Bu Blogda Ara

04 Ocak 2014

Paralel Yolsuzlukların Kesiştiği Noktada Bir Türkiye Masalı

Behzat Ç, dizinin bir bölümünde bir çeteyi çökertir ama yukarıdan birileri duruma el atar ve suçlulardan birisini serbest bırakır. Behzat Ç buna ses çıkaramaz. Ses çıkarmadığı için de kendisine ödül verilir. Ödül töreninde şu konuşmayı yapar:

                       

Türkiye’de bugünlerde yaşanan olayları izledikçe aklıma bu sahne geliyor. İyi bir adam olmak zordur ama kimsenin adamı olmamak çok daha zordur. Tabutumuzun üzerinde zar atıp, savaş tamtamlarıyla tepemizde dans edenler; kimsenin adamı olmamayı başaramamış, iyi bir adam olmaktan fersah fersah uzakta olanlardır.

Cemaat ile AKP arasındaki kavganın bu boyutlara ulaşacağı belliydi. Hiçbir şer ittifakı sonsuza kadar süremez. Ülkeyi avucunun içine alıp, al gülüm ver gülüm oynayan taraflar eninde sonunda birbirlerine düşeceklerdir. Çünkü çıkış noktalarında evrensel olan tek bir ilke yoktur. İnsan sevgisinin ve toplumsal barışın yerine kendisi gibi olmayanlara yukarıdan bakma olarak özetlenebilecek “hoşgörü” konmuştur. Ortalama vatandaşın refahı yerine üzerinde bin bir türlü oyunların oynandığı “ekonomik büyüme” yalanını getirmişlerdir. Salt bir iş yapıyormuş gibi görünmek için saçma sapan projelerle gündemi meşgul edip, ülkenin öz kaynaklarını şakşakçılara peşkeş çekmişlerdir. Tüm bu iğrençlikleri hasıraltında yürütürken, birbirlerini kollamış, birbirlerine taviz vermişlerdir. Olayları daha derinden anlamak için ittifakın geçmişine ve şartlarına bakmak gerekir.

Fethullah Gülen Cemaati (FGC) Türkiye’de son kırk yılda palazlanmış, teorik yapısını Said Nursi’nin Nur cemaatinden alan, siyaset üstü bir oluşumdur. Siyaset üstü oluşuyla, kesintisiz büyümesi arasında sıkı bir bağ vardır. Her zaman için kazanacak ata oynamıştır FGC. Girmek istediği kapıyı kim açacaksa onun yanında olarak gücüne güç katmıştır. Yeri gelmiş Ecevit’e oy vermiş, yeri gelmiş ANAP’ın ve AKP’nin arkasında olmuştur. Hiçbir zaman göründüğü gibi olmamıştır; kendisini arkasında gizleyebileceği, mevcut rejime paralel olan, bir takım bahanelerin omuzlarında yükselmiştir. Yeri gelmiş eğitim sistemindeki başıbozukluğu istismar edecek dershanecilik hizmeti sunmuştur, yeri gelmiş varlığına ve gelişimine en büyük engeli teşkil eden ordu mensuplarını akıl almaz kumpaslarla saf dışı etmiştir. Bunları yaparken hiçbir zaman “Ben yapıyorum. İşte ben de buyum. Fikirlerim şunlardır.” dememiştir. Kendi varlığını gizleyerek hem kesintisiz yol alabilmiş hem de ekonomik bağımsızlığını koruyabilmiştir.

FGC’yi tanımak için onun temellerinin üzerine inşa edildiği Risale-i Nur’a bakmak gerekir. Said Nursi’nin hayatının neredeyse tamamını adadığı bu eserler aslında nur talebeleri için birer yaşam rehberi mahiyetindedirler. Kitaplarda anlatılanların büyük bir çoğunluğu iman hizmeti üzerine odaklanmıştır. Salih ve muhlis hizmet insanının, halka hakkı anlatacak ve bu uğurda yılmayacak Kur’an şakirtlerinin sahip olması gereken tüm özellikler bu kitaplarda mevcuttur. Ayrıca, Said Nursi’nin talebelerine yazdığı mektuplar, talebelerinin ona ya da birbirlerine yazdığı mektuplar, Said Nursi’nin mahkemelerde verdiği savunmalar yine Nur Risalelerinde bol bol bulunmaktadır.

Bu mektupların birinde Said Nursi hizmetin geçireceği üç aşamadan söz eder. Bu üç aşama iman, hayat ve şeriattır. İman aşaması; hizmet gönüllülerinin kapı kapı gezi dolanıp, İslam’ı ona muhtaç olan gönüllere anlatma aşamasıdır. Bu vazifeyi Said Nursi şu cümleyle özetler. “Medenilere galebe ikna iledir.” Yani insanlara tatlı dille, bilimin ve mantığın diliyle gitmelidir hizmet erleri. Ancak bu şekilde, onların zihinlerine de nüfuz edebildikleri zaman, gerçek anlamda uygar dünyada bir zafer kazanmış olurlar. Bu yüzden Risale-i Nur, aslen Hristiyan teolojilerinden ödünç alınmış pek çok skolastik Tanrı kanıtlamasını da içerir. Ontolojik kanıtlar, teleolojik kanıtlar, evrende var olduğuna inanılan düzenden yola çıkarak yapılan kanıtlar… Sahte-bilimsel ya da eksik-bilimsel olarak da tanımlanabilecek bu kanıtlar sayesinde, sadece köyde tarlasını süren Ahmet Efendi değildir hedeflenen; asıl ulaşılması gereken üniversitede okuyan öğrenci,   devlet kurumunda görevini yapan memur, yollar barajlar inşa eden mühendis, insanların hayatını kurtaran doktorlardır. Kendilerine Risale-i Nur tavsiye edilen bu insanlara bir de felsefeden uzak durmaları tavsiye edilir. Çünkü Said Nursi bilir ki felsefe, kuşku ve sorgulama demektir. Oysa bir mümine lazım olan en önemli şey imandır, yani kuşku duymaksızın emin olmaktır. Ancak kalbinde iman hakikatlarını oturtmuş insanlarla bir toplum İslamın öngördüğü düzene doğru yol alabilir. Bu da bizi bir sonraki aşamaya ulaştıracaktır.

Hayat aşamasında toplumun içindeki sağlam bir kitle Risale-i Nur’u anlamış ve onun yenilmezliğini kabullenmiştir. Bir yandan insanları imana davet etme eylemi devam ediyorken, bir yandan da hayatın farklı safhalarına sızmalar başlar. Eğitime, medyaya, sivil toplum örgütlerine, iş örgütlenmelerine, sanayi yapılanmalarına, finans kurumlarına… Yavaş yavaş hayatın her alanına yayılırlar, kilit noktaları ellerinde tutmaya özen gösterirler. Cemaatin erlerle, sıradan polis memurlarıyla, boşanma davalarına bakan avukatlarla işi olmaz. Hedef üst rütbeli subaylardır, emniyet müdürleridir, devletin üst kademelerinde iş yapan memurlardır (savcılar, hâkimler, müsteşarlar, proje yöneticileri). Çünkü ancak bu şekilde emin olabilirler önlerinin kesilmeyeceğinden, ancak bu şekilde sürekli büyümeyi sağlayabilirler.

Kimliklerini asla belli etmemeleri, her zaman ciddi bir tedbir stratejisi uygulamaları ve asla başına buyruk hareket etmemeleri aslında askeri disiplinle işleyen gizli bir örgütten farksız kılar onları. En ufak bir eylem yukarıya sorulur. Dışarıdan bakanların anlayamayacağı sert bir disiplin ve hiyerarşi vardır. Hizmet eri; resmi görevi ne olursa olsun, o görevin dışında kendisiyle ilgilenen birisine hesap vermek zorundadır. Yani bir savcıysanız, vereceğiniz kararları başsavcıya danışmadan önce, cemaatteki abinize (imam savcıya) danışmalısınız. Abinin kararı başsavcınınkiyle aynı olacaksa, sırf başsavcının dediği yapıldı görünmek için ona yine danışılır ama aksi durumda başsavcı bypass geçilir ya da karar bir kılıfa uydurulur. Bu ve benzeri karar alma mekanizmaları cemaatin etkin olduğu hemen tüm alanlarda mevcuttur. 

Hayat aşamasının temellerini FG atmıştır ve otuz yıldır da bu işi başarıyla sürdürmektedir. Bildiğim kadarıyla belli başlı hedefler askeriye, polis, yargı, eğitim, sağlık, finans ve medyadır. İlki dışındakilerin hepsi zaten insanların diline pelesenk olmuş durumda. İçeriği ve işleyiş biçimi bilinmese de hemen herkes FEM dershanesinin, Asya Finans’ın, Zaman gazetesinin, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın, Fatih Üniversitesi’nin FGC’ye ait olduğunu bilir. Bunların dışında bir de kimsenin bilmediği kurumlar vardır. Örneğin bilgisayarınızı aldığınız dükkân aynı zamanda cemaatin farklı kademelerinde tam zamanlı çalışan şakirt abileri dükkânın sahipleri ya da yöneticileri gibi gösteriyor olabilir. İşin aslında bu kişileri ne bilgisayarlarla ne de parayla bir ilgileri vardır. Bu kişiler tam zamanlı olarak cemaatin işleriyle ilgilenirler ama bir yandan da dükkânda çalışıyor görülürler, maaşları ve sigortaları ödenir.

Yukarıda saydığım kurumlardan ilk üçü; yani askeriye, polis ve yargı özellikle önemlidir. Askeriye önemlidir çünkü cumhuriyet tarihi boyunca, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni korumakla kendisini muvazzaf bilmiş bir emniyet sübabıdır ordu. Bu rolü ne kadar başarıyla yapmıştır ya da son doksan yılda gerçekleşen darbelerle ne büyük acılara neden olmuştur; tüm bunlar tartışılabilir. Yalnız, ordunun laikliği kollayan doğasını inkâr edemeyiz. Bu yüzden de FGC için ordu, fethedilmesi elzem kurumların başında gelir. Ortaokul öğrencilerini bin bir türlü tedbir ve teşvikle askeri okullara sokan abileri, onları orada tutmak için amansız bir mücadele verirler. Otuz yıl önce askeri liseye girmiş bir çocuk, eğer atılmamayı başarmışsa bugün üst rütbeli bir subay olmuş demektir. Atatürk’e ve onun bıraktığı demokratik prensiplere değil de dışarıdan kendisini idare eden abisine bağlıdır bu subay. Hayatı boyunca gözleriyle, kaşlarıyla kıldığı namaz artık doğası olmuştur ve kantinde televizyona bakarken bile ibadetini eda edebilir. Hiçbir somut kanıtım olmamakla birlikte Ergenekon ve Balyoz davalarında, FGC’ye bağlı subayların etkin rol aldıklarını düşünüyorum ben. Tepelerdeki elemanlar temizlenecek ki kendi adamlarına yer açılsın, süreç hızlansın. Ayrıca ordunun laiklik muhafızı imajı bir nebze kırılsın, ordu mensupları susturulsun.

Polisin ve yargının FGC için neden önemli olduğunu biliyoruz az çok. Sahte kanıtlar üretmek, var olan kanıtları yok etmek, zamanı gelmedikçe suçun üzerine gitmemek ya da cemaatin bir çıkarı söz konusuysa suçun üzerini örtmek, kanıtları karartmak. Bu ve benzeri durumlara verilen örnekleri hem Hanefi Avcı’nın hem de Ahmet Şık’ın kitaplarında bulmak mümkün. Sayfalarca belge var bu işlerin nasıl yapıldığını, ne amaçlara hizmet ettiğini ve kimlerin ekmeğine yağ sürdüğünü ayrıntılı bir şekilde anlatan. Bu yüzden bana hiç de şaşırtıcı gelmemişti her iki araştırmacı yazarın da kitaplarının adlarının duyulmasından hemen sonra yargılanmaları ve hapse yollanmaları. Şık’ın evinin önünde kendisine destek vermek için biriken kalabalığa karşı haykırdığı “Dokunan yanar, arkadaşlar” ifadesi, durumu özetleyen en güzel cümlelerden birisidir. O zaman kitap yazanlar yanıyordu, şimdi devletin başındaki kodamanlar. Değişen bir şey yok. Zaten suçun ne olduğunun da bir önemi yok böylesi bir durumda. Medyaya lanse edilen kısmıyla, tabii ki suçları kitap yazmak değildi bu insanların; tabi ki FGC’nin elinde her ikisini de suçlayabilecekleri, arşivlenmiş ama asla unutulmamış yüzlerce belge vardı. Başka zamanlarda “devletin gizli işleri bunlar” denilen küçük suçlar, gazetelerin manşetine taşındılar. Hanefi Avcı’nın evlilik dışı ilişkisi sanki yasa dışı bir şeymiş gibi televizyon programlarına konu oldu, evinde bulunan ve ruhsatsız olduğu iddia edilen silahlar vatan hainliğiyle eş tutuldu.

Peki ya eğitim? Neden eğitim konusunda bu kadar ısrarcılar cemaat mensupları? Daha önce yazdığım bir yazıda dershanelerin cemaate yeni eleman kazandırmakta ne kadar etkili olduklarını belirtmiştim. Şimdi de yurt dışındaki okulların asıl amacından bahsedeyim biraz. Sanıldığı gibi Türk kültürünü yaymak, Türkçe dilini farklı milletlere öğretmek gibi ulvi amaçları yoktur FGC’nin yurt dışında açtığı eğitim kurumlarının. Asıl olan yurt içindeki nüfuzu artıracak kaynaklar üretmektir. Örneğin, Gana’da bir okulu nasıl açarsın? Önce oraya Türkiye’de üniversite kazanamamış ya da istediği bölümlere girememiş öğrencileri gönderirsin. Bu öğrenciler, Ganacayı öğrenirler. Sadece konuşma değildir amaç, okuma ve yazma konusunda da mükemmelleşirler. Bu öğrenciler üniversiteden mezun olunca, Türkiye’de yetişmiş, İngilizce bilen birkaç öğretmen gönderirsin Gana’ya. Öğrencilerin ülkede edindikleri çevrenin de yardımıyla bir okul açma fikri gelişir. Türkiye’den gönderilen paralarla okul açılır, sistem yavaş yavaş düzene oturur, okul ve öğretmenler civardaki yerli halkın beğenisini kazanır, öğrenci sayısı artar.

Bu sırada Türkiye’den gelen iş insanlarına rehberlik servisi başlatırlar. Kim olursa olsun gelen kişileri gezdirirler, yerel iş insanlarıyla tanıştırırlar, çevirmenlik yaparlar. Yavaş yavaş okulun etrafında bir ekonomik destek oluşur. Birkaç yıl sonra bu ekonomik destek resmiyete bürünür ve Türkiye-Gana İş Adamları Derneği gibi bir adla iş yapmaya başlar. Artık para akışı sağlanmıştır. Gana’da kazanılan fazla para Türkiye’ye bu aracı firmalar aracılığıyla aktarılır. Ya da Türkiye’den gönderilmesi gereken bir maddi destek yine bu firmalar aracılığıyla, herhangi bir yasal soruna bulaşmadan gitmesi gereken yere ulaştırılır.

Görüldüğü gibi okulun en temel amacı, yurt dışına Türk kültürünü ve dilini götürmek falan değildir, finansal destek sağlayan üniteleri Türkiye’ye bağlamak ve ekonomik anlamda güçlenmektir. Bu arada kültürel faaliyetler yapılıyorsa da bunlar daha çok reklam ve boy gösterisi amaçlıdır. Türkiye’de her yıl düzenlenen Türkçe Olimpiyatları bu tür propaganda faaliyetlerinin en güzel örneğidir.

Bunun dışında bir de yurt dışındaki önemli isimlerle yakın ilişkiler kurmak, onların sempatisini kazanmak ve yeri geldiğinde bu insanları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak vardır.  Yani hem yurt içindeki hem de yurt dışındaki nüfuzun artması yegâne hedeftir. Bu nüfuz sayesinde hem siyasi bir güç kazanılır, bu nüfuz sayesinde eğitim alanında söz sahibi olunur, bu nüfuz sayesinde büyük sanayi kuruluşları diz çöktürülür. Yurt dışındaki okullar tabii ki kendilerinin fedakâr ve diğerkâm diye sıfatlandırdıkları öğretmenlerin ve öğrencilerin sırtında yükselmektedirler. Yalnız, Türkiye gibi öğretmenlerin ekonomik anlamda pek de rahat etmediği bir ülkede, yerel öğretmenlere çok daha yüksek maaş alan cemaat öğretmenlerinin aslında hayatlarından gayet memnun olduklarını söylemeliyim.  Bir kere iş garantisi vardır. Yani; atılma korkuları yoktur, kimseyi memnun etmek zorunda değildirler, öğretmenlik mesleğinde kendilerini geliştirmek zorunda değildirler, iş aramak gibi bir dertleri yoktur, müdürleriyle ahbap çavuş gibidirler, etraflarında Türkçe konuşabildikleri dostları vardır, maddi manevi destekleri vardır, asla yalnız kalmazlar, canları sıkılmaz, başları derde girdiğinde birileri onlara sahip çıkar, arkalarında dev gibi cemaat vardır. Sanıldığı gibi büyük sıkıntılar yaşadıkları ve çok büyük fedakârlıklar yaptıkları doğru değildir. Türkiye’de öğretmenlik yapanların sefaleti ortadayken, yurt dışında hem ülke ortalamasına kıyasla iyi bir maaşla çalışmak, hem de farklı bir kültürü tanıma zevkine erişmek büyük bir fedakârlık olarak adlandırılmamalıdır.

Cemaat bu rahatlığın içerisinde yurt dışında yurt içinde olduğundan çok daha hızlı büyüyebilir. Bir kere karşısında laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti yoktur. Gittiği ülkeye göre eğitim prensiplerini değiştirirler. Tayland’da kralcı olurlar, Vietnam’da Leninist. Yeter ki pastadan istedikleri kadar payı kendi taraflarına düşürebilsinler. Türkiye’de alıştıkları omurgasızlığın aynısını yurt dışında da gösterirler. Asla asıl amaçlarını belli etmezler. Örneğin, okullarda yerel öğretmenlerin de katıldığı toplantılar yapılır ama asıl kararlar cuma ya da cumartesi akşamları öğretmen arkadaşların birisinin evinde yapılacak olan istişarede alınmıştır. Yerel öğretmenler ve yöneticiler kimi zaman bunu sezerler ama işlerini kaybetmek istemedikleri için seslerini çıkaramazlar. Tıpkı Türkiye’de olduğu gibi yurt dışındaki okullarda da bir paralel sınıf vardır işleri kapalı kapılar arkasında idare eden. Şeffaflık yoktur, tam tersine cemaatin iç prensiplerince tecviz edilmiş bir adam kayırma vardır. Bu yüzden, örneğin ABD’deki okullarda bu aralar sorun yaşamaktadırlar. Yerel Amerikalı öğretmenler, kendilerinden çok daha az deneyime ve bilgiye sahip öğretmenlerin Türkiye’den gelip onların derslerini ellerinden almalarına kızmış ve bazı okulları mahkemeye vermişlerdir. İnternette “Gulen Charter Schools” diye arama yapılırsa bu konuda pek çok şikâyetin olduğunu görülebilir.    

Gelelim bu yazıyı yazmaya beni mecbur bırakan mevcut krize. Bana göre anlaşmazlığın kaynağı FGC’nin Türkiye pastasından daha fazla pay alma arzusu vardır krizin arkasında. AKP on bir yıldır ülkeyi idare ediyor ve bu on bir yılda FGC tarafından arşivlenmiş ama asla gün yüzüne çıkarılmamış yüzlerce yolsuzluğun altında imzaları var. Zannediyorlardı ki FGC ile kurulmuş olan ittifak onları ilelebet koruyacak. Bu rahatlık doğal olarak AKP’lilerin pek çok ihmaline neden oldu. İhalelere fesat karıştırırken, rüşvet alırken, aile üyelerine devletin mallarını peşkeş çekerken dikkatsizce davrandılar. Onlar dikkatsiz davrandıkça FGC’nin işi büyüdü, daha çok karanlık belge gizlemek zorunda kaldı. Bu da nihayetinde “Bak ben seni bu derece koruyup kolluyorum. Hadi şimdi sen de benim istediklerimi yap.” noktasına getirdi cemaati. Özellikle cumhurbaşkanı seçimlerinde Erdoğan’ı desteklemeyen FG, kendisini dinlemeyip bir de dershaneler konusunda ısrarcı davranan başbakanı cezalandırmak, ona gerçek güçlüyü göstermek için düğmeye bastı. Cemaat için kirli çamaşırları ortaya saçmak büyük bir sorun değil. Zaten ellerinde başbakanın kendisi de olmak üzere tüm AKP’yi bitirecek kadar belge vardır. Bundan adım gibi eminim. Yalnız AKP’nin bitmesi cemaatin de işine gelmiyor çünkü on bir yıllık ittifak boyunca cemaat şimdiye kadarki birlikteliklerin en verimlisini yaşadı. Bundan vazgeçmek ve görünüşte daha solda yer alan CHP ile yapılacak, geleceği muallak bir güç birliğine yanaşmak istemiyor. Ayrıca CHP’nin seçimlerde ciddi bir varlık gösteremeyeceği aşikâr. Son günlerde Gülerce’nin yarı tehdit içeren uzlaşma çağrıları bunun en güzel kanıtı.

Bazıları yolsuzlukların ortaya çıkarılmasında cemaatin payının olmadığını söylese de bunun inandırıcı hiçbir tarafı yok. Bir kere şimdiye kadar AKP’nin tüm icraatlarını şakşaklarla destekleyen cemaat basını, yolsuzluk olaylarında neden bu derece vahşileşip hırçınlaştı? Birilerinin bunu açıklaması gerekiyor. Gezi olayları sırasında belgesel üzerine belgesel yayınlayan, hükümetin baskıcı politikalarını suskunluğu ile destekleyen Zaman gazetesi, yolsuzluk olayları ortaya çıktığında adeta canlı yayın yaptı bakanların oğullarının evlerinden. İsteselerdi onlar da Sabah gibi AKP’yi desteklemeye, tüm bunların dış mihrakların birer kumpası olduğunu iddia etmeye çalışırlardı. Gülerce istediği kadar reddetsin, yolsuzluk soruşturmasının “başlat” tuşuna cemaat basmıştır. Amaç AKP’ye unutamayacağı bir ders vermektir, hükümetin kurmaylarına kimin patron olduğunu göstermektir. Ayrıca FG’nin günlük olarak yayınladığı videolar, görevden alınan yüzlerce polisin (özellikle emniyet müdürleri ve istihbarat daire başkanları) yasını tutması, kendince masum olan bu polislere suç atanlara beddualar okuması; yine cemaatin bu operasyonda birinci derecede etkili olduğunu göstermektedir.

Peki, tüm bu iddialara AKP’nin yanıtı ne olmuştur? Şimdiye kadar tek bir AKP’li çıkıp da yolsuzlukları inkar etmemiştir. Yani “Biz çalmadık.” diyebilen bir kişi bile çıkmamıştır. Bunun yerine başbakan gittiği yerlerde komplo teorileri üretmiş, bir yandan da “paralel devlet” adını verdiği cemaate bindirmeye başlamıştır. Başbakana göre bakanların oğulları masumdurlar ama devlet içine sızmış olan bu paralel yapı, hükümeti çökertmek için gizli bir savaş başlatmıştır. Daha önceki Ergenekon ve Balyoz davalarında kendisine her türlü lojistik desteği sağlayan bu paralel devlet, bir anda oklar kendisine yönelince terörist damgasını yemiştir. Oysa düne kadar ne güzel anlaşıyorlardı. FGC; devletin, askeriyenin, yargının ve polisin içine sızdırdığı sayısız elemanla AKP’ye destek veriyor, AKP de FGC’nin sağda solda rahat bir şekilde cirit atmasına, istedikleri şeyleri istedikleri zaman elde etmelerine yardımcı oluyordu.

Erdoğan’ın tehlikenin farkına varması aslında MİT’deki Hakan Fidan kriziyle başlamıştı. O zaman gördü ki, FGC, kendisini bile alaşağı edebilecek kadar güçlü bir örgüt. O gün bugündür FGC’nin etkisini azaltmak için planlar yapmakta, yeri gelince de bu planları uygulamaya koymaktaydı. Büyük bir olasılıkla cemaatin saldıracağının farkındaydı ama saldırının nereden geleceğini kestiremiyordu. FGC doğrudan başbakanı hedef almayarak aslında ittifakı bozmak istemediği mesajını gönderdi. İstese başbakanı rezil edecek belgeleri ortaya koyar, birkaç gün içinde Erdoğan’ı istifaya zorlardı. Dolayısıyla şimdiye kadar her şey FGC’nin istediği gibi gerçekleşti.   

Erdoğan’ın, ölümcül bir hastalığa yakalanan hastanın banyoya gidip kendisini yıkamasına benzetilecek olan son çırpınışları FGC’ye büyük bir hasar vermeyecektir. Mikrop görünmeyen kısımdadır. Poliste, yargıda ve maliyede yapacağı tasfiyelerle sadece buzdağının görünen kısmını tıraş edebilecektir Erdoğan. Oysa kılcal damarlara kadar sızmış olan, her yerde gözü kulağı olan FGC’nin gücü asıl görünmeyen kısımdadır. Orduda on yıllardır tedbir yaparak yüksek noktalara gelmiş subayları asla tespit edemeyecektir. Ne yargının ne de ordunun imamından haberdar olabilecektir. İstediği kadar paralel devlet açıklamasıyla kendisini aka çıkarmaya çalışsın. Halk onun bu sözlerindeki ikiyüzlülüğü ve aymazlığı görmektedir.

FGC gelmiş geçmiş en Makyevalist oluşumlardan birisidir. Hedefe götürecek her türlü aracı, meşruluğuna takmaksızın, kullanmayı mubah gören bir yönetici kadrosu vardır. Bu yüzden FGC ile mücadele etmek sadece ve sadece köklerini kurutmakla mümkündür. Yani, devlete yeni sızmaları engelleyerek, askeri okullara ve polis okullarına alınacak öğrencileri dikkatli seçerek… Nasıl ki bir virüs insan vücuduna girdiğinde asla ölmez, sadece etkinliğini yitirir; FGC ile mücadele de bir virüse karşı verilen savaş gibi olmalıdır. Var olanları yok edemezsin ama içeridekileri pasifleştirip, dışarıdan yeni gelenleri durdurabilirsen, uzun erimde temizlenebilirsin.

Sormanın zamanı geldi. Fe eyne tezhebun! Nereye gidiyoruz? Çözüm var mı? Çözüm tabii ki demokratik yöntemlerle, bağımsız yargıyla, cumhuriyeti var eden temel insan hak ve özgürlükleriyle mümkündür. Bunları ihlal eden tüm çözüm önerileri bir süre sonra halkı karşısına alan despotluklara dönüşecektir. Benim tek umudum sol cenahta bir kıpırdanmaya yol açan yeni oluşumlardır. Maalesef, Gezi parkı eylemleri ciddi ilkeleri olan, derli toplu bir siyasi partiye evrilemedi henüz. Bu durumda geriye bir tek HDP kalıyor. Ne yapıp ne etmeli, HDP kendisini Türk halkına kabul ettirmenin yollarını aramalıdır. Bir etnik grubun partisi olmadığını, Türkiye’deki tüm ezilenlerin –Görünen o ki AKP rejimi altında ezilen, parası çalınan, düşünceleri hiçe sayılan tek halk Kürtler değildir.- partisi olarak kendisini lanse etmeli ve bu şekilde propaganda faaliyetlerini yürütmelidir. Aksi takdirde CHP’den yenilecek bir cacık olmayacağı aşikârdır. Ona alternatif olabilecek, halkı kucaklayabilecek ve demokratik çözümlerle Türkiye Cumhuriyeti halklarına hizmet edebilecek, geçmişinde faşist lekeler olmayan tek parti HDP’dir.  Eğer HDP ülkeyi kucaklama imajını yayabilirse, Gezi Parkı eylemleri güruhunun oylarını da yanına çeker. Yerel seçimlerde olmasa bile, bir sonraki genel seçimlerde kayda değer bir zafer kazanabilir.

Evet, bugünün Türkiye’si paralel yolsuzlukların kesiştiği bir noktadadır. Paralel doğrular kesişmez demeyin. Öncelikle bahsi geçen tarafların ikisi de “doğru” değildir. Ayrıca onlar doğru olsa bile üzerinde ilerledikleri kapitalist sistem bir Öklid uzayı değildir. Mekânın bükümlü olduğu Riemann uzayında, eğik olan yüzey alanına göre şekillenmiş iki eğridir AKP ve FGC. Ara sıra kavga etmeleri içinde hareket ettikleri uzayın sonsuz bir kesişmezliğe izin vermemesinden kaynaklanmaktadır. Buradaki tek sorun üzerinde tepindikleri mülkün halka ait olmasıdır. Onlar tepindikçe tek suçu düşünmek ve yazmak olan gazeteciler hapse girer, onlar birbirine ok attıkça toplumun en altında yer alan yoksulların ceplerindeki son kuruşlar havaya karışır, onlar birbirine komplolar kurdukça toplumun el üstünde tuttuğu en değerli organlar kirlenir, kokuşmaya başlar. Kokuşmanın bir an önce bitip, halkların kardeşliğinin ve nihayetinde demokratik vesayetin üstün geleceği günleri görebilmek umuduyla.

  

02 Ocak 2014

Mavi En Sıcak Renktir

 Abdüllatif Keşişe’nin yönettiği “Mavi En Sıcak Renktir” filmini dün akşam izledim. Film, hakkında okuduğum onca olumlu eleştiriye rağmen bende çok ciddi bir etki bırakmadı. Bir çeşit hayal kırıklığı olarak algılanabilecek bu durumun en büyük sorumlusu olarak filmin hikâyesinin alabildiğine yavan olmasını ve yönetmenin izleyiciyi ucuz yöntemlerle doyurmaya çalışmasını sayabilirim.

Mavi En Sıcak Renktir her şeyden önce bir aşk hikâyesi. Lise son sınıfta okuyan Adele’in cinselliğe uyanışı, bu uyanışı tatmin etmek için giriştiği arayışlar ve sonunda bir cinsel kimliğe kavuşmasının buram buram deneyim, fiyasko ve acı kokan serüveni. İçinde tüm diğer aşk hikâyelerinde görmeye alıştığımız masumiyet var, tutku var, şehvet var, gözyaşı var, hafiften bir direniş var, kalp kırıklığı ve ayrılık var. Bütün bunlar var ama hikâyenin kendisine özgün bir özelliği yok. Konusunun iki eşcinsel genç kız arasında yaşanan tutkulu aşk olması dışında ne ciddi bir yaraya parmak basıyor film ne de herhangi girilmemiş bir ormana girip bizleri hayrete düşürüyor.

Bu satırları yazarken birilerinin bana sanat cahili ya da eşcinsel düşmanı diyebileceğini  hesaba kattım ama her şeyden önce kendime karşı dürüst olmam gerektiği için düşüncelerimi olduğu gibi yazmak zorundayım. Birileri belden aşağıya vurup, üzüm yemek yerine bağcıyı dövme yarışına girecekse; varsın yapsınlar. Ben yine de diyeceklerimi diyeyim.   

Öncelikle filmin hikâyesi çok basit ve klişe. Aşkı ve cinselliği tanımaya çalışan bir genç kızın arayışları, buluşları, kaybedişleri… Bu konuda yapılmış yüzlerce, hatta binlerce film yok mu zaten? Mavi En Sıcak Renktir bize farklı olarak ne getiriyor? Farklı olarak neyi tatmamızı sağlıyor? Bu soruları yanıtlamamız gerekir her şeyden önce. Filmdeki eşcinsellik konusunu çıkardığımız anda ortada ciddi anlamda bir şey kalmadığını görürüz. İki kızın birbirine âşık olması yerine, bir oğlanla bir kızın âşık olmasını işleseydi ve benzer sevişme sahnelerine yer verseydi, bu film en iyi olasılıkla “erotik” olarak kategorize edilecekti. Benim ergenlik yıllarımdan adlarını anımsadığım “Dokuz Buçuk Hafta”, “Emanuella”, “Vahşi Orkide” gibi filmlerin arasına konacaktı. Çünkü filmdeki iki ana karakterin dışındaki karakterlerin hemen hiçbirisinin filme etki eden bir rolü yok. Bütün film, iki ana oyuncu ve bu oyuncuların etrafında dolanan onlarca figüran tarafından yapılmış gibi.

Oysa, bir aşk hikâyesinde aşkı etkileyen yüzlerce etken vardır. Ekonomik sıkıntılar vardır, aile baskıları vardır, sağlık sorunları vardır, iş hayatının getirdiği strese yenik düşen bireyler vardır, aşkı bütünlüğüyle yaşamaya utanan baskıyı içselleştirmiş çiftler vardır, dinsel hurafeler vardır, cinsel takıntılar vardır… Bu “var”larla hikâye ilginçleşir, karmaşıklaşır ve karakterler gerçek anlamda ete kemiğe bürünürler.   


Filmin başrollerini paylaşan iki oyuncu da çok başarılı bir performans sergilemişler. Rol yapmıyormuş gibi rol yapmışlar. Genç yaşlarına rağmen bunu başarmış olmaları gerçekten takdire şayan bir üstünlük. Zaten tüm filmi bu güçlü oyunculuk ve benim çok da yaratıcı bulmadığım birkaç kamera çekim yöntemi sırtlamış. Kameranın sürekli olarak oyuncuların yüzlerine odaklanması ve aralıksız olarak yakın çekimde ısrar etmesi yönetmenin, aşkı dış dünyadan soyutlama çabası olarak da algılanabilir. Oysa, filmin başlarında, kızların birbirlerinin evlerine gitmesiyle çok güzel bir sınıfsal ayrımın altını çizmişti senaryo yazarı. Bu ayrımın üzerine biraz daha gidip, hikâyeyi renklendirmek yerine, ana karakterin salya sümüğünü gözümüze sokan yakın çekimlerle ve artık harcı âlem olmuş ışık oyunlarıyla –Örneğin, parktaki öpüşme sahnesinde dudaklar ayrıldıkça güneşin göz kırpması- izleyiciyi oyalamaya çalışması bir çeşit bocalama gibi geldi bana. Yani, film tamamıyla erotik bir şova dönüşmesin, biraz estetik sos katayım da ödüllere aday olsun diye eklenmiş, çok da gerekli olmayan biçimsel çözümler.

Filmin başlarında yakalanan sınıfsal/değersel ayrımın işlenmemiş olması filme büyük bir eksiklik getirmiş. Örneğin, Adele’in anne ve babası, kızlarının lezbiyen bir ilişkiye girdiğini öğrendiklerinde nasıl tepki verdiler?  Adele’in başlangıçta ilişkiyi anne babasından saklamasından anlıyoruz ki böyle bir ilişkiye pek razı değiller. Oysa Emma’nın ailesi açık görüşlü ve hoşgörülü. Kızlarının tercihine saygı duyuyorlar. Bu yüzden Emma kendisine güveni tam, sokakta yürürken de “Seni artık sevmiyorum” derken de ayakları yere basıyor. Bu özgüvenler arası farkın meydana getirdiği dengesizliği film boyunca hissediyoruz ama maalesef Adele’in de birgün kendi ayakları üzerinde duran bir cinselliğe kavuşacağına dair herhangi bir ize film boyunca rastlamıyoruz.

Bu farkların üzerine gitmek ve fırsatını yakalamışken aşkın sınıflarüstülüğünü savunmak varken, yönetmen dakikalar süren sevişme sahnelerine odaklanıyor. Ne yalan söyleyeyim, sevişme sahneleri beni rahatsız etmedi ama sıkıldım izlerken. Bir an önce bitsin de aşkı izlesek dedim içimden. İki kız yerine, bir oğlan bir kız olsaydı yine sıkılırdım büyük bir olasılıkla. Çünkü sahnelerde herhangi bir yaratıcılık da yoktu. Belki bu sahnelerle “Bakın, lezbiyen çiftler de en az heteroseksüel çiftler kadar güzel sevişebiliyor.” demek istemiş olabilir yönetmen ya da aralarındaki tutkulu uyuma dikkat çekmiş olabilir. Yatağın dışında var olan bir gerilimi yatağa yansıma girişimini sanatsal bir uğraşı olarak algılayabilirim –bunun tersi de olabilir- ama yatağın sınırlarının dışına çıkmayan bir sevişmenin bir sanat filminde neden bu derece gözümüze sokulduğunu anlayamam.

Bütün bunların üzerine, yani hikâyenin yavanlığı ve o yavanlığı kurtarmak için ortaya konan klişe kamera hileleri yetmiyormuş gibi, bir de bir anlığına görünüp sonrasında kaybolan tabularla karşılaşıyoruz filmde. Örneğin, okuldaki kavga sahnesi güzel ama peki ya sonrasında ne oluyor? Arkadaşları kabul mü ediyor Adele’i?  Adele’in ilişkisini ailesinden gizlemesi olması gereken bir ayrıntı ama aile hiç mi öğrenmiyor bu ilişkiyi? Öğrenince ne oluyor? Bir izleyici olarak bunları bilmeye de hakkımızın olduğunu düşünüyorum.

Filmi beğenenlerin büyük bir çoğunluğu, bana kalırsa, geleneksel olmayan bir ilişki türünü normale indirgediği için sevmiştir bu filmi. Hem içinde tutkulu bir aşkın ve ateş gibi bir cinselliğin olduğu bir filmi kim beğenmez! Benim en beğendiğim sahne, Adele'in denize girip, suya sırt üstü uzandığı sahneydi. Sadece kafasını suyun üstünde bırakıp, Emma'nın saçının rengine çok yakın olan bir maviliğin içinde, onun gökyüzünü süzen hüzün dolu gözlerine bakmak, filmi özetlemekle eşdeğerdi adeta. Nedense filmi öve öve bitiremeyen eleştirmenlerin hiçbirisi bu sahneden bahsetmemiş. Oysa, filmde orijinal denilebilecek az sayıda sahneden birisiydi bu. 

             Eyes Wide Shut filmindeki efsanevi sahnelerden birisi.

Tüm basitliğine rağmen sırf oyuncuların güçlü performansını görmek için izlemeye değer bir film. Eşcinsellerin var olma haklarını, onların insanca yaşama mücadelesini, eşcinselliğin bir tercih değil de bir yönelim olduğunu izlemek istiyorsanız Mavi En Sıcak Renktir iyi bir seçim olmayacaktır. Sanırım benim hayal kırıklığımın en büyük nedeni böylesi bir beklentiyle filmin karşısına geçmiş olmam oldu. Türkiye-Almanya ortak yapımı olan Zenne bu konuda çok daha başarılı bir yapım.  Hayal kırıklıklarının yıktığı bir aşkı izlemek istiyorsanız “The Revolutionary Road”ı izleyin derim. Ayrıca cinselliğin insan doğasında meydana getirdiği karmaşık labirentleri izlemek isterseniz Kubrick’in “Eyes Wide Shut”ını tavsiye ederim. En azından hikâye sıkıcı değil, en azından sürrealist denilebilecek kamera çekimleri ve sahneler mevcut, en azından hikaye bir şeye benziyor…


01 Ocak 2014

2014: Yeni Hedefler, Yeni Umutlar

Bugün 1 Ocak 2014. Yeni bir yılın ilk günü. Neredeyse bir aydır ciddi bir şeyler yazmadım. Bunu bilerek ve isteyerek yaptığımı söyleyebilirim. Bazen durup, dinlenmek ve olan biteni sessizce izlemek güzel oluyor. Aralık ayı boyunca bol bol okudum, iki roman bir de deneme kitabı bitirdim. Bunun yanında hem yaşadığım kent olan Çanco’da gezdim hem de civardaki kentlerin bazılarına (Yixing, Chengdu, Nanjing) gittim. Elimden geldiğince yazmamaya, not almamaya, kendi kendime konuşmamaya özen gösterdim. Balık tutmaya gidip, sadece balık tutan birisi olmak istedim. Dinlenmek, yazmaya ara vermek önemlidir bir yazar için. Kendi varlığının farkına varır, kendisini zorlayan iç dinamikleri daha net görmeye başlar. Bir süreliğine sıradan olmak, gözlemleyen değil de gözlemlenen –kimin gözlemlediğini bilmeden- olmak, şatafatlı laflardan uzak durmak, doğruya doğru eğriye eğri deyip sözü orada kesmek; insanı insana yaklaştıran bir eylem. En azından ben öyle hissettim.    

Şu bir gerçek ki yazar olmak demek hassas olmak demektir. Hassas olmak da çabuk sinirlenmek, çabuk tepki vermek ve çabuk yargılamak anlamına geliyor. Bir çeşit çivili yatakta yatmaktır yazmak. Toplumdaki adaletsizlikleri, yolsuzlukları, türlü türlü haksızlıkları görüp de yazmayan, bu konuda tepkisini vermeyen bir sanatçının varlığının da bir gerekçesi kalmamıştır. Yalnız,  sürekli düşünen bir zihin mutlu olamıyor bir süre sonra, mutlu olmayı gereksiz görmeye ya da mutluluğu basit insanlara has bir lüks olarak tasavvur etmeye başlıyor. Tehlike de bu noktada başlıyor. İnsanın “Ben mutluluğumu şu ve bu nedenlerden ötürü feda ediyorum.” dediği an insanın bencilliğinin ve kendini beğenmişliğinin başladığı andır. Daha doğrusu “Ben ancak bu şekilde mutlu olabiliyorum ve yaptığım fedakârlıkların arkasında kendimi tatmin etme duygusu vardır.” demek olmalıdır. Biraz fazlasıyla materyalist görünen bu yaklaşıma her geçen gün biraz daha alışıyorum.

Zamanı gelince bu konuyu açacağım ama bugün, yeni yıldan ve bu yıl için verdiğim kararlardan söz edeyim. 2014 yılı için beş önemli karar aldım yılbaşı akşamı ve eğer bu beş kararı uygulayabilirsem 2014 benim için başarılı bir yıl olacak. Bu beş karar şunlar:

1.     Facebook’tan ve diğer sosyal medya ortamlarından uzak durmak: Hiçbir sosyal medya hesabımı kapatmıyorum. Sadece kendimi uzak tutacağım. Haftada bir, mümkünse ayda bir gireceğim. Bana ulaşmak isteyen zaten elmek hesabımdan bana ulaşır. Facebook cidden hem insanın vaktini çalan hem de insanı mutsuz eden bir araç haline geliyor, özellikle benim gibi yeni yerleştiği kentlerde yeni arkadaşlar edinme konusunda sıkıntı yaşayan insanlar için. İnsan yaşadığı hayatı değil de geride bıraktığı hayatı solukluyor facebook sayesinde. Mutsuzluğun kaynağı, kulağa çelişkili gelse de, herkesin facebook’ta en mutlu anlarını paylaşmasıdır. Kimse mutsuzluğunu paylaşmıyor ama derinde bir yerlerde hepimiz bin bir türlü sorunun içinde boğuşuyoruz her gün. Kafamızda fırtınalarla gezinirken ekranda herkesi mutlu görmek bir süre sonra insana yaşadığı hayatın değersizliğine inandırıyor. “Bak, millet neler yapıyor. Bir de senin yaşadığın hayata bak!” diyorsun içinden. Oysa bilmiyorsun ki senin yaşadıklarına imrenen yüzlerce arkadaşın var ve orada var olan herkesin sorunu aynen bu. Dertlerden arındırılmış bir hayatı, filtrelerden geçirilmiş bir yaşam tarzını sunmak, buna alışmak ve başkalarını buna alıştırmak. Daha önce birkaç defa bıraktım facebook’u ama dayanamayıp tekrar döndüm. Bu sefer –buraya da yazıyorum- ciddi olarak mücadele edeceğim. Hayatımda ciddi bir değişiklik olmadığı sürece, facebook’a girip bir şeyler yüklemeyeceğim. Birileri duvarıma bir şeyler koyarsa da haberim olmayacak. Bu da ayrı bir güzellik…

2.     Bir istatistik yazılımı olan R’ı öğrenmek ve var olan bilgilerimi geliştirmek: Öğretmenliğin kötü yönlerinden birisi, kendini yetiştirmesi için insana yeteri kadar motivasyon sağlamaması. Bir matematik öğretmeni, üniversiteden mezun olduktan sonra tek bir matematik kitabının kapağını açmadan, yıllarca ders anlatabilir. Zaten üniversitede öğrendikleri ona fazlasıyla yetecektir. Hiç öyle kasmasına, kendisini zorlamasına gerek yoktur.  Ben üniversitede okurken SPSS öğrenmiştik. Yalnız SPSS ücretli bir yazılım. Ayrıca sınırlı bir kullanım alanı var. R çok daha güçlü ve çok daha geniş alanlara hâkimiyet sağlayabilen bir yazılım. Bunun yanında R’ın kendine ait bir dili olduğu için bana daha çekici geliyor. Sonuçta matematik de bir çeşit yapay dil değil mi? Yazılımı hem okuldaki bilgisayarıma hem de evdeki bilgisayarıma indirdim. İnternetten birkaç tane R kitabı buldum. Onları da kaydettim. Bugün ilk dersimi yaptım. Hedef dönem sonuna kadar “Data Mining” konusunda ciddi bir yol kat edebilmek.

3.     Haftada en az yirmi km koşmak: Bu çok da zor bir hedef değil. Tek sorun sakatlıklar ve hastalıklar. Örneğin, iki haftadır bel ağrısı çekiyorum. Bilgisayar başında uzun saatler geçirmekten ve masada yanlış oturmaktan kaynaklanan bel ve boyun fıtığı sorunum var. Boyun fıtığı bazen sol koluma vuruyor, uyuşuyor omuzumdan aşağısı. Bel fıtığı çok daha kötü! İnsanı bir anda yetmiş yaşına gönderiyor. Ne uzun süre oturabiliyorum ne de uzun süre ayakta durabiliyorum. En rahat ettiğim pozisyon sırt üstü, sert bir zeminde uzanmak. Geçen televizyonda bir Çin ürünü gördüm, fıtıktan mustarip olanlar için. Bir çeşit masaj aleti sanırım.  Otururken sırtına ve beline koyuyorsun, sürekli masaj yaparak omuriliğe baskı yapan diskleri yerine itiyor. Haftaya bizim yardımcı kıza sorup, aldırtacağım. Belki faydası olur. Faydası olmazsa da zararı olmaz herhalde. Zaten işin tek çaresi ameliyat ama o bile tam çare değil.      

4.     Günde en az beş yüz kelime yazmak: Hedeflerin içinde en zor olanı bu. Hayatım boyunca beni en çok rahatsız eden, beni en çok ümitsizliğe sürükleyen şey tembelliğim olmuştur. İşleri erteleme huyum, çabucak dikkatimin dağılması, hem fiziksel hem de zihinsel olarak düzensiz birisi oluşum. 2014 yılında bunu aşmaya çalışacağım. Her gün en az –ortalama beş yüz değil- beş yüz kelime yazacağım. Saçmalasam da yazacağım, sırf parmaklarım alışkanlığı unutmasın diye.  Konu bulmakta zorlanacağımı sanmıyorum. Önemli olan kendimi zorlayıp, dünyayla ilişkimi kesip, yazmaya ama sadece yazmaya vakit ayırabilmek. Zaten ben dünyayla olan bağlarımı kesince kelimeler başımdan aşağıya akmaya başlıyorlar. Önemli olan o bağları kesmek.

5.     Çincemi sokakta rahat konuşabilecek kadar ilerletmek: Bu sonuncu hedef belki de içlerindeki en kolay olanı. Biraz konuşmaya başladım. Bakkalda, manavda ufak tefek şeyleri Çince ifade edebiliyorum artık. Birkaç ay sonra çok daha akıcı olabileceğimi düşünüyorum. Çin’de yaşayıp da Çince öğrenememenin bahanesi olamaz zaten.

İşte böyle. Yeni yıla beş yeni hedefle girmiş oldum. Belimin ağrısı biraz geçti bu aralar. Eğer tamamıyla iyileşirsem Cuma günü beş km koşarım. Sonrasında da bir çeteleyle haftalık mesafeleri kaydetmeye başlarım. Yazmak için bir çeteleye gerek yok. Zaten yazdıkça sayfaya koyacağım. Günde en az beş yüz kelime yazarsam her iki-üç günde bir sayfaya yeni bir yazı ekleyeceğim demektir. Beş hedefin içinde ikinci en zor olanı facebooktan uzak durmak. Bir çeşit bağımlılık bu ve tüm diğer bağımlılıklar gibi insanı zayıflatıyor. Maalesef bunu denetlemenin bir yöntemi yok. Bilgisayara engelleyici program falan yükleyebilirim ama o zaman da kendimi kandırmış oluyorum. Şöyle birkaç hafta hiç girmesem, unutacağım gibi ama bakalım…


2014 benim için yeni bir yıl olacaksa bu beş hedefle olacak. Yeni yılda da eski yılda olduğu gibi tembelliklerimi ve üşengeçliklerimi devam ettireceksem, yeni yıla yeni demenin pek bir anlamı olmuyor. Başlarda bir yerlerde balığa sırf balık tutmak için giden adamdan bahsetmiştim. Artık balıktan başka şeyleri de beklemenin zamanı geldi basit bir balığa çıkma ritüelinden. Hadi rastgele…

04 Aralık 2013

Çin Mektupları 19 - Şanhay Maratonu, Okulum ve İnsan Zekası

                              Şanhay Maratonu, Okulum ve İnsan Zekası 

Günler ne kadar da hızlı geçiyor! Daha çok var deyip sürekli geçiştirdiğim Şanhay maratonu bile geride kaldı. Çok iyi hazırlanamadım maratona ama yine de fena değildi. Bu kadar soğuk bir havada ilk defa koşacağım için aslında biraz tedirgindim maraton gününden önce. Sabah uyanınca dün akşamdan kalma yeşil çayın üzerine sıcak su ekleyip içtim. İki tane de küçük "snickers" çikolata yedim ki koşarken bol bol şeker yakayım. Ardından da giyinip kendimi dışarıya attım. Daha önceki koşularda şort ve tek kat tişörtle yetinirdim. Bu koşuda, otelden çıkarken üzerimde üç kat giysi vardı. Ellerimde eldivenler, kafamda bere, altımda da hem içlik hem de uzun eşofman. Buna rağmen sabahın ayazı korkuttu beni. Yarışın başlayacağı “The Bund”a varıp, insanların rahat kıyafetlerini görünce biraz kendimden utandım tabii. Ahali gayet rahat, ne benim gibi spor ceketi giyen var ne de uzun eşofmanla seksenleri anımsatan. Üzerimdekileri çıkaramasam da eldivenleri ve bereyi çıkarıp cebime koydum. Bir süre başlangıç noktasının 50 metre kadar gerisinde ısındım, bacaklarımı gerdim, sorun çıkarmaya en yatkın yanım olan dizlerimi ovdum. Bir yandan da müziği açtım. İlk defa müzik dinleyerek maraton koşacaktım. Evdeyken doldurmuştum sevdiğim sanatçıların sevdiğim parçalarını.

Yarış tam zamanında başladı ama kalabalık uzun süre seyrelmedi. İlk birkaç kilometre hemen herkes zorluk yaşar, insanlar birbirine çarpar, ufak tefek kazalar olur. Oysa katılımcı sayısı fazla olduğundan, ilk birkaç kilometrede gerçekleşmesi gereken rahatlama onuncu kilometreden sonra -10 km koşanlar ayrılınca- başlayabildi. Kısacası ilk on kilometre tuhaf bir cebelleşmenin içindeydim. Bunda, koşma adabına yakışmayacak hareketler sergileyenlerin adamsendeci tavırları önemli bir rol oynadı doğal olarak.

Çinli arkadaşlar trafikte nasıl davranıyorlarsa koşarken de öyle davranıyorlardı. Arkaya bakmadan sağa sola atlayanlar, durduk yere depar yapıp bir anda önüne geçtiğin kişiyi zor durumda bırakanlar, yolun ortasında durup dinlenmeye ya da ayakkabısının bağını bağlamaya başlayanlar… Azıcık düşünseler binlerce insanın kendileriyle aynı şartlarda koştuğunu, bu duyarsızlıkları yapmazlar. Yorulduysan ve dinleneceksen, kenara çekilirsin. Maratonun adabı budur. Yolun ortasında pat diye durup, arkadan gelen yüzlerce insanın sana çarpmasını –ya da çarpmamak için mücadele vermesini- beklemezsin. Ben birkaç defa düşme tehlikesi atlattım. Önümde koşan bir yabancı; sağ arkasından gelip, sol önüne geçmek isteyen bir Çinli koşucunun hışmına uğradı. Çinli koşucunun ayağının topuğu, yabancı koşucunun ayağına çarptı. Herif yere yuvarlandı. Çinli koşucu arkasına bile bakmadan devam etti. Arkadan gelen bizler yabancı koşucuyu yerden kaldırdık. Neyse ki ağır bir hasar yoktu, eleman kaldığı yerden koşmaya devam etti.

Normal koşullarda böylesi ufak bir çarpmada insan sarsılmaz ama uzun bir mesafeyi koştuktan sonra insan bedeni ani gelişmelere tepki verememeye başlıyor. Yani, on santimetrelik bir eşik bile yokuş oluyor koşucu için. Bu yüzden maratonlarda, eğer cidden altın madalya için koşmuyorsan, başkalarıyla değil de kendinle yarışıyorsundur. Ha 3423’üncü olmuşsun ha 3235’inci! Çok bir fark yok arada. Mühim olan bitirmek, hiç durmaksızın koşmak, nefesine düzen vermek, adımlarına odaklanmak, hedefe kilitlenmek ve güzel şeyler düşünmek. Öyle paldır küldür, diğerlerinin konsantrasyonunu bozacak şekilde koşacaksan hiç koşma daha iyi. İnsanlar kendilerini yenmek için koşarlar; tembelliklerinin, bahane üreten egolarının, düzensizliklerinin üstesinden gelmek için. Kaosa daha çok kaos eklemek için değil.

Neyse, ben hiç durmadan 2 saat 10 dakikada bitirdim yarışı. Ahmet Kaya “Kafama Sıkar Giderim” dedi gaz verdi, Cem Karaca “Bana İstanbul’u Anlat, Nasıldır?” diye inletti ortalığı, Pilli Bebek “Dünya Yalan Dünyadır, Üstü Altı Rüyadır” deyip kırdı geçirdi, Ray Lamontagne “I never learnt count my blessings, I chose instead dwell in my disasters.” derken beni Vietnam günlerime götürdü, Zeki Müren “Ah Bu Şarkıların Gözü Körolsun” deyip yıllar öncesinin yaralarını deşti… Onlar söyledi ben koştum, onlar yüreğimi ateşledi ben bacaklarımı. Dizlerimde ciddi bir ağrı yaşamadan, herhangi bir nefes darlığı çekmeden 21,1 kilometreyi bitirdim. "Finish" kemerinin altından geçip, aniden durunca; başım birkaç saniyeliğine döndü. Kolay değil tabii, son iki saattir ayaklarımın altında kaymakta olan dünya bir anda durunca, dengem sarsıldı. Neyse ki kendime çabucak geldim. Biraz su içtim, nefesim düzeldi, renkler canlılaştı... 

Bitişte J bekliyordu. Fotoğraflar çektik. Yarışı bitirir bitirmez sigarasını yakanlara hayretle baktık. Bedava dağıtılan çikolatalardan ve bisküvilerden yedik. Ayakkabı çipini geri verip karşılığında 100 Yuan bile aldık. Sonra da aç ve yorgun bir şekilde otele geri döndük. Ben gün boyunca sürekli yemek yedim. Sanki koşarken midem delinmişti de yediklerim boşluğa gidiyordu. Yedim de yedim. Otele varmadan önce yoldaki Müslüman lokantasında yedim, otelden çıkınca yine yol üzerinde bir şeyler yedim. Lu Şun müzesine gitmeden önce yedim, müzeden hemen sonra bir daha yedim. Tren istasyonunda yedim, akşam eve varınca yedim. Gece yatağa girince duruldu ancak açlığım. Bir maraton gününü de bu şekilde bitirmiş oldum.

Çanco’ya vardığımı bana ilk anımsatan şey havadaki kükürt dioksit kokusu oldu. Bir de nedeni anlaşılmayan ayaz. Şanhay’ın havası hem daha ılıktı hem de daha temiz. Buranın soğuğu sanırım Ankara’nın soğuğu gibi. Kuru, nemsiz, insanı esir eden ama kendisi de coğrafyanın esiri olmuş mazbut bir şey! Havanın soğuk olması pek rahatsız etmiyor beni aslında. Sorun bu soğuğu görmezden gelen kentliler. Örneğin, Çanco’daki evlerin hemen hiçbirinde merkezi ısıtma sistemi yok.  Geceleri hava sıcaklığı sıfırın altına düşüyor, biz klimayla odayı ısıtmaya çalışıyoruz. Bunun nedeni Çanco’nun Yangtze nehrinin güneyinde olmasıymış. Nehrin güneyindeysen ısıtma sistemi kuramıyormuşsun! Şimdilik klimalar odaları ısıtmaya yetiyor ama ocak ayına geldiğimizde durumu kurtarabileceklerini hiç sanmıyorum. Bakalım o zaman ne yapacağız.

Hoş, tek sorun merkezi ısıtma sisteminin yokluğu değil. Kent sanki burada hiç kış olmuyormuş gibi inşa edilmiş. Örneğin bizim dairede tek bir elbise askılığı yok. Eve gelince montunu, kabanını nereye asacaksın? Yok öyle bir askı. Sadece evde değil, koca okulda da yok. Ya elbise askısı diye bir kavramla henüz tanışmamışlar ya da elbise askısı alırlarsa böylesi bir hareketin kışın gerçekliğini kabul etmek anlamına geleceğini düşündükleri için askının varlığını tümden reddetme yoluna gidiyorlar. İyi ama askıyı reddedince hava ısınmıyor ki! Ayrıca okulda da kalorifer olmadığı için sabahları ilk iki saat montla, kabanla oturuyoruz. Sonra yavaş yavaş klima odayı ısıtıyor da çıkarıyoruz kabanlarımızı, rahat bir nefes alıyoruz.

Beni en çok üzen öğrencilerin durumu. Sınıflar buz gibi. Çocuklar sabahtan akşama kadar montlarıyla oturuyorlar. Derste birbirleriyle konuşurken ağızlarından çıkan buharı görüyorum. Ben de derse montla gidiyorum. Klimalar odayı ısıtmaktan acizler. Hem onlar klimayı açsalar bile Çinli öğretmenler gelip kapıyorlar, bir de bunun üzerine pencereyi açıyorlar. Neymiş efendim, soğuk havada öğrenciler dikkatlerini daha iyi toplayabilirlermiş. Eğer sınıf sıcak olursa çocuklar mayışır, öğrenemezlermiş. Haydaaa, çocukların yarısı burnunu çekerken, diğer yarısı tir tir titrerken derse daha mı çok yoğunlaşmış oluyorlar? Her gün sınıf başına en az iki-üç öğrenci hasta, okula gelmiyor.

Okul öyle inşa edilmiş ki sanasın tropikal bir ülkede yaşıyoruz. Tayland’da olsak anlayacağım. Hava hep sıcak olduğu için okulun koridorları dışarıda olur. Orada öyleydi çünkü kış diye bir şey yoktu. Burası bildiğin eli ayağı donduran ayaz kardeşim. Dışarıya koridor mu yapılır? Öğretmenler odasından çıkıp, derse giderken dışarı çıkmamız gerekiyor. Tuvaletler de bildiğin dışarıda, koridorların sonunda. En savunmasız olduğumuz anlarda doğayla baş başayız, oh ne ala…   

Şunu anlayabiliyorum. Çin çok hızlı büyüyor ve bu büyümeyi sürdürmesi için devasa bir enerji ihtiyacını karşılaması gerekiyor. 1,3 milyarlık; enerjiye aç bir ülke ÇHC. Bu enerjiyi nereden bulacak? En rahat elde edilen enerji kaynağı olan kömürü yakıyor. Dünyadaki kömürün yarısını Çin tüketiyor. Bu kadar kömür tüketip, hava kirliliğinin olmaması düşünülemez. Yangtze nehrinin güneyinde merkezi ısıtma sisteminin olmamasının nedeni de aslında hükümetin kömür tüketimine, yani hava kirliliğine bulduğu çarelerden birisi. İyi ama ülke hızla büyüyecek diye okullardaki çocukları üşütmenin ne anlamı var? Toplumun kurban edilecek en son kesimi değil midir çocuklar ve gençler? Daha yavaş büyüse de insanlar ölmese olmaz mı? Daha insancıl, daha sağlıklı yöntemler bulunamaz mı? 

Bazılarına göre hava kirliliği gelişmenin bir gereği. Nasıl ki sanayi devrimi sırasında Londra'daki hava kirliliği yüzünden bazı haftalarda binlerce insan hayatını kaybediyordu, nasıl ki ABD'nin çelik ve diğer ağır metalleri üreten sanayi bölgelerinde hava kirliliği erken ölümlere neden oluyordu; şimdi de sıra Çin'de. Öyle görünüyor ki bazı ekonomistler bu işi sıraya dizmişler ve sırası gelen çeker mantığıyla duruma tarafsız yaklaşmaya çalışıyorlar. Yalnız unutulan bir şey var. Bugün İngiltere ve ABD hava kirliliği konusunda kendilerini aka çıkarmışlarsa bunun iki büyük nedeni var. Birincisi hizmet sektörüne kayan istihdam dağılımı. Bu kayış durup dururken olmadı tabii. Bunu tetikleyen, aslında kapitalizmin en büyük itici güçlerinden birisi olan dışa açılmaydı. Yani, fabrikalarını ülke topraklarının dışına inşa etmeye başlamış olmaları ve bilgi ihraç etmeleri. Bugün Çin'de binlerce fabrikası var batılı şirketlerin. Kendi ülkelerini kirletmiyorlar, Çin'i kirletiyorlar. Peki Çin ne yapacak? Başka bir Çin yok ki gitsinler kirletsinler? Sırası gelen çeker diyorlar ama dünyanın kaynakları sonsuz değil ki herkes sırayı bir sonrakine atabilsin. İşte bu noktada devreye Afrika giriyor. 

Bana göre Çinliler Afrika kıtasını kendileri için kurtuluş bölgesi olarak görüyorlar. Bu yüzden milyarlarca dolarlık yatırımlar yapıyorlar Afrika'nın çorak bölgelerine. Gün gelecek, dev Çin şirketleri bacalarından zehir tüttüren fabrikalarını Afrika'da açmaya başlayacaklar. Şimdilik sadece yollar, köprüler, AVMler inşa ediyorlar. Bir şekilde ileride inşa edecekleri dev sanayi-kentler için altyapı hazırlıyorlar. Doğal olarak fabrikalara giden yollar gerekecek, demir yolları gerekecek ham maddenin taşınması için, fabrikalarda çalışan Afrikalı halk için işçi kentler (örneğin 28 milyon nüfuslu Chongqing) gerekecek. O zaman gelince de Afrika'daki hava kirliliğini konuşmaya başlayacağız. Bu mükemmel bir şekilde işliyor gibi görünen resimde iki sorun var. Afrika'nın nüfusu Çin'in nüfusunu besleyecek kadar büyük değil. İkinci sorun da Afrikalı halkın Çinliler kadar naif olmamaları. İsyana, hak aramaya, mücadele etmeye daha yatkınlar. Bir kere ağızları yanmış tabii, bundan sonra yoğurdu üfleyerek yemek en büyük hakları.Yani işleri kolay değil Çinlilerin. Yalnız paranın açmayacağı kapı yoktur ve nasıl ki sigorta şirketleri insan hayatının değerini parayla ölçebiliyor; Afrikalı siyasetçiler de zamanla kimleri kurban vereceklerinin hesabını yapacaklardır. O güne kadar Çin'deki hava kirliliği ve ısıtılmayan okullar var olmaya devam edecektir. Çocuklar öğrenmenin ilk şartı olan fiziksel rahatlıktan mahrum bir şekilde, elleri kıçlarının altında ders dinlemeye devam edecekler.   
   
Biz yine öğretmeniz, çocuklara kıyasla durumumuz iyi. En azından öğretmenler odasında kaldığımız süre içerisinde pek üşümüyoruz. Öğrencilere cidden acıyorum. Hak etmiyorlar böyle bir muameleyi. Soğuk bir yandan, öğretmenlerinin ve ailelerinin onların cılız zihinleri üzerinde kurdukları baskı ayrı bir yandan, çektikçe çekiyorlar. Zavallılar bir nefes alamıyorlar. İşleri güçleri kelime ezberlemek, SAT sınavından daha yüksek bir puan almak. Yarın yine son sınıfların hemen hepsi Hong Kong’a gidiyor SAT’de son haklarını denemeye. Bir yandan ABD üniversitelerine başvurular, bir yandan bizim ciddi anlamda emek gerektiren ileri seviye derslerimiz… Arada kalıp eziliyorlar, gıklarını da çıkaramıyorlar. Sürekli uyukluyorlar, sürekli yorgunlar. 18 yaşındaki genç erkeklerdeki, genç kızlardaki enerjinin onda biri yok bunlarda. Kanları çekilmiş, damarları havayla doldurulmuş zombiler gibi dolanıyorlar etrafta. Uykuya o kadar muhtaçlar ki benimle konuşurken bile uykuya dalanlar oluyor. Çocukla bir şeyler konuşuyoruz, o gülüyor falan. Sonra hoooop, çocuğun gözleri kayıyor. “Git yüzünü yıka” diyorum. “Yok ben uyumuyorum ki” diyor. Çalış, çalış, çalış…   

Soruyorum ne okuyacaksın üniversitede diye. “Sosyoloji” diyor. “Ehh, o zaman Calculus BC dersini neden alıyorsun? Zorunlu bile değil.” diyorum. “Ailem öyle istiyor.” diyor. Sosyoloji okuyacak çocuğa Taylor serilerini anlatan ben de suçluluk duyuyorum elbette ister istemez. Çocukların bazıları yükü kaldıramıyorlar. Duyumlarıma göre bir kız öğrenci psikiyatri desteği almaya başlamış ve uzun süre okula gelemeyecekmiş. Kontak attı doğal olarak, kaldırmadı kablolar! Benim sınıflarımdan birinde de bir çocuk var kuşkulandığım. Bu aralar bir kenara çekip konuşacağım ya da yukarılardan birilerine bildireceğim. Çocuk sürekli kendi kendine konuşuyor, durduk yere gülüyor, hep yalnız başına oturuyor. Endişelenmeye başladım. Bu yaşta çocuklar bu kadar gergin ipin arasında kalmaya dayanamazlar. Gencecikler daha; naifler, sesleri çıkmıyor diye üzerlerine her şeyi yıkamayız! Tek bir sınav olsa kafalarını takacakları, belki sorun olmaz ama bu çocuklar hem sınava çalışıyorlar, hem liseden mezun olmaya çalışıyorlar (ayrı bir sınav), hem bizim üniversite düzeyinde verdiğimiz AP derslerini takip ediyorlar… ÇHC’den yaşayıp, İngilizce dilince verilen ABD tarihini öğreniyorlar ya! Bunun tersini düşünelim. ABD’de yaşayan bir liseli çocuk ülkesinde Çince öğrensin ve Çin’e adımını bile atmadan Çin tarihi hakkında yapılacak olan sınava hazırlansın. Çince kompozisyon yazsın, Mao’yu ve Ding Ling’i, Sun Yat Sen’i tartışsın! Çalış, çalış, çalış… Nereye kadar? Ne çalıştığının bir önemi yok mu? Yoksa Lao She’nin “Rickshaw Boy”u gibi ömür boyu pedal çevirmek mi var kaderde?

Ben bütün bu ders çalışmaların onları nihayetinde daha başarılı ve mutlu edeceğine bir türlü inanamıyorum. Örneğin, İstatistik dersimi alan K diye bir çocuk var. Hiçbir şeyi anlamıyor. Kafası almıyor ya da zor geldiği için takmıyor. Ama görseniz dünyanın en mutlu, en rahat insanı K. Diğer arkadaşları stresten on beş parçaya bölünürken, K etrafa gülücükler dağıtıyor. İşin en tuhaf yanı ise benim K’nın ileride başarılı ve mutlu bir insan olacağına inanıyor olmam. O stresten on beş parçaya bölünüp, on beş ayrı işi aynı anda yapmaya çalışanlardan ne kendilerine ne de dünyaya pek bir faydası olacak. Gelecek; kafasını sakin ve salim tutabilenlerin, yaptıkları işe odaklanmayı başarabilenlerin, dikkatlerini dağıtan şeylere yüz vermeyenlerin olacaktır.

Yaşlandıkça; insan hayatında zekânın rolünün ne kadar az olduğunu, insanın karakterinin onun asıl kaderi olduğunu fark ediyorum. Karakteri; yani cesareti, risk alabilirliği, merakı, hevesi, iletişim kabiliyeti, ânı yaşama dürtüsü, kararlarının arkasında durabilme dirayeti. Zekâ dediğimiz ve mekanik bir soru çözme kabiliyetine indirgediğimiz özelliğimiz aslında bizi uzun vadede kaybedenlerin arasına yolluyor. Bunun farkına varmam için 36 yaşıma gelmem mi gerekiyordu? Sanırım evet, yaşamadan anlaşılmayacak bir şey bu. Yaşamadan, deneyimlemeden, hata yapmadan anlaşılmayacak bir şey.     

Konu iyice dağıldı. Bu yazı da böyle olsun. Maratondan başlayıp, okulla devam edip, zekâyla bitirmiş olayım. Bir mektuba da bu yakışır zaten. 

Aşağıya maraton gününün fotoğraflarını koyuyorum. 

--- 

Bunlar maratonu düzenleyen kurum tarafından çekilmişler: 













Bunları da ben çektim ya da J çekti:


Maratondan önce, ısınma dakikaları

Maratondan bir gün önce, spor merkezinde diğer koşucular arasında adımı buldum :)

Yarış başlamak üzere... Wu, sı, san, er,...

Bereyi çıkardım koşarken. Eldivenlerden birisi yolda düşmüş. Bere hala duruyor. 

Yarıştan sonra. Telefon, sigara ve mutluluk telaşı... 

Yarıştan hemen sonra. 

Yarış günü, öğleden sonra. Lu Xun Müzesinin Önünde. 

Yarıştan hemen sonra. Metroya doğru yürürken. 

Koşudan sonra J'nin çektiği ilk fotoğraflardan birisi. 
Bunu internetten aldım:

Chongqing Kenti. Kaynak: Wikipedia

03 Aralık 2013

DERSHANELER, EĞİTİM VE GELECEĞİMİZ

Türkiye tuhaf bir ülke. Seçimle başa gelmiş ve halkı yönetmekle yetkilendirilmiş bir hükümet, eğitimle ilgili bir kararı alırken eğitimcilerden başka herkesin fikrini soruyor. Hayatında tek bir defa sınıfa girip ders anlatmamış insanlar bir anda öğretmen oluyor, eğitimin her sorununa derman olacaklarını iddia ediyorlar. Başka zamanlarda öğretmenleri hor gören, mesleği ve mesleği icra edenleri adam yerine koymayan köşe yazarları, hiç ilgileri olmadığı halde birer eğitimciymiş gibi dershanelerin kapatılmasının çocuklarımızın geleceğine olan etkisini  tartışmaya başlıyorlar. İş ve sanayi örgütleri konu hakkında sert açıklamalar yapıyorlar. Eğitimle hiçbir ilişkisi olmayan cemiyetler anlaşılmaz açıklamalar yapıp kafaları iyice bulandırıyorlar. İşin ilginç yanı, tuhaf olan bunlaırn hiçbirisi değil, tuhaf olan tüm bu kargaşanın normal karşılanması, kimsenin bundan gocunmaması, bir dini cemaatin dershaneler konusundaki azimli duruşunu kimsenin sıradışı görmemesi ve hatta bunu cemaatin en doğal hakkıymış gibi kabul etmesi.

Öncelikle ömrünün on dört yılını, dört ayrı ülkede mesleğe adamış bir öğretmen olarak kişisel görüşümü belirteyim. Dershanelerin kapanmasının eğitime, yani çocukların gelişimine, onların bilimi ve matematiği algılayış şekillerine, onların edebiyata, spora, tarihe  ve felesefeye bakışlarına bir etkisi olmayacaktır. Bunun en büyük nedeni çoktan seçmeli sorulardan oluşan sınavlardır. Bu sınavların bir zorunluluk olması, pragmatik ve güvenirlilik açılarından kaçınılmaz olmaları ayrı bir yazının konusu. Üniversite sayımız ve her yıl üniversiteye girmek için kapıda bekleşen öğrenci sayımız belli. Üniversite sayısını artırmadan ya da gelecek vizesini üniversiteden başka yerde arayamayan öğrenci sayısını azaltmadan, çoktan seçmeli sınav sorununa bir çözüm üretmek olanaksız.

Dershanelerin kapanmasının eğitim sisteminde bir fark yaratmayacağını savunmamı izah edeyim. Bugün Türkiye’deki okulların hemen hepsi birer dershane gibi işletilmektedirler. İstanbul’un göbeğindeki özel okuldan tutun memleketin en ücra köşesindeki devlet okuluna kadar hemen tüm okullardaki öğretmenler, koşullar gereği, eğitimle değil de üniversite sınavıyla ilgilenmek zorundadırlar. Yazılılarda üniversite sınavında çıkan soruları sorarlar, ödev olarak sınav hazırlık kitaplarındaki soruları verirler, ders anlatırken geçmiş sınavlardaki sorulara ağırlık verirler, benzerlerini türetirler, çocuklar alışsınlar diye daha zorlarını hazırlarlar. Bir şekilde okul “düşünen ve sorgulayan” insan yetiştirme amacından sapar, “soru çözme makinesi” yetiştirme bataklığına döner. Sorular her geçen yıl biraz daha zorlaşır, biraz daha ezbere dayanır, biraz daha özgün düşünceyi ihmal eder hale gelir. Örneğin, böyle bir eğitim sisteminde öğretmen etkinlik yapmaya vakit ayırabilecek midir? Matematiğin ve bilimin sosyal yönlerini öğrencilerine keşfettirmek için bir şeyler çabaladığında sistemin gerisinde kalmışlığın getireceği suçluluk duygusundan kurtulabilecek midir? Yaparak öğrenme, deneyerek ve yanılarak öğrenme, ölçerek öğrenme, keşfederek öğrenme ve daha nice güzel tekniği geride bırakıp, sadece soru çözmeye odaklanarak, ne kadar öğretmenlik yapmış olmaktadır? Sorular çoğaltılsa da mevcut sistemin tüm bu sorulara vereceği yanıt aynı kalacaktır.

Her ne kadar başlangıçta bir destek programı olarak düşünülmüşse de dershaneye gitme, günümüzde, yine dershaneciler tarafından, üniversite sınavında başarılı olmak için gerekli olan şartlardan birisi haline getirilmiştir. Bu gerekliliği şu şekilde izah eder dershaneci karşısına aldığı ebeveyne: Çocuğunuz dershaneye devam etmelidir çünkü sınavda çıkacak sorulara alışmak, soru tiplerini ezberlemek, olası tüm soru tiplerinden yüzlerce örnek çözmüş olmak zorundadır. Bunu yapmazsa çocuğunuz geride kalacaktır, yarışta geri plana itilecektir. Bu cümlelerle ikna edilir çaresiz anne baba. Kendi hazırlamış oldukları rekabet ortamına sokarlar öğrenciyi ve başarılı pazarlama teknikleriyle rekabet ortamının onlardan önce de orada olduğuna karşı tarafı ikna ederler. Oysa zor sorular hazırlayarak çıtayı yükselten, gereksiz ezberlere neden olacak konulara girerek öğrencileri daha bir kendisine bağlayan yine aynı dershanecidir. O bunu yaparken okuldaki öğretmen de aynı baskıyı hisseder omuzlarında. Yavaş yavaş öğretmenliği bırakıp, dershaneciliğe yönelir. Okuldadır ama fizik biliminin güzelliğini anlatmaz, fizik sorularının çözümlerini anlatır.

Durum böyle olunca bundan sonra dershaneler kapanmış ya da kapanmamış; eğitim açısından çok da önemli değildir bu karar. Tartışmayı sıcak hale getiren işin siyasi ve ticari yönleridir. Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış binlerce dershaneden söz ediyoruz. Bu dershanelerde çalışan yüzbinlerce öğretmenden. Ne olacaktır bunca insana ve emeğe? Cemaatin bu konuda iki temel kaygısı vardır. Birincisi ve önemsiz olanı finansaldır. Büyük bir para kaynağıdır dershaneler. Bildiğim kadarıyla cemaatin dershaneleri kolay kolay burs vermez. Özellikle öğrenci mütedeyyin bir ailedense ya da öğrenci abiler aracılığıyla cemaatin has dairesine dahil olmuşsa ondan para almak çok daha önemlidir. Burslar daha çok zeki ve çalışkan olup da henüz cemaatle tanışmamış öğrenciler için saklanır.

Cemaatin dershaneler konusunda bu derece tutkulu olmasının bir diğer nedeni de cemaatin insan kaynaklarının büyük bir bölümünün dershaneler tarafından karşılanıyor olmasıdır. Dershaneler cemaatin yanlarına adam çekme yöntemlerinden birisidir. Daha önceki yıllarda kafalanamayan çocuk için son şans  lise 3 ya da 4'dür. Dershane bahanedir. Önemli olan çocuk kafalansın, cemaati tanısın ve iyi bir üniversiteye girdikten sonra da cemaatin kurumlarında (ışık evlerde, yurtlarda vs) kalsın. Böylece cemaatin nüfusu artsın. 

Bunun yanında iyi bir üniversiteye girmesi de önemlidir. Boğaziçi, ODTÜ, Marmara, Bilkent ve benzeri zirve okullar girilmesi gereken okullardır. Lisede ayağı cemaate alışan öğrenci üniversitede bozulsa bile –cemaatten uzaklaşsa bile-, sempatizan olarak uzun süre devam edecektir. Cemaatin lise öğrencisini gruba dahil etme yöntemi yaklaşık olarak şu şekilde gelişir:

Öğrenci Ömer dershaneye başladığında mutlaka ona cemaatten bir arkadaş (Ahmet) belirlenir. Ömer bunu bilmez tabii. Zaten Ahmet’in kafalaması gereken en az yarım düzine arkadaşı olacaktır. Sonuçta Ahmet de Ömer gibi bir dershane öğrencisi olduğu için Ömer ondan kuşkulanmaz. Zaten aynı okulda okuyordurlar, belki de birbirlerini tanıyordurlar. Birlikte ders çalışırlar, bazen birlikte gezerler. Dostluk ilerledikçe Ahmet açılır. Mesela bir gün Ömer'e derki "Ya ben çalışıyorum ama olmuyor. Benim tanıdığım üniversiteli abiler var. Çok iyi ders çalıştırıyorlar. Birlikte gidelim mi?" Böylece Ahmet, Ömer'i alır ve okula yakın bir ışık evine götürür. İTÜ’de uçak mühendisliği okuyanYakup abiyle tanıştırır. Yakup Abi, güler yüzlü ve yardımseverdir. Bu işi vatanı ve milleti için yapmaktadır. Haftanın bir günü başlayan ders çalışma programı zamanla sıklaşır. Bir süre sonra Yakup abi,  3-5 kişilik bir öğrenci kitlesine haftada 3-4 gün ders çalıştırıyor olur. Tabii, derslerden sonra çay ve bisküvi ikram edilir, yemek yenir, oyunlar oynanır. Önemli olan çocukların ayağının eve alışmasıdır. Bu muhabbetler sırasında ufaktan da olsa dini konulara girerler. Namazdan, imandan bahsedilir. Daha sonra da Ömer, Yakup abisini dershanede görmeye başlar. Yakup abi, Ömer ve Ahmet’in dershanedeki rehber hocasıyla birlikte çalışmaktadır. 

Dönem arası yaklaşmaktadır. Dershane bir kamp ayarlar. İki haftalığına çocuklar uzak bir yurtta ders çalışacaktır. Ömer buna hayır diyemez. Orada belki namaza başlar, belki ilk defa Risale-i Nurla ya da Gülen'in sohbetleriyle tanışır. Bir yandan da deli gibi ders çalışır. İkinci dönemde artık namazları abisi tarafından kontrol ediliyordur. Çeteleyle; kaçırdığı namazlar, okuduğu kitaplar, dinlediği kasetler kayıt altına alınır. Haftalık toplantılara katılır, hem derslerinden hem de manevi dünyasından dolayı hesap verir Yakup abisine. 

Yıl sonuna gelindiğinde, hemen hemen tüm grup kıvama gelmiştir. Üniversite sınavında başarılı olanlar gittikleri kentlerdeki evlere ve yurtlara yerleştirilir. Kendilerini kanıtlamış olanlara ufak öğrenci grupları verilir sorumluluk olarak. Böylece itaati, sadakati, hizmet etmeyi öğrenir. Henüz kendisini kanıtlamamış olanlarsa yavaş yavaş ev ortamına alıştırılır. Üniversite sınavında başarılı olamayanlar ya kalıp bir yıl sonraki sınava çalışırlar ya da yurt dışındaki üniversitelere kanca atmaya bakarlar. Tabii ki yurt dışında yalnız olmayacaklardır. Yine cemaatin evleri, yurtları onları beklemektedir. 

Aşağı yukarı bu şekilde döner cemaatin çarkları. Yaklaşık otuz yıldır da bu şekilde sorunsuz bir biçimde işlemiştir. Şu anda devletin üst kademelerinde; belki yargıda, belki askeriyede, belki emniyette yer alan memurlar bu şekilde dahil edilmişlerdir cemaate. Cemaat en büyük gelir ve insan kaynaklarına zarar gelecek diye korkmaktadırlar şimdilerde. Hoş, dershaneler kapansa bile onlar yine yollarını bulurlar, benim bundan kuşkum yok. AKP döneminden önce nasıl tomurcuklanıp palazlandılarsa, kendilerini desteklemeyen bir AKP’nin olduğu yerde de büyümeye devam edeceklerdir.

Beni asıl rahatsız eden şeylerden birisi cemaatten bir kişinin çıkıp da açık açık dertlerini anlatmamalarıdır. Hep gizli kapaklı hesaplar, hep metaforik laflara bulanmış söylemler, gizli tehditler, otuz ayrı anlama gelecek açıklamalar... Yok şefkat tokatıymış, yok Kerbela’ymış, yok şuymuş buymuş. Dolaylı konuşarak kredi topluyorlar güya, dolaylı konuşarak otuz ayrı şeyi ima ediyorlar aynı anda. Biriniz de cesur olun, çıkın meydana, anlatın derdinizi. “Biz” deyin, “en çok öğrenciyi dershanelerde kafalıyoruz. Böyle bir kaynaktan vazgeçemeyiz.” Bunun yasa dışı olmadığını söyleyen siz değil misiniz? Yasa dışı değilse ilan edin, herkes bilsin. Anne babalar çocuğunu sizin dershanenize gönderirken açık açık bilsin çocuklarına ne olacağını. Demokratik bir ülkeden de beklenen bu değil midir? Batıda misyoner okulları bu şekilde çalışırlar. Ebeveynler bilirler çocuklarını böyle bir okula gönderdiklerinde, çocuğun ne öğreneceğinden haberdardırlar. Siz de böyle yapın, açın kartlarınızı ve oynayın. Broşürlerinizde bahsedin bunlardan. Işık evleriyle birlikte çalıştığınızı tanıtım reklamlarınıza yazın, fedakar cefakar Yakup abilerin resimlerini de koyun reklamlara. “Biz bunlarla varız, çocuğunuz bir yıl sonunda sadece iyi bir üniversite kazanmayacak, aynı zamanda Risale-i Nur okuyan, Gülen dinleyen, çay demleyen, yemeğe “taam”, toplantıya “istişare” diyen bir şakirte dönüşecek.” yazın yollara, köprülere astığınız reklam afişlerine. Yaptığınız işten utanmadığınıza göre bunu yapabiliyor olmalısınız. Çocuğunuz kararsız kaldığı zamanlarda istiareye yatacak ve rüyasını yorumlatacak yazın, geceleri teheccüde kalkacak yazın, akşam namazlarından sonra dört rekat fazladan evvabin namazı kılacak yazın, farzdan sonra salat-en tüncina okuyacak ve "ve-l afat" derken ellerini ters çevirecek yazın, becerebilirse dış işlerine ya da MİT’e girecek yazın, harp okulu sınavında başarılı olursa üniversiteye gitmeyecek asker olacak yazın.

Madem varsınız mücadelede, diğerleri gibi var olun. Cılız bedenlerinizi gerin, açın göğsünüzü size karşı olanlara. İsterseniz meydana çıkın, protestonuzu yapın. Meclis binasına yürüyün, belediyeye yürüyün, MEB’na yürüyün. Bakalım polis size de biber gazı sıkıyor mu? Nasıl ki Gezi Parkı olaylarında gençler kendi bedenlerinden başka bir şeye güvenmeyerek çıktılar ve inandıkları değerler için mücadele verdiler; gaz yediler, tazyikli su yediler, cop yediler... Yeri geldi canlarını verdiler. Siz de çıkın kendinize bu kadar güveniyorsanız. Bugüne kadar neyi kurban verdiniz de ağlıyorsunuz savaşta şehit edilen kocalarına ağıt yakan kadınlar gibi? Bir tane şakirt mi canını kaybetti herhangi bir mücadele sırasında? Bir tane cemaat mensubunun burnu mu kanadı? Bırakın sağa sola sızmayı, arkadan işler çevirmeyi, onun bunun yatak odasına koyduğunuz kameraları ifşa edeceğiniz kilit zamanı beklemeyi, önemli mevkilere gelmiş memurlara bira şişeleriyle tedbir yaptırmayı, arama yapmak için girdiğiniz evlere daha önce var olmayan kanıtları koymayı... 

Bırakın ve gösterin gerçek yüzünüzü. Türkiye’nin geleceğiyle oynayacaksanız dürüst olun, gençlere ve onları yetiştiren ana babalara karşı yüzünüz ak, gönlünüz ferah olsun. Olamıyorsanız ikiyüzlüsünüz demektir. İşte o kadar.


3 Aralık 2013 – Çanco, Çin