Bu Blogda Ara

eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2017

Çin Mektupları 34: Çin'de Eğitim, Türkiye ve PISA

Bir yandan okulun bahçesini süpürürken bir yandan da sınava hazırlanan öğrenciler   
               
1.      1. DERS GÖZLEMİ VE İLK DÜŞÜNCELER


Öğretmen arkadaş Yang Bey beni kapıda karşılıyor. Teşekkür ediyorum beni sınıfına kabul ettiği için. El sıkışıyoruz, o ön kapının önünde kalıyor ben arka kapıdan içeriye giriyorum. Dersin başlamasına üç dakika var ama sanki ders başlamış gibi; tüm öğrenciler sıralarında, ayakta tek bir öğrenci bile yok, sabahın ayazının ve mahmurluğunun öğrencilerin hareketlerine yansıdığını sezebiliyorum. Isıtıcılar açık değil, öğrenciler montlarıyla oturuyorlar. Öğrenci sayısı ellinin üzerinde, erkek öğrenci yanında oturmuş kız öğrenci göremiyorum. Orta sıranın önlerinde ve cam kenarında kız öğrenciler bir aradalar. Kalan kısım erkek öğrenciler. Bu ayırımın yazılı bir kurala bağlı kalınarak yapıldığını düşünmüyorum, sadece gereksiz yakınlaşmaları ve samimiyeti engellemek için alınan gayr-ı resmi bir tedbir. Benzeri bir uygulama benim dersine girdiğim öğrencilere de yapılıyor sınıf öğretmenleri tarafından. Bazen ben öğrencileri hem grup çalışması yapmaları için hem de rahatlarını bozmak için rastgele eşleştiriyorum, erkek öğrencinin yanına kız öğrenci düşünce sınıf şöyle bir kıkırdıyor, uğulduyor, Çinli öğretmenin koyduğu kuralın yabancı öğretmen tarafından geçici olarak gevşetilmesine için için seviniyorlar. Sıraların arası dar, ancak bir kişi yürüyebilecek kadar. Sıraların yanlarından atların eyerini andıran çantalar sarkıtılmış. Cep cep bu çantalarda öğrencilerin derslere göre tasniflenmiş ödev ve egzersiz kâğıtları var. Sıraların üzerinde kitaplar yığılı, boş sıraların da ya yanı ya da altı kitapla dolu.  Bu yoğunluğa ve kalabalığa rağmen sınıf alabildiğine sessiz. Çıt çıkmıyor desem yeridir. Sadece açılıp kapanan kitapların, çevrilen sayfaların ve öğrencilerin montlarının sağ sola sürtünmelerinin doğal hışırtıları var kulağıma gelen, gerisi mutlak sessizlik.



Arka sırada bir öğrencinin yanındaki boş sandalyeye, kanepenin kapıya yakın köşesine birazdan gidecek mahcup bir misafir gibi değil de, uzun oturacak yakın bir akraba gibi kuruluyorum. Yanımdaki öğrenciye selam veriyorum, çocuk şaşkınlıkla alıyor selamımı. "Nereden çıktı bu adam?" diyor büyük bir ihtimalle. Bildiğim az buçuk Çince'yle sıra arkadaşıma matematik öğretmeni olduğumu söylüyorum. Karşılıklı gülüşüyoruz. Defterimi açıp, iyi öğrencilere yakışan bir titizlikle sayfanın sağ üst köşesine tarihi ve saati yazıyorum. Hazırım evet, Çinli bir matematik öğretmeninin vereceği matematik dersini dinlemeye, onun uygulayacağı sınıf yönetimi ve ders anlatım tekniklerini anlamaya, buradan yola çıkarak bilimsel ve istatistiksel ilkelere sadık kalmak koşuluyla bir takım çıkarımlar yapmaya hazırım.

Yang Hoca derse giriyor. Selam vermiyor, bir şey de demiyor. Arkası sınıfa dönük bir halde saatin 07:40 olmasını bekliyor sadece. Zilin çalmasına bir dakika kala tahtaya bir şeyler yazıyor. Çoğu Çince olduğu için anlamıyorum yazılanları ama bir süre sonra matematiksel denklemler geliyor. Rahatlıyorum, anladığım bir dil ne de olsa! (0,0) merkezli yatay bir elips denklemi yazıyor. Paragrafın başındaki “5” rakamından bu yazılanların elipse ait beş numaralı özellik olduğunu çıkarsıyorum. Yang Hoca, üç dört satır yazıyor, son satırda iki boşluk bırakıyor. Sonra da sınıfın içinde ileri geri yürümeye başlıyor. Henüz öğrencilerle herhangi bir sesli iletişim kurmadı. Ne bir soru soruldu öğrenciler tarafından ne de Yang Hoca herhangi bir açıklama yaptı. Sessizlik sürüyor ama karşılıklı bir iletişimin –Bir önceki dersten kalma ya da Yang Hoca’nın genel öğretmenlik tekniğinden öğrencilerin kaptığı- olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Öğrencilerin hepsi tahtadaki cümleleri defterlerine yazdıktan sonra boşluğu doldurmak için karalama kâğıdı üzerinde işlemler yapıyorlar. Yanımdaki öğrencinin yazdıklarına bakıyorum. Kafasını bir kere bile kaldırmadan soruya yoğunlaşmış, kafası o kadar sabit ki gözlüğünün camına bakarak koridorun dışında ne olup bittiğini rapor edebileceğim neredeyse. Elipsin odaklarından eğrisine çizgiler çekiyor, bunları bir teğetle birleştiriyor. Beş dakika sonra Yang Hoca bir öğrencinin adını söylüyor. Öğrenci ayağa kalkıp yanıtı (2a-MF1 ve 2a+MF2) veriyor. Yang Hoca öğrencinin yanıtına bir şeyler ekliyor, tahtaya gidip boşlukları dolduruyor, bir iki izahatta bulunuyor ve ardından hiç vakit kaybetmeden elipsin altıncı özelliğine geçiyor. Yine uzun bir paragraf ve sonda iki boşluk var öğrencileri bekleyen. Yine yatay bir elips, içinde bir üçgen var. Sanırım bu üçgen üzerindeki bir noktanın elipsin eğrisine ya da odak noktalarına uzaklığını soruyor. Öğrenciler tahtadakileri defterlerine yazıp soruyu çözmeye uğraşıyorlar. Beş-on dakika sonra Yang Hoca yine bir öğrencinin adını söylüyor, öğrenci ayağa kalkıp yanıtı söylüyor. Sınıfta en ufak bir rahatlama ya da şımarma yok. Askeri bir disiplin havası hâkim adeta. Üçüncü soruyu da aynı şekilde yazdıktan sonra bu sefer bir öğrenciyi tahtaya davet ediyor. Uzun boylu bir öğrenci kalkıp soruyu yanıtlıyor. Yine herhangi bir açıklama yok. Ders bitene kadar benzeri uygulama kendisini tekrar ediyor. Zil çalınca öğrencilerin bir kısmı ayağa kalkıp koridora çıkıyorlar, ben de sınıfın ön kısmına yürüyüp Yang Hoca’ya bir kere daha teşekkür ediyorum ve on dakika sonra başlayacak olan kendi dersime (İstatistik) koşuyorum.


Gözlemlediğim ders sıradan bir ders değildi, bir çeşit tekrar / özet dersiydi. Öğrenciler konuyu bitirmişler, belli başlı özellikleri tekrarlıyorlar. Eminim konu anlatımı sırasında Yang Hoca daha çok konuşuyordur ve öğrencilere daha sık soru soruyordur. Öyle olsa bile, yani yapılan işlem tekrar / özet olsa bile,  dersin öğrenci-öğretmen iletişimi, öğrencinin kendisini ifade etmesi, bilgiyi çözümlemesi ya da sentez etmesi, verili problemi sorgulama à hipotez üretme à hipotezi sınama à keşfetme à keşfedileni deneme, doğrulama ve nihayetinde kullanarak başkalarına iletme gibi pek çok modern ders anlatım özelliklerinden yoksun olduğunu söyleyebiliriz. Bunu bir eksiklik olarak değil, bir bulgu olarak ortaya koyuyorum. Öğrencilerin tek bir kelime bile etmeden 45 dakika boyunca aralıksız çalışmaları ve elipse ait üç-dört özelliği çıkarsamaları takdiri hak eden bir iştir. Bunun yanında öğretmenlik / ders anlatımı tekniği açısından dersin işleniş şekli herhangi bir spesifik özellik taşımamaktadır. Her şeyi bilen –bilmekle yükümlü olan- öğretmen, bilmeye hazır bir halde derse gelmiş olan öğrenciye istediğini vermiş ve öğrenci kendisine verileni aldıktan sonra tatmin olmuştur. Böyle bir dersi işlemek için matematik öğretmeni olmaya, yani eğitimci olmaya gerek olduğunu sanmıyorum, iyi derecede matematik bilmek ve derse gelmeden önce kapsayacağı alana şöyle bir bakmak yeterlidir. Bir de öğretmeni pür dikkat dinlemeye gelmiş, sınıf içi disiplini sağlanmış, hiçbir şeye itiraz etmeyen öğrenciler gerekli tabii ki! Bu ikisi elde edildikten sonra, talep edilen formattaki öğretmenlik her bilenin yapabileceği bir meslek haline gelir. Çünkü yapılan iş bilineni aktarmaktan ibarettir; karşındakilerin zihinlerini yönlendirmek, onları meraklandırmak, sorgulamaya teşvik etmek, bilgiyi iletişimde kullanmaya hazır hale getirmek gibi amaçlardan yoksundur. Türkiye’de de herhangi bir okulda benzerini rahatlıkla bulabileceğiniz, öğrenciyi pasif duruma hapseden, öğretmeni ise tek otorite olarak tanıyan dikotomik bir ayrım üzerine kurulu klasik denilebilecek bir derstir. Türkiye'deki en büyük sorun öğrencilerin Çinli öğrencilerde görülen sınıf / okul içi disiplinden alabildiğine uzak olmaları ve eğitimin toplum tarafından "olmasa da olur!" nazarıyla görülen pasif bir toplumsal dinamiğe** indirgenmiş olmasıdır.


Aslına bakılırsa, ben zaten derse girmeden önce böyle bir gözlemin beklentisi içerisindeydim, dolayısıyla hiç şaşırmadım desem yalan olmaz. Her gün Çinli öğretmenlerin sınıflarının önlerinden onlarca kez geçiyorum, geçerken bakıyorum içeride ne olup bittiğine. Aynı sessizlik ve hareketsizlik, aynı otoriter ve her şeyi bilen öğretmen, aynı sessiz sakin öğrenci her gün tanık olduğum sahneler. Ayrıca bu gözlemlediğim ilk ders değil, iki yıl önce de Çinli bir İngilizce öğretmeninin dersini işim gereği gözlemlemem gerekmişti. O zaman da farklı bir durumla karşılaşmış değildim. Sorun da zaten burada başlıyor. Ezberci, klasik, dayatmacı, dikotomik… Adını nasıl koyarsanız koyun, politik anlamda fark etse de eğitimbilimsel açıdan çok farklı bir şey söylemiş olmazsınız. Bu sistem Türkiye’de işlemiyor da neden Çin’de işliyor? Benzeri yöntemler kullanmasına rağmen neden Türkiye PISA sınavlarında OECD ülkeleri arasında sonlarda yer alırken Çin –ve diğer Doğu Asya ülkeleri- en başlarda yer alıyor? Sorulması ve yanıtlanması gereken soru budur. Esasen, Çinli bir öğretmenin ders esnasında ahım şahım teknikler kullanmadığını, pedagojik anlamda harikalar yaratmadığını, eğitim anlayışı açısından devrimsel nitelikte uygulamaları denemediğini anlamak için Çinli bir hocanın dersine girmeye de gerek yoktur. Modern anlamda iyi öğretmen nitelemesi, öğrenciyi her alanda yetiştiren ve hayata hazırlayan kişi için kullanılır. Bunun içine sadece soru çözen öğrenci girmez haliyle; akıl yürüten, tartışan, eleştiren, karar veren, iletişime önem veren, işbirliğine ve grup çalışmasına yatkın, sonuç kadar sonuca götüren yönteme de eleştirel gözle bakan, sanatsal ve yaratıcı eylemlere yatkın  bireyler yetiştirmektir. İşlenen dersin bu amaçları başarmaya yönelik bir planı ve programı olmalıdır. Matematiği soru çözmeye indirgemek, edebiyatı da şiirdeki kafiyeleri bulmaya indirgemeye benzer. Aslolan o derse  ve konuya olan merakı arttırmaktır. Öğrencinin kendi kendine öğretmenlik yapabilmesini sağlamak ve "hayat-boyu-öğrenci" idealine yaklaşmaktır. Yang Hoca'nın böyle bir öğretmen olmadığını iddia etmiyorum, genel olarak Çin'deki -ve Türkiye'deki- eğitim sisteminin böyle bir öğretmeni uzun süre bünyesinde barındıramayacağını iddia ediyorum. İzahını ileriki satırlarda yapacağım.


2.        BİRBİRİNE ZIT İKİ İZLEK 

PISA sınavlarında başarılı olan ülkeler* sadece Doğu Asya’dan çıkmıyor. Bir diğer başarılı bölge de Kuzey Avrupa dediğimiz bölge. Oysa, bu ülkelerin eğitim felsefelerine bakarsanız Çin’inkinden alabildiğine farklı, hatta zıt sistemler gözlemlersiniz. Çok az ödev, zayıf bir içerik, zengin bir ders dışı etkinlik takvimi, sosyal yaşamı ve iletişimi önemseyen bir eğitim modeli vardır bu ülkelerde. Zayıf müfredata rağmen bu ülkeler PISA’da çok başarılı olabilmektedirler. Dolayısıyla Çin’in başarısını incelerken Doğu Asya ülkeleriyle Kuzey Avrupa ülkeleri arasındaki farkı göz ardı etmemek gerekir. Farkı yaratan en büyük etken nitelik ve nicelik arasındaki uçurumdur. Kuzey Avrupalı eğitim sistemi niteliğe; yani öğrencinin bir bütün olarak kendisini geliştirmesine odaklanır. Bu yüzden sadece sınavla ölçmez öğrenciyi; sorumlulukla, özgürlükle, özdisiplinle, sanatsal ve bedensel eğitimle ölçer. Öğrencinin az vaktini alır ama bu az vakti dolu bir şekilde geçirtir. Önemli olan sınav geçebilen birey yetiştirmek değildir; önemli olan okulu bitirdiğinde topluma değer katabilecek dürüst, ahlaklı, özgür düşünceli bir birey yetiştirmektir. Bunu başarır mı başaramaz mı bilinmez ama eğitimin genel felsefesi budur. Doğu Asya'da -özellikle Çin'de- eğitim ise daha çok bir yatırım olarak görülmektedir. Özellikle aileler için yarış çok erken başlar ve çocuğun zeki olması için gerekli gereksiz her türlü önlem –çocuğun doğacağı ay dahil!- alınır. Sınav başarı için tek başarı ölçütüdür. Liseli bir öğrenci günde dokuz - on saat derse girer. Çocuk sınıfta uyur, sınıfta ders çalışır, sınıfta oynar ve sınıfta öğrenir. Sabah yedide başlayan maraton akşam altı buçuğa kadar sürer. Sürekli hazırlanılması gereken bir sınav vardır. Çocuk hafta sonu da hafta içinde olduğu gibi çalışır, ödev yapar, özel derse gider, başka sınavlara hazırlanır… Asla bitmeyen, önü arkası kesilmeyen bir engelli yarıştadır. Her an teyakkuzdadır, her an hazırdır, her an bir yerlerden gelebilecek sorulara karşı gardını almıştır. Sabahtan akşama kadar sıranın başında soru çözer, boşlukları doldurur, sessizce dersi dinler, soru sorulduğunda ayağa kalkıp yanıt verir. Eğitimin en önemli amacı kurallara uyan, devletine itaat eden, anne babasına saygılı, çalışkan ve üretken bireyler yetiştirmektir. Eleştirel düşünce bir ilke olarak kâğıtlarda yazılı olsa da uygulamada eleştiri sınıfa pek girmez. Bunu başarıp başaramadığını da tam olarak bilemeyiz ama görünen o ki Çin kurallara uyan, otoriteye itaat eden, sesini pek çıkarmayan vatandaş yetiştirme konusunda iyi bir iş** çıkarmaktadır.

Buradan çıkan sonuç şudur: Kuzey Avrupa’daki çocuk Kuzey Avrupa’nın değerlerine uyumlu bir eğitim alırken Doğu Asya’daki çocuk Doğu Asya’nın değerlerine uyumlu bir eğitim almaktadır. Dolayısıyla, her iki sistem de kendi verimlilik kıstaslarınca verimli bir şekilde çalışmaktadır. Bu yüzden iki model arasındaki farkı incelemek yetmez, iki kültür / toplumsal yapı arasındaki farkı da incelemek gerekir. Daha da önemlisi, kültürler arası uçuruma rağmen başarılı eğitim modeli dediğimiz şeyin içinde yaşanılan kültüre uyumlu olmadan mümkün olamayacağını tanıyarak işe başlamak gerekir. Çin’in eğitim sistemi; Çin’in Konfüçyüsçü, katı disipline ve itaate dayalı, sınav bağımlı kültürüne uyumlu olduğu için, onunla iç içe yaşayabildiği için, karşılıklı iki ayna gibi araya giren bir çocuğu sonsuz kere çoğaltabildiği için başarılıdır. İşte araştırılması gereken, üzerinde düşünülmesi gereken ve uğruna para harcanması gereken konu; eğitim sistemini nasıl değiştireceğimiz ya da nereden ithal edeceğimiz değildir, var olan kültüre uyumlu, bilimsel ve seküler bir eğitim sistemini nasıl oluşturacağımızdır.

Bu noktadan sonra Doğu Asya ülkelerinin, özellikle Konfüçyüsçü sosyal ilkelerle yoğrulmuş olanların –Çin, Japonya, Kore, Singapur, Vietnam ve Çin’e bağlı olan Tayvan, Hong Kong, Macau- PISA sınavlarında başarılı olmalarının altında yatan iki somut etkene değineceğim. Bu etkenler çoğaltılabilir ama bağlı oldukları temel ilkeler göze alındığında çok da çeşitlenip başkalaşamazlar. Daha öce yazmış olduğum bir yazıda Çin'deki matematik eğitimi konusuna uzun uzun değinmiştim. Daha fazla bilgi / gözlem sonucu oradan edinilebilir.   

3. BAŞARIYA GÖTÜREN İKİ SOMUT ETKEN

Bunların birincisi Çinli öğretmenlerin haftalık ders yükü. Müdire Hanım’a ders gözlemi yapmak istediğimi söylediğimde kendi programıma uygun bir saati seçmem için bana diğer öğretmenlerin ders programlarını göndermişti. Hemen hiçbir hocanın haftalık ders saatinin on dersi geçmediğini bu zaman fark ettim, öyle ki birkaç tanesinin haftalık beş saat dersi vardı. Yani Çinli hocalar günde en fazla iki saat derse giriyorlar ve hafta boyunca hep aynı dersi anlatıyorlar. Örneğin bir öğretmen hem lise 1 matematik dersine hem de lise 2 matematik dersine girmiyor. Sadece bir seviyenin dersine giriyor. Yapılan hazırlık da bu yüzden minimuma inmiş oluyor. Kalan zamanlarında boş boş oturmuyorlar tabii ki, harıl harıl ödev ve sınav kâğıdı okuyorlar. Çin’deki öğretim tekniği, İngilizce’de “mastery teaching” (ustalaştırma eğitimi?) denilen bir yöntemdir. Herkes her şeyi öğrenebilir, yeter ki geride kalanlara gereken fazladan zamanı sağlayabilelim. Ödevler ve sınavlar öğretmeni yönlendiren, onun hızını ve derinliğini etkileyen asıl etkenlerdir. Öğretmen sınav sonuçlarına göre konuyu baştan anlatabilir, sınıfın bir kısmını serbest bırakıp bir kısmına –zayıf olanlara- tekrar dersi anlatabilir. Bir üniteyi sınıfta herkesin anladığından emin olmadan bir sonraki üniteye geçmez. Bu yüzden ödevleri tek tek okumak, tüm sorulara verilen yanıtları kontrol etmek çok önemlidir. Ödev yapmayan öğrenci, eğer bu tutumunu birkaç defa tekrarlarsa ciddi anlamda cezalandırılır. Ebeveynleri okula çağrılır, koridordaki utanç duvarına adı yazılır…Günde iki saat derse giren öğretmen, günün kalan yedi saatinde ödev / sınav okumaktadır, yanıtları tek tek kontrol etmektedir, yapamayan öğrenciyi yanına çağırıp özel olarak ilgilenmektedir. Disiplini, öğretmene mutlak saygıyı ve eğitimin önemini her fırsatta salık veren sistem, öğretmene bu kâğıt okuma zamanını vererek zaten tüm ülkede uygulanması gereken öğretmenlik tekniğini de belirlemektedir. Bu bilgilerden sonra “Herkes her şeyi öğrenebilir.” yönteminin Türkiye’de neden uygulanamayacağı açığa kavuşmuştur. Türkiye’de bir öğretmen haftada en az yirmi saat derse girer. Günde yedi saat derse giren hocalar biliyorum ben. Durum böyle olunca öğretmen de doğal olarak az ödev vermeye ya da verdiği ödevleri kontrol etmemeye meyletmektedir.

Öğretmeni ödev kontrol etmeye ve çok ödev vermeye teşvik eden bu etkeni bir kenara koyalım. İkinci etkenden, Çin toplumunun eğitime, öğrenmeye, eğitimle gelen ekonomik avantajlara bağlılıklarını konuşalım. Bir Çinli öğrenci için ödev yapmak, gece yarılarına kadar ödevle uğraşmak ve sabahın altısında kalkıp yedideki derse yetişmek gayet normaldir. Bu konuda pek şikâyetçi olmazlar. Zaten ebeveynler için çocuğun, evde olmadığı zamanlarda okulda olması kadar güzel bir şey olamaz. Böylece işlerine odaklanabilirler, gerekirse akşam geç vakitlere kadar -Akşam sekizde babasının işten gelip kendisini almasını bekleyen bir öğrencim var ve sabah yediden akşam sekize kadar okulda bulunmaktan zırnık şikâyetçi değil- çalışabilirler. Yani, özellikle çalışan aileler için okulun tek işlevi eğitim vermekle sınırlı değildir, aynı zamanda çocuğun gündüz saatlerinde güvenli bir ortamda vakit geçirmesi ve başına bir şey gelmemesi için de okul hayati bir öneme sahiptir. Bunun üzerine bir de Konfüçyüsçü değerleri, eğitimin uygar insan yetiştirmekte en önemli araç olduğunun salık verilmesini, eğitilmemiş insanın vahşi hayvandan farksız olarak görülmesini ve modern toplumlarda eğitimin en güvenilir yatırım aracı olarak görülmesini ekleyelim. Çocuk iyi bir liseye ve iyi bir üniversiteye girerse iyi bir işi garanti edebilecek ve böylece bu sırada yaşlanan anne babaya daha iyi bakabilecektir. Toplumun büyük bir kısmının emeklilik sigortasının olmadığını düşünürsek eğitimin bir çeşit emeklilik primi rolünü üstlendiğini de görürüz. Durum böyle olunca aileler çocuklarının başarılarıyla yakından ilgilenmektedirler. Beğenmedikleri öğretmeni okuldan gönderenlerden, çocuğunun notlarını çocuğundan önce öğrenen velilere kadar pek çok farklı anne-babayla karşılaştım şimdiye kadar. Onların bu sert tavrı olmasa çocukların sabah yediden akşam altıya kadar sınıfta tutulması da mümkün olmazdı. Toplumun, bir bütün olarak eğitime bu derece önem veriyor olması disiplini kolaylaştırdığı gibi işini iyi yapmak isteyen öğretmenin de değerini artırmaktadır. Böylece öğrencinin omuzlarına daha fazla yük bindirilebilmekte, şikâyetlere aldırmaksızın sistem döndürülmektedir.


Bu iki etkenin birbirinden bağımsız olmadıklarını yazmaya gerek yoktur sanıyorum. Toplum eğitime bu derece önem verip onu geleceğe dair güçlü bir yatırım aracı olarak görmeseydi, devlet de öğretmenlerin ders saatlerini fazla ödev verilebilecek şekilde ayarlamazdı. Aynı şekilde eğer aileler eğitime bu derece inanmasalardı, öğretmenler bu kadar çok ödev veremezlerdi. Bir çeşit, kalitesizlikten kaynaklanan eksiği daha çok çalışarak kapatma arzusu var sistemin içinde. Bir işi, işin tekniğini kavrayıp iki saatte de yapabilirsiniz, herhangi bir yöntem kullanmadan sekiz saatte de. Çin, kalabalık nüfusunun avantajını ve kültürün yetiştirdiği mülayim karakterli insanı bu sekiz saati doldurmak için kullanıyor.

4. TÜRKİYE NE YAPMALI? 

Peki Türkiye? Ne yapmalıyız da eğitimde istediğimiz noktaya gelmeliyiz? Bence, öncelikle nasıl bir modeli takip etmemiz gerektiğine karar vermeliyiz. Hâlâ doğu-batı paradigmaları arasında sıkışmış kalmış bir ülkeyiz biz. Edebiyatımız bu kısır muhabbetten kurtulmuş gibi görünse de toplumun diğer dinamikleri henüz gerekli atılımları yapmış değil. Ne batılıların zihnin ve düşüncenin özgürlüğünü temel ilke olarak kabul eden eğitim sistemini tam olarak adapte edebildik ne de doğuluların itaati ve sosyal düzeni esas alan sistemini. Müfredatımız doğulu ülkelerinki gibi dolu dolu ama öğrencilerimizin büyük bir çoğunluğu müfredatta öğretilen konuların onda birini bile anlamadan mezun oluyorlar çünkü bu dolu müfredatı yazabilen sistem onu öğretecek disiplini sağlamak konusunda başarısız kalıyor. Anlamasa da, öğrenmese de, sınavlardan düşük not alsa da bir öğrenci sorunsuz bir şekilde mezun olabiliyor. Devlet liselerinde çalışan bir öğretmenin karşılaştığı en büyük sorun disiplin ve motivasyon. Günümüz Türkiyesi pek çok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da ciddi bir yol ayrımında.  Batılıların eğitim sisteminin önerdiği gibi özgür düşünen, yanlış gördüğünde eleştiren, değiştirmek için harekete geçen, sosyal sorumluluklara önem veren, gerçeği sosyal düzenin önüne koyan bireyler mi yetiştirmek istiyoruz yoksa kayıtsız şartsız itaat eden, kendisine verilen bilgiyi sorgulamaksızın doğru kabul eden, gerçeği sosyal düzenin bekası için kurban etmeye hazır bireyler mi? Diyelim ki ikincisine evet dedik -mevcut iktidarın böyle bir arayış içerisinde olduğunu, becerebilse üzerine hemen atlayacağını inkâr edemeyiz- ve uygulamaya başladık. Bu durumda, sözünü ettiğim katı sosyal düzen, onun doğuracağını düşündüğümüz eğitim sisteminden önce var olmalıdır. Devlet, öğretmen sayısını iki katına çıkarmalı, öğretmenler ve öğrenciler sıkı disipline tabi tutulmalıdır. Aileler öğretmenlere bu konuda destek olmalı, sabah altıda okula gönderdiği çocuğunu akşam yediden önce evde beklememelidir. Saat yedide eve gelen öğrenci de yemeğini yedikten hemen sonra dersinin başına oturup gece yarısına kadar ödevlerini bitirmelidir. Öğretmenler haftada on saat derse girip, kalan vakitlerinde harıl harıl ödev kontrol etmelidir. İşin ekonomik ve ahlaki yönüne girmeye hiç gerek yok sanırım. Çin, çocuk başına yapılan eğitim harcamaları ortalama gelire oranlandığında listenin en üstlerinde yer almaktadır. Türkiye bunu yapabilir mi? Yapabilir ve uzun erimde meyvelerini -PISA'da üst sıralara yükselmek gibi- yer ama Türkiye'deki aydın / okumuş kesimin böylesi katı bir uygulamaya sessiz kalacağını sanmıyorum.

Yok eğer, diyelim ki birincisine evet dedik. Bu hem daha pahalı hem de daha zor bir iştir. Çünkü kaliteyi artırmak, özgür düşünen bireyleri yetiştirecek öğretmenleri yetiştirmek; öğrenmekten yorulmayan, sürekli kendisini geliştiren, okuyan ve üreten insanları öğretmen yapmak, sosyal sorumluluk alabilen ahlaklı ve dürüst bireyler yetiştirmek; okullardaki öğretmen sayısını iki katına çıkararak, sisteme para pompalayarak, tam teşekküllü okullar inşa ederek sağlanamaz.  Çok daha derin bir eğitim devrimi, çok daha çaplı bir düşünsel maceraperestlik gerektirir.

                                                                  Ali Rıza Arıcan, 30 Kasım 2017
                                                                              Çanco, Çin                                                    

* PISA sınavında başarılı olmak eğitimde başarılı olmak anlamına gelmez ama bu yazıda kolaylık olsun diye PISA'yı referans olarak aldım. Başka ölçekler kullansak sonuç ne kadar değişirdi bilemiyorum.

** "Pasif dinamik" ifadesinin oksimoron olması aslında eğitim sistemimizin içine girdiği çelişkiyi göstermesi açısından kayda değerdir.

*** Trafikte yaptığım gözlemlerden yola çıkarak buradaki katı sistemin ahlaklı bireylerden ziyade, kuralların etrafından kimse görmeden dolanmayı iyi başaran bireyler ürettiğine inanmaya başladım diyebilirim. Sıradan bir Çinli devletin otoritesinin, patronunun gürleyen sesinin, anne-babanın her daim saygı ya da ilgi bekleyen gözlerinin farkındadır. Dolayısıyla, bu baskılar altında yaşamaya alışırken bir yandan da özgür değilmiş taklidi yapmayı öğrenir. Herkes her şeyin farkındadır ama düzen bozulmasın diye kimse sesini çıkarmaz. Başka bir yazının konusu olduğu için geçeyim.

---

Cinhh grubuna gelen yorumlardan sonra yazılan ek:

Selam,

Eğitim konusunda yazılmış bir metne bu kadar yorum gelmesi hem sevindirici hem de bu konuda ne kadar yaralı olduğumuzu göstermesi açısından ibret verici. Kısaca birkaç noktayı daha açıklığa kavuşturayım. Yorum yazan arkadaşlara bu vesileyle de teşekkür ediyorum. Trafik üzerine ayriyeten bir şey yazar mıyım bilemiyorum ama öykülerde bol bol çözümlüyorum Çanco'nun trafik canavarlarını. İntikamımı öykü karakterleriyle alıyorum. :) 

- - -

Ben alışkanlıkların önemine inanan birisiyim. Günlük hayatımızda yaptığımız pek çok şeyin de alışkanlıkların neticesi olduklarını düşünürüm. Dolayısıyla bir öğretmenin en önemli işlevi, öğrenciye hayatının geri kalanında kendisine lazım olacak alışkanlıkları kazandırmak olmalıdır. Merak, eleştirel düşünme, kitap okuma, sorgulama, düşünceleri doğru şekilde ifade etme, zorluklar karşısında pes etmeme, özdisiplin*, hedefe varana kadar sıkı çalışma... Günümüzde öğretmenlik mesleği, bildiğini aktaran (lecturer, instructor) modelinden öğrenciye yol gösteren rehber modeline (facilitator) evrilmektedir. Yani ders sırasında öğrenciye bilmesi gereken her şeyi vermek değildir öğretmenin görevi; öğrencideki merakı uyandırmak ve onun kendi seçtiği yöntemlerle öğrenmesini sağlamaktır. Esasen Çin'de de bu değişim başlamıştır ve özellikle elit kesimin çocuklarını gönderdiği özel / uluslararası okullarda bu tip bir eğitim verilmektedir. Temelde öğrencinin ilgi alanını bulacağı ve bu konuda kendisini özdisipline edeceği beklentisi vardır. Matematiği sevmeyen bir öğrenci her toplumda olduğu gibi Çin'de de mevcut ama sınav korkusu, ailelerin "matematikte başarılı olmak eşittir zeki olmak" şeklinde sunduğu yumuşak baskı, öğretmenlerin bu konuda taviz vermemeleri; o öğrencinin matematik (ve diğer temel disiplinler) dışındaki ilgi alanlarını keşfetmesinin önünü kesmektedir. Bu da mutsuz, geleceğe dair herhangi bir hayali olmayan, kendi hayatını kendi elinde hissetmeyen nesillerin doğmasına neden olur. Çin toplumunun, geleneksel değerlere bağlılıkla ve Konfüçyüsçü ilkelerin tutarlılığına duyduğu inançla bunun üstesinden geldiğini iddia edebiliriz. Mutsuz ya da idealsiz olmak sorun değildir, önemli olan işsiz, aşsız, evsiz olmamaktır. Görünen o ki geleneksel yapı içerisinde bu denklem işe yaramaktadır. 

Çin'in doğru yaptığı şey tam olarak şudur. Eğer öğretim tekniğinde ya da eğitim sisteminde bir değişikliğe gideceksek bunu yarım yamalak değil, üzerinde iyice düşündükten ve maliyetini hesaba kattıktan sonra bir bütün olarak yapmalıyız. Eğitim oyuncak değildir ki bozulursa hemen yenisini alalım, tamir ettirelim. Milyonlarca gencin ve onların ailelerinin kaderleri eğitim sistemine göbek bağıyla bağlıyken yukarıda yapılan ufak bir değişikliğin ülkenin ücra bir köşesinde tsunami etkisi yaratmayacağını bilemeyiz. Bu yüzden Çin, haklı olarak, öğrenciler açısından daha özgürlükçü** bir sisteme her yönden hazır olana kadar eskisini tüm katılığıyla uygulamaya devam ediyor. Bu uygulamada ısrarcı olduğu için de meyvelerini topluyor. Temel konularda ustalaşmadan ileri seviyede öğrenim gerçekleşemiyor ve bu yüzden de liseye gelmiş bir öğrencinin cebirle, geometriyle, denklem çözmeyle ciddi bir sorunu kalmamış oluyor. 

Türkiye'nin yanlış yaptığı şey de şudur. Eğitim sistemini ideolojik kaygıların güdümüne bırakmak ve günübirlik kararlarla asırlık sorunlara çözümler üretmek. Geçenlerde birisi "Atladıktan sonra paraşütü yanımıza almış mıyız diye kontrol ediyoruz." gibi güzel bir benzetme yapmıştı. Ne var olan ezberci*** sistemi doğru dürüst uygulayabiliyoruz ne de çok özendiğimiz batılı sistemi ülkemize getirebiliyoruz. Arada kaldığımız için, en kısa sırayı bulayım derken bir türlü kasaya ulaşamayan süpermarket müşterisi gibi, dolanıp duruyoruz bitmeyen sıraların arkasında. Olan tabii ki çocuklara ve gençlere oluyor, yoğrulmaya hazır hamur halinde okula gelen çocuk pasta mı olacak, börek mi olacak yoksa mantı mı olacak kavgasından kazara kendisini kurtarabilir de, ailesinin ve çevresinin desteğiyle bir şey olabilirse, ülkesine ve insanlığa yararlı işler yapabiliyor. Şimdilik Türkiye için parlak ışıkların görülmediğini söylemek karamsarlıktan ziyade gerçekçilik olur sanıyorum.Sistemimiz son birkaç aydır "Efendiler, yarın TEOG'u kaldırıyoruz!" lafını sindirmekle ve bunu mevcut sistem içinde nereye koyacağını tartışmakla meşgul. Bunu aşarsak belki önümüzü daha iyi görebiliyor hale geliriz. 

Saygılar, sevgiler,

AA 

* Alışkanlıklar içinde kazandırılması en zor olanı özdisiplindir. Ve biz sıradan insanların başarılı olarak gördüğü büyük düşünürlerin / sporcuların / liderlerin / bilim insanlarının hemen hepsi sıkı bir özdisiplinin sonucunda o noktalara gelmiştir. Çalışmadan hiçbir yere varılmıyor maalesef ama başkalarının size dayattığı şeyi çalışarak da bir yere varılmıyor. Bir noktadan sonra bireyin zıplaması gerekiyor, zıplayıp kendi kaderini belirleyecek olan tutkunun peşinden gitmesi gerekiyor. Bu zıplama ne kadar erken yaşta olursa, insan kendisini ifade edeceği tutkuya ne kadar erken yaşta yapışırsa, başarı o kadar garanti olur.     

** Özgürlükçü eğitim deyince insanların aklına hep daha az çalışma, tembellik, sağda solda aylak aylak gezinen çocuklar gelir. Oysa tam tersine, özgürlükçü sistemde öğrenci daha çok çalışır, daha verimli çalışır, çalışacağı konuyu ve vakti öğretmeninin izin verdiği sınırlar içerisinde kalmak kaydıyla kendisi belirler. Katı disiplin altında çalışmaktan çok daha zordur çünkü özdisiplin, irade ve özöğrenim (self-study / self-learning) gerektirir. 

*** Ezberci sistemin de kendisine has olumlu yanlarının olduğunu düşünüyorum. Özellikle erken yaşlarda belli şeyleri ezberlemeden ileriki yaşlarda hızlı ve verimli işlem / sorun çözme alışkanlıkları gelişemiyor. Kısacası, cebirin kurallarını ezberleyip içselleştirmemiş bir çocuğa analiz dersinin güzelliklerini anlatamıyorsunuz. Çin'de çalışmanın en güzel yanlarından birisi de bu. Analiz (Calculus) öğretirken ikide bir durup logaritmayı, trigonometriyi tekrar etmek zorunda kalmıyorum. Öğrenciler o konuları çok iyi biliyorlar ve hata yapmıyorlar. 

13 Mayıs 2014

Anneler Günü

Sevgili anneler ve anne adayları,

Haddimi aşarak yazıyorum bu satırları. Bugün, Halkalı’da bir kadın, oturduğu kahvaltı masasında vuruldu, hem de beraberindeki adam tarafından. Gün geçmiyor ki böyle haberler okumayalım gazetelerde, gün geçmiyor ki sokak ortasında vahşete kurban giden bir kadının hikâyesi yüreğimizi dağlamıyor. Hep aynı bahaneler, hep aynı toplumsal yara. Haddimi aşacağım dedim ya, bir anne ya da baba olmadığım için yapacağım bunu. Bir baba değilim ama yüzlerce çocuğun öğretmenliğini yaptım şimdiye kadar. O masum çocukların nasıl birer canavara dönüştürülebileceklerini az çok kestirebiliyorum. Bu yüzden dinleyin tavsiyelerimi, kulak verin söylediklerime.

Oğlunuza sevginin sahip olmak değil paylaşmak olduğunu öğretin. Öyle ki bilsin sevginin de bir tür alev olduğunu ve yanlış yakıtla beslendiğinde söneceğini. Bilsin ve durması gereken yerde durabilsin. “Ya benimsin ya toprağınsın” demesin sevdiceğine. Saygı duysun sevgiye de sevgisizliğe de! Karıştırmasın sevmekle sahip olmayı. Birincisi huzurdur, ikincisi bencillik. Birincisi yetişkinlere mahsustur, ikincisi çocuklara. Güvensin kendisine ve sevdiğine. Güvensin ve içinde kuşku barındırmasın gereksiz yere. İçinde mutluluk olmayan şeyin aşk olamayacağını, başka bir insanı aşka zorlayamayacağını bilsin, öğrensin.

Kızınıza utanmayı değil kendisini ifade etmeyi öğretin. Utanmak içine atmaktır, nihayetinde yanlış yöne akmaktır. Bırakın konuşsun konuşması gerektiği yerde. Gerçekleri sakınmadan anlatabiliyor olsun. Topluluk içinde rahat olsun. Sevdi mi seviyorum diyebilsin, sevmedi mi sevmiyorum. Başkalarının acılarını kendi acılarının önüne koyup kendisine dikenli gömlekler dikmesin. Fedakârlık başka şeydir ahmaklık başka şey. Saklamasın, gizlemesin, dobra dobra konuşsun.  Yalan üzerine kurulacak bir aşktan kimseye hayır gelmeyeceğini bilsin.

Oğlunuza gücünün esiri olmayı değil cesur olmayı öğretin. Cesaret sorumluluk ister. Eylemlerinin sorumlusu olamayacak bir insanın elinde cesaret, kafese tıkılması gereken vahşi bir hayvandır. Sorumluluk bilgiyle gelir. Bilgi ise sabırla birikir. Bir insan yıllarca biriktirdiği sermayeyi bir anlık kızgınlıkla yok edebilir. Kırmak kolaydır, tamir zor. Bunu öğretmenin en iyi yolu incelikli bir sanatla uğraşmaktır. Oğlunuzu kızınızı bir sanatla, olmadı incelik gerektiren bir zanaatla tanıştırın. Güzel olan bir şeyi yapmanın ne kadar emek gerektirdiğini öğrensin. Bernard Shaw “Beş yaşında okula başlayınca eğitimime ara vermek zorunda kaldım.” demiş. Oğullarınıza kızlarınıza kesintisiz eğitim vermeyi hedefleyin. Hayat en büyük okul, en büyük öğretmendir. Bir anne olarak her fırsatı bir sınıfa çevirmek sizin elinizdedir.

Kızınıza ileride bir anne olacağı için değil bir birey olacağı için özgüveni öğretin. Var olduğunu ve varlığından sorumlu olduğunu bilsin. Bir insan olarak, bir birey olarak kendi ayakları üzerinde durmasını öğretin. Kimsenin koltuğunun altına sığınmasın, kimsenin ekmeğine muhtaç olmasın. İstenmediğini anladığında gözlerinin feri olsun sahip olduğu meslek, alıp başını gidebilsin kapı eşiklerinde boynunu bükmeden. Bir anne olmadan da saygı duyulan bir insan olabilsin. Hatta anne olduğu için değil, sadece ve sadece insan olduğu için saygıyı hak ettiğini düşünsün. Kızlarını okutmayan bir toplumun ilerlemesi mümkün değildir ama okutmak yetmez, yetmeyeceğini gördük. Meslek seçerken sakın ona “Kızların becereceği meslekler” tavsiyesinde bulunmayın. Bırakın maden mühendisi olsun, inşaat mühendisi olsun, bilim kadını olsun, kutuplarda araştırmacı olsun. Ona istediği sürece her işi başarabileceğini öğretin. Mutluluk sadece denenmiş yolları kat etmekle gelmez. Kimi zaman keşif gerektirir, buluş gerektirir, kendini kanıtlama gerektirir. Bırakın kızınız, oğlunuz dünyayı baştan yazsın kendi bildiği dilde. Dizimin dibinde, gözümün önünde dursun diye beslemeyin oğlunuzu kızınızı. Çocuklarınız sizlerin değildir, onları torunlarınızdan ödünç almışsınızdır.

Oğlunuza güçlünün yanında olmayı değil haklının yanında olmayı öğretin. Adalet ve ahlâk duygusu erken yaşta verilmezse ileride hiç verilemez; verilse eğreti gözükür, kök salamaz. Doğruyu doğru olduğu için yapmalarını, para ve şan için gerçekten ödün vermemeyi öğretin. Bilsinler ki ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar kolları adalet zinciriyle bağlıdır. Bilsinler ve ona göre davransınlar omuzlarına tırmanan karıncaya fiske atarlarken. Unutmasınlar, sevmek ahlâklı olmayı gerektirir. Sevgi için şiddete başvurmak ahlâksızlıktır, namussuzluğun ve hatta sevgisizliğin göstergesidir. Seven kişi adil olmak zorundadır çünkü teraziyi zorlayarak eşitleyemediğin gibi karşındakini de sevmeye zorlayamazsın.

Kızınıza düşünce ağlamasını değil ayağa kalkıp yürümeye devam etmesini öğretin. Bir ateş sönerse yapılması gereken üzerine su döküp oradan uzaklaşmaktır. Dönüp dönüp ateşe bakmanın ne ateşe faydası vardır ne de bakana. Oğullarınıza kızlarınıza hayatın çelmeleri karşısında güçlü olmayı öğretin. Kalp kırmamış ve kalbi kırılmamış insan çocukluktan çıkmamış insandır. Hayatın duygusallık kaldırmadığını öğretin onlara. Bir gülün soluşuna birlikte ağlayın ama o duygu seli tükendiğinde o gülün neden solması gerektiğini izah edin çocuğunuza. Hayatın bir numaralı kuralıdır her şeyin gelir geçer oluşu. Oyunun asla bitmeyeceğine sadece çocuklar inanır. Kızınıza gerçekçi olmayı öğretin. Bir hayat boyu diken çiğneyeceklerine bir kereliğine zehir yutmayı tercih eder olsunlar. Mutluluk kimsenin tekelinde değildir. İnsan ruhu anlık zehirlere dirençlidir ama ömür boyu süren dikenler zayıflatır bünyeyi.

Oğlunuza namus bekçisi olmayı değil başkalarının hayatına saygılı olmayı öğretin. Hiçbir aşk ölmeyi ve öldürmeyi gerektirmez. Yaşamak aşkların en büyüğüdür ne kadar sefilce olsa da. İnsanın mutlu olma hakkı elinden alındı mı insanlık onuru elinden alınmış demektir. İlla namus bekçisi olacaklarsa kendilerinin namusuna bekçilik yapsınlar. “Ölü Erkek Kuşlar”ı oynayarak erkek olunmayacağını bilsinler.

Kızlarınıza; erkeklerde koruyucu, esirgeyici vasıflar aramaktan vazgeçmelerini öğretin. Güçlü kollar, pala bıyıklar, uzun boylar değildir aşkı devam ettiren. Seviyorsa koruyacaktır zaten. Sevmeyip de koruyanların getirisidir bütün bu cinayetler, işkenceler, tehditler. Oğlunuza kızınıza sevmeyi öğretin. Sevmenin sorumluluk olduğunu, aşkın hayata katılacak en tatlı şerbet olduğunu öğretin.

Oğlunuza öğrettiklerinizi kızınıza, kızınıza öğrettiklerinizi oğlunuza öğretin. Ayırmayın, kayırmayın. Çocuklarınıza hayatın en büyük öğretmen olduğunu, yüzmenin denizin dalgalarıyla mücadele ederek öğrenilmesi gibi yaşamanın da hayatın çelmeleri karşısında dik durmaya çabalamakla öğrenilebileceğini tembihleyin. Bir kere geliyoruz bu dünyaya, onu ne kendimize ne de bir başkasına zindan etmeye hakkımız var.

Geçmiş anneler gününüz kutlu olsun.


13 Mayıs 2014 (Anneler Gününden İki Gün Sonra)

22 Şubat 2014

Çin mektupları 23 - Çinliler, Çince ve Matematik

Tayland’da tatildeyken günlerimin çoğunu köydeki evimizde geçirmiştim. Yine bir gün oturmuş, akşam olmasını beklerken J’nin teyzesi ve eniştesi geldi. Teyze İngilizce öğretmeni, enişte çiftçi. Teyzeyle İngilizce konuşabilmek güzel bir şey. İsan’ın bir köyünde lüksün alâsı, deplasmandayım sonuçta.  Enişte hiç İngilizce bilmiyor. Ömrü tarlada geçmiş, tam bir toprak işçisi. Eli, ayağı güneşin altında çok kalmış olmaktan dolayı kapkara olmuş; yüzü, gözlerinin kenarları yılların birikimini yansıtırcasına kırış kırış, bir ağacın gövdesindeki katmer katmer kabuklar gibi. Ona bakınca beden gücü gerektiren işlerin ne kadar benden uzak oldukları düşüncesi geliyor aklıma hep. Topraktan hayatını kazanan bir adam, sıkıyor çamuru içindeki cevheri alıyor. İşin tuhafı enişte Çin kökenli. Anası babası Çin’den göçmüşler Tayland’a. Yani aslen Tayland’lılara göre daha beyaz olması gerekirken, durum tam tersine dönmüş nasıl olmuşsa. Bizim Laos asıllı kayınpeder onun yanında pamuk prenses…

Soldan sağa: Enişte, kayınpeder, kayınvalide, teyze
Neyse, misafirler geldiler. Oturduk muhabbet ediyoruz evin arkasındaki avluda. Konu çok da dolanmadan benim Çin’de yaşıyor oluşuma geliyor. Teyze hemen sordu. Nasıl Çinli çocuklar, çok zekiler değil mi? Çok terbiyeli ve disiplinliler diye duyduk biz, doğru mu? Ben hem sevindim bildiğim konuları konuşacağız diye hem de biraz tedirgin oldum yaygın bir görüşe karşın kendi anti-tezimi nasıl kuracağımı bilemediğim için. Dilimin döndüğünce, onun da anlayabileceği basit kavramları seçerek izah ettim Çin’deki durumu ama sonuçtan ben bile pek memnun kalmadım. Bilgi yoksunluğundan çok derli toplu bir düşüncemin olmayışıydı savunmamdaki eksikliğin nedeni.

Bu olaydan iki hafta kadar sonra, Çin’e geri dönüşümün üçüncü gününde, internette bir makale okudum Çinli öğrencilerin matematikteki başarılı oluşları üzerine. Ardından biraz araştırdım, kendi gözlemlerimi ve yaşadıklarımı düşündüm. Çinli öğrencilerin diğer ülkelerdeki öğrencilere kıyasla matematikte daha iyi oldukları önermesi neye dayanmaktadır? Bu soruya yanıt verelim.

Öncelikle Çinlilerin diğer ulusların mensuplarına göre genetik nedenlerden dolayı daha zeki olmadıklarını kabul edelim. Çünkü aksini iddia edersek kafatası milliyetçiliğine saplanır, faşist bir bataklıkta boğuluruz. Dolayısıyla sorumuz Çinlilerin matematikte iyi olup olmadıkları değil, Çinli öğrencilerin uluslararası sınavlarda neden başarılı olduğu ve bu başarının matematik öğrenimindeki yansımalarının ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığıdır. Bu soruyu yanıtlarken doğal olarak sınavlarda başarılı olmanın ne anlama geldiğini de irdelemeye çalışacağım.

Çin’de bir dönem boyunca öğretmenlik yapmış birisi olarak Çinli öğrencilerin daha önce çalıştığım diğer ülkelerdeki öğrencilerden farklı bir bilgi edinim ve sindirim tarzları olduğunu gözlemlemedim. Takıldıkları yerler, anlamakta zorlandıkları yerler, kafalarını karıştıran sorular ya da detaylar genelde Türkiyeli, Vietnamlı ya da Taylandlı çocuklarla hemen hemen aynı. Bunun yanında verdiğim sınavlarda çıkan sonuçların dağılımları da diğer ülkelerdeki sınav sonuç dağılımlarından ne şekil olarak (standart sapma, varyans vb) ne de merkezi ölçütlerin (ortalama, medyan vb) değerleri bakımından farklı. Bu durumda Çinlilerin matematikte iyi olduklarının bir modern efsane olduğunu söylemiş oluyorum. Tabii ki her efsane gibi bunun da doğuş ve yayılış mekanizmasını nesnel bir incelemeyle araştırabilir, derinlemesine bir çözümlemeye girişebiliriz.

Ders çalışan bir öğrenci.
Efsanenin en büyük destekleyicisi uluslararası PISA sınavları. Çin, Hong Kong, Singapur gibi ülkeler bu sınavlarda yıllardır en üst sıralarda yer alıyorlar. Hong Kong’un ve Singapur’un birer şehir devleti olduklarını hesaba katarsak başarının arkasındaki nedeni de görmüş oluruz. Şehir devletlerinde köy okulu yoktur, kırsal kesim yoktur, deneyimsiz ya da yetkinliği olmayan öğretmen yoktur. Çocukları için tüm eğitim olanaklarını seferber eden orta ve üst sınıf aileler vardır. Peki ya Çin, 1 milyar 300 milyon nüfusuyla Çin nasıl beceriyor sıralamada üstlerde yer almayı. Çok basit; kendisini bir şehir devleti olarak göstererek. Çin’in PISA verileri sadece Şanhay’dan toplanıyor ve Çin hükümeti, Şanhay’ın dışındaki okullarda yapılan sınavların sonuçlarının ilan edilmesini yasaklıyor. (OECD ortalamasındaymış kırsal kesimin sonuçları).Ülkenin en gözde okullarının, en iyi öğretmenlerinin, en yüksek standartlı eğitim teknolojilerinin kullanıldığı bir şehir Şanhay.  Örneğin Tibet’in bir köyündeki çocuğu hesaba katmıyor, Yunnan’daki köylünün çocuğunu sınava dâhil etmiyor. Bu çocukları dâhil etse ortalama düşecek, Çin’in sıralamadaki yeri belki çok daha aşağılarda olacak. Ayrıca diğer eyaletlere kayıtlı olup da Şanhay’da göçmen statüsünde yaşayan Çinli aileler ise zaten çocuklarını on beş yaşından sonra Şanhay’daki okullara gönderemiyorlar. Bunun nedeni Çin’de katı bir şekilde uygulanan Hukou sistemi. Nüfusunun kayıtlı olduğu yerde okuyabilir ve çalışabilirsin. Aksi halde ciddi yaptırımlarla ve kısıtlamalarla karşılaşabilirsin. Örneğin, sağlık hizmetlerinden faydalanamamak gibi. Eee, kırsal kesimi katmadık, kırsal kesimden gelen orta ve düşük gelirli ailelerin çocuklarını gönderdik. Ne kaldı geriye? Şanhay’ın elit kesimi. Onlar da bir zahmet başarılı olsunlar artık. Zaten tek çocuklular, zaten tüm gelecek planları bir çocuğun üzerine kurulu. Bunca kıyaktan sonra! 
Tiger Dad & Tiger Mom
Şunu söylemekte fayda var. Matematik sınavında başarılı olmak matematikte başarılı olmanın kanıtı değildir. Özellikle çocukların sürekli bir sınav dürtüsüyle yaşadığı Çin toplumunda, sınav sonuçları gerçek entelektüel seviyeyi yansıtma konusunda bir hayli başarısız kalacaktır. Çünkü bu ülkede her şey sınavla yapılıyor ve sınav geçip önemli yerlere gelme binlerce yıllık bir geleneğin getirisi. Nüfusun çokluğu ve kaynakların göreceli olarak azlığı sınavları zorunlu kılıyor olabilir. Konfüçyüsçü geleneğin uzun yıllar hâkim olduğu Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde de PISA sonuçları yüksek çıkıyor. Bunun en büyük nedeni yine burada olduğu gibi; sınav delisi olmuş, sınavlara hazırlanmayı başarılı bir hayat için elzem gören toplumlardır.  Çinli öğrencilerin sosyal etkinlik konusunda zayıf olmaları, spora ve sanata lise yıllarında hemen hemen hiç vakit ayırmamaları, derslerin işleniş biçiminin pasif bir öğrenim uygulamasından ibaret olması ve daha pek çok etkeni sayabiliriz yüksek sınav sonuçlarına neden olarak.

Yorgun ama azimli. Az daha gayret, az kaldı. 
Benim çalıştığım okulda öğrenciler okula sabah 7’de geliyorlar ve bugünlerde evlerine akşam 8’den sonra gidiyorlar. Sabahtan akşama kadar işledikleri tüm dersler aynı sınıfın içinde gerçekleşiyor. Kâğıtlara sürekli olarak bir şeyler yazıyorlar, boşlukları dolduruyorlar, çoktan seçmeli sınavcıklarla kendilerini büyük sınavlara (Gaokao ve Hueykao) hazırlıyorlar. Ellerinde formül kitapçıkları; gözleri kan çanağına dönene kadar ezberliyorlar. Akademik başarıya bu derece önem verdikten sonra sınavlarda başarısız olduklarını görmek şaşırtıcı olurdu zaten. Bazen Çinli öğretmenlerin sınıflarının yanlarından geçerken göz ucuyla bakıyorum. Öğrenciler mum gibi oturmuşlar, hepsi boş bardak gibi. Karşılarındaki dolu sürahiden kendilerine düşecek damlaları gözetliyorlar. Bir çeşit dershane havası var okullarda. Öğrenen ve öğretilen düalizmi sonuna kadar işliyor, arada gri bir bölge olmadığı gibi geçişi yanlış gören bir anlayış da var.

Gaokao sınavından bir görüntü. 
Örneğin bizim okuldaki Fizik öğretmeninin bir kere bile laboratuvar kullandığını görmedim. Okulda laboratuvar var mı onu bile bilmiyorum. Yalnız, deney yapmadan, gözlem yapmadan, gözlemlerden sonuçlar çıkarmadan, tümevarımsal hipotezler üretip sonra bu hipotezleri sınamadan çocuk nasıl öğrenecek Fizik dersini, çok merak ediyorum. Ben bu dönem İstatistik dersinin notunun yarısını projeden vereceğim dedim. Sınıfta kıyamet koptu. Sınav daha iyiymiş, çalışır geçerlermiş, takım çalışması olunca en tembel olan yüzünden en çalışkanın da notu düşüyormuş. Bunları söylemeleri güzel ama beni yıldıramadılar. Dedim “Sınav yine olacak ama ben sizin birlikte çalışmanıza, bir şeyler üretmenize, kendi zamanınızı yönetebilmenize, ürettiklerinin eleştirebilmenize, düzeltmeler yapmanıza, verilerden sonuç çıkarmanıza, karmaşık bir bilgiyi basitleştirip arkadaşlarınıza ve diğer öğretmenlerinize sunabilmenize puan vereceğim. Bu benim için tüm sınavlardan daha değerlidir.” Zor tabii çocukların kafasındaki öğrenme önyargısını kırmak. Ben derslerde oyunlar oynatıp, etkinlikler düzenleyince bazıları bunu vakit israfı olarak görüyorlar. Onlara da diyorum, “Bu derslerin değerini çok sonra anlayacaksınız. Şimdilik eğlenmenize bakın.”

Ders çalışan öğrenciler.
Çinli öğrencilerin matematikte diğer ülkelere kıyasla daha başarılı olduklarını söyleyemeyiz belki ama Çinli öğrencilerin matematiğe diğer ülkelerdeki öğrencilerden daha fazla ilgi gösterdiklerini iddia edebiliriz. Bunun için önerilen hipotezlerden iki tanesi ilgimi çekti ve içlerinden birisinin en azından lise ve öncesi matematik öğreniminde katalizör rolü görebileceğini düşünüyorum.

Çalış, çalış, çalış...
Birinci hipoteze göre Çinlilerin matematikte iyi olmalarının nedeni Çincedeki rakamların tek hece olmaları ve sayıların mantıksal bir dizgeyi takip etmeleridir. Rakamların tek hece olmasının ezbere ve tekrar yardımcı olduğunu iddia ediyorlar ama dünyanın pek çok dilinde rakamlar tek hecelidir. Örneğin Tayca rakamlar: nıng, song, sum, si, ha, hok, cet, bet, kao, sip. Dokuz hariç hepsi tek heceli. Vietnamcada da rakamlar tek hecelidir. Şimdiye kadar ne Taylandlıların ne de Vietnamlıların matematikte çok üstün olduklarına dair bir bildirim almadım. Dolayısıyla ünlü bir istatistikçinin iddia ettiği gibi rakamların tek heceli olmaları o dili kullananları matematik dehası yapmaz.

Sayıların mantıksal dizgesi denilen şey ise, örneğin “elli üç” sayısını “beş on üç” olarak okuyabilme özgürlüğü. Doğal olarak toplamada ve çıkarmada bu dizge işe yarıyor. Örneğin, yirmi üç artı otuz beş kaç dersek, Türkiyeli bir öğrenci sözcükler arasındaki ilişkiye bakmaksızın toplamayı yapar. Sonuçta yirmi artı otuzun toplamının elli olması için sayıların onlar basamakları arasında sözsel bir ilişki görmek gerekmez. Bu tamamıyla ezbere dayanır. Oysa bir Çinli öğrenci “iki on üç artı üç on beş” diyeceği için toplamayı rakamlar üzerinden halledebilir. İki artı üç eşittir beş, üç artı beş eşittir sekiz, dolayısıyla yanıtı beş on sekiz (elli sekiz) olarak verir. İyi ama bu durum Çin’e özgü bir durum değil ki. Asya dillerinin hemen hepsinde benzeri bir dizge var. Tayca ve Vietnamca benim bildiğim örnekler. Yanlış anımsamıyorsam Arapçadaki sayı dizgesi de böyle. İngilizce ve Türkçe bana kalırsa azınlıkta kalan dillerden. Bir de bu durum sadece toplama ve çıkarma gibi çok temel işlemlerde kolaylık sağlıyor. Matematik toplama ve çıkarmadan ibaret değildir.

Hem ayrıca ne sayıların tek heceli olmalarının ne de sayıların okunuşunda kusursuz bir dizgenin olmasının çocukların matematiği algılamalarını kolaylaştırdığına dair elimizde bir kanıt var. İşin kötüsü bunu gerektirecek bir gerekçemiz bile yok. Ezberi ve tekrarı kolaylaştırdığı söyleniyor ama bana göre bu da tamamıyla dayanaksız bir iddia. Neye göre ezberi kolaylaştırıyor, kime göre? Bazı insanlar iki heceli kelimeleri daha rahat öğrenirler.
Hubei eyaletinde bir okul. Ders çalışırken enerjileri tükenmesin diye enerji sağlayan ilaçlar  çocuklara damardan veriliyor. Olayın haberi de burada.
Gelelim ikinci ve benim aklıma yatkın olan hipoteze. Aslında bu hipotezi bir yerde okumadım, kendim kurguladım. Buna rağmen, nedense, benden önce düşünülmüş olacağına inancım tam. Çince alfabe fonetik değil. Yani aslında Sümerlerin ve Antik Mısırlıların binlerce yıl öncesinde kullandığı türden bir alfabe kullanıyorlar. Tabii ki çok daha karmaşık ve sistematik yazım kuralları olan bir dil Çince ama özünde bizim hiyeroglifi dediğimiz yazım tarzlarıyla aynı yapıyı barındırıyor. Çince böyle de matematik farklı mı? Matematik de tıpkı Çince gibi sembolik bir alfabenin oluşturduğu bir dil. Nasıl ki Çince de karakterler yan yana gelip kelimeleri ve cümleleri oluşturuyorlar, matematikte de semboller yan yana gelip matematiksel cümleleri oluştururlar. Örneğin, y  = 2x-1 denklemini okurken okuduğumuz her bir sembol matematiksel bir cismi betimler. y dediğimiz dikey eksendir, eşittir dediğimiz sayısal değerlerin denkliğini betimler… Benzerlik bu kadarla da kalmıyor. Örneğin matematikte X bir değişkeni ifade eder, X'in yanına bir i koyarsanız Xi olur ki bu X değişkeninin aldığı değerlerden birisini temsil eder. Ayrıca i sayısı Xi'nin sırasını da belirtir. Xi'ın önüne sigma koyarsanız bu tüm Xi değerlerini topladığımızı ifade eder.  Xi'nin sağ üst köşesine bir 2 rakamı koyarsanız bu tüm Xi değerlerinin karelerini topladığımızı ifade eder. X'in üzerine bir çizgi koyarsanız bu X değerlerinin ortalamasını ifade eder. Yani, tıpkı Çince'de olduğu gibi karakterleri yan yana, üst üste ekleyerek yeni kavramlar üretiyoruz matematikte de. Dolayısıyla Çince yazım, aslında matematiksel bir yazımdır ve Çince yazmayı öğrenmiş bir çocuk matematiksel cümleleri daha hızlı bir şekilde algılıyor olabilir. Çünkü kendi dilini yazmayı öğrenmeye başladığı andan itibaren sesleri değil karakterlerin arkasındaki cisimleri tasavvur etmektedir.

Bunun, en azından erken yaşlardaki matematik öğrencilerinde, matematiksel bilgiyi algılamada ve bu bilgiyi daha sonraki yıllarda matematiğe karşı oluşacak sürekli bir ilgiye dönüştürmede önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Aynı zamanda, bu avantajın ileri düzeyde matematik ve mühendislik konularında pek de bir fark yaratmayacağını savunuyorum. Neden mi? Çünkü üniversitede matematik ya da mühendislik okuyacak öğrenci zaten belli bir matematik dili eğitiminden geçmiştir ve beyni matematiksel cümleleri algılanması gerektiği gibi algılamaya alışmıştır. Çinli ya da Türkiyeli olması arasında ciddi bir fark olmayacaktır. Belki de bu yüzden nüfusa oranla bakıldığında Çinlilerin matematikte pek de öyle kayda değer bir başarıları gözlemlenemez. Bir matematik öğretmeni olarak internette arama yapmadan en az beş Rus matematikçi sayabilirim ama nedense Çin Kalan Kuramı dışında Çinlileri matematikle ilişkilendiren olağanüstü şeyler gelmiyor aklıma. Nüfusa oranla dediğime göre dünyadaki her beş saygın matematikçiden birisinin Çinli olması normaldir. Ben oranın beşte birden çok aşağıda olduğunu düşünüyorum.
Öldürdün çocuğu be!
Şunu da göz ardı etmemek gerekir. Çince okumak için yüzlerce, hatta binlerce sembolü ezberlemek gerekir. Çinli çocuklar erken yaşlarda başlıyorlar ezber serüvenine ve uzun yıllar boyunca sürekli ezber yapıyorlar. Matematiğin de aslında belli bir kısmı ezbere ve tekrara dayanır. En azından belli başlı işlemleri yapabilmek ve temel düzeyde kuramları çalışabilmek için asgari de olsa bir ezber şarttır. Çinli öğrencilerin ezbere alışmış zihinlerinin, bu konuda, diğer ülkelerin çocuklarına göre daha hızlı olacaklarını savunmak çok da bir zorlama gerektirmez. Yalnız, bu ezber alışkanlığını abartıp, tüm matematiksel düşünceyi ezbere dönüştürmek de mümkündür ki gördüğüm kadarıyla Çin’de (ve pek çok gelişmekte olan ülkede) bu yapılmakta. Sınavlarda her seferinde daha zor sorular sorarak, üniversiteye girişi tek bir sınavın sonucuna bağlayarak, sınavı yaratıcı düşünceyi tetikleyecek sorulardan oluşturmak yerine çocukları belli soru biçimlerini ezberlemeye mecbur bırakacak şekilde hazırlayarak, ezbere dayalı bir matematik eğitimini çocuklara empoze etmiş olurlar.

Kötü espri ama olsun. Üç tane soru işareti anlamı güçlendirmemiş, çirkin durmuş. 
Çinli çocukların matematiğe ilgili olmalarını izah için benim aklıma gelen bir başka neden daha var. Çin’in tek çocuk politikası. Aynı düzeyde geliri olan bir ailenin üç çocuğu olsaydı çocukların eğitimine bu derece önem veremeyecek ya da en azından çocuk başına düşen eğitim masrafı daha az olacaktı. Bugün, ailenin gözbebeği olan çocuklar okuldan kursa, kurstan okula mekik dokuyarak geçiriyorlar öğrencilik yıllarını. Üzerlerindeki yük o kadar fazla ki dayanamayıp intihar edenler bir hayli fazla. Kolay değil, anne babanın hayal edip de yapamadıklarını yapmak zorundasın. En iyi üniversiteye girip, en iyi işe gireceksin. Böylece annen baban seninle gurur duyacak ve sen de para kazanmaya başlayınca anne babana hak ettikleri gibi bakabileceksin. Tek çocuk olmanın getirdiği ev içi yalnızlık da aslında ders çalışmayı teşvik eden bir şeydir. Kardeşin yok ki oynayasın, kavga edesin, saçma sapan planlar yapıp başını derde sokasın. Varsa yoksa televizyon, bilgisayar, anne babanın bitmeyen nasihatleri. Bunlardan sıkılınca ne yapacaksın? Oturup matematik çalışacaksın. Matematik seni sakinleştirecek, beynini sulandıracak. Sen soru üstüne soru çözerken dünyanın bir ucunda çocuklar kar üstünde kayıyor olacak, başka bir memlekette çocuklar müzeleri geziyor olacak. Sen soru biçimlerini ezberleyeceksin, karmaşık formülleri otuz defa ezber kartlarına yazacaksın… 

Matematiğin Çin’de aşırı el üstünde tutulan bir disiplin olarak algılanmasının bir nedeni de bana göre matematik öğreniminin ucuz ve kolay olmasıdır. Laboratuvar gerektirmez, okul gezisi gerektirmez, herhangi bir teknolojik araç gerektirmez. Bir öğretmen, elli çocuk, al sana matematik. Ucuz olmasının yanında disiplin konusunda da başarılıdır matematik. Ver öğrencilere zor bir soru, uğraşsın dursunlar saatlerce. Baktın rahat durmuyorlar; logaritma tablolarını ezberlet, çözümü saatler süren integral soruları sor, normal dağılım tablosunu çocuklara elle yazdır… Bir çeşit beyin uyuşturucusudur matematik ehil olmayanların elinde. Oysa tam tersi olması gerekir. Matematiğin analitik düşünceyi özendirmesi, çözüm odaklı düşünen özgür bireyler yetişmesine yardımcı olması gerekir. İşini bilen, matematiği seven ve hayatını matematiği sevdirmeye adamış bir öğretmen zaten bunları öğrencisine verir. Yalnız bu tür insanlar az bulunur. Devlet tüm öğretmenleri bu çizgide yetiştirmek için programlar düzenlemeli, eğitmeye sevdalı insanların dışındakileri mesleğe almamalıdır. Oysa günümüzde, birkaç kuzey Avrupa ülkesi, Japonya ve Güney Kore dışındaki ülkelerde öğretmenler genelde “başka iş yapamadıkları için ömrünü okullarda tüketen ve sürekli düşük maaşlardan şikayet eden” bir güruh olarak anılmaktadır.

Gereğinden uzun bir yazı oldu. Kısaca özetleyeyim. Çinli öğrencilerin matematik biliminde başarılı oldukları bir efsaneden ibarettir. Matematik sınavlarında başarılı olduklarını ve matematik bilimine ilgi duyduklarını –en azından matematikten korkmadıklarını- söyleyebiliriz. Sınavlarda başarılı olmalarının en büyük nedeni Çin’in bir sınavlar ülkesi olmasıdır. Bunun yanında Şanhay dışındaki kentlerin sonuçlarının ortalamaya katılmaması Çin’in derecesini haksız yere yükseltmektedir. Ayrıca tek çocuk politikasının da çocukların birer sınav canavarı olmaları konusunda etkin bir rolü olduğunu düşünüyorum. Matematiğe ilgili olmalarını ise hem yine ailelerinin aşırı baskılarıyla hem de Çince alfabenin tıpkı matematiksel cümleler gibi sembolik bir yapısının olmasıyla izah edebiliriz. Muhakkak ki Çin yazım tarzı ile matematiksel yazım tarzı arasındaki benzerliklerden yola çıkarak bir takım bilimsel ve istatistiksel deneyler yapılabilir ve sonuçlar bilimsel dergilerde yayınlanabilir. Belki de istatistik dersimdeki bir gruba buna benzer bir ödev veririm proje olarak. Neden olmasın? 

*** Çince rakamların tek heceli olmasıyla Çinli öğrencilerdeki matematik başarısını ilişkilendiren bir makaleyi buradan okuyabilirsiniz. Okuyucuların yorumları makalenin kendisinden daha bilgilendirici.


03 Aralık 2013

DERSHANELER, EĞİTİM VE GELECEĞİMİZ

Türkiye tuhaf bir ülke. Seçimle başa gelmiş ve halkı yönetmekle yetkilendirilmiş bir hükümet, eğitimle ilgili bir kararı alırken eğitimcilerden başka herkesin fikrini soruyor. Hayatında tek bir defa sınıfa girip ders anlatmamış insanlar bir anda öğretmen oluyor, eğitimin her sorununa derman olacaklarını iddia ediyorlar. Başka zamanlarda öğretmenleri hor gören, mesleği ve mesleği icra edenleri adam yerine koymayan köşe yazarları, hiç ilgileri olmadığı halde birer eğitimciymiş gibi dershanelerin kapatılmasının çocuklarımızın geleceğine olan etkisini  tartışmaya başlıyorlar. İş ve sanayi örgütleri konu hakkında sert açıklamalar yapıyorlar. Eğitimle hiçbir ilişkisi olmayan cemiyetler anlaşılmaz açıklamalar yapıp kafaları iyice bulandırıyorlar. İşin ilginç yanı, tuhaf olan bunlaırn hiçbirisi değil, tuhaf olan tüm bu kargaşanın normal karşılanması, kimsenin bundan gocunmaması, bir dini cemaatin dershaneler konusundaki azimli duruşunu kimsenin sıradışı görmemesi ve hatta bunu cemaatin en doğal hakkıymış gibi kabul etmesi.

Öncelikle ömrünün on dört yılını, dört ayrı ülkede mesleğe adamış bir öğretmen olarak kişisel görüşümü belirteyim. Dershanelerin kapanmasının eğitime, yani çocukların gelişimine, onların bilimi ve matematiği algılayış şekillerine, onların edebiyata, spora, tarihe  ve felesefeye bakışlarına bir etkisi olmayacaktır. Bunun en büyük nedeni çoktan seçmeli sorulardan oluşan sınavlardır. Bu sınavların bir zorunluluk olması, pragmatik ve güvenirlilik açılarından kaçınılmaz olmaları ayrı bir yazının konusu. Üniversite sayımız ve her yıl üniversiteye girmek için kapıda bekleşen öğrenci sayımız belli. Üniversite sayısını artırmadan ya da gelecek vizesini üniversiteden başka yerde arayamayan öğrenci sayısını azaltmadan, çoktan seçmeli sınav sorununa bir çözüm üretmek olanaksız.

Dershanelerin kapanmasının eğitim sisteminde bir fark yaratmayacağını savunmamı izah edeyim. Bugün Türkiye’deki okulların hemen hepsi birer dershane gibi işletilmektedirler. İstanbul’un göbeğindeki özel okuldan tutun memleketin en ücra köşesindeki devlet okuluna kadar hemen tüm okullardaki öğretmenler, koşullar gereği, eğitimle değil de üniversite sınavıyla ilgilenmek zorundadırlar. Yazılılarda üniversite sınavında çıkan soruları sorarlar, ödev olarak sınav hazırlık kitaplarındaki soruları verirler, ders anlatırken geçmiş sınavlardaki sorulara ağırlık verirler, benzerlerini türetirler, çocuklar alışsınlar diye daha zorlarını hazırlarlar. Bir şekilde okul “düşünen ve sorgulayan” insan yetiştirme amacından sapar, “soru çözme makinesi” yetiştirme bataklığına döner. Sorular her geçen yıl biraz daha zorlaşır, biraz daha ezbere dayanır, biraz daha özgün düşünceyi ihmal eder hale gelir. Örneğin, böyle bir eğitim sisteminde öğretmen etkinlik yapmaya vakit ayırabilecek midir? Matematiğin ve bilimin sosyal yönlerini öğrencilerine keşfettirmek için bir şeyler çabaladığında sistemin gerisinde kalmışlığın getireceği suçluluk duygusundan kurtulabilecek midir? Yaparak öğrenme, deneyerek ve yanılarak öğrenme, ölçerek öğrenme, keşfederek öğrenme ve daha nice güzel tekniği geride bırakıp, sadece soru çözmeye odaklanarak, ne kadar öğretmenlik yapmış olmaktadır? Sorular çoğaltılsa da mevcut sistemin tüm bu sorulara vereceği yanıt aynı kalacaktır.

Her ne kadar başlangıçta bir destek programı olarak düşünülmüşse de dershaneye gitme, günümüzde, yine dershaneciler tarafından, üniversite sınavında başarılı olmak için gerekli olan şartlardan birisi haline getirilmiştir. Bu gerekliliği şu şekilde izah eder dershaneci karşısına aldığı ebeveyne: Çocuğunuz dershaneye devam etmelidir çünkü sınavda çıkacak sorulara alışmak, soru tiplerini ezberlemek, olası tüm soru tiplerinden yüzlerce örnek çözmüş olmak zorundadır. Bunu yapmazsa çocuğunuz geride kalacaktır, yarışta geri plana itilecektir. Bu cümlelerle ikna edilir çaresiz anne baba. Kendi hazırlamış oldukları rekabet ortamına sokarlar öğrenciyi ve başarılı pazarlama teknikleriyle rekabet ortamının onlardan önce de orada olduğuna karşı tarafı ikna ederler. Oysa zor sorular hazırlayarak çıtayı yükselten, gereksiz ezberlere neden olacak konulara girerek öğrencileri daha bir kendisine bağlayan yine aynı dershanecidir. O bunu yaparken okuldaki öğretmen de aynı baskıyı hisseder omuzlarında. Yavaş yavaş öğretmenliği bırakıp, dershaneciliğe yönelir. Okuldadır ama fizik biliminin güzelliğini anlatmaz, fizik sorularının çözümlerini anlatır.

Durum böyle olunca bundan sonra dershaneler kapanmış ya da kapanmamış; eğitim açısından çok da önemli değildir bu karar. Tartışmayı sıcak hale getiren işin siyasi ve ticari yönleridir. Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış binlerce dershaneden söz ediyoruz. Bu dershanelerde çalışan yüzbinlerce öğretmenden. Ne olacaktır bunca insana ve emeğe? Cemaatin bu konuda iki temel kaygısı vardır. Birincisi ve önemsiz olanı finansaldır. Büyük bir para kaynağıdır dershaneler. Bildiğim kadarıyla cemaatin dershaneleri kolay kolay burs vermez. Özellikle öğrenci mütedeyyin bir ailedense ya da öğrenci abiler aracılığıyla cemaatin has dairesine dahil olmuşsa ondan para almak çok daha önemlidir. Burslar daha çok zeki ve çalışkan olup da henüz cemaatle tanışmamış öğrenciler için saklanır.

Cemaatin dershaneler konusunda bu derece tutkulu olmasının bir diğer nedeni de cemaatin insan kaynaklarının büyük bir bölümünün dershaneler tarafından karşılanıyor olmasıdır. Dershaneler cemaatin yanlarına adam çekme yöntemlerinden birisidir. Daha önceki yıllarda kafalanamayan çocuk için son şans  lise 3 ya da 4'dür. Dershane bahanedir. Önemli olan çocuk kafalansın, cemaati tanısın ve iyi bir üniversiteye girdikten sonra da cemaatin kurumlarında (ışık evlerde, yurtlarda vs) kalsın. Böylece cemaatin nüfusu artsın. 

Bunun yanında iyi bir üniversiteye girmesi de önemlidir. Boğaziçi, ODTÜ, Marmara, Bilkent ve benzeri zirve okullar girilmesi gereken okullardır. Lisede ayağı cemaate alışan öğrenci üniversitede bozulsa bile –cemaatten uzaklaşsa bile-, sempatizan olarak uzun süre devam edecektir. Cemaatin lise öğrencisini gruba dahil etme yöntemi yaklaşık olarak şu şekilde gelişir:

Öğrenci Ömer dershaneye başladığında mutlaka ona cemaatten bir arkadaş (Ahmet) belirlenir. Ömer bunu bilmez tabii. Zaten Ahmet’in kafalaması gereken en az yarım düzine arkadaşı olacaktır. Sonuçta Ahmet de Ömer gibi bir dershane öğrencisi olduğu için Ömer ondan kuşkulanmaz. Zaten aynı okulda okuyordurlar, belki de birbirlerini tanıyordurlar. Birlikte ders çalışırlar, bazen birlikte gezerler. Dostluk ilerledikçe Ahmet açılır. Mesela bir gün Ömer'e derki "Ya ben çalışıyorum ama olmuyor. Benim tanıdığım üniversiteli abiler var. Çok iyi ders çalıştırıyorlar. Birlikte gidelim mi?" Böylece Ahmet, Ömer'i alır ve okula yakın bir ışık evine götürür. İTÜ’de uçak mühendisliği okuyanYakup abiyle tanıştırır. Yakup Abi, güler yüzlü ve yardımseverdir. Bu işi vatanı ve milleti için yapmaktadır. Haftanın bir günü başlayan ders çalışma programı zamanla sıklaşır. Bir süre sonra Yakup abi,  3-5 kişilik bir öğrenci kitlesine haftada 3-4 gün ders çalıştırıyor olur. Tabii, derslerden sonra çay ve bisküvi ikram edilir, yemek yenir, oyunlar oynanır. Önemli olan çocukların ayağının eve alışmasıdır. Bu muhabbetler sırasında ufaktan da olsa dini konulara girerler. Namazdan, imandan bahsedilir. Daha sonra da Ömer, Yakup abisini dershanede görmeye başlar. Yakup abi, Ömer ve Ahmet’in dershanedeki rehber hocasıyla birlikte çalışmaktadır. 

Dönem arası yaklaşmaktadır. Dershane bir kamp ayarlar. İki haftalığına çocuklar uzak bir yurtta ders çalışacaktır. Ömer buna hayır diyemez. Orada belki namaza başlar, belki ilk defa Risale-i Nurla ya da Gülen'in sohbetleriyle tanışır. Bir yandan da deli gibi ders çalışır. İkinci dönemde artık namazları abisi tarafından kontrol ediliyordur. Çeteleyle; kaçırdığı namazlar, okuduğu kitaplar, dinlediği kasetler kayıt altına alınır. Haftalık toplantılara katılır, hem derslerinden hem de manevi dünyasından dolayı hesap verir Yakup abisine. 

Yıl sonuna gelindiğinde, hemen hemen tüm grup kıvama gelmiştir. Üniversite sınavında başarılı olanlar gittikleri kentlerdeki evlere ve yurtlara yerleştirilir. Kendilerini kanıtlamış olanlara ufak öğrenci grupları verilir sorumluluk olarak. Böylece itaati, sadakati, hizmet etmeyi öğrenir. Henüz kendisini kanıtlamamış olanlarsa yavaş yavaş ev ortamına alıştırılır. Üniversite sınavında başarılı olamayanlar ya kalıp bir yıl sonraki sınava çalışırlar ya da yurt dışındaki üniversitelere kanca atmaya bakarlar. Tabii ki yurt dışında yalnız olmayacaklardır. Yine cemaatin evleri, yurtları onları beklemektedir. 

Aşağı yukarı bu şekilde döner cemaatin çarkları. Yaklaşık otuz yıldır da bu şekilde sorunsuz bir biçimde işlemiştir. Şu anda devletin üst kademelerinde; belki yargıda, belki askeriyede, belki emniyette yer alan memurlar bu şekilde dahil edilmişlerdir cemaate. Cemaat en büyük gelir ve insan kaynaklarına zarar gelecek diye korkmaktadırlar şimdilerde. Hoş, dershaneler kapansa bile onlar yine yollarını bulurlar, benim bundan kuşkum yok. AKP döneminden önce nasıl tomurcuklanıp palazlandılarsa, kendilerini desteklemeyen bir AKP’nin olduğu yerde de büyümeye devam edeceklerdir.

Beni asıl rahatsız eden şeylerden birisi cemaatten bir kişinin çıkıp da açık açık dertlerini anlatmamalarıdır. Hep gizli kapaklı hesaplar, hep metaforik laflara bulanmış söylemler, gizli tehditler, otuz ayrı anlama gelecek açıklamalar... Yok şefkat tokatıymış, yok Kerbela’ymış, yok şuymuş buymuş. Dolaylı konuşarak kredi topluyorlar güya, dolaylı konuşarak otuz ayrı şeyi ima ediyorlar aynı anda. Biriniz de cesur olun, çıkın meydana, anlatın derdinizi. “Biz” deyin, “en çok öğrenciyi dershanelerde kafalıyoruz. Böyle bir kaynaktan vazgeçemeyiz.” Bunun yasa dışı olmadığını söyleyen siz değil misiniz? Yasa dışı değilse ilan edin, herkes bilsin. Anne babalar çocuğunu sizin dershanenize gönderirken açık açık bilsin çocuklarına ne olacağını. Demokratik bir ülkeden de beklenen bu değil midir? Batıda misyoner okulları bu şekilde çalışırlar. Ebeveynler bilirler çocuklarını böyle bir okula gönderdiklerinde, çocuğun ne öğreneceğinden haberdardırlar. Siz de böyle yapın, açın kartlarınızı ve oynayın. Broşürlerinizde bahsedin bunlardan. Işık evleriyle birlikte çalıştığınızı tanıtım reklamlarınıza yazın, fedakar cefakar Yakup abilerin resimlerini de koyun reklamlara. “Biz bunlarla varız, çocuğunuz bir yıl sonunda sadece iyi bir üniversite kazanmayacak, aynı zamanda Risale-i Nur okuyan, Gülen dinleyen, çay demleyen, yemeğe “taam”, toplantıya “istişare” diyen bir şakirte dönüşecek.” yazın yollara, köprülere astığınız reklam afişlerine. Yaptığınız işten utanmadığınıza göre bunu yapabiliyor olmalısınız. Çocuğunuz kararsız kaldığı zamanlarda istiareye yatacak ve rüyasını yorumlatacak yazın, geceleri teheccüde kalkacak yazın, akşam namazlarından sonra dört rekat fazladan evvabin namazı kılacak yazın, farzdan sonra salat-en tüncina okuyacak ve "ve-l afat" derken ellerini ters çevirecek yazın, becerebilirse dış işlerine ya da MİT’e girecek yazın, harp okulu sınavında başarılı olursa üniversiteye gitmeyecek asker olacak yazın.

Madem varsınız mücadelede, diğerleri gibi var olun. Cılız bedenlerinizi gerin, açın göğsünüzü size karşı olanlara. İsterseniz meydana çıkın, protestonuzu yapın. Meclis binasına yürüyün, belediyeye yürüyün, MEB’na yürüyün. Bakalım polis size de biber gazı sıkıyor mu? Nasıl ki Gezi Parkı olaylarında gençler kendi bedenlerinden başka bir şeye güvenmeyerek çıktılar ve inandıkları değerler için mücadele verdiler; gaz yediler, tazyikli su yediler, cop yediler... Yeri geldi canlarını verdiler. Siz de çıkın kendinize bu kadar güveniyorsanız. Bugüne kadar neyi kurban verdiniz de ağlıyorsunuz savaşta şehit edilen kocalarına ağıt yakan kadınlar gibi? Bir tane şakirt mi canını kaybetti herhangi bir mücadele sırasında? Bir tane cemaat mensubunun burnu mu kanadı? Bırakın sağa sola sızmayı, arkadan işler çevirmeyi, onun bunun yatak odasına koyduğunuz kameraları ifşa edeceğiniz kilit zamanı beklemeyi, önemli mevkilere gelmiş memurlara bira şişeleriyle tedbir yaptırmayı, arama yapmak için girdiğiniz evlere daha önce var olmayan kanıtları koymayı... 

Bırakın ve gösterin gerçek yüzünüzü. Türkiye’nin geleceğiyle oynayacaksanız dürüst olun, gençlere ve onları yetiştiren ana babalara karşı yüzünüz ak, gönlünüz ferah olsun. Olamıyorsanız ikiyüzlüsünüz demektir. İşte o kadar.


3 Aralık 2013 – Çanco, Çin 

25 Eylül 2013

Çin Mektupları 11 - Okulum (2)

Okul hakkında düşündükçe yeni şeyler geldi aklıma. Biraz daha yazmam gerektiğine karar verdim. Sonuçta günümün neredeyse on saatini okulda harcıyorum. Mesai sabah 7:15’de başlıyor. Ben genelde saat 7’de varıyorum ofise. İlk iki hafta 6:45’te evden çıkıp, yürüyerek 25 dakikada varıyordum. Sonra bisiklet aldım. On dakika sürüyor kapıdan kapıya yolculuğum. Yolculuk vakti 15 dakika kısaldı ama ben evden çıkış saatimi o kadar değiştirmedim. Rutine girmiş şeyleri değiştiremiyorum ben, otomatiğe bir kere bağlandı mı hep öyle gitsin istiyorum; ta ki önüne ciddi bir engel çıkana kadar.

Saat 7:00 gibi ofiste oluyorum. Mesai 17:15’te bitiyor. Gün uzun ama bana yine de yetmiyor. İş çok, hem zaten çok olmasa da yetmezdi bana zaman. Ben kendi halimde oturduğum koltukta kendime iş çıkarmaya bayıldığım için iş olmasa bile “haddimi de aşarak” başkalarının işlerini de yapıyorum. Böylece sessiz sakin küçülüyorum olduğum yerde, küçüldükçe sessizleşiyorum, sağırlaşıyorum, körleşiyorum. Bunların hiçbirisi benim için sorun değil, yeter ki birileri gölge etmesin. Zaten takım halinde iş yapmaktan nefret eden birisiyim ben. Zorunda olmadıkça yanaşmam. Bu yüzdendir zaten okumayı, yazmayı, koşmayı ve matematiği sevişim. Bu saydıklarımın hepsi yalnız başına yapılan işler. Birisi benim hazırladığım işe burnunu soktu mu tüm büyü bozuluyor sanki, tüm gizem gidiyor, sinir oluyorum.

Dedim ya, gün uzun ama onu uzun yapan çalışma saatleri değil, günün ortasına konmuş iki saatlik öğlen yemeği molası. Bunca yıldır öğretmenim ve bugüne kadar yarım düzine okulda çalıştım, hiçbirinde bir saatin üzerinde yemek molası görmedim. Hem zaten okulların çoğunda yemek molası da olmazdı. Öğretmensen, boş bir vakitte yemeğini yer, sonra da işinin başına dönersin. Oysa burada bize çalışmamamız öğütleniyor. İster sıranın altına hamak as, boylu boyunca uzan. İster evine git, yemeğini ye, üzerine de bir saat şekerleme yap. Zaten öğretmen arkadaşların bazıları yüzmeye gidiyorlar öğle arasında, kimisi de spor salonuna. Parka gidip koşan, sonra gelip duş alan bile var. Aslında bu iki saatlik süre resmi işleri halletmek için mükemmel ama bankalar, postaneler ve diğer bilumum resmi kurumlar da yaklaşık olarak aynı saatlerde kapalı olduğu için hiçbir şey halledemiyoruz. Ben şimdilik, yemekten sonraları ofise girip, Türk kahvesiyle birlikte Sait Faik’den öyküler okuyorum. Günde bir ya da iki öykü okuyorum ki hemen bitmesin kitap. Yanımda getirdiğim Türkçe kitaplar bitmek üzere. İktisatlı kullanmam gerekiyor.

Aslında kitabımı alıp, bahçede bir yerde okumak istiyorum. Maksat ofisten uzaklaşmak, temiz hava almak. Ama maalesef yapamıyorum. O kadar güzel bir bahçe yapmışlar, içinde nilüferlerin yeşerdiği, balıkların yüzdüğü havuzlar yapmışlar ama bir yere de oturak koymamışlar. Oysa ne güzel olurdu, Sait Faik’imi elime alıp, bir ağacın altındaki oturağa kurulup, şöyle yarım saat kitap okuyabilsem. Sessiz, sakin, ağırdan, sindire sindire… Hem onun için de değişiklik olur, sever Sait Faik açık havayı. Gerçi sıkılır o denizi olmayan kentlerden; bir Rum balıkçı yoksa etrafta, şöyle bir Marmara’nın soğuk sularına dalıp yosunların arasından bir mercan balığına bakamayacaksa, ne yapsın Sait Faik o kentin güzelliklerini. O zaman ben de kendisine demek isterim. “Ne yapalım paşam. Bize babamızdan miras kalmadı ev ocak. Para nerede biz orada! Buna da şükür.” Güler Sait Faik benim lafıma. Güler ve söylenir “Ne Lüzumsuz Adamsın Sen Be!” diye…

Hoş okul, kentin en büyük parkı olan Hong Mei (Kırmızı Erik) parkına yürüyerek beş dakika mesafede. Oraya gidip de okunabilir kitap ama kim çıkacak şimdi okulun kampüsünden. Otur oturduğun yerde. Ben parka akşamları koşmaya gidiyorum. Fizik öğretmeni arkadaş bana 2 km’lik bir koşu yolu gösterdi. Dolanıp duruyorum o yolda. Şangay yarı maratonuna hazırlanıyorum. Şunun şurasında iki ay kaldı. Haftaya 12 km yapacağım. Sorun çıkmaz herhalde. Tek korkum hava kirliliğinin dayanılmaz noktaya ulaşması. Kirli havada koşmak ve bundan yarar ummak demek, tertemiz süngeri pis suya sokup, süngeri sıktığımızda temiz su beklemekle aynı şey. Ehh, sünger burada ciğerlerimiz oluyor tabii. Pis hava derin derin içeri sızdıkça çıkması zorlaşıyor, yapışıyor her yere. Yarardan çok zarar veriyor bünyeye.

Okulun hemen karşısında bir kütüphane var. Çanco Kent Kütüphanesi diye geçiyor ama maalesef tek bir İngilizce kitap yok üç katlı binada. Bir defa gittim, görevli kız İngilizce kitapları bulacağım yeri tarif etti. Hevesle gittim ama bulduklarımın tamamı İngilizce öğrenme ve sınavlara hazırlık kitaplarıydı. Kırılan hayalimi cebime koyup, kimseye göstermeden çıktım kütüphaneden.

Öğlen arası yapılacak bir başka şey de ofiste uyumak. Birkaç defa uyumaya yeltendim ama olmadı. Öğrencilerin bu konuda maşallahı var. Hepsi sıralarına başlarına koyup, mışıl mışıl uyuyorlar. Dolayısıyla öğlen arasından hemen sonra dersim olunca ilk dakikalar çocukların mahmurluklarıyla mücadeleyle geçiyor. En az beş dakika erken gidiyorum ki dersin vakti çalınmasın. Yüzlerini yıkattırıyorum, sıralara vuruyorum, kırtasiyeden farkında olmadan aldığım müzikli kahve kupamı çocukların kulaklarına yaklaştırıyorum. Sonuçta hepsi çok da mızmızlanmadan uyanıyor.

Her katta tuvalet var. Öğrencilerin ve öğretmenlerin tuvaletleri ayrı değil. Bu nokta da ilginç! Sen gel, bir yandan öğretmeni tanrı yerine koy. Onları öğrencinin kayıtsız şartsız dinleyeceği ve itaat edeceği insanüstü varlıklar olarak lanse et. Sonra, öğrencilerle öğretmenleri aynı tuvalete gönder. Olacak iş mi? Benim için hava hoş ama Çinli öğretmenler için zor olmalı. Ne bileyim, adamlar her yerde otorite. Çocuklar Çinli bir öğretmeni görünce anında hizaya diziliyorlar, gıkları çıkmıyor. Sanki ordu komutanı her birisi, tümeni içtimaya çekiyorlar. Çocuklar bizi görünce de maymuna bağlıyorlar işi. “Hello, Mr Bean” diye bana selam vermeye bile başladılar. Demek yay o kadar sıkışıyor ki Çinli olmayan öğretmeni görür görmez tüm potansiyel enerjisini boşaltıyor üzerimize.

Bir sonraki teneffüste göz egzersizi var. Beş dakika boyunca, hoparlörlerden gelen tiz bir çocuk sesi eşliğinde, çocuklar göz egzersizi yapıyorlar. Aslında buna, göz egzersizi yerine, gözün etrafına yapılan hafif masaj demek daha doğru olur. Günde iki defa yapıyorlar ve zannedersem tüm Çin okullarında yapılan bir şey bu. Gerçi, şimdiye kadar beş dakika boyunca gözüne masaj yapan bir öğrenci görmedim. Çocuklar aşmışlar artık. Büyük bir olasılıkla ilkokuldan beri yaptıkları bir şey olduğu için yalama olmuşlar. Faydasına var mı bilmiyorum. Aşağıdaki videoda çocukları göz masajı yapıyorken görebilirsiniz. Videoyu ben çekmedim ama bizim okuldaki hoparlörlerden gelen tiz çocuk sesi de bu videodakinin aynısı. Demek merkezi bir yerden gönderiliyor bu beş dakikalık masaj yönlendirme kaydı.



Daha şirin bir video buradan izlenebilir: http://www.youtube.com/watch?v=hPeMLeBvMEo

Bu göz masajı günde iki kere yapılıyor. İlki sabah üçüncü dersten sonra. Benim öğrencilerim her ikisini de takmıyorlar. “Yapın da bir göreyim” dedim, yanaşmadılar. Ben de üstelemedim.  

Derslerin saatleri tutarlı değil. Bir ders kırk dakika, bir başka ders kırk beş ya da elli dakika. Neye göre ayarlanmış bilmiyorum. Yalnız, ikinci teneffüs yarım saat sürüyor. Çocuklar genelde bu teneffüste bahçeye çıkıyorlar. Erkekler terden eriyene kadar basketbol oynuyorlar (sırılsıklam geliyorlar üçüncü derse). Kızlar ise evrensel yürüyüşlerini yapıyorlar kız kıza. Yalnız, erkeklerin ve kızların birlikte oynadıkları bir oyun da var ve çok popüler: Bedmintın. Herhalde erkeğin kızı fiziksel üstünlüğüyle ezemediği nadir sporlardan birisi bedmintın. Geçen baktım iki öğrenci oynuyor, koridordan başımı uzatıp izledim onları. Bir yandan kendi çocukluğumu düşündüm, gazoz kapağının peşinde futbol oynayan minik Ali’yi, bir yandan da onların güle oynaya mantarkuşa (shuttlecock)  vuruşlarını izledim. Oyun bir süre devam etti, sonra mantarkuş bahçenin kenarında yeni büyümekte olan bambu ağaçlarının arasına düştü. Çocuklar da oyunu bırakıp, dersliklerine döndüler. Bu bana biraz tuhaf geldi doğal olarak. Türkiyeli çocuklar olsa, ne kadar ucuz olursa olsun, oyuncaklarını ağaçta bırakmazlar. Onu oradan almak bir gurur meselesidir. Oysa bu çocuklar gayet sakinler. “Ohh, mantar kuş gitti, oyun bitti” modunda, neredeyse ruhsuz diyebileceğim bir halde oynuyorlardı. Zaten okul başladığından beri gözlemlediğim şeylerden birisiydi bu. Öğrencilerin dersler dışında hırs gösterdiği bir şey yok. Dersleri de başarı eşiğini aşacak kadar hallediyorlar. Gerisine karışmıyorlar. Göz masajında olduğu gibi okulla ilgili hemen her konuda bir yalama olmuşluk, bir bıkkınlık var.

İşte asıl yazılması gereken konuya vardım. Çocuklardaki hırs yoksunluğu sorunu. Derslerde aktifler, denileni yapıyorlar, uslular ama bu uslu duruşun götürdüğü, yok ettiği bir gençlik ruhu var sanki. Çocuk dediğin azıcık yaramaz olur çünkü o yaramazlığın arkasında keşfetme arzusu, kendi yolunu bulma tutkusu vardır. Bu yaramazlık olmazsa yaratıcılık da olmaz. Çocukları birer asker yapmak istiyorsak, onların itaatkâr, sadık ve düzenli bireyler olmasını isteyebiliriz. Eğer çocukların; özgürce düşünen, sorgulayan, üreten ve yanlış karşısında sesini yükselten bireyler olmasını istiyorsak, onların yaşlarına uygun bir şekilde davranmalarına izin vermeliyiz. Robot gibi davranan çocuklardan yaratıcı bireyler çıkarmak imkânsızdır. Tabii ki çocuğun taşkınlıklarının bir sınırı olmalı ve öğretmenler gerekli yerde müdahalede bulunmalılar. Orta yol ya da ortaya yakın yol bulunabilir gibime geliyor.

 Geçen yıl çalıştığım okulda öğrenciler aşırı derecede yaramaz, şımarık ve hatta çoğu zaman küstahlardı. Bunun yanında aynı öğrenciler kendi başlarına şiir akşamı düzenleyip, ezberledikleri şiirleri, işe biraz oyunculuk da katarak sergileyebiliyorlardı. Keman çalanlar, resim yapanlar, hikâye ve şiir yazanlar, web sayfası yapanlar, tiyatro oyununda oynayanlar… Şu anki okulumdaki öğrencilerin performansını izledim geçen akşam. Piyano çalandan şarkı söyleyene, hemen hepsi de bana “yapmış olmak için yapıyorum” mesajı verdiler, performanslarındaki heves ve tutku yoksunluğuyla.

 İnsan sormadan edemiyor tabii; sınır çizgisi nerede çizilmeli? Sınav canavarı yetiştirmek değil eğitimin amacı –aileler öyle istiyor ama- , küstah ve kendini bilmez insanlar yetiştirmek de değil. O halde çizgiyi nereye çizmeliyiz ki öğrenci kendi bireyselliğini –çocukluğunu ve gençliğini- gereğinden fazla terk etmeden, zihnini bilim aşkıyla doldursun, matematiği sevsin, edebiyata aşina olsun…  

Buna benzer bir başka sorun da çocukların İngilizceleri. Hemen hepsi Amerikalılar gibi konuşuyorlar. Ağızlarını sağa sola yamultup, o çıkması zor sesleri çıkarıyorlar. Konuşmalarının bir aksanın etkisi altında olmaması her ne kadar kayda değer bir başarı olarak görülse de gözden kaçan bir şey var: İçerik. Ben çocukları anlamakta kimi zaman zorlanıyorum ve zorlandığım nokta dillerine yapışan yerelliğin getirdiği aksan değil, söylediklerinin özde bir anlamı olmaması. Çocuklar boş konuşuyorlar, bir anlamı olmaksızın, sırf ağızlarını açıp Kuzey Amerika aksanını nasıl taklit edebildiklerini göstermiş olmak için konuşuyorlar. O kadar ki artık derslerde çocuklara tam cümle kurma zorunluluğu getirdim. Öyle, yarım yamalak ifadelerle yanıt veremeyecekler bana. Anlamıyorum yahu, kafam almıyor ne demek istediklerini. Ya da bir şey demek istemiyorlar! Bunca yıldır öğretmenim. Tayland’da yarım yamalak İngilizceyle konuşan ama konuşmak için bir derdi olan çocukları rahatlıkla anlardım. Vietnam’da da öyle. Çünkü çocuğun ağzından çıkan balonun içi dolu, balonun rengiyle, güzelliğiyle değil içeriğiyle meşgul. Ben buradaki çocuklara da dedim ilk girdiğim derslerin birinde: Benden sizin gibi konuşmamı beklemeyin. Ne dediğimi anladığınız sürece hedefe varmışız demektir. Ben de sizi anlayabiliyorsam iletişim amacına ulaşmıştır. Bunun dışında insanlar neden konuşur ki zaten.   

Bütün bunları yazdım, fazlasıyla müteşekki bir görüntü ortaya koymuş olabilirim. Aslına bakılırsa gayet memnunum okuldan. Sorunlar tabii ki olacak, sorunlar olsun ki biz de bir şeyler öğrenebilelim. Yerçekimi olmasaydı ağaçlar ne diye göğe doğru boy atarlardı ki, değil mi? Hem başka nerede bulacağım kravat zorunluluğu olmayan, sakal bırakmama izin veren, yakalı tişörte bile ses çıkarmayan okul? Üç hafta dönem arası tatili de var. Sırf bu tatil yüzünden Tayland’da ilk yarı maratonumu koşacağım.  Öpüp başıma koyuyorum, tüm öğrencilerimi ve öğretmen arkadaşlarımı.

Saat geç oldu. Yarın yine altıda kalkacağım. Dün sabah –yani bu sabah- saat beşte uyandım dışarıdan gelen havai fişek seslerinden ötürü. Yine birileri dükkân açıyordu sanırım. Sabahın beşinde kötü ruhları kovalamak için çıkmışlar yollara, bizim cengâver, halk sever vatandaşlarımız. Tam bir saat boyunca inlettiler kentin merkezini. Güm, güm, güm, güm… Güm de güm… Türkiye’de olsam darbe oldu sanırdım. Ya da Çarşı yönetime el koydu. Onların bile azıcık insafı olurdu. Buradakiler hiç dinlemediler benim küfürlerimi; millet uyuyordur, işe gidecek olanlar yorgundur diye. Bana sorsalardı ben onlara kentteki kötü ruhların nerede olduğunu söylerdim.

Herkese iyi geceler.

Au revoir