Bu Blogda Ara

okul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
okul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2014

Çin mektupları 23 - Çinliler, Çince ve Matematik

Tayland’da tatildeyken günlerimin çoğunu köydeki evimizde geçirmiştim. Yine bir gün oturmuş, akşam olmasını beklerken J’nin teyzesi ve eniştesi geldi. Teyze İngilizce öğretmeni, enişte çiftçi. Teyzeyle İngilizce konuşabilmek güzel bir şey. İsan’ın bir köyünde lüksün alâsı, deplasmandayım sonuçta.  Enişte hiç İngilizce bilmiyor. Ömrü tarlada geçmiş, tam bir toprak işçisi. Eli, ayağı güneşin altında çok kalmış olmaktan dolayı kapkara olmuş; yüzü, gözlerinin kenarları yılların birikimini yansıtırcasına kırış kırış, bir ağacın gövdesindeki katmer katmer kabuklar gibi. Ona bakınca beden gücü gerektiren işlerin ne kadar benden uzak oldukları düşüncesi geliyor aklıma hep. Topraktan hayatını kazanan bir adam, sıkıyor çamuru içindeki cevheri alıyor. İşin tuhafı enişte Çin kökenli. Anası babası Çin’den göçmüşler Tayland’a. Yani aslen Tayland’lılara göre daha beyaz olması gerekirken, durum tam tersine dönmüş nasıl olmuşsa. Bizim Laos asıllı kayınpeder onun yanında pamuk prenses…

Soldan sağa: Enişte, kayınpeder, kayınvalide, teyze
Neyse, misafirler geldiler. Oturduk muhabbet ediyoruz evin arkasındaki avluda. Konu çok da dolanmadan benim Çin’de yaşıyor oluşuma geliyor. Teyze hemen sordu. Nasıl Çinli çocuklar, çok zekiler değil mi? Çok terbiyeli ve disiplinliler diye duyduk biz, doğru mu? Ben hem sevindim bildiğim konuları konuşacağız diye hem de biraz tedirgin oldum yaygın bir görüşe karşın kendi anti-tezimi nasıl kuracağımı bilemediğim için. Dilimin döndüğünce, onun da anlayabileceği basit kavramları seçerek izah ettim Çin’deki durumu ama sonuçtan ben bile pek memnun kalmadım. Bilgi yoksunluğundan çok derli toplu bir düşüncemin olmayışıydı savunmamdaki eksikliğin nedeni.

Bu olaydan iki hafta kadar sonra, Çin’e geri dönüşümün üçüncü gününde, internette bir makale okudum Çinli öğrencilerin matematikteki başarılı oluşları üzerine. Ardından biraz araştırdım, kendi gözlemlerimi ve yaşadıklarımı düşündüm. Çinli öğrencilerin diğer ülkelerdeki öğrencilere kıyasla matematikte daha iyi oldukları önermesi neye dayanmaktadır? Bu soruya yanıt verelim.

Öncelikle Çinlilerin diğer ulusların mensuplarına göre genetik nedenlerden dolayı daha zeki olmadıklarını kabul edelim. Çünkü aksini iddia edersek kafatası milliyetçiliğine saplanır, faşist bir bataklıkta boğuluruz. Dolayısıyla sorumuz Çinlilerin matematikte iyi olup olmadıkları değil, Çinli öğrencilerin uluslararası sınavlarda neden başarılı olduğu ve bu başarının matematik öğrenimindeki yansımalarının ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığıdır. Bu soruyu yanıtlarken doğal olarak sınavlarda başarılı olmanın ne anlama geldiğini de irdelemeye çalışacağım.

Çin’de bir dönem boyunca öğretmenlik yapmış birisi olarak Çinli öğrencilerin daha önce çalıştığım diğer ülkelerdeki öğrencilerden farklı bir bilgi edinim ve sindirim tarzları olduğunu gözlemlemedim. Takıldıkları yerler, anlamakta zorlandıkları yerler, kafalarını karıştıran sorular ya da detaylar genelde Türkiyeli, Vietnamlı ya da Taylandlı çocuklarla hemen hemen aynı. Bunun yanında verdiğim sınavlarda çıkan sonuçların dağılımları da diğer ülkelerdeki sınav sonuç dağılımlarından ne şekil olarak (standart sapma, varyans vb) ne de merkezi ölçütlerin (ortalama, medyan vb) değerleri bakımından farklı. Bu durumda Çinlilerin matematikte iyi olduklarının bir modern efsane olduğunu söylemiş oluyorum. Tabii ki her efsane gibi bunun da doğuş ve yayılış mekanizmasını nesnel bir incelemeyle araştırabilir, derinlemesine bir çözümlemeye girişebiliriz.

Ders çalışan bir öğrenci.
Efsanenin en büyük destekleyicisi uluslararası PISA sınavları. Çin, Hong Kong, Singapur gibi ülkeler bu sınavlarda yıllardır en üst sıralarda yer alıyorlar. Hong Kong’un ve Singapur’un birer şehir devleti olduklarını hesaba katarsak başarının arkasındaki nedeni de görmüş oluruz. Şehir devletlerinde köy okulu yoktur, kırsal kesim yoktur, deneyimsiz ya da yetkinliği olmayan öğretmen yoktur. Çocukları için tüm eğitim olanaklarını seferber eden orta ve üst sınıf aileler vardır. Peki ya Çin, 1 milyar 300 milyon nüfusuyla Çin nasıl beceriyor sıralamada üstlerde yer almayı. Çok basit; kendisini bir şehir devleti olarak göstererek. Çin’in PISA verileri sadece Şanhay’dan toplanıyor ve Çin hükümeti, Şanhay’ın dışındaki okullarda yapılan sınavların sonuçlarının ilan edilmesini yasaklıyor. (OECD ortalamasındaymış kırsal kesimin sonuçları).Ülkenin en gözde okullarının, en iyi öğretmenlerinin, en yüksek standartlı eğitim teknolojilerinin kullanıldığı bir şehir Şanhay.  Örneğin Tibet’in bir köyündeki çocuğu hesaba katmıyor, Yunnan’daki köylünün çocuğunu sınava dâhil etmiyor. Bu çocukları dâhil etse ortalama düşecek, Çin’in sıralamadaki yeri belki çok daha aşağılarda olacak. Ayrıca diğer eyaletlere kayıtlı olup da Şanhay’da göçmen statüsünde yaşayan Çinli aileler ise zaten çocuklarını on beş yaşından sonra Şanhay’daki okullara gönderemiyorlar. Bunun nedeni Çin’de katı bir şekilde uygulanan Hukou sistemi. Nüfusunun kayıtlı olduğu yerde okuyabilir ve çalışabilirsin. Aksi halde ciddi yaptırımlarla ve kısıtlamalarla karşılaşabilirsin. Örneğin, sağlık hizmetlerinden faydalanamamak gibi. Eee, kırsal kesimi katmadık, kırsal kesimden gelen orta ve düşük gelirli ailelerin çocuklarını gönderdik. Ne kaldı geriye? Şanhay’ın elit kesimi. Onlar da bir zahmet başarılı olsunlar artık. Zaten tek çocuklular, zaten tüm gelecek planları bir çocuğun üzerine kurulu. Bunca kıyaktan sonra! 
Tiger Dad & Tiger Mom
Şunu söylemekte fayda var. Matematik sınavında başarılı olmak matematikte başarılı olmanın kanıtı değildir. Özellikle çocukların sürekli bir sınav dürtüsüyle yaşadığı Çin toplumunda, sınav sonuçları gerçek entelektüel seviyeyi yansıtma konusunda bir hayli başarısız kalacaktır. Çünkü bu ülkede her şey sınavla yapılıyor ve sınav geçip önemli yerlere gelme binlerce yıllık bir geleneğin getirisi. Nüfusun çokluğu ve kaynakların göreceli olarak azlığı sınavları zorunlu kılıyor olabilir. Konfüçyüsçü geleneğin uzun yıllar hâkim olduğu Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde de PISA sonuçları yüksek çıkıyor. Bunun en büyük nedeni yine burada olduğu gibi; sınav delisi olmuş, sınavlara hazırlanmayı başarılı bir hayat için elzem gören toplumlardır.  Çinli öğrencilerin sosyal etkinlik konusunda zayıf olmaları, spora ve sanata lise yıllarında hemen hemen hiç vakit ayırmamaları, derslerin işleniş biçiminin pasif bir öğrenim uygulamasından ibaret olması ve daha pek çok etkeni sayabiliriz yüksek sınav sonuçlarına neden olarak.

Yorgun ama azimli. Az daha gayret, az kaldı. 
Benim çalıştığım okulda öğrenciler okula sabah 7’de geliyorlar ve bugünlerde evlerine akşam 8’den sonra gidiyorlar. Sabahtan akşama kadar işledikleri tüm dersler aynı sınıfın içinde gerçekleşiyor. Kâğıtlara sürekli olarak bir şeyler yazıyorlar, boşlukları dolduruyorlar, çoktan seçmeli sınavcıklarla kendilerini büyük sınavlara (Gaokao ve Hueykao) hazırlıyorlar. Ellerinde formül kitapçıkları; gözleri kan çanağına dönene kadar ezberliyorlar. Akademik başarıya bu derece önem verdikten sonra sınavlarda başarısız olduklarını görmek şaşırtıcı olurdu zaten. Bazen Çinli öğretmenlerin sınıflarının yanlarından geçerken göz ucuyla bakıyorum. Öğrenciler mum gibi oturmuşlar, hepsi boş bardak gibi. Karşılarındaki dolu sürahiden kendilerine düşecek damlaları gözetliyorlar. Bir çeşit dershane havası var okullarda. Öğrenen ve öğretilen düalizmi sonuna kadar işliyor, arada gri bir bölge olmadığı gibi geçişi yanlış gören bir anlayış da var.

Gaokao sınavından bir görüntü. 
Örneğin bizim okuldaki Fizik öğretmeninin bir kere bile laboratuvar kullandığını görmedim. Okulda laboratuvar var mı onu bile bilmiyorum. Yalnız, deney yapmadan, gözlem yapmadan, gözlemlerden sonuçlar çıkarmadan, tümevarımsal hipotezler üretip sonra bu hipotezleri sınamadan çocuk nasıl öğrenecek Fizik dersini, çok merak ediyorum. Ben bu dönem İstatistik dersinin notunun yarısını projeden vereceğim dedim. Sınıfta kıyamet koptu. Sınav daha iyiymiş, çalışır geçerlermiş, takım çalışması olunca en tembel olan yüzünden en çalışkanın da notu düşüyormuş. Bunları söylemeleri güzel ama beni yıldıramadılar. Dedim “Sınav yine olacak ama ben sizin birlikte çalışmanıza, bir şeyler üretmenize, kendi zamanınızı yönetebilmenize, ürettiklerinin eleştirebilmenize, düzeltmeler yapmanıza, verilerden sonuç çıkarmanıza, karmaşık bir bilgiyi basitleştirip arkadaşlarınıza ve diğer öğretmenlerinize sunabilmenize puan vereceğim. Bu benim için tüm sınavlardan daha değerlidir.” Zor tabii çocukların kafasındaki öğrenme önyargısını kırmak. Ben derslerde oyunlar oynatıp, etkinlikler düzenleyince bazıları bunu vakit israfı olarak görüyorlar. Onlara da diyorum, “Bu derslerin değerini çok sonra anlayacaksınız. Şimdilik eğlenmenize bakın.”

Ders çalışan öğrenciler.
Çinli öğrencilerin matematikte diğer ülkelere kıyasla daha başarılı olduklarını söyleyemeyiz belki ama Çinli öğrencilerin matematiğe diğer ülkelerdeki öğrencilerden daha fazla ilgi gösterdiklerini iddia edebiliriz. Bunun için önerilen hipotezlerden iki tanesi ilgimi çekti ve içlerinden birisinin en azından lise ve öncesi matematik öğreniminde katalizör rolü görebileceğini düşünüyorum.

Çalış, çalış, çalış...
Birinci hipoteze göre Çinlilerin matematikte iyi olmalarının nedeni Çincedeki rakamların tek hece olmaları ve sayıların mantıksal bir dizgeyi takip etmeleridir. Rakamların tek hece olmasının ezbere ve tekrar yardımcı olduğunu iddia ediyorlar ama dünyanın pek çok dilinde rakamlar tek hecelidir. Örneğin Tayca rakamlar: nıng, song, sum, si, ha, hok, cet, bet, kao, sip. Dokuz hariç hepsi tek heceli. Vietnamcada da rakamlar tek hecelidir. Şimdiye kadar ne Taylandlıların ne de Vietnamlıların matematikte çok üstün olduklarına dair bir bildirim almadım. Dolayısıyla ünlü bir istatistikçinin iddia ettiği gibi rakamların tek heceli olmaları o dili kullananları matematik dehası yapmaz.

Sayıların mantıksal dizgesi denilen şey ise, örneğin “elli üç” sayısını “beş on üç” olarak okuyabilme özgürlüğü. Doğal olarak toplamada ve çıkarmada bu dizge işe yarıyor. Örneğin, yirmi üç artı otuz beş kaç dersek, Türkiyeli bir öğrenci sözcükler arasındaki ilişkiye bakmaksızın toplamayı yapar. Sonuçta yirmi artı otuzun toplamının elli olması için sayıların onlar basamakları arasında sözsel bir ilişki görmek gerekmez. Bu tamamıyla ezbere dayanır. Oysa bir Çinli öğrenci “iki on üç artı üç on beş” diyeceği için toplamayı rakamlar üzerinden halledebilir. İki artı üç eşittir beş, üç artı beş eşittir sekiz, dolayısıyla yanıtı beş on sekiz (elli sekiz) olarak verir. İyi ama bu durum Çin’e özgü bir durum değil ki. Asya dillerinin hemen hepsinde benzeri bir dizge var. Tayca ve Vietnamca benim bildiğim örnekler. Yanlış anımsamıyorsam Arapçadaki sayı dizgesi de böyle. İngilizce ve Türkçe bana kalırsa azınlıkta kalan dillerden. Bir de bu durum sadece toplama ve çıkarma gibi çok temel işlemlerde kolaylık sağlıyor. Matematik toplama ve çıkarmadan ibaret değildir.

Hem ayrıca ne sayıların tek heceli olmalarının ne de sayıların okunuşunda kusursuz bir dizgenin olmasının çocukların matematiği algılamalarını kolaylaştırdığına dair elimizde bir kanıt var. İşin kötüsü bunu gerektirecek bir gerekçemiz bile yok. Ezberi ve tekrarı kolaylaştırdığı söyleniyor ama bana göre bu da tamamıyla dayanaksız bir iddia. Neye göre ezberi kolaylaştırıyor, kime göre? Bazı insanlar iki heceli kelimeleri daha rahat öğrenirler.
Hubei eyaletinde bir okul. Ders çalışırken enerjileri tükenmesin diye enerji sağlayan ilaçlar  çocuklara damardan veriliyor. Olayın haberi de burada.
Gelelim ikinci ve benim aklıma yatkın olan hipoteze. Aslında bu hipotezi bir yerde okumadım, kendim kurguladım. Buna rağmen, nedense, benden önce düşünülmüş olacağına inancım tam. Çince alfabe fonetik değil. Yani aslında Sümerlerin ve Antik Mısırlıların binlerce yıl öncesinde kullandığı türden bir alfabe kullanıyorlar. Tabii ki çok daha karmaşık ve sistematik yazım kuralları olan bir dil Çince ama özünde bizim hiyeroglifi dediğimiz yazım tarzlarıyla aynı yapıyı barındırıyor. Çince böyle de matematik farklı mı? Matematik de tıpkı Çince gibi sembolik bir alfabenin oluşturduğu bir dil. Nasıl ki Çince de karakterler yan yana gelip kelimeleri ve cümleleri oluşturuyorlar, matematikte de semboller yan yana gelip matematiksel cümleleri oluştururlar. Örneğin, y  = 2x-1 denklemini okurken okuduğumuz her bir sembol matematiksel bir cismi betimler. y dediğimiz dikey eksendir, eşittir dediğimiz sayısal değerlerin denkliğini betimler… Benzerlik bu kadarla da kalmıyor. Örneğin matematikte X bir değişkeni ifade eder, X'in yanına bir i koyarsanız Xi olur ki bu X değişkeninin aldığı değerlerden birisini temsil eder. Ayrıca i sayısı Xi'nin sırasını da belirtir. Xi'ın önüne sigma koyarsanız bu tüm Xi değerlerini topladığımızı ifade eder.  Xi'nin sağ üst köşesine bir 2 rakamı koyarsanız bu tüm Xi değerlerinin karelerini topladığımızı ifade eder. X'in üzerine bir çizgi koyarsanız bu X değerlerinin ortalamasını ifade eder. Yani, tıpkı Çince'de olduğu gibi karakterleri yan yana, üst üste ekleyerek yeni kavramlar üretiyoruz matematikte de. Dolayısıyla Çince yazım, aslında matematiksel bir yazımdır ve Çince yazmayı öğrenmiş bir çocuk matematiksel cümleleri daha hızlı bir şekilde algılıyor olabilir. Çünkü kendi dilini yazmayı öğrenmeye başladığı andan itibaren sesleri değil karakterlerin arkasındaki cisimleri tasavvur etmektedir.

Bunun, en azından erken yaşlardaki matematik öğrencilerinde, matematiksel bilgiyi algılamada ve bu bilgiyi daha sonraki yıllarda matematiğe karşı oluşacak sürekli bir ilgiye dönüştürmede önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Aynı zamanda, bu avantajın ileri düzeyde matematik ve mühendislik konularında pek de bir fark yaratmayacağını savunuyorum. Neden mi? Çünkü üniversitede matematik ya da mühendislik okuyacak öğrenci zaten belli bir matematik dili eğitiminden geçmiştir ve beyni matematiksel cümleleri algılanması gerektiği gibi algılamaya alışmıştır. Çinli ya da Türkiyeli olması arasında ciddi bir fark olmayacaktır. Belki de bu yüzden nüfusa oranla bakıldığında Çinlilerin matematikte pek de öyle kayda değer bir başarıları gözlemlenemez. Bir matematik öğretmeni olarak internette arama yapmadan en az beş Rus matematikçi sayabilirim ama nedense Çin Kalan Kuramı dışında Çinlileri matematikle ilişkilendiren olağanüstü şeyler gelmiyor aklıma. Nüfusa oranla dediğime göre dünyadaki her beş saygın matematikçiden birisinin Çinli olması normaldir. Ben oranın beşte birden çok aşağıda olduğunu düşünüyorum.
Öldürdün çocuğu be!
Şunu da göz ardı etmemek gerekir. Çince okumak için yüzlerce, hatta binlerce sembolü ezberlemek gerekir. Çinli çocuklar erken yaşlarda başlıyorlar ezber serüvenine ve uzun yıllar boyunca sürekli ezber yapıyorlar. Matematiğin de aslında belli bir kısmı ezbere ve tekrara dayanır. En azından belli başlı işlemleri yapabilmek ve temel düzeyde kuramları çalışabilmek için asgari de olsa bir ezber şarttır. Çinli öğrencilerin ezbere alışmış zihinlerinin, bu konuda, diğer ülkelerin çocuklarına göre daha hızlı olacaklarını savunmak çok da bir zorlama gerektirmez. Yalnız, bu ezber alışkanlığını abartıp, tüm matematiksel düşünceyi ezbere dönüştürmek de mümkündür ki gördüğüm kadarıyla Çin’de (ve pek çok gelişmekte olan ülkede) bu yapılmakta. Sınavlarda her seferinde daha zor sorular sorarak, üniversiteye girişi tek bir sınavın sonucuna bağlayarak, sınavı yaratıcı düşünceyi tetikleyecek sorulardan oluşturmak yerine çocukları belli soru biçimlerini ezberlemeye mecbur bırakacak şekilde hazırlayarak, ezbere dayalı bir matematik eğitimini çocuklara empoze etmiş olurlar.

Kötü espri ama olsun. Üç tane soru işareti anlamı güçlendirmemiş, çirkin durmuş. 
Çinli çocukların matematiğe ilgili olmalarını izah için benim aklıma gelen bir başka neden daha var. Çin’in tek çocuk politikası. Aynı düzeyde geliri olan bir ailenin üç çocuğu olsaydı çocukların eğitimine bu derece önem veremeyecek ya da en azından çocuk başına düşen eğitim masrafı daha az olacaktı. Bugün, ailenin gözbebeği olan çocuklar okuldan kursa, kurstan okula mekik dokuyarak geçiriyorlar öğrencilik yıllarını. Üzerlerindeki yük o kadar fazla ki dayanamayıp intihar edenler bir hayli fazla. Kolay değil, anne babanın hayal edip de yapamadıklarını yapmak zorundasın. En iyi üniversiteye girip, en iyi işe gireceksin. Böylece annen baban seninle gurur duyacak ve sen de para kazanmaya başlayınca anne babana hak ettikleri gibi bakabileceksin. Tek çocuk olmanın getirdiği ev içi yalnızlık da aslında ders çalışmayı teşvik eden bir şeydir. Kardeşin yok ki oynayasın, kavga edesin, saçma sapan planlar yapıp başını derde sokasın. Varsa yoksa televizyon, bilgisayar, anne babanın bitmeyen nasihatleri. Bunlardan sıkılınca ne yapacaksın? Oturup matematik çalışacaksın. Matematik seni sakinleştirecek, beynini sulandıracak. Sen soru üstüne soru çözerken dünyanın bir ucunda çocuklar kar üstünde kayıyor olacak, başka bir memlekette çocuklar müzeleri geziyor olacak. Sen soru biçimlerini ezberleyeceksin, karmaşık formülleri otuz defa ezber kartlarına yazacaksın… 

Matematiğin Çin’de aşırı el üstünde tutulan bir disiplin olarak algılanmasının bir nedeni de bana göre matematik öğreniminin ucuz ve kolay olmasıdır. Laboratuvar gerektirmez, okul gezisi gerektirmez, herhangi bir teknolojik araç gerektirmez. Bir öğretmen, elli çocuk, al sana matematik. Ucuz olmasının yanında disiplin konusunda da başarılıdır matematik. Ver öğrencilere zor bir soru, uğraşsın dursunlar saatlerce. Baktın rahat durmuyorlar; logaritma tablolarını ezberlet, çözümü saatler süren integral soruları sor, normal dağılım tablosunu çocuklara elle yazdır… Bir çeşit beyin uyuşturucusudur matematik ehil olmayanların elinde. Oysa tam tersi olması gerekir. Matematiğin analitik düşünceyi özendirmesi, çözüm odaklı düşünen özgür bireyler yetişmesine yardımcı olması gerekir. İşini bilen, matematiği seven ve hayatını matematiği sevdirmeye adamış bir öğretmen zaten bunları öğrencisine verir. Yalnız bu tür insanlar az bulunur. Devlet tüm öğretmenleri bu çizgide yetiştirmek için programlar düzenlemeli, eğitmeye sevdalı insanların dışındakileri mesleğe almamalıdır. Oysa günümüzde, birkaç kuzey Avrupa ülkesi, Japonya ve Güney Kore dışındaki ülkelerde öğretmenler genelde “başka iş yapamadıkları için ömrünü okullarda tüketen ve sürekli düşük maaşlardan şikayet eden” bir güruh olarak anılmaktadır.

Gereğinden uzun bir yazı oldu. Kısaca özetleyeyim. Çinli öğrencilerin matematik biliminde başarılı oldukları bir efsaneden ibarettir. Matematik sınavlarında başarılı olduklarını ve matematik bilimine ilgi duyduklarını –en azından matematikten korkmadıklarını- söyleyebiliriz. Sınavlarda başarılı olmalarının en büyük nedeni Çin’in bir sınavlar ülkesi olmasıdır. Bunun yanında Şanhay dışındaki kentlerin sonuçlarının ortalamaya katılmaması Çin’in derecesini haksız yere yükseltmektedir. Ayrıca tek çocuk politikasının da çocukların birer sınav canavarı olmaları konusunda etkin bir rolü olduğunu düşünüyorum. Matematiğe ilgili olmalarını ise hem yine ailelerinin aşırı baskılarıyla hem de Çince alfabenin tıpkı matematiksel cümleler gibi sembolik bir yapısının olmasıyla izah edebiliriz. Muhakkak ki Çin yazım tarzı ile matematiksel yazım tarzı arasındaki benzerliklerden yola çıkarak bir takım bilimsel ve istatistiksel deneyler yapılabilir ve sonuçlar bilimsel dergilerde yayınlanabilir. Belki de istatistik dersimdeki bir gruba buna benzer bir ödev veririm proje olarak. Neden olmasın? 

*** Çince rakamların tek heceli olmasıyla Çinli öğrencilerdeki matematik başarısını ilişkilendiren bir makaleyi buradan okuyabilirsiniz. Okuyucuların yorumları makalenin kendisinden daha bilgilendirici.


25 Eylül 2013

Çin Mektupları 11 - Okulum (2)

Okul hakkında düşündükçe yeni şeyler geldi aklıma. Biraz daha yazmam gerektiğine karar verdim. Sonuçta günümün neredeyse on saatini okulda harcıyorum. Mesai sabah 7:15’de başlıyor. Ben genelde saat 7’de varıyorum ofise. İlk iki hafta 6:45’te evden çıkıp, yürüyerek 25 dakikada varıyordum. Sonra bisiklet aldım. On dakika sürüyor kapıdan kapıya yolculuğum. Yolculuk vakti 15 dakika kısaldı ama ben evden çıkış saatimi o kadar değiştirmedim. Rutine girmiş şeyleri değiştiremiyorum ben, otomatiğe bir kere bağlandı mı hep öyle gitsin istiyorum; ta ki önüne ciddi bir engel çıkana kadar.

Saat 7:00 gibi ofiste oluyorum. Mesai 17:15’te bitiyor. Gün uzun ama bana yine de yetmiyor. İş çok, hem zaten çok olmasa da yetmezdi bana zaman. Ben kendi halimde oturduğum koltukta kendime iş çıkarmaya bayıldığım için iş olmasa bile “haddimi de aşarak” başkalarının işlerini de yapıyorum. Böylece sessiz sakin küçülüyorum olduğum yerde, küçüldükçe sessizleşiyorum, sağırlaşıyorum, körleşiyorum. Bunların hiçbirisi benim için sorun değil, yeter ki birileri gölge etmesin. Zaten takım halinde iş yapmaktan nefret eden birisiyim ben. Zorunda olmadıkça yanaşmam. Bu yüzdendir zaten okumayı, yazmayı, koşmayı ve matematiği sevişim. Bu saydıklarımın hepsi yalnız başına yapılan işler. Birisi benim hazırladığım işe burnunu soktu mu tüm büyü bozuluyor sanki, tüm gizem gidiyor, sinir oluyorum.

Dedim ya, gün uzun ama onu uzun yapan çalışma saatleri değil, günün ortasına konmuş iki saatlik öğlen yemeği molası. Bunca yıldır öğretmenim ve bugüne kadar yarım düzine okulda çalıştım, hiçbirinde bir saatin üzerinde yemek molası görmedim. Hem zaten okulların çoğunda yemek molası da olmazdı. Öğretmensen, boş bir vakitte yemeğini yer, sonra da işinin başına dönersin. Oysa burada bize çalışmamamız öğütleniyor. İster sıranın altına hamak as, boylu boyunca uzan. İster evine git, yemeğini ye, üzerine de bir saat şekerleme yap. Zaten öğretmen arkadaşların bazıları yüzmeye gidiyorlar öğle arasında, kimisi de spor salonuna. Parka gidip koşan, sonra gelip duş alan bile var. Aslında bu iki saatlik süre resmi işleri halletmek için mükemmel ama bankalar, postaneler ve diğer bilumum resmi kurumlar da yaklaşık olarak aynı saatlerde kapalı olduğu için hiçbir şey halledemiyoruz. Ben şimdilik, yemekten sonraları ofise girip, Türk kahvesiyle birlikte Sait Faik’den öyküler okuyorum. Günde bir ya da iki öykü okuyorum ki hemen bitmesin kitap. Yanımda getirdiğim Türkçe kitaplar bitmek üzere. İktisatlı kullanmam gerekiyor.

Aslında kitabımı alıp, bahçede bir yerde okumak istiyorum. Maksat ofisten uzaklaşmak, temiz hava almak. Ama maalesef yapamıyorum. O kadar güzel bir bahçe yapmışlar, içinde nilüferlerin yeşerdiği, balıkların yüzdüğü havuzlar yapmışlar ama bir yere de oturak koymamışlar. Oysa ne güzel olurdu, Sait Faik’imi elime alıp, bir ağacın altındaki oturağa kurulup, şöyle yarım saat kitap okuyabilsem. Sessiz, sakin, ağırdan, sindire sindire… Hem onun için de değişiklik olur, sever Sait Faik açık havayı. Gerçi sıkılır o denizi olmayan kentlerden; bir Rum balıkçı yoksa etrafta, şöyle bir Marmara’nın soğuk sularına dalıp yosunların arasından bir mercan balığına bakamayacaksa, ne yapsın Sait Faik o kentin güzelliklerini. O zaman ben de kendisine demek isterim. “Ne yapalım paşam. Bize babamızdan miras kalmadı ev ocak. Para nerede biz orada! Buna da şükür.” Güler Sait Faik benim lafıma. Güler ve söylenir “Ne Lüzumsuz Adamsın Sen Be!” diye…

Hoş okul, kentin en büyük parkı olan Hong Mei (Kırmızı Erik) parkına yürüyerek beş dakika mesafede. Oraya gidip de okunabilir kitap ama kim çıkacak şimdi okulun kampüsünden. Otur oturduğun yerde. Ben parka akşamları koşmaya gidiyorum. Fizik öğretmeni arkadaş bana 2 km’lik bir koşu yolu gösterdi. Dolanıp duruyorum o yolda. Şangay yarı maratonuna hazırlanıyorum. Şunun şurasında iki ay kaldı. Haftaya 12 km yapacağım. Sorun çıkmaz herhalde. Tek korkum hava kirliliğinin dayanılmaz noktaya ulaşması. Kirli havada koşmak ve bundan yarar ummak demek, tertemiz süngeri pis suya sokup, süngeri sıktığımızda temiz su beklemekle aynı şey. Ehh, sünger burada ciğerlerimiz oluyor tabii. Pis hava derin derin içeri sızdıkça çıkması zorlaşıyor, yapışıyor her yere. Yarardan çok zarar veriyor bünyeye.

Okulun hemen karşısında bir kütüphane var. Çanco Kent Kütüphanesi diye geçiyor ama maalesef tek bir İngilizce kitap yok üç katlı binada. Bir defa gittim, görevli kız İngilizce kitapları bulacağım yeri tarif etti. Hevesle gittim ama bulduklarımın tamamı İngilizce öğrenme ve sınavlara hazırlık kitaplarıydı. Kırılan hayalimi cebime koyup, kimseye göstermeden çıktım kütüphaneden.

Öğlen arası yapılacak bir başka şey de ofiste uyumak. Birkaç defa uyumaya yeltendim ama olmadı. Öğrencilerin bu konuda maşallahı var. Hepsi sıralarına başlarına koyup, mışıl mışıl uyuyorlar. Dolayısıyla öğlen arasından hemen sonra dersim olunca ilk dakikalar çocukların mahmurluklarıyla mücadeleyle geçiyor. En az beş dakika erken gidiyorum ki dersin vakti çalınmasın. Yüzlerini yıkattırıyorum, sıralara vuruyorum, kırtasiyeden farkında olmadan aldığım müzikli kahve kupamı çocukların kulaklarına yaklaştırıyorum. Sonuçta hepsi çok da mızmızlanmadan uyanıyor.

Her katta tuvalet var. Öğrencilerin ve öğretmenlerin tuvaletleri ayrı değil. Bu nokta da ilginç! Sen gel, bir yandan öğretmeni tanrı yerine koy. Onları öğrencinin kayıtsız şartsız dinleyeceği ve itaat edeceği insanüstü varlıklar olarak lanse et. Sonra, öğrencilerle öğretmenleri aynı tuvalete gönder. Olacak iş mi? Benim için hava hoş ama Çinli öğretmenler için zor olmalı. Ne bileyim, adamlar her yerde otorite. Çocuklar Çinli bir öğretmeni görünce anında hizaya diziliyorlar, gıkları çıkmıyor. Sanki ordu komutanı her birisi, tümeni içtimaya çekiyorlar. Çocuklar bizi görünce de maymuna bağlıyorlar işi. “Hello, Mr Bean” diye bana selam vermeye bile başladılar. Demek yay o kadar sıkışıyor ki Çinli olmayan öğretmeni görür görmez tüm potansiyel enerjisini boşaltıyor üzerimize.

Bir sonraki teneffüste göz egzersizi var. Beş dakika boyunca, hoparlörlerden gelen tiz bir çocuk sesi eşliğinde, çocuklar göz egzersizi yapıyorlar. Aslında buna, göz egzersizi yerine, gözün etrafına yapılan hafif masaj demek daha doğru olur. Günde iki defa yapıyorlar ve zannedersem tüm Çin okullarında yapılan bir şey bu. Gerçi, şimdiye kadar beş dakika boyunca gözüne masaj yapan bir öğrenci görmedim. Çocuklar aşmışlar artık. Büyük bir olasılıkla ilkokuldan beri yaptıkları bir şey olduğu için yalama olmuşlar. Faydasına var mı bilmiyorum. Aşağıdaki videoda çocukları göz masajı yapıyorken görebilirsiniz. Videoyu ben çekmedim ama bizim okuldaki hoparlörlerden gelen tiz çocuk sesi de bu videodakinin aynısı. Demek merkezi bir yerden gönderiliyor bu beş dakikalık masaj yönlendirme kaydı.



Daha şirin bir video buradan izlenebilir: http://www.youtube.com/watch?v=hPeMLeBvMEo

Bu göz masajı günde iki kere yapılıyor. İlki sabah üçüncü dersten sonra. Benim öğrencilerim her ikisini de takmıyorlar. “Yapın da bir göreyim” dedim, yanaşmadılar. Ben de üstelemedim.  

Derslerin saatleri tutarlı değil. Bir ders kırk dakika, bir başka ders kırk beş ya da elli dakika. Neye göre ayarlanmış bilmiyorum. Yalnız, ikinci teneffüs yarım saat sürüyor. Çocuklar genelde bu teneffüste bahçeye çıkıyorlar. Erkekler terden eriyene kadar basketbol oynuyorlar (sırılsıklam geliyorlar üçüncü derse). Kızlar ise evrensel yürüyüşlerini yapıyorlar kız kıza. Yalnız, erkeklerin ve kızların birlikte oynadıkları bir oyun da var ve çok popüler: Bedmintın. Herhalde erkeğin kızı fiziksel üstünlüğüyle ezemediği nadir sporlardan birisi bedmintın. Geçen baktım iki öğrenci oynuyor, koridordan başımı uzatıp izledim onları. Bir yandan kendi çocukluğumu düşündüm, gazoz kapağının peşinde futbol oynayan minik Ali’yi, bir yandan da onların güle oynaya mantarkuşa (shuttlecock)  vuruşlarını izledim. Oyun bir süre devam etti, sonra mantarkuş bahçenin kenarında yeni büyümekte olan bambu ağaçlarının arasına düştü. Çocuklar da oyunu bırakıp, dersliklerine döndüler. Bu bana biraz tuhaf geldi doğal olarak. Türkiyeli çocuklar olsa, ne kadar ucuz olursa olsun, oyuncaklarını ağaçta bırakmazlar. Onu oradan almak bir gurur meselesidir. Oysa bu çocuklar gayet sakinler. “Ohh, mantar kuş gitti, oyun bitti” modunda, neredeyse ruhsuz diyebileceğim bir halde oynuyorlardı. Zaten okul başladığından beri gözlemlediğim şeylerden birisiydi bu. Öğrencilerin dersler dışında hırs gösterdiği bir şey yok. Dersleri de başarı eşiğini aşacak kadar hallediyorlar. Gerisine karışmıyorlar. Göz masajında olduğu gibi okulla ilgili hemen her konuda bir yalama olmuşluk, bir bıkkınlık var.

İşte asıl yazılması gereken konuya vardım. Çocuklardaki hırs yoksunluğu sorunu. Derslerde aktifler, denileni yapıyorlar, uslular ama bu uslu duruşun götürdüğü, yok ettiği bir gençlik ruhu var sanki. Çocuk dediğin azıcık yaramaz olur çünkü o yaramazlığın arkasında keşfetme arzusu, kendi yolunu bulma tutkusu vardır. Bu yaramazlık olmazsa yaratıcılık da olmaz. Çocukları birer asker yapmak istiyorsak, onların itaatkâr, sadık ve düzenli bireyler olmasını isteyebiliriz. Eğer çocukların; özgürce düşünen, sorgulayan, üreten ve yanlış karşısında sesini yükselten bireyler olmasını istiyorsak, onların yaşlarına uygun bir şekilde davranmalarına izin vermeliyiz. Robot gibi davranan çocuklardan yaratıcı bireyler çıkarmak imkânsızdır. Tabii ki çocuğun taşkınlıklarının bir sınırı olmalı ve öğretmenler gerekli yerde müdahalede bulunmalılar. Orta yol ya da ortaya yakın yol bulunabilir gibime geliyor.

 Geçen yıl çalıştığım okulda öğrenciler aşırı derecede yaramaz, şımarık ve hatta çoğu zaman küstahlardı. Bunun yanında aynı öğrenciler kendi başlarına şiir akşamı düzenleyip, ezberledikleri şiirleri, işe biraz oyunculuk da katarak sergileyebiliyorlardı. Keman çalanlar, resim yapanlar, hikâye ve şiir yazanlar, web sayfası yapanlar, tiyatro oyununda oynayanlar… Şu anki okulumdaki öğrencilerin performansını izledim geçen akşam. Piyano çalandan şarkı söyleyene, hemen hepsi de bana “yapmış olmak için yapıyorum” mesajı verdiler, performanslarındaki heves ve tutku yoksunluğuyla.

 İnsan sormadan edemiyor tabii; sınır çizgisi nerede çizilmeli? Sınav canavarı yetiştirmek değil eğitimin amacı –aileler öyle istiyor ama- , küstah ve kendini bilmez insanlar yetiştirmek de değil. O halde çizgiyi nereye çizmeliyiz ki öğrenci kendi bireyselliğini –çocukluğunu ve gençliğini- gereğinden fazla terk etmeden, zihnini bilim aşkıyla doldursun, matematiği sevsin, edebiyata aşina olsun…  

Buna benzer bir başka sorun da çocukların İngilizceleri. Hemen hepsi Amerikalılar gibi konuşuyorlar. Ağızlarını sağa sola yamultup, o çıkması zor sesleri çıkarıyorlar. Konuşmalarının bir aksanın etkisi altında olmaması her ne kadar kayda değer bir başarı olarak görülse de gözden kaçan bir şey var: İçerik. Ben çocukları anlamakta kimi zaman zorlanıyorum ve zorlandığım nokta dillerine yapışan yerelliğin getirdiği aksan değil, söylediklerinin özde bir anlamı olmaması. Çocuklar boş konuşuyorlar, bir anlamı olmaksızın, sırf ağızlarını açıp Kuzey Amerika aksanını nasıl taklit edebildiklerini göstermiş olmak için konuşuyorlar. O kadar ki artık derslerde çocuklara tam cümle kurma zorunluluğu getirdim. Öyle, yarım yamalak ifadelerle yanıt veremeyecekler bana. Anlamıyorum yahu, kafam almıyor ne demek istediklerini. Ya da bir şey demek istemiyorlar! Bunca yıldır öğretmenim. Tayland’da yarım yamalak İngilizceyle konuşan ama konuşmak için bir derdi olan çocukları rahatlıkla anlardım. Vietnam’da da öyle. Çünkü çocuğun ağzından çıkan balonun içi dolu, balonun rengiyle, güzelliğiyle değil içeriğiyle meşgul. Ben buradaki çocuklara da dedim ilk girdiğim derslerin birinde: Benden sizin gibi konuşmamı beklemeyin. Ne dediğimi anladığınız sürece hedefe varmışız demektir. Ben de sizi anlayabiliyorsam iletişim amacına ulaşmıştır. Bunun dışında insanlar neden konuşur ki zaten.   

Bütün bunları yazdım, fazlasıyla müteşekki bir görüntü ortaya koymuş olabilirim. Aslına bakılırsa gayet memnunum okuldan. Sorunlar tabii ki olacak, sorunlar olsun ki biz de bir şeyler öğrenebilelim. Yerçekimi olmasaydı ağaçlar ne diye göğe doğru boy atarlardı ki, değil mi? Hem başka nerede bulacağım kravat zorunluluğu olmayan, sakal bırakmama izin veren, yakalı tişörte bile ses çıkarmayan okul? Üç hafta dönem arası tatili de var. Sırf bu tatil yüzünden Tayland’da ilk yarı maratonumu koşacağım.  Öpüp başıma koyuyorum, tüm öğrencilerimi ve öğretmen arkadaşlarımı.

Saat geç oldu. Yarın yine altıda kalkacağım. Dün sabah –yani bu sabah- saat beşte uyandım dışarıdan gelen havai fişek seslerinden ötürü. Yine birileri dükkân açıyordu sanırım. Sabahın beşinde kötü ruhları kovalamak için çıkmışlar yollara, bizim cengâver, halk sever vatandaşlarımız. Tam bir saat boyunca inlettiler kentin merkezini. Güm, güm, güm, güm… Güm de güm… Türkiye’de olsam darbe oldu sanırdım. Ya da Çarşı yönetime el koydu. Onların bile azıcık insafı olurdu. Buradakiler hiç dinlemediler benim küfürlerimi; millet uyuyordur, işe gidecek olanlar yorgundur diye. Bana sorsalardı ben onlara kentteki kötü ruhların nerede olduğunu söylerdim.

Herkese iyi geceler.

Au revoir


22 Eylül 2013

Çin Mektupları 10 - Okulum

Bir öğretmen olarak Çin’deki okullara dair gözlemlerimden başlamam doğru olur sanırım. Yalnız, daha önce de dedim, şimdi de diyorum, bundan sonra da diyeceğim; benim Çin’im Çanco’dan ve etrafta gördüğüm birkaç kentten (Wuxi, Yixing, Shanghai) ibaret. Bu kentlerden yola çıkarak tüm Çin hakkında ahkâm kesmek pek doğru olmayabilir. Yine de resmin bir parçası olması bakımından, her ne kadar ufak olsa da, yazdıklarımın bir değerinin olacağını düşünüyorum. Sonuçta sözünü edeceğim okullar ÇHC Eğitim Bakanlığı’na bağlı devlet okulları. Dolayısıyla özde (teoride) birbirlerine benzemelerini bekleyebiliriz.


Okulların dış görünüşünden başlayayım. Şimdiye kadar gördüğüm okulların hemen hepsi devasa alanlara kurulmuşlar. Bizim okul üç bin öğrenci kapasiteli. İçinde en az on tane bina var. Binaların ikisi öğrenci yurdu, birisi yemekhane. Kalanlar derslikler, konferans salonları, spor salonları falan. Ayrıca okulun gerçek boyutlarda bir futbol sahası, altı tane basketbol kortu, kapalı spor salonu (bedminton, masa tenisi gibi sporlar için), kocaman bahçeleri, bahçelerde okuldan yetişmiş düşünür/şair/yazar/bilim insanı olmayı başarmış ünlülerin heykelleri ve küçük havuzlar var.

Futbol sahasının etrafındaki koşu parkuru. Burada koşuyorum akşamları.
Wuxi’de konferans için gittiğimiz okul beş bin kişilikti. Okulun bahçesinin ortasından nehir geçiyordu. Görünce “Oha” demiştim.  Benim İstanbul'da okuduğum ortaokulun bahçesinde de hep kömür olurdu çünkü okulun kömürlüğü ya yoktu ya da çok küçük olduğu için okula gereken kömür kömürlüğe sığmazdı. Bahçeye yığılan kömürler yüzünden top oynayamazdık, üstümüz başımız kirlenirdi... Çin'deki okullar ise tam tersi, utanmasalar içinden tren geçirecekler. Bizde bu kadar araziye üniversite yaparlar, boş kalan yerleri de Starbucks’a falan kiralarlar. Beş bin lise öğrencisi bir arada, ne demek yahu! Tabii, bu yüksek sayılarda Çin’in devasa nüfusunun büyük payı var. Burada 4 milyon nüfuslu bir kent küçük sayılıyor. Büyük kentler 10 milyondan başlıyor. Şangay’ın nüfusu 20 milyon civarında. Eee, bu kadar insan doğuruyor, çocuk büyütüyor. Nereye gidecek onca çocuk.

Okulun binalarından birisi.
Bizim okul seçkin bir mekan olduğu için sınıf başına düşen öğrenci sayısı otuz civarında ama tanıştığım bir “özel” okul öğretmeni bana 68 öğrencisi olduğunu söylemişti. Youtube’da izlediğim bir belgeselde, orta Çin’deki bir kentteki okulun sınıflarında ortalama 120 küsür öğrenci vardı. Minik minik çocuklar, ufacık masalara sığışmışlar, kimisi de yerlerde... İnsanın aklı hayali almıyor, 120 öğrenciyle nasıl ders işlenir? Her birisine bir defa gülümsesen, şöyle bir soruyla yoklasan, adlarını sorsan zaten ders biter, yetmez bile ikinci derse sarkar iş. 

Okullar genel anlamda bakımlı ve temiz. Yalnız temizliğin en büyük sorumlusu öğrenciler. Günün her saatinde çocukları ellerinde süpürgelerle görmek mümkün. Özellikle yaprakların döküldüğü bu aylarda ha bire sonbaharı dolduruyorlar küreklere. Onlar temizledikçe ağaçlar tekrar döküyor yaprakları. Sisifos’un işkencesi işte. Ya da ev kadınlarının bitmeyen çilesi… Geçenlerde şöyle bir laf görmüştüm internette: Pırıl pırıl bir ev, mis gibi kokan bir banyo, tertemiz bir mutfak; boşa geçen bir ömrün göstergesidir. Hak vermemek elde değil, Türkiye'deki kadınların temizlik takıntısını düşününce.

Sadece bahçeyi değil sınıflarını da temiz tutuyor çocuklar. Yerlerde bir tane çöp yok. Sınıflarını süpürüyorlar, sıralarını siliyorlar, çöplerini akşamları döküyorlar. Geçen yıl Türkiye'de tanık olduklarımdan sonra -çocuk çöpünü yere atar, kendisini uyaran öğretmene de ekonomi dersi verirdi: Hademeler işsiz kalmasın diye hocaaaam"- bu öğrenciler melek gibiler gözümde. Çok da hoşuma gidiyor çocukları sınıflarını temizlerken görmek. Öğreniyorlar işte sorumlu birey olmayı. Öyle kırk dakika boyunca ozon tabakası nasihatı vermekle öğretilmez çevre bilinci. Çocuk elini değdirecek süpürgeye, küreğe. Temizliğin değerini bilecek. Türk ev kadınlarının çilesine geri dönersek, onların en büyük kabahati kocalarını kolaya alıştırmaları. Sen adama hiçbir ev işi yaptırmazsan, adam da bilmez temizliğin değerini.

Öğrenciler böyle de biz farklı mıyız? Yok, öğretmenler de aynı. Örneğin, bizim odaya şimdiye kadar herhangi bir hademenin girdiğini görmedim. Çöpümüzü kendimiz topluyoruz. Sebilin önündeki olukta biriken suyu kendimiz döküyoruz, altlığını kendimiz temizliyoruz. Masalarımızın altını akşamları çıkmadan önce temizliyoruz. Herkes kendi bardağını, çanağını yıkıyor. Kısacası odamızdan sorumluyuz. Tıpkı çocukların sınıflarından sorumlu olmaları gibi…

Sınıflar çok ufak değil, çok geniş de değil. Otuz öğrenciyi rahat ettirecek genişlikte. Daha fazlasını alırsak sıkıntı olur gibi. Her sınıfta ÇHC bayrağı ve SAAT var. Saati büyük harfle yazdım bilerek. Geçen yıl çalıştığım okuldaki sınıflara saat koyalım deyince, müdür başyardımcısı bana saatin dikkat dağıtacağını, öğrencilerin öğrenmelerini olumsuz yönde etkileyeceğini söylemişti. Oysa benim öğrenciler hiçbir sıkıntı yaşamıyorlar saat nedeniyle. Tam tersine faydası çok. Sınav sırasında zırt pırt "Kaç dakika kaldı?" diye sormuyorlar, öğretmen olarak basit bir göz kaydırmasıyla saati görebiliyor ve dersin kalan kısmı için gerekli planı yapabiliyorum. İstenirse sınıfın duvarına saat asılabiliyormuş demek ki, istenirse öğrenciler aptal yerine konmuyormuş… Bir de bahane üretmişti evlere şenlik, "Sınıf içi sıcaklıklar farklı olduğu için saatlerin bazıları hızlı, bazıları yavaş ilerliyormuş. Bu da sorun olurmuş." Bir Fizik öğretmeninden duyacağınız son sözler bunlar. Sanki atom saati istedim, altı üstü pilli bir saat. Madem piller sorun oluyor, fişli yap. Prize takalım çalışsın. Prizden gelen elektirk akımı da mı etkileniyor sınıf içi sıcaklıktan? Neyse... Çin'e geri dönelim. 

Öğrencilerin pek çoğu okula bisikletle geliyor ama okul kampüsü içerisinde bisiklet sürmeleri yasak. Kapıya kadar bisikletle geliyorlar ve kapıdan sonra bisikletleriyle yürüyorlar. Tabii bu teoride böyle. Gördüğüm kadarıyla bu yasağa uyan öğrenci yok. Girişte öğretmen olmadığı sürece çocuklar kafalarına göre takılıyorlar. Geçen gün kapıdaki hoca beni de durdurdu. Bana bisikletten nasıl ineceğimi ve bisikletle nasıl yürüyeceğimi uygulamalı olarak gösterdi. Adam İngilizce konuşmuyordu, ben de Çince bilmiyorum henüz. Anlaşabilseydik, okula arabayla gelen hocaların ne yaptığını soracaktım. Arabadan inip, itmiyorlar herhalde!

Hoş, yine burası iyi sayılır. Tayland’da da aynı kural vardı. Çocuklar motosikletlerini –kimi zaman ağır olur motosikletler, özellikle motor hacmi büyükse- sürükleyerek getirirlerdi kapıdan park yerine kadar. Bir de öğrencilerin sınıflara ayakkabıyla girememeleri vardı ki dillere destan bir durumdu. Çocuklar dersliklerin kapısında bırakıyorlardı ayakkabılarını ve derslikte beyaz çoraplarıyla geziyorlardı. Öğretmenin ayakkabısıyla gezdiği yerde onlar ayakkabısız durmak zorundaydılar. Öğretmenle konuşurken de dizlerinin üzerlerine çöküyorlardı. İnsanın onurunu çizen, çizmek ne kelime, parçalayan bir durum. Çocuğu adam yerine koymazsan çocuk da seni insan yerine koymaz –melek der, öğretmen der, süpermen der ama adam demez-. Gerçi Tayland kırallıkla yönetilen bir ülke olduğu için bu durumu yadırgamamak lazım. Kıral varsa zaten temelsiz bir bölünme başlamıştır toplumda, saygı kavramının rahatlıkla suistimal edileceği milyonlarca ortam yaratılabilir.

Öğrenciler, öğretmenlerine karşı alabildiğine saygılılar. Şimdiye kadar tek bir sorunla karşılaşmadım. Harıl harıl ders çalışıyorlar, ödev veriyorum ertesi gün hepsi yapmış olarak ödevlerini teslim ediyorlar –Bazıları kopya çekiyor tabii ama buna da şükür. Bu kopya meselesine sonra geleceğim.-  Sınıfta derse başladığımda, kimseye bağırmak çağırmak zorunda kalmıyorum. Zaten zil çalar çalmaz sıralarına geçiyorlar ve beni bekliyorlar. Nazar değecek diye korkar oldum, o kadar uslular, o kadar saygılılar. Bazen zombi gibiler dediğim oluyor, dostlara yazdığım mektuplarda onlardan bahsederken, ama şikayetçi değilim. Ayrıca iş matematiğe gelince meraklılar da! Soruyorlar, yorum yapıyorlar, dersle ilgileniyorlar. Bir matematik öğretmeninin hayalindeki okul diyebilirim burası için.

Bazı öğrenciler çok zeki, bazıları da ileri konuları çalışmış. Geçen olasılık ağacı çizerek çözülebilecek bir soru yazdım tahtaya. Çocuğun birisi Markov Zinciri yardımıyla, matriks çarpımı yaparak çözüme ulaşmaya kalktı. Ben Markov Zincirini aktüerya masterı yapıyorken öğrenmiştim. Bu liseli öğrenci nereden biliyor? Neyse, sordum neden Markov’u kullandığını. İşlemi yapabiliyor ama izah edemiyor. Sonuçta Markov’u kullanmak için çok özel belli şartların sağlanması lazım. Bu şartlar beni sorduğum soruda rastlantı eseri sağlanmıştı ama bu şartların nasıl sağlandığını izah etmeden yazacağın her çözüm eksik sayılır. Öğrenciyi, hevesini kırmamaya özen göstererek uyardım. Gösterdiğim yöntemle yapmasını söyledim. Zaten gireceği AP sınavında Markov'lu bir çözüm yazsa sıfır puan alır. 

Varyans'ın ikinci formülünü birinci formülden çıkarsamışız.
Öğrencilerin en büyük sorunlarından birisi de bu. Konuyu tam olarak kavramadan soru çözmeye başladıkları için çoğu zaman otomatiğe bağlamış olarak varıyorlar sonuca. Yazma zahmetine bile katlanmıyorlar. Neymiş, kafasından yapmışmış! "Yok, ben çözümü görmek istiyorum" diyorum. Hemen bir kâğıdın kenarına iki çiziktiriyor, cevabını da altına yazıyor. Ne çözümü yorumlayabiliyorlar ne de yöntemi var eden etkenleri farklı ortamlarda sınayabiliyorlar. Bu da bir öğretmen olarak üzüyor beni. Sırf bu yüzden haftada bir etkinlik yapıyoruz derslerde. Bozuk paralarla, zarlarla deneyler yapıp, tahtaya grafikler, tablolar çiziyoruz. Bir şeyleri deney yoluyla kanıtlıyoruz (doğruluğunu gösteriyoruz).  İyi de oluyor. Hem eğleniyorlar hem de bir şeyler öğreniyorlar. Matematiğin sadece sıralarda kös kös oturarak öğrenilen bir şey olmadığını kavrıyorlar en azından. Hepsini yerinden kaldırıyorum, kimse sırasında kalmayacak diyorum. Homurdanarak başlıyorlar ama sonunda eğleniyorlar. Damarlarına azıcık kan gidiyor. 

Öğrenciler Büyük Sayılar Kanununu bozuk paralar ve zarlar yardımıyla kanıtlıyorlar (doğru olabileceğini gösteriyorlar).

Okulun yemekhanesi üç katlı ve yemeklerin kalitesi iyi değil. Birkaç defa gittim oraya ama her gün gidemiyorum. Yemekler paralı ama fiyatlar çok ucuz. Üç çeşit yemeğin yanında haşlanmış pirinç 5 Yuan falan (1,7 TL). Üçüncü katta öğretmenler için klimalı özel bir oda var. İki defa da oraya gittim. Orada da fiyatlar pek farklı değil, yemeğin kalitesi biraz daha iyi. Ayrıca meyveler ve tatlılar ücretsiz. Yalnız buraya erken gitmek gerekiyor. Yemek çabucak bitiyor, masa bulmak da sıkıntı. 

Okulda yemediğim zamanlarda 100 metre ilerideki "esnaf lokantası"nda yiyorum.
Kopya sorunu burada da ciddi bir sorun. Yalnız Çin gibi bin yıllık bir sınav sistemini içselleştirmiş bir toplumda tuhaf karşılamıyorum bu durumu. Adamlar bin küsür yıldır bildiğimiz KPSS, LYS yapıyorlar. Çanco müzesine gittik. Müzenin girişinde bu kentten kaç öğrencinin imparatorluk sınavlarında başarılı olduğu yazıyordu. 1546 kişi başarılı olmuş bu zor sınavlarda. Yani sınav geçmek ve önemli noktalara gelmek yüzyıllardır halkın kanına işlemiş bir yetkinlik, ana babaların çocukları üzerindeki hakları. Durum böyle olunca bu sınavlarda kopya çekmek ya da çekme kabiliyetini geliştirmek de zamanla evriliyor, gelişiyor, mükemmelleşiyor.

Örneğin, ABD merkezli SAT sınavı Çin topraklarında yapılmıyor. Daha önce yapılıyormuş ama SAT yetkilileri ciddi kopya skandallarını ortaya çıkarmışlar. Skandalın içinde öğretmenler de olduğu için iş iyice çığırından çıkmış. Sınavın geçerliliği, itibarı yerle bir olmuş. Bu yüzden benim öğrencilerin hepsi haftaya Hong Kong’a gidecekler SAT sınavına girmek için. Bir ülke adına ne kadar utanç verici bir durum, değil mi? Ülke olarak uluslararası bir sınavdan men edilmek ve buna neden olarak, yabancı öğretmenlerin (sınav gözetmenlerinin), senin ülkenin yetiştirdiği öğrencilerin ve öğretmenlerin dürüst olmamasını göstermeleri. Ürküyor insan… 

Çanco Müzesinin girişindeki yazı. Sınav geçenlerden övgüyle bahsediliyor.
Bir yandan aileden gelen baskı, bir yandan başarısız olma korkusu. Çocuklara da hak vermemek elde değil ama kopyanın neresini savunabiliriz ki. Gerçi, her şeyin sahtesinin –çakmasının- yapıldığı Çin’de kopyanın sadece okullara ait bir sorun olmadığını söylemek gayet mümkündür. Bizim evin altında Nike logosunu kullanıp ayakkabı satan dükkan da var, McDonalds’ın M’sini kullanarak burger satan yeçıkcı da (yeçık: fastfood için uydurduğum kelime). Cep telefonundan o telefonda kullanılan sohbet programına kadar hemen her şey çakma burada. Adamlar sığır etinin bile sahtesini yapmışlar domuz etine boya ve balmumu katarak, daha neler yapmasınlar? Hoş, Türkiye’de de at eti, eşek eti yediriyorlar insanlara.

Aradaki farkı ve benzer konuları da bir sonraki yazıda, Çin’in ekonomisini ve toplum yapısını anlatacağım yazıda tartışayım.

Ofisteki masam. Türk kahvesi yapıp içiyorum öğlen yemeklerinden sonra.








25 Kasım 2012

ÖĞRENMENLER GÜNÜ


                                                    ÖĞRENMENLER GÜNÜ

Bugün öğretmenler günü, yani eğitimin ve öğretimin toplum ve gelecek açısından tartışılacağı, geleceği inşa edecek nesillerin sahip olması gereken vasıflarının masaya yatırılacağı, eğitimin sorunlarının sansürsüz ve makyajsız bir şekilde enine boyuna ele alınacağı gün. Böyle bir günün önemini anlatmaya başlamadan önce, eğitimin 21. Yüzyıl dünyasında ne anlama geldiğini anlamamız ve bu anlayışın bize vereceği olası aydınlanma sayesinde yol haritamızı çizmemiz gerekir.

Eskiden eğitim, bir çocuğu/genci terbiye etmek ve fiziksel olarak olanakların sınırlı olduğu bir yerde ona olası en fazla bilgiyi vermek olarak tanımlanırdı. Öğrenci derse girer, öğretmenini dinler, itiraz etmeksizin duyduklarını ezberler ya da zorla da olsa kanıksar ve sürecin sonunda verilen bir sınavı geçip, diplomasına kavuşur. Bu tanımda öğretmen dolu bir sürahiye, öğrenci ise boş bir bardağa benzetilebilir. Öğretmen bardağı doldurur, kendinde olup öğrencide olmayanı öğrenciye aktarır.

Oysa günümüzde eğitim, en azından gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, farklı bir tanımlamanın sınırları içerisinde algılanıyor. Artık ne öğretmen dolu bir sürahi, ne öğrenci boş bir bardak olarak algılanmaktalar. Öğretmen yaptığı işin her aşamasında yeni şeyler öğrenir, dolayısıyla aynı zamanda bir “öğrenmendir”. Öğrenci de boş değildir sınıfa girdiğinde, bir birikimi vardır, bir karakteri vardır, bildiklerinin üzerine inşa edebileceği şeyler vardır. Öğrenci olduğu kadar hem öğrenmenine hem de sınıftaki diğer arkadaşlarına karşı “öğretcidir” de. Öğrenci okula bir şeyler öğrenmek için değil, bir şeyler öğrenmeye hazır hale gelmek için gelmelidir. Yani, öğretmenin görevi öğrenciye bilgi vermek değil, öğrenciyi bilgi almaya hazır hale getirmek ve onu bilgi “talep” eden bir “talebe” haline getirmektir. Bilgiyi arayıp bulacağı ilk yer tabii ki okuldur ama öğrencinin, bilginin sınırsızlığının farkına varacağı yer de okuldan başka bir yer değildir.

Öğretmenin görevi, sınıfın karşısına geçip, öğrenciye bilgi vermek, doğruyu dayatmak ya da ahlakın değişmez kurallarını anlatmak değildir. Öğretmenin görevi, öğrencinin bilgiye ulaşmasını sağlamak ve bu süreç sırasında olası vakit kaybını en aza indirmektir. Dik üçgeninin en uzun kenarının uzunluğunun karesinin diğer iki kenarın uzunluklarının karelerinin toplamına eşit olduğunu, öğretmenin yol gösterici yönergeleriyle, öğrenci kendisi keşfetmelidir. Bu sonuca ulaşmak kimi zaman birkaç saat alabilir ama sonuçta öğrenci keşfetmenin tadına varacaktır. Pisagor’u, işi gücü karmaşık matematiksel kuramlar üreten bir dahi olarak değil de kendisi gibi düşünen bir insan olarak görecektir. Hepsinin ötesinde, öğrenci neyi neden yaptığını anlayacak ve yapmış olduğu keşfin verdiği zevkle yeni keşiflere yelken açmak isteyecektir. Kısacası matematiği ve matematiksel bilgi edinim yöntemini içselleştirecek, onu sevecek ve hayatın farklı alanlarında matematiksel düşünceyi severek kullanacaktır.

Günümüzde “öğrenci merkezli eğitim” denilen bu akım aslında Sokrat’tan beri bildiğimiz bir yöntemin günümüze uyarlanmış halidir. Eflatun’un diyaloglarından birinde Sokrat bir öğrenciye karenin alanının iki kenarının uzunluklarının çarpılmasıyla bulunduğunu öğretir. Yalnız bunu öğretirken yaptığı tek şey soru sormak ve her sorudan sonra öğrencinin teyidini almaktır. Sonunda öğrenci karenin alanını nasıl hesaplayacağını öğrenir. Sokrat ise (aslında Eflatun) işin yönteminde takılmıştır. Öğrenciye sorar “Şimdi ben sana yeni bir şey öğrettim mi?”. Öğrenci “Hayır” der. Eflatun’un “Matematik bir hatırlamadır” sözüne çok güzel bir açıklama olabilecek bu diyalog aynı zamanda günümüzün eğitim anlayışına da ciddi bir yakınlık arz eder.

Kısaca özetlemek gerekirse, öğretmen öğrencinin öğrenmesine yardımcı olan bir etkinlik düzenleyicidir (facilitator). Ortamı hazırlar, öğrencinin olası sorularının yanıtlarını kullanıma hazır hale getirir, öğrenciyi soru sordurmaya teşvik eder. Böylece öğrenci öğretmeni karanlığı aydınlatan bir fener olarak değil, karanlık yollara konmuş işaretleri gözden kaçırmamasını sağlayan bir iç ses olarak algılar. İşaretleri söylemez öğretmen, “Şunu yap, bunu yap” demez, elinden geldiğince geri planda kalıp, öğrenciyi aktif hale getirmeye çalışır. Kolay gibi görünen bu yöntem aslında aktif ders anlatmaktan daha zor ve yorucudur. Ayrıca daha çok entelektüel birikim ve öngörü gerektirir. Öğretmen öğrenciyi tanımalı, öğrencinin bilişsel birikiminin ve entelektüel yeteneklerinin düzeyine vakıf olmalıdır.  

Gelelim günümüzde Türkiye’de uygulanan sisteme. Maalesef yukarıda anlattığım ideal yöntemlerden çok uzak bir noktadayız Türkiye’de. Başbakan dershaneleri kapatma tehdidini bir takım çevrelere savuradursun, okulların birer dershaneye dönüşmüş olması gerçeği, alabildiğine acı verici, alabildiğine gerçektir. Hem okullar dershanelere dönüştükten sonra, yani eğitimin can damarı olan ulusal eğitim sistemi, dershaneci bir sisteme indirgendikten sonra, hükümet isterse kapatsın dershaneleri, bir değişiklik olmayacaktır ülkenin yakın geleceğinde.

İngilizcede örgün eğitim kurumlarında çalışan eğitmenlerle, öğrencileri bir takım sınavlara hazırlayan kurumlarda çalışanları ayıran kelimeler vardır. Örgün eğitim kurumlarında çalışanlara “teacher” denirken, öğrencileri sınavlara hazırlayanlara “tutor” denilir. Batıda bu ayırımın ciddi bir ontolojik anlamı vardır. “Teacher”ın görevi bilgiyi öğretmek;  nedeniyle, nasılıyla işlemek ve öğrenciyi bilgiye aşina kılmaktır. “Teacher” öğrencinin akademik gelişimi kadar onun sosyal ve ahlaki gelişimini de gözlemler, kayıt altında tutar ve gerekirse, uzmanların da desteğiyle, sürece müdahale eder. “Teacher” bilim ve matematik sevgisini aşılamakla yükümlüdür, bilime ve bilimsel düşünceye saygılı olmak zorundadır, bilimsel yöntemi tek bilgi edinme yöntemi olarak kabul etmelidir.

Oysa “tutor”un böyle bir sorumluluğu yoktur. “Tutor” sınavda çıkabilecek soru türlerine odaklanır, o türde soruları öğrencinin nasıl en çabuk ve en doğru biçimde çözebileceği üzerine kafa yorar. Hedef bilgi vermek ya da bilim sevgisi aşılamak değildir. Hedef bir sınavı geçmek ve sonuçta istenilen bir üst okula gitmektir. Durum bu olunca “tutor” ile “teacher” arasındaki ontolojik fark kapanmayacak bir uçurum olarak algılanabilir. Birincisi alabildiğine pragmatist ve işlevseldir, diğeri kuramsal ve idealist.

Yukarıda da yazdığım gibi, günümüzde okullarımız birer dershane havasında idare ediliyorlar. Özellikle özel okulların başarıları, üniversiteye gönderebildikleri öğrenci sayısıyla ölçüldüğü için, durum daha bir içler acısı hale geliyor. Laboratuvarda deney yapıp öğrenciye yerçekimi ivmesini ölçtürmenin ne gereği var, 10 m/s2 olarak kabul edelim yeter. Öğrenci bir kere bile kimya laboratuvarına girmeden bitirebilir liseyi. Dört sene boyunca kimya dersi alır ama derslerde sürekli sözü edilen moleküller, bileşimler, asitler, bazlar; üç-beş harfin yan yana gelip, sağlarına sollarına birkaç sayı kabul ettikleri soyut nesneler olarak kalırlar zihinlerde. Hayatında hiç asit görmez, hiç baz da görmez. Limonun asidik, sabunun bazik olduğunu da, eğer şanslıysa ve bir şekilde bilime merak sarabilmişse, çok sonraları okuduğu kitaplardan öğrenir.

Durum böyle olunca insan durup düşünmeden edemiyor: Neyin öğretmenler gününü kutluyoruz? Eğitim sistemimizin hal-i pür melali gözlerimizin önünde. Bir de bunun yanında okulsuz köylerimiz, okulsuz öğretmenlerimiz, öğretmensiz okullarımız varken, nasıl oluyor da insanlar öğretmenlerin gününden bahsedebiliyorlar?  Öyle okul girişi öğretmenlere bir çiçek vererek, öyle okulun “herkes” butonundan tüm çalışanlara “Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun” mesajları atarak mutlu olmuyor öğretmenler maalesef. Bu ülkede sınıfında bıçaklanıp öldürülen öğretmenler var, bu ülkede kaçırılıp günlerce ailelerinden uzak tutulan öğretmenler var, bu ülkede bir şeyler değiştirmek istediği halde sürekli bürokrasinin kalın duvarına çarpan, azarlanan, haddi bildirilen, aptal yerine konan öğretmenler var. Beş yıldızlı otellerde akşam yemekleri verip, kürsüye çıkıp, vatan-millet-gelecek tekerlemelerini sittin kere tekrar ederek, öğretmenlerin günü gün olmuyor maalesef… 

Son olarak da saygı sorununa değinmek istiyorum. Ben hiçbir mesleğin bir diğerinden daha üstün ya da daha fazla saygıyı hak ettiğini düşünmüyorum. Dolayısıyla öğretmenler de bir marangoz ustasından ya da bir manavdan daha fazla saygı hak etmezler. İlla bir saygı görecekse bu saygıyı kazanmalıdır öğretmen. Öğrencinin gözünde yükselerek, öğrencinin kalbini kazanarak, öğrenciye kendini sevdirerek yapar bunu. Yapamazsa da sorun değildir zaten. Yani öğrenme işlemi, öğrenci öğretmene saygı duymasa da gerçekleşir. Nasıl ki lokantada karnımızı doyurmamız için garsona şekilci bir saygı gösterisinde bulunmuyoruz –bu garsonun emeğine saygı duymadığımız anlamına gelmez-, nasıl ki bindiğimiz otobüsün şoförünün önünde ceketimizi iliklemiyoruz, aynı şekilde öğretmenin karşısında da olduğumuzdan farklı görünmemiz gerekmez. Bir insan, işini yapan bir görevli, ne kadar saygıyı hak ediyorsa o da o kadar saygı hak ediyordur etrafından. Öğrenci bu kadarını bile anlasa, yani “karşısında işini yapmak isteyen bir insan var ve sırf insan olduğu için saygıyı hak ediyor” düşüncesine kendisini alıştırsa, aslında o tuhaf saygı güzellemelerine de gerek kalmayacak ve eğitim gereksiz kutuplaşmalardan uzak bir şekilde, kendi varlığını ikame edebilecektir.

Bu şekilci saygı kültüründen kurtulduğumuz gün, öğretmenler gününe de gerek kalmayacaktır. Tıpkı diğer emekçiler gibi, öğretmenler de 1 Mayıs’ta meydanlara çıkıp, baharın ılık güneşi altında şarkılar söyleyip, işçinin bayramını kutlarlar. Nihayetinde öğretmenler de birer işçidir, hem fiziksel olarak hem de zihinsel olarak elini taşın altına koyan bir işçidir. Onun bayramı da diğer emekçilerin bayramıyla aynı gündür. Özel günler üretip, gereksiz taltifler ve tezyinlerle alay edileceklerine, en azından gerçekle yüzleşmiş olurlar.   
                                                                                              

08 Mayıs 2012

FELSEFESİZLEŞTİREMEDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?


                        FELSEFESİZLEŞTİREMEDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?

Yeni eğitim yasası ile ülkemizde çok şeyin değişeceğini düşünenlerdenim. Her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz aklın ve bilimin yolundan, bağırıp direndikçe üzerimize daha çok çamur döküyorlar sanki, içine saplandığımız bataklık daha bir çekiyor bizi bilinmez merkezine doğru. Oysa tarihin evrimi içerisinde aksini görmemiz, tersi yönde ilerlememiz gerekirdi. Masallardan ve mesnetsiz hikayelerden kaçıp bilimin deneyle test edilebilen, yeri geldiğinde yanlışlanıp çöpe atılabilen kuramlarına ulaşmamız gerekirdi tarihin bu aydınlanmış devrinde. Bu kötüye doğru gidişimizin altındaki önemli nedenlerden birisi –pekçok siyasi ve tarihsel nedenin yanında- olarak, felsefe eğitimine yeteri kadar önem vermememiz sayılabilir.

Felsefe, sözcüğün anlamına bakacak olursak, bilgelik sevgisi demektir. İşi etimolojiye yönlendirip, kafaları karıştırmaya gerek yok. Felsefenin en büyük amacı insana sorgulamayı öğretmesidir, kanıtı olmayan bir iddiayı kabul etmemeyi, iç tutarlılığın olmadığı bir sistemi ciddiye almamayı önerir felsefe. Her şeyi sorgulamayı, hiçbir şeyi söyleyenden ya da söylendiği ortamdan dolayı kabul etmemeyi öğretir. Gerçeğin ancak araştırmak, düşünmek, tartışmak ve uzlaşmakla kurulabilen –bulunulan demiyorum- bir amaç olduğunu gösterir bize. Felsefede durmak yoktur, tatmin olmak yoktur, şana şöhrete tamah etmek, paraya tapmak yoktur, onun bunun peşinden gitmek yoktur. Herkes insandır, herkes eşit derecede yanlıştır. İnsanın tek hocası ve rehberi gerçektir ve gerçek “yolda olmanın” ta kendisidir.

Felsefeyi böyle tanımlayınca ne derece tehlikeli bir silahtan bahsettiğim anlaşılmıştır sanırım. Tanımlara sığmayan, insanı sürekli yenileyen, asla yalnız bırakmayan bir dinamikten bahsediyorum. Böyle bir dinamik sanatı da bilimi de renklendirir, böyle bir hareketlilik eğitimi de siyaseti de canlandırır, yola getirir. Felsefe eğitiminden nasibini alamayanlar ucuz muhabbetlerin, lakayt eğlencelerin, klişe yapıtların, gündelik tatminiyetlerin kıskacından kurtulamazlar. Felsefe insanı hurafelerden ve bağnazlıklardan kurtarır, hayatta asıl önemli olana yönlendirir: Araştırmaya, yaratmaya, yaşamın anlamını aramayı –ya da bulmuşluk taslamayı- bırakıp yaşama anlam katmaya davet eder insanı...

İnsanımıza felsefe deyince akıllarına hemen “Düşünüyorum, öyleyse varım.” gibisinden matraklıklar gelir. Felsefeciler ya saçı sakalı birbirine karışmış çılgın adamlardır ya da “Niye benim ben?” diye düşünmekten aklını oynatmış delilerdir. Felsefecilere güvenmez bizim halkımız, sözünü dinlemez, kaâle almaz. Çünkü felsefesi kuşkucudur, halkın yüzyıllardır sormaya üşendiği ya da yanıtından korktuğu soruları bir çırpıda sorar, takmaz yıkacağı kumdan kalelerin altında kalacak hurafeleri ve onların üzerinde adını duyuran sözde ulakları. Bizde böyledir ama dünyanın başka yerlerinde hiç de öyle değildir.

Mesela, dünyanın dört bir yanında eğitim veren binlerce uluslararası lisenin IB müfredatında okutulan bir derstir “Bilgi Kuramı”. Bilginin kaynağını, tutarlılığını, geçerliliğini sorgular öğrenciler bu derste. Akılcılığın karşısına deneyciliği koyarlar, Descartes’ın karşısına Locke’u çıkarırlar, Hume’u, Kant’ı, Bergson’u tartışırlar. Yeni doğan bir bebeğin “idea innate”yle mi yoksa “tabula rasa”yla mı doğduğunu sorgularlar. Sonra bu tartışmaların ışığında siyasi kararları, dinsel inanışları, bilimsel kuramları, tarihsel gelişimleri masaya yatırırlar. Şuna inan, buna inan değildir amaç. Anlamaktır insanı tüm derinliğiyle, sığ göründüğü zamanlarda bile aslında derin olduğunu, bu derinliğin bulanıklığa kurban edildiğini baştan kabul ederek.

Bilimle bilim olanı ayırmak için, sanatla sanat olmayanı ayırmak için gereklidir felsefe. Bilimsel bilgiyi diğer tür bilgilerden farklı kılan nedir? Kanıtı olmayan bir bilgiye inanmak neden tehlikelidir? Bilimin teknik olarak asla yanıt veremeyeceği sorular var mıdır? Yanıtı olmayan soru sorulmaya değer mi? İnsan etik bir varlık olarak toplumun  neresinde yer alır? Sorular çoğaltılır, yanıtlar daha bir çoğaltılır. Bilimle ve matematikle uğraşanlar eğer felsefeye sırtlarını dönerlerse asla tam anlamıyla özgür düşünceli bireyler olamazlar.

Çünkü felsefe eğitiminin vereceğini maalesef içinden felsefesi çıkarılmış bilim ve matematik dersleri veremez. Verdiğini sananlar aldanıyorlardır. Bunu anlamanız için etrafınızdaki doktorların, mühendislerin, öğretmenlerin gündelik hayatlarına bakmanız yeterli. Verdiği ilaçlar fayda etmeyince hastayı üfürükçü hocaya gönderen doktorların, falcılardan medet uman mühendislerin yaşadığı bir ülkedir Türkiye. Şaşılacak ne var bunda! Bilim tek başına insana sorgulamayı öğretmez. Özellikle günümüzün her geçen gün biraz daha amacından saptırılan, uluslararası şirketlerin elinde oyuncak halini alan bilim bunu hiç yapamaz. Neden mi?

 Eskiden tüm bilimlere felsefe denirdi çünkü amaç hangi açıdan olura olsun insanı ve doğayı anlamaktı. Oysa günümüzde bilimler ve kolları o kadar gelişti ki felsefe bilimlerin çok altında kaldığı için unutuldu gitti. Bu yüzden de tüm bilimler hayatı kolaylaştırmaya yarayan pragmatik “soru çözme” kıvamına büründüler. Matematik mi öğreniyorsunuz, o zaman, harcamaları enaza indirip, geliri ençoka çıkar bakalım! Kâr edelim. Fizik mi öğreniyorsun, yap bir köprü, yap bir baraj! Kimya mı çalışıyorsun, yap bir alet sürtünmeyi sıfıra indiren... Sayı nedir?, Nereden gelmiştir?, İnsan zihni sayıyı ve saymayı nasıl keşfetmiştir?, Madde nedir?, Maddesizlik nedir?, Anlam ve dil ne kadar birbirine bağlıdır?, Düşünce ve dil birbirleriyle nedensel olarak mı yoksa zamansal olarak mı ilişkilidir? Tüm bildiklerimiz hakkındaki bilgimizin kaynağı nedir?

Bu gibi “gereksiz” sorularla sakın ilgilenme, bırak onları karanlık odalarında pipo içip, simsiyah kahvelerini acı suratlarına inatla içen felsefeciler düşünsün. Sen sana verilen soruları çöz, para getirecek projeleri idare et, mühendis de olsan doktor da olsan öğretmen de olsan, derine inme, faydasız sorularla uğraşma, hele yanıtı olmayan sorulara hiç ama hiç bulaşma...

Uzun sözün kısası, keşke ilkokullarda yaratıcı düşünme ve sorunlara farklı yaklaşabilme dersi verebilsek seçmeli olarak. Çocuklar düşünmeyi ve sorgulamayı öğrense erken yaşlarda. “Düşünce Tarihi”ni öğretelim ortaokullarda. Thales’den Aristo’ya, İbn-i Rüşd’den Newton’a, düşüncenin evrimini, insan zihninin o başdöndürücü serüvenini öğrensin çocuklar. Liselere “Bilgi Kuramı” dersi verelim. Duydukları, gördükleri ve hatta söyledikleri her cümleyi sorgulasınlar, kaynağını araştırsınlar, tutarlılık ve geçerlilik süzgecinden geçirsinler. Bilimi bilim olmayandan ayırsınlar. Çünkü inanın bana, ne matematik ne fizik ne de biyoloji verebilir felsefenin vereceğini. Tarih en büyük şahidimdir. Felsefesizleşenler uzun vadede tarih sahnesinden silinenlerdir.

İşte dünyaya demokrasiyi öğreten Yunan, işte insanlığa en kapsamlı hukuku sunan Roma, işte ortaçağda matematikte ve bilimde batıya hocalık eden İslam Medeniyeti...

Felsefesizleşmeyelim, felsefesizleştirmeyelim, felsefesizleştiremediklerinden olalım...