Bu Blogda Ara

maraton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
maraton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2015

Çin Seddini Koşmak

“Acı kaçınılmazdır ama ıstırap seçenektir.*” Koşmayı, hatta sabır ve metanet gerektiren pek çok işi özetleyen bir cümledir bu. Mutlaka acıyacak bir yerlerin, ikide bir bırakmayı geçireceksin aklından, gördüğün her işaretten sonra “Biraz daha, biraz daha.” diyeceksin enerjisini yitiren bedenine, arkada bıraktıklarından gurur duymayıp önündekilere gıpta edeceksin, son kilometreye varana kadar inanamayacaksın yarışı bitirebileceğine. Bir romanı, bir bitirme tezini yazmak gibidir koşmak da. Bildiğin tek şey yolun varlığı ve seni bitiş çizgisine götüreceğidir. Her koşu farklıdır, her yarış kendine has dikenler barındırır yollarında, her adım yarışın tamamına ait izler taşır. Kırılan bir aynada güneşin yüzlerce yansımasının oluşması gibi koşan insan için de her adım koşulası tüm maratonların potansiyelini barındırır.  Yaşam gibi değildir koşu; sonuç odaklıdır, bitirmeye yöneliktir. Öyle “Önemli olan denemekti”, “Yolun kendisidir öğretici olan” gibi beylik laflara gelmez. İki tür insan vardır; koşup bitirenler ve koşmayıp bitirmeyenler. Koşmayıp bitirmeyenlere, yarışa katılmayan diğer yedi milyar insan da dâhildir.
Daha önce beş tane yarı-maratona ve sayısız antrenman koşusuna katılmış birisi olarak, Çin Seddi Maratonunda beni endişelendiren şeyin mesafe olmadığını biliyorum. Çıkılacak, tırmanılacak, sonrasında inilecek bir set var önümde. Aşağıdan bakınca, dağların yeşile çalan yamaçlarında yılan gibi süzülerek ilerleyen set; kolay yoldan elde edilecek bir ödülden çok, kendisine âşık gençleri yolunda tüketen bir Mehlika Sultan’a benziyor. Alay eden, takmayan, hor gören bir hâl var bir görünüp bir kaybolan kıvrımlarında. “Sıkıysa yakalayın beni” diyor adeta, güneşin ağır ağır ısıttığı yollara düzülen yüzlerce koşucuya.
Yarışın başlayacağı yer ufak bir meydan, hava soğuk, güneş kızgın yüzünü henüz göstermemiş. Dağların tepelerine vuran ışık henüz bizden çok uzak. Gökyüzü apaçık, seddin dağların arasında kıvrılarak ilerleyişinde kendisine bir pay çıkardığı belli. Sanki, o seddin üzerine çıktığımızda göğün mavisine de karışacağız, paklanacağız şehrin üzerimize bıraktığı pisliklerden, sanki biz de mavi olacağız gökyüzünün karnına parmaklarımızla dokunup, onunla birlikte güldüğümüz zaman.

Yarışın başlayacağı meydan.
Üzerimizde gövdemizi sıcak tutacak spor ceketler var ama pek fayda etmiyorlar. Soğuk işliyor içimize, tıpkı bitiş çizgisinin çoktan ruhumuza işlemiş olması gibi. Meydan kalabalık, rengârenk ve alabildiğine umutlu. Isınmak için dans edenler, buldukları elbiselere sarınıp yarışın başlama vaktini bekleyenler, çantalarında getirdikleri enerji verici yemişleri tıkıştıranlar, tuvaletin önündeki sırada bekleşenler, geçen yılki koşuda tanıştıkları arkadaşlarıyla karşılaşanlar… Tipik bir maraton öncesi gözlerimizin önünde cereyan eden, ne fazlası var ne eksiği.
Koşucuların çoğu Amerikalı, Avustralyalı ya da Avrupalı. Koşu, Asya’da popüler bir spor olamadı henüz. Bunda biraz da maraton düzenleyicilerin katılım ücreti olarak yüksek meblağlar talep etmesinin etkisi var. Gittikçe elit bir spor olmaya başladı maraton koşmak. Ayakkabısı, şortu, müzik çaları, GPS takip edicisi, suluğu, ter tutmayan giysileri derken fiyat katlanıyor durduk yerde. Tezata bakınız ki dünyanın en iyi koşucuları; Kenya, Etiyopya gibi ülkelerden çıkıyor. Çünkü işin özünde teknoloji değil; hırs var, inat var, hedefe kilitlenmek var.
Çin Seddi maratonu şimdiye kadar katıldıklarım arasında hem en zorlusu hem de en pahalısı. Kalabalığın büyük bir çoğunluğunun zengin ülkelerden olması gayet mantıklı bu noktadan bakınca. Kafamızı azıcık kaldırdığımızda tepeleri çevreleyen Çin Seddini görmesek, Çin’de olduğumuzu kanıtlamamız bir hayli güç olacak. Etrafa Türkiye’den olduğunu belli eden birisi var mı diye bakıyorum ama göremiyorum. Avustralyalılar, Amerikalılar ve Danimarkalılar büyük takımlar halinde koşuyorlar. Brezilyalılar, Venezüellalılar, Almanlar, Fransızlar, Japonlar ve Çinliler genelde bireysel takılanlar. Birkaç Afrikalı koşucu görüyorum, birkaç da Hindistanlı. Sporun sınırları yıkan; din, dil, ırk gibi yapaylıkları ortadan kaldıran gücüne inanmamak elde değil bu resmi görünce. Yine de üzülüyor insan bazı ülkelerin, bazı renklerin dünyadaki ağırlıklarınca kendilerini temsil edemiyor oluşuna. Öyle ya, nerede Afrikalı kardeşlerimiz, Güneydoğu Asyalılar? Nerede Araplar?
Herkes, tek bir hedef için gelmiş bu meydana. O sedde çıkılacak, sonrasında inilecek, sonrasında da bitiş çizgisine kadar koşulacak. Tam maraton koşanlar otuz küsur kilometreden sonra sedde ters yönden bir daha çıkacaklar, bir daha inecekler. Bunun dışında bir amaç yok, olmamalı, varsa da bile bu amaçlar hiçbir şekilde asıl olana gölge düşürmemeli. Üç farklı kategori var. Siyah numaralı tam maraton (42 km) koşucular, kırmızı numaralı yarı-maraton (21 km) koşucular ve yeşil numaralı, sadece 8 kilometrelik Çin Seddi kısmını koşacak olan “Fun Run”cılar. Doğal olarak nüfusun dağılımı da mesafelerle ters orantılı. Nereye baksam yeşil numara görüyorum uzun süre. Zaten aldıkları tur paketinde Fun Run olan pek çok turist var Amerika’dan ve Avustralya’dan. Bu yüzden yarış üç dalga halinde başlıyor. İlk dalgada iddialı yarı-maraton ve maraton koşucuları çıkıyor yola. İkinci ve üçüncü dalgalar bitirmekten başka amacı olmayanların. Ben ikinci dalgadayım. Aynı okulda çalıştığımız ve yarışa birlikte katıldığımız iki Amerikalı arkadaş üçüncü dalgaya düşmüşler. Onlardan ayrı koşacak olsam da tek başıma olmayacağımı biliyorum. Kulağımda koşu için hazırladığım bir liste var. Ahmet Kaya, Cem Karaca, Grup Yorum ve birkaç yabancı sanatçının parçalarından oluşan, beni en az üç saat götürecek uzun bir liste.
Başım belada, tabancamı unutmuşum helâda
Saat 7:30 gibi patlıyor silah, yavaş yavaş kıpırdıyoruz yerimizde.  Alkışlar ve ıslıklar eşliğinde çıkıyoruz yola. Yarışın en başında, seddin girişine kadar olan koşulması gereken beş kilometrelik dik bir yokuş var. Bayır yukarı çıkıyoruz ha bire, sokakların ve evlerin arasında, Pamplona caddelerinde sağa sola koşturan boğalar gibi dolanıyoruz. Yer yer ağaçların arasında buluyoruz kendimizi, yer yer evlerin arasında. Çam ağaçlarının yanı başlarında, bembeyaz çiçekleriyle koşu yolunu düğün alayına çeviren meyve ağaçları var. Hava hafiften sıcak ama ağaçların yaptığı gölgelerden olsa gerek henüz pek bunaltıcı değil. Ara sıra esen rüzgârla salınan ağaçların, tiril tiril dans eden yaprakları unutturuyor bana, uzun bir yarışın başında olduğumu. Yol kenarlarında bize moral vermek için alkışlayan ve el sallayan yerel halka ve iki tarafımızı çevreleyen ağaçların serinliğine rağmen çok uzun sürmüyor ilk fireleri vermemiz. Beş dakika içinde nefesi tükenip yürümeye başlayanlar, başları döndüğü için oturup soluklananlar, durup durup başlamayı bünyeleri için daha uygun görenler, ikide bir yolun kenarına yönelip çiçek açmış ağaçların fotoğraflarını çekenler… Ben kesilen nefesime rağmen durmaksızın koşuyorum çünkü kendime koyduğum bir hedef var. Üç saatten önce varmalıyım bitiş çizgisine. Sıradan bir yarı-maratonu iki saatten önce bitirebiliyorsam, bunu üç saatten önce bitirmeliyim.
11013238_709176822561182_2566051645540615341_n
Sedde giriş yaptığımız yer. Yaklaşık 5 kilometrelik bir yokuşu çıktıktan sonra.
Bana bir şeyler anlat,  canım çok sıkılıyor.
Yokuş yukarı çıkarken mesafeler uzuyor doğal olarak, hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor insana. Nefesimi dinliyorum kimi zaman, soluk alıp verme hızımı ritme sokmaya çalışıyorum. Alnımdan aşağıya süzülen ter dudaklarımda tuz tadı bırakıp, testiden sızan su gibi iniyor çeneme doğru. Bacaklarımda hafif bir yanma olsa da biliyorum bunun geçici olduğunu. Her yarışın ilk beş kilometresi işin en zor kısmıdır ve bu zorluk daha önce kaç yarış koştuğuna bakmaz. Başlamak hep zordur, cesaret gerektirir. Gerisi biraz inat, biraz hırs biraz da inançla halledilebilecek türden mekanik bir tekrardan ibarettir. M C Escher’in meşhur “Never Think Before You Begin” tablosu geliyor aklıma. Elindeki küçük fenerle önündeki kocaman karanlığın çok azını aydınlatabilen zavallı adamın durumundan ne farkımız var bizim? Belki de o kadarı gerekli herkese; birkaç metre ötesini görmek yeter de artar, kilometrelerce uzunlukta yolları ayaklarının altında ezmek isteyen insan için. Yolun tamamını görmenin kimi zaman dezavantaja dönüşmesinin nedeni de budur. Ağaçlardan dolayı ormanı görememek değil, ormana bakacağım derken ağaçları ihmal etmektir bu.
Yazarken de durum aynıdır aslında. Bir hikâyeyi anlatmaya başlamak zordur. Çünkü hikâyeyi anlatmaya başladığın anda bir hikâyenin varlığını ilan etmiş olursun. Daha önce var olmayan bir şey, sen anlatmaya başladığın anda var olmaya başlar. Yol sana hikâyeyi anlatacaktır, yapman gereken yola güvenmek ve yoldan ayrılmamaktır. Unutulmaması gereken şey şudur: Başlamak hikâyenin sadece senin için var olduğunu ilan eder. Başkalarının da aynı inancı paylaşabilmesi için hikâyeyi bitirmen şarttır. Çünkü bitmemiş bir hikâye okunmaya layık değildir. Okurun zamanına ve enerjisine değmez.
22226_709177032561161_381961408092502838_n
Vardığımız tepe noktalardan birisinden görünen manzara.
Yalan da olsa hoşuma gidiyor…
Gök, Çin’de görüp göreceğim en mavi gök; havada yağmur sonrası taze toprak kokusu, etrafımda nefesleri metrelerce öteden işitilen bir yığın insan; yokuşun düzlüğe evrildiği bir yerde görüyorum bana doğru yaklaşan giriş kapısını. Kapıdan girince yavaşlıyorum mecburen, bundan sonra koşmak neredeyse imkânsız. Merdivenler dar ve yüksek, geniş bir yoldan koşarak gelen kalabalık daracık merdivenin başına üşüşünce şişe boynu etkisi yapıyor ve mecburen duraklıyoruz. Bundan sonrasında seddin üzerindeyiz. Durup fotoğraf çekenler, konuşarak yürüyenler, merdivenlerin köşesine oturup su içenler… Ben de manzaranın güzel olduğu birkaç yerde dayanamayıp fotoğraf çekiyorum. Hayatımda ilk defa koşu sırasında durup, gereksiz gördüğüm bir işle meşgul olduğum için kendimden utanıyorum biraz ama elimde değil. Çin Seddi burası, dile kolay. İnsan hayatı boyunca kaç defa böyle bir manzarayla karşılaşır ki?
11040504_709176825894515_441486306013657008_n
Dragonun başını kesmeye giden minik kahramanlar…
Birkaç fotoğraf çektikten sonra hızlı adımlarla dönüyorum yarışa,  annesinin elini kaybedip, telaşla kaybettiği ele doğru koşan bir çocuk gibi kalabalıktaki yerimi alıyorum tekrar. Basamakların yükseklikleri sabit değil. On santimetrelik basamaklar da var kırk santimetrelik olanlar da. Basamakları bitirince yokuş başlıyor, sonra iniş, sonra bir daha yokuş, bir daha iniş… Bir dragonun üzerinde ilerliyoruz adeta, canavarın başına ulaşıp boğacağız onu, boğup dize getireceğiz bu koca bedeni. Önümde bir insan seli var, ne kadar çok insan geçsem de önümdeki insanlar azalmıyor. Kendimi çok da zorlamamaya çalışıyorum çünkü seddin bittiği noktadan sonra on üç kilometre daha koşacağım.  Merdivenler, tıpkı yokuş aşağı koşmak gibi dizlere büyük zarar veriyor. Aşağıya doğru atılan her adım dize vurulan bir darbe gibi, gittikçe birikiyor ağrı, gittikçe dayanılmaz hale geliyor.
Beni burada arama, arama anne
Seddin üzerinde koşarken ister istemez ayaklarımın altındaki taşların kanlı tarihi geliyor aklıma. Anaların erkek çocuk doğurmaya korktukları bir dönem seddin inşasına başlandığı dönem. Erkek çocuk doğurunca saklıyor analar, çünkü askerler gelip alacaklar oğullarını. Alıp seddin inşaatında çalıştıracaklar zorla. Nice oğullar gidecek ve dönmeyecek geriye, nice analar ömürlerinin kalanını oğullarının yollarını gözleyerek geçirecek. Kimi analar hamile kaldığını saklayacak, kimileri oğullarına kız adı verip kız gibi yetiştirecek. Uzun saçlı oğullarına kız kıyafetleri giydirip, gereksiz yere sokağa çıkarmayacak. Yeter ki almasınlar yavrusunu anasının evinden, alıp götürmesinler; gömmesinler bilinmez yerlere, kemiklerinin bile bulunamayacağı topraklara.
11114204_709177022561162_5711686748870657634_n
Yeşilliklerden maviliklere doğru salınmanın yorgun resmi.
Düşmüşüm bir çukura, canım yanıyor
Seddin son kısmı en zor kısmı çünkü sürekli aşağıya doğru iniyoruz ve kimi yerlerde merdiven bile yok. Kayaların arasını betonla doldurmuşlar. Adımını attığın yere iyi bakmazsan kayıp düşmek gayet mümkün. Önümdeki bir kadın koşucu tam düşecekken yanındaki arkadaşı tutuyor kolundan ama arkamdaki adam o kadar şanslı değildi. Kayıp düşüyor uzun boylu bir genç ama ciddi bir şey olmuyor, kalkıp devam ediyor yokuş aşağı inmeye. Bir süre sonra dik merdivenler başlıyor. Uzadıkça uzuyor basamaklar, indikçe iniyoruz taht-el arz yolcuları gibi.
11241024_709176882561176_7711416020176630938_n
Hayat bu, bir merdivenden bir başka merdivene. (U B Gezgin)
Bırak da dolanayım ayaklarına
Merdivenlerin bittiği yerden yarışa başladığımız yere iniyoruz. Fun Run koşanların çığlıkları duyuluyor karanlık pasajdan geçerken. Bir buçuk saat önce geçtiğimiz başlangıç çizgisinden tekrar geçip devam ediyoruz. Bu sefer yokuş yok önümüzde. Düz bir asfalt yolun kenarında koşuyoruz. Hava iyice ısınmış, güneş gittikçe yükseliyor kafamızın üzerinde. “Bundan sonrası kolay.” diyorum içimden. On üç kilometre boyunca, çok da yokuş barındırmayan bir parkurda koşacağız. Daha ne isteyebilir ki bir koşucu? Her şey mükemmel; dizimdeki ağrı sabitleniyor, bacaklarımda ciddi bir acı yok, nefesim ritmik ve topuğuma yapıştırdığım yara bantları işlevselliğini koruyor. Tek sorun yolun trafiğe kapatılmamış olması. Arabalar geçiyor yanımızdan, bazı sürücüler o kadar yakınımızdan gidiyorlar ki –sevgi gösterisi yapıyorlar belki de-, ne önümüzdekini geçebiliyoruz ne de arkamızdakiler bizi geçebiliyorlar. Sabit bir hızla, hava alanlarındaki taşıyıcı bantların üzerindeki bavullar gibi ilerliyoruz. Ta ki toprak yola girip, köylerin arasına dalana kadar.
10407716_709177055894492_6949197260554805872_n
Duvar ve ayırdıkları
Belki yaslanırdın bana, mahpusta duvar olsaydım
On ikinci kilometreyi geride bıraktıktan sonra sola sapıp, toz toprak bir yola giriyoruz. Yolun bir yanında inşaat makineleri çalışıyor, diğer yanında koşucuların attıkları pet şişeleri toplayan yaşlı kadınlar ve adamlar. Birden; broşürlerde gösterilen o tertemiz, yepyeni, pırıl pırıl dünyanın sonuna geldiğimizi anlıyoruz. İşte size gerçek bir Çin köyü, gerçek bir Çin köylüsü! Yol kimi yerde daralıyor, tek kişinin koşabileceği bir patikaya dönüşüyor. Bazen bostanların arasında, bazen kirli bir derenin kenarında, bazen de taştan yapılma evlerin avlularının kesiştiği yerde koşuyoruz. Yol çoğu zaman düz ama yer yer yokuş çıkmak zorunda kaldığımız da oluyor. Bostanlarda çalışan köylüler durup bize bakıyorlar ara sıra. Büyük bir olasılıkla “İşiniz gücünüz yok mu sizin? Terleyecekseniz faydalı bir iş için terleyin. Ne diye yoruyorsunuz kendinizi?” diyorlar içlerinden.  Yol inşaatının olduğu bir yerden geçerken önümdeki koşucuların kaldırdığı toz gözüme kaçmış olacak ki toprak yolun bittiği yerden ana caddeye kadar gözüm acıyor. Bir süre tam açamıyorum gözümü ama akıttığım yaşlarla çıkarıyorum toz parçalarını.
Doğarken ağladı insan, Bu son olsun bu son
Köy yollarında bir süre dolanıyoruz, aynı yerlerden geçtiğimi fark etsem de hangi yönde koşmam gerektiğini hep önümde koşan kırmızı numaralılardan öğreniyorum. Köyden tam çıkacakken kalabalık bir köylü güruhuna rastlıyorum. Omuzlarına beyaz bir pelerin takmış herkes. Bunun bir tören olduğunu anlıyorum ama gerekçesini kavramam için siyah bir minibüsü geçmem gerekiyor. Minibüs çok ağır hareket ediyor. Önünde üç yaşlı kadın var yürüyen. Ortadaki kadın ağıtlar yakarak ağlıyor, diğer ikisi onu omuzlarından tutmuş; yürümesine, ayakta durmasına yardımcı oluyor. Evet, bu bir cenaze töreni. Kadın, ailesinden birisini kaybetmiş olmalı. Cenaze bir kaplumbağa hızıyla ilerliyor, ben yolun bittiği yerden sağa dönerken son bir defa daha bakıyorum yaşlı gözlerle cenazeyi uğurlayan insanlara.
Hadi gel, Ay karanlık
Asfalt yola çıktıktan sonra biliyorum son düzlüğe girdiğimi. En son gördüğüm kilometre taşı on beş kilometreyi gösteriyor. Altı kilometre daha var. Artık hiçbir şey durduramaz beni. Bundan sonra ne acı var ne ağrı. Hatta önümdekilerin, arkamdakilerin, yanımdan geçip gidenlerin, benim yanlarından geçip arkada bıraktıklarımın birer birer kaybolduklarını fark ediyorum. Artık sadece koşan iki bacak var koca evrende. Yol ayaklarımın altında kayıyor yağlı bir iplik gibi. Hareket ettiğimin, nefes alıp verdiğimin bile farkında değilim artık. Sürtünmesiz ortamda salınım yapan bir sarkaç gibiyim adeta, dışarıdan bir kuvvet beni tutmadıkça durmam imkânsız. Kendimi kimi zaman müziğe veriyorum kimi zaman sayılara. Tam kareleri sayıyorum otuza kadar: 1, 4, 9, 16, …. 900. Bitince asal sayılara başlıyorum: 2, 3, 5, 7, 11,…. 101. Sıkılıyorum, o sırada başlayan parçayı söylemeye başlıyorum.
It’s My Life
It’s Now or Never
I ain’t gonna live forever
I just wanna live when I am alive.
It’s My Life.
Uzun süre kilometre işaretlerini görmüyorum. Aklımda hep son beş kilometreyi koştuğum düşüncesi var. Sonsuza kadar koşmayacağımı biliyorum. Bir yerde bitecek elbet. Ben koşmaya devam edeyim yeter ki, gerisi yolun karar vereceği şey. Budist rahiplerin “sat-hi” dediği bir halde, bir sonraki adımımdan başka bir şey düşünmeyerek ilerliyorum. Bir ara kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda yirmi kilometre işaretini görüyorum. “Evet” diyorum içimden, “bir yarış daha geldi geçti. Ahir ömrümüzde Çin Seddini de koştuk.”
And the pain will make you crazy. You are the victim of your crime
Bitiş çizgisini geçtikten sonra hafif bir baş dönmesi yaşıyorum ama birkaç yudum su içince geçiyor, yerin at sırtını andıran devingenliği. Uzun bir uzay yolculuğundan dünyaya geri gelmişim gibi hissediyorum bir süre. Etraf cıvıl cıvıl, buldukları gölgeliklere sığınıp dinlenen koşucularla dolu her yer. Çantamı ve öğlen yemeği adına dağıtılan sandviçleri alıp, gölgelik bir yere oturuyorum. Sevdiğim bir şiirin sevdiğim bir dizesini ters çevirip kendime okuyorum.
Yakın yerde soluklanacak gölge bana var.
Uzun yolun mahkumiyetinden yeni kurtuldum.**  
Şanhay’da tam marathon koşacağım kasım ayına kadar, uzun bir antrenman yolculuğunun benim için kaçınılmaz olduğunu kendime hatırlatarak, elimdeki su şişesinden büyük bir yudum alıyorum…
* Haruki Murakami, What I Talk About When I Talk About Running.
** İsmet Özel’in Mataramda Tuzlu Su şiirinden devşirme. Dizelerin aslı: Yakın yerde soluklanacak gölge bana yok / Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
DN: Fotoğraflara ne oldu bilemiyorum. Çok da önemli bir günün fotoğraflarıydı. Bulabilirsem tekrar koyarım buraya. Neyse ki şu video duruyor. https://www.youtube.com/watch?v=NuY0BBcG0zg 























04 Aralık 2013

Çin Mektupları 19 - Şanhay Maratonu, Okulum ve İnsan Zekası

                              Şanhay Maratonu, Okulum ve İnsan Zekası 

Günler ne kadar da hızlı geçiyor! Daha çok var deyip sürekli geçiştirdiğim Şanhay maratonu bile geride kaldı. Çok iyi hazırlanamadım maratona ama yine de fena değildi. Bu kadar soğuk bir havada ilk defa koşacağım için aslında biraz tedirgindim maraton gününden önce. Sabah uyanınca dün akşamdan kalma yeşil çayın üzerine sıcak su ekleyip içtim. İki tane de küçük "snickers" çikolata yedim ki koşarken bol bol şeker yakayım. Ardından da giyinip kendimi dışarıya attım. Daha önceki koşularda şort ve tek kat tişörtle yetinirdim. Bu koşuda, otelden çıkarken üzerimde üç kat giysi vardı. Ellerimde eldivenler, kafamda bere, altımda da hem içlik hem de uzun eşofman. Buna rağmen sabahın ayazı korkuttu beni. Yarışın başlayacağı “The Bund”a varıp, insanların rahat kıyafetlerini görünce biraz kendimden utandım tabii. Ahali gayet rahat, ne benim gibi spor ceketi giyen var ne de uzun eşofmanla seksenleri anımsatan. Üzerimdekileri çıkaramasam da eldivenleri ve bereyi çıkarıp cebime koydum. Bir süre başlangıç noktasının 50 metre kadar gerisinde ısındım, bacaklarımı gerdim, sorun çıkarmaya en yatkın yanım olan dizlerimi ovdum. Bir yandan da müziği açtım. İlk defa müzik dinleyerek maraton koşacaktım. Evdeyken doldurmuştum sevdiğim sanatçıların sevdiğim parçalarını.

Yarış tam zamanında başladı ama kalabalık uzun süre seyrelmedi. İlk birkaç kilometre hemen herkes zorluk yaşar, insanlar birbirine çarpar, ufak tefek kazalar olur. Oysa katılımcı sayısı fazla olduğundan, ilk birkaç kilometrede gerçekleşmesi gereken rahatlama onuncu kilometreden sonra -10 km koşanlar ayrılınca- başlayabildi. Kısacası ilk on kilometre tuhaf bir cebelleşmenin içindeydim. Bunda, koşma adabına yakışmayacak hareketler sergileyenlerin adamsendeci tavırları önemli bir rol oynadı doğal olarak.

Çinli arkadaşlar trafikte nasıl davranıyorlarsa koşarken de öyle davranıyorlardı. Arkaya bakmadan sağa sola atlayanlar, durduk yere depar yapıp bir anda önüne geçtiğin kişiyi zor durumda bırakanlar, yolun ortasında durup dinlenmeye ya da ayakkabısının bağını bağlamaya başlayanlar… Azıcık düşünseler binlerce insanın kendileriyle aynı şartlarda koştuğunu, bu duyarsızlıkları yapmazlar. Yorulduysan ve dinleneceksen, kenara çekilirsin. Maratonun adabı budur. Yolun ortasında pat diye durup, arkadan gelen yüzlerce insanın sana çarpmasını –ya da çarpmamak için mücadele vermesini- beklemezsin. Ben birkaç defa düşme tehlikesi atlattım. Önümde koşan bir yabancı; sağ arkasından gelip, sol önüne geçmek isteyen bir Çinli koşucunun hışmına uğradı. Çinli koşucunun ayağının topuğu, yabancı koşucunun ayağına çarptı. Herif yere yuvarlandı. Çinli koşucu arkasına bile bakmadan devam etti. Arkadan gelen bizler yabancı koşucuyu yerden kaldırdık. Neyse ki ağır bir hasar yoktu, eleman kaldığı yerden koşmaya devam etti.

Normal koşullarda böylesi ufak bir çarpmada insan sarsılmaz ama uzun bir mesafeyi koştuktan sonra insan bedeni ani gelişmelere tepki verememeye başlıyor. Yani, on santimetrelik bir eşik bile yokuş oluyor koşucu için. Bu yüzden maratonlarda, eğer cidden altın madalya için koşmuyorsan, başkalarıyla değil de kendinle yarışıyorsundur. Ha 3423’üncü olmuşsun ha 3235’inci! Çok bir fark yok arada. Mühim olan bitirmek, hiç durmaksızın koşmak, nefesine düzen vermek, adımlarına odaklanmak, hedefe kilitlenmek ve güzel şeyler düşünmek. Öyle paldır küldür, diğerlerinin konsantrasyonunu bozacak şekilde koşacaksan hiç koşma daha iyi. İnsanlar kendilerini yenmek için koşarlar; tembelliklerinin, bahane üreten egolarının, düzensizliklerinin üstesinden gelmek için. Kaosa daha çok kaos eklemek için değil.

Neyse, ben hiç durmadan 2 saat 10 dakikada bitirdim yarışı. Ahmet Kaya “Kafama Sıkar Giderim” dedi gaz verdi, Cem Karaca “Bana İstanbul’u Anlat, Nasıldır?” diye inletti ortalığı, Pilli Bebek “Dünya Yalan Dünyadır, Üstü Altı Rüyadır” deyip kırdı geçirdi, Ray Lamontagne “I never learnt count my blessings, I chose instead dwell in my disasters.” derken beni Vietnam günlerime götürdü, Zeki Müren “Ah Bu Şarkıların Gözü Körolsun” deyip yıllar öncesinin yaralarını deşti… Onlar söyledi ben koştum, onlar yüreğimi ateşledi ben bacaklarımı. Dizlerimde ciddi bir ağrı yaşamadan, herhangi bir nefes darlığı çekmeden 21,1 kilometreyi bitirdim. "Finish" kemerinin altından geçip, aniden durunca; başım birkaç saniyeliğine döndü. Kolay değil tabii, son iki saattir ayaklarımın altında kaymakta olan dünya bir anda durunca, dengem sarsıldı. Neyse ki kendime çabucak geldim. Biraz su içtim, nefesim düzeldi, renkler canlılaştı... 

Bitişte J bekliyordu. Fotoğraflar çektik. Yarışı bitirir bitirmez sigarasını yakanlara hayretle baktık. Bedava dağıtılan çikolatalardan ve bisküvilerden yedik. Ayakkabı çipini geri verip karşılığında 100 Yuan bile aldık. Sonra da aç ve yorgun bir şekilde otele geri döndük. Ben gün boyunca sürekli yemek yedim. Sanki koşarken midem delinmişti de yediklerim boşluğa gidiyordu. Yedim de yedim. Otele varmadan önce yoldaki Müslüman lokantasında yedim, otelden çıkınca yine yol üzerinde bir şeyler yedim. Lu Şun müzesine gitmeden önce yedim, müzeden hemen sonra bir daha yedim. Tren istasyonunda yedim, akşam eve varınca yedim. Gece yatağa girince duruldu ancak açlığım. Bir maraton gününü de bu şekilde bitirmiş oldum.

Çanco’ya vardığımı bana ilk anımsatan şey havadaki kükürt dioksit kokusu oldu. Bir de nedeni anlaşılmayan ayaz. Şanhay’ın havası hem daha ılıktı hem de daha temiz. Buranın soğuğu sanırım Ankara’nın soğuğu gibi. Kuru, nemsiz, insanı esir eden ama kendisi de coğrafyanın esiri olmuş mazbut bir şey! Havanın soğuk olması pek rahatsız etmiyor beni aslında. Sorun bu soğuğu görmezden gelen kentliler. Örneğin, Çanco’daki evlerin hemen hiçbirinde merkezi ısıtma sistemi yok.  Geceleri hava sıcaklığı sıfırın altına düşüyor, biz klimayla odayı ısıtmaya çalışıyoruz. Bunun nedeni Çanco’nun Yangtze nehrinin güneyinde olmasıymış. Nehrin güneyindeysen ısıtma sistemi kuramıyormuşsun! Şimdilik klimalar odaları ısıtmaya yetiyor ama ocak ayına geldiğimizde durumu kurtarabileceklerini hiç sanmıyorum. Bakalım o zaman ne yapacağız.

Hoş, tek sorun merkezi ısıtma sisteminin yokluğu değil. Kent sanki burada hiç kış olmuyormuş gibi inşa edilmiş. Örneğin bizim dairede tek bir elbise askılığı yok. Eve gelince montunu, kabanını nereye asacaksın? Yok öyle bir askı. Sadece evde değil, koca okulda da yok. Ya elbise askısı diye bir kavramla henüz tanışmamışlar ya da elbise askısı alırlarsa böylesi bir hareketin kışın gerçekliğini kabul etmek anlamına geleceğini düşündükleri için askının varlığını tümden reddetme yoluna gidiyorlar. İyi ama askıyı reddedince hava ısınmıyor ki! Ayrıca okulda da kalorifer olmadığı için sabahları ilk iki saat montla, kabanla oturuyoruz. Sonra yavaş yavaş klima odayı ısıtıyor da çıkarıyoruz kabanlarımızı, rahat bir nefes alıyoruz.

Beni en çok üzen öğrencilerin durumu. Sınıflar buz gibi. Çocuklar sabahtan akşama kadar montlarıyla oturuyorlar. Derste birbirleriyle konuşurken ağızlarından çıkan buharı görüyorum. Ben de derse montla gidiyorum. Klimalar odayı ısıtmaktan acizler. Hem onlar klimayı açsalar bile Çinli öğretmenler gelip kapıyorlar, bir de bunun üzerine pencereyi açıyorlar. Neymiş efendim, soğuk havada öğrenciler dikkatlerini daha iyi toplayabilirlermiş. Eğer sınıf sıcak olursa çocuklar mayışır, öğrenemezlermiş. Haydaaa, çocukların yarısı burnunu çekerken, diğer yarısı tir tir titrerken derse daha mı çok yoğunlaşmış oluyorlar? Her gün sınıf başına en az iki-üç öğrenci hasta, okula gelmiyor.

Okul öyle inşa edilmiş ki sanasın tropikal bir ülkede yaşıyoruz. Tayland’da olsak anlayacağım. Hava hep sıcak olduğu için okulun koridorları dışarıda olur. Orada öyleydi çünkü kış diye bir şey yoktu. Burası bildiğin eli ayağı donduran ayaz kardeşim. Dışarıya koridor mu yapılır? Öğretmenler odasından çıkıp, derse giderken dışarı çıkmamız gerekiyor. Tuvaletler de bildiğin dışarıda, koridorların sonunda. En savunmasız olduğumuz anlarda doğayla baş başayız, oh ne ala…   

Şunu anlayabiliyorum. Çin çok hızlı büyüyor ve bu büyümeyi sürdürmesi için devasa bir enerji ihtiyacını karşılaması gerekiyor. 1,3 milyarlık; enerjiye aç bir ülke ÇHC. Bu enerjiyi nereden bulacak? En rahat elde edilen enerji kaynağı olan kömürü yakıyor. Dünyadaki kömürün yarısını Çin tüketiyor. Bu kadar kömür tüketip, hava kirliliğinin olmaması düşünülemez. Yangtze nehrinin güneyinde merkezi ısıtma sisteminin olmamasının nedeni de aslında hükümetin kömür tüketimine, yani hava kirliliğine bulduğu çarelerden birisi. İyi ama ülke hızla büyüyecek diye okullardaki çocukları üşütmenin ne anlamı var? Toplumun kurban edilecek en son kesimi değil midir çocuklar ve gençler? Daha yavaş büyüse de insanlar ölmese olmaz mı? Daha insancıl, daha sağlıklı yöntemler bulunamaz mı? 

Bazılarına göre hava kirliliği gelişmenin bir gereği. Nasıl ki sanayi devrimi sırasında Londra'daki hava kirliliği yüzünden bazı haftalarda binlerce insan hayatını kaybediyordu, nasıl ki ABD'nin çelik ve diğer ağır metalleri üreten sanayi bölgelerinde hava kirliliği erken ölümlere neden oluyordu; şimdi de sıra Çin'de. Öyle görünüyor ki bazı ekonomistler bu işi sıraya dizmişler ve sırası gelen çeker mantığıyla duruma tarafsız yaklaşmaya çalışıyorlar. Yalnız unutulan bir şey var. Bugün İngiltere ve ABD hava kirliliği konusunda kendilerini aka çıkarmışlarsa bunun iki büyük nedeni var. Birincisi hizmet sektörüne kayan istihdam dağılımı. Bu kayış durup dururken olmadı tabii. Bunu tetikleyen, aslında kapitalizmin en büyük itici güçlerinden birisi olan dışa açılmaydı. Yani, fabrikalarını ülke topraklarının dışına inşa etmeye başlamış olmaları ve bilgi ihraç etmeleri. Bugün Çin'de binlerce fabrikası var batılı şirketlerin. Kendi ülkelerini kirletmiyorlar, Çin'i kirletiyorlar. Peki Çin ne yapacak? Başka bir Çin yok ki gitsinler kirletsinler? Sırası gelen çeker diyorlar ama dünyanın kaynakları sonsuz değil ki herkes sırayı bir sonrakine atabilsin. İşte bu noktada devreye Afrika giriyor. 

Bana göre Çinliler Afrika kıtasını kendileri için kurtuluş bölgesi olarak görüyorlar. Bu yüzden milyarlarca dolarlık yatırımlar yapıyorlar Afrika'nın çorak bölgelerine. Gün gelecek, dev Çin şirketleri bacalarından zehir tüttüren fabrikalarını Afrika'da açmaya başlayacaklar. Şimdilik sadece yollar, köprüler, AVMler inşa ediyorlar. Bir şekilde ileride inşa edecekleri dev sanayi-kentler için altyapı hazırlıyorlar. Doğal olarak fabrikalara giden yollar gerekecek, demir yolları gerekecek ham maddenin taşınması için, fabrikalarda çalışan Afrikalı halk için işçi kentler (örneğin 28 milyon nüfuslu Chongqing) gerekecek. O zaman gelince de Afrika'daki hava kirliliğini konuşmaya başlayacağız. Bu mükemmel bir şekilde işliyor gibi görünen resimde iki sorun var. Afrika'nın nüfusu Çin'in nüfusunu besleyecek kadar büyük değil. İkinci sorun da Afrikalı halkın Çinliler kadar naif olmamaları. İsyana, hak aramaya, mücadele etmeye daha yatkınlar. Bir kere ağızları yanmış tabii, bundan sonra yoğurdu üfleyerek yemek en büyük hakları.Yani işleri kolay değil Çinlilerin. Yalnız paranın açmayacağı kapı yoktur ve nasıl ki sigorta şirketleri insan hayatının değerini parayla ölçebiliyor; Afrikalı siyasetçiler de zamanla kimleri kurban vereceklerinin hesabını yapacaklardır. O güne kadar Çin'deki hava kirliliği ve ısıtılmayan okullar var olmaya devam edecektir. Çocuklar öğrenmenin ilk şartı olan fiziksel rahatlıktan mahrum bir şekilde, elleri kıçlarının altında ders dinlemeye devam edecekler.   
   
Biz yine öğretmeniz, çocuklara kıyasla durumumuz iyi. En azından öğretmenler odasında kaldığımız süre içerisinde pek üşümüyoruz. Öğrencilere cidden acıyorum. Hak etmiyorlar böyle bir muameleyi. Soğuk bir yandan, öğretmenlerinin ve ailelerinin onların cılız zihinleri üzerinde kurdukları baskı ayrı bir yandan, çektikçe çekiyorlar. Zavallılar bir nefes alamıyorlar. İşleri güçleri kelime ezberlemek, SAT sınavından daha yüksek bir puan almak. Yarın yine son sınıfların hemen hepsi Hong Kong’a gidiyor SAT’de son haklarını denemeye. Bir yandan ABD üniversitelerine başvurular, bir yandan bizim ciddi anlamda emek gerektiren ileri seviye derslerimiz… Arada kalıp eziliyorlar, gıklarını da çıkaramıyorlar. Sürekli uyukluyorlar, sürekli yorgunlar. 18 yaşındaki genç erkeklerdeki, genç kızlardaki enerjinin onda biri yok bunlarda. Kanları çekilmiş, damarları havayla doldurulmuş zombiler gibi dolanıyorlar etrafta. Uykuya o kadar muhtaçlar ki benimle konuşurken bile uykuya dalanlar oluyor. Çocukla bir şeyler konuşuyoruz, o gülüyor falan. Sonra hoooop, çocuğun gözleri kayıyor. “Git yüzünü yıka” diyorum. “Yok ben uyumuyorum ki” diyor. Çalış, çalış, çalış…   

Soruyorum ne okuyacaksın üniversitede diye. “Sosyoloji” diyor. “Ehh, o zaman Calculus BC dersini neden alıyorsun? Zorunlu bile değil.” diyorum. “Ailem öyle istiyor.” diyor. Sosyoloji okuyacak çocuğa Taylor serilerini anlatan ben de suçluluk duyuyorum elbette ister istemez. Çocukların bazıları yükü kaldıramıyorlar. Duyumlarıma göre bir kız öğrenci psikiyatri desteği almaya başlamış ve uzun süre okula gelemeyecekmiş. Kontak attı doğal olarak, kaldırmadı kablolar! Benim sınıflarımdan birinde de bir çocuk var kuşkulandığım. Bu aralar bir kenara çekip konuşacağım ya da yukarılardan birilerine bildireceğim. Çocuk sürekli kendi kendine konuşuyor, durduk yere gülüyor, hep yalnız başına oturuyor. Endişelenmeye başladım. Bu yaşta çocuklar bu kadar gergin ipin arasında kalmaya dayanamazlar. Gencecikler daha; naifler, sesleri çıkmıyor diye üzerlerine her şeyi yıkamayız! Tek bir sınav olsa kafalarını takacakları, belki sorun olmaz ama bu çocuklar hem sınava çalışıyorlar, hem liseden mezun olmaya çalışıyorlar (ayrı bir sınav), hem bizim üniversite düzeyinde verdiğimiz AP derslerini takip ediyorlar… ÇHC’den yaşayıp, İngilizce dilince verilen ABD tarihini öğreniyorlar ya! Bunun tersini düşünelim. ABD’de yaşayan bir liseli çocuk ülkesinde Çince öğrensin ve Çin’e adımını bile atmadan Çin tarihi hakkında yapılacak olan sınava hazırlansın. Çince kompozisyon yazsın, Mao’yu ve Ding Ling’i, Sun Yat Sen’i tartışsın! Çalış, çalış, çalış… Nereye kadar? Ne çalıştığının bir önemi yok mu? Yoksa Lao She’nin “Rickshaw Boy”u gibi ömür boyu pedal çevirmek mi var kaderde?

Ben bütün bu ders çalışmaların onları nihayetinde daha başarılı ve mutlu edeceğine bir türlü inanamıyorum. Örneğin, İstatistik dersimi alan K diye bir çocuk var. Hiçbir şeyi anlamıyor. Kafası almıyor ya da zor geldiği için takmıyor. Ama görseniz dünyanın en mutlu, en rahat insanı K. Diğer arkadaşları stresten on beş parçaya bölünürken, K etrafa gülücükler dağıtıyor. İşin en tuhaf yanı ise benim K’nın ileride başarılı ve mutlu bir insan olacağına inanıyor olmam. O stresten on beş parçaya bölünüp, on beş ayrı işi aynı anda yapmaya çalışanlardan ne kendilerine ne de dünyaya pek bir faydası olacak. Gelecek; kafasını sakin ve salim tutabilenlerin, yaptıkları işe odaklanmayı başarabilenlerin, dikkatlerini dağıtan şeylere yüz vermeyenlerin olacaktır.

Yaşlandıkça; insan hayatında zekânın rolünün ne kadar az olduğunu, insanın karakterinin onun asıl kaderi olduğunu fark ediyorum. Karakteri; yani cesareti, risk alabilirliği, merakı, hevesi, iletişim kabiliyeti, ânı yaşama dürtüsü, kararlarının arkasında durabilme dirayeti. Zekâ dediğimiz ve mekanik bir soru çözme kabiliyetine indirgediğimiz özelliğimiz aslında bizi uzun vadede kaybedenlerin arasına yolluyor. Bunun farkına varmam için 36 yaşıma gelmem mi gerekiyordu? Sanırım evet, yaşamadan anlaşılmayacak bir şey bu. Yaşamadan, deneyimlemeden, hata yapmadan anlaşılmayacak bir şey.     

Konu iyice dağıldı. Bu yazı da böyle olsun. Maratondan başlayıp, okulla devam edip, zekâyla bitirmiş olayım. Bir mektuba da bu yakışır zaten. 

Aşağıya maraton gününün fotoğraflarını koyuyorum. 

--- 

Bunlar maratonu düzenleyen kurum tarafından çekilmişler: 













Bunları da ben çektim ya da J çekti:


Maratondan önce, ısınma dakikaları

Maratondan bir gün önce, spor merkezinde diğer koşucular arasında adımı buldum :)

Yarış başlamak üzere... Wu, sı, san, er,...

Bereyi çıkardım koşarken. Eldivenlerden birisi yolda düşmüş. Bere hala duruyor. 

Yarıştan sonra. Telefon, sigara ve mutluluk telaşı... 

Yarıştan hemen sonra. 

Yarış günü, öğleden sonra. Lu Xun Müzesinin Önünde. 

Yarıştan hemen sonra. Metroya doğru yürürken. 

Koşudan sonra J'nin çektiği ilk fotoğraflardan birisi. 
Bunu internetten aldım:

Chongqing Kenti. Kaynak: Wikipedia

21 Aralık 2011

Running Through the Past

“Pain is inevitable, suffering is option” says Haruki Murakami, a well-known novelist and a long-distance runner. Running, like all other sports, requires mental discipline and physical endurance. One cannot even run 10 km without the proper training, as otherwise things might go very wrong and long-lasting injuries might occur.

We went to Cambodia to complete a half-marathon. The goal of the run is both to arrange a big sports movement and to help the long-time suffering people of Cambodia. The location is perfect as the route is passing through the ruins of the Angkor temples, going along a small lake, reaches at some dirt roads and ends at a point where we can see the entrance of the ancient temple city. The contrast between the excitement of the event and the tranquillity of the path was perhaps what made it a unique experience for majority of the runners. Running beside a lake whose surface seems as smooth as newly-ironed bed sheet, running through the centuries-old ruins whose spirits are awake as if they have never been asleep, running with thousands of young souls whose only aim to finish the race before the frying heat of the sun hits our bare heads...



For many of us, this is the first half-marathon and being an underdog it is impossible not to be intimidated by the size of the experience while at the same time not to be overwhelmed with the possible achievement at the end. It is not the distance to be beaten, it is not the time to be challenged! It is our own lazy souls, our own laid-back personalities, our own lives to be disciplined and to be taught. The difficulty is an undeniable reality of the show. However, the naïve belief one might have about the power of collectivism can work here as a catalytic essence. “If everybody runs, I can run too.” is probably the biggest source of energy for many runners here.



The race started at 6:30 am for which we need to wake up at 4 am. With the start sign, people began moving and mumbling like a locomotive starts its long journey at a station together with the whistles and notchings. The metaphor of train station and the departing locomotive can work as far as waving hands beside the railway and the distant eyes staring at the disappearing individuals. Slowly, the cacophony in the air is replaced by the pure sound of the footsteps and the heavy breathings. The lake, as tranquil as an invitation letter for the ants to lean over and drink water, the air as cool and pure as the freshness after the rain, the ruins as vivid as the paintings of Van Gough...

Then things get harder and harder as one can imagine after a few kilometers. Some stopped and rested for a while to stabilize their breathing, some stopped to take the photos of magnificent views in the temple ruins, some stopped to help those who didn’t want to stop, some slowed down to touch the hands of the kids cheering beside the running path, some left the route to the woods for a quick pee… The race continued with the pain going along with us. Some had knee pain from beginning to the end; some ran with twisted ankles, some had trouble with toe nails or squeezing shoes.

However, the spirit was high as I have seen a guy running with a heavy bag on his back and a mother running with the teddy bear –most probably she was helping her daughter’s teddy bear to finish a half-marathon- . The most motivating factor after the never-ending flow of runners in front of me was seeing someone with a message at his back “Run faster, you are still behind me!”. It was slightly obnoxious but otherwise no one would care of it.



Once you reach the 15 km sign, you realize that stopping and resting are no more options. No matter how much pain you have built inside the walls of your body or how little stamina left in your stubborn soul, you have to keep going. As people passing by or cheering beside the path, the finish line becomes an inevitable destiny for the runner, a gift that the runner deserves, a divine trophy that one can only dream about.

I reach the finish line and see some of my colleagues waiting there. The others came one by one and the final scene was an unforgettable moment for everyone. Limping, complaining, and whining about the various injuries while at the same time feeling satisfied deep inside with the achievement came along after 21 km of sweat, inner-talk and pain. Exhausted with the run and with the heat from the rising sun, we decided to get back our hotel rooms for some rest. Before getting on the bus we took several photos and for the last photo we handed the camera to a local young boy. At that moment, I thought “If he runs away with the camera now, none of us could go after him and catch him, considering our exhausted muscles :)” Fortunately, he was a good boy, not as naughty-minded as I was.

Despite the fatigue, we managed to have fun all afternoon, eating and drinking till late hours of Sunday evening. Someone asked while eating the quasi-happy pizzas and drinking the Angkor beers; “Shall we come here next year again?” The answer was a “BIG YESSSSSSS”...



*** Photos on this page are taken by Steve P, Hugh M, Fiona D, Curtis G and Andrew A. Thanks to all for giving me the photos and asking me to write this short article. This will be published in school's newsletter.

20 Kasım 2011

Koşmak ve Yazmak Üzerine




Haruki Murakami’nin “What I Talk About When I Talk About Running” adlı kitabını az önce bitirdim. Üretken bir romancı olan Murakami, aynı zamanda sıkı bir koşucu. Kitabı yazmayı bitirdiği 2008 yılına kadar, 26 maraton koşmuş, hayatını koşmak ve yazmak diye iki ana uğraşıya adamış, alabildiğine disiplinli ve varmak istediği hedefe rahatça kilitlenebilen birisi. Romanlarında genelde Japon halkının bireyci, yalnızlaştırılmış, kimi zaman trajik kimi zaman gülünç hayatlarını konu alan; absürd üzerinden ciddi edebiyat yapmaya çalışan, “The Wind-Up Bird Chronicle” dışındaki yapıtlarında, dünyadaki ya da ülkesindeki toplumsal sorunlara hemen hemen hiç değinmeyen bir yazar olarak tanımlanabilir kendisi. Genel olarak yalnızlığı, terkedilmişliği, arayışı, monotonlukta görülen kaosu işleyen, insanların iç dünyalarıyla ilgilenen bir romancı. Romanlarında tekrar eden sahneler şöyle sıralanabilir: asansörde ya da kuyu dibinde yalnız geçirilen gece ve ardından gelen büyük fiziksel/zihinsel değişiklik, kaybolan kedi ya da köpek, Yunan adalarında nedensiz yere yok olmak, pop kültüre yapılan göndermeler, jazz seven orta yaşlı ana karakterler, sıradışı huyları ya da alışkanlıkları olan kişilikler, aklın almayacağı tuhaf olaylar (gökten balık yağması, bir gecede ana karakterin tüm saçlarının beyazlaması gibi)... Sanırım şimdiye kadar beş romanını okudum Murakami’nin. En son Bangkok’dan öykü derlemesini almıştım ama öyküleri fazlasıyla post-modern, fazlasıya klişe bulduğum için üç-dört öyküden sonra bırakmıştım kitabı.
Kurgu yapıtlarını okumaya alıştığınız bir yazarın kurgu olmayan bir yapıtını okumak aslında kolay bir şey değil. Bir kere, ister istemez, ciddi bir önyargı oluşuyor kafamızın derinliklerinde. “Bu adam yine zırvalayacak, abuk subuk konulara girip, kendisinin ne kadar zeki, okuyucuların ne kadar aptal olduklarından dem vuracak.” gibisinden en büyük titanikleri bile batıracak azamette bir buzdağı var içimde, itiraf etmeliyim. Dolayısıyla, kitabı elime almadan önce ciddi ciddi mücadele verdim kendimle. Kitabın kısalığı ve bugünlerde bir yarı-maratona hazırlanıyor olmam, yardımcı oldu karar vermeme ve nihayetinde okudum. İki hafta sonra bir yarı-maraton koşmayacak olsaydım okurmuydum, bilemiyorum! Büyük bir olasılıkla okumazdım.
Kaygılarımın aksine mütevazi bir Murakami vardı bu kitapta. Ben benim, etten-kemikten bir insan yavrusu, ne fazla ne eksik! Ne yapmak istediğini bilen ve amacına ulaşmak için gereken her türlü fedakarlığı yapmaya hazır bir koşucu, yazar, vatandaş, koca, gezgin, müzik kolleksiyoncusu. “Acı kaçınılmazdır ama ıstırap çekmek bir seçenektir.” cümlesiyle hem koşmayı hem de yazarlığı özetlemiş, “Ne koşmak için ne de yazmak için ciddi bir nedenim yok” diyerek de yaşam felsefesini ortaya koymuş Murakami bu kitabında. Genel olarak kitapta anlatılanlar, bir maratona nasıl hazırlandığı, koşarken neler hissettiği, acıya karşı (özellikle kas ve diz ağrıları, çeşitli sakatlıklar, ara sıra nükseden arızalar) nasıl mücadele ettiği, koşu bittikten sonra duyduğu tatmin olmuşluk hissi, koşmadığı zamanlarda yazmaya ve diğer işlere nasıl yöneldiği gibisinden yazarın gündelik hayatının ayrıntılarından ibaret. Bunun dışında da pek bir şey yok. Yer yer yazarlık ve koşma üzerine paralellikler kuruyor olsa da bu sayfalar ya çok kısa ya da ciddi bir derinlikten yoksun. Yalnız ben yazarın bunu kasıtlı olarak yaptığını düşünüyorum çünkü yazarlar yazmak üzerine yazmayı sevmezler. Çünkü her yazarın yazma biçimi farklıdır ve bu bir çeşit meslek sırrıdır. Meslek sırlarını beraberlerinde mezara götürmek isterler. Çünkü bu sır onları ve yazdıklarını farklı kılar.
Yazarlığın ve koşmanın disiplin gerektiren uğraşılar oluşu, enerjinin yanında inadın ve dayanıklılığın önemli bir rolünün olduğu, zihinsel yoğunluğun sınırlarında gezmeden her iki uğraşıda da sona ulaşılamayacağı gibi koşutluklardan bahsediyor Murakami. Sonuç olarak umduğumu bulamadığım ama koşmaya hazırlanan entellektüel zihinlere tavsiye edebileceğim bir kitap bu. Koşmuyorsanız okumayın çünkü kitapta anlatılanların büyük bir çoğunluğu ancak uzun mesafe koşucularının anlayacağı türden iç konuşmalar ve tespitler. Yazarlık gibi bir amacınız olmasa bile eğer koşuyorsanız bu kitaptan alabileceğiniz ilhamlar olabileceğini söyleyebilirim. Sonuçta kitap koşmak üzerine bir iç hesaplaşma, koşmayı bir yaşam felsefesi haline getirmiş, takıntılı denilebilecek açık bir zihnin denize attığı bir şişe...
Yaklaşık son altı yıldır ben de koşuyorum. Her gün koşan birisi değilim ama fırsat buldukça koşmaya, kendimi o sessizlik denizine salmaya, ne aradığımı bilemeden yola çıkmaya çalışıyorum. Çünkü ancak koşarken, kafam, dalgalı bir denizde batmaktan kurtulmuş bir tahta parçası gibi kendi başına seyrediyor, sağa sola savruluyor, gözlerimin gördüğü şeylerden farklı anlamlar çıkarıyor. Benim için koşmak yazmanın ilk basamağı diyebilirim. Tabii ki yazdığım her öykünün ilk fikri koşarken gelmiyor aklıma ama pek çoğu koşarken gelişiyor ya da değişiyor. Koşarken nefes alıp vermeyi ritmik hale getirdikten ve hızı sabitledikten sonra (Bu genelde 2 km sürüyor benim için) insan bedeni açısından geriye ciddi bir sorun kalmıyor. Ondan sonrası dizler ve ayak bilekleri müsaade ettiği sürece devam etmek ve aklını yolun karanlığına bırakıp, hayalgücünü gökyüzüne salıvermek. Murakami’nin bu kitabını okumadan önce, onun yazdığı romanlardaki tuhaf konuları nereden bulduğu üzerine düşünmüştüm bir ara ve nasıl olduysa bu sorunun yanıtı bana yine koşarken gelmişti.
Bulduğum yanıt şuydu: Ancak koşarken gelir o karamsar ya da gülünç düşünceler insanın aklına. Ya uyurken ya da bedensel ağır bir yükün altındayken, rastlantısal diyebileceğimiz düşünce okları birbirlerini bulabilirler zihnin o engin uzayında. Uyurken de bedensel olarak kendimizi zorlarken de akıl bir süreliğine bizi terkeder. Geriye saçma sapan düşüncelerin işgaline açık, savunması delik deşik olmuş bir zihin kalır. İşte bu zayıf anda doğar o yaratıcı fikirler, en akla gelmez kavramlar birbirlerini rastlantısal olarak bulurlar, bir çeşit “random walk”, tıpkı atom hızlandırıcılarının tünellerinin içinde birbirleriyle çarpışan milyarlarca parçacık gibi çarpışır sıfatlar isimlerle, zarflar yüklemlerle. Gölde yüzen mavi bir kedi gülünç gelmez o anda, kente bir yılan gibi sokulan kızıl sel suları da...
Fakat iyi fikirler yetmez bir öyküyü, bir romanı başarılı yapmaya. O fikri geliştirmek, süsleyip püslemek, işe yarar hale getirmek gerekir. Bana göre Murakami bu noktada başarısız bir yazar. İyi fikirlerle kurguya başlayan ama bu fikirleri iyi işleyemeyen birisi. Yani bitirmek kadar nasıl bitirdiğine önem vermeyen bir yazar. Belki de bunda maraton koşucusu olmasının büyük bir etkisi vardır. Sonuçta koşarken nasıl koştuğunun, kimin için koştuğunun, kime ne mesaj verdiğinin bir önemi yoktur. Önemli olan 42.2 kilometrelik mesafeyi koşmak ve bitirmektir. Bunu kendisi de defalarca belirtiyor kitabında. Oysa benim için ne için yazdığım, kime ne mesaj vermek istediğim, en az hikayenin sanatsal güzelliği kadar önemli. Ne biçimi içeriğe kurban etmeyi ne de içeriği biçime kurban etmeyi kabul ediyorum. Okuyucu güzel bir yapıtı okumalı ve okurken zevk almalıdır. Aynı zamanda kitabı bitirip, raftaki yerine koyarken kafasında soru işaretleri olmalı; insanlığı, acıyı, aşkı, yaşamı, sanatı sorgulayan sorular zıplamalıdır zihninde. Aksi takdirde yazar ile hokkabaz arasında pek fark kalmaz. Birisi sahnedeki araç-gereciyle eğlendirir, diğeri kelimeleriyle. Eğlendirmek tabii ki güzeldir ama düşündürerek eğlendirmek daha güzeldir.
Kitabı okurken aklıma gelmedi değil, “Acaba ben yazsaydım böyle bir kitap, nasıl bir dil, nasıl bir yöntem seçerdim?”. Sanırım ben koşudan çok yazarlığa önem verir, aralarındaki koşutlukların daha bir altını çizer; yaşamı, yazıyı ve genel anlamda zorlukları sorgulayan bir deneme kitabı çıkarırdım ortaya. Tek sorun henüz ciddi bir koşu tecrübemin olmaması. O da zamanla olacak, yavaş yavaş birikecek bir şey. İğneyle kuyu kazmak nasıl roman yazmak için kıyas olabiliyorsa, maraton koşarken atılan her adım da maratonun tamamına kıyas olabilir. Ne romancı yazdığı romanın sonunu bilir başlarken ne de maratoncu 200 metre ileride kendisini nasıl bir yokuşun beklediğinin farkındadır. Bilmemek mutluluktur her ikisi için de! Bilmedikleri için hızlarını ve hırslarını koruyabilirler, bilmedikleri için devam etmeye hakları vardır, bilmedikleri için koşmak da yazmak da değerli uğraşılardır.
Bizler de bilmediğimiz için yarını bekleriz umutla, bilmediğimiz için bir sonrak sayfayı çeviririz heyecanla. Bilmediğimiz için yazarız kimi zaman. Tatmin olmak yazının son noktasını koymak, maratonun bitiş noktasına varmaktır. İyi bir yarış çıkarabildiysek, iyi bir yazıyı ortaya koyabildiysek ne mutlu bize.