Bu Blogda Ara

Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Ocak 2014

Paralel Yolsuzlukların Kesiştiği Noktada Bir Türkiye Masalı

Behzat Ç, dizinin bir bölümünde bir çeteyi çökertir ama yukarıdan birileri duruma el atar ve suçlulardan birisini serbest bırakır. Behzat Ç buna ses çıkaramaz. Ses çıkarmadığı için de kendisine ödül verilir. Ödül töreninde şu konuşmayı yapar:

                       

Türkiye’de bugünlerde yaşanan olayları izledikçe aklıma bu sahne geliyor. İyi bir adam olmak zordur ama kimsenin adamı olmamak çok daha zordur. Tabutumuzun üzerinde zar atıp, savaş tamtamlarıyla tepemizde dans edenler; kimsenin adamı olmamayı başaramamış, iyi bir adam olmaktan fersah fersah uzakta olanlardır.

Cemaat ile AKP arasındaki kavganın bu boyutlara ulaşacağı belliydi. Hiçbir şer ittifakı sonsuza kadar süremez. Ülkeyi avucunun içine alıp, al gülüm ver gülüm oynayan taraflar eninde sonunda birbirlerine düşeceklerdir. Çünkü çıkış noktalarında evrensel olan tek bir ilke yoktur. İnsan sevgisinin ve toplumsal barışın yerine kendisi gibi olmayanlara yukarıdan bakma olarak özetlenebilecek “hoşgörü” konmuştur. Ortalama vatandaşın refahı yerine üzerinde bin bir türlü oyunların oynandığı “ekonomik büyüme” yalanını getirmişlerdir. Salt bir iş yapıyormuş gibi görünmek için saçma sapan projelerle gündemi meşgul edip, ülkenin öz kaynaklarını şakşakçılara peşkeş çekmişlerdir. Tüm bu iğrençlikleri hasıraltında yürütürken, birbirlerini kollamış, birbirlerine taviz vermişlerdir. Olayları daha derinden anlamak için ittifakın geçmişine ve şartlarına bakmak gerekir.

Fethullah Gülen Cemaati (FGC) Türkiye’de son kırk yılda palazlanmış, teorik yapısını Said Nursi’nin Nur cemaatinden alan, siyaset üstü bir oluşumdur. Siyaset üstü oluşuyla, kesintisiz büyümesi arasında sıkı bir bağ vardır. Her zaman için kazanacak ata oynamıştır FGC. Girmek istediği kapıyı kim açacaksa onun yanında olarak gücüne güç katmıştır. Yeri gelmiş Ecevit’e oy vermiş, yeri gelmiş ANAP’ın ve AKP’nin arkasında olmuştur. Hiçbir zaman göründüğü gibi olmamıştır; kendisini arkasında gizleyebileceği, mevcut rejime paralel olan, bir takım bahanelerin omuzlarında yükselmiştir. Yeri gelmiş eğitim sistemindeki başıbozukluğu istismar edecek dershanecilik hizmeti sunmuştur, yeri gelmiş varlığına ve gelişimine en büyük engeli teşkil eden ordu mensuplarını akıl almaz kumpaslarla saf dışı etmiştir. Bunları yaparken hiçbir zaman “Ben yapıyorum. İşte ben de buyum. Fikirlerim şunlardır.” dememiştir. Kendi varlığını gizleyerek hem kesintisiz yol alabilmiş hem de ekonomik bağımsızlığını koruyabilmiştir.

FGC’yi tanımak için onun temellerinin üzerine inşa edildiği Risale-i Nur’a bakmak gerekir. Said Nursi’nin hayatının neredeyse tamamını adadığı bu eserler aslında nur talebeleri için birer yaşam rehberi mahiyetindedirler. Kitaplarda anlatılanların büyük bir çoğunluğu iman hizmeti üzerine odaklanmıştır. Salih ve muhlis hizmet insanının, halka hakkı anlatacak ve bu uğurda yılmayacak Kur’an şakirtlerinin sahip olması gereken tüm özellikler bu kitaplarda mevcuttur. Ayrıca, Said Nursi’nin talebelerine yazdığı mektuplar, talebelerinin ona ya da birbirlerine yazdığı mektuplar, Said Nursi’nin mahkemelerde verdiği savunmalar yine Nur Risalelerinde bol bol bulunmaktadır.

Bu mektupların birinde Said Nursi hizmetin geçireceği üç aşamadan söz eder. Bu üç aşama iman, hayat ve şeriattır. İman aşaması; hizmet gönüllülerinin kapı kapı gezi dolanıp, İslam’ı ona muhtaç olan gönüllere anlatma aşamasıdır. Bu vazifeyi Said Nursi şu cümleyle özetler. “Medenilere galebe ikna iledir.” Yani insanlara tatlı dille, bilimin ve mantığın diliyle gitmelidir hizmet erleri. Ancak bu şekilde, onların zihinlerine de nüfuz edebildikleri zaman, gerçek anlamda uygar dünyada bir zafer kazanmış olurlar. Bu yüzden Risale-i Nur, aslen Hristiyan teolojilerinden ödünç alınmış pek çok skolastik Tanrı kanıtlamasını da içerir. Ontolojik kanıtlar, teleolojik kanıtlar, evrende var olduğuna inanılan düzenden yola çıkarak yapılan kanıtlar… Sahte-bilimsel ya da eksik-bilimsel olarak da tanımlanabilecek bu kanıtlar sayesinde, sadece köyde tarlasını süren Ahmet Efendi değildir hedeflenen; asıl ulaşılması gereken üniversitede okuyan öğrenci,   devlet kurumunda görevini yapan memur, yollar barajlar inşa eden mühendis, insanların hayatını kurtaran doktorlardır. Kendilerine Risale-i Nur tavsiye edilen bu insanlara bir de felsefeden uzak durmaları tavsiye edilir. Çünkü Said Nursi bilir ki felsefe, kuşku ve sorgulama demektir. Oysa bir mümine lazım olan en önemli şey imandır, yani kuşku duymaksızın emin olmaktır. Ancak kalbinde iman hakikatlarını oturtmuş insanlarla bir toplum İslamın öngördüğü düzene doğru yol alabilir. Bu da bizi bir sonraki aşamaya ulaştıracaktır.

Hayat aşamasında toplumun içindeki sağlam bir kitle Risale-i Nur’u anlamış ve onun yenilmezliğini kabullenmiştir. Bir yandan insanları imana davet etme eylemi devam ediyorken, bir yandan da hayatın farklı safhalarına sızmalar başlar. Eğitime, medyaya, sivil toplum örgütlerine, iş örgütlenmelerine, sanayi yapılanmalarına, finans kurumlarına… Yavaş yavaş hayatın her alanına yayılırlar, kilit noktaları ellerinde tutmaya özen gösterirler. Cemaatin erlerle, sıradan polis memurlarıyla, boşanma davalarına bakan avukatlarla işi olmaz. Hedef üst rütbeli subaylardır, emniyet müdürleridir, devletin üst kademelerinde iş yapan memurlardır (savcılar, hâkimler, müsteşarlar, proje yöneticileri). Çünkü ancak bu şekilde emin olabilirler önlerinin kesilmeyeceğinden, ancak bu şekilde sürekli büyümeyi sağlayabilirler.

Kimliklerini asla belli etmemeleri, her zaman ciddi bir tedbir stratejisi uygulamaları ve asla başına buyruk hareket etmemeleri aslında askeri disiplinle işleyen gizli bir örgütten farksız kılar onları. En ufak bir eylem yukarıya sorulur. Dışarıdan bakanların anlayamayacağı sert bir disiplin ve hiyerarşi vardır. Hizmet eri; resmi görevi ne olursa olsun, o görevin dışında kendisiyle ilgilenen birisine hesap vermek zorundadır. Yani bir savcıysanız, vereceğiniz kararları başsavcıya danışmadan önce, cemaatteki abinize (imam savcıya) danışmalısınız. Abinin kararı başsavcınınkiyle aynı olacaksa, sırf başsavcının dediği yapıldı görünmek için ona yine danışılır ama aksi durumda başsavcı bypass geçilir ya da karar bir kılıfa uydurulur. Bu ve benzeri karar alma mekanizmaları cemaatin etkin olduğu hemen tüm alanlarda mevcuttur. 

Hayat aşamasının temellerini FG atmıştır ve otuz yıldır da bu işi başarıyla sürdürmektedir. Bildiğim kadarıyla belli başlı hedefler askeriye, polis, yargı, eğitim, sağlık, finans ve medyadır. İlki dışındakilerin hepsi zaten insanların diline pelesenk olmuş durumda. İçeriği ve işleyiş biçimi bilinmese de hemen herkes FEM dershanesinin, Asya Finans’ın, Zaman gazetesinin, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın, Fatih Üniversitesi’nin FGC’ye ait olduğunu bilir. Bunların dışında bir de kimsenin bilmediği kurumlar vardır. Örneğin bilgisayarınızı aldığınız dükkân aynı zamanda cemaatin farklı kademelerinde tam zamanlı çalışan şakirt abileri dükkânın sahipleri ya da yöneticileri gibi gösteriyor olabilir. İşin aslında bu kişileri ne bilgisayarlarla ne de parayla bir ilgileri vardır. Bu kişiler tam zamanlı olarak cemaatin işleriyle ilgilenirler ama bir yandan da dükkânda çalışıyor görülürler, maaşları ve sigortaları ödenir.

Yukarıda saydığım kurumlardan ilk üçü; yani askeriye, polis ve yargı özellikle önemlidir. Askeriye önemlidir çünkü cumhuriyet tarihi boyunca, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni korumakla kendisini muvazzaf bilmiş bir emniyet sübabıdır ordu. Bu rolü ne kadar başarıyla yapmıştır ya da son doksan yılda gerçekleşen darbelerle ne büyük acılara neden olmuştur; tüm bunlar tartışılabilir. Yalnız, ordunun laikliği kollayan doğasını inkâr edemeyiz. Bu yüzden de FGC için ordu, fethedilmesi elzem kurumların başında gelir. Ortaokul öğrencilerini bin bir türlü tedbir ve teşvikle askeri okullara sokan abileri, onları orada tutmak için amansız bir mücadele verirler. Otuz yıl önce askeri liseye girmiş bir çocuk, eğer atılmamayı başarmışsa bugün üst rütbeli bir subay olmuş demektir. Atatürk’e ve onun bıraktığı demokratik prensiplere değil de dışarıdan kendisini idare eden abisine bağlıdır bu subay. Hayatı boyunca gözleriyle, kaşlarıyla kıldığı namaz artık doğası olmuştur ve kantinde televizyona bakarken bile ibadetini eda edebilir. Hiçbir somut kanıtım olmamakla birlikte Ergenekon ve Balyoz davalarında, FGC’ye bağlı subayların etkin rol aldıklarını düşünüyorum ben. Tepelerdeki elemanlar temizlenecek ki kendi adamlarına yer açılsın, süreç hızlansın. Ayrıca ordunun laiklik muhafızı imajı bir nebze kırılsın, ordu mensupları susturulsun.

Polisin ve yargının FGC için neden önemli olduğunu biliyoruz az çok. Sahte kanıtlar üretmek, var olan kanıtları yok etmek, zamanı gelmedikçe suçun üzerine gitmemek ya da cemaatin bir çıkarı söz konusuysa suçun üzerini örtmek, kanıtları karartmak. Bu ve benzeri durumlara verilen örnekleri hem Hanefi Avcı’nın hem de Ahmet Şık’ın kitaplarında bulmak mümkün. Sayfalarca belge var bu işlerin nasıl yapıldığını, ne amaçlara hizmet ettiğini ve kimlerin ekmeğine yağ sürdüğünü ayrıntılı bir şekilde anlatan. Bu yüzden bana hiç de şaşırtıcı gelmemişti her iki araştırmacı yazarın da kitaplarının adlarının duyulmasından hemen sonra yargılanmaları ve hapse yollanmaları. Şık’ın evinin önünde kendisine destek vermek için biriken kalabalığa karşı haykırdığı “Dokunan yanar, arkadaşlar” ifadesi, durumu özetleyen en güzel cümlelerden birisidir. O zaman kitap yazanlar yanıyordu, şimdi devletin başındaki kodamanlar. Değişen bir şey yok. Zaten suçun ne olduğunun da bir önemi yok böylesi bir durumda. Medyaya lanse edilen kısmıyla, tabii ki suçları kitap yazmak değildi bu insanların; tabi ki FGC’nin elinde her ikisini de suçlayabilecekleri, arşivlenmiş ama asla unutulmamış yüzlerce belge vardı. Başka zamanlarda “devletin gizli işleri bunlar” denilen küçük suçlar, gazetelerin manşetine taşındılar. Hanefi Avcı’nın evlilik dışı ilişkisi sanki yasa dışı bir şeymiş gibi televizyon programlarına konu oldu, evinde bulunan ve ruhsatsız olduğu iddia edilen silahlar vatan hainliğiyle eş tutuldu.

Peki ya eğitim? Neden eğitim konusunda bu kadar ısrarcılar cemaat mensupları? Daha önce yazdığım bir yazıda dershanelerin cemaate yeni eleman kazandırmakta ne kadar etkili olduklarını belirtmiştim. Şimdi de yurt dışındaki okulların asıl amacından bahsedeyim biraz. Sanıldığı gibi Türk kültürünü yaymak, Türkçe dilini farklı milletlere öğretmek gibi ulvi amaçları yoktur FGC’nin yurt dışında açtığı eğitim kurumlarının. Asıl olan yurt içindeki nüfuzu artıracak kaynaklar üretmektir. Örneğin, Gana’da bir okulu nasıl açarsın? Önce oraya Türkiye’de üniversite kazanamamış ya da istediği bölümlere girememiş öğrencileri gönderirsin. Bu öğrenciler, Ganacayı öğrenirler. Sadece konuşma değildir amaç, okuma ve yazma konusunda da mükemmelleşirler. Bu öğrenciler üniversiteden mezun olunca, Türkiye’de yetişmiş, İngilizce bilen birkaç öğretmen gönderirsin Gana’ya. Öğrencilerin ülkede edindikleri çevrenin de yardımıyla bir okul açma fikri gelişir. Türkiye’den gönderilen paralarla okul açılır, sistem yavaş yavaş düzene oturur, okul ve öğretmenler civardaki yerli halkın beğenisini kazanır, öğrenci sayısı artar.

Bu sırada Türkiye’den gelen iş insanlarına rehberlik servisi başlatırlar. Kim olursa olsun gelen kişileri gezdirirler, yerel iş insanlarıyla tanıştırırlar, çevirmenlik yaparlar. Yavaş yavaş okulun etrafında bir ekonomik destek oluşur. Birkaç yıl sonra bu ekonomik destek resmiyete bürünür ve Türkiye-Gana İş Adamları Derneği gibi bir adla iş yapmaya başlar. Artık para akışı sağlanmıştır. Gana’da kazanılan fazla para Türkiye’ye bu aracı firmalar aracılığıyla aktarılır. Ya da Türkiye’den gönderilmesi gereken bir maddi destek yine bu firmalar aracılığıyla, herhangi bir yasal soruna bulaşmadan gitmesi gereken yere ulaştırılır.

Görüldüğü gibi okulun en temel amacı, yurt dışına Türk kültürünü ve dilini götürmek falan değildir, finansal destek sağlayan üniteleri Türkiye’ye bağlamak ve ekonomik anlamda güçlenmektir. Bu arada kültürel faaliyetler yapılıyorsa da bunlar daha çok reklam ve boy gösterisi amaçlıdır. Türkiye’de her yıl düzenlenen Türkçe Olimpiyatları bu tür propaganda faaliyetlerinin en güzel örneğidir.

Bunun dışında bir de yurt dışındaki önemli isimlerle yakın ilişkiler kurmak, onların sempatisini kazanmak ve yeri geldiğinde bu insanları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak vardır.  Yani hem yurt içindeki hem de yurt dışındaki nüfuzun artması yegâne hedeftir. Bu nüfuz sayesinde hem siyasi bir güç kazanılır, bu nüfuz sayesinde eğitim alanında söz sahibi olunur, bu nüfuz sayesinde büyük sanayi kuruluşları diz çöktürülür. Yurt dışındaki okullar tabii ki kendilerinin fedakâr ve diğerkâm diye sıfatlandırdıkları öğretmenlerin ve öğrencilerin sırtında yükselmektedirler. Yalnız, Türkiye gibi öğretmenlerin ekonomik anlamda pek de rahat etmediği bir ülkede, yerel öğretmenlere çok daha yüksek maaş alan cemaat öğretmenlerinin aslında hayatlarından gayet memnun olduklarını söylemeliyim.  Bir kere iş garantisi vardır. Yani; atılma korkuları yoktur, kimseyi memnun etmek zorunda değildirler, öğretmenlik mesleğinde kendilerini geliştirmek zorunda değildirler, iş aramak gibi bir dertleri yoktur, müdürleriyle ahbap çavuş gibidirler, etraflarında Türkçe konuşabildikleri dostları vardır, maddi manevi destekleri vardır, asla yalnız kalmazlar, canları sıkılmaz, başları derde girdiğinde birileri onlara sahip çıkar, arkalarında dev gibi cemaat vardır. Sanıldığı gibi büyük sıkıntılar yaşadıkları ve çok büyük fedakârlıklar yaptıkları doğru değildir. Türkiye’de öğretmenlik yapanların sefaleti ortadayken, yurt dışında hem ülke ortalamasına kıyasla iyi bir maaşla çalışmak, hem de farklı bir kültürü tanıma zevkine erişmek büyük bir fedakârlık olarak adlandırılmamalıdır.

Cemaat bu rahatlığın içerisinde yurt dışında yurt içinde olduğundan çok daha hızlı büyüyebilir. Bir kere karşısında laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti yoktur. Gittiği ülkeye göre eğitim prensiplerini değiştirirler. Tayland’da kralcı olurlar, Vietnam’da Leninist. Yeter ki pastadan istedikleri kadar payı kendi taraflarına düşürebilsinler. Türkiye’de alıştıkları omurgasızlığın aynısını yurt dışında da gösterirler. Asla asıl amaçlarını belli etmezler. Örneğin, okullarda yerel öğretmenlerin de katıldığı toplantılar yapılır ama asıl kararlar cuma ya da cumartesi akşamları öğretmen arkadaşların birisinin evinde yapılacak olan istişarede alınmıştır. Yerel öğretmenler ve yöneticiler kimi zaman bunu sezerler ama işlerini kaybetmek istemedikleri için seslerini çıkaramazlar. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi yurt dışındaki okullarda da bir paralel sınıf vardır işleri kapalı kapılar arkasında idare eden. Şeffaflık yoktur, tam tersine cemaatin iç prensiplerince tecviz edilmiş bir adam kayırma vardır. Bu yüzden, örneğin ABD’deki okullarda bu aralar sorun yaşamaktadırlar. Yerel Amerikalı öğretmenler, kendilerinden çok daha az deneyime ve bilgiye sahip öğretmenlerin Türkiye’den gelip onların derslerini ellerinden almalarına kızmış ve bazı okulları mahkemeye vermişlerdir. İnternette “Gulen Charter Schools” diye arama yapılırsa bu konuda pek çok şikâyetin olduğunu görülebilir.    

Gelelim bu yazıyı yazmaya beni mecbur bırakan mevcut krize. Bana göre anlaşmazlığın kaynağı FGC’nin Türkiye pastasından daha fazla pay alma arzusu vardır krizin arkasında. AKP on bir yıldır ülkeyi idare ediyor ve bu on bir yılda FGC tarafından arşivlenmiş ama asla gün yüzüne çıkarılmamış yüzlerce yolsuzluğun altında imzaları var. Zannediyorlardı ki FGC ile kurulmuş olan ittifak onları ilelebet koruyacak. Bu rahatlık doğal olarak AKP’lilerin pek çok ihmaline neden oldu. İhalelere fesat karıştırırken, rüşvet alırken, aile üyelerine devletin mallarını peşkeş çekerken dikkatsizce davrandılar. Onlar dikkatsiz davrandıkça FGC’nin işi büyüdü, daha çok karanlık belge gizlemek zorunda kaldı. Bu da nihayetinde “Bak ben seni bu derece koruyup kolluyorum. Hadi şimdi sen de benim istediklerimi yap.” noktasına getirdi cemaati. Özellikle cumhurbaşkanı seçimlerinde Erdoğan’ı desteklemeyen FG, kendisini dinlemeyip bir de dershaneler konusunda ısrarcı davranan başbakanı cezalandırmak, ona gerçek güçlüyü göstermek için düğmeye bastı. Cemaat için kirli çamaşırları ortaya saçmak büyük bir sorun değil. Zaten ellerinde başbakanın kendisi de olmak üzere tüm AKP’yi bitirecek kadar belge vardır. Bundan adım gibi eminim. Yalnız AKP’nin bitmesi cemaatin de işine gelmiyor çünkü on bir yıllık ittifak boyunca cemaat şimdiye kadarki birlikteliklerin en verimlisini yaşadı. Bundan vazgeçmek ve görünüşte daha solda yer alan CHP ile yapılacak, geleceği muallak bir güç birliğine yanaşmak istemiyor. Ayrıca CHP’nin seçimlerde ciddi bir varlık gösteremeyeceği aşikâr. Son günlerde Gülerce’nin yarı tehdit içeren uzlaşma çağrıları bunun en güzel kanıtı.

Bazıları yolsuzlukların ortaya çıkarılmasında cemaatin payının olmadığını söylese de bunun inandırıcı hiçbir tarafı yok. Bir kere şimdiye kadar AKP’nin tüm icraatlarını şakşaklarla destekleyen cemaat basını, yolsuzluk olaylarında neden bu derece vahşileşip hırçınlaştı? Birilerinin bunu açıklaması gerekiyor. Gezi olayları sırasında belgesel üzerine belgesel yayınlayan, hükümetin baskıcı politikalarını suskunluğu ile destekleyen Zaman gazetesi, yolsuzluk olayları ortaya çıktığında adeta canlı yayın yaptı bakanların oğullarının evlerinden. İsteselerdi onlar da Sabah gibi AKP’yi desteklemeye, tüm bunların dış mihrakların birer kumpası olduğunu iddia etmeye çalışırlardı. Gülerce istediği kadar reddetsin, yolsuzluk soruşturmasının “başlat” tuşuna cemaat basmıştır. Amaç AKP’ye unutamayacağı bir ders vermektir, hükümetin kurmaylarına kimin patron olduğunu göstermektir. Ayrıca FG’nin günlük olarak yayınladığı videolar, görevden alınan yüzlerce polisin (özellikle emniyet müdürleri ve istihbarat daire başkanları) yasını tutması, kendince masum olan bu polislere suç atanlara beddualar okuması; yine cemaatin bu operasyonda birinci derecede etkili olduğunu göstermektedir.

Peki, tüm bu iddialara AKP’nin yanıtı ne olmuştur? Şimdiye kadar tek bir AKP’li çıkıp da yolsuzlukları inkar etmemiştir. Yani “Biz çalmadık.” diyebilen bir kişi bile çıkmamıştır. Bunun yerine başbakan gittiği yerlerde komplo teorileri üretmiş, bir yandan da “paralel devlet” adını verdiği cemaate bindirmeye başlamıştır. Başbakana göre bakanların oğulları masumdurlar ama devlet içine sızmış olan bu paralel yapı, hükümeti çökertmek için gizli bir savaş başlatmıştır. Daha önceki Ergenekon ve Balyoz davalarında kendisine her türlü lojistik desteği sağlayan bu paralel devlet, bir anda oklar kendisine yönelince terörist damgasını yemiştir. Oysa düne kadar ne güzel anlaşıyorlardı. FGC; devletin, askeriyenin, yargının ve polisin içine sızdırdığı sayısız elemanla AKP’ye destek veriyor, AKP de FGC’nin sağda solda rahat bir şekilde cirit atmasına, istedikleri şeyleri istedikleri zaman elde etmelerine yardımcı oluyordu.

Erdoğan’ın tehlikenin farkına varması aslında MİT’deki Hakan Fidan kriziyle başlamıştı. O zaman gördü ki, FGC, kendisini bile alaşağı edebilecek kadar güçlü bir örgüt. O gün bugündür FGC’nin etkisini azaltmak için planlar yapmakta, yeri gelince de bu planları uygulamaya koymaktaydı. Büyük bir olasılıkla cemaatin saldıracağının farkındaydı ama saldırının nereden geleceğini kestiremiyordu. FGC doğrudan başbakanı hedef almayarak aslında ittifakı bozmak istemediği mesajını gönderdi. İstese başbakanı rezil edecek belgeleri ortaya koyar, birkaç gün içinde Erdoğan’ı istifaya zorlardı. Dolayısıyla şimdiye kadar her şey FGC’nin istediği gibi gerçekleşti.   

Erdoğan’ın, ölümcül bir hastalığa yakalanan hastanın banyoya gidip kendisini yıkamasına benzetilecek olan son çırpınışları FGC’ye büyük bir hasar vermeyecektir. Mikrop görünmeyen kısımdadır. Poliste, yargıda ve maliyede yapacağı tasfiyelerle sadece buzdağının görünen kısmını tıraş edebilecektir Erdoğan. Oysa kılcal damarlara kadar sızmış olan, her yerde gözü kulağı olan FGC’nin gücü asıl görünmeyen kısımdadır. Orduda on yıllardır tedbir yaparak yüksek noktalara gelmiş subayları asla tespit edemeyecektir. Ne yargının ne de ordunun imamından haberdar olabilecektir. İstediği kadar paralel devlet açıklamasıyla kendisini aka çıkarmaya çalışsın. Halk onun bu sözlerindeki ikiyüzlülüğü ve aymazlığı görmektedir.

FGC gelmiş geçmiş en Makyevalist oluşumlardan birisidir. Hedefe götürecek her türlü aracı, meşruluğuna takmaksızın, kullanmayı mubah gören bir yönetici kadrosu vardır. Bu yüzden FGC ile mücadele etmek sadece ve sadece köklerini kurutmakla mümkündür. Yani, devlete yeni sızmaları engelleyerek, askeri okullara ve polis okullarına alınacak öğrencileri dikkatli seçerek… Nasıl ki bir virüs insan vücuduna girdiğinde asla ölmez, sadece etkinliğini yitirir; FGC ile mücadele de bir virüse karşı verilen savaş gibi olmalıdır. Var olanları yok edemezsin ama içeridekileri pasifleştirip, dışarıdan yeni gelenleri durdurabilirsen, uzun erimde temizlenebilirsin.

Sormanın zamanı geldi. Fe eyne tezhebun! Nereye gidiyoruz? Çözüm var mı? Çözüm tabii ki demokratik yöntemlerle, bağımsız yargıyla, cumhuriyeti var eden temel insan hak ve özgürlükleriyle mümkündür. Bunları ihlal eden tüm çözüm önerileri bir süre sonra halkı karşısına alan despotluklara dönüşecektir. Benim tek umudum sol cenahta bir kıpırdanmaya yol açan yeni oluşumlardır. Maalesef, Gezi parkı eylemleri ciddi ilkeleri olan, derli toplu bir siyasi partiye evrilemedi henüz. Bu durumda geriye bir tek HDP kalıyor. Ne yapıp ne etmeli, HDP kendisini Türk halkına kabul ettirmenin yollarını aramalıdır. Bir etnik grubun partisi olmadığını, Türkiye’deki tüm ezilenlerin –Görünen o ki AKP rejimi altında ezilen, parası çalınan, düşünceleri hiçe sayılan tek halk Kürtler değildir.- partisi olarak kendisini lanse etmeli ve bu şekilde propaganda faaliyetlerini yürütmelidir. Aksi takdirde CHP’den yenilecek bir cacık olmayacağı aşikârdır. Ona alternatif olabilecek, halkı kucaklayabilecek ve demokratik çözümlerle Türkiye Cumhuriyeti halklarına hizmet edebilecek, geçmişinde faşist lekeler olmayan tek parti HDP’dir.  Eğer HDP ülkeyi kucaklama imajını yayabilirse, Gezi Parkı eylemleri güruhunun oylarını da yanına çeker. Yerel seçimlerde olmasa bile, bir sonraki genel seçimlerde kayda değer bir zafer kazanabilir.

Evet, bugünün Türkiye’si paralel yolsuzlukların kesiştiği bir noktadadır. Paralel doğrular kesişmez demeyin. Öncelikle bahsi geçen tarafların ikisi de “doğru” değildir. Ayrıca onlar doğru olsa bile üzerinde ilerledikleri kapitalist sistem bir Öklid uzayı değildir. Mekânın bükümlü olduğu Riemann uzayında, eğik olan yüzey alanına göre şekillenmiş iki eğridir AKP ve FGC. Ara sıra kavga etmeleri içinde hareket ettikleri uzayın sonsuz bir kesişmezliğe izin vermemesinden kaynaklanmaktadır. Buradaki tek sorun üzerinde tepindikleri mülkün halka ait olmasıdır. Onlar tepindikçe tek suçu düşünmek ve yazmak olan gazeteciler hapse girer, onlar birbirine ok attıkça toplumun en altında yer alan yoksulların ceplerindeki son kuruşlar havaya karışır, onlar birbirine komplolar kurdukça toplumun el üstünde tuttuğu en değerli organlar kirlenir, kokuşmaya başlar. Kokuşmanın bir an önce bitip, halkların kardeşliğinin ve nihayetinde demokratik vesayetin üstün geleceği günleri görebilmek umuduyla.

  

03 Aralık 2013

DERSHANELER, EĞİTİM VE GELECEĞİMİZ

Türkiye tuhaf bir ülke. Seçimle başa gelmiş ve halkı yönetmekle yetkilendirilmiş bir hükümet, eğitimle ilgili bir kararı alırken eğitimcilerden başka herkesin fikrini soruyor. Hayatında tek bir defa sınıfa girip ders anlatmamış insanlar bir anda öğretmen oluyor, eğitimin her sorununa derman olacaklarını iddia ediyorlar. Başka zamanlarda öğretmenleri hor gören, mesleği ve mesleği icra edenleri adam yerine koymayan köşe yazarları, hiç ilgileri olmadığı halde birer eğitimciymiş gibi dershanelerin kapatılmasının çocuklarımızın geleceğine olan etkisini  tartışmaya başlıyorlar. İş ve sanayi örgütleri konu hakkında sert açıklamalar yapıyorlar. Eğitimle hiçbir ilişkisi olmayan cemiyetler anlaşılmaz açıklamalar yapıp kafaları iyice bulandırıyorlar. İşin ilginç yanı, tuhaf olan bunlaırn hiçbirisi değil, tuhaf olan tüm bu kargaşanın normal karşılanması, kimsenin bundan gocunmaması, bir dini cemaatin dershaneler konusundaki azimli duruşunu kimsenin sıradışı görmemesi ve hatta bunu cemaatin en doğal hakkıymış gibi kabul etmesi.

Öncelikle ömrünün on dört yılını, dört ayrı ülkede mesleğe adamış bir öğretmen olarak kişisel görüşümü belirteyim. Dershanelerin kapanmasının eğitime, yani çocukların gelişimine, onların bilimi ve matematiği algılayış şekillerine, onların edebiyata, spora, tarihe  ve felesefeye bakışlarına bir etkisi olmayacaktır. Bunun en büyük nedeni çoktan seçmeli sorulardan oluşan sınavlardır. Bu sınavların bir zorunluluk olması, pragmatik ve güvenirlilik açılarından kaçınılmaz olmaları ayrı bir yazının konusu. Üniversite sayımız ve her yıl üniversiteye girmek için kapıda bekleşen öğrenci sayımız belli. Üniversite sayısını artırmadan ya da gelecek vizesini üniversiteden başka yerde arayamayan öğrenci sayısını azaltmadan, çoktan seçmeli sınav sorununa bir çözüm üretmek olanaksız.

Dershanelerin kapanmasının eğitim sisteminde bir fark yaratmayacağını savunmamı izah edeyim. Bugün Türkiye’deki okulların hemen hepsi birer dershane gibi işletilmektedirler. İstanbul’un göbeğindeki özel okuldan tutun memleketin en ücra köşesindeki devlet okuluna kadar hemen tüm okullardaki öğretmenler, koşullar gereği, eğitimle değil de üniversite sınavıyla ilgilenmek zorundadırlar. Yazılılarda üniversite sınavında çıkan soruları sorarlar, ödev olarak sınav hazırlık kitaplarındaki soruları verirler, ders anlatırken geçmiş sınavlardaki sorulara ağırlık verirler, benzerlerini türetirler, çocuklar alışsınlar diye daha zorlarını hazırlarlar. Bir şekilde okul “düşünen ve sorgulayan” insan yetiştirme amacından sapar, “soru çözme makinesi” yetiştirme bataklığına döner. Sorular her geçen yıl biraz daha zorlaşır, biraz daha ezbere dayanır, biraz daha özgün düşünceyi ihmal eder hale gelir. Örneğin, böyle bir eğitim sisteminde öğretmen etkinlik yapmaya vakit ayırabilecek midir? Matematiğin ve bilimin sosyal yönlerini öğrencilerine keşfettirmek için bir şeyler çabaladığında sistemin gerisinde kalmışlığın getireceği suçluluk duygusundan kurtulabilecek midir? Yaparak öğrenme, deneyerek ve yanılarak öğrenme, ölçerek öğrenme, keşfederek öğrenme ve daha nice güzel tekniği geride bırakıp, sadece soru çözmeye odaklanarak, ne kadar öğretmenlik yapmış olmaktadır? Sorular çoğaltılsa da mevcut sistemin tüm bu sorulara vereceği yanıt aynı kalacaktır.

Her ne kadar başlangıçta bir destek programı olarak düşünülmüşse de dershaneye gitme, günümüzde, yine dershaneciler tarafından, üniversite sınavında başarılı olmak için gerekli olan şartlardan birisi haline getirilmiştir. Bu gerekliliği şu şekilde izah eder dershaneci karşısına aldığı ebeveyne: Çocuğunuz dershaneye devam etmelidir çünkü sınavda çıkacak sorulara alışmak, soru tiplerini ezberlemek, olası tüm soru tiplerinden yüzlerce örnek çözmüş olmak zorundadır. Bunu yapmazsa çocuğunuz geride kalacaktır, yarışta geri plana itilecektir. Bu cümlelerle ikna edilir çaresiz anne baba. Kendi hazırlamış oldukları rekabet ortamına sokarlar öğrenciyi ve başarılı pazarlama teknikleriyle rekabet ortamının onlardan önce de orada olduğuna karşı tarafı ikna ederler. Oysa zor sorular hazırlayarak çıtayı yükselten, gereksiz ezberlere neden olacak konulara girerek öğrencileri daha bir kendisine bağlayan yine aynı dershanecidir. O bunu yaparken okuldaki öğretmen de aynı baskıyı hisseder omuzlarında. Yavaş yavaş öğretmenliği bırakıp, dershaneciliğe yönelir. Okuldadır ama fizik biliminin güzelliğini anlatmaz, fizik sorularının çözümlerini anlatır.

Durum böyle olunca bundan sonra dershaneler kapanmış ya da kapanmamış; eğitim açısından çok da önemli değildir bu karar. Tartışmayı sıcak hale getiren işin siyasi ve ticari yönleridir. Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış binlerce dershaneden söz ediyoruz. Bu dershanelerde çalışan yüzbinlerce öğretmenden. Ne olacaktır bunca insana ve emeğe? Cemaatin bu konuda iki temel kaygısı vardır. Birincisi ve önemsiz olanı finansaldır. Büyük bir para kaynağıdır dershaneler. Bildiğim kadarıyla cemaatin dershaneleri kolay kolay burs vermez. Özellikle öğrenci mütedeyyin bir ailedense ya da öğrenci abiler aracılığıyla cemaatin has dairesine dahil olmuşsa ondan para almak çok daha önemlidir. Burslar daha çok zeki ve çalışkan olup da henüz cemaatle tanışmamış öğrenciler için saklanır.

Cemaatin dershaneler konusunda bu derece tutkulu olmasının bir diğer nedeni de cemaatin insan kaynaklarının büyük bir bölümünün dershaneler tarafından karşılanıyor olmasıdır. Dershaneler cemaatin yanlarına adam çekme yöntemlerinden birisidir. Daha önceki yıllarda kafalanamayan çocuk için son şans  lise 3 ya da 4'dür. Dershane bahanedir. Önemli olan çocuk kafalansın, cemaati tanısın ve iyi bir üniversiteye girdikten sonra da cemaatin kurumlarında (ışık evlerde, yurtlarda vs) kalsın. Böylece cemaatin nüfusu artsın. 

Bunun yanında iyi bir üniversiteye girmesi de önemlidir. Boğaziçi, ODTÜ, Marmara, Bilkent ve benzeri zirve okullar girilmesi gereken okullardır. Lisede ayağı cemaate alışan öğrenci üniversitede bozulsa bile –cemaatten uzaklaşsa bile-, sempatizan olarak uzun süre devam edecektir. Cemaatin lise öğrencisini gruba dahil etme yöntemi yaklaşık olarak şu şekilde gelişir:

Öğrenci Ömer dershaneye başladığında mutlaka ona cemaatten bir arkadaş (Ahmet) belirlenir. Ömer bunu bilmez tabii. Zaten Ahmet’in kafalaması gereken en az yarım düzine arkadaşı olacaktır. Sonuçta Ahmet de Ömer gibi bir dershane öğrencisi olduğu için Ömer ondan kuşkulanmaz. Zaten aynı okulda okuyordurlar, belki de birbirlerini tanıyordurlar. Birlikte ders çalışırlar, bazen birlikte gezerler. Dostluk ilerledikçe Ahmet açılır. Mesela bir gün Ömer'e derki "Ya ben çalışıyorum ama olmuyor. Benim tanıdığım üniversiteli abiler var. Çok iyi ders çalıştırıyorlar. Birlikte gidelim mi?" Böylece Ahmet, Ömer'i alır ve okula yakın bir ışık evine götürür. İTÜ’de uçak mühendisliği okuyanYakup abiyle tanıştırır. Yakup Abi, güler yüzlü ve yardımseverdir. Bu işi vatanı ve milleti için yapmaktadır. Haftanın bir günü başlayan ders çalışma programı zamanla sıklaşır. Bir süre sonra Yakup abi,  3-5 kişilik bir öğrenci kitlesine haftada 3-4 gün ders çalıştırıyor olur. Tabii, derslerden sonra çay ve bisküvi ikram edilir, yemek yenir, oyunlar oynanır. Önemli olan çocukların ayağının eve alışmasıdır. Bu muhabbetler sırasında ufaktan da olsa dini konulara girerler. Namazdan, imandan bahsedilir. Daha sonra da Ömer, Yakup abisini dershanede görmeye başlar. Yakup abi, Ömer ve Ahmet’in dershanedeki rehber hocasıyla birlikte çalışmaktadır. 

Dönem arası yaklaşmaktadır. Dershane bir kamp ayarlar. İki haftalığına çocuklar uzak bir yurtta ders çalışacaktır. Ömer buna hayır diyemez. Orada belki namaza başlar, belki ilk defa Risale-i Nurla ya da Gülen'in sohbetleriyle tanışır. Bir yandan da deli gibi ders çalışır. İkinci dönemde artık namazları abisi tarafından kontrol ediliyordur. Çeteleyle; kaçırdığı namazlar, okuduğu kitaplar, dinlediği kasetler kayıt altına alınır. Haftalık toplantılara katılır, hem derslerinden hem de manevi dünyasından dolayı hesap verir Yakup abisine. 

Yıl sonuna gelindiğinde, hemen hemen tüm grup kıvama gelmiştir. Üniversite sınavında başarılı olanlar gittikleri kentlerdeki evlere ve yurtlara yerleştirilir. Kendilerini kanıtlamış olanlara ufak öğrenci grupları verilir sorumluluk olarak. Böylece itaati, sadakati, hizmet etmeyi öğrenir. Henüz kendisini kanıtlamamış olanlarsa yavaş yavaş ev ortamına alıştırılır. Üniversite sınavında başarılı olamayanlar ya kalıp bir yıl sonraki sınava çalışırlar ya da yurt dışındaki üniversitelere kanca atmaya bakarlar. Tabii ki yurt dışında yalnız olmayacaklardır. Yine cemaatin evleri, yurtları onları beklemektedir. 

Aşağı yukarı bu şekilde döner cemaatin çarkları. Yaklaşık otuz yıldır da bu şekilde sorunsuz bir biçimde işlemiştir. Şu anda devletin üst kademelerinde; belki yargıda, belki askeriyede, belki emniyette yer alan memurlar bu şekilde dahil edilmişlerdir cemaate. Cemaat en büyük gelir ve insan kaynaklarına zarar gelecek diye korkmaktadırlar şimdilerde. Hoş, dershaneler kapansa bile onlar yine yollarını bulurlar, benim bundan kuşkum yok. AKP döneminden önce nasıl tomurcuklanıp palazlandılarsa, kendilerini desteklemeyen bir AKP’nin olduğu yerde de büyümeye devam edeceklerdir.

Beni asıl rahatsız eden şeylerden birisi cemaatten bir kişinin çıkıp da açık açık dertlerini anlatmamalarıdır. Hep gizli kapaklı hesaplar, hep metaforik laflara bulanmış söylemler, gizli tehditler, otuz ayrı anlama gelecek açıklamalar... Yok şefkat tokatıymış, yok Kerbela’ymış, yok şuymuş buymuş. Dolaylı konuşarak kredi topluyorlar güya, dolaylı konuşarak otuz ayrı şeyi ima ediyorlar aynı anda. Biriniz de cesur olun, çıkın meydana, anlatın derdinizi. “Biz” deyin, “en çok öğrenciyi dershanelerde kafalıyoruz. Böyle bir kaynaktan vazgeçemeyiz.” Bunun yasa dışı olmadığını söyleyen siz değil misiniz? Yasa dışı değilse ilan edin, herkes bilsin. Anne babalar çocuğunu sizin dershanenize gönderirken açık açık bilsin çocuklarına ne olacağını. Demokratik bir ülkeden de beklenen bu değil midir? Batıda misyoner okulları bu şekilde çalışırlar. Ebeveynler bilirler çocuklarını böyle bir okula gönderdiklerinde, çocuğun ne öğreneceğinden haberdardırlar. Siz de böyle yapın, açın kartlarınızı ve oynayın. Broşürlerinizde bahsedin bunlardan. Işık evleriyle birlikte çalıştığınızı tanıtım reklamlarınıza yazın, fedakar cefakar Yakup abilerin resimlerini de koyun reklamlara. “Biz bunlarla varız, çocuğunuz bir yıl sonunda sadece iyi bir üniversite kazanmayacak, aynı zamanda Risale-i Nur okuyan, Gülen dinleyen, çay demleyen, yemeğe “taam”, toplantıya “istişare” diyen bir şakirte dönüşecek.” yazın yollara, köprülere astığınız reklam afişlerine. Yaptığınız işten utanmadığınıza göre bunu yapabiliyor olmalısınız. Çocuğunuz kararsız kaldığı zamanlarda istiareye yatacak ve rüyasını yorumlatacak yazın, geceleri teheccüde kalkacak yazın, akşam namazlarından sonra dört rekat fazladan evvabin namazı kılacak yazın, farzdan sonra salat-en tüncina okuyacak ve "ve-l afat" derken ellerini ters çevirecek yazın, becerebilirse dış işlerine ya da MİT’e girecek yazın, harp okulu sınavında başarılı olursa üniversiteye gitmeyecek asker olacak yazın.

Madem varsınız mücadelede, diğerleri gibi var olun. Cılız bedenlerinizi gerin, açın göğsünüzü size karşı olanlara. İsterseniz meydana çıkın, protestonuzu yapın. Meclis binasına yürüyün, belediyeye yürüyün, MEB’na yürüyün. Bakalım polis size de biber gazı sıkıyor mu? Nasıl ki Gezi Parkı olaylarında gençler kendi bedenlerinden başka bir şeye güvenmeyerek çıktılar ve inandıkları değerler için mücadele verdiler; gaz yediler, tazyikli su yediler, cop yediler... Yeri geldi canlarını verdiler. Siz de çıkın kendinize bu kadar güveniyorsanız. Bugüne kadar neyi kurban verdiniz de ağlıyorsunuz savaşta şehit edilen kocalarına ağıt yakan kadınlar gibi? Bir tane şakirt mi canını kaybetti herhangi bir mücadele sırasında? Bir tane cemaat mensubunun burnu mu kanadı? Bırakın sağa sola sızmayı, arkadan işler çevirmeyi, onun bunun yatak odasına koyduğunuz kameraları ifşa edeceğiniz kilit zamanı beklemeyi, önemli mevkilere gelmiş memurlara bira şişeleriyle tedbir yaptırmayı, arama yapmak için girdiğiniz evlere daha önce var olmayan kanıtları koymayı... 

Bırakın ve gösterin gerçek yüzünüzü. Türkiye’nin geleceğiyle oynayacaksanız dürüst olun, gençlere ve onları yetiştiren ana babalara karşı yüzünüz ak, gönlünüz ferah olsun. Olamıyorsanız ikiyüzlüsünüz demektir. İşte o kadar.


3 Aralık 2013 – Çanco, Çin 

30 Ekim 2013

Başbakan Boğazı Yürüyerek Geçti

                                              Başbakan Boğazı Yürüyerek Geçti

Milyonların sevgilisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirmiş olduğu en büyük lider olan başbakan Eldoğan bu sabah boğazı yürüyerek geçerek tarihte bir ilke daha imza atmış oldu.

Uzun zamandır açılması beklenen, yıllardır yolları hasretle gözlenen, padişahlara ve onların cariyelerine nasip olmamış, cumhuriyetin kurucularının aklının ucundan bile geçmemiş olan, asrın projesi Marmaray nihayet İstanbulluların kullanımına sunuldu. Başbakan Eldoğan,  açılış öncesi yaptığı konuşmada Marmaray’ın asrın projesi olduğu gerçeğine bir kere daha parmak bastı. Konuşması yer yer alkışlar ve yoğun tezahüratla kesilen başbakan şunları söyledi.

“Onlar laf yapıyor, biz iş yapıyoruz. Onlar bağcıyı dövüyor, biz memleketin her yerini bağa bahçeye çeviriyoruz. Onlar yıllardır bu milletin parasını yiyerek keyif çattılar. Biz geldik ve milletin iradesine konan mühürleri tek tek söktük. İşte, Marmaray. Sadece bizim değil, Abdülhamit Han’ın da rüyasıydı bu proje. Ona nasip olmadı.  Arada gelen sarhoşlara ayyaşlara da nasip olmadı, olamazdı da zaten. Rabbim bekletti bugünü, işi ehline bıraktı, kendisini seven ve sayanlara bahşetti böylesi özel bir projeyi yapmayı ve açmayı.”

Konuşmasının sonlarına doğru heyecanlandığı gözlemlenen başbakan, açılışa birkaç dakika kala halktan ve arkasında bekleyen protokol üyelerinden alışılmadık bir ricada bulundu. Başbakan, pek de emin olmayan bir dille şunları söyledi. “Sevgili vatandaşlarım, sayın protokol üyeleri;  bugün burada önemli bir açılışı yapmak için toplandık. Biliyorum, Londra’yı Pekin’e bağlayacak olan bu yer altı köprüsünden hepiniz bir an önce geçmek ve adınızı tarihe yazdırmak istiyorsunuz. Yalnız, benim sizden küçük bir ricam olacak. Ben çocukluğumdan beri tren sürmeyi hayal ettim. Çocukken en büyük eğlencem kendimi uzun bir trenin lokomotifini sürüyor olarak düşlemekti. İşte bugün bu hayalimi gerçekleştirmek istiyorum. Yüksek müsaadenizle trene tek başıma bineceğim ve bir sefer ben gidip geldikten sonra, yine hep birlikte binip gideceğiz. Bunu yapmak istememin nedeni tren sürme konusunda çok deneyimli olmamam. Kartal-Kadıköy metrosunu açarken oradaki vatmana sormuştum. -Başbakanım, koca ülkeyi sürüyorsunuz siz, bir tren ne ki! Zaten rayın üzerinde gidiyor. -demişti. Ben yine de siz değerli halkımı ve arkadaşlarımı böylesi bir denemeye dâhil etmek istemiyorum. Yolcu taşıma riskini üzerime alamam. Hem zaten bu projeyi zamanında bitirerek yeteri kadar risk aldık.”  dedi.

Bu ricayı “Başbakan kırılmaz, vatan bölünmez” nidalarıyla karşılayan halka protokolden de yoğun destek geldi. Başta söz sultanı Arinç, sonra da Japon başbakanı Abel alkışlarla tüm protokole öncelik ettiler. Böylece başbakan sabah yapılan ilk seferi tek başına yaptı.

Alkışlar ve besmelelerle kesilen kurdelenin ardından başbakan tek başına vatman koltuğuna oturdu. Millet karar değiştirir de, arada kaynayıp binmeye kalkar diye kapıları hemen kapattı. Birkaç saniye sonra gözden kaybolan başbakan Sirkeci durağında durmadan devam etti. Olaylar da bundan sonra gerçekleşti.
Tren yer altına girip, denizin dibindeki yolculuğuna başladıktan bir süre sonra sistemin elektrikleri kesildi.

Merkezdeki memurlar, “Biraz bekleyin, gelir” dedilerse de geçen dakikalar herkesi tedirgin etti. Kendisinden uzun süre haber alınamayan başbakan, yarım saat sonra Üsküdar’daki çıkış noktasında üstü başı kirli halde belirdi. Kendisini bekleyen halkı daha fazla bekletmemek için 500 metrelik mesafeyi rayların üzerinde yürüyerek kat eden milyonların sevgilisi başbakan gün ışığına kavuştuğunda, halkın sevgi dolu bağrına da kavuşmuş oldu. Kendisini özlemle bekleyen halkın büyük sevgi gösterileriyle karşılaşan başbakan, yorgunluğuna ve yüzünden anlaşılan kızgınlığına rağmen halkı selamlamayı ihmal etmedi. Bu sırada kalabalığın arasında hızla yayılan “Bizim başbakanımız boğazı yürüyerek de geçer” pankartları göze çarptı. Bir başka pankartta da “Hz Musa (AS) yardı geçti, Eldoğan deldi geçti.” yazıyordu.

İki saat sonra arızanın giderilmesiyle normal seferlerine tekrar başlayan Marmaray treni, öğleden sonra gerçekleşen bir kapı problemi nedeniyle tekrar kapatıldı. Ulaştırma Bakanı Birali, yaptığı açıklamada, sabah yaşanan arızanın kaynağının Gezi Parkı eylemine katılan bir fabrika işçisinin yeğeni olan teknisyenin mühendis olan komşusunun dalgınlığı olduğunu söyledi. Marmaray projesinde görevli olan bu mühendisin komşusunun amcası hakkında soruşturma açıldığını belirtti. Birali, öğleden sonraki kapı probleminin İsrail’le ilgili olabileceği dedikodularına ise şimdilik ihtimal vermediklerini ifade etti.

Birali’den sonra basın toplantısına devam eden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Öpbaş, “Marmaray gelecek haftadan itibaren normal seferlerine başlayacak ama gelecek yıl mart ayına kadar Avrupa yakasında Sirkeci’ye kadar, Asya yakasında da Üsküdar’a kadar yolcu taşıyacaktır. Bu konuda vatandaşlarımızı uyarmak tüm basın ordusunun bir görevidir.” uyarısında bulundu.  


Yaman Gazetesi Muhabiri Nuh Şah Bilir 

* Bu bir yalan haberdir. Eğlence amaçlı yazılmıştır. Günün anlam ve önemini anlatması açısından önemli olabilir. Gün bitmeden sayfaya koyayım diye aceleyle yazdım. 



09 Temmuz 2013

Peki Parkta Eşimle Öpüşebilecek miyim?

                                              
Parkı açtınız ama kime açtınız demektir bu soru? Özgürlüğe inanmış bir nesle mi yoksa başkalarının etek boyunda, omuzunun çıplaklığında, topuğunun uzunluğunda gözü olan diğer güruha mı? Hani muktedirlerin her köşeye sıkıştıklarında adlarından söz ettiği diğer %50’ye mi? Başörtüsüne karşı olanlara da karşı olduğumuzu sittin kere söyledik. Dövmeyin arttık bizleri aynı “Sizi gidi sizi din düşmanları” kamçısıyla.  Halka açtık dersiniz ama halkı tanımlamazsınız. Ele ele parkta gezenler bir emniyet amirinin kanını dondurur, ayırmak ister onları, siz o emniyet amirini ayırmazsınız görevinden. Mini etekle otobüse binen kız tacize uğrar, kimsenin gıkı çıkmaz. Biri polis olmak üzere dört kişi ölmüş eylemlerde, sizler hala kırılan camların hesabını yaparsınız. Kabataş’ta bir kadına saldırılmış dediniz günlerce, bulun suçluları cezalandırın. Biz de arkanızdayız eğer masum bir kadına ve bebeğine sizin tarif ettiğiniz gibi bir saldırı olmuşsa. Hani nerede? Ne bir tane suçlu var ortada, ne de tek bir tutuklama. Bu nasıl hukuk devletidir, bu nasıl bir anlayıştır anlamak mümkün değil.


Kimi zaman silahınız “Hoop, aile var!”dır, kimi zaman da “Tövbe tövbe, mübarek Ramazan ayında”.  Kadın sorulabilecek en güzel soruyu sordu. Kimin parkı burası? Bir gün sonra Ramazan çadırlarının dolduracağı, ezanların ve duaların seslerinin göğe yükseleceği Müslüman halkın parkı mı yoksa inansa da inanmasa da, oruç tutsa da tutmasa da, AKP’ye oy verse de vermese de, mini etek giyse de giymese de, kulağında küpe olsa da olmasa da; herhangi bir ayırıma maruz kalmadan herkesin girebileceği, özgürce sosyalleşebileceği bir park mı? Bu sorunun yanıtı belirleyecek parkı gerçek anlamda açıp açmadığınızı. Belirledi bile, ben daha yazıyı bitiremeden…

Vali “Sizin için en önemli soru bu mu?” diye küçümseyerek başladı yanıtına. Evet efendim, bu! Soruyu ve soranı yargılamak yerine sorunun arkasında yatan endişeyi algılamaya bakın. Gezi parkı ya da bütün diğer parklar ve hatta tüm diğer kamusal alanlar nasıl tanımlanıyor demektir bu. Parkın bir köşesinde, sesiz sakin birasını yudumlayan gençlere müdahale edilecekse o park nasıl halkın olacak? Akşam 5’ten 11’e kadar yolun kenarındaki daracık yeşillikte mangal yakıp, sahil yolunu dumana boğanlara ses etmezsiniz. Buldukları her köşede bangır bangır müzik çalanlara, yedikleri yemeklerin çöplerini ortalıkta bırakanlara, yaktıkları mangalla parkta temiz havalı tek bir köşe bırakmayanlara örf ve adetlerimiz bir şey demez ama bir ağacın dibine oturup, sarılan sevgililere der. Taşlarız onları hemen. Ne kadar güzellik varsa saklamalıyız zaten birbirimizden. Neden? Örf ve adetlerimiz! Peki değişmez mi bu örf ve adetler? Nasıl oluşmuşlar ki artık değişmez olmuşlar?

Hem hangi örfümüzde var gün boyu camiden dışarıya ses verip, duaları tüm halka dinletmek? Hangi örfümüzde var yıllardır düz lise olan okulları halkın iradesinin karşıtlığına rağmen imam hatibe çevirmek, hangi örfümüzde var küçücük çocukların başlarını bağlamak, hangi örfümüzde var güçlüyü savunup düşmüşe tekme vurmak? Vardıysa da olmasın artık böyle örfler? Modernlik örflerin önüne aklı koymak değil midir zaten? Hindistan’da adam ölünce karısı da diri diri yakılıyordu. Örfler kalsın diye yaksın mı Hindistanlılar tüm dul kadınları? Örflerimizle değil, aklımızla düşünelim. Cumhuriyet böylesi bir kazanım için vardı ya da en azından böylesi bir kazanım için çıktı yola. Neresindeyiz şimdi biz bu yolun? İleriye mi yoksa çoğumuzun korkularını haklı çıkarırcasına geriye mi gidiyoruz?



“Parkta öpüşebilecek miyiz?” demek kimin parkını açıyorsunuz demektir. Kuralları nedir bu parkın, neleri yapabilir neleri yapamayız bu parkta? Mesela üç-beş arkadaş bir araya gelip fikir alışverişinde bulunabilir miyiz? Yoksa bunu yapınca darbeci yaftası mı yiyeceğiz demokrasi fedailerinden? Sevgilimize sarılıp yürüyebilecek miyiz? Bir ahlak polisi çıkıp değneğiyle ayırmasın bizi sonra. Gaz atmasın suratımıza, biberli su sıkmasın oramıza buramıza.  Ya da polisin sesini çıkarmadığı eli palalı bir delikansız çıkmasın karşımıza? Bize nerede ne yapacağımızı öğretecek birileri hep olacak mı parklarda? Olacaksa nereye kadar gidebiliriz, onu bir öğrenelim. Yoksa kendimize mi bırakılacağız yolumuzu bulalım diye. Güvenmezsiniz siz gençlere, güvenseydiniz bugünlere gelmezdik zaten.

Muktedirlerin anlayamadığı ya da anlamak istemedikleri en büyük soru budur işte. Ahlaksızlık denilen şey öpüşmek, koklaşmak, sevişmek değildir. Ahlaksızlık kendin olamamaktır, kendini inkâr etmeye zorlanmandır, istemediğin halde bir şeyi yapman için sürekli dürtülmen, yapmayınca da cezalandırılmandır. Kimsenin parkın ortasında sevişmeye yelteneceğini sanmıyorum. Akılları uçkurlarında olan, aşkı ve cinselliği gönlünce yaşayamamış üç-beş görgüsüzün fantezisidir o.  Başka da bir şey değil.

Ahlakı mutsuzlukta arayanlar bırakmalılar artık bu bencilce uğraşı. Bir insanın onurunu satın alamazsınız, onurunu ayaklar altına alamazsınız, onuruyla alay edemezsiniz. Oysa daha geçen hafta dedi baş muktedir “Ayaklar ne zaman baş oldular” diye, yine tüm alaycılığıyla. Takmıyoruz sizi, umurumuzda bile değilsiniz, bir sivrisinek vızıltısından fazlası değilsiniz benim için demek istedi bir bakıma. Haddinizi bilin demekten daha büyük bir ahlaksızlık olur mu? Hele bir de bunu laf yetiştiremediğin, aklına erişemediğin insanlara karşı kullanıyorsan… Oysa bu hep yapılır ülkemizde. Okulun sahibi müdüre haddini bildirir, müdür öğretmene, öğretmen öğrencisine, öğrenci kendinden zayıf olan diğer öğrencilere…  Ezmeyi ve ezilmeyi en küçük yaşta öğreniyoruz biz, kanımıza işliyor bu, DNA’mıza kilitleniyor. Ömür boyu da bırakmıyor damarlarımızda gezinen kanımızı. Bir gelenek haline gelmiş ahlaksızlıktır bu. Ne yapalım, koruyalım da geleceğimizi de mi yakalım? Yoksa değişip, değiştirelim mi?

“Haddini bil” demek iletişimin kopması, diyalog köprüsünün tuz buz olmasıdır. Ayaklar baş olmak istiyor, hadlerini bilsinler diyenler; yarın aynı böbürlenmeyle öpüşmek istiyorlar, hadlerini bilsinler de diyebilecektir. İşte bu kadın sorduğu soruyla böylesine bir kuşkusunu dile getirmiştir. Ben sevgilimle öpüşürsem, başbakan ekrana çıkıp “Öpüşmesinler, hadlerini bilsinler. Evlerinde oturan %50’yi zor tutuyorum.” diyecekse baştan bilelim, belki başka bir yere gideriz öpüşmeye demek istemiştir. Özgürlüğümü aradığım her saniyede karşımda bir duvar göreceksem bunun için parka gelmeme gerek yok demek istemiştir. İçkime, rujuma, eteğime, yiyeceğime karıştığın gibi öpüşmeme de karışacak mısın demek istemiştir. Yanıt bir parkın değil, bir halkın kaderini belirleyecektir.

O hep sığındığınız yuvarlak laflar az daha kurtaracaktı sizi. Ama bu sefer yemedi. Aç-kapa yalama olmuş parkı yine kapattınız. Ne oldu? Gençler gelip oturacak, konuşacaklardı. Günlerdir ülkenin dört bir yanında parklarda toplanıyor gençler, kime ne zararları oldu? Konuştular, tartıştılar, gerektiği yerde seslerini yükselttiler, gerektiği yerde susmasını bildiler. Kendiliğinden oluşan bu dinamik hareket kendi frenlerini de üretti, merak etmeyin. İçen içti, içmeyen içene karışmadı. Açık bırakaydınız parkı, gelseydi gençler, yapsalardı yapacaklarını. Ne olurdu? Olmaz! Neden, o zaman yenilmiş olursunuz, o zaman hadlerini bildirmiş olmazsınız. Çünkü ezdikçe güçlü hissediyorsunuz siz kendinizi, çünkü ezdikçe büyüyor egonuz.


Yoksa parkı halka değil de Ramazan’a mı açtınız? Ona da açmış olsanız başımızın üstünde yeri olurdu, azıcık dürüst olup söyleyeydiniz niyetinizi. O beğenmediğiniz gençler, oruç tutmasalar bile iftar çadırlarında yemek dağıtırlardı; siz hiç merak etmeyin. Mini etekli kızlar, kulağı küpeli erkekler, omuzu dövmeli transseksüeller; kazana daldırdıkları kepçeleri kâselere boşaltırken bir eksiklik hissetmezlerdi modernliklerinde. Peki siz vali bey, siz hissediyor musunuz bir eksiklik, park gençlerin forumlarına açıldığında? Hissediyorsanız, hiç öyle lafı yuvarlamadan, akşama başbakan telefonda ne der diye hayıflanmadan verseydiniz keşke yanıtınızı. 

“Öpüşemezsiniz!” diyeydiniz de biz de bileydik kimin ülkesinde kimin parkını açtığınızı. Hem o zaman daha rahat anlardık açtığınız parkı üç saat sonra, daha teyzeler ellerindeki örgüyü, bardaktaki sıcak çaylarını bile bitirmeden kapatacağınızı…


01 Haziran 2013

Gazı da Yedik Elhamdülillah

Metroyu Taksim'e kadar götürmüyorlar. Tabii, tüm güce sahipler. Hükümet istiyor, belediye yapıyor. Belediye istiyor, asker yapıyor. Asker istiyor, vali yerine getiriyor. Osmanbey'de indim. Divan otelinini oradan ileriye gidemedim. Kalabalık gittikçe arttı. Polis kovaladı, biz kaçtık. Gaz yuttuk, salya sümük ağladık, midemiz bulanarak ağladık. Su yedik bir yığın. Önce kırmızı, sonra sarı, en sonda sabunlusundan, donuma kadar ıslandım... Saat 6'dan 11'e kadar kaldım orada, ne yaptık ne ettikse giremedik Taksim'e. Polisin elindeki en büyük silah gaz bombaları. O atılınca hiçbir bok göremez oluyoruz. Ancak gaz masken varsa devam edebilirsin. Atletimi yırttım, ağzımı ve burnumu kapadım. En azından genzimin yanmasını engelledim.

Yarın sabah Diyarbakır'a gidecek olmasam, sabaha kadar kalırdım, bırakmazdım mücadeleyi. Hükümet bu mücadeleden bir şey anlamalı. Bilmeli ki her istediklerini yapamazlar. Bilmeliler ki vatanının her karış toprağını AVM'ye çevirmek istemeyen yüzbinler, milyonlar var bu ülkede. Ota boka her yere AVM diktiniz, ne oldu? Çok mu zenginledik? Asgari ücret çok mu arttı? Nüfusun yarısından çoğu kredi batağında. Cari açık sırf bu ay %50 artmış. Dolar, Avro bir hafta içinde %5 arttı, yani TL bir o kadar değer kaybetti. Ekonomi bu derece kırılgan, bu derece çökmeye hazır. Her yerde, satılamayacak binlerce konut, müşteri bulamayacak yüzlerce AVM... Yani batıyoruz!!! Ve siz mücadelenin simgesi olmuş bir yere, halkla alay eder gibi, rezidans dikiyorsunuz, ağaçları kesiyorsunuz. Her şeyi türlü türlü bahanelerle yasaklıyorsunuz. Sağlığı bahane ediyorsunuz, o tutmayınca "Başka ülkelerde örnekleri var" diyorsunuz. O da tutmayınca "Biz güçlüyüz, istediğimizi yaparız." diyorsunuz. Biz meydana çıkınca da "Bunlar marjinal gruplar, hakediyorlar diyorsunuz." Lanet olsun sizin demokrasi anlayışınıza... Ben öğretmenim, sizin eğitim anlayışınıza göre marjinalim tabii. Çünkü bilime, geleceğe, matematiğe, mantığa, vicdana inanırım. Bunlarla çelişen her şeyi de inkar ederim.

Çok lafa lüzüm yok. Aşağıya bugün telefonumla çektiğim resimleri ve bir videoyu koyuyorum.




























25 Kasım 2012

ÖĞRENMENLER GÜNÜ


                                                    ÖĞRENMENLER GÜNÜ

Bugün öğretmenler günü, yani eğitimin ve öğretimin toplum ve gelecek açısından tartışılacağı, geleceği inşa edecek nesillerin sahip olması gereken vasıflarının masaya yatırılacağı, eğitimin sorunlarının sansürsüz ve makyajsız bir şekilde enine boyuna ele alınacağı gün. Böyle bir günün önemini anlatmaya başlamadan önce, eğitimin 21. Yüzyıl dünyasında ne anlama geldiğini anlamamız ve bu anlayışın bize vereceği olası aydınlanma sayesinde yol haritamızı çizmemiz gerekir.

Eskiden eğitim, bir çocuğu/genci terbiye etmek ve fiziksel olarak olanakların sınırlı olduğu bir yerde ona olası en fazla bilgiyi vermek olarak tanımlanırdı. Öğrenci derse girer, öğretmenini dinler, itiraz etmeksizin duyduklarını ezberler ya da zorla da olsa kanıksar ve sürecin sonunda verilen bir sınavı geçip, diplomasına kavuşur. Bu tanımda öğretmen dolu bir sürahiye, öğrenci ise boş bir bardağa benzetilebilir. Öğretmen bardağı doldurur, kendinde olup öğrencide olmayanı öğrenciye aktarır.

Oysa günümüzde eğitim, en azından gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, farklı bir tanımlamanın sınırları içerisinde algılanıyor. Artık ne öğretmen dolu bir sürahi, ne öğrenci boş bir bardak olarak algılanmaktalar. Öğretmen yaptığı işin her aşamasında yeni şeyler öğrenir, dolayısıyla aynı zamanda bir “öğrenmendir”. Öğrenci de boş değildir sınıfa girdiğinde, bir birikimi vardır, bir karakteri vardır, bildiklerinin üzerine inşa edebileceği şeyler vardır. Öğrenci olduğu kadar hem öğrenmenine hem de sınıftaki diğer arkadaşlarına karşı “öğretcidir” de. Öğrenci okula bir şeyler öğrenmek için değil, bir şeyler öğrenmeye hazır hale gelmek için gelmelidir. Yani, öğretmenin görevi öğrenciye bilgi vermek değil, öğrenciyi bilgi almaya hazır hale getirmek ve onu bilgi “talep” eden bir “talebe” haline getirmektir. Bilgiyi arayıp bulacağı ilk yer tabii ki okuldur ama öğrencinin, bilginin sınırsızlığının farkına varacağı yer de okuldan başka bir yer değildir.

Öğretmenin görevi, sınıfın karşısına geçip, öğrenciye bilgi vermek, doğruyu dayatmak ya da ahlakın değişmez kurallarını anlatmak değildir. Öğretmenin görevi, öğrencinin bilgiye ulaşmasını sağlamak ve bu süreç sırasında olası vakit kaybını en aza indirmektir. Dik üçgeninin en uzun kenarının uzunluğunun karesinin diğer iki kenarın uzunluklarının karelerinin toplamına eşit olduğunu, öğretmenin yol gösterici yönergeleriyle, öğrenci kendisi keşfetmelidir. Bu sonuca ulaşmak kimi zaman birkaç saat alabilir ama sonuçta öğrenci keşfetmenin tadına varacaktır. Pisagor’u, işi gücü karmaşık matematiksel kuramlar üreten bir dahi olarak değil de kendisi gibi düşünen bir insan olarak görecektir. Hepsinin ötesinde, öğrenci neyi neden yaptığını anlayacak ve yapmış olduğu keşfin verdiği zevkle yeni keşiflere yelken açmak isteyecektir. Kısacası matematiği ve matematiksel bilgi edinim yöntemini içselleştirecek, onu sevecek ve hayatın farklı alanlarında matematiksel düşünceyi severek kullanacaktır.

Günümüzde “öğrenci merkezli eğitim” denilen bu akım aslında Sokrat’tan beri bildiğimiz bir yöntemin günümüze uyarlanmış halidir. Eflatun’un diyaloglarından birinde Sokrat bir öğrenciye karenin alanının iki kenarının uzunluklarının çarpılmasıyla bulunduğunu öğretir. Yalnız bunu öğretirken yaptığı tek şey soru sormak ve her sorudan sonra öğrencinin teyidini almaktır. Sonunda öğrenci karenin alanını nasıl hesaplayacağını öğrenir. Sokrat ise (aslında Eflatun) işin yönteminde takılmıştır. Öğrenciye sorar “Şimdi ben sana yeni bir şey öğrettim mi?”. Öğrenci “Hayır” der. Eflatun’un “Matematik bir hatırlamadır” sözüne çok güzel bir açıklama olabilecek bu diyalog aynı zamanda günümüzün eğitim anlayışına da ciddi bir yakınlık arz eder.

Kısaca özetlemek gerekirse, öğretmen öğrencinin öğrenmesine yardımcı olan bir etkinlik düzenleyicidir (facilitator). Ortamı hazırlar, öğrencinin olası sorularının yanıtlarını kullanıma hazır hale getirir, öğrenciyi soru sordurmaya teşvik eder. Böylece öğrenci öğretmeni karanlığı aydınlatan bir fener olarak değil, karanlık yollara konmuş işaretleri gözden kaçırmamasını sağlayan bir iç ses olarak algılar. İşaretleri söylemez öğretmen, “Şunu yap, bunu yap” demez, elinden geldiğince geri planda kalıp, öğrenciyi aktif hale getirmeye çalışır. Kolay gibi görünen bu yöntem aslında aktif ders anlatmaktan daha zor ve yorucudur. Ayrıca daha çok entelektüel birikim ve öngörü gerektirir. Öğretmen öğrenciyi tanımalı, öğrencinin bilişsel birikiminin ve entelektüel yeteneklerinin düzeyine vakıf olmalıdır.  

Gelelim günümüzde Türkiye’de uygulanan sisteme. Maalesef yukarıda anlattığım ideal yöntemlerden çok uzak bir noktadayız Türkiye’de. Başbakan dershaneleri kapatma tehdidini bir takım çevrelere savuradursun, okulların birer dershaneye dönüşmüş olması gerçeği, alabildiğine acı verici, alabildiğine gerçektir. Hem okullar dershanelere dönüştükten sonra, yani eğitimin can damarı olan ulusal eğitim sistemi, dershaneci bir sisteme indirgendikten sonra, hükümet isterse kapatsın dershaneleri, bir değişiklik olmayacaktır ülkenin yakın geleceğinde.

İngilizcede örgün eğitim kurumlarında çalışan eğitmenlerle, öğrencileri bir takım sınavlara hazırlayan kurumlarda çalışanları ayıran kelimeler vardır. Örgün eğitim kurumlarında çalışanlara “teacher” denirken, öğrencileri sınavlara hazırlayanlara “tutor” denilir. Batıda bu ayırımın ciddi bir ontolojik anlamı vardır. “Teacher”ın görevi bilgiyi öğretmek;  nedeniyle, nasılıyla işlemek ve öğrenciyi bilgiye aşina kılmaktır. “Teacher” öğrencinin akademik gelişimi kadar onun sosyal ve ahlaki gelişimini de gözlemler, kayıt altında tutar ve gerekirse, uzmanların da desteğiyle, sürece müdahale eder. “Teacher” bilim ve matematik sevgisini aşılamakla yükümlüdür, bilime ve bilimsel düşünceye saygılı olmak zorundadır, bilimsel yöntemi tek bilgi edinme yöntemi olarak kabul etmelidir.

Oysa “tutor”un böyle bir sorumluluğu yoktur. “Tutor” sınavda çıkabilecek soru türlerine odaklanır, o türde soruları öğrencinin nasıl en çabuk ve en doğru biçimde çözebileceği üzerine kafa yorar. Hedef bilgi vermek ya da bilim sevgisi aşılamak değildir. Hedef bir sınavı geçmek ve sonuçta istenilen bir üst okula gitmektir. Durum bu olunca “tutor” ile “teacher” arasındaki ontolojik fark kapanmayacak bir uçurum olarak algılanabilir. Birincisi alabildiğine pragmatist ve işlevseldir, diğeri kuramsal ve idealist.

Yukarıda da yazdığım gibi, günümüzde okullarımız birer dershane havasında idare ediliyorlar. Özellikle özel okulların başarıları, üniversiteye gönderebildikleri öğrenci sayısıyla ölçüldüğü için, durum daha bir içler acısı hale geliyor. Laboratuvarda deney yapıp öğrenciye yerçekimi ivmesini ölçtürmenin ne gereği var, 10 m/s2 olarak kabul edelim yeter. Öğrenci bir kere bile kimya laboratuvarına girmeden bitirebilir liseyi. Dört sene boyunca kimya dersi alır ama derslerde sürekli sözü edilen moleküller, bileşimler, asitler, bazlar; üç-beş harfin yan yana gelip, sağlarına sollarına birkaç sayı kabul ettikleri soyut nesneler olarak kalırlar zihinlerde. Hayatında hiç asit görmez, hiç baz da görmez. Limonun asidik, sabunun bazik olduğunu da, eğer şanslıysa ve bir şekilde bilime merak sarabilmişse, çok sonraları okuduğu kitaplardan öğrenir.

Durum böyle olunca insan durup düşünmeden edemiyor: Neyin öğretmenler gününü kutluyoruz? Eğitim sistemimizin hal-i pür melali gözlerimizin önünde. Bir de bunun yanında okulsuz köylerimiz, okulsuz öğretmenlerimiz, öğretmensiz okullarımız varken, nasıl oluyor da insanlar öğretmenlerin gününden bahsedebiliyorlar?  Öyle okul girişi öğretmenlere bir çiçek vererek, öyle okulun “herkes” butonundan tüm çalışanlara “Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun” mesajları atarak mutlu olmuyor öğretmenler maalesef. Bu ülkede sınıfında bıçaklanıp öldürülen öğretmenler var, bu ülkede kaçırılıp günlerce ailelerinden uzak tutulan öğretmenler var, bu ülkede bir şeyler değiştirmek istediği halde sürekli bürokrasinin kalın duvarına çarpan, azarlanan, haddi bildirilen, aptal yerine konan öğretmenler var. Beş yıldızlı otellerde akşam yemekleri verip, kürsüye çıkıp, vatan-millet-gelecek tekerlemelerini sittin kere tekrar ederek, öğretmenlerin günü gün olmuyor maalesef… 

Son olarak da saygı sorununa değinmek istiyorum. Ben hiçbir mesleğin bir diğerinden daha üstün ya da daha fazla saygıyı hak ettiğini düşünmüyorum. Dolayısıyla öğretmenler de bir marangoz ustasından ya da bir manavdan daha fazla saygı hak etmezler. İlla bir saygı görecekse bu saygıyı kazanmalıdır öğretmen. Öğrencinin gözünde yükselerek, öğrencinin kalbini kazanarak, öğrenciye kendini sevdirerek yapar bunu. Yapamazsa da sorun değildir zaten. Yani öğrenme işlemi, öğrenci öğretmene saygı duymasa da gerçekleşir. Nasıl ki lokantada karnımızı doyurmamız için garsona şekilci bir saygı gösterisinde bulunmuyoruz –bu garsonun emeğine saygı duymadığımız anlamına gelmez-, nasıl ki bindiğimiz otobüsün şoförünün önünde ceketimizi iliklemiyoruz, aynı şekilde öğretmenin karşısında da olduğumuzdan farklı görünmemiz gerekmez. Bir insan, işini yapan bir görevli, ne kadar saygıyı hak ediyorsa o da o kadar saygı hak ediyordur etrafından. Öğrenci bu kadarını bile anlasa, yani “karşısında işini yapmak isteyen bir insan var ve sırf insan olduğu için saygıyı hak ediyor” düşüncesine kendisini alıştırsa, aslında o tuhaf saygı güzellemelerine de gerek kalmayacak ve eğitim gereksiz kutuplaşmalardan uzak bir şekilde, kendi varlığını ikame edebilecektir.

Bu şekilci saygı kültüründen kurtulduğumuz gün, öğretmenler gününe de gerek kalmayacaktır. Tıpkı diğer emekçiler gibi, öğretmenler de 1 Mayıs’ta meydanlara çıkıp, baharın ılık güneşi altında şarkılar söyleyip, işçinin bayramını kutlarlar. Nihayetinde öğretmenler de birer işçidir, hem fiziksel olarak hem de zihinsel olarak elini taşın altına koyan bir işçidir. Onun bayramı da diğer emekçilerin bayramıyla aynı gündür. Özel günler üretip, gereksiz taltifler ve tezyinlerle alay edileceklerine, en azından gerçekle yüzleşmiş olurlar.   
                                                                                              

31 Aralık 2011

Hocamız Değil Onlar!

Ömer Muhtar’i izleyenler anımsar, filmin en önemli sahnelerinden birisini. Çölde pusuya yakalanan İtalyan askerleri, Ömer Muhtar’ın adamlarıyla çatışmaya girince, birer birer öldürülürler. Geriye genç bir subay kalır ve o da teslim olur. Ömer Muhtar’ın yanıbaşındaki mücahitlerden birisi bu genç subayı da öldürmek ister ama Ömer Muhtar ona engel olur. Mücahit “Ama onlar öldürüyor bizi!” deyince Ömer Muhtar “Hocamız değil onlar!” der ve konuyu kapatır.

Şırnak Uludere’de geçen gün meydana gelen olay bir kaza olabilir, daha önce yapılan hataları tekrarlamamak için alınan aşırı sert bir önlem olabilir, PKK’nın ya da Türk ordusuna istihbarat sağlayan güçlerin bir oyunu da olabilir. Fakat tüm bu gerekçeler ya da bahaneler, olaya insancıl yönden bakmamızı engellememeli, yangına körükle gitmemize yol açmamalıdır. Ölenler Türkiye’nin en yoksul, en bakımsız, en ücra topraklarında yaşayan –yaşamaya çalışan- Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır, ölenler askere gitme yaşında olan gençlerdir, ölenler başka seçenekleri olmadıkları için geçimlerini kaçakçılıkla sağlayan silahsız masumlardır. Kimse tutup da kaçakçıları vurduk falan demesin! O topraklarda iş var mı ki insanlar çalışsın, o topraklarda sürdürülebilir bir ekonomi var mı ki insanlar kaçakçılıktan vazgeçsin! Kentlerde yaşayıp, evlerinin en yakınındaki direkten çatılarına kaçak kablo çeken insanların başına bomba yağdığını hiç duydunuz mu ki böylesine bir olayı “TSK kaçakçıları bombaladı” diye veren haber kanallarını normal karşılayalım? Hadi bu politize edilmiş haber başlığını geçelim. Peki ya sosyal medyada tartışılanlara ne demeli! Peki CNN Türk’ün sahibinin, bombalama haberini verecek olan sunucusunu herkesin gözü önünde, neredeyse zorlayarak susturmasına…



Kimileri olayın sorumlusu olarak Kürt halkını göstermiş, kimileri olayı “Onlar şehitlere üzülmüyorlardı ama…” noktasına getirip, işi intikamla sonlandırma gayretine girişmiş, kimileri de “Ne işleri dağda gecenin bir yarısı” deyip işin içinden çıkmaya yeltenmiş. Oysa başta da yazdığım gibi Türkiye Cumhuriyeti bir devlettir ve vatandaşlarının hayatlarını, sağlıklarını, haklarını korumakla yükümlüdür. Terörist bir kuruma karşı teröristçe karşılık veremez, vermemeli. Olay bir kazaysa, devlet zaman kaybetmeden özür dilemeli, bombalanan yere gidip, ölenlerin yakınlarının gönüllerini almalıdır, ailelere tazminat vermelidir. Ölenler başkaları olsaydı rical-i devleti hemen olay yerinde görürdük. Ortada bir hata, yanlış bir istihbarat varsa, çıksın birisi özür dilesin, oradaki halkın yüreğine su serpsin, yaralarını sarsın. Aksi takdirde ne tek yürek tek ülkeden sözetmeye hakları vardır bu sükunet aşıklarının ne de dün gece ölenlerin çocuklarının, kardeşlerinin dağa çıkması karşısında edecekleri bir laf. PKK baskınında şehit olan askerlerimizi ve masum sivilleri ne kadar anıyor, onlara ne kadar üzülüyorsak; aynı duyguları bu köylüler için hissedemiyorsak PKK'yı kendimize hoca olarak kabul etmişiz demektir.

“Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” diyerek şova çevirdiğimiz uluslararası toplantıları anımsayalım bir de! Gazze’ye yardım götüren gemiye yapılan baskını, deniz sınırından içeriye girmek isteyen aktivistlerin kurşun yağmuruna tutuluşunu ve öldürüşünü. Ardından bizim hükümetimizin özür talebini ve karşı tarafın sınır ihlalini, teröristlere yardım etme bahanesini öne sürüşlerini ve bir türlü özür dilememelerini... Bize bir şeyler anlatmalı bu iki durumun benzerliği. Başsağlığı dileyip, bir özrü, birkaç istifayı çok gören hükümetlerin değerini düşündürmeli belki de. Ölen 35 can, Şırnak’ta değil de İzmir’de ya da Bursa’da olsaydı Türkiye halkının ve hükümetinin tepkisi aynı olur muydu sorusu da gelmeli akıllarımıza, her ne kadar yanıt bulamayacağımızı bilesek de...



Görünen o ki “operasyon hatası”, “istihbarat yanlışlığı”, “heronların hinliği” gibi katliamı alet edevata atfederek işin içinden sıyrılmak isteyen, korkak bir güruh var başımızda. Ha bir de çıkıp konuşmaya devam ederler, Ermeni soykırımı olmadı, yolda öldüler (operasyon hatası). Dersim’de katliam olmadı, onlar orduyla savaşan eşkiyalarla karıştırıldı (yanlış istihbarat). Maraş’ta aleviler öldürülmedi, tahrik sonucu gelişti çatışmalar (bilinmeyen dış güçler)... Liste uzayıp gider ama sorunlar çözülmez. Çünkü halkıyla dost olmaya çalışan bir devlet yoktur ortada. Yazanı, çizeni, en ufak laf edeni hapse yollayan bir sistemden söz ediyoruz. Kendi halkına işkence yapan, sorumluları yakalamaktan kaçınan, sorunları çözmek yerine lafazanlıkla vakit kaybeden insanlardan. Bu vakit kaybetme huyu, bu işleri ağırdan alma nemelazımcılığı, bu bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın adamsendeciliği sürdüğü sürece Türkiye’deki Kürt sorunu çözülmez, çözülemez. Çünkü kendimize rehber edindiğimiz ilkeler yanlış, insan tabanında değil de güç tabanında birleşiyoruz. Akıl rehberlerimizi yanlış adreslerde arıyoruz...

Ve bana öyle görünüyor ki İsrail sadece dostumuz değil, hocamız da aynı zamanda...

26 Mayıs 2011

Behzat Ç ve İmamın Ordusu

Bir arkadaşım tavsiye etti. Ben de bir bakayım dedim. Yurtdışında yaşadığım için takip etme olanağım yok Türkiye’de yayınlanan dizileri. Birileri youtube’e koymuş şimdiye kadar yayınlanan tüm bölümleri, hem de reklamsız! Açtım izledim. Sonra bırakamadım. Beş gün boyunca işten ne zaman vakit buldumsa Behzat’ı izledim ve dün akşam 34. Bölümü de bitirdim. Yaklaşık 50 saatlik bir maraton. Daha önce hiç yapmadığım bir şey olduğu için gündelik hayatımın (özellikle yazma ve okuma) eksenini kaydıran bir deneyim oldu benim için, en azından son beş gün için. Bu yazıyı da Behzat Ç yüzünden geç yazıyorum.Behzat Ç’nin sıradan dizilerle örtüşen yanlarını sıralamak zor değil. Aşk, ihanet, yanlış anlaşılma, klasik aile sorunları gibi herkesin hayatında yer alan inişler ve çıkışlar bu dizide de var. Yalnız bütün bunların yanında bol bol, hatta biplerin arkasından tahmin edebildiğim zaman yaratıcı olduklarını bile düşündüğüm, küfür var dizide. Sokak ağzıyla konuşuyor hemen herkes, yeri geldiğinde cumhuriyet savcısı ve polis müdürü bile. Karakterler gariban halk insanını temsil etmekte zorlanmıyorlar. Hepsi birer devlet memuru olan cinayet bürosu elemanlarının birbirleriyle olan ilişkilerinde, gerçekçi, hatta kimi zaman gerçeküstü bir yan var. Taksi parasını tartışma konusu yapan, faturaları ödemekte sıkıntı çeken, evini ısıtmakta zorlanan, her bunaldığında kendisini arkadaşlarıyla içiyor bulan insanlar bir bakıma Türkiye’nin “işini bilmeyen” memurunun ta kendisidir. 

Behzat Ç. asi ve uyumsuz bir başkomiserdir. Emir almayı sevmez ve bu yüzden satın alınamaz. Duygusaldır ama bunu asla belli etmez. Takım arkadaşlarına, onların babasıymış gibi sahip çıkar, her dertleriyle ilgilenir, sever de döver de! Cinayetleri de sistemli bir şekilde çözmez zaten. Pek çok bölümde iletişim sorunundan dolayı fazladan insan ölür ya da cinayetin çözülmesi daha uzun zaman alır. Mesela, takımdaki herkesin öğrendiğini en kısa şekilde diğer takım arkadaşlarına iletebilmesi için ortada verimli bir araç yoktur. Cep telefonlarıyla kurarlar iletişimi. Bunun yanında gereksiz bağrışmalar ve farklı ağızlardan yapılan tekrarlar, bunların sırf diziyi uzatmak için yapıldıkları izlenimi vermektedir. 

Behzat Ç. dizisini ilginç yapan en önemli yönlerden birisi kuşkusuz, devlet kurumlarında mantar gibi yayılan gruplaşmalara gönderme yapan olaylar zinciridir. Cinayete kurban giden bir albayı eldeki tüm kanıtlara rağmen intihar etmiş gibi göstermek, kanıtları güpegündüz ortadan kaldırmak, bu albayla yaptığı yazı dizisini yayınlamak isteyen gazetecinin evine baskın yapmak, balistiğe gönderilen bir silahı yolda değiştirmek, olmayan kanıtları var etmek, olan kanıtları yok etmek, polisler tarafından öldürülen bir Afrikalıyı uyuşturucu kaçakçısı olarak göstermek, karakolda işkenceyle öldürülen solcu bir genci kendisini asmış gibi göstermek gibi pek çok olay var dizide. Kimi zaman kişisel sorunlarından dolayı yılmış gibi görünse de uzun erimde Behzat Ç vazgeçmez amacından. Kendisine verilen ödülü reddederken söyledikleri de manidardır: “Ben iyi bir adam olamadım ama kimsenin de adamı olmadım. Hep doğru bildiğim yolda yürüdüm.” der ödül töreninde. 

Umarım dizi şu anki çizgisinde devam eder ve bir yandan cinayetleri çözmeye çalışırken diğer yandan aşık olup, kalbi kırılan takım elemanları, Türkiye’nin siyasi gündemine gönderme yapmaya devam eder. Gazetecilerin yazdıklarından dolayı hapse atıldıkları, amirinden değil de abisinden emir alan polis memurlarının ortalıkta cirit attığı, “Ben bu ülke için çok kurşun sıktım.” diyen yasal katillerin ellerini kollarını sallayarak müsteşarlarla birlikte ihalelere girdikleri bir ülkede, eğer bir gün huzur olacaksa, bu ancak gerçekleri korkusuzca ortaya koyabilen, kimsenin adamı olmayan ama sadece ve sadece adalete hesap veren polis memurlarının eliyle olacaktır. Umut varsa bu ancak gerçeğe inanan, demokrasiye ve cumhuriyete saygılı, ırkçı ve şovenist zihniyetten uzak devlet memurlarıyla mümkündür. Behzat’ın Harun’a dediği “Herkes yamuk oğlum, biz düzgün olsak ne olacak?” cümlesini haksız çıkarmak yine Behzat’ın ve onun gibi “kimsenin adamı olmayan” polislerin elindedir. 

Ali Rıza Arıcan