SALTY WATER IN MY CANTEEN West Indies, Red Apple, Ithaca, South China! What is far? I am leaving a life—a life tailored for me. İsmet Özel / Translated from Turkish by Ali Rıza Arıcan, April 1st 2013 |
Bu Blogda Ara
çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
02 Nisan 2013
Salty Water in My Canteen
28 Ocak 2013
Aşk Bir Yanılgıdır (Çeviri Öykü)
Eşine az rastlanır klas bir entelektüelim ben… Beynim bir dinamo kadar güçlü, aklım bir kimyacının ölçüm aletleri kadar hassas, düşüncelerim bir cerrahın neşteri kadar keskin. Düşünün bir kere, düşünün! Sadece 18 yaşındayım! Önümde nasıl parlak bir geleceğin olduğunu varın bir de siz hayal ediverin!
Benim gibi genç birisinin bu derece muhteşem bir zekâsının olması nadir görülen bir şeydir. Örneğin, Minnesota Üniversitesi’ndeki oda arkadaşım olan Peter Burch’ü ele alalım. Aynı yaştayız, aynı okuldayız, neredeyse aynı geçmişi paylaşıyoruz ama o bir öküz kadar salak. İyi bir çocuk, tamam ama bundan fazlası yok.
Bir öğlen vakti Peter’ı yatağının üzerinde uzanmış halde buldum. Apandisiti azmış gibi acı acı böğürüyordu.
“Kımıldama” dedim. “Sakın kas gevşetici alma. Hemen bir doktor getireceğim.”
“Rakun” diye mırıldandı belli belirsiz.
“Rakun” dedim ben de ilk heyecanımı yitirerek.
“Ben bir rakun kürk manto istiyorum.” diye zırladı.
O anda anladım, Peter’ın derdi fiziksel değil, zihinsel. “Peki neden istiyorsun bu kürk mantoyu?”
“Okuldaki tüm kodamanlar rakun kürk manto giyiyorlar, senin haberin yok mu? Nerelerde sürtüyorsun sen?”
“Kütüphanedeydim” dedim, kodamanların pek uğramadığı bir yer olduğunu ima eden alaycı bir ses tonuyla.
Yatağından fırladı ve odanın içinde volta atmaya başladı. “Bir rakun kürk mantosu edinmem gerek” diye haykırdı ağlamaklı bir sesle. “Mutlaka bulmalıyım bir yerden.”
Dedim “Peter, neden bir rakun kürk manto istiyorsun? Mantıklı düşün bi’kere! Kürk mantoları pistir, tüylerini döker, iğrenç kokarlar. Bir de çok ağırdırlar. Hatta …”
“Beni anlamıyorsun” diye böldü lafımı. “Bu sahip olunması gereken bir şey… Bir rakun kürk manto için her şeyi verebilirim. Her şeyi!!!”
Beynim, o hassas alet, bir anda çarklarını döndürmeye başladı. “Her şeyi mi?” diye sordum heyecanla.
“Her şeyiii” dedi titreyerek.
Elimi çeneme götürdüm, biliyordum ben bir rakun kürk mantoyu nereden bulacağımı. Babamın ünversite yıllarından kalma bir mantosu vardı ve yanlış hatırlamıyorsam evin arkasındaki depoda, eski bir sandıkta saklıyorduk. Ayrıca Petey’de de benim sahip olmak istediğim bir şey vardı. Tam olarak sahipti denilemez ama en azından birinci elden o hak iddia edebilirdi. Demek istediğim şey, Petey’in son zamanlarda takıldığı kız, Polly Espy…
Hukuk Fakültesinde ilk yılım. Birkaç yıl sonra avukatlık yapıyor olacağım. Çok iyi biliyorum ki iyi bir avukatın kariyerinde eşinin nitelikleri hayati derecede önemlidir. Şimdiye kadar tanıdığım hemen hemen tüm avukatların istisnasız hepsinin güzel, zarif ve zeki eşleri vardı. Bu özelliklerden birisi hariç, Polly hepsine sahipti. Polly güzel ve zarif bir kız ama zekayla arası pek iyi değil. Hatta, Polly’nin ters yönde gittiğini bile söyleyebilirim. Ama umuyorum ki benim desteğimle bu eksikliğini kısa sürede kapatacaktır. Her ne olursa olsun, bu iş denemeye değer. Sonuç olarak, güzel ve aptal bir kızı zeki yapmak, çirkin bir kızı güzel yapmaktan daha kolay.
“Petey” diye seslendim. “Sen Polly Espy’e aşık mısın?”
“Polly iyi bir kız” diye yanıtladı “ama bilemiyorum aramızdakine aşk diyebilir miyiz. Neden sordun?”
“Yani” dedim merakımı gizlemeye çalışarak, “aranızda adı konmuş bir gönül ilişkisi var mı? Ya da onun gibi bir şey.”
“Yok canım, sık sık görüşüyoruz ama arada sırada ikimiz de başkalarıyla da buluşuyoruz. Neden sordun ki?”
“Acaba” diye sordum, “özel ilgi duyduğu başka bir erkek var mıdır?”
“Bildiğim kadarıyla yok. Neden soruyorsun?”
Memnuniyetle gülümsedim. “Yani, eğer sen ondan vaz geçersen, Polly yeni bir ilişkiye açık olacak, değil mi?”
“Herhalde öyle olur. Nereye varmak istiyorsun sen, çıkar artık ağzındaki şu baklayı!”
“Hiiiiiiiiç” dedim masumca ve yerimden kalktım, dolaptan çantamı aldım.
“Nereye gidiyorsun” diye sordu Petey.
“Hafta sonu için eve gidiyorum.” dedim, birkaç eşya attım çantama.
Pazartesi sabahı geri döndüğümde Petey’i karşıma aldım ve “bak” dedim, bir yandan da çantamdaki kocaman, kıllı, eşek ölüsü gibi ağır kürk mantoyu çıkarırken. Bu mantoyu babam 1925’te araba yarışlarına giderken giymişti.
“Aman Tanrım” diye haykırdı Petey. Önce ellerini, sonra da yüzünü daldırdı mantonun tüylü yüzeyine.
“Aman Tanrım”, “Aman Tanrım”, “Aman Tanrım”… diye tekrar etti, belki on beş defa.
“İster misin?” diye sordum, nabzını tutmak istercesine. Parmaklarının arasında kavradığı kürk mantonun yağlı tüylerini daha bir sıkarak gözlerimin içine baktı ve “Ne istiyorsun bunun için?” dedi.
Tereddütsüz açtım ağzımı, “Senin kızını!”
İğrenç bir şeyi bedeninden uzaklaştırmak istiyormuş gibi savurdu mantoyu. “Asla” diye bağırdı.
Yakındaki bir sandalyeye oturdum ve kitap okuyormuş gibi yaptım. Gözümün kenarıyla da zavallı Petey’i izlemeye devam ettim. Kararsızlık yıkmıştı onu. Önce, kasabın vitrinine bakan kedi gibi süzdü mantoyu, öyle aç, öyle muhtaç. Sonra, yüzünü çevirdi ve küstah bir tavırla arkasını döndü. Birkaç saniye geçti ve tekrar döndü mantoya doğru. Sonra kendine bu sefer daha çok kızmış olacak ki bir daha çevirdi başını öteki tarafa doğru. İleri geri başı oynadı böyle birkaç defa ama arzunun zaferini ilan etmesi çok uzun sürmedi. Sonunda, çılgına dönmüş şehvetli gözlerini dikti mantoya.
“Zaten Polly’e aşık değilim. Ciddi bir ilişkimiz de yok.”
“Bir denesene mantoyu” dedim sinsice.
Tuzağa düştü. Kürk manto kulaklarından yukarı süzüldü ve bir anda ayaklarına doğru düştü. Petey bir anda rakun cesetlerinden yapılma bir tepeciğe benzedi.
“Bana uydu.” dedi gülümseyerek. Ben sandalyemden kalktım.
“Anlaştık mı?” dedim elimi uzatırken.
Uzun uzun yutkundu.
“Anlaştık” dedi ve sıktı elimi.
Polly’yle bir sonraki günün akşamı buluştuk. Bu biraz da benim onu tanıma planımın bir parçasıydı. Sadece onu istediğim standartlara yükselebilmem için ne kadar çalışmam gerektiğini bilmek istiyordum…
O akşam ağrıyan bir yürekle gittim eve. Meğer, aşırı derecede hafife almışım Polly’nin durumunun vehametini. Bu kızın cehaleti korkutucu derecedeydi. Ona sadece temel bilgileri vermek ve onu bu şekilde istediğim standartların düzeyine çıkarmak yeterli olamazdı. Her şeyden önce ona düşünmeyi öğretmeliydim. Bu tek başına ele alınsa bile dev bir projeydi. Bir ara onu Petey’e geri vermeyi bile düşündüm. Ama sonra fiziksel cazibesini, odaya girdiğinde içeriye onunla birlikte giren dişil havayı, çatalı ve bıçağı kullanırken masaya yayılan zerafetini düşündüm. Bütün bunlar için değerdi çaba sarfetmeye.
Ona bir mantık dersi vermeye karar verdim. Her şeyden önce ona doğru düşünmeyi öğretecektim. Bir sonraki buluşmamız için onu aldığımda Polly’e derdimi anlattım. “Bak” dedim, “bu akşam kampüsteki öğrencilerin buluşma yeri olan Knoll’a gideceğiz ve konuşacağız.”
Akşamleyin buluştuk, yaşlı bir meşe ağacının altında oturduk. Güzel gözlerini gözlerime dikmiş, beklenti içinde süzüyordu beni.
“Ne hakkında konuşacağız?” diye sordu.
“Mantık” dedim.
Bir dakikalığına sessizce düşündü ve sonunda teklifim hoşuna gitmiş olacak ki “Ay harikaaa!” dedi gülümseyerek.
“Mantık” dedim bir yandan boğazımı temizleyerek, “doğru düşünme sanatıdır. Düşünmeyi öğrenmeden önce insanların düşünürken ya da konuşurken farkına varmadan yaptıkları mantıksal yanılgıları tanımalıyız. İşte bu yanılgılardan bahsedeceğiz şimdi."
“Ayy çok heyecanlandım” dedi Polly, sevinçten ellerini çırparak.
Ben biraz ürktüm onun bu aşırı tepkisinden ama cesaretimi toparlayıp devam ettim.
“Öncelikle Dicto Simpliciter ile başlayalım.”
“Yani?” diye sordu bir yandan da gözlerini heyecanla açıp kapayarak.
“Dicto Simpliciter koşullara uymayan durumları da genelleştirmeye dahil etmek demektir. Örneğin, egzersiz iyidir dolayısıyla herkes egzersiz yapmalıdır.“
“Aynen katılıyorum.” dedi Polly tüm samimiyetiyle. “Yani egzersiz harikadır, insan bedenini geliştirir, kasları güçlendirir.”
“Polly” dedim nazikçe, “bu argüman bir yanılgıdır”. “Egzersiz iyidir ifadesi bir çeşit koşullara uymayan genelleştirmedir. Örneğin, bir kalp hastalığın varsa, egzersiz senin için iyi olmaz. Pek çok kalp hastası, doktorları tarafından egzersiz yapmamaları hususunda uyarılırlar. Genelleştirmeye uyan koşulları sağlaman gerekir. Böylesi bir durumda egzersiz genellikle ve insanların çoğunluğu için iyidir diyebilirsin. Yoksa bir Dicto Simpliciter hatası işlemiş olursun. Anlayabildin mi?”
“Hayır” yanıtı utangaçça çıktı Polly’nin dudaklarından. “Ama yine de çok harika bir şey bu, lütfen devam et, devam et!”
“Tamam” dedim. “Bir sonraki adımda “Secundum Quid” adı verilen yanılgıyı inceleyeceğiz. Dikkatlice dinle beni: Sen Fransızca konuşamıyorsun, ben Fransızca konuşamıyorum, Petey Burch Fransızca konuşamıyor.
Buradan yola çıkarak Minnesota Üniversitesi’nde okuyan hiçbir öğrencinin Fransızca konuşamadığı sonucuna varıyorum.”
“Gerçekten miiii?” diye sordu Polly şaşkınlığını gizlemeden. “Hiçkimse mi?”
Hayal kırıklığımı sakladım.
“Polly, bu bir yanılgı. Genelleştirme çok aceleyle yapıldı. Böylesi bir sonucu destekleyecek yeteri kadar örneğimiz yok elimizde.”
“Başka yanılgılar da biliyor musun?” diye sordu nefesini tutarak. “Bu yanılgıları öğrenmek dans etmekten bile daha heyecanlı.”
İyice umutsuzluğa kapılıyordum. Bu gidişle hiçbir yere varamayacaktık, resmen boşa kürek çekiyordum.
“Bir sonraki Post Hoc. Dinle: Bill’i pikniğe götürmeyelim çünkü ne zaman onu yanımıza alsak yağmur yağıyor.”
“Ben de böyle birisini tanıyorum.” dedi bildiği bir konudan bahsedildiğini anlayan bir öğrenci gibi. “Bizim mahallede Eula Becker adında bir kız vardı. Asla şaşmaz, ne zaman onu pikniğe götürsek…”
“Polly” dedim sözünü yarıda keserek, “bu bir yanılgı. Eula Becker yağmura neden olmuyor. Yağmurla herhangi bir ilişkisi de yok onun pikniğe gelmesinin. Eğer Eula Becker’ı suçlarsan, Post Hoc hatasını işlemiş olursun.”
“Tamam, bir daha asla yapmayacağım, söz veriyorum” dedi özür dileyen gözlerle. “Bana kızgın mısın?”
“Hayır Polly, Sana kızgın değilim.”
“Öyleyse başka yanılgılar da öğret bana.”
Saatime baktım.
“Bence bu gecelik bu kadar yeter, Polly. Şimdi seni evine bırakayım. Sen de yatana kadar bugün üzerinde çalıştığımız konuları baştan sona bir tekrar edersin. Yarın derse kaldığımız yerden devam ederiz.”
Polly’i kızlar yurduna bıraktım. Kapıdan ayrılırken bana süper-harika bir gece geçirdiğini söyledi. Kafamda kara bulutlarla kendi odama geçtim. Petey yatağında boylu boyunca uzanmış, horluyordu. Rakun manto, kıllı bir canavar gibi dikiliyordu yatağın öteki ucunda. Bir anlığına onu uyandırmayı ve Polly’i ona geri vermeyi düşündüm. Görünüşe bakılırsa hevesle başladığım projemin başarısızlıkla sonlanacağı aşikardı. Polly mantık-geçirmez bir beyne sahip ve imkansızdı benim zeka kurşunlarımın ona işlemesi …
Ama sonra tekrar düşündüm. Bir akşamımı boşa harcadım onun için: Bir başka akşamımı da boşa harcayabilirim. Kimbilir? Belki de beyninin guddelerinin bir yerinde, birkaç amber halen alevler saçarak yanıyordur. Tekrar denemeye karar verdim.
Aynı meşe ağacının altında ertesi günün akşamı buluştuk. “Bu gecenin ilk yanılgısı Ad Misericordiam olacak.” dedim.
Heyecanı yüzünden okunuyordu.
“İyi dinle” dedim. “Adamın birisi işe başvuruyor. İşveren ona, işe uygun olan niteliklerini sorduğunda adam şöyle yanıt veriyor: Bir karım ve altı çocuğum var, karım belden altı tutmayan bir felçli, mutfak tam takır kuru bakır, çocukların elbiseleri yırtık pırtık, ayakkabıları delik, yatakları kırık… Evde kömür yok ve kış yaklaşıyor.”
Bir damla gözyaşı ağır ağır süzüldü Polly’nin pembe yanağından çenesine doğru.
“Çok kötü bu, gerçekten çok kötü!” dedi hıçkırıklar eşliğinde.
“Evet, gerçekten çok kötü,” diye destekledim, “ama burada bir argüman yok. Adam işverenin sorduğu soruyu yanıtlamıyor. İşe uyan niteliklerinden söz edeceğine işverenin sempatisini kazanmaya çalışıyor. Böylece Ad Misericordiam adını verdiğimiz yanılgıyı işlemiş oluyor. Anladın mı?”
Polly’ye bir mendil verdim. Bir yandan yaşlı gözlerini silmesini izlerken bir yandan da çığlık atmasını engellemek için hafifçe sarıldım ona.
“Bir sonraki tartışacağımız yanılgının adı” dedim dikkatli bir ses tonuyla, “Falsa Comparatio. İşte örneğimiz: öğrenciler sınav sırasında ders kitaplarına bakabiliyor olmalılar. Sonuçta, cerrahlar ameliyat sırasında röntgen filmlerine bakabiliyorlar, avukatlar ellerindeki belgeleri okuyabiliyorlar, mimarlar önceden yapmış oldukları çizimleri defalarca kontrol edebiliyorlar. Peki neden öğrenciler de sınav esnasında ders kitaplarına bakamasınlar?“
“İşte bu!” dedi Polly büyük bir hevesle. “İşte bu, son yıllarda duyduğum en parlak düşünce.”
“Polly” dedim dikkatlice, “argüman baştan sona yanlış. Doktorlar, avukatlar ve mimarlar öğrendiklerini sınayan sınavlara girmiyorlar ki ellerindeki yardımcı materyalleri alalım. Ama öğrenciler öğrenip öğrenmediklerini sınayan sınavlara giriyorlar. Bu iki durum birbiriyle tamamen alakasız. İkisi arasında benzerlik kuramayız.“
“Ben yine de ilk söylediğinin güzel bir fikir olduğu düşüncesindeyim.” dedi Polly.
“Çattım yaa!” dedim sadece kendimin duyacağı bir fısıltıyla.
İnatla devam ettim.
“Şimdi de Argumentum Ad Speculum'u inceleyeceğiz."
“Ohh ne hoş!” dedi Polly.
“Dinle: Eğer Madam Curie fotoğraf plağını siyah mineralli taşların arasında unutmasaydı, bugünkü modern bilim halen radyumun varlığından haberdar olmayacaktı.“
“Haklısın, evet” dedi Polly, başıyla tasdik ederek. “Filmi izledin mi? Ben izledim. Acayip etkiledi beni!”
“Ben yine de bunun bir yanılgı olduğunu söyleyeyim, Pollyciğim. Belki Madam Curie radyumu birkaç yıl sonra keşfedecekti. Belki de başka birisi bulacaktı radyumu. Pek çok hayal edemeyeceğimiz şey olacaktı, kim bilir. Doğru olmayan bir hipotezle yola çıkıp, doğru sonuçlara varamayız.“
“Son bir şans” dedim içimden. Son bir şans. Her insanın sabrının tükendiği bir nokta vardır sonuçta.
“Bir sonraki yanılgının adı Ad Hominem“
“Ne kadar tatlı!” dedi çağlayarak akan bir ırmak gibi.
“İki adam bir kalabalığın önünde ciddi bir konu hakkında tartışıyor. Birincisi ayağa kalkıyor ve rakibini işaret ederek seyirciye şunları söylüyor: ‘Bu adam arlanmaz bir yalancıdır, onun söyleyeceği sözlerin tek bir tanesine bile inanamayız.’ Şimdi Polly, iyi düşün. Burada yanlış olan şey ne?”
Büyük bir dikkatle yüzünü izledim. Hilal kaşı, zihninin soruya yoğunlaşmasıyla şekilden şekile giriyordu. Birdenbire, daha önce görmediğim türden bir zeka alevi belirdi gözlerinde.
“Ama bu adil değil” dedi kendinden emin bir ses tonuyla. “Bu hiç mi hiç adil değil. İkinci adamın ne şansı kalır ki birincisi onu yalancı ve güvenilmez diye yaftalarsa?”
“Evet!” diye haykırdım övünçle. “Yüzde yüz haklısın. Adil değil, birinci adam, diğeri daha su içmeye bile yeltenmemişken kuyuya zehir attı ve içilmez hale getirdi suyu. Polly, seninle gurur duyuyorum.”
“Daha yeni başlıyorum!” dedi Polly elini havada sallayarak.
Polly’nin tam bir salak olmadığını öğrenmiş olmanın verdiği heyecanla çalışmaya devam ettim. O ana kadar öğrendiğimiz şeyleri birer birer tekrar ettim, örnekler verdim, hataları açıkladım ve çıkan sonuçları kafasına adeta çaktım. Bu ilk başta, umutsuzca yapılan bir tünel kazma işine benziyordu. Sadece emek, ter ve karanlık vardı. Işığa ne zaman ulaşacağımıza dair en ufak bir fikrim yoktu, hatta ışığa ulaşıp ulaşmayacağımızdan bile emin değildim.
Ama ısrar ettim. Çalıştım, çabaladım, etimle tırnağımla yırttım tünelin duvarlarını ve sonunda başardım. Sonunda bir ışık tayfına rastlayabildim. Sonrasında bu tayf büyüdükçe büyüdü; tayf hüzmeye, hüzme ışığa, ışık güneşe dönüştü. Ve her şey ışığa bulandı. Polly’den bir mantıkçı çıkardım. Ona doğru bir yöntemle düşünmeyi öğretebildim.
İşim bitmişti. Sonunda beni hak edecek kıvama gelmişti Polly. Artık benim eşim olabilecek zekaya ve derinliğe sahipti. Malikanelerimden sorumlu olacak bir hayat arkadaşı, çocuklarıma bakacak bir anne olabilecekti. Tabii bu düşüncelerin yanında aşkı da hesaba katmak gerek. Bir sonraki görüşmemizde ona duygularımı açmaya karar verdim. İlişkimizi akademikten romantiğe dönüştürmenin zamanı gelmişti.
“Polly” dedim aşkımızın tek şahidi olan meşe ağacının dibinde tekrar buluştuğumuzda, “Bu gece yanılgıları konuşmayacağız.”
“Ohh, neden?” diye söylendi şikayetçi gözlerle.
“Canım” diye girdim söze, yüzüme yayılan gülümsemeyle beraber, “Şimdiye kadar beş akşamı birlikte geçirdik. Çok iyi anlaştığımızı düşünüyorum. İyi bir çift oluşturacağımız aşikâr.”
“Secundum Quid” dedi Polly heyecanla.
“Pardon, anlamadım” dedim şaşkınlıkla.
“Secundum Quid” diye tekrarladı.
“Nasıl oluyor da sadece beş buluşmanın ardından uyumlu bir çift olabileceğimizi çıkarabiliyorsun?”
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Sevgili öğrencim dersini iyi çalışmıştı.
“Aşkım” diye başladım söze bu sefer, sakinleşmesi için elimi elinin üzerine hafifçe dokundurarak. “Beş buluşma yeter de artar. Bir pastanın lezzetli olup olmadığını anlamak için tamamını yemek gerekmez, değil mi?”
“Falsa Comparatio” dedi Polly, ifadeyi yüzüme çarparcasına. “Ben pasta değilim, genç bir kızım.”
Şaşkınlığımın korkuya dönüşmesine engel olamayarak sessiz bir kahkaha attım. Öğrencim dersini sandığımdan çok daha iyi öğrenmişti. Taktik değiştirmeye karar verdim. Görünen o ki en iyi yöntem basit, güçlü ve doğrudan bir ilan-ı aşk idi. Muhteşem beynim böylesi önemli bir konuda en doğru sözcükleri seçerken, bir süreliğine sessiz kaldım.
“Polly, seni seviyorum. Sen benim için tüm dünyadan daha değerlisin. Gökyüzündeki aydan ve güneşten, uzayın sonsuzluğundaki galaksilerden çok daha önemlisin. Lütfen, aşkım! Birlikte olacağımızı söyle. Çünkü eğer söylemezsen hayat benim için anlamını yitirecek. Bir hiç olacağım. Yemekten içmekten kesileceğim. Mecnun olup çöllere düşeceğim, meczup olup sokaklarda sürteceğim. “
“İşte bu” dedim içimden, “bu sözcükler de işimi göremezse!”
“Ad Misericordiam” dedi Polly.
Dişlerim gıcırdadı. İçimde dalga dalga yükselen paniği dizginlemem gerektiğini biliyordum. Ne olursa olsun, soğukkanlılığımı korumalıydım.
“Çok güzel, Polly” dedim, zorlama bir sırıtmayla. “Kesinlikle dersini çok iyi öğrenmişsin.”
“Sonuna kadar haklısın.” dedi Polly, kendisinden beklemediğim bir özgüvenle.
“Peki, kim öğretti sana bütün bunları, Polly?”
“Sen öğrettin.”
“Çok doğru. Öyleyse bana bir borcun var demektir, değil mi? Eğer ben öğretmeseydim, sen bunları asla öğrenemeyecektin.”
“Argumentum Ad Speculum” dedi Polly tek bir saniye bile kaybetmeden.
Şakaklarımda biriken ter, çığ olup dalgalar halinde aşağıya inmeye başlamıştı. “Polly,” dedim titrek bir sesle. “Bütün bu öğrendiklerini çok ciddiye almamalısın. Yani bunlar okulda öğretilen ucuz şeyler, gerçek hayatta pek bir yarar bekleyemezsin bu tarz kazanımlardan.”
“Dicto Simpliciter” dedi ve zıpladı olduğu yerde, hatamı bulmuş olmanın heyecanıyla. Bir de parmağını yaramaz bir çocuğu azarlıyormuş gibi yüzüme doğru sallıyordu ki bu şimdiye kadar olanların içinde en kötüsüydü.
Bu hareket sonuncusu olmuştu artık. Ayağa kalktım ve hedefine kilitlenmiş bir boğa gibi yönelttim sorumu.
“Benimle birlikte olacak mısın olmayacak mısın?”
“Ol-ma-ya-ca-ğım!”
“Ne-den?”
“Çünkü bugün öğleden sonra Petey Burch’a söz verdim. Onunla birlikte olacağım.”
İhaneti ağır ağır sindiriyordum, usulca geriye yaslandım. Arkamdan vurulmuştum. “Bana söz verdikten sonra, elimi sıktıktan sonra, benimle anlaştıktan sonra nasıl olur da Polly’ye tekrar teklif eder!!!”
“Pis sıçan” diye inledim, içimdeki tüm kini ve intikam hırsını kusarak.
“Onunla birlikte olamazsın, Polly. Yalancının teki o, tam bir üçkâğıtçı, alçak bir sıçan”
“Ad Hominem” dedi ve ekledi Polly; “Lütfen bağırmayı kes. Bana kalırsa bağırmak da bir tür yanılgı olarak adlandırılmalı.”
Bütün irademi toparlayıp, sesimi düzelttim.
“Tamam, tamam “ dedim. “Sen bir mantıkçısın. Soruna mantık yönünden bakalım bir de. Nasıl olur da Petey Burch’ü bana tercih edebilirsin? Bak bir bana – parlak bir öğrenci, yenilmez bir entelektüel, garanti altına alınmış bir gelecek-. Bir de Petey’e bak –zavallı bir asalak, ne istediğini bilmeyen bir serseri, bir sonraki öğününün nereden geleceğini bile bilmeyen bir parazit.- Petey'i bana neden tercih ettiğini izah edebilecek tek bir mantıklı gerekçe gösterebilir misin lütfen?”
“Tabii ki...” dedi Polly tüm açıksözlülüğüyle. “Onun rakun kürk mantosu var.”
Yazan: Max Shulman
Türkçeye çeviren: Ali Rıza Arıcan – 28.01.2013
Çevirenin Notu: Orjinal metinde mantıksal yanılgıların bazıları Latince, bazıları İngilizce olarak yazılmıştı. Metin içi tutarlılığı korumak için ben hepsini Latince yaptım.
Etiketler:
çeviri,
love is fallacy,
mantıksal yanılgılar,
max shulman,
turkish,
Türkçe
10 Mayıs 2012
A SPACIOUS COURTYARD / AVLU GENİŞLİĞİ
A
SPACIOUS COURTYARD
You own houses, large.
The world, boring, you undress on the thresholds.
Your child didn’t stay locked in the rooms, even for one day.
No one entered your house without your permission.
Night is still that fairy tale for you to sleep on.
None of the meetings you joined is counted as crime
You never objected anyone for someone else.
The world, boring, you undress on the thresholds.
Your child didn’t stay locked in the rooms, even for one day.
No one entered your house without your permission.
Night is still that fairy tale for you to sleep on.
None of the meetings you joined is counted as crime
You never objected anyone for someone else.
Uniform is your last word, as it is your inner clothes.
Labour is called labour only if is it yours.
You never forced to keep silent by your own despair.
There is no one you had to turn your back to.
Your country was geographical information, boring as hell.
If our first virtue was not to see, the second one was to forget.
You never entered into the back streets.
Your mother knows neither the police stations nor the prisons.
You never started kissing a woman from her heels.
Evening is a down feeling, the one you won't be able to solve.
Nobody’s loneliness fell on to your threshold.
The biggest language was the one you speak.
You never made your father disappointed.
You were not laughing, abhorring others were your wedding*
Cranes never flied in your voice with their wings
We were the ones embarrassed of your distances.
The people were a black stain, spatters to your clothes in every step.
Youth is the growing danger while you get older.
Numbers, numbers were your biggest readings.
Your happiness is so lonely that it never becomes three people.
You never looked into a gun barrel
It is always a feast when you return from the city.
There is no one
shot in your family photographs.
We were majority but the one heard was your voice.
And we expected only a spacious courtyard from you…
To you, who, what, how—
Did we have our
sorrows in the same language?
Is this the same century in which we live now?
Şükrü Erbaş, Üç nokta beş harf/ Yalnızlık heceleri
Everest Yayınları, Eylül 2004
Translated to English by Ali Riza Arican – 10 May
2012
* I am not sure if I understood this line correctly. The translation is direct, not trying to catch the meaning.
* I am not sure if I understood this line correctly. The translation is direct, not trying to catch the meaning.
Avlu Genişliği
Sizin evleriniz var, büyük.
Sıkıntı diye soyunduğunuz dünya, eşiklerde.
Çocuğunuz odalarda bir gün kapalı kalmadı.
Habersiz girmedi kapınızdan kimse.
o masal hâlâ uyumanız için.
Gittiğiniz hiçbir toplantı suç sayılmadı.
Başkası için itiraz etmediniz kimseye.
Üniforma son sözünüz, içinizden giydiğiniz.
Emekten, yalnız kendinizi anladınız.
Susup kaldığınız olmadı hiç.
Arkanızı döndüğünüz, yoktu.
Bir coğrafya bilgisiydi ülkeniz, sıkıcı mı sıkıcı.
Birinci erdeminiz görmemekse, ikincisi unutmaktı.
Ara sokaklara gitmediniz hiç.
Anneniz ne karakol, ne hapishane bilir.
Bir kadını topuklarından öpmediniz bir kez.
Akşam kötü bir duygu, bir türlü çözemediğiniz.
Kimsenin yalnızlığı düşmedi eşiğinize.
En büyük dil sizin konuştuğunuzdu.
Babanızı bir gün üzmediniz.
Gülmüyordunuz, küçümseme düğün ediyordu.
Turnalar uçmadı sesinizde bir kanat.
Utanan biz olduk uzaklığınızdan.
Bir kara leke halk, her adımda üstünüze sıçrayan.
Gençlik, büyüyen tehlike siz yaşlandıkça.
Sayılar ve sayılardı en büyük okumanız.
Sevinciniz öyle tenha ki üç kişi olamıyor.
Bir namludan içeriye bakmadınız hiç.
Hep bir şenlikti çarşılardan dönüşünüz.
Vurulmuş kimse yok aile fotoğrafınızda.
Biz çoktuk ama çıkan sizin sesinizdi.
Ve biz sizden bir avlu genişliği bekledik...
Size kim, neyi, nasıl
Aynı dilde mi kederlendik sahi
Aynı yüzyıl mıydı şu yaşadığımız...
Şükrü Erbaş
06 Eylül 2011
Soaking Wet
The air is dark, there is nothing in the sky resembling the stars.
I am soaking wet from head to toe.
Climbing the stairs slowly, while looking back.
I am soaking wet from head to toe.
I remember her call, not sure whether it was a dream or not.
It is raining crazy outside.
Letting my body free fall to the floor.
I am soaking wet from head to toe.
I knew it from the trembling of your hands.
The rain drops ooze through my clothes, not easing for a second.
Are those pouring out from your tongue also wet?
I am soaking wet from head to toe.
Leave me to the wind, leave me to the temporary vermilion of the horizon.
Dew too should be considered as rain.
Whichever direction you open your hands to, whichever face you shout to
I am soaking wet from head to toe.
From one ladder to another, this is life… In between we see the plains…
It is obvious that this coat is good-for-nothing.
Where do you find all these words one after the another?
I am soaking wet from head to toe.
They get on the bus, they walk… People who are tired of yesterday, from the day before yesterday, from the previous week…
My forehead is once more wet … I got perspiration.
The caterpillars will make slapdash noises again.
I am soaking wet from head to toe.
Think of the children going to school… Everywhere is dark…
Think of how they will get dry, when, the books and notebooks soaked with the rain water.
It bends and curves in the fire, the rubber boots of the class.
I am soaking wet from head to toe.
Which side are you talking about, which side?.. I cannot find it where I put them.
To your wet eyelashes, to your protective eyebrows, to your hands rushing to the puddles
Is it because you, I and our hands are soaking wet
the entire universe is soaking wet?
Written by Ulaş Başar Gezgin (2005)
Translated into English by Ali Rıza Arıcan (6th September 2011)
The original poem can be found here or you can simply read it below.
SIRILSIKLAM
Hava karanlık, hiçbir şey yok yıldız namına...
Üstüm başım sırılsıklam...
Çıkıyorum merdivenlerden ağır ağır, arkama bakarak...
Üstüm başım sırılsıklam...
Hayal meyal hatırlıyorum çağırışını...
Yağmur yağıyor bardaktan boşanırcasına...
Yere bırakıyorum kendimi hemen...
Üstüm başım sırılsıklam...
Ellerinin titreyişinden anlıyorum...
Yağmur içe işlemede, geri durmamada bir an olsun...
Bir hayli ıslak mı ne, ağzından dökülenler...
Üstüm başım sırılsıklam...
Beni rüzgara bırak, beni ufkun her gün geçip giden kızıllığına...
Çiğ de bir tür yağmur sayılmalıdır...
Ne yana açsan avucunu, hangi yüze haykırsan,
Üstüm başım sırılsıklam...
Bir merdivenden bir başkasına... Hayat bu işte... Arada düzlükler...
Paltonun işe yaramadığı ortadadır...
Bunca sözcüğü, ard arda bulmadasın sen, nereden?..
Üstüm başım sırılsıklam...
Otobüse biniyor, yürüyorlar, dünden, evvelsi günden, geçen haftadan yorgun insanlar...
Alnımda yine ıslaklık... Terlemişim...
Savruk sesler çıkaracak bugün yine, iş makinaları...
Üstüm başım sırılsıklam...
Okula giden küçükleri düşün... Her yer karanlık...
Düşün, nasıl kuruyacak, ne vakit, yağmur suyu almış defter ve kitap...
Eğilir bükülür ateşte, lastik çizmeleri sınıfın...
Üstüm başım sırılsıklam...
"O yan" dediğin ne yan?.. Bulamıyorum bıraktığım yerde,
Islak kirpiklerini, korugan kaşlarını, seğirişini ellerinin, su birikintilerine...
Sen, ben, ellerimiz sırılsıklam diye midir ki,
Bütün dünya sırılsıklam?..
Ulaş Başar Gezgin
I am soaking wet from head to toe.
Climbing the stairs slowly, while looking back.
I am soaking wet from head to toe.
I remember her call, not sure whether it was a dream or not.
It is raining crazy outside.
Letting my body free fall to the floor.
I am soaking wet from head to toe.
I knew it from the trembling of your hands.
The rain drops ooze through my clothes, not easing for a second.
Are those pouring out from your tongue also wet?
I am soaking wet from head to toe.
Leave me to the wind, leave me to the temporary vermilion of the horizon.
Dew too should be considered as rain.
Whichever direction you open your hands to, whichever face you shout to
I am soaking wet from head to toe.
From one ladder to another, this is life… In between we see the plains…
It is obvious that this coat is good-for-nothing.
Where do you find all these words one after the another?
I am soaking wet from head to toe.
They get on the bus, they walk… People who are tired of yesterday, from the day before yesterday, from the previous week…
My forehead is once more wet … I got perspiration.
The caterpillars will make slapdash noises again.
I am soaking wet from head to toe.
Think of the children going to school… Everywhere is dark…
Think of how they will get dry, when, the books and notebooks soaked with the rain water.
It bends and curves in the fire, the rubber boots of the class.
I am soaking wet from head to toe.
Which side are you talking about, which side?.. I cannot find it where I put them.
To your wet eyelashes, to your protective eyebrows, to your hands rushing to the puddles
Is it because you, I and our hands are soaking wet
the entire universe is soaking wet?
Written by Ulaş Başar Gezgin (2005)
Translated into English by Ali Rıza Arıcan (6th September 2011)
The original poem can be found here or you can simply read it below.
SIRILSIKLAM
Hava karanlık, hiçbir şey yok yıldız namına...
Üstüm başım sırılsıklam...
Çıkıyorum merdivenlerden ağır ağır, arkama bakarak...
Üstüm başım sırılsıklam...
Hayal meyal hatırlıyorum çağırışını...
Yağmur yağıyor bardaktan boşanırcasına...
Yere bırakıyorum kendimi hemen...
Üstüm başım sırılsıklam...
Ellerinin titreyişinden anlıyorum...
Yağmur içe işlemede, geri durmamada bir an olsun...
Bir hayli ıslak mı ne, ağzından dökülenler...
Üstüm başım sırılsıklam...
Beni rüzgara bırak, beni ufkun her gün geçip giden kızıllığına...
Çiğ de bir tür yağmur sayılmalıdır...
Ne yana açsan avucunu, hangi yüze haykırsan,
Üstüm başım sırılsıklam...
Bir merdivenden bir başkasına... Hayat bu işte... Arada düzlükler...
Paltonun işe yaramadığı ortadadır...
Bunca sözcüğü, ard arda bulmadasın sen, nereden?..
Üstüm başım sırılsıklam...
Otobüse biniyor, yürüyorlar, dünden, evvelsi günden, geçen haftadan yorgun insanlar...
Alnımda yine ıslaklık... Terlemişim...
Savruk sesler çıkaracak bugün yine, iş makinaları...
Üstüm başım sırılsıklam...
Okula giden küçükleri düşün... Her yer karanlık...
Düşün, nasıl kuruyacak, ne vakit, yağmur suyu almış defter ve kitap...
Eğilir bükülür ateşte, lastik çizmeleri sınıfın...
Üstüm başım sırılsıklam...
"O yan" dediğin ne yan?.. Bulamıyorum bıraktığım yerde,
Islak kirpiklerini, korugan kaşlarını, seğirişini ellerinin, su birikintilerine...
Sen, ben, ellerimiz sırılsıklam diye midir ki,
Bütün dünya sırılsıklam?..
Ulaş Başar Gezgin
30 Ağustos 2011
GUADANYA - XIX
Now, I can understand you are the sister of Rimbaud
Now, I can understand that many destroyed gardens should be considered yours
At the train stations, in the empty boats, we will spend the frost of the night.
We are going to spend it, aren’t we?..
Don’t touch the kettle, the tea is being steeped.
Beyond your eyes, all become sooty
In your blood, one thousand one types of earthly substance
We are going to get warmer, aren’t we?..
No, we do not belong to another world…
But we came from another world, that is right…
Many thinkers call it the third world
We are going to keep quiet, aren’t we?..
We didn’t ask for “one official ticket to the world” at the station.
We didn’t say “let’s get off here and get on another train.”
Your arms are long, same as they were yesterday
We are going to be the one, aren’t we?..
One, unity of the universe, everything is in one
One, you are the master of that world
You didn’t treat me bad under your rule
We are going to continue the same, aren’t we?..
I accumulated your voice in the cells, full of moss
I inscribed your name on the gates of the sand castles
They were melting, as we are in the first world, melting
We are going to return, aren’t we?..
Aey the girl, the one lost in that ocean
You will win with our silent tears
While scattering all our passion to the soil
We are going to be lighter, aren’t we?..
Aey pashas, effendis and the masters of the world
Do not destroy our garden
We call it a rose garden but it has thorns too
We are going to fight till the end, aren’t we?..
We are the poets of boondocks, let’s admit this before everything
These expensive pens do not fit into our hands, we should sing
to the bugs and grasses all together
Let the sky open up, let the rain become complete
We are going to sing it, aren’t we?..
Stones have soul, sky has soul too
When we hear, what they hide, what they disclose
The entire universe will become a scene of craziness
We are going to play, aren’t we?..
When will you get on the boat…
After leaving that ancient boat at the pier
Then we will sail through the infinity of the horizon
We are going to look at the future only, aren’t we?..
But you are crying, I am crying
Tell me, which disaster that we have seen earlier than it happened
No, this is possible, you are wrong, this is possible
We are going to be comrades, aren’t we?..
Let’s become a tamada* before everything
In an evening of Tbilisi, in a house
Let’s have some guests, a few of them are poets
We are going to serve raki** too, aren’t we?..
You are crying again, string of my heart, don’t cry
We did not come to this world more than once but
We can still die more than once in this world
We are going to die too, aren’t we?
And this poem, in the Yellow River… I say this poem, in the Oka River,
In the Caspian Sea, it will sink and resurrect, after we disappear
What will it tell to the Turkmen boatman
We are going to be completely silenced, aren’t we?..
Written by Ulaş Başar Gezgin
Translated to English by Ali Riza Arican / 30 08 2011
* the toastmaster at a Georgian Supra (feast) or at a Russian wedding
** Turkish alcoholic beverage
GUADANYA - XIX
Rimbaud’nun bacısısın anladım
Anladım senin sayılır nice tarumar bahçe
Tren garlarında, boş kayıklarda geçireceğiz ayazını gecenin
Geçireceğiz öyle değil mi?..
Dokunma çaydanlığa, demleniyor
İs oluyor ötesi gözlerinin
Kanında binbir türlü dünyevi madde
Isınacağız öyle değil mi?..
Hayır, bir başka dünyaya ait değiliz…
Ama bir başka dünyadan geldik, o doğru…
Üçüncü dünya dediler buna nice düşünürler
Ses etmeyeceğiz öyle değil mi?..
‘Bir tane –numaralı- dünya bileti’ demedik istasyonda
Demedik biz ‘burada inelim, başka trene binelim’
Kolların dünkü gibi öyle uzunca,
Bir olacağız öyle değil mi?..
Birdir, vahdet-i vücud, herşey birdedir
Birdir, sensin o dünyanın hakimi
Kem davranmadın bana hükmün altında
Böyle sürdüreceğiz öyle değil mi?...
Sesini biriktirdim yosunlu hücrelerde
İsmini işledim duvarlarına kumdan kalelerin
Eriyorlardı, birinci dünyadayız ya, eriyorlardı
Geri döneceğiz öyle değil mi?..
Ol bahirde kaybettiğini ey nisa!
Suskun gözyaşlarımız kazandıracak sana
Nice tutkularımızı savurarak toprağa şöyle bir
Hafifleşeceğiz öyle değil mi?..
Behey paşalar, efendiler, kainatın hakimleri
Tarumar etmeyin bahçemizi
Gül bahçesi dediysek dikeni de var
Teslim olmayacağız öyle değil mi?
Taşra şairiyiz ikimiz de, kabul edelim bunu herşeyden önce
Yakışmıyor elimize divit kalem, türkü söylemeli börtüye böceğe hep bir ağızdan
Gök açılsın, yağmur tamam olsun diye
Söyleyeceğiz öyle değil mi?..
Taşın ruhu vardır, göğün ruhu var
Duyduğumuzda, ne gizler, neler söylerler
Çılgınlık sahnesi olacak evren
Oynayacağız öyle değil mi?..
Şu sandala ne zaman bineceksin…
Bırakıp o sal’ı kadim rıhtımda
Ki ufkun enginlerine açılacağız
Geriye bakmayacağız öyle değil mi?..
Ama sen ağlıyorsun, ağlıyorum ben
De, hangi felaketi önceden gördük
Hayır, bu mümkün, yanılıyorsun, bu mümkün!
Yol’daş olacağız öyle değil mi?..
Tamada olalım herşeyden önce
Tiflis’te bir evde bir akşam vakti
Konuklarımız olsun, bir kısmı şair
Rakı da koyacağız öyle değil mi?..
Ağlıyorsun yine, bam teli yüreğimin, ağlama
Bu dünyaya birden fazla gelmedik amma
Bu dünyada birden fazla ölmek var
Biz de öleceğiz öyle değil mi?..
Ve bu şiir, Sarıırmak’ta… Bu şiir diyorum, Oka Nehri’nde,
Hazar Denizi’nde batıp çıkarak, biz yokolduktan sonra
Neler anlatacak Türkmen kayıkçıya…
Tümden susacağız öyle değil mi?..
ULAŞ BAŞAR GEZGİN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
