Bu Blogda Ara

YHA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YHA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ekim 2013

Başbakan Boğazı Yürüyerek Geçti

                                              Başbakan Boğazı Yürüyerek Geçti

Milyonların sevgilisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirmiş olduğu en büyük lider olan başbakan Eldoğan bu sabah boğazı yürüyerek geçerek tarihte bir ilke daha imza atmış oldu.

Uzun zamandır açılması beklenen, yıllardır yolları hasretle gözlenen, padişahlara ve onların cariyelerine nasip olmamış, cumhuriyetin kurucularının aklının ucundan bile geçmemiş olan, asrın projesi Marmaray nihayet İstanbulluların kullanımına sunuldu. Başbakan Eldoğan,  açılış öncesi yaptığı konuşmada Marmaray’ın asrın projesi olduğu gerçeğine bir kere daha parmak bastı. Konuşması yer yer alkışlar ve yoğun tezahüratla kesilen başbakan şunları söyledi.

“Onlar laf yapıyor, biz iş yapıyoruz. Onlar bağcıyı dövüyor, biz memleketin her yerini bağa bahçeye çeviriyoruz. Onlar yıllardır bu milletin parasını yiyerek keyif çattılar. Biz geldik ve milletin iradesine konan mühürleri tek tek söktük. İşte, Marmaray. Sadece bizim değil, Abdülhamit Han’ın da rüyasıydı bu proje. Ona nasip olmadı.  Arada gelen sarhoşlara ayyaşlara da nasip olmadı, olamazdı da zaten. Rabbim bekletti bugünü, işi ehline bıraktı, kendisini seven ve sayanlara bahşetti böylesi özel bir projeyi yapmayı ve açmayı.”

Konuşmasının sonlarına doğru heyecanlandığı gözlemlenen başbakan, açılışa birkaç dakika kala halktan ve arkasında bekleyen protokol üyelerinden alışılmadık bir ricada bulundu. Başbakan, pek de emin olmayan bir dille şunları söyledi. “Sevgili vatandaşlarım, sayın protokol üyeleri;  bugün burada önemli bir açılışı yapmak için toplandık. Biliyorum, Londra’yı Pekin’e bağlayacak olan bu yer altı köprüsünden hepiniz bir an önce geçmek ve adınızı tarihe yazdırmak istiyorsunuz. Yalnız, benim sizden küçük bir ricam olacak. Ben çocukluğumdan beri tren sürmeyi hayal ettim. Çocukken en büyük eğlencem kendimi uzun bir trenin lokomotifini sürüyor olarak düşlemekti. İşte bugün bu hayalimi gerçekleştirmek istiyorum. Yüksek müsaadenizle trene tek başıma bineceğim ve bir sefer ben gidip geldikten sonra, yine hep birlikte binip gideceğiz. Bunu yapmak istememin nedeni tren sürme konusunda çok deneyimli olmamam. Kartal-Kadıköy metrosunu açarken oradaki vatmana sormuştum. -Başbakanım, koca ülkeyi sürüyorsunuz siz, bir tren ne ki! Zaten rayın üzerinde gidiyor. -demişti. Ben yine de siz değerli halkımı ve arkadaşlarımı böylesi bir denemeye dâhil etmek istemiyorum. Yolcu taşıma riskini üzerime alamam. Hem zaten bu projeyi zamanında bitirerek yeteri kadar risk aldık.”  dedi.

Bu ricayı “Başbakan kırılmaz, vatan bölünmez” nidalarıyla karşılayan halka protokolden de yoğun destek geldi. Başta söz sultanı Arinç, sonra da Japon başbakanı Abel alkışlarla tüm protokole öncelik ettiler. Böylece başbakan sabah yapılan ilk seferi tek başına yaptı.

Alkışlar ve besmelelerle kesilen kurdelenin ardından başbakan tek başına vatman koltuğuna oturdu. Millet karar değiştirir de, arada kaynayıp binmeye kalkar diye kapıları hemen kapattı. Birkaç saniye sonra gözden kaybolan başbakan Sirkeci durağında durmadan devam etti. Olaylar da bundan sonra gerçekleşti.
Tren yer altına girip, denizin dibindeki yolculuğuna başladıktan bir süre sonra sistemin elektrikleri kesildi.

Merkezdeki memurlar, “Biraz bekleyin, gelir” dedilerse de geçen dakikalar herkesi tedirgin etti. Kendisinden uzun süre haber alınamayan başbakan, yarım saat sonra Üsküdar’daki çıkış noktasında üstü başı kirli halde belirdi. Kendisini bekleyen halkı daha fazla bekletmemek için 500 metrelik mesafeyi rayların üzerinde yürüyerek kat eden milyonların sevgilisi başbakan gün ışığına kavuştuğunda, halkın sevgi dolu bağrına da kavuşmuş oldu. Kendisini özlemle bekleyen halkın büyük sevgi gösterileriyle karşılaşan başbakan, yorgunluğuna ve yüzünden anlaşılan kızgınlığına rağmen halkı selamlamayı ihmal etmedi. Bu sırada kalabalığın arasında hızla yayılan “Bizim başbakanımız boğazı yürüyerek de geçer” pankartları göze çarptı. Bir başka pankartta da “Hz Musa (AS) yardı geçti, Eldoğan deldi geçti.” yazıyordu.

İki saat sonra arızanın giderilmesiyle normal seferlerine tekrar başlayan Marmaray treni, öğleden sonra gerçekleşen bir kapı problemi nedeniyle tekrar kapatıldı. Ulaştırma Bakanı Birali, yaptığı açıklamada, sabah yaşanan arızanın kaynağının Gezi Parkı eylemine katılan bir fabrika işçisinin yeğeni olan teknisyenin mühendis olan komşusunun dalgınlığı olduğunu söyledi. Marmaray projesinde görevli olan bu mühendisin komşusunun amcası hakkında soruşturma açıldığını belirtti. Birali, öğleden sonraki kapı probleminin İsrail’le ilgili olabileceği dedikodularına ise şimdilik ihtimal vermediklerini ifade etti.

Birali’den sonra basın toplantısına devam eden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Öpbaş, “Marmaray gelecek haftadan itibaren normal seferlerine başlayacak ama gelecek yıl mart ayına kadar Avrupa yakasında Sirkeci’ye kadar, Asya yakasında da Üsküdar’a kadar yolcu taşıyacaktır. Bu konuda vatandaşlarımızı uyarmak tüm basın ordusunun bir görevidir.” uyarısında bulundu.  


Yaman Gazetesi Muhabiri Nuh Şah Bilir 

* Bu bir yalan haberdir. Eğlence amaçlı yazılmıştır. Günün anlam ve önemini anlatması açısından önemli olabilir. Gün bitmeden sayfaya koyayım diye aceleyle yazdım. 



10 Temmuz 2013

Sanal Dilencilerin Doğuşu

* Kafam daha dingin olunca güzel bir öykü yazacağım bu konuda. Aşağıdaki pek istediğim gibi olmadı. Silinip baştan yazılması gerek. Üşeniyorum...

Sanal Dilencilerin Doğuşu

Kentin en zengin mahallesinden başladılar temizliğe. Belliydi bahanelerinin çok önceden, kapalı kapılar ardında geleceği planlayan fütürologlar tarafından hazırlanmış olduğu; “Kenti fakirden, fukaradan, düşmüşten, sakattan,  körden, topaldan arındırıyoruz.” diye bağırıyorlardı ellerindeki megafonlarla. Reklam mı yapıyorlardı yoksa cürümlerine destek mi arıyorlardı belli değildi. Halk  izliyordu tedirgin, elleri vicdanlarında. Kimi yerde alkışlayanlar oluyordu yapılanları –kara camların arkasında kalmış görünmez güçlerdi bunlar-, kimi yerde yuhalayanlar kalpleriyle. Hükümetin emri kesindi. İçerisinde pek çok bürokratın, milletvekilinin ve bakanın yaşadığı bu semtte dilenci istemiyorlardı. Hepsi derhal temizlenmeliydi. Gitmek istemeyenler ağlarla avlanıp, derdest edilip, öylece götürülmeliydiler.  Başbakan bir doğu Asya gezisinde tanık olmuştu böylesi bir insan avına, çok sevmişti.  Vietnam’da, trafik kurallarına uymayan motosiklet sürücülerinin üzerine atılan ağların aynısıydı dilencilerin üzerine atılan. Tıpkı kontrolden çıkmış vahşi bir hayvanı yakalamak için kullanılan türden, ince örülmüş, siyah ve ağır bir ağ.

Taktik hep aynıydı. Bir dilenci sokağı boşaltın uyarısını takmayınca, polisler önce ortalıktan kayboluyor, dilenciye “Ohh be, gitti başımın belaları.” izlenimi veriyorlardı. Bir süre sonra, sessizce arkasından yaklaşıyordu iki ya da üç polis.  Önde bir memur elindeki ağı atıyor, ağın altında çaresizce çırpınan dilenci karga tulumba kamyonete tıkılıyordu. Olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki tek bir dilenci bile kaçamamıştı ağlardan. Bir grup insan hakları savunucusu genç, bir köşe başında gösteri yapmaktaydı ama onların bu gösterisi de çok uzun süremedi. Polise mukavemet olarak nitelendirilen bu davranış önce gaz bombasını getirdi, ardından da tazyikli suyu. Polis direnmeye devam edenlerin üzerine ağ atıp, onları da dilencilerin konduğu kamyonetlere doldurdu ve meydandan uzaklaştırdı.

Sonra diğer semtlere daldı polis, nerede bir dilenci gördü, aldı götürdü. Sakatlığına, numara yapıyor oluşuna, başkası için çalışıyor oluşuna, anne-oğul beraber dileniyor oluşuna, aslında dilenmiyor da selpak mendil satıyor oluşuna bakmadan hepsini tıktı ıslah evlerine, onlar dolunca da yetimhanelere, sığınma evlerine ve en sonunda da hapishanelere. Dilenmek yasaktı dünyanın en büyük on ekonomisine girmeye aday olan ülkede. Kötü bir imaj, küçük düşürücü bir ortam yaratıyordu yırtık pırtık elbiseleriyle kaldırımları işgal etmiş bu üretmeyen insan güruhu. Öyle ya! Ya üretip hakkıyla para kazanacaksın, kazandığından vergi vereceksin ya da yaşamayacaksın.

Sırf bu yüzden babaların oğullarına verdikleri harçlıklara vergi koydular, özel ders vermeyi ve otostop çekmeyi yasakladılar, kadınların haftada bir gün toplanıp pastalı börekli yaptıkları altın günlerine sınırlamalar getirdiler. Yapılacaksa altın günü bunu bankalar aracılığıyla devletin izin verdiği kurumlar yapardı. Böylece kontrol altına alınırdı tüm para akışı. Her el değiştirmeden de vergi alabilirdi devlet, tek bir kuruşu bile kaçırmadan.

Polisin dur durak bilmeyen şiddeti ve hükümetin her şeyi paraya çevirme hırsı halkta endişeyle karışık bir korkuya neden oldu. Tüm bu yasaklar bir şekilde delinebiliyordu. Örneğin otostop çeken bir genç arabaya biner binmez şoförle tanışıyor, polisin durdurup hesap sorması halinde söyleyecekleri tutarlı bir söylem birliğini birlikte oluşturuyorlardı. Böylece birbirini hiç tanımayan iki insan komşu ya da aile dostu olabiliyordu. Şoför zaten genci her gün aynı yere bırakan, babacan bir insandı. Genç de bu karşılıksız iyiliğe her gün teşekkür eden ama kesinlikle şoföre para vermeyen bir kadirşinastı.

Peki ya dilenciler! Onları nasıl geri getirebilecekti kent? Hoş, onlarsız kent daha bir temiz, daha bir güzeldi kimilerine göre. Bir kısım diğerleri de dilencilerin toplumda var olan eşitsizlik hastalığının semptomlarından birisi olduğunu, semptomu ortadan kaldırarak hastalığın çaresini bulmuş olmadığımızı söylüyordu. İstediğin kadar kes kanserli bölgeyi, kanserin kökünü kurutmadıkça yine çıkacaktır tümörler hiç ummadığın yerlerden, hiç ummadığın zamanlarda. 

Kent bir süre daha eylemlerle karıştı ama polisi aşamadı insanlar. Bazı işi gücü yerinde insanlar ben de dilenciyim, beni de alın diyerek eylem yaptılar kentin en geniş meydanlarında. Hapishaneler; avukatlarla, öğretmenlerle, doktorlarla doldu. Hükümet olağanüstü hal ilan edip, sokaklarda boş boş duran herkesi dilenci ilan etti. Köşede sevgilisini bekleyen genç iki gün gözaltında tutuldu dilenci olabilir şüphesiyle, parkta arkadaşını bekleyen bir kadın önce tartaklandı, gitmeyi reddedince de üzerine ağ atıldı, karga tulumba kodese tıkıldı. Yorulup kaldırımın bir kenarına oturan yaşlı teyzeler, ibadetinden sonra bir oturağa kurulup yaşıtlarıyla sohbete dalan yaşlı amcalar hep aynı muameleyi gördüler. “Kim, sokak ortasında boş duruyorsa, yani bir şey üretmeyip, bir şeyler alıp-satmıyorsa, o kişi dilencidir” diyordu yeni yasa. Yayıldıkça yayıldı bu dalga. 

Hükümet, mevsimin yaz olmasından istifade edip okulları nezarethaneye çevirdi. Binlerce, on binlerce avare insan buralarda tutulmaya başlandı. Bir süre sonra bu kadar çok insanın günlük yemek, temizlik ve barınma masrafları hükümete yük olmaya başladı. Bir yerden, bir şekilde finanse etmeliydiler bu kadar dilencinin bakımını.

Hükümet nihayet beklenen açıklamayı yaptı. Ellerinde bulunan yüzbinlerce dilenciyi zengin batı ülkelerine göndereceklerini söylediler. Üç aylık bir dil ve oyunculuk eğitiminden sonra her dilenci nitelikli işçi olarak başta Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda ve Japonya olmak üzere, gelişmiş ülkelere gönderilecek, onların kazandıkları paradan %50’ye yakın bir vergi alınacaktı. 30 yıl yurt dışında dilencilik yapan birisi, düzenli olarak primlerini de ödemişse, Türkiye’de emeklilik hakkına kavuşacaktı. Bu mükemmel fikir başbakanın baş danışmanından, bir zamanlar “çıkar lobisi” ifadesini “faiz lobisi” diye Türkçeleştiren ve ardından da hatasını kabul etmek yerine durumu kurtarmak için siyasi manevralara başvuran adamdan gelmişti. Başbakan her zamanki gibi çok tutmuştu, uzun vadede para getirecek bu işi.

Eğitimler verildi, kurslar tamamlandı ve beş bin kişilik ilk kafile yurt dışındaki farklı kentlere gönderildi. Ülke yavaş yavaş tüm dilencilerden arındırıldı, dilenci ihracatında diğer gelişen ve gelişmemiş ülkelerle kıyaslanamayacak sayılara ulaştı.  Sokaklarda artık bir tane bile sağlıksız, üstü başı kirli ve yırtık insan kalmamıştı. Artık her yerde; temiz ve iyi giyimli insanlar, işinde gücünde vatandaşlar görülüyordu. Yaklaşık bir yıllık yoğun bir çalışmanın sonucunda hükümet kentleri urlarından temizlemeyi başarmıştı. Yurt dışından gelen turistler bile şaşırıyordu sokaklarda yürüdüklerinde. “Hani” diyorlardı, “hani burası Avrupa kadar zengin olmayan gelişmekte olan bir ülkeydi! Bizim kentlerimizde bile bir sürü dilenci var.”

Oysa göremiyorlardı turistler yer altına çekilmiş, yukarı doğru değil de aşağı doğru büyüyen, kök salan urları. Artık insanlar sanal yolla dilenmeye başlamışlar, hemen her web sayfasının sağında solunda oturup dilenen animasyon figürleri belirmişti. Kredi kartınızla ya da posta yoluyla üç-beş metal para yardım etmek kimsenin bütçesini sarsmazdı. Hem internet sayesinde dilenciler kendilerini daha iyi ifade eder olmuşlardı. Kullanıcı; resmin üzerine gelince dilencinin profilini görebiliyor, diğer acındırıcı resimlerine bakabiliyor, en Arabesk filmlere taş çıkartacak hayat hikayesini okuyabiliyordu. Ayrıca yine internet sayesinde sokakların, caddelerin, illerin sınırlarını da aşmış oluyordu dilenciler. Bir dilenci herhangi bir günde Amerika’daki günahkar yaşlı bir Katolik kadından 1000 dolar, Singapur’da oğlunu sınava sokacak bir zengin bürokrattan 5000 dolar kazanabiliyordu. Artık iş pazarlama ve kendini iyi satma noktasına gelmişti. Kimi dilenciler gizliden reklam ajanslarıyla anlaşıp, kendi PR yönetimleriyle ilgilenmeye başladılar. Kimisi de yeni sanal dilencilere ön ayak olmak için reklamcılık firmaları açtılar. Bu kadar zeki olmayıp, dilenmekten vaz geçenler ise iş bulup çalıştılar ama nedense ülkedeki üretim istatistiklerinde bir artış gözlemlenmedi. Bir yandan işgücü artmıştı ama yapılan iş aynıydı. Hem aldatmacalar, kandırmacalar, birbirinin kuyusunu kazmalar, hayali işler daha bir artmış, ülke ekonomisi tarifi imkansız bir balonun içinde buluvermişti kendisini.

Yurt dışına gönderilen dilencilerin hemen hepsi ise vergi yükünden kurtulmak için birkaç ay içinde izlerini kaybettirmişlerdi. Bir kısmı kaçak yollarla ülkeye geri dönmüş olsa da pek çoğu gönderildikleri yerin vatandaşlığına geçip, kendilerine verilen geçici işlerle hayatlarını kazanmaya başlamışlardı. Hükümet büyük bir hevesle başladıkları projenin daha ilk adımında bu derece başarısızlıkla sonuçlanmasından dolayı büyük bir hayal kırıklığına uğramış olsa da bunu halkına itiraf edemeyeceği için sayıları uzun süre sakladı. Dünyanın en dilencisiz ülkesinin naif vatandaşları, hep ilk on ekonomiye girecekleri günleri hayal ederek, yıllarca aynı partiye oy vermeye devam etti.

10 Temmuz 2013, Maltepe - İstanbul




11 Haziran 2013

TURİSTLERE ŞOK HABER: FOTOĞRAF ÇEKMEK ARTIK ÜCRETLİ

                                  
Aceleyle yazılmış bir yalan haber. İki iş arasında dinlenmiş olmak için yazdım. 

TURİSTLERE ŞOK HABER: FOTOĞRAF ÇEKMEK ARTIK ÜCRETLİ

Taksim Gezi Parkı ve Beşiktaş’taki Kadıköy İskelesi’nden sonra hükümet yeni bir gelir kaynağı buldu. Dün sabah 4:30’da oylamayla kabul edilen kanuna göre bundan sonra İstanbul manzaralarını fotoğraflamak, yayınlamak ve/veya paylaşmak hükümet tarafından belirlenecek özel bir firmanın tekeline verilecek. Kentin tüm tarihi ve turistik yerlerinde görevlendirilecek binlerce güvenlik memuru sayesinde insanların gördükleri bir güzel manzarayı fotoğraflamaları engellenecek. Bu konuda konuştuğumuz hükümet sözcüsü Satılmış Köloğlu, arkadaşımız Enes Başeğmez’in sorularını yanıtladı.

Başeğmez: Sayın Köloğu, yine bir yasayı sabahın erken saatlerinde geçirdiniz meclisten. Halk böylesi önemli kararların yangından mal kaçırır gibi alınmasına tepkili. Ne diyorsunuz bu konuda?

Köloğlu: Efendim, hükümetimiz %51 çoğunluğun oyunu almıştır. Biz halkız zaten. İstediğimiz yasayı, istediğimiz zaman çıkarırız. Meclis artık bir formalite olmuştur. İstesek meclisi es geçip çıkarırız yasaları. Bize kalırsa bunların haber olması bile abes. Partimiz halkın çoğunu temsil ettiği için halkın çoğunun arzusunu yerine getirmektedir. Bu kadar basit!

Başeğmez: Peki ne olacak şimdi? Kız Kulesi’ni beğenen bir turist çekemeyecek mi fotoğrafını?

Köloğlu: Çekemeyecek tabii efendim. Neden çekebilsin ki! Böyle güzelliklerimiz var, milyonlarca insan İstanbul’umuzu gezmeye görmeye geliyor. Bu turistlerin pek çoğu zırnık para bırakmadan basıp gidiyor. İşte biz bu paraya göz diktik. Turistler için fotoğraf başına 1 Yuro alacağız. Tabii bu bize gelecek olan para. Aracı şirket ne kadar para ister, ne kadar kar eder, ona biz karar veremeyiz.

Başeğmez: Aracı şirketin başbakanın damadının halasının oğluna ait olduğu bir iddia var. Bu konuda bir şey diyecek misiniz?

Köloğlu: Söylenti onlar, efendim. Var mı kanıtınız? Hem olsa ne olur ki! İhaleye girmiş, kazanmış. İhale yasasına aykırı bir şey yapılmışsa zaten Yargıtay’dan döner, merak etmeyin.

Başeğmez: Neyse! Az önce turistler için 1 Yuro ücret alacağınızı söylediniz. Peki ya Türkiye vatandaşları? Onlar da ödeyecek mi? Yoksa onlara bedava mı?

Köloğlu: Tabii onlar için biraz insaflı davrandık. TC kimlik kartını gösterenler fotoğraf başına 1 TL ödeyerek beğendikleri güzellikleri ölümsüzleştirebilirler.

Başeğmez: Peki ya bu fotoğrafları sosyal medyada paylaşmak? O da yasaklandı sanırım yeni kanunla!

Köloğlu: Henüz değil, ama yakında onu da çıkaracağız inşallah. İnsanlar çektikleri fotoğrafları paylaşmasınlar ki yurt dışında yaşayanlar ülkemize gelsinler, gözleriyle görebilsinler Sultanahmet’i, Ayasofya’yı, Kapadokya’yı, üçüncü köprüyü. Biz de onların parasını görelim. Sağda solda paylaşılan fotoğraflardan hükümetimizin kaybettiği paranın haddi hesabı yoktur. Bu paralar bize gelsin, bizde kalsın.

Başeğmez: İyi ama sizce halk bu yeni yasayı nasıl karşılayacak? Gezi Parkı sorunu daha çözülmemişken, binlerce genç Taksim’de komün hayatı yaşamaya devam ediyorken… Böylesi bir yasa için kötü bir zamanlama değil mi?

Köloğlu: Hiçbir şey olmaz! Başbakanımız defalarca söyledi. Üç-beş çapulcuya, yurt dışında konuşlanmış faiz lobilerine pabuç bırakacak değiliz. Biz hükümetimiz, muhatabımız da sandıktır. Bu hükümet kendisinden kimsenin yapamadığı bir şeyi yaptı.

Başeğmez: Nedir o efendim?

Köloğlu: Hükümetimiz paranın kokusunu çok iyi almaktadır. Nerede para var, o para nasıl ortaya çıkarılabilir; bunu çok iyi biliyoruz. Âtıl durumdaki pek çok çeşmeyi akar hale getirdik. Sayemizde halkımız para yüzü gördü.

Başeğmez: Tıpkı Kadıköy iskelesini Shangri-La oteline sattığınız gibi mi?

Köloğlu: Neden olmasın, efendim. Arazi devlete ait değil mi? İster satar, ister kendisi kullanır, isterse oraya AVM diker. Önemli olan şehir içinde boş duran bir araziyi para makinesi haline getirebilmektir. Bunu bizden başkası başaramıyor, dolayısıyla kıskanıyorlar.

Başeğmez: Bu gidişle boğaza kıyısı olan tüm arazileri otellere, restoranlara satacaksınız ve sonunda halkın boğazın kenarında bırakın yürümeyi boğazı görmesi bile imkânsız hale gelecek. Bu nasıl oluyor da halkın %51’ini temsil etmek oluyor?


Köloğlu (Gülerek): İyi ya işte! Görmezlerse fotoğrafını da çekemezler. Kimse de pahalılıktan şikayet edemez. 

05 Şubat 2013

ALTERNATİF TURİZM GELECEK VAAT EDİYOR


 Alternatif turizm her geçen gün biraz daha yaygınlaşıyor. İlk olarak İstanbul’da ortaya çıkan ve ülkemize gelen turistlere gerçek Türkiye’yi tanıtmayı amaçlayan alternatif turizmciler gelecek konusunda iddialılar. Derbent’de, gecekondudan devşirme bir ofiste faaliyet gösteren TouristAnbul firmasının genel müdürü Şerafettin Civacı, yoğun gündeminden bize biraz vakit ayırdı ve arkadaşımız Enes Başeğmez’in sorularını yanıtladı.

Başeğmez: Sayın Civacı, kısaca anlatır mısınız, nedir bu alternatif turizm?

Civacı: Efendim, siz de çok iyi biliyorsunuz ki Türkiye’ye gelen turistler genelde İstanbul’un tarihi yarımadasını gezerler, ardından turlara katılıp Kapadokya’ya, Efes’e, Pamukkale’ye giderler. Bizim süsleyip, püsleyip onlara Türkiye diye tanıttığımız yapıları görür ve giderler. Oysa siz de bilirsiniz ki turistlerin gördükleri gerçek Türkiye’den bir hayli uzaktır. Örneğin, sabahın yedisinde Zincirlikuyu durağından metrobüse binmeden nasıl anlayabilir bir turist İstanbul’daki yaşamı? Ya da Derbent’de bekçiye yakalanmadan ağaç kesmeden, o ağaçları eve götürüp kış için istiflemeden hissedebilir mi Türkiyeli olmanın ne demek olduğunu?  İstanbullu olmak kapalı çarşıdan lokum alıp, Sultan Ahmet’te köfte yemekle olmuyor. İşte biz bu amaçla, yani gerçek Türkiye’yi tanıtma ülküsüyle çıktık yola.

Başeğmez: Şaşırtıcı gerçekten, peki var mı talep? Yani ciddi olarak balık istifi otobüslerde yolculuk etmek isteyen insanları bulabiliyor musunuz?

Civacı: Başlangıçta biraz zorluk çektik tabii ama kendimizi bir anlattık mı gerisi geldi. İnsanlar kuşkuyla yaklaşıyorlar bilmediklerine, onları ikna etmek zaman alıyor. İlk birkaç ay ofis açmaya bile gerek görmedik. Ama sonra işler açıldı. Özellikle sırt çantalı gençler, az buçuk okumuş enteller, süslü püslü şeyleri değil de gerçeği görmek isteyen akademisyenler tercih ediyorlar bizim programlarımızı.

Başeğmez: Ne tür programlarınız var?

Civacı: Şimdilik beş farklı programımız var. Bunları konularına göre ayırdık, adlarını da konularına göre verdik. Mesela bir programımızın adı “Türkiye’de Sağlık”. Bu programda turistimize, sadece bir hafta geçerli olan sahte bir kimlik veriyoruz. Turistimiz, bu kimliği kullanarak, yanındaki rehber arkadaşıyla birlikte herhangi bir devlet hastanesine gidiyor, sıraya giriyor, hemşireden azar işitiyor, yan odada doktorunu döven hasta yakınlarını görüyor, koridorlarda perişan olmuş hastaları bizzat gözlemliyor. Eğer denk getirebilirsek şanslı olanlarına acil kısmını da gösterebiliyoruz. Hastane hastane geziyorlar İstanbul’da, hastane kapısından her geri çevrilişlerinde daha bir derinden hissediyorlar hangi ülkeye geldiklerini.  

Bir başka popüler programımız da “İstanbul’da Ulaşım”. Bu programda turistimize bir istanbulkart veriyoruz ve yine rehberimizle birlikte onu sabahın köründe yola çıkartıyoruz. Mesela, Kartal’dan 500T’ye bindirip, Dört Levent’de indiriyoruz. Turistimiz soluyor sabahın havasını, işçilerin yorgun gözlerini, otobüse küvetle bineni de görüyor, horozla bineni de. Kozyatağı civarında oturduğu koltuğu bir yaşlı teyzeye vermesini talep ediyoruz ve dolayısıyla köprü trafiğini ayakta deneyimliyor. Dört Levent’e vardığımızda arkadaşımızı dolmuşa bindiriyoruz. Dolmuşta para ve para üstü uzatmayı, hiçbir yeri tutmadan ayakta durabilmeyi, etrafındaki tüm kadınlara “abla” demeyi ve arabesk dinleme adabını öğreniyor. Sonra Zincirlikuyu’dan metrobüse bindiriyoruz. O yoğunluğu görüyor, o kalabalığın gücünü, o akıncı ruhunu, otobüsün görünmesiyle yolcuların yüzüne yayılan o ışıltıyı, o Avrupa Birliği vatandaşlarına has pırıltıyı...

                            Metrobüste sıradan bir gün. Sağdan üçüncü
                      bayan bir İngiliz turist, çok eğlendiği her halinden belli.

Başeğmez: Ben bir de öğretmen programınızın olduğunu duymuştum. O nasıl? Çok popülermiş duyduğuma göre.

Civacı: Evet, öyledir. Bu programda turistimiz bir haftalığına öğretmen oluyor. Böylece anlıyor eğitim sistemimizin gerçek durumunu. Öğrencileri ayarlıyoruz, turistimizi okul dışında dövmeleri için. Zaten okulda da müdür ve müdür yardımcıları turistimize göz açtırmıyorlar; öğretmenlik yapmaması ve yaratıcı fikirler üretmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Ayrıca, öğretmenlik yaptığı süre içerisinde turistimizin tüm parasını alıyoruz; kendisini akşamları limon satmaya, geceleri de bekçilere görünmeden ormandan odun kaçırmaya zorluyoruz. Şanslıysa, yani ziyareti kış aylarına denk geldiyse her gün işe nefret ederek gidiyor. Karın çok yağmasını ve okulların tatil olmasını diliyor her gün.
  Bazı turist misafirler öğretmenliğin stresine dayanamayıp, program değiştirdiler. 

Başeğmez: İlginçmiş. Bence gazeteciler için de yapın bir tane. Fena olmaz. Gerçeği yazar, hapse düşer, bir daha da çıkamaz.

Civacı: Aslında iyi fikir ama uygulamada sorunlarla karşılaşabiliriz. Malum, savcılarla karşı karşıya gelirsek çabucak kaybederiz.

Başeğmez: Anladım. Peki işin teknik kısmı nasıl? Sanırım gruplarla çalışmıyorsunuz.

Civacı: Evet, genelde bir turist-bir rehber olarak çalışıyoruz fakat bazen güven sorunu yaşadığımız için iki turist-bir rehber uygulamasına razı olduğumuz zamanlar da oluyor.

Başeğmez: Diğer iki program? Gelecekteki programlarınız?

Civacı: Diğer iki programımız “Türkiye’de Devlet Memurunun Eline Düşmek” ve “Türkiye’de Gecekondu’da Yaşamak”. Bunlardan ikincisi yine popüler bir programdır. Bakın kapıda bekleyen İngiliz çift gecekondu programı için geldiler. Onları bu akşam Derbent’de bir gecekonduya yerleştireceğiz. Yarın sabah da polis kapılarına dayanacak, belediye buldozerlerle evlerini başlarına yıkacak. Onların da paralarını, pasaportlarını alacağız. Bir hafta boyunca hissedecekler Türkiye’de gecekonducu olmayı. Ayrıca gösterilere katılacaklar, polisle çatışacaklar. Umarım bekledikleri gibi güzel bir program olur.

                              Bir Alman turist gecekondusunu terk etmek istemiyor.

Başeğmez: Yeni programlar? Planlar?

Civacı: Arkadaşlarımız “Türkiye’de Eşcinsel Olmak”, “Türkiye’de Kadın Olmak” ve “Türkiye’de Gayr-i Müslim Olmak” konuları üzerinde çalışıyorlar ama henüz firma olarak net bir karara varmış değiliz. Siz de hak verirsiniz ki hassas konular bunlar, ciddi risk taşıyor. Turistlerimiz bizim misafirlerimizdir sonuçta. Azıcık dayak yemeleri, yolda soyulmaları veya azarlanmaları bir nebze idare edilebilir ama iş cinayete, tecavüze, hayati tehlike arz eden yaralanmaya kadar giderse başımız derde girer. Sonuçta biz de para kazanmaya çalışan bir kurumuz. Bize zarar getirecek riskli planlardan kaçınıyoruz.

Başeğmez: Civalı bey, gerçekten çok bilgilendirici bir söyleşi oldu. Umarım işlerinizde başarılı olursunuz ve sizin gibi firmalar hem sayıca artarlar hem de kalite yönüyle hak ettiğiniz noktalara ulaşır. Değerli vaktinizi bize ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Civacı: Ben teşekkür ederim. Her zaman bekleriz.
                                                    
          Alirıza Arıcan – 4 Şubat 2013, Derbent - İstanbul


* Bu bir yalan haberdir. İçinde geçen adları ben uydurdum, resimleri de internetten buldum. Kimseyi incitmek gibi bir niyetim yok, olamaz da. Resimlerdeki şahıslar beni affetsinler.


07 Ocak 2013

ÇEKİRDEK AİLE TANIMI DEĞİŞİYOR


                                                                                                       6 Ocak 2013

BAŞBAKANIN TALİMATIYLA ÇEKİRDEK AİLE TANIMI DEĞİŞTİRİLİYOR

Üç çocuktan aşağısının Türkiye’nin geleceğine zarar getireceğini her fırsatta dile getiren başbakan, ilgili bakanlıklara, çekirdek aile tanımına iki çocuk daha eklenmesi talimatını verdi. İki gün önce, ünlü futbolcu Ali Hazel Topçu ile seksi manken Hürrem Canan Donsuz’un nikahında şahitlik yapan başbakan, Ali Hazel’den en az dört çocuk sözü alana kadar resmi belgelere imza atmayacağını şakayla karışık söylemişti.



Dün akşam TRT 12’de “Yeşil Koltuk” programına katılan Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Gıyasettin Şakiroğlu, başbakanın talimatı doğrultusunda anayasada geçen aile tanımında değişikliğe gidileceğini söyledi. Şakiroğlu, yakında çıkarılan bir kanunla üç çocuk sahibi olmayan çiftlere “eksik aile” adı verileceğini, çocuksuz çiftlere de evlilik cüzdanı verilmeyeceğini ifade etti. Gazeteci Erdem Erkan’ın sorularını yanıtlayan Şakiroğlu konuşmasına şu şekilde devam etti. “Ülkemizin genç nüfus avantajını koruması gerekir. Avrupa gibi yaşlanmayı kaldıramayız. Hele bir de Asya’daki ve Afrika’daki ucuz işgücüyle mücadele etmek için genç nüfus şart. Yoksa Toyota gibi, Ford gibi dev şirketleri ülkemizde yatırım yapıp, burada istihdam yaratmaları konusunda ikna edemeyiz. Dışarıdan devşirme işçiler getiremeyeceğimize göre kendimiz yetiştirmeliyiz. İşsizlik oranı %10-15 civarında tutulmalı ki elimizde çaresiz bir işsiz ordusu olsun ve bu ordu sayesinde maaşları rekabet gücümüzü yitirmeyecek düzeyde tutabilelim. Yani kısacası, doğurmalıyız, daha çok doğurmalıyız. Bu konuda başbakanımızın ileri görüşlülüğüne hak vermemek imkânsız.”



Erdem Erkan’ın yeni çıkarılacak kanun hakkındaki sorusuna bakan şöyle yanıt verdi: “Yeni kanuna göre çocuksuz çiftlere ilk çocukları doğana kadar evlilik cüzdanı verilmeyecek. Beraber yaşamalarına izin verilecek ama bu izin bir yıl içinde evlenen kadının hamile kalmaması durumunda iptal edilebilecek. Çocuk yapmıyorlarsa ne diye birlikte yaşıyorlar, değil mi? İlk çocukları olunca çifte “Geçici Evlilik Cüzdanı” verilecek. Verilen bu geçici cüzdan üç yıl içerisinde çift eğer ikinci çocuğu yapmazsa geçerliliğini yitirecek. Çift eğer ikinci çocuğunu üç yıl içinde yaparsa evlilik cüzdanları geçici-daimiye dönüştürülecek. Verilen bu geçici-daimi evlilik cüzdanı da çift eğer üç yıl içinde üçüncü çocuğunu yaparsa daimi-daimi evlilik cüzdanına dönüştürülecek. Bir çift daimi-daimi evlilik cüzdanını bir kere aldı mı dördüncü ve sonrası çocuklarının bakım masraflarının yarısını devlet üstlenecek.“



Programa telefonla katılan Milli Eğitim Bakanı Halil İbrahim Urgancıbaşı ise örgün eğitim kurumlarında okutulan ders kitaplarındaki çekirdek aile tanımının 2013 yılından itibaren değiştirileceğini söyledi. Bakan, “Eskiden, çekirdek aile deyince bir anne, bir baba, bir de çocuk resmi koyar, geçiştirirdik. Şimdi, ekonomimiz güçlendi ve otuz kırk yıl sonrası için plan yapabilecek öngörü gücüne kavuştuk. Bu yüzden ders kitaplarındaki tüm o resimler yenileriyle değiştirilecek. Bir tane somurtkan çocuk yerine, üç tane mutlu, şen şakrak çocuk konacak. Böylece çocuklarımız daha erken yaşlarda alışacaklar üç çocuğun doğallığına. Ayrıca edebiyat kitaplarındaki tek çocuklu aileleri anlatan hikayeler çıkarılacak. Onların yerine bol çocuklu ailelerin hikayeleri okutulacak.“



Programın sonunda Hakkari’nin Ökkeşler köyünden gelen 17 çocuğu ve 94 torunu olan Hacı Hüseyin Ökkeşler’e örnek aile madalyası verildi. Ökkeşler ve örnek ailesi programın yapıldığı stüdyoya sığmadıkları için, hatıra resmi için bahçeye alındılar. 

Enes Başeğmez, Sansürsüz Gazetesi

 *** Bu bir yalan haberdir. Yalan olarak kalması dileğiyle. Resimleri internetten buldum. 


02 Ağustos 2012

Hükümetten Şok Açıklama: Dinler Özelleştiriliyor.


                                                                                          Öykünün fikir babası Gündüz Vassaf’a

Hükümetten Şok Açıklama: Dinler Özelleştiriliyor.

Bakanlar Kurulu’nun Temmuz ayı sonunda yaptığı toplantıdan sürpriz bir karar çıktı: Dinler Özelleştiriliyor, Cemaatler Artık Fiş Kesmek Zorundalar ve Dini Liderler CEO Olarak Anılacaklar.

Konuyla ilgili daha geniş bilgi almak için YHA’dan arkadaşımız Filiz Yalın, kaldırılan Diyanet İşleri Başkanlığı görevini üstlenen Türkiye Dinleri Holding’in CEO’su Yusuf Musa Yunuscan ile makamında görüştü.

Filiz: Sayın Yunuscan, büyük bir kafa karışıklığı var insanlarda. Herkes bir şey söylüyor ama kimin neyi doğru neyi yanlış anladığını bilmek zor. Siz Türkiye’deki tüm din işlerinden sorumlu olan kişisiniz. Ne diyeceksiniz yeni kanun hakkında? Ne getiriyor bu kanun, ne götürüyor?

Yunuscan: Filiz Hanım, siz de çok iyi biliyorsunuz ki dinler toplumu şekillendirmek için var olan üst yapılardan birisidir. Tıpkı reklam şirketleri ya da siyasetçiler gibi, din adamları da karar verme, verilen kararları uygulama ve sonuçlarını ciddi bir şekilde takip etme gibi toplumu yakından ilgilendiren üç ana mekanizmada söz sahibidirler. Bu noktadan bakınca bir dini liderin, bir şirket yöneticisinden farkı yoktur. İşte hükümetimiz de bu benzerliklerin farkına vardı ve aradaki özde olmayan ama adlarda kalan farkları kaldırdı. Mesela ben Türkiye Dinleri Holding’in CEO’su konumundayım artık. Benim altımda; sayın Ahmet Necip Sırmacı Müslüman Türkiye A. Ş.’nin CEO’su, sayın Yorgos Bartamleyus Hristiyan Türkiye A. Ş.’nin CEO’su, sayın Şalom Moşe Musevi Türkiye A.Ş.’nin CEO’su.  Bu liste böyle gidiyor. Hepsini saymaya gerek yok.

Filiz: Peki ya Aleviler? Onlar için de bir alt şirket var mı?

Yunuscan: Filiz Hanım, siz de biliyorsunuz ki hükümetimiz Aleviliği ayrı bir din olarak değil de İslam’ın Şii koluna bağlı bir mezhep olarak görüyor. Bu durumda onlar da sayın Sırmacı’nın önderliğinde hizmet verecekler. Bu demek değil ki Sünni Müslümanlarla aynı hizmeti alacaklar, sadece kendilerine ait bir CEO’ları olmayacak ve borsada Müslüman Türkiye A. Ş. adıyla işlem görecekler. Bunun dışında sayın Sırmacı’nın Alevi vatandaşlarımızı memnun edecek icraatlara çoktan başladığına eminim.

Filiz: Peki bu özelleştirme ne getirecek, ad değişikliğinden başka?

Yunuscan: Çok şey. Her şeyden önce devlet dinlerden desteğini çekecek. Bundan sonra her din kendi başına ayakta durmaya çalışacak, tıpkı özel şirketler gibi. Müşterilerinden abonelik ücreti toplayacak. Bunun karşılığında halka hizmet edecek, nasihatler verecek, insanları doğru yola davet edecekler. Hizmetlerden faydalanmak istemeyenler aboneliklerini sonlandıracaklar, daha fazla hizmet talep edenler aboneliklerini bir üst kademeye çıkarabilecekler. Artık öyle camilerde ezan okunmayacak. Abonelerin evlerine yerleştirilen özel bir sistem günde beş defa ezanı okuyacak, Ramazan ayında sahur vaktinde davulu çalacak. Hristiyan vatandaşlarımız için de aynı şey geçerli. İsterlerse evlerinde dinleyebilecekler zangocun çaldığı çanları ve Pazar ayinini. Camiler, Cemevleri, Kiliseler, Sinagoglar yine açık olacaklar. Sadece etraflarına rahatsızlık veremeyecekler. Özgürlükler ülkesine yakışan da budur. İsteyene istediğini vermek, istemeyeni muaf tutmak.

Filiz: İlginç! Peki, devlet dinlerin elde ettiği paralardan vergi alacak mı?

Yunuscan: Tabii ki Filiz hanım, tabii ki! Ben boşuna mı Türkiye Dinleri’nin CEO’su oldum? Biliyorsunuz, ben aslen muhasebeciyim. Yıllarca yurt dışında ve yurt içinde, bankalarda ve büyük şirketlerde milyar dolarlık anlaşmaların hesaplarını tuttum, vergileri ödedim. Benim bu göreve getirilmemin nedeni de bu. Dinlerin kasasına giren her kuruştan haberimiz olacak, hepsini vergilendireceğiz. Vergisi alındıktan sonra kalan parayla ne yaparlarsa yapsınlar. İster cami açsınlar, ister kiliselerini satsınlar, isterlerse sinagogun bahçesine dev şamdanlar diksinler. Müşteriler memnun olduktan sonra biz karışmayız. Sonuçta şirketlerin hisse değerleri borsada değer görecek.

Filiz: Şu borsa konusunu biraz aydınlatır mısınız? Az önce de sözü geçmişti, unutmadan sorayım.

Yunuscan: Şirket statüsünde oldukları için tüm diğer şirketlerin faydalandığı nimetlerden faydalanacaklar. Mesela Müslüman Türkiye CEO’su bir karar aldı ve karar sonunda şirketin hisseleri düşmeye başladı ya da yatırımcılar Musevi Türkiye’ye, Hristiyan Türkiye’ye kaçmaya başladı, ne yapacak? Hemen kararı geri alacak, tekrar düşünecek, müşteriyi nasıl memnun ederim sorusunu bir daha soracak. Yok artık öyle eskisi gibi, eski tas eski hamam. Çalışacaksınız, yeni ürünler piyasaya sunacaksınız, insanları inovasyonla büyüleyeceksiniz.  Büyüleyeceksiniz ki abone sayınız artsın, hisseleriniz değer kazansın. Bugüne kadar yan gelip yatarak, devletin verdikleriyle geçindiler. Artık devir değişti, ekonomi dinler üstü bir konuma geçti. Televizyonlarda, ekranların altında göreceksiniz o gün hangi şirketin ne kadar değer kazandığını. İsterseniz satacaksınız hisselerinizi, isterseniz tutacaksınız elinizde. Dolar –Türkiye İslam, Avro-Türkiye Alevilik, Altın-Türkiye Hristiyanlık gibi pariteler sürekli olarak doğru bir şekilde, en güvenilir kanallarla halkımıza iletilecek. Kimse kimseyi kandıramayacak, kimse kimsenin ekmeğini yiyemeyecek.

Filiz: Peki reklam? Reklam verebilecek mi bu şirketler?

Yunuscan: Dedim ya! Tıpkı diğer şirketler gibi; televizyona, internete, radyoya reklam verebilecekler. Yalnız hükümetin bu konuda bazı katı kuralları olacak. Mesela,” cennette denize nazır yamaçta, havadar arsa” gibi tutamayacakları sözleri vermelerini engelleyeceğiz. Haksız rekabetin ve tekelleşmenin de önünü keseceğiz. Bunun dışında müşteri çekmek için kampanyalar düzenleyebilirler. Nasıl ki telefon şirketleri numaranızı değiştirmeden sizin hattınızı başka bir şirkete devredebiliyor, Türkiye Dinleri A. Ş.’nin çatısı altında işlem gören şirketler de adınızı değiştirmeden aboneliğinizi başka bir şirkete geçirebilecekler. İsterseniz aboneliğinizi gizli tutabileceksiniz, isterseniz kimlik kartınıza yazdırabileceksiniz.  

Filiz: Peki, aynı anda iki dine abone olabilecek miyiz? Yeni doğan çocuklar?

Yunuscan: Bu sorunun iki yönü var. Teorik olarak bizim açımızdan sorun yok. Her iki dinin de abonelik ücretini ödediğiniz sürece hizmet almaya devam edebilirsiniz. Fakat, diyelim ki iki aboneliğiniz de sürüyorken –Allah göstermesin!- bir kazaya kurban gittiniz. Cenaze töreni nasıl düzenlenecek? Bu teknik sorun ileriki dönemlerde halledilebilecek bir şey. Şimdilik erken ama ikinci ve daha sonraki aboneliklerden cenaze törenleri hizmetini çıkarabiliriz. Böylece kişinin cenaze töreni ilk aboneliğine göre düzenlenebilir. Ya da bu kararı tamamıyla abonemize bırakabiliriz. Dediğim gibi, henüz erken. Daha çok çalışmamız gerekiyor bu ince detaylarla.

Yeni doğan çocuklara gelince. Onların durumu da biraz karışık. Şimdilik çocukları ebeveynlerinin abonelikleri üzerine kaydediyoruz, tıpkı pasaportlarda uygulandığı gibi ve bundan ek ücret talep etmiyoruz. Çocuk 18 yaşına gelir gelmez kendi seçimi doğrultusunda aboneliğini gerçekleştirecek.

Filiz: Anladım. Şimdi aklıma gelen bir soruyu sorayım, elimdeki listeden devam etmeden önce. Hiçbir dine abone olmama hakkımız var mı? Mesela ben ateistim ve herhangi bir dini hizmet almak istemiyorum. Mümkün mü bu?

Yunuscan: Maalesef hayır, ateist vatandaşlarımız için de Ateist Türkiye A. Ş. Şirketimiz var. Hiçbir hizmet almak istemeyen vatandaşlarımız bu hizmete abone olmak zorundalar. Böylece biz de bileceğiz onları nasıl mutlu edeceğimizi, onlara aylık seküler ahlak dergileri göndereceğiz. Ayrıca ateist vatandaşlarımızın yoğunlukta olduğu bölgelerdeki panolara dinsel mesaj içeren reklamları koymayacağız, ibadethaneleri istek doğrultusunda kütüphaneye ya da seküler ahlak merkezlerine dönüştüreceğiz.  Bu hizmetler için de ücret gerekiyor doğal olarak.

Filiz: Son olarak bir de cemaatleri sorayım. Onlar hakkında da bir takım düzenlemeler getiriliyor sanırım. Bu konudan bahseder misiniz biraz?

Yunuscan: Sizin de bildiğiniz gibi, Filiz Hanım, cemaatler bu ülkenin tartışılmaz bir gerçeği artık. Güçleri, faaliyet alanları belli. Bu nedenden dolayı hükümet onların kazançlarını da vergilendirmek istiyor. Dolayısıyla esnafların katıldığı himmet toplantılarında elde edilen gelirlerden %25, ev hanımlarının katıldığı himmet toplantılarında elde edilen gelirlerden %20, öğrencilerin katıldığı himmet toplantılarda elde edilen gelirlerden %15 vergi alınacak. Her himmet toplantısında devletin belirlediği bir muhasebeci  fiş kesecek ve vergiyi anında tahsil edecek.

Filiz: Peki, cemaatler borsada işlem görecek mi?

Yunuscan: (Gülerek) Şimdilik hayır ama ileride bunu da düşünüyoruz. Önce biz bir girelim, neler oluyor görelim. Halk abonelik sistemine alışsın. Mutlaka, Türkiye Müslümanları A.Ş. kendi müşterilerini memnun etmek için bir takım yaratıcı çözümler bulacaktır. Mesela Cuma vaazını evinde dinlemek isteyenlere bağlı bulundukları cemaate göre bir hizmet sunabilir. Aboneler, Gülen’in gündem üzerine görüşlerini bildirdiği bir konuşmasını ya da Cübbeli Ahmet Efendi’nin güncel bir vaazını evlerinde dinleyebilirler.

Filiz: Değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Yunuscan: Ben teşekkür ederim. Bu arada size ufak bir hediyem var. Bakın bu Kur’an okuyan kitap. Kendi kendisini okuyor. İstediğiniz sayfayı açıyorsunuz, kitap kendisini okumaya başlıyor. Her ayeti Arapçasını okuduktan sonra bir de Türkçe mealini okuyup, izah ediyor. Siz ister takip ediyorsunuz, ister başka bir işle meşgul olurken dinliyorsunuz. Türkiye Müslümanları A. Ş. yeni abone olan herkese, promosyon olarak veriyor. 

Filiz: Teşekkür ederim sayın Yunuscan. Ben kullanamam ama babaannem çok sevecektir böyle bir şeyi.

YHA, Filiz Yalın - 2 Ağustos 2012 – Çamlıtepe – İstanbul

PS: Bu haberin/öykünün ana düşüncesi bana ait değil. Türkiye’ye geldiğimde kitaplığımda Gündüz Vassaf’ın Cennetin Dibi adlı deneme kitabını gördüm ve 13 sene önce okuduğum bu kitabı tekrar büyük bir iştahla okudum. Vassaf kitabın bir yerinde dinlerin özelleştirilmesinden ve borsada değer görmesinden söz ediyor. Bir aydır kafamda dolanıp duruyordu bu düşünce, yağmur öncesi gökyüzünü dolduran gri bulutlar gibi. Nasip bugüneymiş.

01 Ağustos 2012

Öğretmenlere Bahşiş Alma Yolu Açıldı

Milli Eğitim Bakanı Halil İbrahim Yavaş, 2012 – 2013 öğretim yılı için müjdeli haberi verdi. Artık öğretmenler de bahşiş alabilecek ve bu bahşişlerden dolayı kimseye hesap vermek zorunda olmayacak.

Milli Eğitim Bakanı Yavaş, dün öğleden sonra İl Milli Eğitim Müdürleriyle yapılan kongreden sonra basın mensuplarının önüne geçti. Gazetecilerin ve meraklı öğretmenlerin sorularını yanıtlayan Yavaş, özetle, yeni yürürlüğe giren kanunun gerekçesini ve eğitime getireceği dinamizmi anlattı.

Basın toplantısının başında Bakan Yavaş şunları dile getirdi: Bildiğiniz gibi hükümetimiz serbest piyasa ekonomi rüyasını Türkiye’deki her kurumda gerçekleştirmek için elinden geleni yapıyor. Dağa taşa, kuş uçmaz kervan geçmez çöllere üniversiteler açıp, parası olup da üniversiteye giriş sınavını geçemeyen her öğrenciye hayallerinin üniversitelerinin kapılarını açtık. İşlem sırasını bilmeyen öğrencileri mühendis, km/h birimini m/s birimine çeviremeyenleri mimar yaptık.  Şimdi de özelleştirmenin eğitime getirdiği bu hareketliliği bir adım daha ileriye götürüp, öğretmenlerin lehine bir icraatta bulunuyoruz.  Tüm ilk, orta ve yüksek öğretim kurumlarında öğretmenlere bahşiş alma hakkı tanıyoruz. Çıkardığımız yeni kanuna göre öğrenciler beğendikleri derslerde öğretmenlerin masalarının köşelerine koydukları bahşiş kutularına istedikleri miktarda parayı atabilecekler. Öğrenciler beğenmedikleri öğretmenlere bahşiş vermek zorunda değiller ve kesinlikle bu konuda hiçbir zorlamayla karşılaşmayacaklar.
Toplantıdan hemen sonra bazı öğretmenlerin olası yıllık bahşiş toplamlarını hesapladıkları görüldü. 
Bir gazetecinin “Peki toplanan paralardan vergi alacak mısınız?” sorusuna “Hayır, devlet nasıl ki garsonlara ya da otel çalışanlarına verilen bahşişlerden vergi almıyor, öğretmenlere verilenlerden de almayacak. Bu tamamıyla öğretmenliğin kalitesini arttırmak için uygulanan bir teşvik programıdır. Para tamamıyla öğretmenin cebinde kalacaktır. Yalnız, nasıl ki bahşişin mümkün olduğu mesleklerde çalışanların maaşları düşük olur, bahşiş kazancını da hesaba kattığımız için önümüzdeki aydan itibaren tüm öğretmenlerin maaşlarında %20’lik bir kesinti yapacağız. Bahşişlere üst sınır koymadığımız için öğretmenlerimizin büyük bir çoğunluğunun bu %20’lik kaybı kolaylıkla geri alabileceklerini düşünüyoruz.” şeklinde yanıt verdi.

Bakan Yavaş sözlerine şu cümlelerle devam etti: Ülkemizin muasır medeniyetlerle yarışabilmesi için iyi bir eğitim sistemi şart. İyi bir eğitim iyi eğitilmiş öğretmenlerle başlar. Yeni getirdiğimiz bahşiş sistemiyle her öğretmen kendi iç dinamizmine kavuşacak, her sabah işe giderken “Ne yaparım da öğrencilerime en iyi şekilde öğretebilir, en çok bahşişi koparabilirim.” sorusunu soracak kendisine. Bu soruyu devlet kurumlarında çalışan memurlarımız yıllarca sordular ve zamanın başbakanından “Benim memurum işini bilir.” sözleriyle, haklı bir övgüye mazhar oldular. Şimdi biz bu övgü fırsatını öğretmenlere tanıyoruz. Çalışın, çabalayın, hem siz kazanın hem milletimiz kazansın. Parlak, çalışkan, eli açık, harcamaya alışmış öğrenciler yetiştirelim.

Arka sıralara oturtulduğu için sesini duyurmakta zorluk çeken bir öğretmen, “Sayın bakanım, böylesi bir kanunla öğrencileri müşteri durumuna getirdiğinizi ve onları memnun edecek şeylerin; örneğin sınav sorularına benzer soruları derste çözmek, ders işlemeyip öğrencilerle film izlemek, sınıfta eğitim amacı olmayan oyunlar oynamak gibi eğitimin kalitesini arttırmaktan ziyade düşürecek etkinliklerin sıklıkla uygulanacağını söyleyebiliriz. Bu konuda ne diyeceksiniz?” sorusunu yöneltti. Soruyu büyük bir sükûnetle dinleyen bakan şunları söyledi.

Sayın öğretmen arkadaşım. Öğrencilerin neyin mutlu edip neyin etmeyeceğini ben de biliyorum. Biz mutlu öğretmenler ve mutlu öğrenciler istiyoruz. Amacımız budur, gerisi teferruattır. Ne olacak öğrenci integralleri öğrenmese de bir Bruce Lee filmi izleyip eve güzel anılarla gitse, ne olur sanki 10 metre yüksekten düşen taşın yere çarpma hızını öğrenemese de cep telefonuyla alışveriş yapsa! Matematik artık bilgisayarlarla yapılıyor, fizik desen her gün değişen, oynak bir disiplin. Önemli olan diplomadır, önemli olan ülkedeki lise ve üniversite mezunlarının oranını arttırmaktır. Çok kitap okuyup adam olunmayacağını başbakanımız zaten çeşitli vesilelerle söylemişti. Mutlu bir gelecek ve mutlu bir Türkiye için attık biz bu adımı ve bu tür adımları atmaya devam edeceğiz. Bakanlar kurulu gelecek haftaki toplantıda, cami cemaatinin imama ve müezzine bahşiş verebilmesine izin verecek bir kanun üzerinde çalışacak. Ayrıca okullarda, öğretmenler başlarındaki müdürlere ve müfettişlere, müfettişler başmüfettişlere, başmüfettişler ilçe eğitim müdürlerine, ilçe eğitim müdürleri de il eğitim müdürlerine bahşiş verebilecekler. Sizin anlayacağınız, bir saadet zinciri kurduk, herkes naiplensin diye.  Durmak yok yola devam.
Toplantı salonunun dışında protesto eden bir öğretmen: Bizi palyaço yapmayın.
Bu sırada söze giren bir başka gazeteci “Peki, bahşiş kutusu sabit bir yerde mi duracak yoksa öğretmen kutuyu eline alıp dersin sonunda gezebilecek mi?” dedi. Bu soruya hafiften gülerek dinleyen Bakan Yavaş, “Bu konuda insiyatifi öğretmenlere bırakıyoruz. Malûmunuz, serbest piyasada amaç kârı maksimize etmektir. Öğretmenler bu konuda her türlü yaratıcı çözümü üretmekte serbesttir. İsterlerse az bahşiş verenlerin ya da hiç vermeyenlerin adlarını ifşa ederler,  –tabii bu tehdit amacıyla değil bilgilendirme amacıyla olacak, yoksa kanun dışı olur.-  isterlerse televizyona kendi öğretmenliklerinin reklamlarını verirler. Bu bizi hiç ilgilendirmez. Biz son ürünle ilgileniyoruz. Biz eğitimin kalitesiyle, artan lise ve üniversite mezunu oranıyla, mezun olur olmaz ev ve araba almak için bankalardan kredi alma yarışına girecek yeni nesil çalışanlarla ve her şeyden önce öğrencilerin mutluluğuyla ilgileniyoruz.” dedi.

Toplantının hemen ardından bakan Yavaş, çantasından çıkardığı ve masasının üzerinde kesip, bantlarla yapıştırdığı karton bir kutuyu eline alıp, gazetecilerin ve diğer eğitim görevlilerinin arasında ağır ağır yürüdü. Bahşiş vermeyen öğretmenlerin kulağına eğilip bir şeyler fısıldadıktan sonra, bu öğretmenlerin ellerinin de arka ceplerine gittiği gözlemlendi. Bütün sıraları gezdikten sonra, masasına dönüp topladığı bahşişi sayan bakan Yavaş, alkışlar eşliğinde salondan çıktı.

Enes Başeğmez – YHA - 31 Temmuz 2012

Dipnot: Yazmama gerek yok ama ne olur ne olmaz diye yazayım. Yukarıdaki haber uydurmadır. Adı geçen kişilerle ve makamlarla ilgisi yoktur.
       

30 Temmuz 2012

Bardak Tartışması Linçe Dönüştü


 Bozboğa’da Dehşet Dolu Saatler. İnce Belli Bardak tartışması büyüdü. Belediye Başkanı: Şehri terk edin. Vali: Ağır tahrik var!

Çomasi ilinin Bozboğa ilçesindeki bir kafede çıkan ince belli bardak tartışması, taraflardan birinin arkadaşlarını ve akrabalarını toplayıp, karşı tarafın evini taşlaması ve ahırını yakmasıyla sonlandı. Olaya geç müdahale ettiği için eleştirilen jandarma bölgede geniş güvenlik önlemleri aldı. Tüm kavganın kendisine ince belli bardakla çay getiren kafe sahibine, Mehmet Bey'in çayını fincanda içmek istediğini söylemesiyle başladığı iddia edildi. 

Olayda mağdur olduğunu iddia eden Mehmet Fincancı (36) şunları söyledi: Kafeye gittim ve masaya oturdum. Çay istedim, bir süre sonra çayım ince belli bardakta geldi. Ben de çayımı ince belli bardakta değil de fincanda içmek istediğimi söyledim. Kafe sahibi bana çemkirdi. "Bizim dükkânda sadece ince bellisi var." dedi. "Hem Türk gelenek ve göreneklerine göre halkın %99’u çayını ince belli bardakta içer" dedi. Beni örf düşmanlığıyla suçladı. Ben kimseyi kırmak gibi bir niyetim olmadığını, ailem fincan işiyle uğraştığı için fincanda içmeye alıştığımı söyledim. İnce belli bardaklarda çay içemediğimi, hem madden hem de mânen rahatsız olduğumu ifade ettim. Bu arada kafe sahibinin oğlu belirdi arkasında. “Ya Sev ya Terk Et” dedi bana, kaşları neredeyse saçlarına değecek derecede yukarıda olan bakışlarla. Ben “Anlamadım, altı üstü fincanda çay içmek istiyorum” dedim. “Bunda büyütecek, kavga çıkaracak bir durum yok” diye de ekledim. Ama dinlemediler.

 Arbede çıktı… Kendimi kaybettim, kafe sahibine vurdum. Onlarda bana vurdular. Yoldan geçerken benim itilip kakıldığımı gören tanıdıklarım olaya müdahil oldular. Sonra ayrıldık ama iyi ayrılmadık. İnce Belli Bardak Sevenler derneğinin başkanı olayı nasıl duymuşsa hemen gelmişti kafeye. Biz kafeyi terk ettik, evimize gittik. Onlar halen devam ediyorlardı arkamızdan bağrışmaya, rahmetli anamıza babamıza küfürler etmeye.

Mehmet Fincancı’nın kardeşi Ahmet Fincancı (29) olayın buradan sonrasını söyle anlattı: Evimizde oturmuş, büyük büyük dedemden kalma fincanlarda çaylarımızı içiyorduk. Bir anda dışarıda bir gürültü duyduk. Ellerinde meşaleler ve bozuk Türkçe kullanılarak yazılmış pankartlar taşıyan bir kalabalık bağırarak, Millet caddesi üzerinden bizim eve doğru ilerliyordu. “Burası Türkiye, Fincan Senin Neyine!”, “Oraya geliriz, fincanını s.keriz”, “Ya İnce Belli Bardak Ya Hiç” gibi sloganlar atıyorlardı. Kısa bir süre içinde sayıları bini buldu. Biz ışıklarımızı kapattık, kapıların arkasına dolapları yerleştirdik, korkuyla bekliyoruz evin içinde. Bir yandan da jandarmaya ulaşmaya, koruma istemeye çalışıyoruz telefonda. Kalabalığın dağıldığı falan yok. Bir saat geçti ama on dakikalık mesafede bulunan jandarma komutanlığından çıt çıkmadı. Öylece oturmuş, bir yandan ağlaşan çocuklarımızı susturmaya çalışırken bir yandan da dualar ediyoruz kalabalığın eline düşmemek için. 

Sonra evimizi taşladılar, camları alaşağı ettiler. Çocukları penceresi olmayan banyoya gönderdik ablaları ve anneleriyle birlikte. Sonra dayanamayıp biz de gittik. Buna rağmen sesleri duyuluyordu.  Ağza alınmaz küfürler edip, hem ailemize hem de yüzyıllardır sürdürmekle gurur duyduğumuz fincan üretimi işimize hakaretlerde bulundular. Ardından da ahırı yaktılar. Ateş dansı yapan Kızılderililer gibi alevleri görünce heyecanları bir kat daha arttı. Az kaldı evi de yakacaklardı ama nasıl olduysa jandarma geldi, kalabalığı dağıttı.

Bu arada söze girmek isteyen kafe sahibi Cemal Bardakcan (51), olayı kendi sözleriyle özetlemeye çalıştı: Bu adam –Mehmet Fincancı’yı göstererek- bana hakaret etti, beni dövmeye kalktı. Önce ince belli bardaklarımıza, yani necip bir milletin necip adetlerini ayaklar altına almak istedi. Fincanda çayı kim görmüş, kim içmiş. Yüzyıllardır atalarımızdan neyi gördüysek onu yaparız biz. Bardakcan ailesi olarak vatanımıza, milletimize karşı kusur işlemeyiz, kusur edeni de affetmeyiz. %99’u ince belli bardakta çay içen bir milletin aziz evlatları olarak fincanda çay içmek isteyenler buyursunlar gitsinler ecnebi memleketlere, ztarbakslarında içsinler o zehir zıkkım çayı, o içi küflenmiş fincanlarda. Benim mahallemde, benim yaşadığım ilçede ben izin veremem geleneklerime hakaret edilmesini. Daha önce yakmıştık fincancıları, mahkeme aklamıştı bizi, mahkemenin aklamadıklarını da devlet affetmişti. Demek ki iyi bir iş yapmışız. Gerekirse şimdi de yakarız, adam olmazlarsa ileride de yakarız. Bu memleketin ekmeğini yiyip bu memleketin geleneklerini ayaklar altına alamazsınız.

Ahmet Fincancı, kafe sahibi Cemal Bardakcan’ın sözlerine aldırmayarak kaldığı yerden devam etti: Ben bu memlekette ileri demokrasi var zannediyordum, kimseyi rahatsız etmediğimiz sürece her istediğimizi yaparız zannediyordum. Ne var kardeşim? Bardakta çay içmek istemiyorum. Bizim de kafemiz var, ince belli bardakta çay isteyene istediğini veriyoruz. Tahrik olmuyoruz, kavga çıkarmıyoruz. Birisini ince belli bardakta çay içerken gördüğümüzde, akşam olunca adamın evine gidip çoluğunu çocuğunu ateşle tehdit etmiyoruz.

Kendisine, kavgayı ilk abisinin başlattığı hatırlatıldığında, Ahmet Fincancı şunları söyledi: Ağabeyim Mehmet biraz ateşlidir, çabuk kızar. Kavga çıkarmışsa, git polise ihbar et, şikayetçi ol. Çıkarız mahkemeye, veririz hesabını. Gelip evimizi taşlamanızın, ahırımızı yakmanızın, ailemizin yüzyıllardır sürdürdüğü fincan geleneğine saldırmanızın, çoluğun çocuğun huzurunu kaçırmanızın ne anlamı var? Hadi biriniz cahilsiniz, hepiniz de mi cahilsiniz? Ne o pankartlar öyle? O küfürler, o canice tavırlar, cadı avına çıkmış ortaçağ rahipleri gibi ellerinde meşaleler… Hepiniz mi insanlıktan bu derece nasipsiz kaldınız? Oysa belediye başkanı daha olayın soruşturması başlamadan bize ilçeden gidin, yoksa kan çıkar dedi. Hiçbir yere gitmiyoruz. Bu ülke onların olduğu kadar da bizim. Neden gidecekmişiz?  Hem mağduruz hem de suçlu muamelesi görüyoruz. Böyle adaletsizlik olur mu?

Kalabalığın dağılmasından ve ilçeye geçici huzurun hakim olmasından sonra, Çomasi valisi twitter hesabından açıklama yaptı: Ben şu anda Marmaris’te tatildeyim. Döner dönmez olaya karışan ayrılıkçılardan hesap soracağız. Buradan bakınca ağır tahrik olduğu gözlemleniyor. Büyütecek bir şey yok. Vatandaşlarımız evlerine dönsünler ve ince belli bardaklarda çaylarını huzur ve sükûnet içinde yudumlamaya devam etsinler.

YHA, Enes Başeğmez – 30 Temmuz 2012

Not: Yukarıdaki haber yalandır ama hayattaki her yalan gibi gerçeği saklamayı değil, hayata hizmet etmeyi amaçlar. Çünkü çoğu zaman bir makalenin, bir denemenin yapamadığını, uydurma karakterlerin canlandırdığı bir oyun, bir öykü yapar.

Not2: Çomasi adı Çorum, Malatya ve Sivas sözcüklerinden türetilmiştir. Bu üç ilde, yakın tarihimizde yaşanan ve ardından “ağır tahrik”, “yanlış anlaşılma” ya da “dış mihraklar” bahanelerine kurban edilen katliamları anımsatmama gerek yok sanırım.

28 Temmuz 2012

Alternatif Metro Hattı Kartal H Tipi Cezaevi Tarafından Açıldı


27 Temmuz 2012, 17:22 - Kartal, İstanbul

Alternatif Metro Hattı Kartal H Tipi Cezaevi Tarafından Hizmete Açıldı

Uzun süredir açılamayan ve şimdiye kadar açılışı 29 defa ertelenen Kartal-Kadıköy metro hattına alternatif, Kartal H Tipi Cezaevi’nden geldi. Hasan Kazmacan (38) ve Hüseyin Kazmacan (35) adlı iki kardeş mahkûmun, bundan dokuz sene önce, bulundukları hücreden kaçmak için kazmaya başladıkları küçük tünel, bugün tüm İstanbul halkına hizmet verebilecek bir cezaevi projesine dönüştü.

Başlangıçta, "Esaretin Bedeli" filmindeki kaçış sahnesinden esinlendiklerini söyleyen abi Kazmacan şunları söyledi: Hedefimiz hapishanenin 500 metre ilerisindeki parka çıkan bir tünel kazmak ve bu hücreden kurtulmaktı. Biz de aynen Andy dibi cebimizde taşlar ve topraklarla bahçeye çıkar, ceplerimizi boşaltırdık. İki kişi çalıştığımız ve hücredeki diğer arkadaşların desteğini aldığımız için kısa sürede bitirdik. Tam tüneli bitirmiştik ki cezaevinin öteki köşesinden aynı parka doğru açılmış başka bir tünelin varlığını öğrendik. Fakat bu tüneli yapanlar tahliye olmuşlar. Dolayısıyla tünel uzun süredir kullanılmamıştı.

Heyecandan zaman zaman soluğu kesilen abi Kazmacan’a yardım eli kardeşinden geldi: Evet, dışardakilerle irtibata geçtik. Bıkmışlar sürekli ertelenen metro açılış tarihinden. Dediler ki “Madem bu kadar geldiniz, madem artık duble tünellerimiz oldu, hadi devam edelim, bu işi Kadıköy’e kadar sürdürelim. Biri gidiş, diğeri dönüş istikameti için iki uzun tünelimiz olsun.” Bundan sonrasında tüm cezaevi dahil oldu zaten. Geceleri 12 saat aralıksız, 3 vardiyayla, yine büyük bir gizlilikle çalıştık. Çıkan toprakları dışarıdaki arkadaşlar halletti. Rayların döşenmesi, durak yerlerinin merkezi yerlere getirilip, tünel genişliklerinin ayarlanması işlerini hep onlar evirip çevirdi. Ve sonunda da mutlu sona ulaştık. Mutluyuz, gururluyuz.
Tünel kazımı sırasında kardeş Kazmacan tarafından çekilen bir  fotoğraf

Tünelin varlığından iki yıl önce haberdar olan cezaevi müdürü Emre Taşdelen, aslında bu tünel işinin bir suç olduğunu ama bunu halka hizmet olarak gördükleri için mahkûmlara ek ceza verilmeyeceğini belirtti. Daha önce CHP’den İstanbul milletvekili olup, seçimi kazanamayan Taşdelen, yaptığı açılış konuşmasında şunlara da değindi: Bizim mahkûmlarımız dünyanın en çalışkan, en diğerkam, en akıllı mahkûmlarıdır. Ve biz başbakanın açmış olduğu çürük duble yollar furyasına çürük duble tüneller eklemiyoruz. Yeni bir çağın, İstanbul halkı için yeni bir şehrin başlangıcını yazıyoruz buraya. Tünelin varlığından haberim olur olmaz kimseyi suçlamadım. Öncelikle işi başlatan sevgili Kazmacan kardeşlerin yanına bizzat gidip kendilerini tebrik ettim. Ardından da tüm mahkûmlara dışarıdaki duraklarda çalışma ve çevre düzenlemesi işleri için gereken programı ilettim. Hepimiz canla başla, kazmayla kürekle, sıcağın yıldırıcılığına ve özgürlüğün albenisine rağmen çalıştık ve bugünlere geldik. Tek bir mahkûm bile kaçmadı. 29 defa açılışı ertelenen Kartal-Kadıköy metrosuna inat, biz tek bir açılış tarihiyle başardık bunu. Vatana, millete hayırlı olsun.

Adını orijinal metro hattı olan M4’dan alan, HAM4 (Halkın Alternatif Metrosu 4), Kadıköy Altıyol’daki boğa heykelinin altından Kartal H Tipi Cezaevine kadar olan mesafeyi 44 dakikada alıyor. Toplam 26 durağı olan HAM4, günde 242.500 yolcu taşıma kapasitesine sahip, ve metrobüs ve banliyö trenleriyle kesişme noktaları sayesinde kesintisiz ulaşıma büyük bir katkı sağlıyor. Vatandaşlar son durak olan Cezaevi durağından, gardiyanlar eşliğinde güvenli bir şekilde dışarı çıkarılıyorlar. 

HAM4 hattının uzun süredir açılamayan M4 hattından önce açılması konusunda İstanbul Belediye'sinden henüz bir açıklama gelmedi. Belediye'nin bu suskunluğu yazılı bir brifing ile bugün öğleden sonra bozacağı sanılıyor. 

Tünele ilham kaynağı olan Esaretin Bedeli filminden bir sahne: Andy dinleniyor.

Açılışa misafir katılımcı olarak gelen Esaretin Bedeli filminin başrol oyuncuları Tim Robbins ve Morgan Freeman, böylesine anlamlı bir projeye ilham kaynağı oldukları için gurur duyduklarını söylediler. Yer yer gözyaşlarını tutamadığı gözlemlenen Freeman, “Andy (Tim Robbins) büyük adamdı. Ben bile onun açtığı tünelden geçip, şöhrete kavuştum” dedi.

Trenlerin kalış saatleri ve hat güzerhagı için www.ham4.com.tr adresine bakabilirsiniz.

Haber: Enes Başeğmez, YHA

------------------------

Not: Bu haberin tamamı yalandır. Haberin içinde geçen Türkçe adları ben uydurdum. Bu adları taşıyan insanlar varsa gülüp geçmelerini temenni ediyorum. Haberde geçen oyuncular gerçek. Film hakkında bilgi almak isterseniz http://tr.wikipedia.org/wiki/Esaretin_Bedeli adresine bakabilirsiniz. (Bu ağbağı çalışıyor. Yukarıdaki gibi uydurma değil.)

Saygılar,

A.