Bu Blogda Ara

Çanco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çanco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2019

Fahri Vatandaşlık

Altı senedir yaşadığım Changzhou kenti, yazdıklarımla (Changzhou'da geçen 16 uzun öykü, bir roman ve Changzhou'yu anlatan pek çok makale) ve yetiştirdiğim öğrencilerle kente yapmış olduğum katkılardan dolayı bana fahri vatandaşlık vermeye karar vermiş. Öykülerin ilk sekiz tanesi Puslu Kentin Mavisi adını verdiğim seçkide Türkiye'de yayımlanmıştı. Bir tanesi buradaki bir edebiyat dergisinde Çince olarak yayımlandı. Benim bizzat çevirdiğim bir tanesi de İngilizce olarak buradaki yerel bir dergide yayımlandı. Kalanlar da yayımlanmayı bekliyor, er geç okuyucunun eline düşecekler. Zaten bu vatandaşlık haberinin beni sevindiren tek yanı, eğer becerebilirsem, doğru kişilere ulaşıp bu kent hakkında yazdıklarımın hepsini Çinceye çevirtmek ve yayımlatmak.  

Aşağıya ödülle ilgili gazete kupürünü geçiyorum. Ödülü Ocak ayının 15'inde validen alacakmışım. Vali Bey'le fotoğraf çekilebilirsek, onları da aşağıya eklerim. 






Bunlar da ödül töreninden fotoğraflar...





Changzhou valisiyle :) 

Üniversite öğrencileriyle

Validen plaketleri aldıktan hemen sonra.


Ödül

Bir de vazo verdiler. 



10 Kasım 2019

Yüzsüz Bir Adamın Portresi


                                              
                   YÜZSÜZ BİR ADAMIN PORTRESİ 

Sandal ağacından oyulmuş taraklar, püsküllü iplere takılmış yeşim kolyeler ve renkli boncuklarla çevrelenmiş küçük bilezikler satan dükkânların yan yana dizili olduğu sokağı temizlemekle sorumlu olan yaşlı kadın gördü ilkin, suyun üzerinde kaplumbağa sırtı gibi duran ve utangaç bir kirpi gibi sığındığı köşede rüzgârın etkisiyle kıpırdayan siyah parlak çıkıntıyı. Boyası dökülmüş meşin bir top, ters dönmüş bir çamaşır leğeni ya da kırık bir mobilya parçası olabilirdi pekâlâ. Kenara vurmuş, suya inen merdivenin en alt basamağına dayanmış, akıntının yavaşlığından olsa gerek girdiği kuytuluktan bir türlü kurtulamamıştı. Zayıf bir damar gibi belli belirsiz atıyordu alttan vuran dalgaların dokunuşuyla. Yaşlı kadın kanal boyunca turist gezdiren yolcu teknesinin bağlandığı iskeleye yanaştı, elindeki maşayı ve çöp sepetini, dibine çöp atılmış ağaca yasladı ve suya doğru daha dikkatlice baktı. Bir an için suyun dibinden, balçığın ve çamurun pençelerinden kurtulup gelmiş olabileceğini de geçirdi aklından. Belki de yüzlerce yıl önce suya düşürülmüş değerli bir eşyaydı ve bunca zamandır suyun yüzüne çıkacağı, güneşi tekrar göreceği, insanların arasına tekrar karışacağı günün hayalini kurmuştu. Hayır, bir kaplumbağa ya da kanalın derinliklerinde yaşadığı söylenen canavar değildi bu! Değerli bir eşya olma ihtimali de oldukça düşüktü. Kadın eğildi, suyun üzerinde erimiş gümüş gibi parıldayan taze yakamozlara gözlerini ovuşturarak baktı.  

Aslında, kanalın temizliğinden kendisi sorumlu değildi. Kanalı temizlemekle sorumlu olanlar tekneyle gezerler ve ellerinde fileli kepçelerle suyun üzerinde gördükleri çöpleri toplayıp teknenin içindeki büyük sepetlere yığarlardı. Sonra da bu çöpleri parkın başındaki arıtma tesisine bırakırlardı. İyi ama, bu kocaman siyah çöpün kanalda mı yoksa iskelede mi sayılacağına karar verememişti temizlikçi kadın. İskelenin duvarına değdiğine göre sokağa dâhil edilebilirdi ya da suyun içinde ve merdivene uzak olduğu için kanalda sayılabilirdi.  Su seviyesinin yüksek olmadığı zamanlarda basamakları temizlediği oluyordu gerçi. Bu sabah, çamurla karışık yeşil rengini almış olan su, beş basamaklı beton merdivenin en alttaki iki basamağını yutmuş, okşayan dokunuşlarla üçüncü basamağın dibini serinletiyordu, tıpkı yazın bunaltıcı sıcağında ıslak bir dilin kurumuş dudakları sık sık yalaması ve bundan bıkmaması gibi. Saat yedi bile olmamıştı, geceden kalma sessizlik ve uyuşukluk henüz terk etmemişti kenti. Yer yer yosun tutmuş taşların üzerine uykucu bir köpek gibi yayılmış olan gölgeler, kenti, güneşin azgınlığına bırakacakları saati bekliyorlardı sabırsızlıkla. Eski bir reklam broşürünü, soyulmuş bir sosisin turuncu ambalajını ve çürümeye başlamış bir muzun kabuğunu görmezden geldi yaşlı kadın. Seyrek kaşları, dolgun yanakları ve yuvarlak yüzü aynı anda gerildi. En üst basamakta dikilip, bir eliyle kanal duvarından iskeleye bağlanmış kalın halatı tutarak suya doğru eğildi. Islanmış siyah kütlenin yüzeyinden yansıyan turuncu güneşin göz kırpışlarını kirpiklerinin uçlarındaki renkli baloncuklar sayesinde canlı canlı hissedebiliyordu.  Kanalın genişlediği ve sonradan tekrar daraldığı yukarı kısımlarda aynı güneş zor geçecek bir günün haberini verircesine, geçmişte susuz ütülendiği için parlayan gri bir kumaş parçası gibi pırpır titriyordu. Hayır, maalesef hayır, değerli bir tarihi eşya değildi bu, olsa olsa suya düşmüş büyük bir araba lastiği ya da su çektiği için şişmiş dev bir oyuncaktı. Kedi tarafından köşeye sıkıştırılmış zavallı bir fare gibi duvarın dibinden kurtarılmayı, kanal boyunca kaldığı yerden yoluna devam etmeyi bekliyordu. Kadın biraz daha eğildi, tehlikeli bir şey yaptığını bile bile suyun yüzeyine yüzünü iyice yanaştırdı. Siyah tümseğin suya değdiği yerde beyaz bir açıklığın olduğunu fark etti. “Yoksa!” diye geçirdi aklından, olasılıkların en kötüsünü. “Yoksa bir ceset miydi bu?”

Geriye dönüp çöp toplamak için kullandığı uzun saplı maşasını aldı eline. Aynı halata tutunarak parlak siyah nesneye maşanın ucuyla dokundu. Tahta gibi sert değildi ama sünger kadar yumuşak da değildi. Havası kaçmış top gibiydi en çok, dokunulan yer üzerine bastırıldıkça tepki veriyordu ve baskı ortadan kalkınca yüzey eski hâlini alıyordu. Hafifçe itti kütleyi basamağın dibine doğru. Sandığından da kolay oldu bu iş ama maşanın ucu kütlenin tam tepesine dokunamadığı için küçük adacık hem dönmeye hem de dengesi bozuk bir sal gibi yalpalamaya başladı. Minik dalgaları yararak kadına doğru ilerleyen kütle basamakların dibine vardığında neredeyse ters dönecekti. Yaşlı kadın gözünün önünde debelenen şeyin alabora olmuş bir kayığın dibi olduğuna ikna olacaktı ki, suyun güneş ışınlarını tek parça halinde yarıp net bir şekilde ikiye böldüğü yarıkta açık renkli bir cisim gördü. Suya batıp çıkan bu şeyi dikkatlice incelemek için biraz daha eğildi, o kadar ki suyun serinliğini hissedebiliyordu yüzünün görünmeyen tüylerinde. Bir balık ya da suya atılmış bir meyve kabuğu değildi, hayır hayır bu şey siyah kütlenin bir parçası, onun yalpalamasıyla görünüp kaybolan bir canlıydı. Belki bir fare ölüsü, bir sincabın kuyruğu ya da suya düşmüş beyaz bir kuşun kafası… Yaşlı kadın arkasına dönüp etrafında kimse olup olmadığını kontrol etti. Eğer suya düşerse onu kim kurtaracaktı? Sokak bomboştu, geceden kalma lambaların yarısı henüz sönmemişti, sokağın bittiği yerde başlayan köprüden tek tük bisikletler ve e-bisikletler geçiyordu. Sol tarafında kalan tarihi köprünün ve onarılmış kent duvarlarının üzerindeki mavimtırak sis, çözümsüz bir labirenti andıran kentin içlerine doğru usul usul çekiliyordu. Kadın cesaretini topladı, derin bir nefes aldı ve suya birkaç milim daha yaklaştı. Siyah kütleyi elindeki maşayla biraz daha güç harcayarak salladı. Az önce gördüğü beyaz parçayı görebilmekti amacı, hatta mümkünse başka parçaları da. Ve o anda, ipekle ilk defa tanışan tenin hissettiği türden bir ürpertiyle kendisine geldi yaşlı kadın. “Ay, ay, ay” diye bağırdı olduğu yerde. Kısa ve kesik çığlıklar attı birilerine keşfini duyurabilmek için. Evet, yanlış görmüyordu. Bir kulaktı bu, bildiğimiz insan kulağı; ortası pembe dışı beyaz, içi bir mağara ağzı gibi kıvrımlı küçük sevimli bir kulak.

*** Devamı yayımlanacak kitapta... 

07 Ekim 2019

LEKE


                                                               
“Hedeflerini küçük seçersen çabuk yorulursun.”

Gözlerini hafifçe araladı Wang Chao. Kirpiklerinin ucunda biriken su damlası, yanından geçmekte olan dedeyle torununu hem bulanık hem de olduklarından daha şişman gösteriyordu. Buzlu camın arkasındaki iki hayalet süzülerek kendisine doğru geliyordu adeta, birleşip sonra yine ayrılan iki boz bulut rüzgârın etkisiyle yuvarlanarak ilerliyordu kaldırımda. Gözlerini birkaç kere kırpıp, yanağından aşağıya terini akıtınca fark edebildi pembe yanaklı çocuğun burnunu çeke çeke ağladığını. Çocuğun yutkunurken şişip inen boğazına baktı, elinin arkasıyla gözyaşlarını silişine, hırıltıyla yükselip alçalan göğsüne... Baston yutmuş gibi dik bir halde yanında yürüyen kösele suratlı dede ise istifini bozmadan devam ediyordu azarlarına.

“Sen o çocuklarla bir misin, kendini onlarla niye eşit görüyorsun, niye değerli vaktini israf ediyorsun oyunla eğlenceyle? En iyi liseye göndereceğiz biz seni, en iyi hocalar bula…”

Dedenin sesi kaldırımın oynak parkeleri üzerinde hızla ilerleyen bir e-bisikletin çıkardığı takırtıya mağlup oldu. Wang Chao, bir yandan köşeyi dönüp kaybolan dedeyle toruna bakarken, bir yandan da yanlış pozisyonda uyuduğu için tutulan belini sol eliyle destekleyerek hafiften doğruldu. Kaç saattir uyuyordu acaba? Neden kimse uyandırmamıştı onu? Bunca zaman hiç sipariş gelmemiş miydi? Ağrıyan boynuna inat kafasını çevirip diğer kuryelere baktı.  Binanın gölgesinin vurduğu köşedeki karton kutuların üzerine kendisini atmış olanlar, kalın bir bezi yere serip üzerine yan yan yatanlar, az ilerideki üst geçidin direğine sırtını verip sızanlar, sırt üstü yatıp çıplak göğsünün üzerinde birleştirdiği ellerinin altında en değerli hazinesi olan cep telefonunu saklayanlar, kâğıt toplayıcılarının üçtekerlerinin arkasına cenin pozisyonunda kıvrılanlar… Temiz ve yumuşak bir zemin bulamayanlar da Wang Chao gibi e-bisikletin üzerine yayılırlar, düşmemek için de bir ahtapot gibi sarılırlardı gidonlara ve pedallara. Hemen herkes buradaydı, demek hiç sipariş gelmemişti gözünü kapattığından beri. Böyle olur genelde öğleden sonraları. Öğlen yemeği sıralarında yaz yağmuru gibi kısa süreli ama şiddetli bir fırtına yaşanır, durmaksızın koştururlar sağa sola, iki saniye durup soluklanamazlar. Sonrasında geniş bir boşluk bekler onları, Çanco’nun, eylül ayı başlamış olmasına rağmen, sıcağının en çok hissedildiği zaman dilimidir bu. Havanın kesif bir jel haline bürünüp yürümeyi adeta su altı dalışına dönüştürdüğü, gölgenin en çok kıymetlendiği ve beyinlerin sıcaktan mayışıp fonksiyonlarını en aza indirdiği bir zaman dilimi. Akşama doğru başlar yine koşuşturma, kent hareketlenir, ışıklar ve sesler yattıkları ikindi uykusundan uyanırlar. İşte bu vakit, motokuryeler için günün ikinci av mevsimidir.  Çürük bir yemişin üzerine konup kalkan sinekler gibi vızıldarlar hava iyice kararana, hatta kimi zaman gece yarısına, eğer yorulmadılarsa da sabaha kadar.

Az önce Wang Chao’nun yanından geçip giden dedeyle torun geri dönmüşler, şimdi ters yöne doğru yürüyorlardı. Çocuğun elinde bir dondurma vardı bu sefer, kızarmış minik gözlerinden ve ıslak burnundan ağlamaya karşı direnmeye devam ettiği ve bunu beceremediği anlaşılıyordu. Yine de bakışlarından bir dinginlik, soğumuş külleri andıran tatmin olmuş bir uysallık okunuyordu. Ateş rengi dilini ağzına hiç sokmaksızın dondurmanın etrafında gezdiriyor, bir su yılanı gibi kıvıra kıvıra dondurmanın üstündeki tüm renkleri dudaklarının etrafına saça saça mideye indiriyordu. Dede ise arzu etmediği bir sessizliğe mahkûm edilmiş olmanın verdiği mahcubiyet haliyle, bir gözü torununda diğeri tuzaklarla dolu bir tatbikat sahasını andıran kaldırımın kırık dökük parkelerinde, kendi kendine mırıldanarak yürüyordu.

*** Devamı yayımlanacak kitapta...

01 Mayıs 2017

İki Haber

China Today Türkiye dergisinde çıkan kısa haber. 

Changzhou Evening Post gazetesinde çıkan tam sayfa haber. 

11 Mayıs 2014

Puslu Çanco Atlası

Yaraya sürülen merhemin serinliğiyle gelir sabah Çanco’ya. Tedirgin ve korkaktır yollar. Geceden kalma dürülmemiş hesapların artıkları kaldırımlara taşan sarhoş kusmuğu tadındadır. Islak yolların güneşi kıskandıran sükûneti elbette yerini kentin dağdağasına bırakacaktır birazdan. Apartman girişlerinde, tatlı uykularından kaldırılan bekçilerin hiç şaşmayan öngörüsüdür bu. Onların gözlerinde başlar sabah ilk, yaranın kabuğunu kaldırır gibi karşılarlar günü ve ateşi. Sonra yayılır hayat kentin her yerine, sıcak suya düşen çay yaprağının battıkça arkasında bıraktığı iz gibi. Bekçinin gözünde kent apartmanın girişinden gözlenebildiği kadardır. O, kenti ve içindekileri oturduğu yerden hatmeder, baştan sona süzer, ezberler. Kapıdan girip çıkan her yüzde kentin yeni bir ayrıntısını keşfeder. İnsanların yüzleri değil midir tarihin en büyük şahitleri? Yaşadığımız her saniyeyi şakaklarımızda biriken çizgilere yazmaktan başka çaremiz var mıdır? Kent; yaşayan, soluk alıp veren, büyüyüp gelişen, yeri geldiğinde hırçınlaşıp kavga eden, yeri geldiğinde suskunlaşıp köşesine çekilen bir canlıdır sonuçta. Kentin canı tarihidir, mazgalların altında akıp giden istenmeyen geçmişidir.

Yağmurlu günlerde camdan görünen manzaramız.
Kırık dökük kaldırımlarda kentin sırlarının gizli olduğunu, Halk Park’ında sabah akşam oturup, canları sıkıldıkça Tay Çi yapan yaşlılar bilir en iyi. Onların yavaşlığa övgü diye de anılabilecek hareketsizliklerinde Çanco’nun durgunluğu ve suskunluğu vardır.  Az ileride akıp akmadığı bile belli olmayan nehrin suyu kentin ruhudur. Kan ne kadar yavaş akıyorsa, kalp o kadar seyrek atıyordur. Kahverengi suyun, dalgasız bir durgunlukta akışında yaşlı amcaların ve teyzelerin can sıkıntısı okunur. Sıkıştırılmış oldukları park alanından dünyaya bakarlar onlar. Ne kart oyunları keser içlerinde biriken arzuyu ne de yanlarında taşıdıkları çay mataraları. Çember her geçen gün biraz daha daralmaktadır. O daraldıkça Tay Çi’nin anlamı artar. Çin’in dünyaya yeni armağanı olacaktır o. Dışarıda alabildiğine hızlı bir şekilde akıp giden hayata verilecek bir yanıttır. Tarihin en muallak sorularından birisidir bu. Neden bir kimlik ancak daralan çemberin boğduğu insanlar tarafından yaratılır?
Üniversite kampüsündeki küçük havuz.
Parkın yanında, tatlı uykusundan vaz geçememiş bir kedi gibi uzanan Gong Yuan yolu vardır. Yorgun bacaklarla pedallara yüklenen işçi kızların umutları saçılır yolun her yerine. Sabah yıkayıp, kurutmadan yola düzüldüğü için ıslaklığını ağır ağır yitiren saçlarının arasından süzülerek düşer arzuları bir bir. Büyük bir otelin resepsiyonunda çalışan kız için umutları iş yerine taşımak acıdan başka bir şey getirmez çünkü. Akşam eve dönerken toplayacaktır yine sabah döktüklerini. Bir evim olsun, bir arabam, beni seven bir kocam, benim her zaman yanımda duracak bir çocuğum… Hayaller tek boyutlu ve basittir ama istenen şeyler herkesin istedikleri olunca fiyatlar katlanır. Oysa yollarda gördüğü arabalar ne kadar da kolay kazanılmıştır. Ne iş yapmaktadır şu güzel arabayı süren takım elbiseli adam?

Her sabah bisiklet sürerek okuluma gittiğim Kuzay Yang Ling Caddesi. 
Gong Yuan yolunun bitip Kuzey Yang Ling yolunun başladığı yerde birikir üç beş e-bisiklet ve araba. Sağda bulutların karnını delip çıkmak isteyen güneş vardır, solda ise yüzsüz bir gök. Kırık kaldırım taşlarının olduğu yerlere uyarı levhası konmuştur, ”Sakın Düşmeyin Bu Dipsiz Kuyuya” diyen. Onların dipsiz kuyu dedikleri kentin bağırsaklarıdır aslında; istenmediği için gözün önünden uzaklaştırılan, mümkün olduğunca ışıklardan uzak tutulan, derin dehlizlere terk edilen. Tıkandıkça anlaşılır kentte nelerin istenmediği, nelerin çöpe atıldığı. O dipsiz kuyuya girerseniz sizi insanların korkuları bekler; plastik poşetler ve ayakkabı kutuları. İçine daha önce nudıl konmuş bir kap, kullanılmamış bir kondom, kırık cam parçaları ve çürümeye başlamış bir çorap. Bir kent yukarıda varsa bir kent de burada vardır. Bu ikinci kentin üzerinde kuruludur bizim yaşadığımız, yaşattığımız kent. Birini öldüresin ki diğeri yaşasın…

Havanın açık olduğu günlerde camdan görünen manzara.
Güneşin utangaç bir kız gibi perde arkasından eve gelen misafirlere baktığı zamandır sabahın ilk saatleri. Çuvala sığmayan bir mızrak gibi delip geçmek ister pamuktan bulutları. Oysa bulut değildir önündeki engel,  insan ürünü siyah çelenklerdir göğü kapayan. Çanco insanı için iki seçenek vardır. Ya kentin rahatını kabullenip, güneşsizliğe razı olacaktır ya da kentten umudu kesip göğün mavisinin henüz kirlenmediği uzaklara gidecektir. Çanco, bağrında beslediği insanlardan bu şekilde bedel almaktadır. Beş yıl daha az yaşayabilirsin, hayatının sonuna kadar Milton’unkine benzer kaybedilmiş bir cennetin hayalini kurabilirsin, iyi bir okul için çok şeyi feda edebilirsin. Bunların hepsini hayatın seni öldürme pahasına yaparsın.

Çanco müzesinden bir harita. Eskişehir kardeş kentimizmiş.
Sarı kasklarını salla pati bir şekilde kafalarına geçirmiş mavi tulumlu inşaat işçileri geçer önünden. Her birinin elinde ayrı bir alet, sanki dünyayı tamire gidiyorlar. Az ileride, yeni başlamış metro inşaatında çalışıyor bu işçiler; sabahtan akşama kadar elde kazma, kolda güç, yürekte kor. Kimi zaman durup gözlerinin önünde tıkanan trafiğe bakıyorlar. Asla parçası olmayacakları trafiğe çıplak elleriyle çözüm üretirlerken, hayat onlara ne kadar da yabancı. Oysa kentin en mutluları da onlar, kendileri farkında olmasalar da. Çünkü beklentileri az, bir parça ekmek boğazlarından geçti mi, çocuğu eve neşeli bir yüzle geldi mi, karısı evin sorunlarından şikâyet etmedi mi mutlu oluyor. Parayla değil ya gülümsemek, parayla değil hayata bir anlam katmak.

Üniversite kampüsündeki havuz ve nilüfer yaprakları.
 Güneş doğuda yaralı bir geyik gibi debelenirken gözlerini bir anlığına binalara dikersin. Her biri otuz kırk katlı bu binalarda ofisler vardır. Her bir ofiste bir an önce zengin olmayı hayal eden beyaz yakalı işçiler. Öyle yüksek yerlerde çalışıyor olmaları aşağıdakilerden farklı yapmaz onları. Çünkü enlemesine genişleyemeyen kentler mecburen diklemesine büyüyeceklerdir. Babil Kulesi gibi üst üste, alt alta yaşayarak öğreneceğiz kentin tabakalarının birbirinden farksız olduklarını. Hatta yere yaklaştıkça değerin artacak büyük kentlerde, toprağa değen bir evin varsa kendini şanslı hissedeceksin. Çocukların çıplak ayak çimenlere basabiliyorsa milyonları kıskandıran bir servete konmuşsun demektir.

Amorfik bir kaya. Kimilerine göre sanat, kimilerine göre çöpe at.
Darwin’in canlılar için söylediği “Öl, Göç et ya da Uyum sağla” üçlüsü cansızlar için de geçerlidir. Bilim canlılar ile cansızlar arasındaki farkı her geçen gün biraz daha siliyorken kentlerin milyonlarca insan tarafından beslenen, milyonlarca insan tarafından aynı anda hem tahrif hem de tamir edilen bir bünye olmadığını iddia edebilir miyiz? Kentlerin ağızları vardır dışarıdan umut dolu işçileri, köylüleri, göçmenleri yiyen. Bu zavallıları öğüttüğü dişleri vardır, öğütmediklerini tükürüp atmak için salgıladığı tükürüğü vardır. Kalbi vardır geceleri herkes uyuduğunda güm güm atan. Böbrekleri vardır hazımdan kalanları süzen, akciğerleri vardır her iniş kalkışında kara bir öksürükle buluşan. Kör bağırsağı vardır bina önlerinde, parklarda bahçelerde vakit öldüren. Kolları vardır insanı sarıp sarmalayan, bırakmayan.
Üniversite kampüsünde yürüme patikası. Bana Boğaziçi'ndeki Kuzey kampüsle Hisar kampüsü arasındaki patikayı anımsattı, her ne kadar bu çok kısa ve temiz olsa da! 
Çanco’nun sıkıntının başkenti diye anılmasını sağlayacak pek çok yanı vardır ama burada yaşayanlar, burada doğmuş büyümüşler için Çanco candır, biriciktir, dünyalara değiştirilmeyendir. Belki de sırf bu yüzden var olmaya devam etmelidir. Bulutları delecek üç yüz katlı binalar yapılır belki burada bir gün. O zaman, binanın en üst katında daire alan insan için güneşsizlik de sorun olmaktan çıkar. Ne yağmur yağar camlarına ne fırtına titretir çelik pervazları. Onların Çanco’sundan aşağısı görünmez olacağı için kendilerini Çanco’dan kurtulmuş hissederler. Kömür yakan elektrik santrallerinin saldığı siyah dumanlar erişemez onlara. Böylece yeni bir kent kurulur gökyüzünde. Bakkallar açılır; sinemalar, fuarlar, alışveriş merkezleri takip eder. Kentin üzerinde yeni bir kent kurulur. İlkinde çalışanlar ikincisini mümkün kılarlar. İkincisinde yaşayanlar ise ilkine dönüp bakmazlar. Kent doğurarak sürdürür varlığını, doğurup yeni bir nesil ortaya koyarak.

Kentin ortasından geçen kanal (nehir). Pekin - Hanco kanalının bir uzantısı. 

 Not: Bu yazı herhangi bir amaca hizmet etmek için yazılmamıştır. Neredeyse üç haftadır hafta içi hava açıyor, etraf günlük güneşlik oluyor, içimiz ısınıyor. Hafta sonları hava kararıyor, yağmur yağıyor. Zaten kirli olan hava yağmur yağmaya başlayınca iyice çekilmez oluyor. Sabah uyanıp, camdan bakınca yaşadığım hayal kırıklığını kâğıda dökeyim dedim. Karışık bir yazı oldu ama olsun. Okuyup düzeltmeyeceğim, bilgisayara kaydetmiyorum bile. Hatalar varsa okuyucular affetsin. Birazdan bir kafeye gidip din felsefesi üzerine yazmakta olduğum yazı dizisinin yeni bölümünü yazacağım. Bu yazı da bir küskünlük abidesi olarak blogun hafızasına kazınsın. 

12 Kasım 2013

Çin Mektupları 17 - Tianning Pagodası

Bu cumartesi hava fena değildi. Çanco’nun simgesi haline gelmiş olan Tianning Pagoda’sına bir gidelim dedik. Ne de olsa dünyanın en yüksek pagodası. Aynı zamanda 154 metreye varan yüksekliğiyle yeryüzündeki en uzun boylu ahşap yapı. Toplam on üç katı var ve her katı bir önceki katına göre biraz daha küçük çaplı. Her biri bir öncekinden biraz daha ufak şemsiyelerin üst üste konmuş hali gibi düşünülebilir. Ya da internete girip “pagoda” sözcüğünü arayarak pek çok resme ulaşılabilir. Uzaktan bakınca pek fark etmiyorsunuz ama dibine gidip gözümüzü dikince heybetli bir şey olduğunu anlıyorsunuz. Kentin simgesi dedim ama eski bir yapı olduğu sanılmasın. 2002’de inşaata başlamışlar, 2007’de de bitirmişler. Topu topu altı yıllık bir geçmişi var. 

Pagoda'nın tapınağın bahçesinden görünüşü.
Gerçi, pagodanın bulunduğu alan 1350 yıldır (Tang Hanedanlığından beri) kutsal bir yer. Buraya defalarca pagoda dikmişler, defalarca da yıkmışlar. 2001 yılında, Dünya Budist Topluluğu tarafından buraya bir pagoda dikilmesi kararı alınmış. Uzak yakın tüm Budist ülkelerden gelen bağışlarla pagoda inşa edilmiş. Kullanılan ahşabın hemen hepsi Burma’dan ve Papua Yeni Gine’den getirilmiş. Pagodanın en üst katında 30 tonluk bir çan var ama çanı çalmak için bağış yapmak gerekiyor. Ayrıca pagodaya giriş çok ucuz değil. Kişi başı 80 Yuan (26 TL) ödedik. Şanhay’daki Konfüçyüs Tapınağı sadece 10 Yuan idi.

Çaputlar ve künyeler. Tibet Budizmini anımsatıyor. 
Uzun uzun pagodayı ve içindekileri anlatmaya gerek yok sanırım. Tıpkı tüm diğer kültür nesnelerinde olduğu gibi burada da önemli olan deneyimi yaşamak olduğu için ben ne kadar canlı sözcüklerle anlatırsam anlatayım, okuyucu için çok bir şey ifade etmeyecektir. Pagoda, adını taşıyan Tianning Tapınağının bir parçası, aynı zamanda Kırmızı Erik parkının hemen yanı başında. Parka giriş ücretsiz olduğu için ikisinin girişi ayrı tutulmuş. Parktan bakınca pagoda ne kadar haşmetliyse, pagodanın tepesinden bakınca da park o kadar geniş ve alımlı.

Tapınağın içi. Bronz Buda heykelleri. 
Tıpkı diğer tapınaklarda da olduğu gibi burada da toprak rengi kumaşlara bürünmüş rahipler, mini eteğini çekiştirerek secdeye eğilen Budist kadınlar, sıkıntıdan akşama kadar cep telefonuyla oynayan müze sorumluları, gördüğü her şeyin fotoğrafını çeken gençler ve sağda solda çığlıklar atarak koşturan çocuklar vardı. Aslına bakılırsa benim en çok ilgimi çeken şey pagodanın kendisi olmadı. Büyük kapıdan içeri girmeden önce, yürüme yolunun iki tarafındaki duvarlara işlenmiş, sanırım Budist hikayelerden sahnelerin canlandırıldığı kabartmalardı en çok dikkatimi çeken. Her bir yüzde, hayatı takmamayı kendisine düstur edinmiş, gülerek birbirleriyle konuşan, bir Zen menkıbe kitabından fırlamış olduklarını düşündüğüm, şen şakrak adamların hayat hikayeleri vardı. Çehrelerini saran o mutluluğu, yanaklarına yayılan o tatmin olmuşluk duygusunu izledim. Hepsinin bakışlarında hayatı çözmüşlüğün, ufak tefek sorunları dert etmenin gereksizliğinin mesajı vardı.  Yüzyılları aşan, hanedanların üzerinden atlayan, savaşların ve kıyımların yanından geçen bir bilgiçlik, bir tamamlanmışlık, bir Nirvana’ya ulaşmışlık duygusu fışkırıyordu gözlerinden. Sönmüş ateşin külleriyle ustaca oynayan yüzlerdi bunlar… Uzun uzun baktım her birisine, birkaçının da fotoğrafını çektim, sonra etrafta dolanmaya devam ettim.

Tianning Tapınağı - Neden sarıya boyanmış? Müze olduğu için mi?
Bu gezintiler sırasında iki defa Çinli gezginler tarafından durdurulduk. Birincisinde kulağımın dibinde ben sağırmışım gibi bağırarak konuşan bir yazarla tanıştım. Bendeki şansa bakın ki adam roman ve öykü yazıyormuş. Tek sorun benim Çince, onun de İngilizce konuşamıyor olmasıydı. Üç beş kelime İngilizce biliyordu ama derdini anlatana kadar –örneğin bana nerelisin diye sorana kadar- beş dakika geçiyordu. Gerçi, tapınağa gelen diğer ziyaretçilerden birisinin İngilizcesi iyiydi de bize biraz yardımcı oldu. Ayaküstü 10-15 dakika konuştuk. Telefon numaralarımızı verdik birbirimize. Eleman Çanco’lu değilmiş. Kristalleriyle ünlü olan Lianyungang adlı bir kenttenmiş. Eve gidince baktım, buraya çok da uzak değil. Belki bir hafta sonu atlar gideriz, adını bile söyleyemediğim (Defterime adını Çince karakterlerle yazmış. Neyse ki telefon numarası Çince rakamlarla değil.) bu yazar arkadaşın misafiri oluruz.
Kadın mutluluktan çıldıracaktı neredeyse :) Neyse ki adamın aklı başında idi biraz. 
Bir diğer ilginç olay da pagodanın bahçesinde gerçekleşti. Genç bir çocuk utana sıkıla yanıma geldi. “Merhaba, ben … “dedi. “Babam sizinle resim çekilmek istiyor. Mümkün mü acaba?” Ben şaşırdım tabii, kendisi için konuşsa anlayacağım da babası için böylesi bir ricada bulunması tuhaf geldi. “Babanız kim?” dedim, şaşkınlığımı gizleme ihtiyacı duymadan. “Babam, bakın şurada. Yanındaki de annem. Ben onu mutlu etmek istiyorum. Sizinle bir fotoğraf çekilirse çok mutlu olacak.” dedi. “Bir insanı mutlu etmek ne kadar da kolay bazı ülkelerde.” diye geçirdim tabii aklımdan. “Olur” dedim gülümseyerek. Genç delikanlıyı medeni cesaretinden dolayı tebrik etmek için sırtını sıvazladım. Genç, koşarak babasına gitti. Birkaç saniye sonra babasıyla beraber yanımdalardı. Önce babasıyla fotoğraf çekildim, ardından annesiyle, ardından hem babası hem annesiyle, sonra kim olduğunu bilmediğim genç bir kadınla (ablası, halası ya da teyzesi olabilir), ardından bu kadının kocası olduğunu düşündüğüm bir adamla, ardından da ikisiyle, sonra genç çocukla ve annesi babasıyla… Bu arada J, benim konu mankenliğimi tarihe geçirmek için bir iki kere deklanşöre bastı. Fotoğraf faslı bittikten sonra ben onlara, onlar da bana teşekkür ettik ve ayrıldık. Pagoda'ya girdik.
Sahneye sonradan girenler. 
Pagodanın her katı birer müze olarak yapılmış ama her kata giriş yok. Biz ilk iki katı gezdikten sonra asansörle 11. kata çıktık. Burada camdan ve kristallerden yapılmış Buda heykelleri vardı. Manzara da fena değildi. Yalnız, ne kadar yüksek yapılırsa yapılsın artık insanlar bu yüksekliğe rağbet etmiyorlar çünkü hemen herkes gökdelen gibi binalarda yaşıyor. Kim ne yapsın pagodanın tepesine çıkıp kenti izlemeyi. Biz yine adet yerini bulsun diye 11., 12. ve 13. katlardan balkona çıkıp, şehr-i Çanco’yu tüm sisleri, tüm kirleri ve tüm sakinliğiyle temaşa eyledik.  Açıkca itiraf edeyim, “Sana dün bir pagodadan baktım aziz Çanco” diyesim hiç gelmedi. Zaten hava kirliliğinden dolayı uzakları göremedik. Sadece burnumuzun dibindeki yapıları gördük, tanıdık, parmakla işaret ettik. Çalıştığım okul hemen yanı başımızda görünüyordu, parktaki insanlar bizim pagodanın tepesinde olduğumuzu fark etmeyecek kadar yeşille meşgul, az ileride Yanling yolu, kilise, AVMler. Gerisi de yok zaten. Uçsuz bucaksız bir grilik, sürekli dünyaya buzlu bir camın arkasından bakıyormuşuz hissi uyandıran bir yabancılık…
Pagoda'nın tepesinden Kırmızı Erik Parkı
En üst kattan sonra içeriden bir merdivenle dev çanın olduğu bölüme gidiliyor. İnsan sormadan edemiyor cidden, “30 tonluk bu demir çanı bu yüksekliğe nasıl çıkardınız?” diye. Çan’ın etrafı çevrilmiş, arkasında bir görevli bekliyor. Çan çalmak için yüklü bir para ödemek gerekiyor. Tek başına çalmak diye bir seçenek yok. Onun yerine, 1-3 kişi için 200 Yuan, 3-5 kişi için 300 Yuan gibi bir ücret tarifesi var. Çan çalmak gibi bir fantezim olmadığı için bir iki fotoğraf çekip inişe geçiyoruz.
Pagoda'nın tepesinden çalıştığım okul.
Eve gidince pagodalar hakkında biraz okuma yapıyorum. Çin’deki pagodaların hemen hepsi birbirine benziyor. Budizm’in ortaya çıktığı ülke olan Hindistan kaynaklılar. İlk yapılanların tabanı daire ya da kare şeklindeymiş ama 10. yüzyıldan itibaren sekizgen bir şekle bürünmüşler. Kutsal emanetleri, dinsel metinleri ve halk tarafından saygı duyulan kişilerin küllerini saklamak için yapılan stupalardan türemişler. Her ne kadar böyle somut amaçlar için yapılmış olsalar da halk tarafından üretilen hurafelerden nasiplerini almamaları olanaksız. Aşağıdaki alıntı wikipedia’dan.

Kristal Buda heykeli ve etrafındaki ışıklı süsleme.
Fuzhou’daki bir pagoda 1210 tarihinde çökünce; kent ahalisi bu elim kazayı, o yılki memurluk sınavlarında (KPSS) yaşanan büyük başarısızlığa bağlamışlar. Malum, bu sınavları geçmeden devlette önemli noktalara gelmek kolay değil. Halk, 1223 yılında pagodayı tekrar dikmiş ve üzerine o yıl sınavlarda başarılı olan adayları adlarını kazımış.  Böylece kentin başındaki uğursuz havayı kovacaklarını düşünmüşler.

30 tonluk demir çan. 
Küçük bir hikaye ama aslında Çinlilerin inançları hakkında çok şey söylüyor. Hatta hemen hemen tüm halkların inançları hakkında bir şey söylüyor da diyebiliriz. Herbert Allen Giles, 1911’de yazdığı “Çin Uygarlığı” kitabında (Bu kitabın ve aynı devirde yazılan benzeri oryantalist kitapların eleştirisini ileriki yazılarda yapacağım.) şöyle diyor.

Adını anımsayamadığım bir tanrı ya da tanrıça. 
İlahi bir müdahale gerekmedikçe sıradan Çinli vatandaş etrafındaki kutsalları ihmal etmekten çekinmez. Ne zaman ki bir hastalık ya da bir ekonomik sorun adamın ailesinin başını sarar, o zaman adamcağız hemen tapınağa koşup tanrılarının önünde secdeye gider.

Duvardaki kabartmalardan bir tanesi. Diğerleri için ağbağını aşağıya koydum.
Burada her ne kadar Giles’ın görüşüne itiraz etmesem de –kendi gözlemlerimden ve okuduğum diğer metinlerden yola çıkarak-, bu söylemin oryantalist bir tarafı olduğunu savunabilirim. Çünkü sadece “Çinli sade vatandaş” değil, dünya üzerindeki “tüm sade vatandaşlar” yapıyor böylesi bir hareketi. Dolayısıyla, doğuluya vurduğu sopayla kendisine ya da kendisinin geldiği batı uygarlığına vurmayı unutuyor Giles.

Asya'da sıkılıkla karşımıza çıkan heykellerden birisi. 
Bunu belki yaptığı ayrımcılığın nereye varacağını bilmeden yapıyor. Sonuçta kendisi Çin’e kısa bir yabancı gözüyle bakmış, üç-beş Çinli aydınla konuşmuş, ama kitabında yollarda gördüğü, dillerini ve geleneklerini bilmediği fakir fukaraları yazmış birisi Giles. Pek çok oryantalist yapıtta görülen sınıf-farkı kökenli tuhaflıklar onun kitabında da var olduğu kabul edilen “Çinli kimliğine” indirgeniyor. Gilles adından söz etmese bile, Kuzey Amerikalı bir misyoner olan Arthur Smith’in, “Chinese Characteristics” adlı kitabından etkilendiği bir gerçek.  Hatta Lu Şun’un da bu kitaptan çok etkilendiğini ve bu yüzden yıllarca kafasını Çinli kimliğindeki arızaları tanımlamaya ve çözümlemeye yorduğunu söyleyebiliriz. 

Çin Kimliği ve Oryantalizm başlı başına bir mektubun konusu olacağı için burada kesiyorum. Aşağıya pagodada çektiğimiz diğer resimleri ekliyorum.

Daha fazla bilgi için:











02 Kasım 2013

Çin Mektupları 16 - Çü Çiubay

Çanco, Çin’in 1,3 milyarlık nüfusu düşünüldüğünde küçük denilebilecek bir kent. Buraya gelmek zorunda kalanların haricinde kimsenin keyif yapmak için bu kente uğrayacağını sanmıyorum. Bazen yolunu kaybetmiş bir iki turist uğrayıp, günübirlik gezilerini yapıyorlar ama onlar da sayıca az. Sanırım bir kısmı aldıkları tatil paketinin parçası olduğu için uğruyorlar buraya, diğerleri de Tianning Pagoda’sının ya da Kırmızı Erik Parkı’nın ününü duydukları için. Bu ikisini gezmek de zaten yarım gün bile almaz. Sonra da hızlı trene binip bir sonraki gidilmesi gereken kente –Nanjing’e ya da Suğço’ya- giderler.

Çü'nün evinde bir oda.
Benim gibi bu kentte yaşamak zorunda kalan bir yabancı için ise Çanco, okunmamış yüzlerce sayfası olan büyük bir kitap. Elimden geldiğince gezmeye, kentin ruhunu tatmaya çalışıyorum. Ara sokaklarda geziniyorum, kızarmış tofu kokan dükkânların önlerinde dikilip insanları gözlemliyorum, parklarda oturup kitabımı okurken çekingen tavırlarla yanıma yaklaşan gençlerle konuşuyorum.
Anne-babasının yatak odası. Duvarda, yatağa yakın olan resim genç yaşta intihar eden annesinin resmi.
Bugün kendisi de Çanco doğumlu olan, ÇKP’nin kurucularından ve ilk önderlerinden sayılan Qu Qiubai (Çü Çiubay)’ın doğup büyüdüğü, şimdi müze haline getirilmiş olan evine gittim. Çü’nün adı Çin tarihi okurken karşıma çıkmıştı. Spence onun romantik şair Xu Zhimo ile Çanco’ya gelip, Tianning Tapınağı’nda dinlendiğini yazmış. Biraz araştırınca hemen buldum kentin merkezinde adına bir müze yapıldığını. Meğer müzenin önünden birkaç kere geçmişim ben, farkında olmadan. Zaten eve yürüyerek 15 dakika mesafede, gitmezsem ayıp olurdu.
Lu Xun ile oturmuşlar, Çin'in geleceğini konuşuyorlar.
Müzeden bahsetmeden önce Çü’nün hayat öyküsünü anlatayım. 1899 yılında benim şu anda yaşadığım kent olan Çanco’da doğuyor. Dedesi varlıklı ama babasının zamanında aile ekonomik anlamda gerileme dönemine giriyor. Bu gerilemede, babasının o zamanlar rahat yaşamak için şart koşulan iki meslekle de (sınav geçerek elde edilen devlet memurluğu ya da risk alarak kazanılan tüccarlık) ilgilenmemesinin payı büyük. Annesi ise önemli bir devlet memurunun kızı, şiirle ve klasik edebiyatla uğraşan kabiliyetli bir kadın. Her ne kadar babası öğretmenlik yaparak ailenin geçimini sağlamaya çalışsa da afyon bağımlısı olması nedeniyle bir türlü çocuklarına (toplam altı kardeş) ve karısına yeterli maddi imkânları sağlayamıyor. 1915’te hayatın omuzlarına bindirdiği yükü daha fazla taşıyamayacağını anlayan annesi intihar ediyor. Bu intiharın genç Çü üzerinde çok büyük bir etkisi olduğu tartışılmaz bir gerçek.
Çü, Şanhay'daki çalışma odasına.
Parasız pulsuz ama gururlu bir genç olan genç Çü, kuzeninin desteğiyle, 1916’da Hankou’ya gidip İngilizce öğreniyor. 1917’de de üniversite okumaya Pekin’e gidiyor. Normal okulların kayıt ücretlerini ödeyemeyeceği için o zamanlar ücretsiz olan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Rusça Dil Okuluna kaydoluyor. Burada bir yandan Rusça ve Fransızca öğrenirken, bir yandan da çok sevdiği Budacı ve Konfüçyüsçü metinlerini okuyor. Devrimcilerle ilk teması bu yıllarda oluyor. Pekin Üniversitesi’nin baş kütüphanecisi olan Li Dazhao’nun düzenlediği seminerlere katılıyor. Aynı seminerlerde o yıllarda öğrenci olan Mao Zedung da bulunuyor.

Pekin'deki ÇKP binası ve toplantı odası. 
Okul bittikten sonra, “Sabah Haberleri” gazetesinde muhabirlik işine başlıyor. Rusça bildiği için de gazete Çü’yü SSCB’ye gönderiyor. Burada devrimin gerçekleştiği yılları, devrim sonrası yaşananları bizzat gözlemleyen Çü, 1921’de “Açlık Ülkesinde Gezintiler” başlıklı bir kitapta anılarını topluyor. Moskova’da Lenin’in yaptığı konuşmalara tanıklık ediyor, ünlü anarşist filozof Kropotkin’in cenazesine katılıyor, Tolstoy’un çiftliğini ziyaret ediyor. 1923’te ÇKP lideri Chen Duxiu’dan gelen davete icabet edip Çin’e geri dönüyor. 1924’de “Kızıl Başkentten Anılar” başlığıyla ikinci bir kitap çıkarıyor.
Karısının ölümünden sonra evlendiği ikinci karısı ve üvey kızı.
Döndüğünde ÇKP’nin propaganda kolunda görev alıyor. İşçileri grev için örgütlüyor, Şanhay civarında pek çok grevde öncülük yapıyor. 1927’de bir süreliğine ÇKP geçici başkanlığı görevini yürütüyor. Bu sırada fikir öncülüğünü yaptığı Guangzhou ayaklanması, maalesef 5.000 komünist devrimcinin ölmesi ve Guomintang’ın (Ulusalcı Parti) kenti üç günde geri almasıyla son buluyor.

Kültür Devrimi sırasında parçalanan mezar taşı. 1980 sonrası pek çok yazara, politikacıya yapıldığı gibi Çü'ye de iade-i itibar yapıldı ÇKP tarafından.
1928’de tekrar Moskova’ya gidiyor. 1930 yılında geri döndüğünde parti üyeleriyle ciddi anlaşmazlıklar yaşıyor. Özellikle devrimin nasıl yapılacağı konusunda Mao ile fikir ayrılığına düşüyor. Mao devrimin kırsal kesimden başlatılıp, kentlere doğru ilerlemesi gerektiğini savunurken; Çü tam aksini iddia ediyor. Partiyle yaşadığı bu ihtilaflardan sonra bir süre modern Çin edebiyatının iki ünlü yazarı olan Lu Xun ve Mao Dun (Komünist Parti Lideri olan Mao Zedong değil) ile birlikte çalışıyor. Onların “Solcu Kültür Hareketi”ne katılıyor. Her ikisiyle de yakın arkadaşlıklar kuruyor. Partiyle olan bağlarını da koparmıyor. Bir yandan mücadeleye devam ediyor. 

Yeni Gençlik dergisinin bir nüshası. 
1934'de Şanhay devrimciler için yaşanmaz bir kent haline gelince Merkezi Devrim Üssünün olduğu Ciansi eyaletine gidiyor. Burası aynı zamanda Mao'nun Büyük Yürüyüşü'nün başladığı yer. Çü yürüyüşe katılmıyor, güneyde kalıp, gerilla savaşına devam ediyor. Aynı yıl içinde Guomintang güçleri tarafından Ciansi’de yakalanıyor. İşkence görüyor ve hiçbir şekilde Guomintang yetkilileriyle anlaşmayacağını belirtiyor. Hapishanedeyken son kitabı olan “Gereksiz Sözler”i yazıyor. 18 Haziran 1935’te kafasına mermi sıkılarak idam ediliyor. İdam ediliş sahnesi şu şekilde anlatılır:

Üvey kızına yazdığı bir mektup. 
İdam gününde, idamın gerçekleşeceği Çanting’deki Congşan Parkına doğru sakin bir şekilde yürüdü. Sürekli, kendisinin Çinceye çevirdiği "Enternasyonal"i ve “Kızıl Ordu Şarkısını” söylüyordu. Arada bir de “Yaşasın Çin Komünist Partisi”, “Çok Yaşa Komünizm” diye bağırıyordu. Parkın içindeki küçük bir yokuşa vardıklarında, çimenlerin üzerine oturdu, gülümsedi ve başıyla celladına işaret ederek “Burası çok iyi.” dedi. Ardından kafasına sıkılan kurşunla 36 yaşında hayata veda etti.

Karısıyla birlikte gittiği bir seyahat sırasında. Muhtemelen güney Çin'de bir kasaba.
Çü sarsılmaz bir devrimciydi. Bunu daha iyi anlamak için, zamanın romantik şairi Xu Zhimo’nun, Nobel ödüllü şair Tagore’u, Çin’e getirip, Çinli gençlere seminerler verdirmesi düşüncesine, Çü’nün verdiği tepkiye bakabiliriz. Tagore, verdiği derslerde Çin’i uyarıyordu. Modernleşme uğruna kökünüzden kopmayın, sevgi ve kardeşlik bağlarını zayıflatmayın, saygıdan ve anlayıştan ödün vermeyin, hırslı olmayın ama umudunuzu da asla yitirmeyin.

Güya bu derslerle Tagore, Çin’in bin yıllık sorunlarını çözecek, pek çok sorunun arkasında yatan Konfüçyüsçü felsefeye zarar vermeden yoksulluğu, yolsuzluğu ve eğitimsizliği halledecekti. Çü’nün bu “sevgi pıtırcığı” şaire karşı sözleri çok sert ve net olacaktı.

Lenin ve Çü, yanyana. 
“Hindistan zaten yıllardır İngiliz sanayisinin bir sömürgesi olarak yaşıyor. Buna rağmen Tagore geçmişin dünyasında kalmış, hala “sevginin ve ışığın” mesajlarıyla kapitalist İngiliz sömürgecilerinin kalplerini kazanacağını düşlüyor. Hindistan’ın gerçek siyasi kavgasını görmezden gelmeye çalışarak bir bakıma imkânsızı başarıyor. Hindistan çoktan modernleşti ama öyle görünüyor ki Tagore, Brahma’nın barakasına dönmeye çok meraklı. Tagore ve Hindistan aksi yönlerde ilerliyorlar. Zaten kendisi birkaç yüzyıl öncesine gitmiş bile. “ (Kaynak: The Gate of Heavenly Peace: Chinese and Their Revolution, by Jonathan Spence. Çeviri AA)


Şu anki ÇKP genel sekreteri Xi Jinping de ziyaret etmiş müzeyi. 
Bu okumaları müzeye gitmeden önce yaptığım için gördüklerim karşısında çok bir şaşkınlık yaşamadım. Müze ücretsiz, girişteki broşür tamamıyla Çince.Yalnız kapıdaki defteri imzalarken yanımda beliren iki üniversite öğrencisi kız, gönüllü olarak müzede görev aldıklarını söyleyince acayip sevindim. Hoş, müze konusunda onlar benden daha bilgili olsalar da Çü’nin yaşam öyküsü hakkında ben onlara bilgi verdim. Ne Tolstoy’u biliyorlardı ne de Mao Dun’un Çü’nün arkadaşı olduğunu. Yaklaşık bir saat boyunca gezindik müzede. Çok görülecek bir şey olmadığını kabul edersek bol bol Çü ve onun zamanındaki diğer önemli adlar hakkında konuştuk diyebilirim. Resimlere uzun uzun baktım, kimisini kitaplarda görmüştüm. Kimisi ilk defa karşılaştığım için ilgimi çekti. Özellikle “Yeni Gençlik” dergisinin (Lu Xun, Mao Dun ve Çü Çiubay gibi devrin aydınlarının yazdığı bir dergi) bir nüshasını görünce acayip sevindim. Spence çok bahsediyor bu dergiden kitabında. Üvey kızına yazdığı mektubu görmek de güzel bir sürpriz oldu benim için. İlginç bulduğum şeylerin fotoğraflarını çektim. Kızlardan birisinden de rica ettim benim Çü heykeli önünde bir fotoğrafımı çekmesini. Sonra da kızlara yardımları için teşekkür ettim ve müzeden ayrıldım.

Tabii böylesi tarihi bir figürün doğup büyüdüğü evde gezinirken insan ne düşünür, ne düşünmelidir, hangi duygularla odaları gezmelidir; bunları tartışmak lazım. Olumlu ya da olumsuz, ÇHC tarihinde önemli bir yeri var Çü Çiubay'ın. Çocukken, bu evin odalarında koşuştururken neler geçiyordu aklından acaba? Annesi onu nasıl seviyordu? Babası onu omuzuna alıp gururla gezdiriyor muydu? Hiçbir çocuk "Ben büyüyünce devrimci olacağım." demez, ileride hangi mesleği seçeceği sorulduğunda. Çü ne olmak istiyordu annesinin intiharından önce? Budacılığın yumuşak söylemlerinden uzaklaşıp, Tagore'a o lafları söyleyen bir insan olma yolunda hayatın hangi zorlukları, yaşadığı hangi deneyimler, gözlemlediği hangi iğrençlikler; Çü Çiubay'ı yılmaz bir devrim fedaisi yapmıştı? Hepsinden öte, ölüme giderken düşünmüş müydü doğup büyüdüğü evi, aklına gelmiş miydi annesinin şefkatli kolları, üvey kızının sevecen yüzü... Hem bir insan nasıl der celladına "Tamam burası iyi, beni burada öldürün." diye? İşkencelere katlanırken aklına gelmiş miydi evin bir odasında sızmış kalmış olan afyon bağımlısı babası? Yazdığı son kitapta kendisini aşağılayan bir dil kullanması aslında Budacı mütevazılıktan bir parça içinde kaldığı için miydi? 36 yaşında -benim şu anki yaşım- ölen bir insan nasıl olur da bir ülkenin tarihinde bu kadar etkili olabilir? Ne ilginç değil mi, geçen yaz şiirlerini okuduğum, nedense kafamın içinde karakter olarak Çü'ye benzediğini düşündüğüm, Mayakovski de 37 yaşında ölmüştü. Belki karşılaşmışlardı Moskova'da, kimbilir? Kimse bilemez! Bilmesin de zaten. Bilmeyelim daha iyi...

Aşağıda Çü Çiubay tarafından yazılmış bir şiir var. Yaşam felsefesini özetleyen, davasını anlatan güzel bir şiir. Kafamın dingin olduğu bir günde Türkçeye çevireceğim.

The Iron Flower*

I’m in no soft, smooth comfortable world,
I’m perched in no glory and splendor;
I’m in a smoke-filled somber factory
Casting my iron flower in the forge, flames around me.

Iron flowers get no reflected sunlight,
Iron flowers get no moonbeam solace;
In the furnace metals are fused in a typhoon of flame
Which laughingly molds the emerging pistils.

In that place the noise of clanging iron is raucous,
In that place the sound of golden metal is urgent;
It is like a copper tree withstanding the constant gales.
This is my love, I won’t reject it.

Nobody here is waving a feather fan, engaged in a stately dance<
Here what you see are calluses—and strength;
In the factory blaze inextinguishable jets of flame,
Dazzling our stalwart unfrightenable chests.

I breathe in the anger of the blast furnace workers,
I have a fantasy of the “Great Community”:
A shrill song surges in my throat—I call out in drunken laughter “The masses!”
Casting my iron flower in the forge, flames around me.

* İngilizceye çeviren kişinin adını bulamadım.

---

Kalan resimleri aşağıya ekliyorum. Bir sonraki yazıda Tianning pagodasından ve genel olarak Çin'deki pagodalardan bahsedeceğim.

Çü ve karısı. Not alıyorlar.

Lenin'in halka yaptığı konuşmalardan birisi. 

Çü ve Lu Xun
Ve ben: Çü Çiubay heykelinin önünde.