco'daki Tianning Tapınağı'nın bahçesindeki ağaçların dallarında da renkli bezler görmek mümkündür.  
Merdivenin sonunda nihayet türbeyi görüyorum. İçerisi serin, hafif nemli ve sessiz. Görevli kadın köşedeki masasına başını koymuş uyuyor. Benim içeriye girdiğimi fark edince şöyle bir başını kaldırıyor, demir gibi ağırlaşmış gözlerini açmaya çalışıyor. Ağzını açmasa da anlıyorum dediklerini “Bu sıcakta gezilir mi be adam, kıvrıl bir gölgeliğe uyu.” diyor. Ben de içimde “Haklısın bacım ama bizim de görevimiz turistlik. Düştük bir kere kara bir sevdanın peşine.” Baktı olmayacak, o geri dönüyor tatlı uykusuna, ben de gezime. Kadıncağızı uyandırmamaya daha bir dikkat ederek hafif hafif yürümeye gayret ediyorum türbenin içinde. Toplam üç oda var. Birinde sanduka var ama mezar bu sandukada değil, türbenin arkasındaki dağın eteklerine kurulmuş olan mezarlıkta. Türbedar Yasin Kari’ye –yüzyıllardır onun sülalesi bakıyormuş bu türbenin işlerine- göre yaklaşık 20 metre uzaktaymış gerçek mezar. Sandukanın olduğu odanın yanındaki odada Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün farklı basımları var. TDK’nın basmış olduğu birkaç nüsha da burada görülebiliyor. Üçüncü oda ise ufak bir mescit işlevini görüyor.  

Türbenin içindeki sanduka. 
Türbeden çıkıp etrafında dolanıyorum. Arkadaki mezarlık ilgimi çekiyor. Burası aynı zamanda medresenin mezarlığı. Güneşte biraz daha pişip dayanamayacak hale gelince soldan devam ediyorum yoluma. Ahşaptan yapılma bir yola giriyorum. Dağın eteği boyunca ilerliyor bu yol. Böylece türbenin de içinde bulunduğu geniş külliyeyi yukarıdan –ağaçların arasından görebildiğim kadarıyla- izleme imkânım oluyor. Hacet yeri, halvet yeri, çilehane ve tilavethane denilen yerlerin arkasından geçip –zaten ziyarete kapalılar- yokuş aşağıya iniyorum. Ahşap patikanın sonunda, ne amaca hizmet ettiğini anlayamadığım bir mağara buluyorum. Mağaranın ağzındaki kayalara ejderha işlemişler. İçeriye girmek yasak. Etrafta bilgilendirici bir yazı da göremediğim için geri dönüyorum. Bulduğum ilk merdivenden dik bir şekilde giriş kapısına iniyorum.

Dışarı çıkınca Ahmet’i bulmadan önce köşedeki bakkaldan su, yoğurtlu içecekler ve üzümlü / vişneli kek alıyorum. Bakkalı işleten yaşlı amcayla iyi anlaşıyoruz nasıl oluyorsa. O da uyukluyor gerçi ama yine de türbedeki kadına göre daha dinç. Gülerek ayrılıyorum yanından. Arabaya binince aldıklarımın bir kısmını Ahmet’le paylaşıyorum. Oruç tutmamasına rağmen –dondurma yediğine göre- yemiyor verdiklerimi, kapının gözüne koyuyor. Ben yiyorum hemen. Sonrasında da ağır mı ağır bir uykunun kollarına bırakıyorum kendimi. Öyle ki akşam üzeri Kaşgar’ın merkezine geri döndüğümüzde Ahmet beni zor uyandırıyor.  

Varlığının gerekçesini anlayamadığım mağara ve girişi sarmış ejderha. 

[1] Bu arada şunu yeni fark ettim: “Kaşgar” değil, “Kâşgar”mış doğru yazılışı. Bunun nedeni büyük bir olasılıkla kelimenin Arapça yazılışından birinci k sesinin “kef”, ikinci k sesinin “kaf” ile yazılmış olması. Baştan beri şapka kullanmadığım için metin içi tutarlılığı koruma adına düzeltme yapmayacağım.

24 Ağustos 2017

Kaşgar Notları 5: Yusuf Has Hacip

İçinde mezarın ve büstün yer aldığı kubbeli yapı
“Kaşgar deyince akla Kaşgarlı Mahmut gelir ama bizim için önemli bir başka ad olan Yusuf Has Hacip’in ölüm yeri de burasıdır. Kutadgu Bilig’in yazarı olan Yusuf Has Hacip, Balasagun’da doğmuş ve Mutluluk Getiren Bilgi anlamına gelen siyasetnamesini 1070 yılında yazmıştır. Kitap dönemin Karahanlı hükümdarı Tavgaç Buğra Karahan’a sunulmak üzere yazılmıştır. Mesnevi formatında aruz vezniyle kaleme alınan 88 bölümlük bu eser, metne sonradan eklendiği açıkça bilinen 77 beyit dışında toplam 6645 beyitten oluşur. Eserde temel olarak dört insan tipi idealize edilmiştir. Kraliyeti, adaleti ve yasaları temsil eden Kün-Toğdı (Gün-doğdu). Vezirliğin, saadet ve huzurun şaşmaz öncüsü Ay-Toldı (Ay-doldu). Aklın ve bilginin yılmaz savaşçısı Ögdülmiş. Zahitliğin, kanaat ve sabrın timsali Odgurmuş. Kutadgu Bilig, Karahanlı Türkçesiyle yazılmıştır.”

Girişteki büst
Telefonumdan bu bilgileri okuyarak gidiyorum Yusuf Has Hacip’in türbesine. Ne yola bakabiliyorum bu sırada ne de insanlara. Ben şehrin dışına çıkıp, kilometrelerce yol gideceğiz sanarken çabucak varıyoruz türbeye. Ahmet arabayı kapının hizasından az aşağıya kaydırıyor ve beni burada bekleyeceğini belirtiyor. “Yarım saatten çok kalmam” deyip iniyorum arabadan. Şehrin ortasından geçen geniş bir caddenin kenarında bulunan türbe; sessiz sakin, biraz da kendinden beklendiği üzere vakur bir şekilde karşılıyor beni. Kaldırımdan bakınca hiç de “Burada önemli bir âlimin türbesi varmış.” demezsiniz aslında. Bir çeşit kenz-i mahfuz! Dikkatli bakınca ilerideki mavi kubbenin tepesi görünüyor ama dikkatli bakmak için de burada bir türbe olduğunu bilmek gerekir. Kaldırımda yürüyen bir insan “şu yüksek duvarların arkasında ne varmış, bir bakayım!” diyerek yürümez ki!

TDK tarafından yayımlanmış bir Kutadgu Bilig nüshası
Güvenlik önlemleri Apak Hoca’nın türbesindeki önlemlere nazaran daha sıkı burada. Zaten giriş kapısını kilitli buluyorum varınca. Bekçi kulübesindeki görevli beni görünce –camlar siyah olduğu için ben onu göremiyorum- çıkıyor ve açıyor kapıyı. İçeri girince önce metal tarayıcıdan geçiyorum. Bilet için de 30 Yuan ödüyorum. Ardından pasaportumu alıp fotokopisini çekiyorlar. Bir müze ziyareti için aşırı bulduğum bu önlemlerin mutlaka haklı bir gerekçesi vardır. Türkiye’den geldiğimi öğrenince yine aynı samimi muameleye maruz kalıyorum. “İstanbul”, “Sultan Süleyman”, “Atatürk” gibi kelimeler havada uçuşuyor kısa bir süre. Pasaportumu ve biletimi geri aldıktan sonra bana gösterilen, iki tarafında meyve bahçeleri olan, geniş yürüme yoluna giriyorum.

Kümbetini sonradan fark ettiğim yeşil kapılı, kemerli giriş.
Üstü üzüm bağlarıyla örülmüş bu kısa yol hem serin hem de çok güzel. Işık hüzmeleri sık yaprakların arasından buldukları boşluklardan sızıp beton zeminde benekli desenler oluşturmuş. Yanlardan sarkan yeşil üzüm salkımlarına bakarak ilerliyorum. Karşımda türbenin asıl kapısı masmavi çinileriyle bana göz kırpıyor. Güneş kızgın bir tava gibi yükselmişken tepemde, çok iyi geliyor bu doğal gölgelik. Üzümler daha olmamış ama salkımların en büyük avuçları bile doldurup taşıracak kadar iri olmaları Kaşgar toprağının meyve yetiştirmek için ne derece verimli olduğunu gözler önüne seren bir kanıt niteliğinde. Kemerli giriş kapısı mavi çinilerle süslenmiş ama işlevselliği olan tahta kapı yeşile boyanmış. Çinili kısım kemerli ve yüksek. Üst iki köşesinde de birer mini minare var. Alt kısıma, yani benim kapıdan girmeden önce ayak bastığım yere ise sağlı sollu iki ibrik konmuş. Duvarlardaki çinileri bir süre daha inceleyip yeşil kapıdan türbenin bahçesine giriyorum. Bu arada, nedense o âna kadar aklıma hiç gelmemiş bir şey geliyor: Bu türbede benden başka turist yok. Ne Çinli ne de başka bir milletten kimsecikler! Koca alanda tek başımayım. Oysa Apak Hoca’nın türbesinde yüzlerce turist vardı. Acaba bu durum benim üçüncü notta sözünü ettiğim hipotezi doğrulayan bir gözlem mi? Tamam, burası Apak Hoca’nın türbesi kadar geniş ve güzel olmayabilir ama yine de önemli bir yer. Hiç kimsenin olmaması, tanıtımının yapılmadığına ya da burası hakkındaki bilgilerin turist rehberlerinden kasıtlı olarak çıkarıldığına dair kuşkularımı arttırıyor.  Bu sorular aklımdan hızlıca geçiyor ben küçük adımlarla Yusuf Has Hacip’in mezarının olduğu bölgeye doğru yürürken.

Yusuf Has Hacip'in mezarı
İçeri geçince geride bıraktığım kapının aslında kare şeklinde bir tabanının olduğunu, üstünde küçük bir kümbeti olduğunu –önden bakınca bu kümbetin sadece tepesindeki alem görünüyor- ve mini minare sayısının dört olduğunu fark ediyorum. Karşımda ise dev bir yapı var. Tamamı mavi çinilerle süslenmiş, birbirine yaslanmış dikdörtgen şeklinde duvarlardan ve arkasında yer alan kemerli, kubbeli kısımlardan meydana gelen bu yapı Yusuf Has Hacip’in mezarını barındırıyor. Sığınabileceğim bir gölge bulamadığım için birkaç fotoğraf çekip vakit kaybetmeden içeriye giriyorum.

Kutadgu Bilig'den bir dize
Girişte Yusuf Has Hacip’in beyaz bir büstü var. Serin, aydınlık ve alabildiğine sessiz içerisi. Geniş pencerelere rağmen, duvarlar kalın olduğundan olsa gerek, içersi pek ısınmamış. Ayakkabılarım kauçuk tabanının altında ezilen ince kum tanelerinin çıkardığı hışırtı da kesiliyor dört duvar arasına girince. Arada bir kubbenin alt bölgelerine yuva yapmış kuşların kanat çırpışlarını duyuyorum. Onlar da biliyorlar demek ki bu sıcakta nerede yaşayacaklarını. Bir de uzaklardan –bambaşka bir hayatı anımsatırcasına- gelen korna sesleri var.

Kutadgu Bilig'den bir dize
Yüzyıllar önce ölmüş bir şairin / âlimin huzurunda insan düşünmeden edemiyor tabii ki! Her şey geçici; bedenlerimiz, arzularımız, hazlarımız ve acılarımız. Kala kala geriye yaptığımız güzel işler, insana kendisini anlatan sanat eserleri kalıyor. Hani Bâki diyor ya kendi adını da güzel bir göndermeyle kullandığı o meşhur dizesinde: Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal / Bâki kalan şu kubbede hoş bir sadâ imiş. Hoş, kimin sesi kaç yüz yıl kalır bilemeyiz. Örneğin Homeros, kaç bin yıl daha okunur? Peki ya Tolstoy ilham kaynağı olur mu beş yüz yıl sonra yaşayacak olan elektroniği içselleştirmiş nesillere? Beş bin yıl sonra? Elli bin yıl sonra? Hiç sanmıyorum. İnsan sonsuza kadar yaşamak için değil de kendisini mutlu etmek için üretiyor en çok. Sait Faik diyor ya hani, “Yazmasaydım delirecektim.” İşte öyle bir şey. Geriye bir şey bırakmak, yaratma eylemi için gerekçe değildir, bilakis sonucun ta kendisidir. Bazen bu sonuç gerçekleşmeyebilir bile. Unutulur gider tüm çalışmalar, hevesler, ortaya konulan emekler. Yeryüzünde şimdiye kadar yaşamış yüz binlerce yazar / şair / mimar / sanatçı takımından kaçının adı hatırlanıyor bugün? Kaçının yapmış olduğu işler biliniyor? Ezici bir çoğunluğu tarihin esen rüzgârıyla yer değiştiren kum tepelerinin altında kalmış durumda. Kalanlar da, yani bıraktıkları mirasla bizi tatmin edenler de biraz şansın biraz da tarihsel dönemin örtüşmesiyle üste çıkabiliyorlar. Onlar da bize yetiyor zaten, daha fazlasını pek aramıyoruz.     

Kaşgar'da çektiğim ve sonrasında bakarken çok hoşuma giden fotoğraflardan birisi. Türbenin arka kısmı burası. 
Bu düşünceler kafamdan hızla geçiyor Yusuf Has Hacip’in başucunda etrafa bakınırken. Mezar mavi çinilerle süslenmiş bir yükseltinin üzerinde. Mor bir örtüyle kaplanmış. Duvarlarda Kutadgu Bilig’den dizeler var. Okuyup anlamaya çalışıyorum ama işin çok da kolay olmadığını kavramam uzun sürmüyor. Kelimeler her ne kadar günümüz Türkçe’sini çağrıştırsa da okuduklarımdan sözlük yardımı olmaksızın bir anlam çıkarmam neredeyse imkânsız. Daha sonra tekrar bakarım diyerek dizelerin fotoğrafını çekiyorum. Çıkarken, büstün olduğu yerde TDK’nın yayımladığı bir Kutadgu Bilig nüshası olduğunu görüyorum. Demek ilgileniyorlar burasıyla, en azından bir kere gelip bu nüshayı hediye etmişler.

İç içe geçmiş kemerler sonsuzluğu arzulayan insanın yükselerek değil de derinlere inerek bunu başarabileceğini anlatıyorlar sanki. 

 Türbeden çıkınca, ana yapının arkasında dolanıyorum biraz. Yine kimsecikler yok etrafta. Tek başıma kemerli beyaz koridorlarda, çinili duvarlar boyunca,  yürüyorum. Sıcaktan iyice bunalınca gölgelere sığınarak geri dönüyorum. Az önce geçtiğim, üstü üzüm bağıyla kaplı yolun sağ yanındaki bahçeye dalıyorum bu sefer. Biraz tedirginim birileri görecek diye ama görseler bile ses edeceklerini sanmıyorum. Hem bahçenin içinde sayılmam, yola sarkan dalları inceliyorum. Can eriğine benzer bir erik türü var ağaçlarda. Koparıp bir tanesinin tadına bakıyorum. Çok ekşi olmadığını anlayınca bir tane daha atıyorum ağzıma. Ahir ömrümde yüz yıllar önce yaşamış bir şairin türbesinden iki tane meyve yemişim, çok mu? Vicdanımı “Zaten bu erikler benim atalarıma ait” gibisinden saçma bir bahaneyle susturup üzüm bağlarının altına geri dönüyorum. Sonrasında da çok vakit kaybetmeden güvenlikli kapıdan çıkıp Ahmet’i buluyorum. Sıradaki yer Kaşgarlı Mahmut’un Türbesi. 


---
Diğer resimler:







Üzüm bağıyla gölgelenmiş kısa koridor.