Bu Blogda Ara

30 Ağustos 2011

GUADANYA - XIX


Now, I can understand you are the sister of Rimbaud
Now, I can understand that many destroyed gardens should be considered yours
At the train stations, in the empty boats, we will spend the frost of the night.
We are going to spend it, aren’t we?..

Don’t touch the kettle, the tea is being steeped.
Beyond your eyes, all become sooty
In your blood, one thousand one types of earthly substance
We are going to get warmer, aren’t we?..

No, we do not belong to another world…
But we came from another world, that is right…
Many thinkers call it the third world
We are going to keep quiet, aren’t we?..

We didn’t ask for “one official ticket to the world” at the station.
We didn’t say “let’s get off here and get on another train.”
Your arms are long, same as they were yesterday
We are going to be the one, aren’t we?..

One, unity of the universe, everything is in one
One, you are the master of that world
You didn’t treat me bad under your rule
We are going to continue the same, aren’t we?..

I accumulated your voice in the cells, full of moss
I inscribed your name on the gates of the sand castles
They were melting, as we are in the first world, melting
We are going to return, aren’t we?..

Aey the girl, the one lost in that ocean
You will win with our silent tears
While scattering all our passion to the soil
We are going to be lighter, aren’t we?..

Aey pashas, effendis and the masters of the world
Do not destroy our garden
We call it a rose garden but it has thorns too
We are going to fight till the end, aren’t we?..

We are the poets of boondocks, let’s admit this before everything
These expensive pens do not fit into our hands, we should sing
to the bugs and grasses all together
Let the sky open up, let the rain become complete
We are going to sing it, aren’t we?..

Stones have soul, sky has soul too
When we hear, what they hide, what they disclose
The entire universe will become a scene of craziness
We are going to play, aren’t we?..

When will you get on the boat…
After leaving that ancient boat at the pier
Then we will sail through the infinity of the horizon
We are going to look at the future only, aren’t we?..

But you are crying, I am crying
Tell me, which disaster that we have seen earlier than it happened
No, this is possible, you are wrong, this is possible
We are going to be comrades, aren’t we?..

Let’s become a tamada* before everything
In an evening of Tbilisi, in a house
Let’s have some guests, a few of them are poets
We are going to serve raki** too, aren’t we?..

You are crying again, string of my heart, don’t cry
We did not come to this world more than once but
We can still die more than once in this world
We are going to die too, aren’t we?

And this poem, in the Yellow River… I say this poem, in the Oka River,
In the Caspian Sea, it will sink and resurrect, after we disappear
What will it tell to the Turkmen boatman
We are going to be completely silenced, aren’t we?..

Written by Ulaş Başar Gezgin
Translated to English by Ali Riza Arican / 30 08 2011

* the toastmaster at a Georgian Supra (feast) or at a Russian wedding
** Turkish alcoholic beverage



GUADANYA - XIX

Rimbaud’nun bacısısın anladım
Anladım senin sayılır nice tarumar bahçe
Tren garlarında, boş kayıklarda geçireceğiz ayazını gecenin
Geçireceğiz öyle değil mi?..

Dokunma çaydanlığa, demleniyor
İs oluyor ötesi gözlerinin
Kanında binbir türlü dünyevi madde
Isınacağız öyle değil mi?..

Hayır, bir başka dünyaya ait değiliz…
Ama bir başka dünyadan geldik, o doğru…
Üçüncü dünya dediler buna nice düşünürler
Ses etmeyeceğiz öyle değil mi?..

‘Bir tane –numaralı- dünya bileti’ demedik istasyonda
Demedik biz ‘burada inelim, başka trene binelim’
Kolların dünkü gibi öyle uzunca,
Bir olacağız öyle değil mi?..

Birdir, vahdet-i vücud, herşey birdedir
Birdir, sensin o dünyanın hakimi
Kem davranmadın bana hükmün altında
Böyle sürdüreceğiz öyle değil mi?...

Sesini biriktirdim yosunlu hücrelerde
İsmini işledim duvarlarına kumdan kalelerin
Eriyorlardı, birinci dünyadayız ya, eriyorlardı
Geri döneceğiz öyle değil mi?..

Ol bahirde kaybettiğini ey nisa!
Suskun gözyaşlarımız kazandıracak sana
Nice tutkularımızı savurarak toprağa şöyle bir
Hafifleşeceğiz öyle değil mi?..

Behey paşalar, efendiler, kainatın hakimleri
Tarumar etmeyin bahçemizi
Gül bahçesi dediysek dikeni de var
Teslim olmayacağız öyle değil mi?

Taşra şairiyiz ikimiz de, kabul edelim bunu herşeyden önce
Yakışmıyor elimize divit kalem, türkü söylemeli börtüye böceğe hep bir ağızdan
Gök açılsın, yağmur tamam olsun diye
Söyleyeceğiz öyle değil mi?..

Taşın ruhu vardır, göğün ruhu var
Duyduğumuzda, ne gizler, neler söylerler
Çılgınlık sahnesi olacak evren
Oynayacağız öyle değil mi?..

Şu sandala ne zaman bineceksin…
Bırakıp o sal’ı kadim rıhtımda
Ki ufkun enginlerine açılacağız
Geriye bakmayacağız öyle değil mi?..

Ama sen ağlıyorsun, ağlıyorum ben
De, hangi felaketi önceden gördük
Hayır, bu mümkün, yanılıyorsun, bu mümkün!
Yol’daş olacağız öyle değil mi?..

Tamada olalım herşeyden önce
Tiflis’te bir evde bir akşam vakti
Konuklarımız olsun, bir kısmı şair
Rakı da koyacağız öyle değil mi?..

Ağlıyorsun yine, bam teli yüreğimin, ağlama
Bu dünyaya birden fazla gelmedik amma
Bu dünyada birden fazla ölmek var
Biz de öleceğiz öyle değil mi?..

Ve bu şiir, Sarıırmak’ta… Bu şiir diyorum, Oka Nehri’nde,
Hazar Denizi’nde batıp çıkarak, biz yokolduktan sonra
Neler anlatacak Türkmen kayıkçıya…
Tümden susacağız öyle değil mi?..

ULAŞ BAŞAR GEZGİN

22 Ağustos 2011

Sezen Aksu

No matter what other people say about the cliches of pop music or the abuse of melancholic feelings of Turkish people, I still very much like Sezen Aksu's songs. Yes, she is the kâbe of melancholy (huh, another cliche?) The lyrics, the rhythm of the song and her deep touching voice always make me to listen to her whenever I feel sad or helpless.

I will embed some of her best songs below so that I can listen to them whenever I need. Easier than searching on youtube... I might make one for Cem Karaca, one for Ahmet Kaya and one for Grup Yorum later...

If you don't like her music, close this page and do something else...






























11 Ağustos 2011

Kırık Kalplerin Tarihi

Aşkı hayatın merkezine koyup yaşayanlar bilir ancak kırık kalplerin de bir tarihi olduğunu. Yalnız yaşayamayanlar ya da yanında birisi olduğu halde yalnızlık çekenler bilir en çok bunu. Her bir kırılmadan sonra daha bir güçlü hale gelen, her bir çatlaktan sonra insanı daha bir insan eden, som bir acıdır kalp burkuntusu. Geçmez üzerine uyuyunca ya da başkalarını sevmeye başlayınca. Ezeli bir ur gibi kalır orada, cepte saklanan ve varlığı her saniye ete saplanan sıcak bir mermi gibi...

Kırık kalplerin tarihi kimi zaman üzücü, kimi zaman gülünçtür. Aşk cesaret isteyen fiziksel bir eylem olduğu için, eylemi gerçekleştiremeyenin içine oturur ağır bir taş. Etrafındakilerin ne diyeceklerini umursamaktan mutlu olmaya vakit bulamayan insanlar için mümkün değildir aşk. Onlar günboyu sahilde çakıl taşlarıyla oynayan, ama bir türlü yüzmeye yeltenemeyen çocuklara benzerler. Ayaklarına su değdi mi hoşlarına gider, uzun uzun ıslanmak, denizin affedici serinliğinde kaybolmak isterler. Bunu öyle isterler ki ara sıra girerler suyun altına, nefeslerini tutarlar. Ayakları yerden kesildiği anda paniğe kapılıp, gerisin geriye sahile, ait oldukları güvenli limana dönerler. Sonrasında çakıl taşlarıyla oynamaya devam ederler. Oysa tatmıştır bir kere beden suyun altında kaybolmanın zevkini. Bir daha gitmek, bir daha yok olmak, bir daha öldürmek ister zamanı tıpkı akşam oyundan eve gelmeyen bir çocuk gibi. Gidemez! Eflatun’un mağarasındaki zavallılar gibi kandırılmıştır aşkın bir gölge olduğuna, gerçeğinin yakıcı ve kahredici olduğuna, onun yaşamak için değil yaşatmak için var olduğuna...

Kırık kalplerin tarihinde en çok rastlanan kara delik suçluluk duygusudur. “Öyle değil de böyle olsaydı nasıl olurdu?” sorusu sarıp sarmalar ıssız gecelerin karanlık parıltılarını. Orada bulutlardan örülme pişmanlıklar, orada korkaklığın ve ihanetin birer abide halinde insanın üzerine üzerine yürümesi söz konusu olur. Aşk hayata karşı bir yenilgidir kırık kalpler için. Maça yenik başlamak, attığın her gole karşılık iki gol yemektir. Güçlendin sanmaktır gücünü kaybederken. Akşamüstleri kızıl güneşin yokoluşunu izlerken hiç bitmeyen soruları tekrar tekrar sormaktır. Parçalanan kalbin açtığı çatlakta yaşamak, yaşıyormuş gibi yapmak, soluk alıp vermek ama hayatı yüzde yüz ıskalıyormuş hissinden kurtulamamaktır tarih olamayan bitmiş serüvenlerin kuyruğunda oyalananların öyküsü.

Bir de dostlar vardır, işin komedisi, zevki ve hatta en güzel ifadeyle “tuzu biberi”. “Dünyada 3 milyar kadın/erkek var, takma kafana!” derler en ücra bilgelikleriyle. Şarap bardaklarının, bira şişelerinin arkasında hep o unutulmak istenen anlar dururken sabah yalnızlıklarında sancının katlanarak arttığını hissetmektir dostların bir görünüp bir kaybolan yüzleri. Karın ağrısı olur ayrılık, kalp çarpıntısı, zihin depremi. Dostların eli yakar dokunduğu yeri, dili acıtır çoğu zaman acıyı dindireceğine. Her sabah “Nasılsın bugün?” dediklerinde soru işaretinin uzantısında kaybolan aşkın sinsi kırıntıları görünür. Bir ani ölüm gibi çözer bacakları, yıkar yıkılmaz denen ağacı. Gözlerinde o gizli delik, o delikten fışkıran geçmişin lacivert parıltıları, geleceğe yollanan içi boş şişeler...

Hayat devam ediyordur, her mutsuz anının yanına üç mutlu anı koyarsın, mutluluk oyununun bir parçası olarak. Dünyanın bir köşesinde birisi birisini öldürmüştür, şanslı hissedersin hayatta olduğun için. Afrika’daki aç annelerin, Irak’ta bir kızın eline elini dokundurmadan öldürülen gençlerin, Afganistan’da yüzlerine kezzap dökülen kadınların acılarını düşünür, kendini bencillikle suçlarsın. Bir yetimhaneye gidip, anasız babasız büyüyen çocukların gözlerindeki geleceksizliğe ağlar, onlara elini uzatır, onların acısının yanında seninkinin ne kadar yapay kaldığına inandırırsın kendini. Başkalarının senden daha çok acı çekiyor olması yalan da olsa dindirir bir süre alınganlığını. Unutursun kendini, başkalarında kaybolursun.

Ateş sönmez ama üzerine küller serpilir. Tıpkı magma gibi korur altta kalan köz kendisini tarihin acımasızlığına karşı. Direnir oksijensizliğe, direnir karanlığa ve sessizliğe. O küllerin üzerine yeni ateşler yakılsa da, o küllerin üzerinde yeni danslar edilip, yeni saraylar inşa edilip, yeni hayatlar kurulsa da değişmez kırık kalplerin tarihindeki kara yazgı. Orada kalır, bir doğumgünü partisinde unutulup, tavanda asılı kalan renkli bir balon gibi büzülür yavaş yavaş. Büzülür ama patlamaz, büzülür ama ölmez. İçine havayı çekeceği günü bekler o günün gelmeyeceğini bilerek... Hayalini kurar 5-10 yıl sonrasının, senede bir kere buluşmanın, Ediz Hun-Hülya Koçyiğit masumluğunda yaşlanıp, Zeki Müren’in sesi eşliğinde elele tutuşmanın...

Oysa gerçekler bulutların üstündedir. Güneştir gerçekler, altı ve üstü yoktur. Onarılmayacak olan unutulmaya, çöpe atılmaya mahkûmdür. Ne közü sıcak tutmanın ne de mecnunvari hayallerin bir anlamı vardır eller birbirini kaybettikten sonra. Tarih tarihtir. Ders alırsın ve devam edersin. Dostların utandıran bakışları haklıdır çoğu zaman.. O delikte oturup, zindanıyla barışanlar bir daha hayat yüzü görmezler. Şiire verirler, şiire yani sarhoşluğa. Oysa hiçbir sarhoşluk mutlu etmez insanı, en sarhoş olduğun zamanda bile. Çünkü sen de bilirsin klişe tedavileri üzerinde zar atar gibi deneyen dostların sözlerinin doğru olduklarını: Kırık kalplerin tarihi gerçek anlamda bir tarihtir ve bu tarihi yaşayıp, sabırla ve inatla düştüğü delikten çıkabilen insan güçlüdür, olgundur, daha bir insan, daha bir yaşam doludur. Gerisi hüzün, gözyaşı ve edebiyat...




04 Ağustos 2011

Matematik Köyü ve Geleceğimiz

Bir köy düşünün ki içinde yaşayanlar günün 24 saati boyunca, matematik soluyup, matematik yeyip içip, matematikle yatıp, matematikle kalkıyor. Bir köy düşünün ki işler imece usulüyle, eşit bir biçimde paylaşılıyor; bulaşık, temizlik gibi gençlerin diğer zamanlarda horgördüğü amelelikler aşkla şevkle yapılıyor. Öyle bir köy ki öğrenciler köye gelirken not kaygısı yaşamıyorlar, kalıp geçme gibi bir endişeleri yok. Tek dertleri matematiği aşk derecesinde sevdikleri için öğrenmek istemeleri. Kendilerini geliştirmek ve belki de ileride açılacak yeni matematik ve bilim köylerine öncülük yapmak istiyorlar. Öğrencileri daha en ufak yaşlarda at gibi koşturduğumuz, sınavlardan sınavlara yetiştirdiğimiz için böylesine özgür bir eğitim projesi kulağa tuhaf gelebilir. Öyle ya! Diploma vermeyen bir okula neden gitsin bir öğrenci? Ucunda bankacı olup iyi paralar kazanmak ya da mühendis olup uluslararası şirketlerde çalışmak yoksa neden öğrensin bir insan matematiği?


Okulun kurucusu ve fikir babası olan Ali Nesin’in amacı tam olarak da bunu sağlamak. Matematik ve bilim sevgisini aşılamak, bir yarar amacı gütmeksizin insanları matematiğin güzel dünyasıyla tanıştırmak. Okul sıralarında, sırf sınav geçmek için çalışılan matematikle hayata atılan insanların bu noktayı anlaması zordur. Neden sever bir insan o karmaşık ifadeleri? Neden tutkun olur günlük hayatta çoğu zaman hiçbir işlevi olmayan kuramlara ve onların ispatlarına. Şunu kabul etmek gerekir ki takıntılar paylaşılamaz. Bir insan çiçek yetiştirmeyi sever, bir başkası göbeğinde biriken pamukların koleksiyonunu yapar. Birini diğerinden daha sık duyduğumuz için az duyulan tuhaf değildir. Tuhaf olan bunları tuhaf karşılamaktır.



Ali Nesin’i babası Aziz Nesin’in yolunda ilerleyen bir hayırsever olarak görebiliriz. Öğrencilerden alınan ücretler sadece yeme, içme ve kalacak yer masraflarını karşılamak için. Hocalar ise ücret almıyorlar verdikleri dersler için. Vakfın hiçbir şekilde kâr amacı olmadığı için maddi sıkıntı çekmesi normal. Ciddi destek gerekiyor resmi ve gayriresmi kurumlardan. Hele Türkiye gibi bir ülkede, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, ne zaman genel iyilik anlayışının dışına çıkıp, farklı ve yaratıcı ürünler vermeye kalksan, yasaların en ince ayrıntılarını kullanma ihtiyacı duyan savcıları bulursun karşında. İşte bu yüzden de ülkemizin yegane Matematik köyü 2007’de “İzinsiz Eğitim” bahanesiyle kapatılmıştı. O zamanlar etrafı polis şeridi ile çevrilmiş karatahta fotoğrafıyla da dış basına maskara olmuştuk. İzinsiz açılan Kuran kursları ve yurtlar işlerini yoluna koymuş devam ederken, resmi kurumlara sızsınlar diye yetiştirilen ortaokul öğrencileri malum evlerde yetiştirilip, en hassas noktalara gönderilirken, amacı sayıların arasındaki ilişkileri öğretmek olan bir grup öğretmenin önü tıkanıyor.



Daha sonra tekrar açıldı köy. Fakat zorluklar bitmedi. Tübitak’ın desteğini çekmesiyle ciddi maddi sıkıntı içine giren köy bu aralar bağışlara yönelmiş durumda. Ali Nesin ve onun gibi matematiğe gönül vermiş diğer hocalar bağış yapanlara cennette arsa vaat etmiyor, sırat köprüsünü jet hızıyla geçme garantisi de yok. Zaten öyle olsaydı bağış toplama konusunda sıkıntı çekmezdi. Bildiğim kadarıyla vergi muafı da mümkün değil! Verilen söz sadece ve sadece bu ülkeye “zihni hür, fikri hür, vicdanı hür” bireyler yetiştirmektir. Matematik bir insana sorgulamayı, kanıtsız kabul etmemeyi, meraklı olmayı, araştırmayı, sorunlara farklı açılardan yaklaşmayı, çözümleri kısaltıp güzelleştirmeyi öğretir. Ne zengin olmayı garantiler ne de siyasi bir kurtuluş yolu gösterir. Geleceğin bilimde, teknolojide ve özgür düşüncede olduğuna inanıyorsak matematik köyünün varlığının devam etmesi için elimizden geleni yapmalıyız.



Bir matematik öğretmeni olarak Türkiye adına övünç kaynağı olarak gördüğüm matematik köyüne yardım etmek isterseniz, aşağıdaki sayfaya gidebilirsiniz. Umarım, bilgiye ve bilime inanan insanların katkılarıyla, matematiğe gönül veren genç dimağların sürekli faydalanabileceği bir merkez olmaya devam eder köy. Türkiye’nin eleştirel düşünen, düşündüğünü sindiren ve çözümleyebilen insanlara ne kadar ihtiyacı olduğunu bilmem yazmaya gerek var mı?

Bağış için: http://matematikkoyu.org/nmk_bagis

01 Ağustos 2011

Libya War Lies Worse Than Iraq

Source: http://www.informationclearinghouse.info/article28666.htm

By Thomas C. Mountain

July 23, 2011 "
Information Clearing House" --- Asmara, Eritrea: The lies used to justify the NATO war against Libya have surpassed those created to justify the invasion of Iraq. Amnesty International and Human Rights Watch both had honest observers on the ground for months following the rebellion in eastern Libya and both have repudiated every major charge used to justify the NATO war on Libya.

According to the Amnesty observer, who is fluent in Arabic, there is not one confirmed instance of rape by the pro-Gadaffi fighters, not even a doctor who knew of one. All the Viagra mass rape stories were fabrications.

Amnesty could not verify a single “African mercenary” fighting for Gaddafi story, and the highly charged international satellite television accounts of African mercenaries raping women that were used to panic much of the eastern Libyan population into fleeing their homes were fabrications.

There were no confirmed accounts of helicopter gun ships attacking civilians and no jet fighters bombing people which completely invalidates any justification for the No-Fly Zone inSecurity Council resolution used as an excuse for NATO to launch its attacks on Libya.

After three months on the ground in rebel controlled territory, the
Amnesty investigator could only confirm 110 deaths in Benghazi which included Gadaffi supporters.

Only 110 dead in Benghazi? Wait a minute, we were told thousands had died there, ten thousand even. No, only 110 lost their lives including pro-government people.

No rapes, no African mercenaries, no helicopter gun ships or bombers, and only 110 ten deaths prior to the launch of the NATO bombing campaign, every reason was based on a lie.

Today according to the Libyan Red Crescent Society, over 1,100 civilians have been killed by NATO bombs including over 400 women and children. Over 6,000 Libyan civilians have been injured or wounded by the bombing, many very seriously.

Compared to the war on Iraq, these numbers are tiny, but the reasons for the Libyan war have no merit in any form.

Saddam Hussein was evil, he invaded his neighbors in wars that killed up to a million. He used Weapons of Mass Destruction (WMD’s) in the form of poison gas on both his neighbors and his own people, killing tens of thousands. He was brutal and corrupt and when American tanks rolled into Iraq the Iraqi people refused to fight for him, simply put their weapons down and went home.

Libya under Col. Gadaffi hasn’t invaded their neighbors. Gadaffi never used WMD’s on anyone, let alone his own people. As for Gadaffi being brutal, in Libya’s neighbor Algeria, the Algerian military fought a counterinsurgency for a decade in the 1990’s that witnessed the deaths of some 200,000 Algerians. Now that is brutal and nothing anywhere near this has happened in Libya.

In Egypt and Tunisia, western puppets like Mubarak and Ben Ali had almost no support amongst their people with few if anyone willing to fight and die to defend them.

The majority of the Libyan people are rallying behind the Libyan government and “the leader”, Muammar Gadaffi, with over one million people demonstrating in support on July 1 in Tripoli, the capital of Libya. Thousands of Libyan youth are on the front lines fighting the rebels and despite thousands of NATO air strikes authentic journalists on the ground in western Libya report their morale remains high.

In Egypt the popular explosion that resulted in the Army seizing power from Mubarak began in the very poorest neighborhoods in Cairo and other Egyptian cities where the price of basic food items like bread, sugar and cooking oil had skyrocketed and lead to widespread hunger. In many parts of Egypt's poor neighborhoods gasoline/benzene is easier to find then clean drinking water. Medical care and education is only for those with the money to pay for it. Life for the people of Tunisia is not that much better.

In contrast, the Libyan people have the longest life expectancy in the Arab world. The Libyan people have the best, free public health system in the Arab world. The Libyan people have the best, free public education system in the Arab world. Most Libyan families own their own home and most Libyan families own their own automobile. Libya is so much better off then its neighbors every year tens of thousands of Egyptians and Tunisians migrated to Libya to earn money to feed their families, doing the dirty work the Libyan people refused to do.

When it comes to how Gadaffi oversaw a dramatic rise in the standard of living for the Libyan people despite decades of UN inSecurity Council sanctions against the Libyan economy honest observers acknowledge that Gadaffi stands head and shoulders above the kings, sheiks, emirs and various dictators who rule the rest of the Arab world.

So why did NATO launch this war against Libya?

First of all Gadaffi was on the verge of creating a new banking system in Africa that was going to put the IMF, World Bank and assorted other western banksters out of business in Africa. No more predatory western loans used to cripple African economies, instead a $42 billion dollar African Investment Bank would be supplying major loans at little or even zero interest rates.

LIbya has funded major infrastructure projects across Africa that have begun to link up African economies and break the perpetual dependency on the western countries for imports have been taking place. Here in Eritrea the new road connecting Eritrea and Sudan is just one small example.

What seem to have finally tipped the balance in favor of direct western military intervention was the reported demand by Gadaffi that the USA oil companies who have long been major players in the Libyan petroleum industry were going to have to compensate Libya to the tune of tens of billions of dollars for the damage done to the Libyan economy by the USA instigated “Lockerbie Bombing” sanctions imposed by the UN inSecurity Council throughout the 1990’s into early 2000’s. This is based on the unearthing of evidence that the CIA paid millions of dollars to witnesses in the Lockerbie Bombing trial to change their stories to implicate Libya which was used as the basis for the very damaging UN sanctions against Libya. The government of the USA lied and damaged Libya so the USA oil companies were going to have to pay up to cover the cost of their governments actions. Not hard to see why Gadaffi had to go isn't it?

Add the fact that Gadaffi had signaled clearly that he saw both Libya’s and Africa’s future economic development linked more to China and Russia rather than the west and it was just a matter of time before the CIA’s contingency plan to overthrow the Libyan government was put on the front burner.

NATO’s war against Libya has much more in common with NATO’s Kosovo war against Serbia. But one still cannot compare Gadaffi to Saddam or even the much smaller time criminals in the Serbian leadership. The Libyan War lies are worse than Iraq.

Thomas C. Mountain - Asmara, Eritrea - thomascmountain at yahoo dot com - Thomas C. Mountain is the only independent western journalist in the Horn of Africa, living and reporting from Eritrea since 2006. He was a member of the 1st US Peace Delegation to Libya in 1987 .

28 Temmuz 2011

HCMC Museum of Fine Arts

Last weekend, I visited the museum of fine arts in district 1 and had chance to view some inspirational paintings. I was lucky as there was a competition going on and many talented artists put their portraits to compete with each other. I took some photos -could not resist even though I knew it was not right- so that I can write a few words under each paintings from my own personal world.

Here are the best ones I chose and my brief comments:



Painting by Tran Quoc Tuan

Sporadic words from me: I am in a desert where directions do not make sense. The rooms we were born in, the rooms we will die in. But in a desert, every point is a good point to die because there is no meaning in the word of location. The sand dunes constantly shift their positions and heights, the sand flows like water beneath your feet. The mirages are created on the pristine surfaces and each of the reflections on the sand goes in different direction. It seems I am all of them but at the same time I am none of them. Life continues in other lands and I am just lost in the sea of sands, in the labyrinth of rooms. While moving from one peak to another peak in order to find the best point for drinking tea and watching the moon, you will soon realize that the desert is nothing more than an infinite tessellation. It just repeats and repeats in all directions. Saying this, one should notice that every house is a labyrinth and every labyrinth carries a desert inside...


Painting by Nguyen Hoang Dung

Sporadic Words from me: I have escaped from the jaws of the city and I have reunited with my inner peace. The fan in my hand does not have the wind blades but still I feel cool when I hold it in my hands. It is partly because the fan itself is a cool object. When I touch it, the coolness from the metal flows into my vessels and change my atmosphere from head to toe. It is also because of the idea of freedom is centered inside my heart where I have all the secrets. My eyes are the gates towards those secrets but I keep them closed.


Painting by Nguyen Hoang Giang

Sporadic words from me: Being a woman in this city, being a woman with a mask in this city, being a woman with a mask in this city and being tortured... Life is unfair to me and I am unfair to myself. The more they put on me, the more I enjoy sacrificing from my own soul. This is what we have been taught since childhood. Do not reveal your pain, do not reveal your identity, do not show the signs of weakness. If you happen to show your weakness, make sure it represents the power of the others.

Painting By Nguyen Bao Ngoc

Sporadic words from me:
I want to be a machine, I want to be a machine... Truuum, truuuum, truuum, trak tiki tak, I want to be a machine. (Nazim Hikmet Ran)

One side of me is an angel, flies in the sky between the clouds. The other side is a machine, greasy gears and turbines. But you might think my angel side is more merciful than my machine side. Absolutely not! I want to be a machine so that there will be no space in my soul for anything more than necessary. Compassion, mercy, grace, helping others, care etc are deadly diseases. The more we get stuck into them, the more we are getting far from our selfish genes. We are here to destroy anything and anybody who is standing in front of us. Therefore, why pity those who are poor and weak. In the world of machines, there is no waiting, no tolerance... Here I have started the big metamorphoses. It will continue till I become a full machine. Then I will travel in the universe and spread the word of truth, the only word which is supposed to exist. That is 'I".

Painting by Ha Hay Muoi

Sporadic words from me: I am melting. Like a cube of ice turns to water when the heat strikes, I am melting into another being. The drops from my flesh do not apart from my body. They just extend towards the soil, makes connection to drain my blood. It is going down drop by drop, second by second, life is getting away from me. However, I have no complaints. I lived a life, full of satisfaction. I became a vulture when I wanted, became a fox when I needed, became a blood sucking spider when I am required to be a monster. My destiny is the destiny of winners. I won and now I am moving to the next level.

İnsanlığın Açlıkla Sınavı: Somali

Alışmak kimi zaman kötü bir huydur. Özellikle haksızlıklara, zulme, işkenceye, açlığa ve adaletsizliğe alışmak bir toplum için öldürücüdür. Çünkü her gün göre göre aynı kirliliği, vicdanlar körelir, gözlerdeki yaşlar kurur, yaşamını kaybeden kişilerin bizlerin anası, babası, kardeşi, çocuğu olma olabilirliliği zihinlerden silinir. Vurdumduymazlık, adamsendecilik alır başını gider.

Somali’yi düşünüyorum birkaç gündür. Dünyanın bir köşesinde insanlar son teknoloji ürünleriyle birbirlerine görüntülü mesajlar gönderip, dokunmatik ekranlarda oyunlarını oynarken, Somali’de binlerce insan açlıktan ölüme mahkûm ediliyor. 20. Yüzyılda doğmuş insanlar olarak hepimiz biliriz okul sıralarında bizlere ezberletilen cümleleri: İnsan en akıllı hayvandır ve bu yüzden bilimi ve teknolojiyi keşfetmiş, geliştirdiği aletler sayesinde yaşam standartlarını bugünkü seviyeye ulaştırmıştır. Resim güzel, çerçeve güzel, asıldığı duvar da güzel. Ama yine de bir eksik var. Madem bu kadar zeki ve girişkendik de neden her yıl yüzbinlerce Afrikalı ve Güney Asyalı tedavisi mümkün hastalıklardan ölüyorlar? Madem o kadar üstündük de neden hala Somali’de insanlar açlıktan kıvranıyor, çocuklar en sevimli olacakları yaşlarda hayata gözlerini yumuyor?

Nedenini söyleyeyim: Zekamızla ortaya koyduğumuz sistem maalesef birbirimizi yemek, birbirimizin kanından nemalanmak, birbirimizin zayıf noktasını yakalayıp zayıf olanı safdışı etmek için bulunmaz bir dinamizm sağlıyor. Bunu öyle bir yapıyor ki ortadaki gerçek sorunu görmememiz için de yine içimizdeki güçlülerin bilgilendirme silahlarıyla gözlerimizi boyuyor, kulaklarımızı tıkıyor. Somali bunlardan sadece biri, ne ilki ne de sonuncusu...

1970’lerin sonlarına dek kendisine yeten bir tarım ekonomisi olan Somali’de 1980’lerde başlayan IMF ve Dünya Bankası müdahelesini görüyoruz. 1970’lerden 1980’lerin ortalarına kadar gıda yardımı 15 kat artıyor. Dışarıdan getirilen ucuz buğday ve pirinç ülkenin tahıl ekonomisini göçertiyor. Çiftçiler tarımı bırakıp başka işlere yöneliyorlar. Yine IMF’nin 1981’den itibaren para birimini değersizleştirme çabası kentli nüfusu da fakirleştiriyor. Altyapı eskiyor ama yenisi getirilmiyor, eğitim ve sağlık hizmetleri sekteye uğruyor. Tabii, hükümetle, ya da daha doğru bir deyişle IMF ve DB uzmanlarıyla iyi geçinen bir kısım şanslı, ihracata yönelik tarıma (meyve, sebze, pamuk gibi) yöneliyorlar, paraya para demiyorlar.

1980’lerde para birimindeki değersizleşmeyle ithal ürünler pahalılaşmaya, gübre ve tohum gibi tarımsal ürünler yoksul çiftçiler için satın alınamaz hale gelmeye başlıyor. Özel sektör hayvancılık ve tarım alanlarına dalıyor. Fiyatlar yükseliyor ve geçimini hayvancılıkla sağlayan binlerce göçebe Somalili mecburen iş yapamaz hale geliyor. IMF’nin ve DB’nin yaptırımları sonucunda göçebe yaşayan insanların takas üzerine kurulu olan ekonomisi tamamıyla göçüyor. 1980’lerde okullardaki öğrenci sayısı %41 oranında, sağlık harcamaları %71 oranında azalıyor. 1982’de öğrenci başına 82 dolar harcayan hükümet, 1989’da 4 dolar harcamaya başlıyor. Bütün bunların sonucunda doğal olarak ilkokulların dörtte biri kapanıyor, okul binaları yıpranıyor, öğretmenlerin maaşları inanılmaz seviyelere düşüyor.

Böyle bir ekonomik bunalımdan sonra da iç savaşın patlak vermesi belki de Somali halkı için son darbe oluyor. Batının reçete olarak sunduğu ilaçlarla yoksullaşan, kendi geleneksel ekonomik değerlerinden uzaklaşıp, yolunu kaybeden bir ülkeden bahsediyoruz. ABD’nin ucuz sığır etiyle, Avrupa’nın ucuz tahılıyla kendi ürettiği eti ve tahılı satamayan ve bu yüzden topraklarından vazgeçen insanlardan ve onların çocuklarından bahsediyoruz.

Dış etkenlerin kuraklığa neden olduğunı söylemek yanlış olmaz ama küreselleşme çağında kuraklık oluyorsa bunu iklim değişikliğine ya da ülkenin içine düştüğü siyasi kaosa bağlamak ahmaklık olur. Siyaset, sonuçta bir üstyapıdır ve insanların ekonomik iradelerinin ortaya koyduğu eylem gücüyle kendini belli eder. Bir ülkede insanlar açsa, o ülkedeki ekonomik dengeleri kontrol altında tutan kişilere ve kurumlara bakmalıyız önce. Yoksa iç savaş bir neden değil, bir sonuçtur. Açlığın, eğitimsizliğin, adaletsizliğin bir sonucudur. Somali’deki kuraklık ve insanlık dramı insan eliyle yapılmıştır.

BBC, CNN ve ABC gibi batı borazanlığı yapan haber kanallarının iddia ettiklerinin aksine, bugün Somali’de insanlar ölüyorsa, bunun en büyük nedeni o herkesin bildiği küresel bankaların ve şirketlerin küreselleşme ve serbest piyasa maskesi altında bir ülkenin ekonomisini batırmaları, halkın çoğunluğunu fakirleştirip, üçbeş kentliyi kayırmalarıdır. Maalesef, küresel sermayenin durdurulamayan akışı yüzünden acı çeken son ülke olmayacaktır Somali. İnsanların hayatları petrolden, elmastan, altından daha ucuz olduğu sürece, o herkesin sahip olmak istediği sermaye seli, önünde duramayan herkesi ve her şeyi sürükleyecek, üçbeş şanslının dışında kalanları mahvedip, yoluna devam edecektir.



20 Temmuz 2011

Kum Gibi

KUM GİBİ

Kobo Abe’nin “Kum Tepesindeki Kadın” (Suna No Onna) romanından aynı adla uyarlanan filmini izledim geçen hafta. Deniz kenarında, çölümsü bir ortamda tek başına gezinen bir böcekbilimcinin hikayesi anlatılıyor filmde. Kum hakkında geniş bilgisi olan filmin kahramanı, son otobüsü kaçırdığı için kalacak yer bakmaktadır. Civardaki köylüler, kum tepelerinin arasına kalmış bir barakayı gösterirler adama. İpten bir merdivenle iner aşağıya adam, orada kendisini bekleyen kadının varlığıyla irkilir önce, şaşırır tek başına bir kadının böylesine bir yerde yaşamak istemesine. Kadın adama yemek yapar, yatacağı temiz bir yatak gösterir. İlginç olan barakanın üzerine sürekli kum yağmasıdır. Kadın her gece saatlerce kumları temizler. Temizlemezse kumlar evi altına alıp, yok edecektir. Bu baraka yok olursa tüm köy yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bir çeşit Sisyphus işkencesi. O gece kahramanımız, kadının kocasının ve kızının bir kum fırtınasına kurban gittiğini öğrenir. “Kum yutar insanı.” der kadın. Tıpkı zaman ve olaylar gibi...

Sabah olunca adam otobüse binip geri dönmek ister ama yukarıdan sarkıtılan merdiven yoktur artık. Bir tuzağa kurban gittiğini anlar. Kaçmak için uzun süre uğraşır ama kumdan duvarlar sürekli üzerine göçer, yerinde sayar saatlerce uğraşmasına rağmen. Sonunda yenilgiyi kabul etmiş gibi görünüp kadınla, yani aynı zamanda kumla birlikte yaşamaya başlar.Kadın kumdur ve kum her yerdedir, içimizde, dışımızda, üstümüzde, altımızda. Uyurken yorgan gibi kaplar adamın bedenini kum, uyanınca kapı ağzında biriken kumlarla boğuşmak vardır. Kum, tıpkı toz gibi, evrenseldir. Mekanı çevrelediği için her boşluğu doldurur, her deliğe girer. Kendisine benzemeyen her şeyi kendisine benzetir.

Kadın topladığı kumu köylülere satmaktadır. Köylülerde yasak olmasına rağmen kadından aldıkları kumu inşaat şirketlerine satıp, kadına iaşe göndermektedir. Adam ise kumdan hapishanesinden çıkmanın yollarını aramakla meşguldür. Albert Camus’nun “Veba” romanında olduğu gibi doğayla mücadelede bilimsel yöntemler geliştiren insanın inadı ve savaşma ruhu vardır adamda. Oysa kum sadece görünmez bir düşman değildir, aynı zamanda mağlup edilmesi olanaksızdır. Tutsak ettiği insanın dışarıya gözlerini kapar ama aynı insanın kendi içindeki aynalara vakit ayırmasını sağlar. Kum ayna halini alır çöldeki seraplarda. Mecnun’un Leyla’yı gördüğü bir serap olur kum taneleri. Susuz kalanın vahalara saldırdığı, acıkanın meyve bahçelerine daldığı bir serapzadedir kum tepelerinin arasında sıkışmış insan. İradesi ve korkuları arasında kalmış, her daim teslim olmaya zorlanan bir zavallıdır. Bu yokediciliğe rağmen adam vazgeçmez ve sonunda kaçmayı başarır.

Gece yarısı çölün yönsüzlüğünde koşarken bir bataklığa saplanır. Köylüler tarafından kurtarılır ve tekrar aynı barakaya gönderilir. Özgürlüğe ramak kalmışken her şeyi berbat etmiştir. Geri dönünce kumla barışık yaşamaya çalışır. Karga yakalamak için açtığı kuyuda tatlı su bulunca, suyun kalitesini ve miktarını arttırmak için bilimsel bir çaba içine girer. Çeteleler tutar, ölçümler yapar. Artık kumla düşman değildir, kumu yardımcısı yapmıştır. Mahpus hayatını, buluşu ile renklendirir. Bu arada kadın hamile kalır ama bebek rahim dışında büyümektedir. Köylüler ikisini de almak için geldiklerinde adam gitmek istemez. Kadın hekime gider, adam kumun hep zihinsel hem de bedensel bir kölesi haline geldiği için dışarısını artık görmemektedir. Ne arkada kalan gözüyaşlı annesi ne de geride bıraktığı işi umurundadır artık. Kum kanına girmiş, damarlarına sızmıştır. İçine aldığı her şeyi eriten, çürüten kum tanecikleri adamın benliğini esir almış, eskisinin kokuşmuş kalıntılarından yeni bir adam yaratmıştır. Geçmişi silmiş, üzerine yeni bir kent, yeni bir hayat inşa etmiştir.

Kum, rüzgarın savurduğu, yeri yurdu olmayan tanecikler... Kum, tepeleriyle ve çukurlarıyla bakanı içine çeken, ruhsuz, hissiz parçacıklar... Kum, zaman gibi üzerimizden geçen, altında bıraktığını görünmez kılan, aşkları ve gözyaşlarını hiç yokmuş sayan sinsi bir düşmandır.

İçinde yaşadığımız toplum ve kuralları da insanı eğitir, değiştirir, çürütür, kokutur, hasta eder, yıkar yenisini getirir, bozar, kırar, evirir, çevirir, düşman eder, arkadaş eder, aşık eder, maşuk eder, kalbini kırar, kalbini yapar, gururunu incitir, gururunu okşar, hatasını yüzüne vurur, hatasını hoşgörür...

Kısacası toplum ve kuralları bizi biz eder...

Tıpkı kum gibi...

18 Temmuz 2011

CONFESSIONS OF A CROWDED FACE

Watching the moon silencing the music coming from the violins
The more we talk of freedom, the more tumours pop up on our skins
Unwanted words unveil the mutual misinterpretation of how
my face became crowded with the misery of the immortal sins





A thunder finds me unprepared in my little bunker, scares me to death
Lullabies fill the sky, the tears and the gas masks falling out of breath
The last question to utter to the approaching executioner could be why
my face is crowded with the wounds from the unforgettable wrath



This bed sheet is our space, the edges are the ends where rivers pour
Dream recorders, day dreamers and love makers do not live any more
Fingers walk on it, eyes look for the falling secrets to reveal when
my face started to be crowded with an unwinnable class war



We are the prisoners of life, we are the guardians of the each other
Love makes one lonelier no matter how much he tries to ignore
It is the destiny, neither you nor I will ever understand who made
my face crowded with the miseries of the kisses from an unwanted love



Wings only hurt when the canary is locked in a cage, in a cage.
One cannot lose the other without having first, you can wage
The biggest secret of the world appears when the lips of a lover touch the other’s face
to turn it to a crowded street resembling the nonchalance of a young age.
AA - 2010

13 Temmuz 2011

TELEOLOJİK KANITLAMALARA GETİRİLEN FELSEFİ VE BİLİMSEL ELEŞTİRİLER

I
Teleolojik kanıtlara getirilen eleştiriler bir kaç ana noktada özetlenebilir. Bunlardan birincisi İskoçyalı filozof Hume tarafından ortaya atılan, sadece din felsefesinde değil, aynı zamanda bilim felsefesinde ve etikte de etkili olan tümevarım yönteminin eksik yanlarıdır. Hume’a göre tümevarımsal bir çıkarım her zaman için yanlışlık payı taşır. Çünkü nedensellik dediğimiz ve üzerine bilimi inşa ettiğimiz yasa –varsayım- tam anlamıyla bir yasa değildir. Kant’ın Newton’un bilimsel bulgularının da etkisiyle ‘sentetik’ ve ‘a priorik’ diyerek özel bir konuma yerleştirdiği nedensellik ilkesi Hume için “psikolojik bir alışkanlık” olmaktan öteye gidemez. Her şimşek çaktığında, aradan pek bir süre geçmeden göğün gürlediğini duyan insan psikolojik olarak bu iki olay arasında nedensel bir bağ kurar. Oysa, kurulan bu bağın mantıksal bir dayanağı yoktur. Tamamıyla deneyden çıkarılan, biraradalığın akla getirttiği bir çözümdür bu bağ. Gök gürültüsünün gerçekten de çakan şimşeğin bir sonucu olması da Hume’un eleştirisini haksız çıkarmaz. Biri diğerinin nedeni olabilir ama sadece bir arada ya da aynı sırayla meydana geliyorlar diye bu sonuç çıkarılamaz. Hume, daha önce hep birlikte oldular diye bundan sonra da hep birlikte olacaklar diye bir kuralın olmadığını söyler. Bu noktadan hareketle Hume hem evrende var olduğu söylenilen –kabul edilen- düzen kavramının altını oyar hem de bilimsel denilen tümevarımsal yöntemi içinden çıkılmaz bir sorunun içine sürükler. Çünkü, eğer Hume’un dediği gibi evrende bir düzen yok da tüm düzen bizim zihnimizde ise, bu durumda bir önceki sayıda bahsettiğim tüm teleolojik Tanrı kanıtlamaları geçersiz sayılmalıdır. Ortada bir düzen yoksa ve var olduğunu düşündüğümüz bu dizge bizim beklentilerimizin bir ürünü ise, herşeye gücü yeten bir Tanrı’nın varlığına da pek ihtiyaç kalmayacaktır.
II
Pasifik Öyküleri kitabımda yayınlanan ‘Duvar’ adlı öyküde de üstü kapalı olarak aslında teleolojik kanatıların insan psikolojisindeki izdüşümünü işlemiştim. Adam, almış olduğu bilimsel eğitim sonucu duvarın arkasındaki sesin bir sahibinin olduğu sonucuna varmak ister. Eline kağıdı kalemi alıp, grafikler çizer, rakamları farklı biçimlerde yazar. Amacı, duvarın arkasından gelen sesin gönderdiği mesaja ulaşabilmektir. Bir süre sonra bunda başarılı olduğunu da görür. Ortaya çıkan grafikler duvarın arkasındaki sesin sahibinin çok akıllı bir matematikçi, dahi bir müzikçi olduğunu gösterir. Bütün bunlardan hiçbirşey anlamayan küçük kız ise tek bir şey söyler: O grafikleri sen çizdin, duvarın arkasındaki sesin sahibi olan kurbağa değil! Adam kızı ikna edemez ve bu başarısızlığını kızın eğitimsizliğine verir. Kendisi yapmış olduğu keşfin getirdiği zevk girdabında boğulurken kızı bilgisizlik ve inatçılıkla suçlar.

12 Temmuz 2011

İŞGAL

Sabah, kapıdan gelen korkutucu gürültüyle uyandım. Ne olduğunu anlamam uzun sürmedi. Mahallenin bekçisi yine rahatsız ediyordu sabahın köründe. Son on yıldır aralıklı olarak gelir bu adam kapıma. Canı sıkıldığında ya da kaymakamlıktan eline bir yazı ulaştığında hemen beni bulur rahatsız etmek için. Geçmişimde yaşadığım bazı yanlışlarım yüzünden beni sürekli takip eder, sürekli göz hapsinde tutar. Ne kadar dil döktüysem de boşuna. Mahallenin tüm gücü onun elinde. Kabadayılar onu destekliyorlar, onun yardımıyla yaşayan dilenciler de. Hem sonra polis de onun arkasında. Ağzından hiç çıkarmadığı sakız: “Kendisinin mahallenin güvenliğinden sorumlu olduğu ve bu görevi yerine getirmek için elinden geleni yapacağı” yalanı. Nasıl da vuruyor kapıya öyle! Kapıyı açmazsam kıracak elbet! Sonra da beni suçlayacak çürük kapıyı evimde barındırıp, komşularımın yaşamını tehlikeye attığım için.
Kapıya vuruyor çünkü biliyor içeri başka türlü girmesinin komşular ve kanun adamlarınca uygun görülmeyeceğini. Hızlı hızlı vuruyor ki yüreğime korku salsın, beni daha kapıyı açmadan korkutsun... Oysa ben artık yutmuyorum bu numaraları. Tam on yıldır hep aynı mazaret, tam on yıldır hep aynı zırvalıklar. Neymiş efendim, evimde komşularımı zehirleyecek tehlikeli maddeler barındırıyormuşum. Bu maddeler ile kendi ailemi de zehirliyormuşum hatta gözle kaş arasında ailemin bazı üyelerini öldürmüşüm bile. Hatta dışarıda suç işleyen katillere de kendi evimden zehir sağlıyormuşum. Yok daha neler efendim!
Hani onları evime almamış olsam, hani her yeri didik didik etmemiş olsalar, hani tüm komşular ve işi bilenler bir olup evimi alt üst etmemiş olsalar, onlara hak vereceğim kuşkularından dolayı ama durum hiç de öyle değil. Geçmişte yapmış olduğum bazı pislikler varmış ve bu pislikler beni onların gözünde başlı başına bir sorun haline getirmiş. Yapmadım demiyorum ama yine de yaptıklarım evimin işgalini gerektirmez. Kan kanla temizlenmez... Benim varlığım başta içinde yaşadığımız apartmandaki komşuların yaşamlarını tehlikeye atıyormuş. Geldiler efendim! Geldiler! Hep birlikte geldiler! Evin altını üstüne getirdiler, bakmadıkları delik, ellerindeki aletlerle ölçmedikleri nokta kalmadı evin içer’sinde. Açıkçası ne yapacağımı şaşırdım. Üst katta bir komşu evinde zehir bulundurduğunu açık açık söylüyor ama ona dokunan yok! Ne varsa bende! İlla evime polisle birlikte girecekler. İlla evin içinde silah patlatıp beni hapse göndermek için bahane bulacaklar. Tabii bunun için önce benim evi terk etmemi isteyecekler. Ama şimdilik bunun için yeteri kadar kanıtları yok. Ne evime polisle birlikte girip evin içinde silah patlatmak için yetkileri var ne de bunu yapacak cesaretleri! Hem onlar evime böyle silahlarla gelecekler de benim ailemin elleri armut mu toplayacak? Savaşacaklar tabii! İster ailem benden razı olmasın ister beni çok sevsinler bu sonuç değişmeyecektir. Ailemin tüm fertleri evin kutsallığına inanmış kişilerdir. Kapıdan içeriye zorla giren adamlar ister onları kurtarmaya geldiklerini söylesinler ister onları öldürmeye geldiklerini söylesinler benim ailemin her bir üyesi bu yabancı güçler karşısında taştan bir duvar haline geleceklerdir. İşte toplandılar bile! Kapının arkasındaki gürültü artıyor her geçen saniye! Birazdan kırılacak kapı...
İşte kırıldı ve içeriye doldu yüzlerce silahlı polis. Kimileri ilk anın şaşkınlığıyla birbirlerine ateş ettiler, birbirlerini yaraladılar. Sonrasında ailemin üyelerine ateş açtılar. Ben “Masumları öldürüyorsunuz! Bunu yapmaya hakkınız yok! Kanunları ayaklar altına alıyorsunuz!” diye haykırdıkça onlar sürekli kaza olduğundan bahsediyorlardı. Asıl amaçlarının ben olduklarını ve beni ele geçirmeden bu evden ayrılmayacaklarını söylüyorlardı. Ailem beni savunmaya çalışıyor, bir kısmı ise bana tıpkı kapının dışından gelenler gibi saldırıyordu. Kaos işgalcilerin işine gelmişti. Bir üst katta yaşayan hasta komşum onlara yardım etmeyeceğini söylemişti bir kaç hafta önce. Ama alt kattaki komşum kendi evinden benimkine yol açar gibi bir delik açtı evimin tabanında. Her taraf ateş oldu, duman oldu... Aynı anda hem kapıdan hem de alt kattan açılan delikten girdiler. Ailemin üyeleri sağda solda acı çekiyorlar. Herkes bir tarafa dağıldı, etraf kan içinde. İşte beni de aldılar, götürüyorlar. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Tek istediğim şey bir an önce ölmek ve görebilirsem son bir defa bekçinin suratına tükürmek... Beni mahallenin öteki ucundaki karakola götürüyorlar. Sözde mahkemeye çıkaracaklarmış...
* * *
İçinde bulunduğum bu karanlık odada uzun süre düşündüm. Öldürülen ailemi, beş para edilen gururumu düşündüm. İyi bir adam değilim! Bunu kabul ediyorum. Geçmişimde ben de adam öldürdüm, ben de çok kan akıttım basit sorunlar için. Peki bugün başıma gelenler bunun bir sonucu mu? Evimde öldürülen masumların ne günahları vardı da öldürüldüler yasal kurşunlarla? Hem kim verdi onlara benim evimi bu şekilde işgal etme hakkını? Hem onların derdinin zehir falan olduğuna da inanmıyorum. Bekçi mahallenin bu tarafında kontrolü ele geçirmek için kendisine karakol arıyor. Benim evin içindeki eşyalardan dolayı zenginliği ise dillere destan... Evimi işgal etti ve tüm zenginliklere kondu. Hem kendisine bu yolla gelir sağlayacak hem de mahallenin bu kısmını daha çok kontrol altına alacak. Peki bu oyun daha ne kadar sürecek? İşte hedefine ulaştı! Evimi işgal etti, beni evimden dışarı çıkardı, ailemin bir kısmını öldürdü, bir kısmını ise bana karşı savaşmaları için kandırdı... İstediğine ulaştı ve bütün mahalle sesini çıkarmadı o istediğine kavuşurken... Ben evimden uzaktayım ama bu beni rahatsız etmiyor... İşte oturuyorum karanlık bir odada... Bekliyorum mahkeme saatinin gelmesini...
* * *
Akşam üzeri evden gelen bir haberle sarsılıyorum. Evimde zehirli madde bulmuşlar. Şaşırmıyorum ama yine de üzülüyorum... Düşünüyorum... İçimden “Evimi işgal etmeye gücü yetenler, muhakkak evime zehirli maddeler yerleştirmeye de muktedirdirler” diyen bir ses öylesine geçiyor kafamın içinden...

11 Temmuz 2011

The Evils of Unregulated Capitalism

Remedy for the US economy: end the wars, rein in military and drug costs, and raise taxes - at least on the very rich.

By Joseph E Stiglitz

July 10, 2011 "
Al-Jazeera" -- Just a few years ago, a powerful ideology - the belief in free and unfettered markets - brought the world to the brink of ruin. Even in its hey-day, from the early 1980s until 2007, US-style deregulated capitalism brought greater material well-being only to the very richest in the richest country of the world.

Indeed, over the course of this ideology's 30-year ascendance, most Americans saw their incomes decline or stagnate year after year.

Moreover, output growth in the United States was not economically sustainable. With so much of US national income going to so few, growth could continue only through consumption financed by a mounting pile of debt.

I was among those who hoped that, somehow, the financial crisis would teach Americans (and others) a lesson about the need for greater equality, stronger regulation, and a better balance between the market and government.

Alas, that has not been the case.

On the contrary, a resurgence of right-wing economics, driven, as always, by ideology and special interests, once again threatens the global economy - or at least the economies of Europe and America, where these ideas continue to flourish.

In the US, this right-wing resurgence, whose adherents evidently seek to repeal the basic laws of mathematics and economics, is threatening to force a default on the national debt. If Congress mandates expenditures that exceed revenues, there will be a deficit, and that deficit has to be financed.

Rather than carefully balancing the benefits of each government expenditure program with the costs of raising taxes to finance those benefits, the right seeks to use a sledgehammer - not allowing the national debt to increase forces expenditures to be limited to taxes.

This leaves open the question of which expenditures get priority - and if expenditures to pay interest on the national debt do not, a default is inevitable. Moreover, to cut back expenditures now, in the midst of an ongoing crisis brought on by free-market ideology, would inevitably simply prolong the downturn.

A decade ago, in the midst of an economic boom, the US faced a surplus so large that it threatened to eliminate the national debt.

So what happened?

Unaffordable tax cuts and wars, a major recession, and soaring health-care costs - fueled in part by the commitment of George W Bush's administration to giving drug companies free rein in setting prices, even with government money at stake - quickly transformed a huge surplus into record peacetime deficits.

The remedies to the US deficit follow immediately from this diagnosis: put America back to work by stimulating the economy; end the mindless wars; rein in military and drug costs; and raise taxes, at least on the very rich.

But the right will have none of this, and instead is pushing for even more tax cuts for corporations and the wealthy, together with expenditure cuts in investments and social protection that put the future of the US economy in peril and that shred what remains of the social contract.

Meanwhile, the US financial sector has been lobbying hard to free itself of regulations, so that it can return to its previous, disastrously carefree, ways.

But matters are little better in Europe. As Greece and others face crises, the medicine du jour is simply timeworn austerity packages and privatisation, which will merely leave the countries that embrace them poorer and more vulnerable. This medicine failed in East Asia, Latin America, and elsewhere, and it will fail in Europe this time around, too. Indeed, it has already failed in Ireland, Latvia, and Greece.

There is an alternative: an economic-growth strategy supported by the European Union and the International Monetary Fund. Growth would restore confidence that Greece could repay its debts, causing interest rates to fall and leaving more fiscal room for further growth-enhancing investments.

Growth itself increases tax revenues and reduces the need for social expenditures, such as unemployment benefits. And the confidence that this engenders leads to still further growth.

Regrettably, the financial markets and right-wing economists have gotten the problem exactly backwards: they believe that austerity produces confidence, and that confidence will produce growth. But austerity undermines growth, worsening the government's fiscal position, or at least yielding less improvement than austerity's advocates promise. On both counts, confidence is undermined, and a downward spiral is set in motion.

Do we really need another costly experiment with ideas that have failed repeatedly? We shouldn't, but increasingly it appears that we will have to endure another one nonetheless.

A failure of either Europe or the US to return to robust growth would be bad for the global economy. A failure in both would be disastrous - even if the major emerging-market countries have attained self-sustaining growth.

Unfortunately, unless wiser heads prevail, that is the way the world is heading.

Joseph E Stiglitz is University Professor at Columbia University, a Nobel laureate in economics, and the author of Freefall: Free Markets and the Sinking of the Global Economy.

09 Temmuz 2011

CELLADIN SON GÜNÜ

Yargıç kararı okuduktan sonra mahkeme salonundaki uğultuyu önemsemeden odasına çekildi. Geniş, yayvan koltuğuna oturup çekmecedeki haplardan birisini ağzına attı. Masanın üzerindeki yarım bardak su ile yuttu hapı. Hapları eve giderken unutmamak için masanın üzerinde bıraktı. Zaten bugünlerde çok şeyi unutur olmuştu. Bir kaç dakika sonra kendisini yeni uyanmış gibi dinç hissetti. Ayağa kalktı ve odanın içersinde ileri geri yürümeye başladı. Kararın arkasındaki ince zekayı düşünüp kendi kendine güldü. Kendisinden önce kimse böylesine ilginç bir ceza vermemişti. Mahkum, yaptıklarından dolayı ölümden fazlasını hak ediyordu. Bu yüzden yargıç, her sabah ölmesi ve tekrar dirilmesi için en uygun cezayı verdi. Mahkum en geç yedi gün içinde idam edilecekti fakat hangi gün idam edileceği öncesinden mahkuma söylenmeyecekti. İdam gününe kadar her gün, idam edilecekmiş gibi hapishanenin arkasındaki idam sehpasına, gözleri açık, elleri bağlı bir biçimde götürülecek, idam sehpasını ve celladı hazır bir biçimde görecek, eğer yargıçtan idam emri henüz gelmemişse, “Bugün değil!” denip hücresine geri gönderilecekti. Böylece, idamı her sabah yaşayacak, her sabah idam sehpasının kasvetli görüntüsünde kendi ölümünü hayal edecek, her sabah “öldürün de bitsin!” diye yalvarmasına karşın celladın “Bugün değil!”sözü ile hücresine bitmemiş bir işkencenin korkusu ile geri dönecekti.
Mahkum ise yargıcın kararı okumasından sonra bunların hiçbirisini düşünmemişti. O sadece yaşayacağı en fazla gün sayısını merak ediyordu. Bu yüzden, bir sorusu olup olmadığı sorulduğunda, başını hafifçe kaldırıp, sanki bir şeyleri hesaplıyormuş gibi yaparak “Bugün dahil mi?” diye sordu. Mahkeme salonuna sırf izlemek için gelen bir kısım insanlar kendilerini zor tuttular gülmemek için bu soru karşısında. Onlar için ölüme gidecek bir kişinin yaşamak için kaç gününün kaldığının ciddi bir önemi yok muydu? Elbette vardı! Onları gülmeye sevk eden şey sorunun basitliği ve kısalığıydı. Önemli bir soru olduğu kesindi! Yargıç bile sorunun netliği karşısında duraksamıştı. Genelde kendi deneyimlerini konuşturacağı, hukuksal ya da toplumsal konulara ilişkin karmaşık sorulara yanıt vermeyi tercih ederdi. Bu sayede, soruya yanıt vererek iki taraftan birisini seçmiş olmaz, karar vermiş olmanın yükümlülüğünden kurtulur, verdiği uzun ve karmaşık yanıt ile kafalarda daha fazla soru işareti bırakarak odasına çekilirdi. Oysa şimdi durum farklıydı! Evet ya da hayır demesi gerekiyordu. Her iki durumda da sonuç çok değişmeyecekti ama yanıtı net bir biçimde vermesi onun kararlılığının bir göstergesi olacaktı. Ortaya koyduğu oyunun ne derece üstün bir zeka ürünü olduğunu bir defa daha gördü. Mahkumun yüzüne bakarak, tok bir sesle, “Hayır!” dedi. Mahkeme salonu bu sesle derin bir uğultuya gömülürken, yargıç mahkemeyi kapattığını belirtmek için elindeki tahta çekiçi kürsüdeki yuvarlak noktaya vurdu.
O günden sonra yargıç ve mahkum birbirlerini hiç görmediler. Yargıç, mahkumun durumu hakkında bilgi almaya devam etti gardiyanlar ve hapishane müdürü yoluyla. Ne de olsa mahkumun öleceği güne kendisi karar verecekti ve henüz kimseye idam gününün hangi gün olduğunu söylememişti. Birisinin öleceği güne tek başına karar verebiliyor olmak ve bundan dolayı en ufak bir suçluluk duygusu hissetmemek ona sınırsız bir gurur veriyordu. Bütün bu olanağı kendisine sağlayan devrimi ve devrim sonrası çıkan yeni yasaları düşündü! Yargıçların devrim yasalarına bağlı kalmak koşuluyla istedikleri kadar sert ve acımasız olabilecekleri belirtilmişti yeni devlet başkanı, eski ordu komutanı tarafından.Yargıç kaç tane idam kararı verdiğini düşündü bir ara. Sayısını bile unutmuştu. Hem ne önemi vardı? Yalnız acımasızlığını ikiye katladığı idam kararlarını daha önce üç defa vermişti. İkisi vatan hainliğinden, bir diğeri de cinayetten dolayı defalarca idam edilmişti. Bugün idamına karar verdiği genç adam ise dördüncü oluyordu. Odasındaki lavabonun önünde dikilip yaşlı yüzüne baktı. Kırışmış alnını, yıpranmış yanaklarını, pörsümüş gözlerini uzun uzun izledi aynada. Yaşlılığını unutmak için başka bir şey düşünmeye çalıştı. Aynaya dik dik bakıp, yanaklarını iki yana yayarak gülümsedi. İdamın hangi gün gerçekleşeceğini düşünmeye başladı.
* * *
Mahkûm mahkeme salonunu terk ederken kendisine eşlik eden gardiyana nereye götürüleceğini sordu. Gardiyan soruyu duymamış gibi davrandı ve kolundan tuttuğu mahkûmu salonun dışına çıkardı. Elleri ve ayakları bağlı bir biçimde zorlukla yürüyen mahkûm uzun bir koridordan geçtikten sonra, koridorun sonunda, sol tarafa açılan bir merdivenden, yürümeyi yeni öğrenen bir çocuğun merdivenlerden aşağıya korkarak inmesi gibi indi. O sırada arkadan gelen iki polis memurunu fark etti. Merdivenin sonunda eski, demir bir kapının açılmasıyla nerede olduğunu anladı. Gazetecilerden kaçmak için bu çıkışı kullanmışlardı. Burası mahkeme binasının arka tarafıydı ve sağda solda nöbet tutuyormuş gibi dolanıp duran polislerden başka kimse yoktu görünürde. Kapının ağzında, arka kapısı açık bir biçimde bekleyen, siyah polis minibüsüne gardiyan ile birlikte bindiler. Gardiyan, mahkûmun kendi başına adımını yukarı atamayacağını anladığında yardım etmek için mahkûma minibüsün zeminine oturmasını söyledi. Mahkûm zemine oturdu ve bedenini yarım daire kadar çevirip arabanın içine girdi. Gardiyan da içeri girdikten sonra arkadan gelen iki polis kendilerinin gelmeyeceklerini belirtip kapıyı kapattılar ve büyük bir kilitle kapıyı dışardan kilitlediler. Minibüsün şoförüne kilidin anahtarını verip binaya geri döndüler. Şimdi, mahkûm ve gardiyan minibüsün içinde yalnızdılar. Her ne kadar mahkûmun elleri ve ayakları kelepçelenmiş olsa da mahkûm durumda şikayetçi görünmüyordu. Minibüsün yan tarafına, uzunlamasına konmuş olan, sert, kahverengi oturağın üzerine sessizce uzandı ve gardiyanın bir şeyler söylemesini beklemeye başladı. Sessizlik uzun sürdü...
Gardiyan, zengin iken bir anda tüm varlığını yitirip, dilenmek zorunda kalan bir zavallıya bakıyormuş gibi baktı mahkûma uzun süre. Konuşmak için sözcük arıyor ama nereden başlayacağını bilemiyordu. Karşısında, elleri ve ayakları zincirlenmiş bir biçimde oturan bu adamla ne konuda konuşabilirdi? Hem ölümüne en fazla yedi gün kalmış birisiyle yaşam hakkında nasıl konuşabilirdi? Konuşsa bunun bir yararı olur muydu? Karşısındaki adamı ölmüş olarak hayal etti bir süre. Orada, uzun kahverengi oturağın üzerinde, kafası hafif arkaya kaykılmış bir halde, gözleri kapalı, ayakları birbirine yapışık, yatan bir ölü! Arabada bir cesetle yalnız olarak gitme düşüncesi ürpertti gardiyanı. Sayılı günlerin olmasının yaşama getireceği anlamsızlığı düşündü. Ha iki gün, ha beş gün dedi dudaklarını hafifle kıpırdatarak. Ne değişecek! Sonra aklına bir kaç gün içinde doğmasını beklediği çocuğu geldi. Erkek mi olacak kız mı olacak diye sordu kendi kendine daha önce defalarca sorduğu gibi. Sonra başını başka tarafa çevirip doğacak çocuğu ile yapacaklarını tasarlamaya başladı.
Gardiyan bunları düşünüyorken, oturağın üzerinde gözlerini dinlendiren mahkûm da sanki gardiyanın düşüncelerini okuyormuş gibi kendi ölümünü hayal ediyordu. Kalbinin ve soluğunun durduğunu, damarlarındaki kanın soğumaya başladığını, derisinin beyazlaştığını, gözlerinin altının morardığını düşündü. Bu eksiklikleri fark edecek bir benin olmayışı ise ayrı bir sorundu. Bedeninin dışında bir ruhun varlığına inanmadığını düşündü. Bu durumda yokluk duvarına çarpmaktan başka seçeneği kalmıyordu. Bu öyle bir duvardı ki çarptığı anda kendisi de dahil olmak üzere benin üzerine sinmiş ne varsa silip süpürüyordu. Bütün bunların en geç yedi gün içinde gerçekleşeceğini biliyor olmak onu korkutmuyordu, belki de şaşırtıyordu. Ölüm geldiği zaman beraberinde getirdiği şaşkınlıkla anlam kazanıyordu. Mucizeleri yaratmak ve insanı şaşırtmak ancak Tanrı’ya mahsustu ve belki de bu yüzden yargıç verdiği belirsiz tarihli idam kararıyla Tanrı’ya isyan etmiş olmaktan kaçıp, farkına varmadan, bir çeşit Tanrı olmaya soyunmuştu. Yedi günlük sürenin ilk günü idam kararını imzalayıp, “bu kadar çabuk mu?” soruları eşliğinde mahkûmu idama gönderirken sahip olduğu güç ile gurur duyacaktı. Mahkûm yargıcın kendisini yedinci gün öldürmeyeceğini biliyordu çünkü eğer ilk altı gün içinde bu işi bitirmezse yedinci gün öldürülmesi bir zorunluluk halini alacaktı. Oysa, zorunluluk yargıcın ortaya koyduğu bu bir ucu keskin oyunda kendisine seçtiği role tersti. Mahkûm yedi değil de altı günü olduğunu düşünüp sessizce güldü. Minibüsün durduğunu ve dışardan bir takım seslerin geldiğini fark ettiğinde uzandığı yerden doğrulmak istedi. Gardiyan yine yardım etti mahkûma... Kapılar açıldı ve minibüsten birlikte indiler. Bir kaç dakika sonra, sağlı sollu hücrelerin yer aldığı, sandalyelere oturmuş, sessizce etrafı süzen gardiyanların olduğu, uzun bir koridorda yürüyorlardı. Koridorun sonunda, diğerlerinden farklı olduğu her halinden anlaşılan, dış parmaklıkları beyaza boyanmış, iç duvarları aynalarla dolu, alabildiğine aydınlık, diğerlerine göre ufak bir hücrenin önünde durdular. Mahkûm bir an için dünyanın sonuna geldiğini düşündü. Gardiyan tek kelime etmeden kelepçeleri çözdü, hücrenin kapısını açtı. Mahkûm içeri girdikten sonra da kapıyı kilitledi. Hücrenin önündeki sandalyeye oturup, geçen haftadan kalma bir dergiyi okumaya başladı.
* * *
Hücrenin zemini de dahil olmak üzere beş tarafı aynalarla çevriliydi. Tavanda ufak bir lambadan azıcık bir ışık gelmesine rağmen, aynalardaki yansımalar nedeniyle içersi apaydınlıktı. Odanın bir köşesinde kenarları aynalarla döşenmiş ufak bir yatak, öteki köşesinde de yine ayna gibi parlayan bir lavabo ve tuvalet vardı. Mahkûm aynaların arasında kalıp, sonsuza kadar çoğalan görüntüsüne kısa süre baktı. Ne anlamı vardı bütün bunların? Neden o da diğerleri gibi beton duvarların arasına konmamıştı? Bunun arkasında da her şeye karar veren gaddar yargıç mı vardı? Aynaların sonsuzluğunda ufalıp kaybolan, sonsuzda bir yerlerde hiçliğe karışan bedenine baktı. Bu bir işkence olmalıydı! Beni öldürdüğü gibi bana ait tüm görüntüleri de öldürecek, bana çarpıp aynalarda sonsuza ulaşan ışık parçacıklarını da ölüme mahkûm edecekti. Böylece, bana yaşamın değerliliğini gösterip, kaybettiğim şeyin büyüklüğü karşısında acı çekmemi sağlayacaktı! Ben, yaşamın bir varlık parçasını sonsuz varlıklara eşit kılan kabiliyetine rağmen kocaman bir hiç olarak bu hücreyi terk ederken, yargıç çektirdiği acılarla gurur duyacak ve hatta bütün bunları kendisine sınırsız gücü bahşeden devrim adına yaptığını söyleyecekti. Beni, benden kaynaklanan ve kaynaklanacak olan tüm görüntüler ile birlikte öldürecek ve böylece devrime en büyük iyiliği yapmış olacaktı.
Mahkûm aynaları bir tarafa bırakıp, kafasını meşgul eden soruları sormak için gardiyana yöneldi. “Gardiyan” dedi kırık bir sesle. Daha sonraki konuşmaları sırasında sesinin bu derece değişmiş olduğuna bir anlam veremeyecek, suçu yine aynalarda bulup, geçiştirecekti bu hızlı değişmeyi. “Neden bu oda aynalarla dolu?” Gardiyan, elindeki dergiyi okumayı bırakıp, mahkûma yüzünü döndü. Vereceği yanıttan utanıyormuş gibi bir yüz ifadesi ile “Bilmiyorum!” dedi. “Her şey yargıcın emri doğrultusunda yapılıyor. İdam edilecek mahkûmları son günlerini geçirmeleri için bu hücrelere gönderiyor. Eskiden hapishanede her şey müdürden sorulurdu. Devrimden sonra bu yargıç bütün kuralları alt üst etti. Kendi fantezilerine göre işler yapıyor, kimseye hesap vermediği için ancak rüyalarda görülebilecek şeyler yapıyor. Beni asıl üzen, bütün bu aptalca işlerden sonra yine de devrim tarafından el üstünde tutulan bir uygulamacı olarak kabul görüyor olması. Bu hücreye ne kadar para harcandığını asla tahmin edemezsin!” Gardiyan gözleri ile tavanı gösterir gibi yaptı harcanan paranın miktarını ifade etmek için. Mahkûm ise soracağı son şeyin para olduğunu biliyordu. Kafasına ‘rüya’ sözcüğü takılmıştı. Aynalara tekrar baktı. Yüzünün yaşlandığını, gözlerinin yorulduğunu, canının sıkıldığını aynalardan bir defa daha öğrendi... Açlığını fark etti. Gardiyana dönüp yemeğin vaktini sordu. Gardiyan bu defa yüzünü okuduğu sayfadan kaldırmadan, idamlık mahkûmlar için özel bir yemek saati olmadığını, istedikleri vakit, istedikleri yemeği, hücrelerinden çıkmamak üzere yiyebileceklerini söyledi. Mahkûm yargıcın oynamak istediği oyunun hangi noktalara kadar uzandığını bir defa daha fark etti. Diğer mahkûmlar ne yiyorsa aynısını, kendisinin seçme hakkı olmaksızın, yeyip yiyemeyeceğini sordu. Gardiyan, anlamamış gibi baktı mahkûmun yüzüne. “Olur” dedi fısıldayan bir sesle. “Neden olmasın!”
Yemeği yedikten sonra kendini konuşmaya daha hazır hisseden mahkûm istemeyerek de olsa parmaklıklara bir daha yaklaştı. “Celladım kim?” diye sordu beklenmeyen bir netlikle. Gardiyan, kafasını aşağı eğerek gözlerini yere dikti. Hafifçe dudaklarını ısırdı ve titrek bir sesle “Karşında duruyor” dedi. “Devrim, senin gibi bir yazarı idam sehpasına gönderirken, benim gibi bir gardiyanı da o sehpanın bekçisi yaptı. Aslına bakılırsa, sevmiyorum, sorumluluk hissetmesem de birilerinin canını almayı. Bu işi bir görev bilmek ve ona göre davranmak hiç de kolay değil.” Mahkûm karşısındaki uzun boylu, ince adama bu defa dikkatlice baktı. O anda göremediği gözlerinde can alan birisinin cesareti okunmuyordu. Ne yapmıştı da cellat olmayı hak etmişti bu zavallı adam! Yoksa, cellat olmak insanı zavallı yapmıyor muydu? Sonuçta yaptığı iş, ipi mahkûmun boynuna geçirip, ayaklarının altındaki sehpaya bir tekme atmaktı. Cellatlar öldürdükleri insan sayısınca cana sahip olmuyorlardı elbet! Peki nereden geliyordu bu cesaret... Celladına acıyan bir gözle bakmayı denedi. Celladın ona acımasına fırsat vermemek için yapıyordu bunu. Ölecek olmak, yüzlerce aynada bir anda kaybolmak korkutmuyordu onu. Asıl korkutucu gerçek, ölümü sıradanlaştıran birisine iş ortaklığı yapmaktı. Kendi yaşamını, yazdığı kitapları, özgürlük adına katıldığı toplantıları, gelmesi olası olan devrime karşıt verdiği konferansları düşündü. Hepsinin kendisi ile birlikte yok olacağını hayal etti. Bir celladın eliyle değil de bir yargıcın diliyle idam ediliyordu. Devrim sonrası etrafta hüküm süren akıl dışılığın bir başka göstergesi olmalıydı bu. Evrimin evrenselliğine karşın, devrimin yapmacıklığını düşündü. Sonra da bu yapmacıklığın beraberinde zorunlu olarak getirdiği kan gölünü gözlerinin önüne getirdi. Yazmak istedi ama etrafta yazacak ne bir kağıt ne de bir kalem vardı. Yatağa uzandı. Dışarı baktığında koridorlardaki ışıkların karartıldığını ve gardiyanların birer birer gittiklerini gördü. Kendi celladını aradı gözleri. Belki de bu gece son gecesiydi. Yarın sabah idam kararı imzalanmış olarak gelirse, bu hücreye bir daha dönmeyecekti. Aynalara bakarak gülümsedi. Yüzlerce yüzün aynı anda gülümsemesinden cesaret alıp daha fazla gülümsedi. Ağzını açtı, dilini aynalara gösterdi, dişlerine baktı... Sonra sanki unutmak istemiyormuş gibi tekrar gülümsedi. Ertesi günün sabahı, celladı onu idam sehpasına götürürken de aynı biçimde gülümseyeceğine dair kendi kendisine söz verdi. Ne yapacağını bilemiyordu! Uyumak olanaksız gibiydi! Işığı kapatmanın ve bu görüntüleri yok etmenin bir yolu yoktu. Uyumak için gözlerini kapattığı anda yargıcı görüyordu, gözlerini açınca ise her taraftan fışkıran kendi bedenini. İşkencenin çok uzamamasını arzu etti bir anda. Yarın ölmeye hazır hissetti kendisini, ölmeye hazır olmanın ne demek olduğunu bilmeden. Uykuyla aynalar arasında gidip gelerek sabahı etti...
* * *
Daha sabah olmamıştı ki cellat parmaklıkların önünde belirdi. Mahkûmun uyanması için parmaklıklara elindeki anahtar ile sertçe vurdu. Ardından kapıyı açtı. Diğer elinde tuttuğu zarfı göstererek mahkûma ayağa kalkmasını söyledi. Tüm gece yatağın üzerinde, aynaların şerrinden kaçmak için bir sağa bir sola dönerek, sabahı bekleyen mahkûm, celladın bile şaşırdığı bir çabuklukla ayağa kalktı. Cellat mahkûmun ellerini kelepçeleyip, kendisini takip etmesini söyledi. Mahkûm o sırada fark etti celladın arkasındaki iki polis ile bir din adamını. Cellat önde, mahkûm arkada, polisler ve din adamı en arkada yürümeye başladılar karanlık koridorda. Cellat, elindeki zarfı sıkı sıkıya tutuyor, sağa sola bakmaksızın ilerliyordu. Koridorun sonunda, bir gün önce geldikleri kapının aksi yönüne açılan, büyük, demir bir kapıdan dışarı çıktılar. Henüz tan yeri ağarmamıştı. Yine de etraf karanlık sayılmazdı. Alacalı bir aydınlığın ortasında yüzler rahatlıkla seçilebiliyor, kimlikler kendilerini açık bir biçimde belli ediyorlardı. Cellat, mahkûma dönüp bir din adamının kendisi için dua etmesini isteyip istemediğini sordu. Mahkûm beklediği bu soruya, kısık bir ‘hayır’ yanıtı verdi. Bunu duyan din adamı, yanıttan hiç etkilenmemiş gibi davrandı. İki polis mahkûmun koltuklarından tutup, yerden yarım metre kadar yükseklikte bulunan sehpaya çıkmasına yardım ettiler. Bundan sonrası celladın işi idi. Mahkûm hareket etmeksizin sehpanın üzerinde duruyor, etrafındaki birbirlerinden farklı bu dört insanı gözlüyordu. Henüz zarf açılmadığına göre halen şansı vardı. Hele bugün ilk gün olduğuna göre, idam edilme olasılığı düşük olmalıydı. Hiçbir şey yapmadan beklemeye bir süre devam ettiler. Bu bekleme sırasında, güneşi son bir daha görmeyi ne kadar çok arzuladığını fark etti. Cellat, elindeki zarfı mahkûmun eline tutuşturdu, sehpanın arkasında bulunan, taşınabilir, üç basamaklı bir merdiveni sehpaya yaklaştırdı, merdivenin tepesine çıktı ve darağacından sarkmakta olan ipi mahkûmun boynuna geçirdi. Ardından da aşağıya inip, zarfı mahkûmun elleri arasından aldı ve seslice açtı. Önce arkasında duran polislere gösterdi. Polisler yüzlerindeki ifadede en ufak bir değişiklik göstermeden üç-beş adım daha geri çekildiler. Din adamı ise çoktan bahçenin öteki köşesinde bekliyordu. Cellat, ayağını sehpanın üzerine, mahkûmun ayaklarının arasına koydu. Devrimin ülkeye ve tüm insanlığa ne gibi yararlar getirdiğini, mahkûmun ve onun gibi düşünenlerin pişman olup, devrim yasaları karşısında diz çökmedikleri sürece cezaların en büyükleri ile karşılaşacaklarını uzun bir konuşma metnini okuyormuş gibi seslice okudu. Mahkûmun adını, yaşını, karşı geldiği devrim yasalarını, insanlığa karşı işlediği suçları da ekledi değişmeyen bir ses tonuyla. Daha konuşmasını bitirmemişti ki güneş, hapishane bahçesinin doğuya bakan kısmından hafifçe kendini gösterdi. Görünen güneşin kendisi değil, bulutların arkasından çıkmak için zorlayan bir yığın ışık huzmesiydi. Mahkûm, celladın okuduklarını dinlemek yerine kendisini güneşin doğuşuna vermişti. Hiç daha önce güneşin doğuşunu izlemediğini düşündü. Cellat, metni okumayı bitirip, yargıcın idam gününe dair kararını okumak için boğazını temizledi. Yanaklarında hafifçe bir iyimserlik şişkinliği ile “Belge henüz imzalanmamış!” dediği anda ayağını çekti sehpadan. İşte ne olduysa, o anda oldu. Mahkûm, ayağının birini kaldırdı, geriye doğru uzattı. Cellat inmek istediğini zannettiği için polislere yardım için baktı. Oysa, geriye doğru kaykılan ayak hızlı bir şekilde sehpaya vurdu ve her iki ayağı birden hızla aşağı düşürerek, havada asılı bıraktı. Mahkûm oyunu daha fazla devam ettirmek istemiyordu. Yargıçtan bir adım önde gitmek için, kendi ölüm tarihini kendisi belirlemeyi seçmişti! Güneşi son bir defa daha gördükten sonra kendisini birilerinin durdurması olanaklı değildi! Güneşin yaşama kaynak olan ışıklarının ilk huzmeleri yeryüzüne ulaşıp, aydınlığın karanlığa karşı zaferi bir defa daha onaylanırken, mahkûm, yaşama ait tüm güzellikleri, bu dünyayı yaşanacak bir yer yapmak için ele geçiren devrimcilere bırakmış ve kendisini geriye çekmişti. Yenilmişti ama kendisi ile alay ettirmemişti. Bu ise ona yetiyordu! Oysa ne kadar isterdi yaşamayı, soluk alıp vermeyi, suyun ferahlığı ile serinleyip, rüzgarın okşayıcılığı ile kendine gelmeyi...
Polisler ve cellat koştular mahkûmu kurtarmak için ama yapacak fazla bir şey yoktu. Mahkûm, yere doğru hızlı düşüşü sırasında, ipin etkisiyle, boynunu kırmış, soluğu anında durmuştu. Polisler ve cellat her ne kadar, hareketsiz bedeni kaldırıp, ipi boynunda çıkarıp, mahkûmu yere uzandırdılarsa da mahkûmun soluklarını geriye getiremediler. O, kendi öleceği günü kendisi seçerek devrime en büyük dersi verdiğine inanıyordu. Cellat ilk defa acıyan gözlerle baktı mahkûmun suratına. Bir süre her şeyi bir tarafa bırakıp cesedin yanında bekledi. Yargıç tarafından, oyunu kurallarına göre oynamadığı için cezalandıracağı düşüncesi kafasından geçmemiş olsaydı, cesedin başında uzun süre daha bekleyecekti. Fakat korkusu büyüktü. Hapishanede birisinin ölümünden sorumlu tutulabilir, hatta sırf bunun için mahkemeye çıkarılabilirdi. Cesedi polislere ve din adamına bırakıp koşarak hapishane müdürünün odasına vardı. Durumu soluk soluğa, dehşetler içinde anlattığında, hapishane müdürünün hiç de oralı olmadığını fark etti. Müdür tüm sakinliği ile cellada bakıp, artık bir cellat olmadığını, tıpkı devrim öncesinde olduğu gibi bundan sonra herhangi bir gardiyan olmaya devam edeceğini söyledi. Sonra da tahtını yeniden ele geçirmiş bir hükümdar gibi sinsice gülümseyerek ekledi “Tanrı’nın işine soyunan o gaddar yargıç, dün gece kalp krizinden ölmüş. Haplarını mahkeme salonunun arkasındaki masasında unuttuğu için evinden bile çıkamadan kapının ağzına yığılıp kalmış.”
A. A.
*** Mucizeleri yaratmak ve insanın şaşırtmak ancak Tanrı’ya mahsustur. / J. L. Borges / İki Hükümdar ve İki Labirent / Alef / İletişim Yayınları.