Bu Blogda Ara

Çin Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çin Edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Mart 2017

GÖĞÜN ALTINDA BİR DÜNYA



Emre Demir’in “Göğün Altında Bir Dünya: Çin’de 5 Yıl, 10 Kent” adını taşıyan anlatı kitabı birkaç ay önce Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, adından da anlaşılacağı üzere, yazarın Çin’de yaşarken özümsediği kültürü, tarihi ve edebiyatı anlatıyor. Demir’in kitabı yazmaktaki amacı turist rehberleri için kaynak üretmek ya da Çin’in güzelliklerini övmek değil. Şöyle özetliyor Demir, kitabı yazarken kendisine yaverlik eden düşünceleri:
Çin çalışan, Çin’le ilgilenen, Çin hakkında yazan pek çoklarından farklı olarak, ben bu ülkeye “kariyer” amaçlı gelmedim. Çin deneyimimi bir kariyere dönüştürüp “Çin uzmanı” olmaya çalışmadım. Bu metin bir master tezi değil, araştırma inceleme metni de değil; orada bulunmanın ve her geçen gün onlardan biri olmanın hikâyesi. (s 13)
Okuduklarından, gözlemlediklerinden ve en çok da deneyimlediklerinden yola çıkarak kafasının içinde kurduğu Çin’i, kentlerin fiziksel yapısını ve bu kentlerin ruhlarını var eden tarihlerini sıçrama taşı yapıp, ayrıntılarıyla anlatıyor bize. Bunu yaparken, kimi zaman bir şairin yaşamöyküsünün izini sürüyor, kimi zaman da çay gibi, panda gibi, kungfu gibi; kültürün ayrılmaz bir parçası olmuş temel bir öğenin üzerinden yola çıkarak okuyucuyu renkli ve heyecanlı bir serüvene sürüklüyor.
Demir’in Çin’i, kentlerden, bu kentlerde yaşayan halklardan, bu halkların binlerce yıldır sürdürdükleri yaşamların evrimleşme ve başkalaşma sürecinden ibaret. Yazdıklarından çıkarılan en birinci ders, bir ülkenin insanlarını sevmek için onların kültürlerini anlamanın bir zorunluluk olduğu. Bunu yaparken yazar, metni bir yandan tarihsel gerçeklere ve kişisel gözlemlere dayandırırken bir yandan da anlatının akıcılığıyla ve dilin kıvraklığıyla, bizleri birbirinden efsunlu hikâyelerin içine sokuyor. Çin’in binlerce yıllık tarihini kentlerin tarihleri üzerinden okurken, efsanelerle gerçekliğin birbirinin içine girdiğini görüyor; alacakaranlıkta içine düştüğümüz yüksek duvarlı bir labirentin ortasında, çıkmayı arzu etmeksizin eğlenmeye devam ediyoruz. Dildeki şiirsellik, üsluptaki ustalık ve anlatıdaki akıcılık; kitabı elinizden bırakmadan okumanız için gereken başlıca nedenlerden sadece birkaçı.
Demir’in on kenti, kadim Çin tarihinin ilk izlerinin bulunduğu, Sarı Nehir kıyılarındaki Zhengzhou’yla başlıyor. Sarı İmparator’u, onun halkı için yaptıklarını, Çin kültürünün yapıtaşlarından birisi olan atalara saygı ritüellerinin bireylerin kişisel yaşamındaki rolünü, Tanrı’ya inanmasa da bir insanın dindar olabileceğini bu satırlarda okuyoruz.  “Çin’de ataya saygı kültünün sosyal işlevini iyi okumak gerekir. Ataya saygı, ihtiyacı olan sonsuzluk hissini veriyor insana ve bu işleviyle dinin yerini alıyor.” diyor yazar bir Çinli’yi Çinli yapan en önemli özelliklerden birisini izah ederken.
Sonrasında rotamızı Xian’a, Tang Hanedanı’nın ekonomik ve sosyal başkentine çeviriyoruz. İslam’ın Çin’e varışına, Xian’ın, dünyanın her bir yerinden –Avrupa’dan, İran’dan, Arabistan’dan, Kuzey Afrika’dan…-  gelen misafirleriyle kozmopolit bir kente dönüşmesine tanık oluyoruz. Yer yer dönemin Çinli şairleri eşlik ediyor tarih turumuza, yer yer de Calvino gibi, Tanpınar gibi, Nâzım Hikmet ve Walter Benjamin gibi tanıdık adlar…  Yasak Kent’le Pekin’i, Batı Gölü’yle ve kente valilik yapmış hüzünlü şairlerle Hangzhou’yu tanıyoruz. Nanjing’e varışımızla kararan bulutlar kitabın sayfalarına da sirayet ediyor ister istemez. Japon askerlerin canice işledikleri cinayetler bizleri bir kere daha insanlığımızdan utandırıyor. Onların barbarlıkları karşısında, nasıl olup da, toplum tarafından en alt tabakada görülen hayat kadınlarının çocuk yaştaki genç kızlar için kendi canlarını feda ettiklerini okuyoruz. Şanghay’ı Fransız etkisinde kalmış mimarisiyle, Chengdu’yu pandaları ve acılı yemekleriyle, Kaşgar’ı Pekin’e gelin gönderilen İparhan’ın yaşamöyküsüyle, Akçi’yi Yusuf Mamay’ın okuduğu Manas Destanı’yla öğreniyor; bu yörelerin insanlarına ve kültürlerine karşı içsel bir yakınlık hissediyoruz. Bu öyle bir yakınlık ki kitap bittiğinde Çin’in binlerce yıllık tatları, kokuları, sesleri sizin ruhunuzun da birer parçası haline gelmiş oluyorlar.
“Göğün Altında Bir Dünya: Çin’de 5 Yıl, 10 Kent”, Çin’i tarihi ve kültürüyle birlikte, içeriden bir bakışın diliyle anlamak isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat sunuyor okuyucusuna. Ayrıca; özlemek, kalmak, gitmek, dönememek, sevmek, sevememek gibi, insan oluşumuzun temel eylemleri ve eylemsizlikleri üzerine, tınısı uzun süre aklınızdan çıkmayacak hayati öneme sahip sorular soruyor. Kitaptan bir cümleyle bitireyim:
Bazı kentler vardır, seversiniz, ancak ayrılırken burukluk olmaz. Zira artık ev de özlenmeye başlanmıştır. Bazı kentler vardır, seversiniz, hep ötelenmeye çalışılan ayrılık vakti gelip çattığında, o kentte daha fazla kalabilmeyi veya bir vesileyle bir daha o kente nasıl geleceğinizi değil, sizi oraya bağlayan esasın ne olduğunu anlamaya çalışırsınız. Bana bu kentte ne oldu? Her kentin çıkışında, bu soru sorulmalıdır. (s 142)
Ali Rıza Arıcan – edebiyathaber.net (7 Mart 2017)
Kaynak: http://www.edebiyathaber.net/kentler-uzerinden-bir-kultur-okumasi-gogun-altinda-bir-dunya-ali-riza-arican/



24 Mayıs 2015

Bir Kan Tüccarının Hikâyesi - Yu Hua


Kitabın Çince baskısının kapağı
Romanın Çince adı, 许三观卖血记. Türkçeye doğrudan çevirisi “Kanını Satan Xu Sanguan” olarak yapılabilir. İngilizceye “Chronicle of a Blood Merchant (Bir Kan Tüccarının Hikâyesi) olarak çevrilmiş.  Ben romanı İngilizce çevirisinden okuduğum için bu adı kullanacağım. Her ne kadar roman, kan alıp satan bir tüccarın değil de mecbur kaldıkça kanını satan bir babanın hikâyesi olsa da.

Yu Hua’nın bir diğer romanı olan “Yaşamak”ta olduğu gibi, bu romanda da bir ailenin çile ve ıstıraplarla dolu hikâyesini izliyoruz. İzliyoruz diyorum çünkü yazar hemen hemen hiçbir yerde ahlaki ya da siyasi bir taraf tutmuyor, ders vermemeye özen gösteriyor. Yabancı bir ülkedeki olayları aktaran tarafsız bir gazetecinin sesi gibi metin boyunca duyduğumuz ses. Arka planda devrimler, isyanlar, açlıklar, itiraflar ve ölümler yaşanırken; okuyucu, yazarın yönlendirmesiyle, sadece Xu Sanguan’ın ailesinin dramı ile ilgileniyor. Çin’in çalkantılı tarihinin izlerini, gözümüzün önünde filizlenip yeşeren bu ailenin üzerinden takip ediyoruz. Yazar kendisine bilinçli ya da bilinçsiz olarak oto-sansür uyguluyor ve siyasi tarihi teğet geçiyor. Bunun yerine, ailenin tarihi üzerinden, ara ara arka plana ışık düşürüyor ve parça parça da olsa 1940-1970 yılları arasında gerçekleşen olaylara hafiften dokunduruyor. Örneğin İleriye Doğru Büyük Sıçrama Kampanyası (Great Leap Forward) sırasında yaşanan açlığı ve kıtlığı ailenin karşılaştığı bir zorluk olarak veriyor. Aynı şekilde Sağcı Karşıtı Kampanyayı (Anti-Rightist Campaign) da dört duvarın arasına sokup, oğulların annelerine karşı yarı utangaç yarı gaddar tavırlar takındıkları bir mikro-kozmos sahnesine dönüştürüyor. Kültür Devrimi (Cultural Revolution) ise anne babanın uzaklara giden oğullarını özlemeleri ve onları geri getirmek için ellerinden geleni yapmaları –Oğullardan birisinin şefine yoku yok bir sofrada ikramda bulunmak ve bunun için kan satmak gibi- olarak özetleniyor romanda.
İngilizce çevirinin kapağı. Kindle versiyonunun kapağı da bu şekilde tasarlanmış.
Romanın genel konusu adından da anlaşılacağı üzere kanını satan bir adam. Yalnız kanını kendi keyfi için satmıyor Xu Sanguan. Ne zaman ailesi –karısı ve adları Bir, İki, Üç olan oğulları- zor durumda kalıyor, ne zaman tüm umutlar yıkılıp çaresiz kalıyor, ne zaman tüm dünya karanlığa bürünüp onu yalnız bırakıyor; o zaman çok da uzun süre düşünmeksizin kendisini hastanede buluyor. Kanını satmadan önce bol bol su içiyor ki kanı incelsin, daha çok kâse doldurabilsin. Kanını verdikten sonra da adet haline getirdiği üzere, yakınlardaki bir lokantaya gidip kızarmış domuz ciğeri ve pirinç şarabı içiyor. Ritüel haline getirdiği bu alışkanlığı yıllar sonra kan satmaya yeni başlayan iki gence şu sözlerle izah ediyor.

“Domuz ciğeri kan yapar, şarap da ona hayat verir.”

Yaşı genç, sağlığı yerindeyken zorlanmıyor olsa da kanını satma kararını vermesi çevresinde hoş karşılanmıyor. Özellikle karısı Xu Yulan karşı çıkıyor.

“Kanını satacağına bedenini sat daha iyi. En azından bedenin sana ait. Oysa kanını satmak atalarını satmaktan farksızdır. Xu Sanguan, sen atalarını sattın.”

diyor kocasının kanını sattığını öğrenince. İlk başlarda bu şekilde karşı çıksa da ileriki zamanlarda çok itiraz etmiyor kocasına. Zamanla o da öğreniyor başka çarelerinin olmadığını. Bir kere kanını satmaya başlamışsan eğer, tıpkı kumar alışkanlığına yakalanmış bir müptela gibi, bir daha bırakamayacaklarını geç de olsa fark ediyor.
Yu Hua, ABD'de bir üniversitede düzenlenen edebiyat günlerinde konuşma yaparken. 
Romanda doğrusal bir hikâye anlatımı var. Sahneler uzun, sahneler arasında bazen yıllar geçiyor. Romanın olumsuz olarak görülebilecek bir yanı tekrarların çok olması. Dönüp dönüp aynı konuları tartışıyor yazar, bir türlü hallolmayan eski hesaplar ikide bir su yüzüne çıkıyor. Bunu büyük bir olasılıkla bilinçli bir şekilde yapıyor, çünkü Çin’in çalkantılı dönemlerinin aile üzerindeki yansımalarını ve bu yansımaların farklı frekanslarını okuyucuya bu şekilde vermeye çalışıyor. Bu tekrarların gerekçesi ne olursa olsun, roman boyunca toplamda sadece iki ana temanın olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Birinci tema; bir erkeğin babası olmadığı bir çocuğa babalık yapması. Babasız kalan bir çocuğa üvey babalık yapması gibi basit bir olay değil bu. Xu Sanguan, evlendikten sonra doğan ilk oğlunun aslında ondan olmadığını öğrenince doğal olarak hem karısıyla hem de oğluyla arası açılıyor. Oğlunu defalarca reddetmeye çalışıyorsa da her seferinde merhamete geliyor. Hatta, ilk başlarda kanını satarak elde ettiği parasını ilk oğluna harcamamaya ant içiyor olsa da romanın sonlarına doğru görüyoruz ki, ilk oğlunun hayatını kurtarmak için üst üste defalarca kan satıp, hayatını tehlikeye atmaktan bile çekinmiyor. Burada merhametin ve sevginin; geleneksel kan bağı ısrarına galip geldiğini görüyoruz. Xu Sanguan, kendisi geleneksel zihniyette bir insan olsa da bunu aşıyor ve kendisinden olmayan oğluna kendi oğluymuş gibi muamelede bulunmayı öğreniyor. Bize de bu konuda büyük bir ders veriyor. Tabii ki geleneksellikten kopup, yeniliği kabul etmesi kolay olmuyor.

Baba ve Birinci Oğul arasında yaşanan çatışma, roman boyunca sürekli su yüzüne çıkıyor. Xu Sanguan, İleriye Doğru Büyük Sıçrama Kampanyası sırasında kanını satıp, öz oğullarını etli nudıl yemeye götürüyor ama üvey oğlunu yanına almıyor. Sağcı Karşıtı Kampanya sırasında, karısı boynuna tahtadan bir levha takılıp yerel tiyatronun sahnesinde aşağılandığında sesini çıkaramıyor. Hatta; karısının eve geldiği bir akşam, çocuklarıyla birlikte karısından hesap soruyor. Bunu Mao’nun emri olduğu için –Devrime inanmış olan Birinci Oğul'un ağzından- yapıyor olsalar da Xu Sanguan çocuklarının anneleri karşısında ağır suçlamalar yapmasına izin vermiyor. Birinci oğulun “Madem tecavüze uğradın, neden ısırmadın? Demek ki isteyerek yaptın.” isnadı ise erkek egemen toplumun, ister devrim öncesi ister devrim sonrası olsun, kolay kolay erkek yanlısı retoriğinden kurtulmadığının bir göstergesi olarak okunabilir. Aynı şekilde Xu Yulan’ın başlarına gelen felaketler için karmayı suçlaması ve kendisini bir önceki hayatında kötü bir kadın olduğuna inandırması, yine yirminci yüzyılın ilk yarısında doğup büyümüş Çinli kadının bireysel sorunlar karşısında takındığı tavrı özetlemesi yönüyle önemli.

Romanın ikinci teması ise Xu Sanguan’ın kanını satması ve bu uğurda hayatını tehlikeye atmasıdır. İnsanın kanını satması burada simgesel bir anlam eşliğinde okunabileceği gibi simgesellikten bağımsız olarak da düşünülebilir. İnsanın emeğini –yani terini, zamanını, enerjisini- verip tükettikten sonra, elinde verecek bir şey kalmayınca ruhunu satmasıdır aslında kanını satması. Bir çeşit sınır çizgisine varmak ve o çizgi üzerinde ileri geri gezinmektir. Bir adım sonrasında ölüm vardır ve roman, okuyucu birkaç defa o sınır çizgisine yaklaştırır. Xu Sanguan, ileriki yaşlarında kan satınca ciddi anlamda zorlanır; başı dönmeye, çabucak yorulmaya, gözleri kararmaya başlar. Hatta, ilk oğlu hastalanıp ailecek ciddi bir parasal sıkıntının içine girdiklerinde Xu Sanguan ikişer üçer gün arayla kanını satmaya yeltenir. Buz gibi nehir suyunu içip, bayılana kadar kan verir. Oysa, kendi bedenine sahip olamadığı toplumda hasta oğlu için ölmesine de izin yoktur. Doktorlar aldıkları kanı Xu Sanguan’a geri verirler, bir de üzerine başka kan eklerler. Para alacağım diye girdiği hastaneden para kaybederek çıkar romanın kahramanı. Bunun en büyük nedeni ise kan verip ölen bir insanın doktorların, hemşirelerin hatta tüm hastanenin başını belaya sokacak olmasıdır.  Kısacası kan satabilirsin ama bu işin de kuralları vardır, tıpkı diğer ticari metalarda olduğu gibi kan alıp satmak da ticari yasalarla korunmaktadır.

Yu Hua’nın romanı tarihsel ve toplumsal arka planlarından soyutlandığında oldukça hümanist bir resim çizer. Yazarın üslubu sadedir. Uzun betimlemelerle okuyucuyu sıkmaz. Hemen hemen her sayfa konuşmalar, kavgalar ve kavgaların sonuçlanmasıyla doludur. Komedi sıklıkla baş vurulan bir yumuşatma yöntemidir. Konu her ne kadar ağır ve iç burkucu olsa da Yu Hua, okuyucuyu nasıl rahatlatacağını bilir ve karakterler arasında geçen konuşmalara bol bol gülünç laflar ekler. Xu Sanguan'ın kan verdikten sonra bacaklardaki uyuşmayı cinsel ilişki sonrası yaşadığı yorgunlukla eş tutması, üşüdüğü için domuz yavrularına sarılıp uyuması, karısını kırık bir testiye benzetirken kendisini ölü bir domuza benzetmesi, Bir Numara'yı çatıya çıkartıp ölmekte olan babasının ruhunu geri çağırmaya zorlaması gibi sahneler; hemen her okuyucunun yüzüne tebessüm getirecek derecede samimi ve insancıldır.

Roman boyunca neredeyse hiç iç çatışma yaşanmaz, yaşansa da biz okuyucular bu çatışmayı ancak dışarıya vurduğunda, karakterler arasındaki tartışmalarda öğrenebiliriz. Karakterler derinlemesine analiz edilmez, tek boyutlu ve tek renklidirler. Hatta hemen her karakter tek bir cümleyle özetlenebilir. Ailesi –kendisinden olmayan oğlu da dâhil- için her şeyini yapacak bir baba, kocasını bir kere aldatmış –aslında tecavüze uğramış- ve pratik zekâsıyla işleri yoluna koyan bir anne, adları Bir, İki ve Üç olan üç tane oğul.  Hikâyeye ara sıra dâhil olup, işleri bitince kaybolan komşular, arkadaşlar ve hastane görevlileri.

Bir Kan Tüccarının Hikâyesi, son yıllarda Çin’de en çok okunan romanlardan birisidir ve bu popülerliğini aile kurumunu kutsayışına, yoksulluğa rağmen birbirine sarılıp mutlu olabilen aileyi resmedişine, merhameti kan bağının önüne koyuşuna ve en çok da Çin’in yakın tarihine ufaktan dokunduruşuna borçludur. Tarihi konularda detaylara derinlemesine dalsaydı bu roman da tıpkı Yan Lianke’nin romanları gibi yasaklanır ve sadece yurt dışında bilinirdi. Türkçe’ye çevrildi mi ya da çevrilir mi bilmem ama ben bir okuyucu olarak bu romanın Türkiye’de de çok okunacağından, hatta edebiyat çevrelerinde ses getireceğinden emin olduğumu söyleyebilirim.

18 Şubat 2014

Çin Mektupları 22 - Çinli Kimliği ve Lu Xun

Çin’den ayrılmadan birkaç gün önce, tanınmış bir Çinli yazar bana Çin halkında gördüğüm belli başlı arızaları sordu. Ona üç madde saydım: Paraya aşırı düşkünlük, etrafında meydana gelen olaylara karşı duyarsızlık ve korkaklık. Bu yazar, benim bu yanıtıma sinirleneceğine, tam tersine bana hak verdi ve olası çözümler üzerine konuşmaya başladı. Bu, Çinlilerde gördüğüm entelektüel bütünlükten sadece bir örnekti.

Böyle diyor Bertrand Russell, 1920 kışında Çin’e yaptığı ziyaret sırasında karşılaştığı Çinli yazara. Bu ziyaret sırasında Russell üniversitelerde sayısız konferanslar verdi, kentli saygın kişilerle sohbet etti, yeni arkadaşlar edindi ve büyük bir şevkle Çin’in kırsal kesimlerini gezdi. Bir yıl sonra İngiltere’ye döndüğünde en iyi yaptığı iş olan, deneyimlerini  ince ayrıntılarıyla yazma uğraşına girişti. Yazdığı denemeleri 1922’de Problem of China (Çin’in Sorunu) adını verdiği bir kitapta topladı ve yayınladı. Bu kitabın uzunca denilebilecek bir bölümünde Russell, Çin Kimliği kavramından söz etmiştir. Bu bölüm o zamanda kitaptan Çinceye çevrilen tek bölümdür ve Çin’in prestijli edebiyat dergilerinden birisinde yayınlanmıştır. Böylesi bir teslimiyet bize tam olarak ne anlatmaktadır? Russell’ın sözleri özgün müdür? Özgünse bile gerçek midir?

Russell’ın, yaşadığı dönemin oryantalist ve aydınlanmacı retoriğinden kurtulamadığını söyleyerek başlayayım söze. Aydınlanmacı zihniyet aklın evrenselliğini ortaya koyarken bunu aynı zamanda sömürünün bahanesi olarak da öne sürmüştü. Bu şekilde aklın evrenselliği uzak memleketlerden getirilen ham maddeler ve ucuz işgücüyle Avrupa insanına aydınlanmacı felsefenin ne derece değerli ve doğru olduğunu gösterecekti. Boşuna dememişti Adorno “Aydınlanmanın kendisi totaliterdir.” diye. Oryantalist bakış açısı ile aydınlanmacı evrenselcilik arasında sıkı bir ekonomik bağ olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Oryantalizm, Edward Said’in kitaplarında yer verdiği gibi "doğuyu anlamayı değil, doğuyu dönüştürmeyi amaçlamıştır." Çünkü kendi deyimleriyle, ilkel ve eğitimsiz olan doğulu halk onların bir işine yaramayacaktır. Batıya derisi sarı ama kafası beyaz olan insanlar gerekmektedir. Bu da ancak doğu insanını, kendilerinin batılılardan farklı oldukları yalanına inandırmakla mümkündür. Bu fark eğitimle, kültürle ya da başka bir din ile kapanabilecek bir fark değildir. Bu fark bir tür kimliksel ayrışmadır ve doğduğun günden öleceğin güne kadar bu kimliği üzerinde taşıdığına inanmanla başlar, batılıların doğulular için uygun gördüğü tezgah.

Misyoner okulları bu yüzden vardır, askeri eğitim veren kurumlar da. Amaç doğulular için yaratılan yalanın sürdürülmesi, en çok da doğuluların kendi içlerinden çıkaracakları aydınların bu efsane ile uyutulmasıdır. Bu yüzden kimlik efsanesi yaratma işleminin her zaman için birden fazla taraf gerektirdiği düşüncesine katılanlardanım ben. Sömüren beyaz fikri ortaya atar, sömürülen ama kendi halkına sırtını dönmekten rahatsız olmayan yerel burjuvazinin sözde aydınları da bu fikre ortak olur. Bu sözde aydınlar her zaman için kötü niyetli değildirler. Sadece durumun ciddiyetini kavrayacak kadar “aydın” olamamışlardır ya da henüz zamanın nabzını tutacak kadar bir çevreden yoksundurlar. Düşmanla el ele verip, birlikte bu efsaneyi yayarlar. Edebiyatta hafızalardan çıkmayacak karakterler olarak eklenir bu sözde var olan kimlik. Sosyal bilimlerde kanıtlar eşliğinde sunumları yapılır üniversite amfilerinde. Hatta doğa bilimcileri bile katılır bu akıma. Kuramlar eğilir, bükülür. Güçlünün duymak istemediği hiçbir gerçek laboratuvarın kalın duvarlarından dışarıya sızamaz.

Gelelim eleştirimize. Öncelikle, Russell’ın bu söylemi özgün değildir. Zaten kendisinden önce gelmiş misyonerlerce defalarca sözü edilmiş kavramlardır bunlar. Bunların en başında daha önce de sözünü ettiğim Arthur Smith gelmektedir. Lu Xun gibi zamanın etkili bir düşünürünün de aynı kimlik tartışmasında yanlış tarafta yer almasıyla yirminci yüzyıl Çin edebiyatında (Özellikle 4 Mayıs hareketinde etkin olan aydınlarda) ciddi bir tartışma başlamıştır. Bu tartışmayla birlikte öykü ve roman kahramanları Çinli kimliği ile özdeşleştirilir. Çinli yalancıdır, çıkarı gerektirdiğinde dostlarını arkadan vurmaktan çekinmeyecek bir haindir, etrafında olup biteni kavramak için kılını kıpırdatmayacak bir cahildir. Bunlar öykülerde canlı kanlı karakterler olarak yer aldıkça bu karakterleri yaratanlar edebiyat dünyasında devleşir. Çünkü Çin halkına Çin halkını anlatmaktadır. Oysa anlattıkları Çin halkı kendi keşfettikleri Çin halkı değildir. Misyonerlerin ve benzeri oryantalist kafadaki batılı gözlemcilerin gözüyle anlatılan Çin’i ele almışlardır. Onlar anlattıkça Çinliler daha bir inanır olmuşlardır özlerinin bir parçası olan kimlik yalanına. Aslen dış kaynaklı olan eleştiriler, özeleştiri gibi el üstünde tutulur olmuştur. 

Guomin xing (Ulusal Kimlik) aslında Japonya’da Meiji döneminde ortaya çıkan “kokuminsei” kavramının bir türevidir. Kavramın asıl isim babası da 18. ve 19. yüzyıllarda Almanya’da ortaya çıkan ulusalcı Alman romantizmidir (volksgeist). Alman halkının diğer Avrupalılardan neden ve nasıl farklı olduklarını ortaya koymaya çalışan bir çeşit etnografik/kültürbilimsel kavramdır aslında volksgeist. Alman filozof Herder, daha 18. yüzyılda eleştirmiştir bu kavramın sıklıkla kullanılmasını ve getireceklerini. Şöyle yazmış kendisi: Ulusal kimlik kavramı insanlar arasındaki farkları mutlak kategoriler eşliğinde kabul ettiği için batı kökenli sömürgeciliği yasal kılmakta çok etkin bir rol üstlenmiştir.

Guomin xing’in Çin’e gelişi, Qing hanedanının son dönemine rastlar. Dönemim aydınları modern ulus-devlet anlayışına uygun bir Çin kimliği kuramı geliştirmek isterler. Liang Qichao, 1902’de yazdığı Xinmin Yi (Yeni Vatandaş Üzerine Söylemler) başlıklı denemesinde Çinli vatandaşın zavallılığına katkıda bulunan etkenleri ortaya dökmek ister. 1903’te yazdığı bir başka makalede Çinli vatandaşta gördüğü eksiklikleri şu şekilde sıralar: milliyetçilik duygusunun olmaması, bağımsızlık isteyen güçlü bir iradenin olmaması, topluluk için bir şeyler yapma arzusunun olmaması. Liang ilerleyen yıllarda bu konuda onlarca deneme yazar ve yayınlar. Bu denemeler doğal olarak Çinli aydınlar ve siyasetçiler tarafından ilgiyle izlenmiştir. Örneğin 1911 devrimini yapan ve Çin Cumhuriyeti’ni kuran milliyetçi Sun Yat Sen, bu denemelerden etkilenmiştir. “Çinliler”, der Sun Yat Sen, “barışçıl bir topluluktur. Yalnız barışı severken bir yandan da köle olarak kalmaktan rahatsızlık duymayan, cahil, bencil ve özgürlük ruhundan alabildiğine uzak bir toplum haline gelmişlerdir.” İşin ilginç yanı hem Liang hem de Sun Yat Sen batılı sömürgecileri sert bir dille eleştiren söylemlerin sahipleridirler. Buna rağmen batılı normların işaret ettiği çizgiden sapmadan kendi milletlerini okumaları yukarıda bahsettiğim “ulusal karakter tek bir tarafla yazılmaz” iddiasını doğrular niteliktedir.

1917 Şubat’ında, dönemin etkili dergilerinden Xin Qingnian (Yeni Gençlik) dergisinde Guang Sheng imzasıyla, “Çinlilerin Ulusal Karakteri ve Zaafları” başlıklı bir deneme yayınlanır. Bu deneme, 4 Mayıs dönemi aydınlarının görüşlerini özetlemesi açısından çok önemlidir. Yazar, ulusal karakteri üç ana dala ayırmıştır denemesinde: ırka dayalı karakter, örfe dayalı karakter ve dine dayalı karakter. Bu üç ana dalda Çinlileri diğer uluslardan insanlarla karşılaştırır Guang Sheng. Özellikle de Çinlilerle Avrupalıların kendilerininkisi dışındaki dinlere ve kültürlere karşı takındıkları tutumları karşılaştırıp, aralardaki farkları kavramsal açıdan incelemeye alır. Örneğin demiştir ki, “Avrupalılar yabancıları sevmezler ve kendileri gibi olmayanları hoş görmezler. Bunun yanında Çinliler alabildiğine hoşgörülüdürler.” Bu noktadan yola çıkarak Guang Sheng, Çinlileri bu derece hoşgörülü olmalarının, onları özgün düşünemeyen ve bireysel özgürlükleri ihmal eden bir ulusa dönüştürdüğünü iddia eder. Oysa bu özellikler Avrupalı demokratik ulusların olmazsa olmazları arasında sayılırlar. Denemenin sonuç bölümünde, Guang Sheng, toplumda kökten dönüşümlerin uygulanması gerektiğini ve ancak bu dönüşümler sayesinde modern dünyanın taleplerine yanıt verebilen bir Çin kimliğinin oluşabileceğini savunur.

Guang Sheng’in çalışmasının yayınlanmasından sonra gelenek karşıtı görüşleriyle ünlü bir yazar olan Chen Duxiu birbiri ardına iki deneme yayınlar. Yeni Kültür hareketinin liderlerinden sayılan bu yazara göre Çin Ulusal Kimliğinin eleştirilebiliyor olmasının tek nedeni onun Çinli olmasıdır. Çin kimliği geleneksel normlara dayandığı için zamana ayak uyduramamaktadır. Sorun Çin’de değil, geleneksellikten kopamayan toplumdadır. 1918’de Meng Zhen’in yazdığı denemelerde de ulusal kimlik sorunu geleneksellikle birleştirilmiş, çözüm olarak da geleneğin içindeki olumsuzlukların ayıklanması önerilmiştir.  Bu düşünceler 4 Mayıs döneminde Yeni Kültür hareketinin temellerini atmıştır.

Bu söylemler, beraberinde sanata ve edebiyata sızacak birçok soru işaretini getirmiştir Çinli kurgu ustalarının çalışma masalarına. “Eksik olan ne? Biz neyi yanlış yapıyoruz? Ne yaparız da modern batıyı yakalarız?” gibi sorular 1920 sonrası Çin edebiyatında okurların sıklıkla karşılaştıkları türden sorular olmuştur. Pek çok yazara göre edebiyat, var olduğu kabul edilen bu kimlik yarasını iyileştirmek için önerilebilecek en iyi ilaçtır ve bu uğurda fütursuzca kullanılmalıdır.

Bu noktadan sonra resmin içine Lu Xun girer. Malum, Japonya’ya Meiji dönemine neden olacak düşünceler en önce tıp bilimi ve bu bilimi öğrenen/öğreten aydınlarla gelmiştir. Lu Xun da Japonya’ya gittiğinde doktor olma hayalini kuruyordu. Fakat zamanla anladı ki hasta bir milleti tedavi etmek için gereken şey tıp değildir. Nasıl bir tedavi uygulamalıydı ki hasta Çin toplumunu iyileştirebilsin, onu hak ettiği konuma ulaştırabilsin. İşte bu sorular eşliğinde guomin xing konusunu ele alır Lu Xun ve Çin Kimliği sorununu çözecek hedefe yönelik yöntemler geliştirebileceğine kendisini inandırır.  

Burada şunu ifade etmekte yarar var. 4 Mayıs hareketi, içerisinde barındırdığı gelenek karşıtı öğelerle Lu Xun gibi yazarlara fazlasıyla açıktı. Dolayısıyla Lu Xun'un öyküleriyle bu ortamda kendine sağlam bir yer edinmesi çok zaman almadı. Aynı gelenek karşıtlığı, aydınları, Konfüçyüsçü toplumsal kuralları sorgulamaya zorladı.  Bu yüzden de Konfüçyüs’ü kötülüklerin babası olarak anmaları gecikmedi. Bu noktada o derece ileriye gittiler ki çağın gereklerine yanıt verebilen bir Çinli kimliği oluşturmak, en az bir Çin ordusu ya da Çin bilim akademisi kurmak kadar önemli hale gelmişti. Vurulması ve yıkılması gereken hedef ataerkil toplumun ataerkil gelenekleriydi.

Bu noktadan yola çıkan modern Çin edebiyatı, ulusun zihnine, Lu Xun’un çok sevdiği tabirle, “neşter vuracak” ve böylece hastalıktan zayıflamış olan bedene yeniden hayat verecekti. Lu Xun için Çin insanında neyin eksik olduğu ve bu eksikliğin nasıl giderilmesi gerektiği soruları yanıtlanması gereken ya da yanıtlanamasa bile tekrar tekrar farklı şekillerde sorulması gereken sorulardı. Yazdığı öykülerin hemen hepsinde bu soruları sordu yarattığı farklı karakterler aracılığıyla. Yalnız Lu Xun’un öykülerine baktığımızda kendisinin hiçbir zaman ulusal kimlik kavramının varlığını sorgulamadığını görürüz. Ona göre Çin ulusal kimliği hep vardı ve edebiyatın amacı bu kimliğin var olup olmadığını tartışmak değil, kimlikte gördüğümüz ve modern insan modeliyle uyuşmayan sorunları onarmaktı.

Aslında Lu Xun’un ulusal kimlik düşüncesiyle ilk karşılaşması Liang Qichao’nun ve diğer Qing hanedanı tanzimatçılarının yazılarını okumasıyla olmuştu. Yalnız Japonya’ya gidip Arthur Smith’in “Chinese Characteristics” kitabını Japonca çevirisinden okumadan önce bu konuda ciddi kafa yormamıştı. Onun bu konuya eğilmesiyle, Çin Kimliği sorusu büyük bir momentum kazandı ve bir çeşit aydın histerisine dönüştü. Dönemin yazarları Çin Kimliği üzerine bir yandan kuramlar üretip bir yandan da ürettikleri kuramları eleştiriyorlardı. Yeni kavramlar geliştiriliyor, bu kavramlar eşliğinde Çinli insan baştan aşağı analiz ediliyordu. O kadar ki 1980’li yılların post-Maoist dönem aydınlarına kadar sürdü bu kaybedilen cenneti yanlış yerde arama çabası. 

Çin Kimliği sorunsalının tarihselliği ve vesayeti ancak 20. Yüzyılın sonlarına doğru, büyük bir olasılıkla Çin’in dışarı açılımıyla  ve post-modern sanatın ve edebiyatın dünya çapında etkin olmasıyla gücünü yitirdi. Günümüzde Lu Xun tabii ki büyük bir yazar, yılmaz bir aydınlık savaşçısı olarak anılıyor. Bunun yanında onun kimlik davası üzerinden halkına bakışı da ciddi anlamda eleştiriliyor. Tanıştığım birkaç Çinliyle bu konuları tartıştığımda genelde benzer bir tepkiyle karşılaşıyorum. “Evet” diyorlar “Lu Xun, Çin insanına Çin insanını anlattı ama benzer sorunlar aynı derecede yoksul, aynı derecede eğitimsiz, aynı derecede geleneklerine bağlı, aynı derecede ataerkil tüm toplumlarda yaşanan sorunlardır. Bu sorunların Çinli olmakla değil; yoksullukla, cehaletle, yobazlıkla, tanrısallaştırılan ana-babayla açıklamak çok daha isabetli olacaktır.”

Bütün bunları yazınca insanın aklına gelmiyor değil tabii, Çin modern edebiyatının başlangıç noktasıyla, modern Türkçe edebiyatının başlangıç noktalarının benzerlikleri. Ahmet Mithat’dan Tanpınar’a kadar Türkçe edebiyatın genelde sorguladığı iki konusu olmuştur.  

1.     Doğu-Batı: Biz doğulu muyuz yoksa batılı mı? Aramızdaki farklar nelerdir? Bizi doğulu yapan değerlere ne kadar sahip çıkmalıyız? Tanpınar gibi sokaklarda yürürken Itri’yi ve Dede Efendi’yi mi anmalı ve onların mirasıyla mı yaşamalıyız? Yoksa Karaosmanoğlu gibi bu değerlerle alay mı etmeliyiz, onları yerlere mi çalmalıyız, yüzümüzü modern batıya mı çevirmeliyiz?

2.     Aşk: Bu zaten edebiyatın mazeretidir dolayısıyla üzerinde pek bir şey söyleyemeyiz. Aşk olmasa neyi yazacağız, değil mi? Bütün romanlarda aşkın surasından burasından, yasal olanından, yasadışı olanından, ayıp olanından, mutlu olanından, umutsuz olanından vardır, az ya da çok. 

Tabii, bu doğu-batı konusuna dışarıdan bakabilmeyi başarabilmiş, konuyu farklı yönlerden ele almayı başarmış yazarlarımız da olmuş bizim. Örneğin Oğuz Atay Tutunamayanlar’ıyla Türkçe edebiyata özgün bir söylem getirmiştir. Orhan Pamuk ve Bilge Karasu gibi post-modern çizgide yazan diğerleri de post-modernliklerini bir tarafa bıraksak bile, doğu-batı ikilemine yenilikçi soluklar getirebilmişlerdir. Özellikle Pamuk’un Beyaz Kale’si ve Kara Kitap’ı bu konuda alabildiğine iddialı kitaplardır çünkü post-modernizmin verdiği gazla labirentler inşa edeyim diyen Pamuk, bir yandan da kimlik kavramının altını oymuş, doğunun ve batının birbirleri içine geçmiş uygarlıklar olduğu tezine ulaşmıştır. 


·        ***  Bu mektubun yazılışı sırasında Lydia H Liu’nun “Translingual Practice: Literature, National Culture and Translated Modernity – China, 1900-1937” adlı kitabından sıkça faydalandım. Özellikle kitabın “Translating National Character: Lu Xun ve Arthur Smith” başlıklı ikinci bölümünden pek çok alıntı yaptım. Yazara buradan minnetlerimi sunuyorum. (Beni anlamıyor olsa da borcumu ödeyeyim.)

*** Special thanks to Lydia H Liu as I have used her book “Translingual Practice: Literature, National Culture and Translated Modernity – China, 1900-1937” as a reference throughout this letter. I am especially thankful for posting the chapter 2 of the book on internet as otherwise I would not be able to find the book anywhere near the city of Changzhou.

27 Ocak 2014

Çin Mektupları 21 - Otobüs Yolculuğu

Biraz çekinceliyim evi terk etmeden önce. Ne de olsa üç hafta kimse uğramayacak buraya. İki haftadır da yalnız yaşıyorum. Yalnız yaşayan bir erkeğin evine bekâr evi denir Türkiye’de. Kadınlar için  geçerli değildir aynısı çünkü bizimkisi gibi kültürlerde kadın ve ev neredeyse eş anlamlıdır. Bu yüzden zaten “evleniyoruz” biz. Bekâr iken asla sahip olamayacağımız o “ulvi” rütbeye ulaşmak için. "Evlenmek" sözcüğünün dilde var olması bile aslında kültürün bekârlığa bakışını ortaya koyan başlı başına bir gösterge. Gizli olarak sözcük bekârların ev sahibi olamayacağını da ima ediyor aslında. Ana babanın evinden çıkıp kendi evine gitmek demek evlenmek demek. Aksini düşünene dersini veriyor toplum. Başbakan bile inletti yeri göğü birkaç ay önce, uyardı ev sahiplerini bekara ev vermeme konusunda. İşin resmiyeti bile var yani, o derece! Neyse, konuya döneyim.

Sabah dolaptaki tüm yumurtaları, tüm biberleri, tüm domatesleri ve kocaman bir kelle soğanı karıp dev bir menemen yaptım kendime. Maksat mümkün olduğunca az sebze kalsın dolapta. Ekmeksiz götürdüm. Lahanalar ve mandalinalar için bir şey yapamadım. Aşağıdaki güvenlik görevlisine vereyim diye geçirdim içimden ama sonra nedense aklımdan çıkmış bu. Öylece kaldı diğer sebzeler ve meyveler. Geri geldiğimde çöpe atmak zorunda kalacağım.

Bütün fişleri çekiyorum, bütün camları kapatıyorum, bütün ışıkları söndürüyorum. Balkonda yeni astığım ıslak temiz çamaşırlar, ben gelene kadar tozdan tekrar kirlenecekler. Bir daha yıkarım, bir şey olmaz. Elde yıkamıyorum ya! Yatak havalansın diye çarşafı ve yorganı dürüp bir kenara yığıyorum. Yerleri usulca süpürüyorum. Ne kadar da çok toz var bu şehirde! Toz evrenseldir ama Çin’de toz yegane egemen güç gibi sanki. Her yer her zaman tozlu. İstediğin kadar temizle, odanın bir köşesi topak topak olmuş tozlarla doluyor birkaç gün içinde. Hayır; nereden geliyor bu kadar toz, nereden giriyor eve. Anlamam mümkün değil. Temizlerken yerleri, İnci Aral’ın cümleleri geliyor aklıma:

İnce bir toz tabakası kaplamış her yanı. Ama yalnızca geçen zamanı belirlemek açısından önemli olabilir bu şimdi. Zaman tozdur çünkü; kirdir, nemdir, eskimişliktir, yenilgidir. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım koruyamayız kendimizi ve nesneleri ondan. Boşuna o toz bezleri, fırçalar, paspaslar, cilalar, saç boyaları, kozmetikler. (Erkek Ölü Kuşlar)

Çok da abartmıyorum temizliği. Maskem de okulda kalmış zaten. Süpürdükçe burnum kaşınıyor, süpürdükçe gözlerimin önünde yer çekimine meydan okuyan milyonlarca parçacık…  Temizliği üstün körü de olsa bitirdikten sonra çöpleri toparlıyorum. Mutfaktaki sabahtan kalma bulaşıkları sıcak suya hiç gereksinim duymadan temizliyorum. Gelene kadar onlar da toza yenik düşecek ne de olsa. Saat altı gibi evden çıkıyorum. Kapıdaki güvenlik görevlisi büyük siyah bir çantayla çıktığımı görünce bir şeyler diyor. Çince “Ben Tayland’a gidiyorum” diyorum. Gülümsüyor, başıyla anladığını gösteriyor bir yandan “Tayland’a gidiyorsun ha!” diyerek. “Görüşürüz” diyorum ve taksi bulabileceğim bir yer bakıyorum. Taksilerin hepsi dolu geçiyor. Ana yola kadar yürüyorum ama orada da taksilerin duracağı bir boşluk yok. Arabaların yoluyla bisikletlerin yolu demir parmaklıklarla ayrıldığı için taksiler kaldırıma yanaşamıyorlar. Yürümeye devam ediyorum. Bir ara terminale yürüyerek gitmeyi bile düşünüyorum. Yarım saatte varırım, taş çatlasa kırk dakika. Ne de olsa vaktim var… Sonra vazgeçiyorum. İki büyük ana yolun kesiştiği noktada bekliyorum biraz. Orada da umudumu yitirince, terminale doğru ağır ağır yürümeye başlıyorum. Bir yandan da yolu gözetliyorum paranoyak bir hasta gibi. Neyse ki bir taksi duruyor. Atlıyorum hemen arka koltuğa. Her zaman 20 RMB tutan taksi ücreti bu akşam 11 RMB tutuyor. Demek baya yürümüşüm diyorum içimden. Taksiden iner inmez otobüs terminaline çıkıyorum.

Otobüs terminali pek çok yönüyle Çin’deki havaalanlarına benziyor. Bağırıp çağıran yok, kapılar otomatik, çantalar kontrolden geçiyor, yerler temiz, tuvaletler pis, tuvaletlerin yerleri hep ıslak, el yıkama yerlerinde yemek ve çay artıkları var, yemek yenilen yerlerde fiyatlar normalden fazla. Kapıların önünde görevli kızlar biletleri kontrol ediyorlar. Hangi kapıdan gireceğin bilette yazılı, saat kaçta kapının açılacağı da kapının üzerindeki elektronik levhada görünüyor. İçim rahat. Saat yedi bile değil. Bir şeyler yiyeyim diye terminaldeki lokantalara bakıyorum. İçlerinden birince tavuklu erişte çorbası görüyorum. Yolculuktan önce iyi gider diye alıyorum bir tane. Yiyorum çabucak, sıcak sıcak iyi geliyor mideme. Yemekten sonra tuvalete gidiyorum.

Çinli erkeklerin tuvaletlerdeki davranışları aslında genel olarak toplum içerisindeki davranışlarından farklı değil. Vurdumduymazlık, adamsendecilik ve başkalarının haklarını dikkate almadan kendi işini bir an önce halletme bencilliği burada da geçerli, dışarıda olduğu gibi. Beni en çok sinirlendiren davranışlardan birisi erkeklerin pisuvarı kullanmayı beceremiyor olmaları. Sırf bu yüzden pisuvarların önünde her daim iğrenç bir su birikintisi oluyor. Bir gün tutup birini bağıracağım “La oğlum, o tuttuğun şey sandığından daha kısa. Azıcık daha yanaş, içeriye işe, yere değil.” Tutuyorum kendimi. Pisuvarlar da kocaman, tutturmamak imkânsız. Kör olman lazım etrafı paçoz etmen için. Diğer ihtimali yazmak istemiyorum. Nasıl beceriyorlar anlamış değilim. Ya toplumun büyük bir çoğunluğu prostattan veya idrar yolları iltihabından mustarip (bu idrarın debisinin düşüklüğünü izah eder) ya da pisuvara uzak durmaktan erkekçe bir gurur duyuyorlar. İyi de canım benim, bu tuvaletteki herkes erkek, havan kime?  Sende olan herkeste var. Nedir o “Bak ben bir elimde sigarayla, iki metre ileriden işeyebilirim” cakası? Biliyorum, haz veren bir konu değil, kimsenin bir gezi yazısında görmek isteyeceği türden laflar da değil bunlar ama umumi tuvaletlerdeki bu hal beni çok rahatsız ediyor. Yazmadan edemedim.

Bir başka rahatsız edici nokta da lavabolardaki türlü türlü yemek artıklarının olukları tıkaması, biriken suyun iğrenç bir görüntüye ve kokuya neden olması. Bunun en büyük sorumlusu genç anneler ya da onların muavinliğini yapan nineler/dedeler (Tuvaletler ayrı olsa da lavabolar genelde ortak oluyor umumi mekânlarda). Çin toplumu, annelerin her türlü davranışını hoşgörüyle karşılayacak bir toplum. Bebekler toplumun en değerli birimleri (birey demiyorum) olduğu için yaşlanmanın tek mazeretinin çocuk büyütmek oluyor. Bu durumda da bebeklerin bilinçsizce yaptıkları şeyler herkes tarafından normal karşılanıyor. Babaannesinin elinden tutup, marketteki satılık pirincin içinde yürüttüğü, hoplatıp zıplattı torununun videosu ses getiren bir videoydu ama var olan sorunun çözümü için böylesi skandal videolardan çok daha fazlasının yapılması gerekiyor.

Öncelikle şu gerçeğe herkes alışmalı. Bir çocuğun her türlü rahatsız edici davranışından o çocuğu yetiştiren başta anne baba, sonra da dene nine sorumludur. Fakat birey olamadan (adam ya da kadın) anne baba olan insanlar için bu durumu anlamak zordur. Onlar kendileri için çizilmiş, defalarca denenmiş ve hep başarıyla sonuçlanmış bu yolda yürürken zorlanmamak için üzerlerine giydirilen kimliklerin gereğini yaşamak zorundadırlar. Bir kadın olmadan önce anne olan ve sırf bu yüzden gözleri hep yaşayamadığı gençlik günlerinde takılı kalan zavallı bir güruhtan söz ediyorum. Bu güruhun üyeleri yaşayamadıkları gençliklerinin hırsını çocuklarından çıkarırken en ufak bir pişmanlık duymazlar. Bu yüzdendir çocuklarını umumi ortamlarda acımasızca döverken etraftan müdahale edenlere “Size ne, benim çocuğum değil mi? Döverim de severim de” bakışıyla hırçınlıklarını savunuşları. Kaybolan gençliklerini annelik mesleğine paralel bir şekilde yaşamak isterken aslında ikisini de hakkıyla yaşayamazlar. Bunun yanında kendilerinin seçmedikleri bir anneliği hayatları boyunca omuzlarında taşıyacak olmalarının acı tadı, evlendikten hemen sonra kaybolan romantizmi iyice ulaşılamaz bir Mehlika sultan haline getirir.

İnternette yayınlanan bir makalede okumuştum, Çinli evli kadınların büyük bir çoğunluğunun mutsuz olduğunu. Makale mutsuzluğu büyük bir oranda cinselliğe bağlıyordu. Bundan daha doğal bir şey göremiyorum ben Çin gibi ataerkil bir toplumda. Yirmi yedi yaşına gelip evlenmemiş kadına “evde kalmış” ve “sorunlu” muamelesi yapan bir toplumda evlenmek anne babaların baskısıyla yapılan, yapılması şart koşulan bir ritüel. Evlenir evlenmez de pek çok çift hemen çocuk yapmak zorunda. Çocuk yapmazlarsa anne babalarına karşı en büyük sorumluluklarını yerine getirmemiş olurlar. Bu durumda severek evlenen çiftlerde bile, evlilikten sonra ciddi bir bıkkınlığın ve yorgunluğun oluşması normal değil mi? Zaten erkekler genelde çocuk doğduktan sonra gözlerini dışarıya dikiyorlar. Çünkü erkek evlat olarak vazifelerini yapmış olmanın gururuyla, dışarı çıkıp istedikleri gibi eğlenebilirler, arkadaşlarıyla içip sabaha kadar KTV’de şarkı söyleyebilirler ve hatta canları isterse –ekonomik anlamda da durumları iyiyse- başka kadınlarla kısa süreli ilişkiler yaşayabilirler. Peki ya kadın? Yirmi beş yaşında, bir yaşında altına eden bir bebekle yirmi dört saat geçirmek zorunda o. Gıkını çıkaramıyor önüne kader diye sürülen hayat tarzına karşı. Bir yandan sürekli bastırmak zorunda olduğu cinsel arzuları, bir yandan toplumsal hayatta eskisi kadar etkin rol alamamanın getirdiği uzaklaşmışlık duygusu, kadını yiyor bitiriyor. Bir de bunun üzerine akşam eve sarhoş ya da yorgun gelip, kendisinden tüm “karılık” görevlerini bekleyen ama “kocalık” görevine gelince şipşak bir ilişkiyle geçiştiren kocalar eklenince, nasıl huzursuz olmasın bu kadınlar?  Bir de bütün bunların üzerine televizyonda, sinemada, okuduğu dergilerde gördüğü o pop yıldızlarının, film aktörlerinin “özgür” hayat tarzlarına duyulan özlem eklenince, mutsuzluk katlanıyor tabii. Bakıyor filmlerdeki Amerikalı kadınlara. Canı istediği zaman sevişen, barda akşam tanıştığı erkekle yatağa giren, kendi parasını kazanıp kendi evleneceği zamanı belirleyen kadınlar Çinli ev hanımının içindeki mahkumu diriltiyor. Ehh yani, Amerikalının canı can da Çinlininki patlıcan mı?  Bütün bu güzellikler çığ olup kadının üzerine yağıyor, havasız bırakıyor onu, hem de gelinlik gibi bir beyazlığın ortasında…

Bu düşüncelerle otobüse biniyorum. Otobüs tam vaktinde, saat sekizde çıkıyor yola. Ne güzel diyorum içimden, her şey planlı programlı. Kuşkuya yer bırakmayacak denli düzenli. Demek sabah saat yedide varacağım Wuhan’a. Oradan da taksiye biner, hiç acele etmeden ulaşırım havaalanına. Otobüs dışarıdan temiz ve yeni görünüyor ama içeri girince fark ediyorum. Çin’in her yerinde olan paketin içerikten daha önemli olması geleneği bir kere daha karşıma çıkıyor. İçeride yoğun bir ter kokusu var. Koltukların üzerlerine konmuş olan beyaz bezler kirli. Koltuk numaramı bulup oturuyorum. Koridor tarafında mıyım yoksa cam tarafında mı anlayamıyorum. Cam tarafına kuruluyorum. Millet daha yerleşme aşamasındayken benim yaşlarımda bir adam bana biletini gösterip, İngilizce bir şeyler söylüyor. Önce anlamıyorum ne dediğini. Ardından önlerde bir yerlerde ayakta duran bir kadını gösteriyor. O zaman düşüyor benim jeton. Adam beni o kadının olduğu koltuğa göndermek istiyor. Böylece kendisi kadın ile yan yana oturabilecek. Başka zaman olsa kurallara uyma prensiplerimi öne sürer, adamın ricasını kabul etmezdim ama ne gerek var şimdi. Belki sevgilisidir, karısıdır, ne bileyim kız kardeşidir… Birlikte gitsinler işte. Benim kaybedecek neyim var ki?

Yeni koltuğumda yanımda genç bir çocuk var. Beni görünce dayanamıyor, soruyor nereli olduğumu. İngilizcesi fena değil, biraz özgüven eksikliği var. Yirmi üç yaşındaymış, Çanco’nun güney ilçesi olan Wujin’de bilgisayar programcısı olarak çalışıyormuş. Wuhan’a anne babasının ve kız arkadaşının yanına gidiyormuş. Üniversiteyi de orada okumuş. Kız arkadaşı da seneye mezun olunca Çanco’ya yerleşecekmiş. İngilizce konuşmayı pek beceremiyormuş, kusura bakmayaymışım. Ama yazması ve okuması iyiymiş. Kitap okumayı seviyormuş. Pazar günleri Çanco kütüphanesinin İngilizce kitap okuma programına ben de katılmalıymışım. Ben tatilden geri dönünce beraber gidebilirmişiz. Şanhay’dan uçmak varken Wuhan’ı tercih etmiş olmam tuhafmış. Çok daha rahat edermişim Şanhay’dan uçsaymışım. Otobüs yolculuğu uzun sürecekmiş. Sabah saat 11’de varırmışız.

Ben bu sonuncusunu duyunca ikircikleniyorum. Bana sabah yedide varacağımızı söylemişlerdi diyorum. Yanımdaki programcı arkadaş (adının Wei Shao Xin olduğunu sonradan öğreneceğim) belli olmaz diyor. Çok yolcu var, sık duracaktır diyor. Canım sıkılıyor ama belli etmiyorum. Otobüs durduğunda soracağım şoföre. En iyi o bilir saat kaçta varacağımızı. Gassalın elindeki meyyitim sonuçta. Otobüsten başka çarem yok. Zamanında ucuza bilet alayım diye Wuhan’dan uçmayı seçmiştim. Sonra da tren bileti alma konusunda yeteri kadar acele edemediğim için otobüse kalmıştım. Hoş, otobüs biletinin fiyatı bile olması gerekenin neredeyse üç katıydı. Başka çarem yoktu. Bu bileti de almasaydım tatil parmaklarımın arasından su gibi kayıp gidecekti. Hem bu şekilde yeni bir şehir göreceğim diye avutuyordum kendimi. Yeni bir Çin şehri; yani büyük bir gölet, geniş yollar, gri bir gökyüzü, içime çektiğim anda genzimi yakan bir hava, tozdan yeşili zor görünen parklar ve bahçeler, şehrin 60-70 km dışında dev bir havaalanı…

Yola çıkmadan hemen önce yolculara torba dağıtıyorlar. Herhalde midesi bulananlar içindir diyorum. Güzel bir uygulama olduğunu bile düşünüyorum, hele çocukluğum boyunca İstanbul’da ne zaman otobüse binecek olsak annemin yola poşetlerle çıktığını hesaba katarsam daha bir anlamlı oluyor bu benim için. Otobüs hareket ettikten beş dakika sonra ışıklar hemen kapanıyor. Kitap okuma ümidim karanlığın içinde yok oluyor. Telefonun pili hemen bitmesin diye müzik de dinleyemiyorum. Geriye tek seçenek kalıyor. Uyku. Rahat dalıyorum uykuya. Yer yer belime saplanan ağrıya rağmen kesintisiz uyuyorum. Birkaç saat sonra otobüs duruyor. Tuvalet molası. Hemen herkes iniyor. Tuvalet ihtiyacı giderildikten sonra bekleme yapmıyoruz. En fazla bir sigara içimlik bir zaman bekleniyor. Şoföre soramıyorum saat kaçta varacağımızı. Otobüse biniyoruz. Otobüsün içi ter ve yorgunluk kokuyor.

Gece saat üç buçuk gibi uyanıyorum. Üçte durmuştu otobüs ama tuvalet ihtiyacım olmadığı için yerimden kalkmamıştım. Demek yarım saattir hareketsiz duruyoruz burada. Otobüsün için karanlık, motor durmuş, hava kesif ve bayat, ufak tefek konuşmalar duyuyorum. Camdaki buğuyu silip dışarıya bakıyorum. Bir otobüs var yanımızda ama içinde hiçbir ışık yanmıyor. Yer yer önümüzden arabalar geçiyor, insanların belli belirsiz konuşmalarını işitiyorum. Koltuğumu dikletip, etrafa bakıyorum. Neden gitmiyoruz? Mola verdiysek neden kimse dışarıda değil? Bu kadar uzun mola olur muymuş bi’kere?

Koridorun karşı tarafındaki adam poşetleri hışırdatarak yiyecek bir şeyler arıyor. Gecenin sessizliğinde o kadar çok hışırtı çıkarıyor ki onun önündeki adam uyanıyor. Ters ters hışırtılı adama bakıyor. Adamın umurunda değil, bir türlü aradığını bulamamış olsa gerek ki bir poşeti koyup bir diğerini açıyor. Hışır hışır hışır hışır… Ben, nev’i şahsına münhasır bu işkencevari gürültünün bitmesini beklerken, hışırtıcı adamın arkasındaki eleman horlamaya başlıyor. Horluyor ama nasıl horluyor, tüm otobüs sallanıyor. Otobüsün kapıları kapalı, içeride elli küsür insan! Sanasın tüm oksijeni bu eleman tüketiyor. Horlama başlayınca elemanın yanındaki kız da uyanıyor. Cep telefonunu eline alıp oyalanmaya başlıyor. Bu sırada çaprazımdaki adam –hışırtıdan ilk rahatsız olan kişi- ayaklarını önündeki koltuğun arkasına dikiyor. Tavana doğru dikilmiş bir çift ayak. Hayır, nasıl rahat ediyor anlamış değilim. Böyle bir rahat etme yöntemi olabilir mi? Hışırtı çıkaran adamın yanındaki adam –pencere kenarındaki- uyanıyor. Etrafına şöyle bir bakıyor. Ardından boğazını temizliyor. Yalnız öksürme değil yaptığı, resmen sökmeye çalışıyor bir şeyleri. Sanki tüm midesini boşaltacak, boğazını yırtıp ne var ne yok dışarı çıkaracak. En sonunda yeteri kadar hırıltı çıkarmış olduğu kanısına varıyor ve önündeki poşete okkalı bir tükürük savuruyor. Böylece ben de anlamış oluyorum bu poşetlerin varlık nedenlerini.
Bütün bu olan bitenden rahatsızlık duymuyorum aslında. Adâb-ı muaşaret konusunda daha önce yazmıştım. Şimdi bu görüntüler sadece gülünç geliyor bana. Beni asıl rahatsız eden şey otobüsün hareket etmiyor olması –uyanmamın nedeni de buydu- ve kimsenin bu durumdan rahatsız olmaması. Güneşin doğmasını mı bekliyoruz ne? 

Midem bulanıyor. Hem havasızlıktan hem de uçağı kaçırma korkusundan. Ne yaparım ben Wuhan’da uçağı kaçırırsam? Zaten yeni yıl dönemi, uçaklarda trenlerde yer yok. Murat Gülsoy’un “Zoraki Turist” öyküsündeki karakter gibi kalırım Wuhan’da bir başıma. Yeni yıl kargaşasının bitmesini, bilet bulup Çanco’ya geri dönmeyi beklerim iki-üç hafta boyunca.

Shao Xin yanımda uyuyor. Üzerine paltosunu yorgan gibi çekmiş. Gözlükleri gözünde, yüzüne huzurlu bir eve dönüş sinmiş. Bir süre kendimle mücadele ediyorum, uyandırıp uyandırmama konusunda tereddüt yaşadığım için. En sonunda dayanamıyorum, hafifçe koluna dokunup uyandırıyorum.

- Neden durduk biliyor musun?
- Şoför dinleniyor.
- Nasıl ya? Ne zaman hareket edeceğiz peki?
- Saat beşte.
- İyi ama saat dört bile değil. Neden uyuyor şoför?
- Güvenlik çok önemli. Şoför uykusuz kalmasın ki sağ salim varabilelim evimize.
- İyi ama şoför yola çıkmadan önce uyusaymış böyle bir sorun olmazdı. Başka ülkelerde böyle yapıyorlar  şehirlerarası uzun yolculukları. Yol çok uzunsa iki şoför oluyor. Bir sürerken diğeri arkadaki yatakta uyuyor.
- Burası Çin. Burada hep böyle yapılır. Bak dışarıda bir sürü otobüs var. Onlar da uyuyor.
- Peki bizim şoför nerede şimdi? Arkada yataklık bir bölge yok.
- Koltuğunda. Bak orada, üzerini battaniyeyle örtmüş.

Ben yerimden doğrulup şoför koltuğuna bakıyorum. Hakikaten koyu renkli bir battaniye var şoför koltuğunun olduğu kısımda. Altında da şoför olduğu aşikâr. İçerliyorum, sinirlerim iyice geriliyor. Arthur Smith’in 130 yıl önce kaleme aldığı kitapta yaptığı taraflı gözlemler geliyor aklıma. Anekdotlardan birisinde Çinlilerin uyku alışkanlığıyla alay ederken, bir başkasında da Çinlilerin bir işi kısa zamanda bitirmek gibi bir hırslarının olmadığından söz ediyordu. “İlla günü bölecekler, birkaç saat çalışıp uyku arası verecekler, işi ertesi güne sarkıtma pahasına uykularından taviz vermeyecekler.” diyordu. Bizim okulda verilen iki saatlik uyku molasının bir benzeri de burada, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde gerçekleşiyordu. Aslına bakılırsa ne şoförün uyumasına ne de Çinlilerin bir işi olası en kısa zamanda bitirme hırsından mahrum olmalarına karşıyım. Benim karşı olduğum şeyler şöyle sıralanabilir:

1.       Ben bileti alırken bana on bir saat sonra, yani sabah saat yedide Wuhan’a varacağım söylenmişti. Oysa şimdi sabah on-on bir gibi varacağım söyleniyor. Bu farkın arkasında yatan neden büyük bir olasılıkla uyku molasının bilet satarken hesaba katılmaması. Bileti satarken uyku molasız varış saatini söylerken, yolculuk sırasında yolcuya kazık atar gibi karar değiştirmek etik açıdan doğru değil.

2.       Dinlenmek güzel bir şey ama bunu daha uygun bir şekilde yapamaz mıyız? Yani, havalandırması kapalı, pencereleri açılmayan bir otobüste elli küsur kişiyi tutmak ne kadar sağlıklı, ne kadar verimli bir dinlenme şekli?

Olması gerekeni biliyor olmam sıkıntımı azaltmıyor, aksine artırıyor. Sessizce bekliyorum saatin beş olmasını. Midemdeki çalkantı artıyor, burnumu elimle kapatıp ağzımla nefes alıyorum bir süre. Saat beşe beş kala yolculardan birisi şoförü uyandırıyor. Kapılar açılıyor, herkes bir anda ayağa fırlayıp tuvalete gidiyor. Ben şoförü kapının ağzında sigara içerken görünce konuşmak için yanaşıyorum ama Çincem yeterli olmadığı için araya Shao Xin’i sokuyorum. Şoför beş saat daha yolumuz var diyor. Ben neden uyuduğumuzu, bu yüzden uçağımı kaçırabileceğimi söylüyorum. Şoför omuzlarını silkiyor, “burada herkes uyur diyor” etraftaki diğer karanlık otobüsleri gösterirken. Meseleyi uzatıp, otobüste bir şikâyet merkezi olmak istemiyorum. Otobüse binip, yerime oturuyorum. Saat tam beşte hareket ediyoruz.

Şehrin merkezine girdiğimizde yoğun bir trafikle karşılaşmamıza rağmen 09:25’te terminale giriyoruz. Uçuşa üç saat var. Herhalde sıkıntı yaşamadan yetişirim. Yine de içim rahat değil, havaalanı çok uzakta ve şehrin merkezindeki trafik filmlerde yansıtılan Bangkok trafiğini anımsatıyor. Şoför kontağı kapatır kapatmaz iniyorum arabadan, aşağıdan bavulumu kapıyorum. Shao Xin taksi konusunda bana yardımcı olacağını söylemişti. Onunla birlikte terminalin dışına yürüyoruz. Shao Xin kahvaltı yapalım mı diyor. Ben “Acelem var biliyorsun.” diyorum. “Çanco’da yaparız kahvaltıyı. Şimdi hemen bir taksi bulmalıyım.” Shao Xin “Sorun değil. Tasa etme, havaalanına zamanında varırsın.” diyor. Bir taksi durduruyoruz. Shao Xin şoföre gideceği yeri söylüyor. Konuşulanlardan anladığım kadarıyla şoför iç hatlar mı dış hatlar mı diye soruyor. Shao Xin Tayland’a gideceğimi söylüyor. Ben de taksi hareket ettikten sonra birkaç defa tekrar ediyorum. “Wo çü Taygua, wo çü Taygua” “Kuvey çü, kuvey çü”…

Bir anda kendimizi yüzlerce aracın içinde buluyoruz. İleride kırmızı ışık görünüyor ama yoldaki şeritler birbirine girmiş durumda. Taksi şoförü boş bulduğu yere sokuyor burnunu, elinden gelse tavşan gibi zıplayarak gidecek arabaların arasından. Trafiği kısa sürede atlatıyoruz ama yol uzun. Git git bitmiyor. Sisten ucu bucağı görünmeyen köprülerin üzerinden geçiyoruz, trafiği görünce hemen ara bir yola girip, birkaç kilometre ileriden aynı yola dâhil oluyoruz. Kafamda bin bir türlü senaryo. Ya kaçırırsam, ya uçağa almazlarsa. Yıllar önce Kuala Lumpur’da kaçırdığımız Ho Çi Min Kenti uçağı geliyor aklıma. Yirmi dört saat hava alanında kalmıştık. Paramız da yoktu. Dört öğün boyunca aynı ucuz şeyleri yemiştik. O da Airasia’ydı. Acımıyorlar geç kalan yolcuya, biliyorum. Bir kere ağzım yanmış sütten, yoğurdu üfleyerek yemem için bahanem hazır.

60-70 km gidiyoruz. Saat 10:35’te hava alanına varıyorum. Taksi 125 Yuan tutuyor. Koşarak havaalanına giriyorum.  Daha yolcu kayıt sistemi açılmamış bile. Boşunaymış onca hafakanım, onca kaygım. Ama bu derece kaygılı olmasam da bu kadar hızlı gelemezdim diyorum içimden haklılığımı kendime kanıtlamak istercesine. Bir süre etrafta oyalanıp yolculuk kartını alıyorum ve bekleme odasına geçiyorum. Uçak tam zamanında kalkıyor. Öğleden sonra üç buçuk gibi Don Muang havaalanına iniyoruz.

*** Bu mektubu yazdıktan yaklaşık bir ay sonra şu alaycı yazıyı okudum.  http://www.haohaoreport.com/l/48220 Demek ki tuvaletlerdeki su birikintilerinden rahatsız olan tek kişi ben değilmişim.

18 Kasım 2013

Çin Mektupları 18 - Arthur Smith ve Çinli Kimliği

Son günlerde iyice Çin kimliği sorununa taktım kafayı. Sanki bu sorunu halledince her şey düzelecek, Çin daha yaşanılabilir bir ülke olacak. Böyle bir iddiam olamaz, olmayacak da. Yalnız, geçmişte yapılan ve günümüzde de yapılagelen bir haksızlığı reddetme, bu haksızlığı yapanlara hesap sorma ve en azından gelecek de karşımıza çıkacak benzer retoriklerin önüne geçme adına önemli bir yanı var bu işin. Çünkü Çin’in yakın tarihinde henüz bu konuyla ciddi bir hesaplaşmanın yapılmış olduğunu söylemek güç. Ülkenin sevip saydığı, büyük yazar olarak dünyaya takdim ettiği Lu Şun gibi dev kalemler bile aynı kimlik sorunundan mustarip olmuşlarsa, Bertrand Russell gibi aydın kimliğiyle milyonlara örnek olmuş keskin bir zekâ bile kendinden önce gelen oryantalist söylemi reddetmek yerine, kolaya kaçıp üzerine yatmışsa; bu konuda söylenecek şeyler henüz bitmemiş demektir.

Öncelikle kimlik sorunsalı ile başlayalım. Bir milleti, bir ırkı diğerlerinden ayrı yapan alamet-i farikası var mıdır? Soruya hayır yanıtı vermek zor çünkü hepimiz bir şekilde bir yere, bir topluluğa ait hissederiz kendimizi. Aşağıdaki parkta, pijamalı ve atletli adamları mangal yapıyorken görsem, "Aha Çanco'ya Türkler gelmiş." derim hemen. Kesişim noktalarımız "biz" kelimesinin içini doldurur ve bir noktadan sonra "aidiyet" sorumluluğunu meydana getirir. Bu aidiyet her ne kadar toprağa doğru olsa da zamanla toprağın üzerinde yeşeren ürünlere de yayılır bu his. Bu ürünlerden birisi de hiç kuşkusuz insandır. 

İnsan, tıpkı buğday gibi, tıpkı koyun gibi, tırtıl gibi, çiçek gibi toprağın bir ürünüdür. Sadece toprak değil tabii; iklimin, coğrafyanın, nüfus yoğunluğunun, suyun, havanın ve birbirini etkileyen yüzlerce farklı doğal değişkenin bir ürünüdür insan. Fonksiyon hem çok değişkenlidir hem de değişkenler arası var olan pozitif ve negatif korelasyonlar, insanı tam olarak anlamamızı olanaksız hale getirir. Bu zorluk kimi zaman düşünen insana tuzaklar hazırlar. Çünkü sindirilmesi gereken bilgi çok fazladır ve insanın hem zamanı hem de akıl gücü sınırlıdır. Bu yüzden pek çok düşünen zihin, insanlar arası farkları doğal nedenlere bağlamak yerine, yapay (hatta çoğu zaman varlığı bile kanıtlanamayan) nedenlere bağlar. Böylece işin içinden çıkar ve kurtulur. Sorunun kaynağını görmezden gelerek sorunu anlamak olanaksızdır, bir de çözüm üretmeye kalkışırsak iş iyice kontrolden çıkar.

Ben, bir milletin, bir ırkın kendilerine ait, “değişmez” ve “yerinden oynatılamaz” karakterleri olduğuna inanmıyorum. Daha önce de yazmıştım, insan coğrafyanın kölesidir. Şartlar insanı zorlar, şekilden şekle sokar, var olanı yok eder, olmayanı var eder. Çünkü Darwin’in yaşayan tüm organizmalar için kullandığı üç kural insan için de geçerlidir. Göç et, Adapte ol ya da Öl (Migrate, Adapt or Die).

İnsan bir yerde yaşam koşulları zorlaşınca adapte olmaya çalışır. Büyük bir olasılıkla da bunu başarır. Sıcağa da alışır, soğuğa da! Kıtlığa da alışır bolluğa da! Susuzluğa da alışır her yıl tekrar eden su taşkınlarına da! Baktı olmuyor, tüm uğraşlarına rağmen beceremiyor, ne koşulları değiştirebiliyor ne de kendisini; bu durumda göç etmek zorunda kalır. Göç etmek kolay değildir çünkü bilinmeze açılan yelkendir göç. Geniş ailelerin, çocuklu kadınların, yaşlıların ve sakatların içinde bulunduğu topluluklar için göç aynı zamanda kayıptır. Göç edebilenler eder, kurtarır canını. Yeni bir toprakta, yeni bir hayata başlar. Oraya ayak uydurmaya bakar. Edemeyenler ölür, toprağa karışır, bir nev’i geldikleri yere dönmüş olurlar. Ölenlerin dışındakiler değişmeye mahkumdur. Yeni yere göçmüş olsa da eski yerde kalmış olsa da adapte olmak bir zorunluluk olacağı için "kültürün" ve ona bağlı olan "kimliğin" ortaya çıkması, evrilmesi kaçınılmazdır.

Örneğin ben,  Çin’de neredeyse evrensel bir kültür gibi kanıksanmış olan “yavaşlığa övgü” kavramının ülkenin coğrafyasına bağlı olduğunu düşünüyorum. Bu fikir, geçen akşam bir arkadaşla Çanco’nun içinden geçen kanal boyunca yürürken geldi aklıma. Bir kanal var, içinde su var ve su akıyor. Akıyor ama aktığını anlamak olanaksız. O kadar yavaş, o kadar ağır bir debisi var ki suyun insan bakarken usanıyor. Tabii bu benim, usanıyorum çünkü çağıldayarak akan Çoruh nehrini görmüşüm, kış aylarında kenarlarını yıkacakmış gibi akan Melet ırmağını izlemişim… Türkülere, halk hikayelerine konu olmuş bu çağıldayarak akan ırmakları dinlemişim, köyün şırıldayarak akan deresinde ıslanmışım. İnsanların hayatını şekillendirmiş, kavgalara ve barışlara sebebiyet vermiş, dağlardan kopup çağlayarak akan; denize ulaşınca sakinleşen, sessizleşen bu ırmaklar. Oysa burası Çin ve burada ırmaklar akmıyormuş gibi akıyor. Bunun nedeni eğimin çok az olması, kilometrelerce gidiyorsun rakım birkaç metre artıyor. Kentler Çin’de dümdüz. İnsanı heyecanlandıracak bayırlar, üzerine çıkınca aklını başından alacak rüzgârlı tepeler, dalgaların kayaları dövdüğü sahiller yok. Varsa yoksa akıp akmadığı belli olmayan nehirler, durgun sularıyla tatlı su kaynağı olmaya devam eden göller ve bir de yeşillikler içinde yapılan küçük parklar. Dolayısıyla bu kentlerde yaşayan insanlar da kentin doğal yavaşlığına ayak uydurmak zorunda. Her yere ve her şeye bir sükûnet hâkim. Neden acele etsin ki! Irmağa bırakılan mallar saatte 3 km hızla güneye doğru ilerliyorsa, ticareti hızlandırmanın ne anlamı var? Yavaş yavaş işler halloluyor işte! Doğadaki bu yavaşlık kültüre kesinlikle yansıyor. Kültür de nihayetinde insanın kimliğine şekil veriyor. (Modern Çin'de tabii ki hız önemli bir etken insanların hayatını şekillendiren. Zaten kentlerin bugünkü yapısı kenti doğadan koparıp, doğayı kente hapsetmeyi hedefliyor. Nehirleri de kimsenin gördüğü yok artık. Üzerindeki köprülerden geçiliyor, yanında motor sürülüyor ama kimse nehre bakıp onu hayatının bir yerinde içselleştirmiyor. Bir süs ve hatta bir fazlalık gibi.) 

Kimlik dediğimiz olgu, insanın üzerinde yaşadığı toprakla olan ilişkisini tanımlar. Değişken olduğu kadar soyuttur da. Bir milletten ya da ırktan çok, toprağa ve toprağı değerli yapan “emek” faktörüne bağlıdır. Yani, doğanın insan üzerindeki eksiksiz gücünü saymazsak, sınıflar arasındaki ilişkilere, farklara ve en çok da sürtüşmelere bağlıdır. Bu noktadan bakınca hayatını misyoner olarak geçirmiş, gittiği her yerde yaverleri tarafından korunup kollanmış, tanıştığı Çinlilere “Tanrı’nın yolunu bulamamış zavallılar” gözüyle bakmış bir rahibin, Çin toplumu hakkında yazdıklarının ne derece gerçeği yansıtabileceğini az çok tahmin edebiliriz. Biz belki ederiz ama maalesef, bu ülkede yüz yıldan uzun zamandır akıl tutulmasına neden olan bir yapıtın, onun gözüyle Çin’e bakmayı kendilerine düstur edinmiş aydınlar tarafından övülmesine engel olamayız.

Sözünü ettiğim rahip Arthur Smith. Dillere destan kitabına ad olarak “Chinese Characteristics” adını vermiş. Kitabı internetten, ücret ödemeksizin edinmek mümkün. Ben büyük bir kısmını okudum ama nedense okudukça hevesimi yitirdim, canım sıkıldı. Genelde başladığım kitabı bitirmeden kolay kolay bırakmam bir kenara ama Smith’in, gözlemlerinden yola çıkarak vardığı sonuçlar öylesine banal, öylesine bilimsellikten uzaktı ki bir türlü ortaya attığı iddialara ciddiye alamadım. Bir de o kendini beğenmiş tavırlar, Çinli halkı geri zekâlı yerine koyma, köylüleri İsa’nın ışığına muhtaç cahil ve kirli insanlar gibi görme…

Arthur Smith

Smith, Çin’e yıllarını vermiş birisi. Bende pek saygı uyandırmasa da takdiri hak edecek bir yanı olduğunu kabul edebilirim. Tipik bir misyoner, köyleri geziyor, halkı İsa’nın yoluna çağırıyor. Tüm dindarlarda olan kendinden olmayanlara hoşgörülü davranma hastalığı onda da var. Hristiyan olmayanları kendisiyle eşit görmeme, onları karanlıklar içinde kalmış zavallılar olarak tanımlama hastalığı. Bir rahibin ister istemez sahip olduğu bu "mesihi" bakış açısı kitabın her sayfasına yansıyor doğal olarak. Kitap 1890’larda basılıyor ve 1920’lere kadar Çin üzerine kafa yoran hemen hemen tüm yabancılar tarafından en çok okunan kitaplardan birisi oluyor. Bunda etkili olan en büyük neden doğal olarak kitabın “gerçeği anlamaya ve ona pasif olarak ayna olmaya değil de onu şekillendirmeye odaklanmış” (James Hevia)  oryantalist tarzı.

Kitaptan bir bölüm
Malum, oryantalist bakış açısı, başlı başına bir sindirme politikasının aracıdır. Önce rahipler gelir, ardından tüccarlar ve sonra da askerler. Askerlerden sonra da daha çok tüccar gelir, ülkenin tüm kaynakları sömürülene kadar askeri, din adamı ve tüccarı seferber olur. İşleri bitince de çekip giderler. Arkalarında, kendi ülkelerine birer oryantalist gibi bakmaya ant içmiş “içi beyaz dışı sarı/siyah” işbirlikçiler bırakarak. Bu örüntü o kadar yaygındır ki sömürgecilik sonrası (post-colonnial) edebiyat kapsamında kabul edilen hemen her romanda, bu işbirlikçilere rastlarız. Orwell’ın “Burma Günleri” romanındaki Dr Veraswami karakteri buna çok iyi bir örnektir. Bilerek ya da bilmeyerek sömürgecilere yardımcı olurlar, onların işlerini kolaylaştırırlar. Çünkü beyaz adam halkı küçük görse, halk ona itiraz edebilir ama halkın kendi içinden çıkardığı ve insanların saygınlığını kazanmış birisi halkı aşağıladığında “Haaa, bunun bir bildiği vardır.” demeye başlar insanlar.

Kitaptan bir bölüm.
Kitapta anlatılanları tek tek yazmaya gerek yok. Başlıklar genel olarak “Yüz, Zaman, Tasarruf, Saygı, Nezaket, Yabancılara duyulan nefret, Yalan söyleme, Duyarsızlık” gibi genel adlardan oluşuyor. Bu başlıklar altında Smith ağır ağır Çin halkı hakkındaki gözlemlerini ve bu gözlemlerden çıkardığı tuhaf sonuçları tartışıyor. Örneğin zaman başlığı altında Çinlilerin zamana riayet etmediklerini, asla dakik olmadıklarını, böyle şeyleri kafaya takmadıklarını söylüyor. Buraya kadar bir sorun yok. İnsanların dakik olması uygarlığın hız ve emek kavramlarının kesişim noktasına ulaşmasına bağlıdır. Köylü neden zamanla uğraşsın? Hem zaten hayat yavaş hem de işleri hızlı yapıp arta kalan vakitte ne yapacak? Sanayi devrimini yaşamamış bir ülkenin zamana sahip çıkmasını beklemek abesle iştigal değildir de nedir? Hadi bunu geçtik, zamana saygı duymamanın kimlikle olan ilişkisi ne kadar güçlüdür? Sanayi devrimini yaşamış ülkeleri görüp gelmiş Çinlilerle hiç mi tanışmamış Smith? Onların farklı davrandıklarını hiç mi gözlemlememiş? Ayrıca, dağda bayırda saatle iş yapan mı kültürsüzdür yoksa saatiyle gününü bölen mi? Maalesef bu soruları yazara sorma şansımız yok. Olsaydı keşke, gelseydi Smith görseydi zamanında kalkan trenleri ve otobüsleri. Gelseydi de görseydi bir dakika bile gecikmeyen metroyu… Kimlik mi dediniz? Çinliler geç kalmayı sever mi dediniz? Zamanın parayla ve verimle eşdeğer tutulduğu bir topluma dönüşen Çin’de doğal olarak Çinliler de bu değişimi yaşamış, kent hayatına uyum sağlama adına gerekli adımları atmışlardır. Çinliler üzerlerine düşeni yapar ama batılıların gözündeki Çin imajını değiştirmek zordur.

Kitabın ilk baskılarından birisinin kapağı.
Ekonomi başlığı altında ise daha büyük bir ayıba imza atıyor Smith. Bir tanıdığını 20 km uzaktaki bir mesafeye taşıyan hamalların 10 kuruş tasarruf için nasıl da aynı yolu yürüyerek geldiklerini anlatıyor. Hamallar, gittikleri yerde para verip kahvaltı yapmak yerine, geri gelip ücretsiz yemeklerini yemişler. Smith’e göre bu aşırı tasarrufun, ihtiyacı olduğu halde harcamamanın, kısacası cimriliğin göstergesiymiş. Haklı olarak şaşırıyor insan, haklarında yargıya vardığı kişiler insan taşıyarak hayatını kazanmaya, belki ailelerini geçindirmeye çalışan hamallar. Hele bir kendini onların yerine koy bakalım, hele bir üç kuruşun hesabını yapmak zorunda kalacak kadar yoksullukla tanış. Böylesi ekonomik bir seçimi, insanların sınırlı gelirlerine ve bu sınırlılığın zorladığı seçim yapmaya atfetmek yerine, bundan “Çinliler para harcamazlar.” diye bir sonuç çıkarmak, hem akıl dışıdır hem de okuyucuyu ister istemez Smith’in niyeti hakkında kuşkuya düşürür. İnsan, koşullara göre çözüm üretmek zorundadır. Hamallar da büyük bir olasılıkla 10 kuruşun hesabını yapacak kadar yoksuldu. Zengin bir Çinlinin 10 kuruş için 20 km yürüyeceğine kim inanır? Paran varsa davranışların ona göre şekillenir, rahat davranırsın, etrafındaki ufak tefek olayları dikkate almazsın, kendini güçlü ve sarsılmaz hissedersin. Parasızsan karakterin de ona göre şekillenir. Bir tek kuru gururla yürütemezsin karakterini. Bir süre sonra gazın biter ve yolda kalırsın.

Uyku başlığı altında söylemini ırkçılığa kadar vardırır, Smith. Çinlileri; buldukları her yerde uyuyabilen, bir tuğlayı kafalarının altına yastık yapıp horuldayabilen, tüm dünya başlarına yıkılsa dahi uykularını bölmeyen bir millet olarak karakterize eder. Bir yerde, öğlen uykusuna dalan köylüleri "kış uykusuna dalan ayılara" benzetir. Aynı paragrafın sonunda, isterse Çin'de bir uykucu yarışması yapabileceğini söyler. Bu yarışmada el arabasına oturmuş halde, kafası yukarıda, bacakları havaya doğru dikilmiş, ağzı açık bir şekilde, tıpkı tavandan sarkan bir örümcek gibi uyuyan Çinlileri yarıştıracaktır Smith. Kullandığı dildeki şimdiki zaman vurgusu ve Çin'de yaşamışlığının getirdiği özgüven -okuyucuya da bulaşır bu güven duygusu-, doğal olarak Smith'i daha etkili yapacaktır. 


Kitabın sonunda Çin'in kendi başına ayakları üzerinde durup duramayacağını sorar ve buna vereceği yanıt hazırdır. "Çin'in reformu için belli başlı karakterlerin hedeflenmesi ve kirlenmiş huyların temizlenmesi gerekir. Vicdan hak ettiği makama geçirilmelidir." Bu da ancak Hristiyanlığın Çin topraklarında yayılmasıyla ve İsa'nın mesajının kalpleri fethetmesiyle mümkündür. Aksi takdirde Çin'deki "karaktersizlik" sorununu çözmeye olanak yoktur. 

Şunu kabul edebilirim. Bir millet kendi kimliğini başka milletleri tanımadan fark edemez. Öyle değil mi? Basit bir örnek vereyim. Tüm erkeklerin sakal bıraktığı bir toplumdan birisi başka bir yere gitse ve sakalsız erkeklerin normal karşılandığını görse, anında sakalından bir anlam çıkarmaya başlayacaktır. O andan itibaren sakal basit bir fiziksel fark olmaktan çıkar ve aidiyeti temsil eden bir özellik halini alır. Bu şekilde toplanan aidiyet duyguları da zamanla taşlaşır ve kimliğe dönüşür. Bu bir Türk için böyle olduğu gibi, bir Çinli için de böyledir. Başkasının aynası olmadan kendini görmen, kendini tanıman ve tanımlaman olanaksızdır. Buraya kadar sorun yok. Asıl sorun böylesi bir karşılıklılığın kolayca anlaşılabileceğini bilmelerine rağmen Smith’in yapıtının aşırı derecede ilgi görmüş olması ve kendisinden gelen pek çok düşünürü peşine takmış olması. Öyle ki sadece bireyleri değil, tüm bir 4 Mayıs hareketi düşünürlerini meşgul etmiştir “Biz Çinlilerin neyi eksik?” sorusu. Çinli aydınlar, kendilerinde bir şeylerin yanlış olduğuna öylesine inanmışlar ki artık sorunun çözümü için hayatlarını sözde var olan ve bozuk olan Çin Kimliği’nin yanlış taraflarını tamir etmeye adamışlardır.

Oysa Çin Kimliği de tıpkı tüm diğer ulus-devletçi kimlikler gibi bir efsaneden ibarettir. Batılı oryantalistlerin kendi çıkarları için ortaya attıkları bir çeşit yemdir. Kancaya takılanlar yıllarını bu konuya kafa yorarak harcamıştır. Varsa insanlar arasındaki farklar bunun en büyük sorumlusu sınıflar arası uçurumlardır. Dünyanın her yerindeki köylülerin hareketleri birbirine benzer. Aynı şekilde dünyanın her yerindeki kentli zenginlerin davranışları da birbirine benzer. Bu benzerlikler, aynı ulus-devlet içindeki farklardan çok daha önemlidir.  Eğitimsiz insanlar dünyanın her yerinde hurafelere bel bağlar, matematik ve bilim eğitimi almamış insanlar her yerde saçma sapan inançların esiri olur. Sanayileşmemiş toplumlar daha az dakiktir. Eğitim seviyesi düşük olan toplumlarda gelenekler hâkimiyetini sürüdür, kadın alınıp satılan bir “mal” gibi muamele görür, erkekler ana-babalarının laflarından kolay kolay çıkamazlar. Bu ve benzeri sorunları sözde kimlik yarasını tedavi ederek değil, insanları eğiterek çözebiliriz. Öyle görünüyor ki Çin bu konuda ciddi bir yol kat etmiştir.

Smith sınıflar arası farkları kimlikler arası farka indirgerken genelde somut örnekler kullanmıştır ama bütün bu örneklerde zayıf ve emekçi olan kesim Çinlidir. Ya kendi başından geçen bir olayı anlatır ya da bir tanıdığının -yabancı bir tüccarın, diplomatın ya da askerin-. Tüm bu olaylarda Çinli karakteri zayıf yönüyle öne çıkar. İşe zamanında gelmez, işi doğru dürüst yapmaz, işten kaytarmak için sürekli bahaneler üretir... Bir çeşit patron-işçi ilişkisidir yaşanan. Böyle olmasına rağmen her yerde patron yabancı ve işçi Çinli olduğu için bir çeşit "yanıltıcı değişken" sendromuna maruz kalır çıkarımla. Böylesi bir sendromdan mustarip de değildir Smith çünkü çıkardığı sonuçlar işine gelmektedir. Eleştirmen Hayford'un deyimiyle, "Eğer Smith Çinli yoksul halkı Amerikalı yoksul halkla karşılaştırabilseydi, bu göreceli benzerliklerden daha sağlıklı sonuçlara ulaşabilirdi." Bir başka eleştirmen Lydia Liu ise buna ek olarak Smith'i, içinde bulunduğu oryantalist paradigmaya sıkı sıkıya bağlı kalmakla suçlar.  

Bana öyle geliyor ki, Smith bu kitabı günümüzde yazsaydı büyük bir tepkiyle karşılaşırdı. Bunun en büyük nedeni Çin'in artık gelişmekte olan bir ülke olması değil, dünyanın postmodern bir devri geride bırakmış olmasıdır. Kültürlerarası farklar artık hiyerarşik bir cetvelle ölçülmüyor. Ayrıca hız çağında insanların daha çok seyahat etmeleri, daha çok şeyi görmeleri kültürler arası etkileşimi artırdığı için, bu tarz sert söylemlere pek yer kalmıyor. Bu oryantalist ve ırkçı söylemlerin tamamen ortadan kalktığı anlamına da gelmez tabii ki! Maalesef günümüzde de Smith gibi düşünen ve yazan pek çok gezgine/yazara rastlamak mümkün.

Beni üzen şey, Lu Şun gibi bir yazarın Smith’in kitabını, bir paçavra gibi duvara savurmaması ve bu konuda sert yazılar yazmamış olması. Oysa, günümüz Çin’inde onun kadar değer verilmeyen Lao She, “Ma Bey ve Oğlu” adlı romanında yerden yere vurur Çin’de kök salmaya çalışan, sömürgeci kafalı misyonerleri.

Lu Şun’un, Bertrand Russell’ın, Lao She’nin, Mao Zedong’un ve 4 Mayıs Hareketindeki diğer aydınların Çin kimliği konusundaki fikirlerini bir sonraki mektupta yazacağım.