Bu Blogda Ara

çince etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çince etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2014

Çin mektupları 23 - Çinliler, Çince ve Matematik

Tayland’da tatildeyken günlerimin çoğunu köydeki evimizde geçirmiştim. Yine bir gün oturmuş, akşam olmasını beklerken J’nin teyzesi ve eniştesi geldi. Teyze İngilizce öğretmeni, enişte çiftçi. Teyzeyle İngilizce konuşabilmek güzel bir şey. İsan’ın bir köyünde lüksün alâsı, deplasmandayım sonuçta.  Enişte hiç İngilizce bilmiyor. Ömrü tarlada geçmiş, tam bir toprak işçisi. Eli, ayağı güneşin altında çok kalmış olmaktan dolayı kapkara olmuş; yüzü, gözlerinin kenarları yılların birikimini yansıtırcasına kırış kırış, bir ağacın gövdesindeki katmer katmer kabuklar gibi. Ona bakınca beden gücü gerektiren işlerin ne kadar benden uzak oldukları düşüncesi geliyor aklıma hep. Topraktan hayatını kazanan bir adam, sıkıyor çamuru içindeki cevheri alıyor. İşin tuhafı enişte Çin kökenli. Anası babası Çin’den göçmüşler Tayland’a. Yani aslen Tayland’lılara göre daha beyaz olması gerekirken, durum tam tersine dönmüş nasıl olmuşsa. Bizim Laos asıllı kayınpeder onun yanında pamuk prenses…

Soldan sağa: Enişte, kayınpeder, kayınvalide, teyze
Neyse, misafirler geldiler. Oturduk muhabbet ediyoruz evin arkasındaki avluda. Konu çok da dolanmadan benim Çin’de yaşıyor oluşuma geliyor. Teyze hemen sordu. Nasıl Çinli çocuklar, çok zekiler değil mi? Çok terbiyeli ve disiplinliler diye duyduk biz, doğru mu? Ben hem sevindim bildiğim konuları konuşacağız diye hem de biraz tedirgin oldum yaygın bir görüşe karşın kendi anti-tezimi nasıl kuracağımı bilemediğim için. Dilimin döndüğünce, onun da anlayabileceği basit kavramları seçerek izah ettim Çin’deki durumu ama sonuçtan ben bile pek memnun kalmadım. Bilgi yoksunluğundan çok derli toplu bir düşüncemin olmayışıydı savunmamdaki eksikliğin nedeni.

Bu olaydan iki hafta kadar sonra, Çin’e geri dönüşümün üçüncü gününde, internette bir makale okudum Çinli öğrencilerin matematikteki başarılı oluşları üzerine. Ardından biraz araştırdım, kendi gözlemlerimi ve yaşadıklarımı düşündüm. Çinli öğrencilerin diğer ülkelerdeki öğrencilere kıyasla matematikte daha iyi oldukları önermesi neye dayanmaktadır? Bu soruya yanıt verelim.

Öncelikle Çinlilerin diğer ulusların mensuplarına göre genetik nedenlerden dolayı daha zeki olmadıklarını kabul edelim. Çünkü aksini iddia edersek kafatası milliyetçiliğine saplanır, faşist bir bataklıkta boğuluruz. Dolayısıyla sorumuz Çinlilerin matematikte iyi olup olmadıkları değil, Çinli öğrencilerin uluslararası sınavlarda neden başarılı olduğu ve bu başarının matematik öğrenimindeki yansımalarının ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığıdır. Bu soruyu yanıtlarken doğal olarak sınavlarda başarılı olmanın ne anlama geldiğini de irdelemeye çalışacağım.

Çin’de bir dönem boyunca öğretmenlik yapmış birisi olarak Çinli öğrencilerin daha önce çalıştığım diğer ülkelerdeki öğrencilerden farklı bir bilgi edinim ve sindirim tarzları olduğunu gözlemlemedim. Takıldıkları yerler, anlamakta zorlandıkları yerler, kafalarını karıştıran sorular ya da detaylar genelde Türkiyeli, Vietnamlı ya da Taylandlı çocuklarla hemen hemen aynı. Bunun yanında verdiğim sınavlarda çıkan sonuçların dağılımları da diğer ülkelerdeki sınav sonuç dağılımlarından ne şekil olarak (standart sapma, varyans vb) ne de merkezi ölçütlerin (ortalama, medyan vb) değerleri bakımından farklı. Bu durumda Çinlilerin matematikte iyi olduklarının bir modern efsane olduğunu söylemiş oluyorum. Tabii ki her efsane gibi bunun da doğuş ve yayılış mekanizmasını nesnel bir incelemeyle araştırabilir, derinlemesine bir çözümlemeye girişebiliriz.

Ders çalışan bir öğrenci.
Efsanenin en büyük destekleyicisi uluslararası PISA sınavları. Çin, Hong Kong, Singapur gibi ülkeler bu sınavlarda yıllardır en üst sıralarda yer alıyorlar. Hong Kong’un ve Singapur’un birer şehir devleti olduklarını hesaba katarsak başarının arkasındaki nedeni de görmüş oluruz. Şehir devletlerinde köy okulu yoktur, kırsal kesim yoktur, deneyimsiz ya da yetkinliği olmayan öğretmen yoktur. Çocukları için tüm eğitim olanaklarını seferber eden orta ve üst sınıf aileler vardır. Peki ya Çin, 1 milyar 300 milyon nüfusuyla Çin nasıl beceriyor sıralamada üstlerde yer almayı. Çok basit; kendisini bir şehir devleti olarak göstererek. Çin’in PISA verileri sadece Şanhay’dan toplanıyor ve Çin hükümeti, Şanhay’ın dışındaki okullarda yapılan sınavların sonuçlarının ilan edilmesini yasaklıyor. (OECD ortalamasındaymış kırsal kesimin sonuçları).Ülkenin en gözde okullarının, en iyi öğretmenlerinin, en yüksek standartlı eğitim teknolojilerinin kullanıldığı bir şehir Şanhay.  Örneğin Tibet’in bir köyündeki çocuğu hesaba katmıyor, Yunnan’daki köylünün çocuğunu sınava dâhil etmiyor. Bu çocukları dâhil etse ortalama düşecek, Çin’in sıralamadaki yeri belki çok daha aşağılarda olacak. Ayrıca diğer eyaletlere kayıtlı olup da Şanhay’da göçmen statüsünde yaşayan Çinli aileler ise zaten çocuklarını on beş yaşından sonra Şanhay’daki okullara gönderemiyorlar. Bunun nedeni Çin’de katı bir şekilde uygulanan Hukou sistemi. Nüfusunun kayıtlı olduğu yerde okuyabilir ve çalışabilirsin. Aksi halde ciddi yaptırımlarla ve kısıtlamalarla karşılaşabilirsin. Örneğin, sağlık hizmetlerinden faydalanamamak gibi. Eee, kırsal kesimi katmadık, kırsal kesimden gelen orta ve düşük gelirli ailelerin çocuklarını gönderdik. Ne kaldı geriye? Şanhay’ın elit kesimi. Onlar da bir zahmet başarılı olsunlar artık. Zaten tek çocuklular, zaten tüm gelecek planları bir çocuğun üzerine kurulu. Bunca kıyaktan sonra! 
Tiger Dad & Tiger Mom
Şunu söylemekte fayda var. Matematik sınavında başarılı olmak matematikte başarılı olmanın kanıtı değildir. Özellikle çocukların sürekli bir sınav dürtüsüyle yaşadığı Çin toplumunda, sınav sonuçları gerçek entelektüel seviyeyi yansıtma konusunda bir hayli başarısız kalacaktır. Çünkü bu ülkede her şey sınavla yapılıyor ve sınav geçip önemli yerlere gelme binlerce yıllık bir geleneğin getirisi. Nüfusun çokluğu ve kaynakların göreceli olarak azlığı sınavları zorunlu kılıyor olabilir. Konfüçyüsçü geleneğin uzun yıllar hâkim olduğu Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerde de PISA sonuçları yüksek çıkıyor. Bunun en büyük nedeni yine burada olduğu gibi; sınav delisi olmuş, sınavlara hazırlanmayı başarılı bir hayat için elzem gören toplumlardır.  Çinli öğrencilerin sosyal etkinlik konusunda zayıf olmaları, spora ve sanata lise yıllarında hemen hemen hiç vakit ayırmamaları, derslerin işleniş biçiminin pasif bir öğrenim uygulamasından ibaret olması ve daha pek çok etkeni sayabiliriz yüksek sınav sonuçlarına neden olarak.

Yorgun ama azimli. Az daha gayret, az kaldı. 
Benim çalıştığım okulda öğrenciler okula sabah 7’de geliyorlar ve bugünlerde evlerine akşam 8’den sonra gidiyorlar. Sabahtan akşama kadar işledikleri tüm dersler aynı sınıfın içinde gerçekleşiyor. Kâğıtlara sürekli olarak bir şeyler yazıyorlar, boşlukları dolduruyorlar, çoktan seçmeli sınavcıklarla kendilerini büyük sınavlara (Gaokao ve Hueykao) hazırlıyorlar. Ellerinde formül kitapçıkları; gözleri kan çanağına dönene kadar ezberliyorlar. Akademik başarıya bu derece önem verdikten sonra sınavlarda başarısız olduklarını görmek şaşırtıcı olurdu zaten. Bazen Çinli öğretmenlerin sınıflarının yanlarından geçerken göz ucuyla bakıyorum. Öğrenciler mum gibi oturmuşlar, hepsi boş bardak gibi. Karşılarındaki dolu sürahiden kendilerine düşecek damlaları gözetliyorlar. Bir çeşit dershane havası var okullarda. Öğrenen ve öğretilen düalizmi sonuna kadar işliyor, arada gri bir bölge olmadığı gibi geçişi yanlış gören bir anlayış da var.

Gaokao sınavından bir görüntü. 
Örneğin bizim okuldaki Fizik öğretmeninin bir kere bile laboratuvar kullandığını görmedim. Okulda laboratuvar var mı onu bile bilmiyorum. Yalnız, deney yapmadan, gözlem yapmadan, gözlemlerden sonuçlar çıkarmadan, tümevarımsal hipotezler üretip sonra bu hipotezleri sınamadan çocuk nasıl öğrenecek Fizik dersini, çok merak ediyorum. Ben bu dönem İstatistik dersinin notunun yarısını projeden vereceğim dedim. Sınıfta kıyamet koptu. Sınav daha iyiymiş, çalışır geçerlermiş, takım çalışması olunca en tembel olan yüzünden en çalışkanın da notu düşüyormuş. Bunları söylemeleri güzel ama beni yıldıramadılar. Dedim “Sınav yine olacak ama ben sizin birlikte çalışmanıza, bir şeyler üretmenize, kendi zamanınızı yönetebilmenize, ürettiklerinin eleştirebilmenize, düzeltmeler yapmanıza, verilerden sonuç çıkarmanıza, karmaşık bir bilgiyi basitleştirip arkadaşlarınıza ve diğer öğretmenlerinize sunabilmenize puan vereceğim. Bu benim için tüm sınavlardan daha değerlidir.” Zor tabii çocukların kafasındaki öğrenme önyargısını kırmak. Ben derslerde oyunlar oynatıp, etkinlikler düzenleyince bazıları bunu vakit israfı olarak görüyorlar. Onlara da diyorum, “Bu derslerin değerini çok sonra anlayacaksınız. Şimdilik eğlenmenize bakın.”

Ders çalışan öğrenciler.
Çinli öğrencilerin matematikte diğer ülkelere kıyasla daha başarılı olduklarını söyleyemeyiz belki ama Çinli öğrencilerin matematiğe diğer ülkelerdeki öğrencilerden daha fazla ilgi gösterdiklerini iddia edebiliriz. Bunun için önerilen hipotezlerden iki tanesi ilgimi çekti ve içlerinden birisinin en azından lise ve öncesi matematik öğreniminde katalizör rolü görebileceğini düşünüyorum.

Çalış, çalış, çalış...
Birinci hipoteze göre Çinlilerin matematikte iyi olmalarının nedeni Çincedeki rakamların tek hece olmaları ve sayıların mantıksal bir dizgeyi takip etmeleridir. Rakamların tek hece olmasının ezbere ve tekrar yardımcı olduğunu iddia ediyorlar ama dünyanın pek çok dilinde rakamlar tek hecelidir. Örneğin Tayca rakamlar: nıng, song, sum, si, ha, hok, cet, bet, kao, sip. Dokuz hariç hepsi tek heceli. Vietnamcada da rakamlar tek hecelidir. Şimdiye kadar ne Taylandlıların ne de Vietnamlıların matematikte çok üstün olduklarına dair bir bildirim almadım. Dolayısıyla ünlü bir istatistikçinin iddia ettiği gibi rakamların tek heceli olmaları o dili kullananları matematik dehası yapmaz.

Sayıların mantıksal dizgesi denilen şey ise, örneğin “elli üç” sayısını “beş on üç” olarak okuyabilme özgürlüğü. Doğal olarak toplamada ve çıkarmada bu dizge işe yarıyor. Örneğin, yirmi üç artı otuz beş kaç dersek, Türkiyeli bir öğrenci sözcükler arasındaki ilişkiye bakmaksızın toplamayı yapar. Sonuçta yirmi artı otuzun toplamının elli olması için sayıların onlar basamakları arasında sözsel bir ilişki görmek gerekmez. Bu tamamıyla ezbere dayanır. Oysa bir Çinli öğrenci “iki on üç artı üç on beş” diyeceği için toplamayı rakamlar üzerinden halledebilir. İki artı üç eşittir beş, üç artı beş eşittir sekiz, dolayısıyla yanıtı beş on sekiz (elli sekiz) olarak verir. İyi ama bu durum Çin’e özgü bir durum değil ki. Asya dillerinin hemen hepsinde benzeri bir dizge var. Tayca ve Vietnamca benim bildiğim örnekler. Yanlış anımsamıyorsam Arapçadaki sayı dizgesi de böyle. İngilizce ve Türkçe bana kalırsa azınlıkta kalan dillerden. Bir de bu durum sadece toplama ve çıkarma gibi çok temel işlemlerde kolaylık sağlıyor. Matematik toplama ve çıkarmadan ibaret değildir.

Hem ayrıca ne sayıların tek heceli olmalarının ne de sayıların okunuşunda kusursuz bir dizgenin olmasının çocukların matematiği algılamalarını kolaylaştırdığına dair elimizde bir kanıt var. İşin kötüsü bunu gerektirecek bir gerekçemiz bile yok. Ezberi ve tekrarı kolaylaştırdığı söyleniyor ama bana göre bu da tamamıyla dayanaksız bir iddia. Neye göre ezberi kolaylaştırıyor, kime göre? Bazı insanlar iki heceli kelimeleri daha rahat öğrenirler.
Hubei eyaletinde bir okul. Ders çalışırken enerjileri tükenmesin diye enerji sağlayan ilaçlar  çocuklara damardan veriliyor. Olayın haberi de burada.
Gelelim ikinci ve benim aklıma yatkın olan hipoteze. Aslında bu hipotezi bir yerde okumadım, kendim kurguladım. Buna rağmen, nedense, benden önce düşünülmüş olacağına inancım tam. Çince alfabe fonetik değil. Yani aslında Sümerlerin ve Antik Mısırlıların binlerce yıl öncesinde kullandığı türden bir alfabe kullanıyorlar. Tabii ki çok daha karmaşık ve sistematik yazım kuralları olan bir dil Çince ama özünde bizim hiyeroglifi dediğimiz yazım tarzlarıyla aynı yapıyı barındırıyor. Çince böyle de matematik farklı mı? Matematik de tıpkı Çince gibi sembolik bir alfabenin oluşturduğu bir dil. Nasıl ki Çince de karakterler yan yana gelip kelimeleri ve cümleleri oluşturuyorlar, matematikte de semboller yan yana gelip matematiksel cümleleri oluştururlar. Örneğin, y  = 2x-1 denklemini okurken okuduğumuz her bir sembol matematiksel bir cismi betimler. y dediğimiz dikey eksendir, eşittir dediğimiz sayısal değerlerin denkliğini betimler… Benzerlik bu kadarla da kalmıyor. Örneğin matematikte X bir değişkeni ifade eder, X'in yanına bir i koyarsanız Xi olur ki bu X değişkeninin aldığı değerlerden birisini temsil eder. Ayrıca i sayısı Xi'nin sırasını da belirtir. Xi'ın önüne sigma koyarsanız bu tüm Xi değerlerini topladığımızı ifade eder.  Xi'nin sağ üst köşesine bir 2 rakamı koyarsanız bu tüm Xi değerlerinin karelerini topladığımızı ifade eder. X'in üzerine bir çizgi koyarsanız bu X değerlerinin ortalamasını ifade eder. Yani, tıpkı Çince'de olduğu gibi karakterleri yan yana, üst üste ekleyerek yeni kavramlar üretiyoruz matematikte de. Dolayısıyla Çince yazım, aslında matematiksel bir yazımdır ve Çince yazmayı öğrenmiş bir çocuk matematiksel cümleleri daha hızlı bir şekilde algılıyor olabilir. Çünkü kendi dilini yazmayı öğrenmeye başladığı andan itibaren sesleri değil karakterlerin arkasındaki cisimleri tasavvur etmektedir.

Bunun, en azından erken yaşlardaki matematik öğrencilerinde, matematiksel bilgiyi algılamada ve bu bilgiyi daha sonraki yıllarda matematiğe karşı oluşacak sürekli bir ilgiye dönüştürmede önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyorum. Aynı zamanda, bu avantajın ileri düzeyde matematik ve mühendislik konularında pek de bir fark yaratmayacağını savunuyorum. Neden mi? Çünkü üniversitede matematik ya da mühendislik okuyacak öğrenci zaten belli bir matematik dili eğitiminden geçmiştir ve beyni matematiksel cümleleri algılanması gerektiği gibi algılamaya alışmıştır. Çinli ya da Türkiyeli olması arasında ciddi bir fark olmayacaktır. Belki de bu yüzden nüfusa oranla bakıldığında Çinlilerin matematikte pek de öyle kayda değer bir başarıları gözlemlenemez. Bir matematik öğretmeni olarak internette arama yapmadan en az beş Rus matematikçi sayabilirim ama nedense Çin Kalan Kuramı dışında Çinlileri matematikle ilişkilendiren olağanüstü şeyler gelmiyor aklıma. Nüfusa oranla dediğime göre dünyadaki her beş saygın matematikçiden birisinin Çinli olması normaldir. Ben oranın beşte birden çok aşağıda olduğunu düşünüyorum.
Öldürdün çocuğu be!
Şunu da göz ardı etmemek gerekir. Çince okumak için yüzlerce, hatta binlerce sembolü ezberlemek gerekir. Çinli çocuklar erken yaşlarda başlıyorlar ezber serüvenine ve uzun yıllar boyunca sürekli ezber yapıyorlar. Matematiğin de aslında belli bir kısmı ezbere ve tekrara dayanır. En azından belli başlı işlemleri yapabilmek ve temel düzeyde kuramları çalışabilmek için asgari de olsa bir ezber şarttır. Çinli öğrencilerin ezbere alışmış zihinlerinin, bu konuda, diğer ülkelerin çocuklarına göre daha hızlı olacaklarını savunmak çok da bir zorlama gerektirmez. Yalnız, bu ezber alışkanlığını abartıp, tüm matematiksel düşünceyi ezbere dönüştürmek de mümkündür ki gördüğüm kadarıyla Çin’de (ve pek çok gelişmekte olan ülkede) bu yapılmakta. Sınavlarda her seferinde daha zor sorular sorarak, üniversiteye girişi tek bir sınavın sonucuna bağlayarak, sınavı yaratıcı düşünceyi tetikleyecek sorulardan oluşturmak yerine çocukları belli soru biçimlerini ezberlemeye mecbur bırakacak şekilde hazırlayarak, ezbere dayalı bir matematik eğitimini çocuklara empoze etmiş olurlar.

Kötü espri ama olsun. Üç tane soru işareti anlamı güçlendirmemiş, çirkin durmuş. 
Çinli çocukların matematiğe ilgili olmalarını izah için benim aklıma gelen bir başka neden daha var. Çin’in tek çocuk politikası. Aynı düzeyde geliri olan bir ailenin üç çocuğu olsaydı çocukların eğitimine bu derece önem veremeyecek ya da en azından çocuk başına düşen eğitim masrafı daha az olacaktı. Bugün, ailenin gözbebeği olan çocuklar okuldan kursa, kurstan okula mekik dokuyarak geçiriyorlar öğrencilik yıllarını. Üzerlerindeki yük o kadar fazla ki dayanamayıp intihar edenler bir hayli fazla. Kolay değil, anne babanın hayal edip de yapamadıklarını yapmak zorundasın. En iyi üniversiteye girip, en iyi işe gireceksin. Böylece annen baban seninle gurur duyacak ve sen de para kazanmaya başlayınca anne babana hak ettikleri gibi bakabileceksin. Tek çocuk olmanın getirdiği ev içi yalnızlık da aslında ders çalışmayı teşvik eden bir şeydir. Kardeşin yok ki oynayasın, kavga edesin, saçma sapan planlar yapıp başını derde sokasın. Varsa yoksa televizyon, bilgisayar, anne babanın bitmeyen nasihatleri. Bunlardan sıkılınca ne yapacaksın? Oturup matematik çalışacaksın. Matematik seni sakinleştirecek, beynini sulandıracak. Sen soru üstüne soru çözerken dünyanın bir ucunda çocuklar kar üstünde kayıyor olacak, başka bir memlekette çocuklar müzeleri geziyor olacak. Sen soru biçimlerini ezberleyeceksin, karmaşık formülleri otuz defa ezber kartlarına yazacaksın… 

Matematiğin Çin’de aşırı el üstünde tutulan bir disiplin olarak algılanmasının bir nedeni de bana göre matematik öğreniminin ucuz ve kolay olmasıdır. Laboratuvar gerektirmez, okul gezisi gerektirmez, herhangi bir teknolojik araç gerektirmez. Bir öğretmen, elli çocuk, al sana matematik. Ucuz olmasının yanında disiplin konusunda da başarılıdır matematik. Ver öğrencilere zor bir soru, uğraşsın dursunlar saatlerce. Baktın rahat durmuyorlar; logaritma tablolarını ezberlet, çözümü saatler süren integral soruları sor, normal dağılım tablosunu çocuklara elle yazdır… Bir çeşit beyin uyuşturucusudur matematik ehil olmayanların elinde. Oysa tam tersi olması gerekir. Matematiğin analitik düşünceyi özendirmesi, çözüm odaklı düşünen özgür bireyler yetişmesine yardımcı olması gerekir. İşini bilen, matematiği seven ve hayatını matematiği sevdirmeye adamış bir öğretmen zaten bunları öğrencisine verir. Yalnız bu tür insanlar az bulunur. Devlet tüm öğretmenleri bu çizgide yetiştirmek için programlar düzenlemeli, eğitmeye sevdalı insanların dışındakileri mesleğe almamalıdır. Oysa günümüzde, birkaç kuzey Avrupa ülkesi, Japonya ve Güney Kore dışındaki ülkelerde öğretmenler genelde “başka iş yapamadıkları için ömrünü okullarda tüketen ve sürekli düşük maaşlardan şikayet eden” bir güruh olarak anılmaktadır.

Gereğinden uzun bir yazı oldu. Kısaca özetleyeyim. Çinli öğrencilerin matematik biliminde başarılı oldukları bir efsaneden ibarettir. Matematik sınavlarında başarılı olduklarını ve matematik bilimine ilgi duyduklarını –en azından matematikten korkmadıklarını- söyleyebiliriz. Sınavlarda başarılı olmalarının en büyük nedeni Çin’in bir sınavlar ülkesi olmasıdır. Bunun yanında Şanhay dışındaki kentlerin sonuçlarının ortalamaya katılmaması Çin’in derecesini haksız yere yükseltmektedir. Ayrıca tek çocuk politikasının da çocukların birer sınav canavarı olmaları konusunda etkin bir rolü olduğunu düşünüyorum. Matematiğe ilgili olmalarını ise hem yine ailelerinin aşırı baskılarıyla hem de Çince alfabenin tıpkı matematiksel cümleler gibi sembolik bir yapısının olmasıyla izah edebiliriz. Muhakkak ki Çin yazım tarzı ile matematiksel yazım tarzı arasındaki benzerliklerden yola çıkarak bir takım bilimsel ve istatistiksel deneyler yapılabilir ve sonuçlar bilimsel dergilerde yayınlanabilir. Belki de istatistik dersimdeki bir gruba buna benzer bir ödev veririm proje olarak. Neden olmasın? 

*** Çince rakamların tek heceli olmasıyla Çinli öğrencilerdeki matematik başarısını ilişkilendiren bir makaleyi buradan okuyabilirsiniz. Okuyucuların yorumları makalenin kendisinden daha bilgilendirici.


27 Ocak 2014

Çin Mektupları 21 - Otobüs Yolculuğu

Biraz çekinceliyim evi terk etmeden önce. Ne de olsa üç hafta kimse uğramayacak buraya. İki haftadır da yalnız yaşıyorum. Yalnız yaşayan bir erkeğin evine bekâr evi denir Türkiye’de. Kadınlar için  geçerli değildir aynısı çünkü bizimkisi gibi kültürlerde kadın ve ev neredeyse eş anlamlıdır. Bu yüzden zaten “evleniyoruz” biz. Bekâr iken asla sahip olamayacağımız o “ulvi” rütbeye ulaşmak için. "Evlenmek" sözcüğünün dilde var olması bile aslında kültürün bekârlığa bakışını ortaya koyan başlı başına bir gösterge. Gizli olarak sözcük bekârların ev sahibi olamayacağını da ima ediyor aslında. Ana babanın evinden çıkıp kendi evine gitmek demek evlenmek demek. Aksini düşünene dersini veriyor toplum. Başbakan bile inletti yeri göğü birkaç ay önce, uyardı ev sahiplerini bekara ev vermeme konusunda. İşin resmiyeti bile var yani, o derece! Neyse, konuya döneyim.

Sabah dolaptaki tüm yumurtaları, tüm biberleri, tüm domatesleri ve kocaman bir kelle soğanı karıp dev bir menemen yaptım kendime. Maksat mümkün olduğunca az sebze kalsın dolapta. Ekmeksiz götürdüm. Lahanalar ve mandalinalar için bir şey yapamadım. Aşağıdaki güvenlik görevlisine vereyim diye geçirdim içimden ama sonra nedense aklımdan çıkmış bu. Öylece kaldı diğer sebzeler ve meyveler. Geri geldiğimde çöpe atmak zorunda kalacağım.

Bütün fişleri çekiyorum, bütün camları kapatıyorum, bütün ışıkları söndürüyorum. Balkonda yeni astığım ıslak temiz çamaşırlar, ben gelene kadar tozdan tekrar kirlenecekler. Bir daha yıkarım, bir şey olmaz. Elde yıkamıyorum ya! Yatak havalansın diye çarşafı ve yorganı dürüp bir kenara yığıyorum. Yerleri usulca süpürüyorum. Ne kadar da çok toz var bu şehirde! Toz evrenseldir ama Çin’de toz yegane egemen güç gibi sanki. Her yer her zaman tozlu. İstediğin kadar temizle, odanın bir köşesi topak topak olmuş tozlarla doluyor birkaç gün içinde. Hayır; nereden geliyor bu kadar toz, nereden giriyor eve. Anlamam mümkün değil. Temizlerken yerleri, İnci Aral’ın cümleleri geliyor aklıma:

İnce bir toz tabakası kaplamış her yanı. Ama yalnızca geçen zamanı belirlemek açısından önemli olabilir bu şimdi. Zaman tozdur çünkü; kirdir, nemdir, eskimişliktir, yenilgidir. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım koruyamayız kendimizi ve nesneleri ondan. Boşuna o toz bezleri, fırçalar, paspaslar, cilalar, saç boyaları, kozmetikler. (Erkek Ölü Kuşlar)

Çok da abartmıyorum temizliği. Maskem de okulda kalmış zaten. Süpürdükçe burnum kaşınıyor, süpürdükçe gözlerimin önünde yer çekimine meydan okuyan milyonlarca parçacık…  Temizliği üstün körü de olsa bitirdikten sonra çöpleri toparlıyorum. Mutfaktaki sabahtan kalma bulaşıkları sıcak suya hiç gereksinim duymadan temizliyorum. Gelene kadar onlar da toza yenik düşecek ne de olsa. Saat altı gibi evden çıkıyorum. Kapıdaki güvenlik görevlisi büyük siyah bir çantayla çıktığımı görünce bir şeyler diyor. Çince “Ben Tayland’a gidiyorum” diyorum. Gülümsüyor, başıyla anladığını gösteriyor bir yandan “Tayland’a gidiyorsun ha!” diyerek. “Görüşürüz” diyorum ve taksi bulabileceğim bir yer bakıyorum. Taksilerin hepsi dolu geçiyor. Ana yola kadar yürüyorum ama orada da taksilerin duracağı bir boşluk yok. Arabaların yoluyla bisikletlerin yolu demir parmaklıklarla ayrıldığı için taksiler kaldırıma yanaşamıyorlar. Yürümeye devam ediyorum. Bir ara terminale yürüyerek gitmeyi bile düşünüyorum. Yarım saatte varırım, taş çatlasa kırk dakika. Ne de olsa vaktim var… Sonra vazgeçiyorum. İki büyük ana yolun kesiştiği noktada bekliyorum biraz. Orada da umudumu yitirince, terminale doğru ağır ağır yürümeye başlıyorum. Bir yandan da yolu gözetliyorum paranoyak bir hasta gibi. Neyse ki bir taksi duruyor. Atlıyorum hemen arka koltuğa. Her zaman 20 RMB tutan taksi ücreti bu akşam 11 RMB tutuyor. Demek baya yürümüşüm diyorum içimden. Taksiden iner inmez otobüs terminaline çıkıyorum.

Otobüs terminali pek çok yönüyle Çin’deki havaalanlarına benziyor. Bağırıp çağıran yok, kapılar otomatik, çantalar kontrolden geçiyor, yerler temiz, tuvaletler pis, tuvaletlerin yerleri hep ıslak, el yıkama yerlerinde yemek ve çay artıkları var, yemek yenilen yerlerde fiyatlar normalden fazla. Kapıların önünde görevli kızlar biletleri kontrol ediyorlar. Hangi kapıdan gireceğin bilette yazılı, saat kaçta kapının açılacağı da kapının üzerindeki elektronik levhada görünüyor. İçim rahat. Saat yedi bile değil. Bir şeyler yiyeyim diye terminaldeki lokantalara bakıyorum. İçlerinden birince tavuklu erişte çorbası görüyorum. Yolculuktan önce iyi gider diye alıyorum bir tane. Yiyorum çabucak, sıcak sıcak iyi geliyor mideme. Yemekten sonra tuvalete gidiyorum.

Çinli erkeklerin tuvaletlerdeki davranışları aslında genel olarak toplum içerisindeki davranışlarından farklı değil. Vurdumduymazlık, adamsendecilik ve başkalarının haklarını dikkate almadan kendi işini bir an önce halletme bencilliği burada da geçerli, dışarıda olduğu gibi. Beni en çok sinirlendiren davranışlardan birisi erkeklerin pisuvarı kullanmayı beceremiyor olmaları. Sırf bu yüzden pisuvarların önünde her daim iğrenç bir su birikintisi oluyor. Bir gün tutup birini bağıracağım “La oğlum, o tuttuğun şey sandığından daha kısa. Azıcık daha yanaş, içeriye işe, yere değil.” Tutuyorum kendimi. Pisuvarlar da kocaman, tutturmamak imkânsız. Kör olman lazım etrafı paçoz etmen için. Diğer ihtimali yazmak istemiyorum. Nasıl beceriyorlar anlamış değilim. Ya toplumun büyük bir çoğunluğu prostattan veya idrar yolları iltihabından mustarip (bu idrarın debisinin düşüklüğünü izah eder) ya da pisuvara uzak durmaktan erkekçe bir gurur duyuyorlar. İyi de canım benim, bu tuvaletteki herkes erkek, havan kime?  Sende olan herkeste var. Nedir o “Bak ben bir elimde sigarayla, iki metre ileriden işeyebilirim” cakası? Biliyorum, haz veren bir konu değil, kimsenin bir gezi yazısında görmek isteyeceği türden laflar da değil bunlar ama umumi tuvaletlerdeki bu hal beni çok rahatsız ediyor. Yazmadan edemedim.

Bir başka rahatsız edici nokta da lavabolardaki türlü türlü yemek artıklarının olukları tıkaması, biriken suyun iğrenç bir görüntüye ve kokuya neden olması. Bunun en büyük sorumlusu genç anneler ya da onların muavinliğini yapan nineler/dedeler (Tuvaletler ayrı olsa da lavabolar genelde ortak oluyor umumi mekânlarda). Çin toplumu, annelerin her türlü davranışını hoşgörüyle karşılayacak bir toplum. Bebekler toplumun en değerli birimleri (birey demiyorum) olduğu için yaşlanmanın tek mazeretinin çocuk büyütmek oluyor. Bu durumda da bebeklerin bilinçsizce yaptıkları şeyler herkes tarafından normal karşılanıyor. Babaannesinin elinden tutup, marketteki satılık pirincin içinde yürüttüğü, hoplatıp zıplattı torununun videosu ses getiren bir videoydu ama var olan sorunun çözümü için böylesi skandal videolardan çok daha fazlasının yapılması gerekiyor.

Öncelikle şu gerçeğe herkes alışmalı. Bir çocuğun her türlü rahatsız edici davranışından o çocuğu yetiştiren başta anne baba, sonra da dene nine sorumludur. Fakat birey olamadan (adam ya da kadın) anne baba olan insanlar için bu durumu anlamak zordur. Onlar kendileri için çizilmiş, defalarca denenmiş ve hep başarıyla sonuçlanmış bu yolda yürürken zorlanmamak için üzerlerine giydirilen kimliklerin gereğini yaşamak zorundadırlar. Bir kadın olmadan önce anne olan ve sırf bu yüzden gözleri hep yaşayamadığı gençlik günlerinde takılı kalan zavallı bir güruhtan söz ediyorum. Bu güruhun üyeleri yaşayamadıkları gençliklerinin hırsını çocuklarından çıkarırken en ufak bir pişmanlık duymazlar. Bu yüzdendir çocuklarını umumi ortamlarda acımasızca döverken etraftan müdahale edenlere “Size ne, benim çocuğum değil mi? Döverim de severim de” bakışıyla hırçınlıklarını savunuşları. Kaybolan gençliklerini annelik mesleğine paralel bir şekilde yaşamak isterken aslında ikisini de hakkıyla yaşayamazlar. Bunun yanında kendilerinin seçmedikleri bir anneliği hayatları boyunca omuzlarında taşıyacak olmalarının acı tadı, evlendikten hemen sonra kaybolan romantizmi iyice ulaşılamaz bir Mehlika sultan haline getirir.

İnternette yayınlanan bir makalede okumuştum, Çinli evli kadınların büyük bir çoğunluğunun mutsuz olduğunu. Makale mutsuzluğu büyük bir oranda cinselliğe bağlıyordu. Bundan daha doğal bir şey göremiyorum ben Çin gibi ataerkil bir toplumda. Yirmi yedi yaşına gelip evlenmemiş kadına “evde kalmış” ve “sorunlu” muamelesi yapan bir toplumda evlenmek anne babaların baskısıyla yapılan, yapılması şart koşulan bir ritüel. Evlenir evlenmez de pek çok çift hemen çocuk yapmak zorunda. Çocuk yapmazlarsa anne babalarına karşı en büyük sorumluluklarını yerine getirmemiş olurlar. Bu durumda severek evlenen çiftlerde bile, evlilikten sonra ciddi bir bıkkınlığın ve yorgunluğun oluşması normal değil mi? Zaten erkekler genelde çocuk doğduktan sonra gözlerini dışarıya dikiyorlar. Çünkü erkek evlat olarak vazifelerini yapmış olmanın gururuyla, dışarı çıkıp istedikleri gibi eğlenebilirler, arkadaşlarıyla içip sabaha kadar KTV’de şarkı söyleyebilirler ve hatta canları isterse –ekonomik anlamda da durumları iyiyse- başka kadınlarla kısa süreli ilişkiler yaşayabilirler. Peki ya kadın? Yirmi beş yaşında, bir yaşında altına eden bir bebekle yirmi dört saat geçirmek zorunda o. Gıkını çıkaramıyor önüne kader diye sürülen hayat tarzına karşı. Bir yandan sürekli bastırmak zorunda olduğu cinsel arzuları, bir yandan toplumsal hayatta eskisi kadar etkin rol alamamanın getirdiği uzaklaşmışlık duygusu, kadını yiyor bitiriyor. Bir de bunun üzerine akşam eve sarhoş ya da yorgun gelip, kendisinden tüm “karılık” görevlerini bekleyen ama “kocalık” görevine gelince şipşak bir ilişkiyle geçiştiren kocalar eklenince, nasıl huzursuz olmasın bu kadınlar?  Bir de bütün bunların üzerine televizyonda, sinemada, okuduğu dergilerde gördüğü o pop yıldızlarının, film aktörlerinin “özgür” hayat tarzlarına duyulan özlem eklenince, mutsuzluk katlanıyor tabii. Bakıyor filmlerdeki Amerikalı kadınlara. Canı istediği zaman sevişen, barda akşam tanıştığı erkekle yatağa giren, kendi parasını kazanıp kendi evleneceği zamanı belirleyen kadınlar Çinli ev hanımının içindeki mahkumu diriltiyor. Ehh yani, Amerikalının canı can da Çinlininki patlıcan mı?  Bütün bu güzellikler çığ olup kadının üzerine yağıyor, havasız bırakıyor onu, hem de gelinlik gibi bir beyazlığın ortasında…

Bu düşüncelerle otobüse biniyorum. Otobüs tam vaktinde, saat sekizde çıkıyor yola. Ne güzel diyorum içimden, her şey planlı programlı. Kuşkuya yer bırakmayacak denli düzenli. Demek sabah saat yedide varacağım Wuhan’a. Oradan da taksiye biner, hiç acele etmeden ulaşırım havaalanına. Otobüs dışarıdan temiz ve yeni görünüyor ama içeri girince fark ediyorum. Çin’in her yerinde olan paketin içerikten daha önemli olması geleneği bir kere daha karşıma çıkıyor. İçeride yoğun bir ter kokusu var. Koltukların üzerlerine konmuş olan beyaz bezler kirli. Koltuk numaramı bulup oturuyorum. Koridor tarafında mıyım yoksa cam tarafında mı anlayamıyorum. Cam tarafına kuruluyorum. Millet daha yerleşme aşamasındayken benim yaşlarımda bir adam bana biletini gösterip, İngilizce bir şeyler söylüyor. Önce anlamıyorum ne dediğini. Ardından önlerde bir yerlerde ayakta duran bir kadını gösteriyor. O zaman düşüyor benim jeton. Adam beni o kadının olduğu koltuğa göndermek istiyor. Böylece kendisi kadın ile yan yana oturabilecek. Başka zaman olsa kurallara uyma prensiplerimi öne sürer, adamın ricasını kabul etmezdim ama ne gerek var şimdi. Belki sevgilisidir, karısıdır, ne bileyim kız kardeşidir… Birlikte gitsinler işte. Benim kaybedecek neyim var ki?

Yeni koltuğumda yanımda genç bir çocuk var. Beni görünce dayanamıyor, soruyor nereli olduğumu. İngilizcesi fena değil, biraz özgüven eksikliği var. Yirmi üç yaşındaymış, Çanco’nun güney ilçesi olan Wujin’de bilgisayar programcısı olarak çalışıyormuş. Wuhan’a anne babasının ve kız arkadaşının yanına gidiyormuş. Üniversiteyi de orada okumuş. Kız arkadaşı da seneye mezun olunca Çanco’ya yerleşecekmiş. İngilizce konuşmayı pek beceremiyormuş, kusura bakmayaymışım. Ama yazması ve okuması iyiymiş. Kitap okumayı seviyormuş. Pazar günleri Çanco kütüphanesinin İngilizce kitap okuma programına ben de katılmalıymışım. Ben tatilden geri dönünce beraber gidebilirmişiz. Şanhay’dan uçmak varken Wuhan’ı tercih etmiş olmam tuhafmış. Çok daha rahat edermişim Şanhay’dan uçsaymışım. Otobüs yolculuğu uzun sürecekmiş. Sabah saat 11’de varırmışız.

Ben bu sonuncusunu duyunca ikircikleniyorum. Bana sabah yedide varacağımızı söylemişlerdi diyorum. Yanımdaki programcı arkadaş (adının Wei Shao Xin olduğunu sonradan öğreneceğim) belli olmaz diyor. Çok yolcu var, sık duracaktır diyor. Canım sıkılıyor ama belli etmiyorum. Otobüs durduğunda soracağım şoföre. En iyi o bilir saat kaçta varacağımızı. Gassalın elindeki meyyitim sonuçta. Otobüsten başka çarem yok. Zamanında ucuza bilet alayım diye Wuhan’dan uçmayı seçmiştim. Sonra da tren bileti alma konusunda yeteri kadar acele edemediğim için otobüse kalmıştım. Hoş, otobüs biletinin fiyatı bile olması gerekenin neredeyse üç katıydı. Başka çarem yoktu. Bu bileti de almasaydım tatil parmaklarımın arasından su gibi kayıp gidecekti. Hem bu şekilde yeni bir şehir göreceğim diye avutuyordum kendimi. Yeni bir Çin şehri; yani büyük bir gölet, geniş yollar, gri bir gökyüzü, içime çektiğim anda genzimi yakan bir hava, tozdan yeşili zor görünen parklar ve bahçeler, şehrin 60-70 km dışında dev bir havaalanı…

Yola çıkmadan hemen önce yolculara torba dağıtıyorlar. Herhalde midesi bulananlar içindir diyorum. Güzel bir uygulama olduğunu bile düşünüyorum, hele çocukluğum boyunca İstanbul’da ne zaman otobüse binecek olsak annemin yola poşetlerle çıktığını hesaba katarsam daha bir anlamlı oluyor bu benim için. Otobüs hareket ettikten beş dakika sonra ışıklar hemen kapanıyor. Kitap okuma ümidim karanlığın içinde yok oluyor. Telefonun pili hemen bitmesin diye müzik de dinleyemiyorum. Geriye tek seçenek kalıyor. Uyku. Rahat dalıyorum uykuya. Yer yer belime saplanan ağrıya rağmen kesintisiz uyuyorum. Birkaç saat sonra otobüs duruyor. Tuvalet molası. Hemen herkes iniyor. Tuvalet ihtiyacı giderildikten sonra bekleme yapmıyoruz. En fazla bir sigara içimlik bir zaman bekleniyor. Şoföre soramıyorum saat kaçta varacağımızı. Otobüse biniyoruz. Otobüsün içi ter ve yorgunluk kokuyor.

Gece saat üç buçuk gibi uyanıyorum. Üçte durmuştu otobüs ama tuvalet ihtiyacım olmadığı için yerimden kalkmamıştım. Demek yarım saattir hareketsiz duruyoruz burada. Otobüsün için karanlık, motor durmuş, hava kesif ve bayat, ufak tefek konuşmalar duyuyorum. Camdaki buğuyu silip dışarıya bakıyorum. Bir otobüs var yanımızda ama içinde hiçbir ışık yanmıyor. Yer yer önümüzden arabalar geçiyor, insanların belli belirsiz konuşmalarını işitiyorum. Koltuğumu dikletip, etrafa bakıyorum. Neden gitmiyoruz? Mola verdiysek neden kimse dışarıda değil? Bu kadar uzun mola olur muymuş bi’kere?

Koridorun karşı tarafındaki adam poşetleri hışırdatarak yiyecek bir şeyler arıyor. Gecenin sessizliğinde o kadar çok hışırtı çıkarıyor ki onun önündeki adam uyanıyor. Ters ters hışırtılı adama bakıyor. Adamın umurunda değil, bir türlü aradığını bulamamış olsa gerek ki bir poşeti koyup bir diğerini açıyor. Hışır hışır hışır hışır… Ben, nev’i şahsına münhasır bu işkencevari gürültünün bitmesini beklerken, hışırtıcı adamın arkasındaki eleman horlamaya başlıyor. Horluyor ama nasıl horluyor, tüm otobüs sallanıyor. Otobüsün kapıları kapalı, içeride elli küsür insan! Sanasın tüm oksijeni bu eleman tüketiyor. Horlama başlayınca elemanın yanındaki kız da uyanıyor. Cep telefonunu eline alıp oyalanmaya başlıyor. Bu sırada çaprazımdaki adam –hışırtıdan ilk rahatsız olan kişi- ayaklarını önündeki koltuğun arkasına dikiyor. Tavana doğru dikilmiş bir çift ayak. Hayır, nasıl rahat ediyor anlamış değilim. Böyle bir rahat etme yöntemi olabilir mi? Hışırtı çıkaran adamın yanındaki adam –pencere kenarındaki- uyanıyor. Etrafına şöyle bir bakıyor. Ardından boğazını temizliyor. Yalnız öksürme değil yaptığı, resmen sökmeye çalışıyor bir şeyleri. Sanki tüm midesini boşaltacak, boğazını yırtıp ne var ne yok dışarı çıkaracak. En sonunda yeteri kadar hırıltı çıkarmış olduğu kanısına varıyor ve önündeki poşete okkalı bir tükürük savuruyor. Böylece ben de anlamış oluyorum bu poşetlerin varlık nedenlerini.
Bütün bu olan bitenden rahatsızlık duymuyorum aslında. Adâb-ı muaşaret konusunda daha önce yazmıştım. Şimdi bu görüntüler sadece gülünç geliyor bana. Beni asıl rahatsız eden şey otobüsün hareket etmiyor olması –uyanmamın nedeni de buydu- ve kimsenin bu durumdan rahatsız olmaması. Güneşin doğmasını mı bekliyoruz ne? 

Midem bulanıyor. Hem havasızlıktan hem de uçağı kaçırma korkusundan. Ne yaparım ben Wuhan’da uçağı kaçırırsam? Zaten yeni yıl dönemi, uçaklarda trenlerde yer yok. Murat Gülsoy’un “Zoraki Turist” öyküsündeki karakter gibi kalırım Wuhan’da bir başıma. Yeni yıl kargaşasının bitmesini, bilet bulup Çanco’ya geri dönmeyi beklerim iki-üç hafta boyunca.

Shao Xin yanımda uyuyor. Üzerine paltosunu yorgan gibi çekmiş. Gözlükleri gözünde, yüzüne huzurlu bir eve dönüş sinmiş. Bir süre kendimle mücadele ediyorum, uyandırıp uyandırmama konusunda tereddüt yaşadığım için. En sonunda dayanamıyorum, hafifçe koluna dokunup uyandırıyorum.

- Neden durduk biliyor musun?
- Şoför dinleniyor.
- Nasıl ya? Ne zaman hareket edeceğiz peki?
- Saat beşte.
- İyi ama saat dört bile değil. Neden uyuyor şoför?
- Güvenlik çok önemli. Şoför uykusuz kalmasın ki sağ salim varabilelim evimize.
- İyi ama şoför yola çıkmadan önce uyusaymış böyle bir sorun olmazdı. Başka ülkelerde böyle yapıyorlar  şehirlerarası uzun yolculukları. Yol çok uzunsa iki şoför oluyor. Bir sürerken diğeri arkadaki yatakta uyuyor.
- Burası Çin. Burada hep böyle yapılır. Bak dışarıda bir sürü otobüs var. Onlar da uyuyor.
- Peki bizim şoför nerede şimdi? Arkada yataklık bir bölge yok.
- Koltuğunda. Bak orada, üzerini battaniyeyle örtmüş.

Ben yerimden doğrulup şoför koltuğuna bakıyorum. Hakikaten koyu renkli bir battaniye var şoför koltuğunun olduğu kısımda. Altında da şoför olduğu aşikâr. İçerliyorum, sinirlerim iyice geriliyor. Arthur Smith’in 130 yıl önce kaleme aldığı kitapta yaptığı taraflı gözlemler geliyor aklıma. Anekdotlardan birisinde Çinlilerin uyku alışkanlığıyla alay ederken, bir başkasında da Çinlilerin bir işi kısa zamanda bitirmek gibi bir hırslarının olmadığından söz ediyordu. “İlla günü bölecekler, birkaç saat çalışıp uyku arası verecekler, işi ertesi güne sarkıtma pahasına uykularından taviz vermeyecekler.” diyordu. Bizim okulda verilen iki saatlik uyku molasının bir benzeri de burada, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde gerçekleşiyordu. Aslına bakılırsa ne şoförün uyumasına ne de Çinlilerin bir işi olası en kısa zamanda bitirme hırsından mahrum olmalarına karşıyım. Benim karşı olduğum şeyler şöyle sıralanabilir:

1.       Ben bileti alırken bana on bir saat sonra, yani sabah saat yedide Wuhan’a varacağım söylenmişti. Oysa şimdi sabah on-on bir gibi varacağım söyleniyor. Bu farkın arkasında yatan neden büyük bir olasılıkla uyku molasının bilet satarken hesaba katılmaması. Bileti satarken uyku molasız varış saatini söylerken, yolculuk sırasında yolcuya kazık atar gibi karar değiştirmek etik açıdan doğru değil.

2.       Dinlenmek güzel bir şey ama bunu daha uygun bir şekilde yapamaz mıyız? Yani, havalandırması kapalı, pencereleri açılmayan bir otobüste elli küsur kişiyi tutmak ne kadar sağlıklı, ne kadar verimli bir dinlenme şekli?

Olması gerekeni biliyor olmam sıkıntımı azaltmıyor, aksine artırıyor. Sessizce bekliyorum saatin beş olmasını. Midemdeki çalkantı artıyor, burnumu elimle kapatıp ağzımla nefes alıyorum bir süre. Saat beşe beş kala yolculardan birisi şoförü uyandırıyor. Kapılar açılıyor, herkes bir anda ayağa fırlayıp tuvalete gidiyor. Ben şoförü kapının ağzında sigara içerken görünce konuşmak için yanaşıyorum ama Çincem yeterli olmadığı için araya Shao Xin’i sokuyorum. Şoför beş saat daha yolumuz var diyor. Ben neden uyuduğumuzu, bu yüzden uçağımı kaçırabileceğimi söylüyorum. Şoför omuzlarını silkiyor, “burada herkes uyur diyor” etraftaki diğer karanlık otobüsleri gösterirken. Meseleyi uzatıp, otobüste bir şikâyet merkezi olmak istemiyorum. Otobüse binip, yerime oturuyorum. Saat tam beşte hareket ediyoruz.

Şehrin merkezine girdiğimizde yoğun bir trafikle karşılaşmamıza rağmen 09:25’te terminale giriyoruz. Uçuşa üç saat var. Herhalde sıkıntı yaşamadan yetişirim. Yine de içim rahat değil, havaalanı çok uzakta ve şehrin merkezindeki trafik filmlerde yansıtılan Bangkok trafiğini anımsatıyor. Şoför kontağı kapatır kapatmaz iniyorum arabadan, aşağıdan bavulumu kapıyorum. Shao Xin taksi konusunda bana yardımcı olacağını söylemişti. Onunla birlikte terminalin dışına yürüyoruz. Shao Xin kahvaltı yapalım mı diyor. Ben “Acelem var biliyorsun.” diyorum. “Çanco’da yaparız kahvaltıyı. Şimdi hemen bir taksi bulmalıyım.” Shao Xin “Sorun değil. Tasa etme, havaalanına zamanında varırsın.” diyor. Bir taksi durduruyoruz. Shao Xin şoföre gideceği yeri söylüyor. Konuşulanlardan anladığım kadarıyla şoför iç hatlar mı dış hatlar mı diye soruyor. Shao Xin Tayland’a gideceğimi söylüyor. Ben de taksi hareket ettikten sonra birkaç defa tekrar ediyorum. “Wo çü Taygua, wo çü Taygua” “Kuvey çü, kuvey çü”…

Bir anda kendimizi yüzlerce aracın içinde buluyoruz. İleride kırmızı ışık görünüyor ama yoldaki şeritler birbirine girmiş durumda. Taksi şoförü boş bulduğu yere sokuyor burnunu, elinden gelse tavşan gibi zıplayarak gidecek arabaların arasından. Trafiği kısa sürede atlatıyoruz ama yol uzun. Git git bitmiyor. Sisten ucu bucağı görünmeyen köprülerin üzerinden geçiyoruz, trafiği görünce hemen ara bir yola girip, birkaç kilometre ileriden aynı yola dâhil oluyoruz. Kafamda bin bir türlü senaryo. Ya kaçırırsam, ya uçağa almazlarsa. Yıllar önce Kuala Lumpur’da kaçırdığımız Ho Çi Min Kenti uçağı geliyor aklıma. Yirmi dört saat hava alanında kalmıştık. Paramız da yoktu. Dört öğün boyunca aynı ucuz şeyleri yemiştik. O da Airasia’ydı. Acımıyorlar geç kalan yolcuya, biliyorum. Bir kere ağzım yanmış sütten, yoğurdu üfleyerek yemem için bahanem hazır.

60-70 km gidiyoruz. Saat 10:35’te hava alanına varıyorum. Taksi 125 Yuan tutuyor. Koşarak havaalanına giriyorum.  Daha yolcu kayıt sistemi açılmamış bile. Boşunaymış onca hafakanım, onca kaygım. Ama bu derece kaygılı olmasam da bu kadar hızlı gelemezdim diyorum içimden haklılığımı kendime kanıtlamak istercesine. Bir süre etrafta oyalanıp yolculuk kartını alıyorum ve bekleme odasına geçiyorum. Uçak tam zamanında kalkıyor. Öğleden sonra üç buçuk gibi Don Muang havaalanına iniyoruz.

*** Bu mektubu yazdıktan yaklaşık bir ay sonra şu alaycı yazıyı okudum.  http://www.haohaoreport.com/l/48220 Demek ki tuvaletlerdeki su birikintilerinden rahatsız olan tek kişi ben değilmişim.