Bu Blogda Ara

26 Ocak 2013

Türkiye'den Mektuplar 24


Ve Türkiye’de ilk eğitim öğretim döneminin sonuna geldik. Nerdeyse iki aydır hiçbir şey yazmadım. Bir “Burun” öyküsü vardı heyecanla başladığım. Öykünün gidişatını ve sonunu biliyor olsam da yazmadım. Yazamadım demiyorum, yazmadım, yazmak istemedim. Hayata adadım kendimi, yaşamayı yeğledim bir süreliğine, yaşamaya ve çalışmaya. Dedim ki kendi kendime, “yazmadan da yaşamak mümkün olmalı, yaşayabildiğine göre bunca insan!”. Saldım kendimi hayatın kollarına ama hayat kendisine geleni kucaklayan bir merhamet abidesi değil ki beni alsın bağrına bassın, sımsıkı sarmalasın, açık kalan yanlarımı örtsün. Ben ona yöneldikçe o benden kaçtı, ben bir adım yaklaştım o adım iki adım uzaklaştı. Derken; yazamadan yaşayamadığımı, kelimelerden uzaklaştıkça iyice pert olduğumu fark ettim. Çünkü ben kendim için yazan –sanki başkaları için yazmak mümkünmüş gibi oldu bu ifade- birisiyim ve yazmadığım zamanı hayata değil, hayatın içinde olmasa da olur denilebilecek şeylere ayırıyorum.

Son iki ayım genelde okulun işleriyle geçti. Yavaş çalışan birisiyim ben, yavaş algılıyorum ve yavaş hareket ediyorum. Elimden geldiğince yaptığım işe yaratıcılık eklemeye, deneyimlerimden ve okuduklarımdan bir şeyler eklemeye çalışıyorum. Gerçi bu pek mümkün olmuyor çünkü hem yaratıcı olmak için gereken boş zaman lüksümüz yok hem de bizden yaratıcı olmamız değil, verilen görevi ne kadar aptalca olsa da yapmamız talep ediliyor. Ne yaratıcı olabiliyorum ne de sıkılarak yaptığım işleri zamanında bitirebiliyorum. Bu yüzden işler hep sarkıyor, bölüm odasından saat 6’dan önce çıkmam için dışarıda önemli bir işim olması gerekiyor. 

Dışarıdaki hayatın varlığı tek başına yetmiyor beni okuldan koparmaya.  İlla bir sorumluluk olacak, söz verilen bir arkadaş, gidilecek bir toplantı, hasta bir akrabayı ziyaret etme zorunluluğu. Sorumluluklar tarafından idare edilmeye alışmışım. Öyle bir saniye oturup, soluklanmaya vakit olmuyor. Bazen okulda, yemekten sonra, hava da güzelse eğer, bahçedeki oturaklara kurulup, üç beş sayfa okuyorum. Bazen de sadece oturuyorum, zayıf güneşin oluşturduğu tayfları izliyorum. Çok canım sıkılırsa da okulun hemen dışındaki sinemanın kafesinde kahve içiyorum.  Yalnız bu boş durmalar ve bir şey yapmamalar pek uzun süremiyor. Mutlaka bir sorumluluk bir yerlerden çıkıp beni buluyor. En kötü olasılıkla okunması gereken ödev kağıtları birikiyor, saçma sapan formları doldurup, aptalca yorumlar yazmak gerekiyor. Öyle ki bazen sabah sekizden akşam beşe kadar tek bir iş yapmıyorum, sadece robot gibi yapılması gerekenleri yapıyorum. Bunun için bulduğum ifade; “O kadar çok iş var ki çalışmaya vakit yok.” Bir çeşit ağaçlardan ormanı görememe hali, kalabalığın içinde insanları görememe durumu…

Okuldaki sorunlar hakkında daha önce de farklı mektuplarda yazmıştım. Bugün onları derli toplu halde yazmak istiyorum. Çalıştığım okulun köklü bir kurum olması vesilesiyle nasıl olup da bu köklülüğün aynı zamanda kalıplaşmış bir takım yanlış uygulamaları beraberinde getirdiğini anlatmaya çalışacağım. Okulda çalışmaya başladığımda ve ilk sözlü uyarımı aldığımda çalıştığım kurumun yaşadığım ülkemin bir yansıması, paralel evrende var olan minyatür hali olduğunu düşünmüştüm. Bu fikre halen sahibim ama biraz daha geliştirdim. Sadece eğitim kurumları değil, kökleşmiş her kurumda aynı zihniyet hakim, aynı başıbozukluk, tembellik, egoizm ve adamsendecilik.

Dün avukat İ ile Taksim’de oturduk, birer bira içtik. Mesleği dolayısıyla karşılaştığı ilginç hikayeleri anlattı bana. Bir tanesi özellikle ilgimi çekti. Evinin yakınındaki bir bakkal, bir sabah vakti üst kattaki komşusunu alıp havaalanına bırakıyor. Komşu da bu iyilik karşısında adama üç-beş lira para veriyor ki benzin parası karşılanmış olsun. Yolda nasıl oluyorsa polis bakkal amcayı durduruyor ve kaçak taksicilik ithamıyla adamın arabasını bağlıyor. Üzerine bir de birkaç bin lira ceza kesiyor. Araba yok, bir de üzerine bakkalın ödeyemeyeceği bir ceza; adamcağız soluğu tanıdığı avukat İ’nin yanında buluyor. Ortada bakkalın taksicilik yaptığına dair tek bir kanıt yok, tamamıyla polisin anlık yargısına dayanıyor tüm uygulama. İş mahkemeye düşüyor ama mahkeme birkaç ay sonunda bu işe kendilerinin bakamayacağına karar veriyor. Mahkeme Ankara’daki sulh mahkemesine aktarılıyor. Orada da bir üç-beş ay bekliyor. Sonra yeni bir karar, orası da bakmıyormuş meğerse… Ne davaya kimin bakacağı belli, ne bakkalın arabasına nasıl kavuşacağı belli… Adam aylardır arabasından mahrum, işlerini yapamıyor ve tüm bunların nedeni bir trafik polisinin mesnetsiz tutanağı. İş tam bir yılan hikâyesine dönüşüyor ve hatta kördüğüm oluyor. İ bile ne yapacağını şaşırmış durumda. Sonunda da ekliyor: Adalet sistemimimiz aslında ülkemizin bir mikro resmi. Ülkede ne kadar yolsuzluk, bencillik, adamsendecilik, kayırmacılık varsa adalet sisteminde de var.

Tıpkı J’nin ikametgah tezkeresi başvurusunda olduğu gibi. Hatayı yapan Bangkok’taki elçilik, ceremesini çeken biziz. Hem mahkeme parasını ödüyorum, hem ödememem gereken bir sürü gereksiz belgenin parasını ödüyorum –yok noterden taahhütname çıkar, yok bankadan paran olduğuna dair döviz belgesi al, yok avukata vekâletname çıkar- hem de bir ton vaktimi/enerjimi saçma sapan işlere ayırmak zorunda kalıyorum.

(Bu döviz belgesi için ayrı bir parantez açmadan edemeyeceğim. Döviz belgesi denilen şey aslında ülkede kalmak isteyen turistlerden istenen, turistin maddi durumunu kanıtlayan bir belge. Üç aylık turist vizesi için 3000 dolarlık döviz belgesi gerekiyor. Yani turistin 3000 doları olmalı ki bu belgeyi alsın. Oysa 3000 dolar hiç kimse için ufak bir meblağ değil. Bu yüzden işin kolayı bulunmuş. Gidiyorsunuz herhangi bir döviz bürosuna ve 3000 dolarlık döviz belgesi alacağım diyorsunuz. Döviz bürosu, sizin 3000 dolarınızın olduğunu farz ediyor ve bu para gerçekten varmış gibi size 3000 dolar bozuyor. Sonra da bozduğu parayı sizden alıp size tekrar dolar veriyor. Yani başlangıçta farazi olarak size verdiği parayı sizden geri alıyor. Para farazi ama işlem farazi değil, işlem gerçek. Dolayısıyla alım ve satım sürecindeki farkları siz ödüyorsunuz. Eğer döviz bürosu 1 doları 1,74 TL’den alıyor ve 1 doları 1,81 TL’den satıyorsa, döviz belgesinin size maliyeti 3000*(1,81-1,74)=210 TL. Ortada hiçbir üretim yok, hiçbir resmi kanıt yok, hiçbir iş yapılmış değil. Sadece sizin turist cebinizden 210 TL uçuyor ve para bir döviz bürosunda kalıyor. 210 TL ile 3000 dolarınızın olduğunu kanıtlıyorsunuz. Böyle bir saçmalık, böyle bir bürokratik geri zekâlılık olabilir mi? Oluyor işte, kimse sesini çıkarmadığı için oluyor.3000 dolarınız yoksa 210 liraya patlayan işlem 3000 dolarınız varsa daha ucuza gelebilir. Çünkü paranız varsa bir kereliğine bozdurursunuz, olur biter. Sadece satarken zarar edersiniz. Bozduğunuz parayı da kullanırsınız. Benim anlamadığım, böyle bir durumda neden banka hesabı istenmiyor. Bankadan gidip bir hesap bakiyesi çıktısı alsam ve bunu bankada mühürletsem daha mantıklı bir iş yapmış olmaz mıyım? Bunun bana masrafı en fazla 5 TL olur. Hem belge döviz bürosundan alınana göre daha güvenilir olur çünkü geldiği yer bir banka.)

Parantez aç, örnek ver derken konudan iyice uzaklaştım. Neyse, okula geri döneyim. Okuldaki genel sorunları iki ana kategoriye ayırabiliriz. Birincisi idari sorunlardır ki benim bunları düzeltebilmem neredeyse olanaksız. İkinci sorunlar ise eğitime ve öğretime yönelik sorunlar. Aslında bu iki kategori arasındaki ilişki vücuttaki kemiklerle organlar arasındaki ilişkiye benzetilebilir. İdare vücudun kemikleridir; onu ayakta tutar, destekler, sorun organların uyumlu çalışmasına olanak sağlar ya da en azından engel olmaz. Eğitim ve öğretim ise organlardır, böbrektir, karaciğerdir, kalptir. İşi yapan, öğüten, sindiren, nefes alıp veren, yakan ve enerjiye dönüştüren, kısacası üreten kısımdır.

Önce idari sorunlardan söz edeceğim. İdari sorunlar, yani verimsiz çalışma ortamı, motivasyonun ve yaratıcılığın önüne konmuş engeller.

1. Okulun hemen hiçbir konuda şeffaf olmaması: Bu Türkiye’de yaşayanlara belki saçma gelebilir ama benim daha önce çalıştığım okullarda şeffaflık önemli bir etkendi öğretmenleri motive eden. Bir kere şeffaf bir kurumda dedikodular, arkadan konuşmalar olmaz ya da en aza indirgenir. Gereksiz kinlerin, garezlerin, siyasi planların önü alınmış olur. Şeffaflık işverenin ve işçinin arasındaki iletişim engellerinin pek çoğunu bir adımda kaldırır, onun yerine karşılıklı güven ve saygı inşa eder. Birkaç örnekle izah edeyim.

Maaş çizelgesinin kimse tarafından bilinmemesi ve bu çizelgenin açıklanmaması beni çok rahatsız eden bir durumdur. İK bana böyle bir çizelgenin var olduğunu söyledi ve ardından da ekledi: Var ama size gösteremeyiz. Bu yanıt yok demekle aynı şeydir benim için. Neden güveneyim ki size? Bir öğrenci bana sözlü notunun nasıl verildiğini sorduğunda, ben açıp Excel’den ona notunu nasıl verdiğimi gösterebiliyorum. Böyle bir Excel tablosu var ama sana gösteremem demiyorum. Çünkü ben not verme konusunda elimden geldiğince şeffaf olmaya çalışıyorum. Şeffaf olamadığım noktalarda da pozitif ayrımcılığa gidiyorum ki bunu da öğrencilerden saklamıyorum.

Bir başka örnek de sözleşme yenileme tarihleriyle ilgili. Öğretmen arkadaşlara soruyorum sözleşmeler ne zaman yenileniyor diye. Kimisi mayıs diyor, kimisi tatil başlamadan birkaç gün önce. Yani ben tatile çıkmadan önce okul bana yeni bir sözleşme önerecek ve ben onu imzalayacağım. Bu tür bir geciktirmede şöyle bir ön kabul görüyorum ben: Okul benim sözleşmeyi imzalayacağımdan emin. Yani ben okula muhtacım ve zaten imzalarım.  Yani işveren beni eşit koşullarda görmüyor, benim de taleplerim olabileceğini hiç hesaba katmıyor. Eğer bir öğretmen haziran ayına kadar kendine bir iş ayarlamamışsa, sonrasında da prestijli bir okulda iş bulması olanaksızdır. Ancak çok zor durumda kalan okullar öğretmen alımı yapar haziran ayından sonra. Öyleyse bir öğretmen ne yapmalı? Ya okulun ön kabulünü kendi ön kabulü yapacak ve önüne getirilen sözleşmenin şartları ne olursa olsun imzalayacak ya da ocak ayından itibaren iş aramaya başlayıp, okula haber vermeden kendisine istediği koşullarda iyi bir iş ayarlayacak. Önüne sözleşme konduğunda da diğer okulun şartlarından daha iyisini talep edecek. Şartlar sağlanmayacağı için de basıp gidecek.

2. Demokratik olmaması: Ben yaptım oldu anlayışı ülkenin her yerinde olduğu gibi maalesef burada da hakim. Kararlar alınıyor adımıza ama bizim hiçbir söz hakkımız olmuyor. Bazen verilen sözler ihlal ediliyor, sesini çıkaran haddi bildiriliyor, üsttekiler güçlerini alttakileri ezmek için kullanıyorlar. Bütün bunlar tabii ki yakışmaz demokratik bir eğitim kurumuna. Bir örnek vereyim: Bana sözleşme metni gönderildiğinde İK’ye sormuştum, saat kaçtan kaça çalıştığımızı. Bana yazdıkları elmekte “saat 7:45’ten 16:00’a kadar” demişlerdi (copy-paste from C’s  e-mail: C: 07:45- 16:00 (1 yarım gün izin kullanma durumunuz olacaktır.)) Oysa okula başladığımda saatler 7:45 – 17:00 olarak bildirildi bize.

 Bu kararın genel kurulda alındığı söylenebilir kimilerince ama bence karar çoktan alınmıştı, genel kurulda sadece ilan edildi. Zaten oylama yapıldığını hatırlamıyorum. Aynı mesajda haftada bir gün izin hakkı olduğu da yazılıydı. Bu şu demektir: Okul idaresi kendi kafasına göre benim haftada dört saat daha fazla çalışmam gerektiğine karar verdi. Bu kararı daha önce bana verdiği sözün üzerine aldı ki benim haberim olsaydı belki de sözleşmeyi imzalamayacaktım. İnsanın sabah 7:45’ten akşam 5’e kadar hem zihnen hem de bedenen çalışıp, ardından eve gidip entelektüel uğraşlara vakit ayırması mümkün müdür? Bunu yazmamın nedeni daha az çalışmak istemem değil. Zaten başta da yazdığım gibi ben bölüm odasını akşam 6’dan önce zor terk eden birisiyim. Önemli bir işim, bir toplantım falan olacak ki zamanında çıkabileyim. Sorun söz verdikleri gibi davranmamaları ve bunu “ben yaptım oldu” anlayışıyla yapmaları. 

Devam edecek. Aşağıda bir sonraki mektupta yazacağım sorunların başlıklarını sıralıyorum:

3. İş tanımının eksik olması ve öğretmene verilen işin yapılamaması. Dolayısıyla hiçbir iş tam anlamıyla yapılmıyor, her şey yarım yamalak, her şey yapılmış olmak için yapılıyor.
4. Hiyerarşinin verim ve iletişim için değil de ezmek ve haddini bildirmek için kullanılması.
5. Okulda teknolojinin sunduğu modern iletişim sistemlerinin kullanılmaması ve okul yönetiminin bu tür önerilere kapalı olması. 

07 Ocak 2013

ÇEKİRDEK AİLE TANIMI DEĞİŞİYOR


                                                                                                       6 Ocak 2013

BAŞBAKANIN TALİMATIYLA ÇEKİRDEK AİLE TANIMI DEĞİŞTİRİLİYOR

Üç çocuktan aşağısının Türkiye’nin geleceğine zarar getireceğini her fırsatta dile getiren başbakan, ilgili bakanlıklara, çekirdek aile tanımına iki çocuk daha eklenmesi talimatını verdi. İki gün önce, ünlü futbolcu Ali Hazel Topçu ile seksi manken Hürrem Canan Donsuz’un nikahında şahitlik yapan başbakan, Ali Hazel’den en az dört çocuk sözü alana kadar resmi belgelere imza atmayacağını şakayla karışık söylemişti.



Dün akşam TRT 12’de “Yeşil Koltuk” programına katılan Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Gıyasettin Şakiroğlu, başbakanın talimatı doğrultusunda anayasada geçen aile tanımında değişikliğe gidileceğini söyledi. Şakiroğlu, yakında çıkarılan bir kanunla üç çocuk sahibi olmayan çiftlere “eksik aile” adı verileceğini, çocuksuz çiftlere de evlilik cüzdanı verilmeyeceğini ifade etti. Gazeteci Erdem Erkan’ın sorularını yanıtlayan Şakiroğlu konuşmasına şu şekilde devam etti. “Ülkemizin genç nüfus avantajını koruması gerekir. Avrupa gibi yaşlanmayı kaldıramayız. Hele bir de Asya’daki ve Afrika’daki ucuz işgücüyle mücadele etmek için genç nüfus şart. Yoksa Toyota gibi, Ford gibi dev şirketleri ülkemizde yatırım yapıp, burada istihdam yaratmaları konusunda ikna edemeyiz. Dışarıdan devşirme işçiler getiremeyeceğimize göre kendimiz yetiştirmeliyiz. İşsizlik oranı %10-15 civarında tutulmalı ki elimizde çaresiz bir işsiz ordusu olsun ve bu ordu sayesinde maaşları rekabet gücümüzü yitirmeyecek düzeyde tutabilelim. Yani kısacası, doğurmalıyız, daha çok doğurmalıyız. Bu konuda başbakanımızın ileri görüşlülüğüne hak vermemek imkânsız.”



Erdem Erkan’ın yeni çıkarılacak kanun hakkındaki sorusuna bakan şöyle yanıt verdi: “Yeni kanuna göre çocuksuz çiftlere ilk çocukları doğana kadar evlilik cüzdanı verilmeyecek. Beraber yaşamalarına izin verilecek ama bu izin bir yıl içinde evlenen kadının hamile kalmaması durumunda iptal edilebilecek. Çocuk yapmıyorlarsa ne diye birlikte yaşıyorlar, değil mi? İlk çocukları olunca çifte “Geçici Evlilik Cüzdanı” verilecek. Verilen bu geçici cüzdan üç yıl içerisinde çift eğer ikinci çocuğu yapmazsa geçerliliğini yitirecek. Çift eğer ikinci çocuğunu üç yıl içinde yaparsa evlilik cüzdanları geçici-daimiye dönüştürülecek. Verilen bu geçici-daimi evlilik cüzdanı da çift eğer üç yıl içinde üçüncü çocuğunu yaparsa daimi-daimi evlilik cüzdanına dönüştürülecek. Bir çift daimi-daimi evlilik cüzdanını bir kere aldı mı dördüncü ve sonrası çocuklarının bakım masraflarının yarısını devlet üstlenecek.“



Programa telefonla katılan Milli Eğitim Bakanı Halil İbrahim Urgancıbaşı ise örgün eğitim kurumlarında okutulan ders kitaplarındaki çekirdek aile tanımının 2013 yılından itibaren değiştirileceğini söyledi. Bakan, “Eskiden, çekirdek aile deyince bir anne, bir baba, bir de çocuk resmi koyar, geçiştirirdik. Şimdi, ekonomimiz güçlendi ve otuz kırk yıl sonrası için plan yapabilecek öngörü gücüne kavuştuk. Bu yüzden ders kitaplarındaki tüm o resimler yenileriyle değiştirilecek. Bir tane somurtkan çocuk yerine, üç tane mutlu, şen şakrak çocuk konacak. Böylece çocuklarımız daha erken yaşlarda alışacaklar üç çocuğun doğallığına. Ayrıca edebiyat kitaplarındaki tek çocuklu aileleri anlatan hikayeler çıkarılacak. Onların yerine bol çocuklu ailelerin hikayeleri okutulacak.“



Programın sonunda Hakkari’nin Ökkeşler köyünden gelen 17 çocuğu ve 94 torunu olan Hacı Hüseyin Ökkeşler’e örnek aile madalyası verildi. Ökkeşler ve örnek ailesi programın yapıldığı stüdyoya sığmadıkları için, hatıra resmi için bahçeye alındılar. 

Enes Başeğmez, Sansürsüz Gazetesi

 *** Bu bir yalan haberdir. Yalan olarak kalması dileğiyle. Resimleri internetten buldum. 


02 Aralık 2012

Burun (1)


Geniş alnının ortasından belli belirsiz fışkıran taze bir göze gibi çıkıyordu yola. İki kaşının arasındaki, araya bir kaş daha sığabilecek o derin mesafenin tam ortasından, sanki iki çam ağacına bağlanmış gevşek bir hamak gibi, tembel bir haykırışla başlıyordu diriliş. Sessiz ve sakin, uzun bir yola çıkacağından habersiz, kendine has bir özgüvenle beliriyordu, toprağı yarıp çıkan filiz gibi. İnce kaş çizgisinin, bir okun ucunu andıran sivriliğiyle bitmesinden fırsat bulmuş da, en olmadık yerde, en olmadık zamanda çıkmıştı sahneye. Bir çıkıntı olarak başlayan serüvenin, bir doğallık olarak devam edeceğini o da bilmiyordu henüz. Aşağılara indikçe uzaklaşıyordu yüzeyden, tuhaf bir sarhoşluk yaşatıyordu karşısındakine. Alabildiğine pürüzsüz, alabildiğine yumuşak bir inişti bu. Çocuk parklarındaki kaydırakların bitiş noktalarına benzer türden bir kavisle bitiyordu, çocuğun havaya doğru fırladığı saliselik durumu andırırcasına.

Şimdiye kadar gördüklerim içinde en güzeli değildi belki ama en etkileyici olanıydı. İlk bakışta, sanki başka bir yüzden çalınmış da onun yüzüne yanlışlıkla konmuş imajı verdiği doğruydu ama tüm ilk bakışlar ve ilk kararlar gibi yanlıştı bu yargı da. Vaktim olsa, onu ürkütmeyeceğimi bilsem, burada oturur, saatlerce izlerdim bu sanat eserini, bu kozmik kombinasyonu, bu evrensel çağrıyı... Onun havaya kalkık, bir kiraz tanesi gibi parlak ucu içimde öylesine volkanik, öylesine erkeksi duygular uyandırıyordu ki dayanamadım ve kalktım yerimden, bu etkileyici burunla ve sahibiyle tanışabilmek için.

-Pardon, ateşiniz var mı?

Buğulu camın arkasında ağır ağır yağan karı izleyen iri siyah gözleri, sıradan bir müdahaleyi savuşturuyormuş gibi umursuzca bana doğru döndü. 

-Var, evet. Var ama burada sigara içmek yasak değil mi?

-Sigara için değil, bir arkadaşım bu sabah iş yerime geldi, eski metal bir kutu verdi içinde yirmi yıl öncesine ait mektuplar olan ama kutuyu açamadım, kapağı sıkışmış sanırım. Belki bir köşesini çakmakla ısıtırsam, metal hafiften genleşir de rahatlıkla açabilirim.
Burnu hafiften oynadı, belki de kulağıyla duyduğu yalana ilk tepkiyi veren organı burnuydu. Sanki içinde bulunduğumuz kafenin havasından bir element eksilmişti de burnu hemen sezivermişti bu değişimi. Yalanın evrenin dengesinde tamir edilmez bir yara açtığı doğru muydu yoksa?

-Kutu nerede, getirin beraber ısıtalım. Ben de eski kutulara meraklıyımdır. Evimde yüzlerce teneke kutu 
vardır, kimisi Osmanlı zamanından kalma, kimisi yurt dışından, kimisi yeni ama üzerlerindeki desenlerden dolayı eşleri benzerleri yok… Kutuların içlerindekini tüketip, kutuya tamamıyla arkasını dönenlerden değilimdir.

Cesareti karşısında kalakalmıştım, bir de beklenmedik kutu seviciliği.  Kutu vardı, kapağının sıkıştığı da doğruydu ama içinde mektuplar değil, yirmi yıl önce ayrıldığım sevgilimden kalan fotoğraflar vardı. En azından ben böyle hatırlıyorum. Bu sabah evin döşemesini yenileyen ustalar bulmuştu, ben de karım görmesin diye apar topar çantama koymuştum. Odada bir yerlere de saklayabilirdim ama o zaman da evin her gizli köşesini onlar saklambaç oynasınlar diye var ettiğimizi sanan çocuklar sorun çıkarırlardı. Metrodayken açayım dedim, açamadım, elimi acıttım. Ofisteyken de unutmuştum işe dalıp.

-Getireyim, bir saniye. Yalnız açılınca içind…

- Merak etmeyin beyefendi, açılır açılmaz kutuyu alırsınız. Ben sadece görmek istiyorum kutunun üzerindeki desenleri. Eğer az bulunan bir kutuysa belki sizinle değiş tokuş yaparız.

Kutuyu çantanın dibinden çıkardım, getirdim, masanın altında, elimde tutuyordum. Sanki hazır değildim henüz, bir şeyler fazla hızlı gitmiş, bir şeyler raydan çıkma noktasına gelmişti. Artık aynı masaya oturmuş, iki arkadaş, hatta iki sırdaş haline gelmiştik. Bütün bunların olması gerekenden çok daha hızlı bir şekilde gelişmiş olması da şaşırtmıştı beni. Hem ben evli, çocuklu, yaşı elliye dayanmış bir adamım. Şansın bu kadarı fazla değil mi? Bir başka tuhaflık da burunla başlayan çekimin, kutuyla karşılık bulmasıydı. Ben onun burnuna hayran kaldığım için görünmez bir çekimin etkisi altında onun masasına yaklaşmış, o da sanki böyle bir yaklaşmayı bekliyormuş gibi benim gönderdiğim pasa karşılık vermişti. Biraz sonra, on beş yıllık karımın bile görmediği, varlığından bile haberdar olmadığı bir kutuya, henüz adını bile öğrenmediğim bir kadın dokunacak, belki de kapağını açınca içini azıcık görecekti.

-Bu arada benim adım Kemal, az ilerideki İhtiyat Sigorta’da çalışıyorum. Hesap, kitap işleriyle uğraşıyorum. Bilirsiniz işte, sigortacılık…

-Benim adım da Selma, psikiyatristim. Benim de yakınlarda bir ofisim var, genelde iş ve aile hayatında sorun yaşayan plaza çalışanlarına yardımcı oluyorum. Kendim bir plaza çalışanı olmasam da sürekli onların sorunlarını dinlediğim için bir hayli donanımlıyım bankacıların, brokerların, sigortacıların hayatları hakkında.

- Ha ha, güzelmiş. Hoş hayatımızda öyle özenilecek pek bir şey yok. İşçiyiz işte. Ha fabrikada, ha dev cam binalarda, fark eden bir şey olmuyor. Birileri için çalışıyor, birilerinin çok para kazanması için geceni gündüzüne katıyorsun. Bu arada, birer kahve daha söyleyelim mi?

- Siz kahve alın, ben bir bardak su alacağım. Öğleden sonra birden fazla kahve içince akşam uykumu etkiliyor. Ha bu arada, kutuya bakabilir miyim? Masanın altında, elinizde tutuyorsunuz sanırım.

Terlemişti elim, sanki avucumda pırpır kıpraşan bir serçe tutuyordum. Ağır ağır çıkardım kutuyu masanın altından. Masaya, onun ters çevrilmiş kahve fincanının yanına koydum.

- İşte kutu. Umarım açabiliriz.

Zaten büyük olan gözleri daha da açıldı. Burnu kıpraşmaya başladı, leziz bir yemeğin kokusunu almış aç bir misafirin burnu gibi. Kutuya önce işaret parmağıyla dokundu, uyuyan bir yavru kediye dokunur gibi.

-Bu kutuya çakmak değdirmeyin lütfen, sakın değdirmeyin, sakın, lütfen, yani rica ediyorum, yapmayın böyle bir şey, kıymayın kutuya. Çok yazık olur kutuya, hem de çook.

-Tamam, tamam, sakin olun lütfen. Neden değdirmeyeyim, çok değerli bir kutu mu bu?

-Bakın bu kutu eski ve küçük bir çikolata şirketine ait. Şirket, Belçika’da 1800’lerde ufak bir köyde başlamış üretime ama 1990’larda Nestle tarafından satın alındı. Hiç büyümemiş, büyümek istememiş bir aile şirketi. Bu kutular da artık yapılmıyor. Bakın kutunun kapağında köyün ve köylülerin resmi var. Bende de var bu kutulardan bir tane, ama yeşil olanından. Sizinkisi daha güzel.

"İyi ama, ne yapacağız şimdi?" diye sormak istedim ama o kadar heyecanlı ve hevesli konuşuyordu ki durdurmak istemedim. 

- Koleksiyoncular çok arıyorlar bu firmanın kutularını. Çok değerli olduklarını söyleyemem ama şimdi toplama ve kuluçka devri, bir elli yıl sonra çok değerlenecek bu kutular. Bilirsiniz, koleksiyonculuk sabır işidir. Ama sağını solunu yakarsanız hem kutuya yazık olur hem de ileride edeceği değere. Bence en iyisi, siz bunu hiç açmayın. Bu haliyle evde bir yere saklayın.

O bunları söylüyorken, dilini ağzının içinde o anaç sözcükleri yaratmak için döndürüp dururken benim gözlerim tek bir şeye odaklanmıştı: Burnuna. Pek çok kadın burnunun aksine, onunkisi yaklaştıkça güzelleşiyordu. Ucundaki son kavis, hedefe varmadan önceki son ölümcül dönemeci andırıyordu. Kim bilir ne erkekler takılmıştı bu son viraja! Bu kavisin altında kalan iki delik alabildiğine ufak ve simetrikti. Çirkin bulduğum burunlardaki gibi geniş kanatları yoktu onunkinin, varlığıyla yokluğu belli olmayan bir tarzı vardı. 
Öylesine bilgiç, öylesine dünyayı anlamış bir hali vardı. O böyle karşıma oturup konuşsa, ara sıra diliyle dudaklarını ıslatıp burnunu teğet geçse, benim onun burnuna baktığımı asla anlamasa…

-Saklayacaksınız değil mi, Kemal Bey? Nereye bakıyorsunuz öyle? Dudağımın üzerinde çikolata falan mı yapışmış?

-Yok, yok, dalmışım. Dudağınızda bir şey yok.

-Bir an burnuma baktığınızı sandım. Gözleriniz o kadar derin bakınca ne gördüklerini bilemediğim için biraz korktum açıkçası.

-Estağfurullah Selma Hanım, dalmışım işte. Şirketteki işler işte. Birazdan çıkmam gerekecek. Kutuyu açmak için ateş kullanmayalım öyleyse. Dediğiniz gibi yapalım.

Gözleri ışıldadı. Yüzü güldü. Burnu tereddütle oynadı, dansa kalkmak isteyen ama utangaç olduğu için tüm davetleri reddeden bir ergen kız gibi.

-Bir de ben deneyeyim isterseniz. Çatalla azıcık kanırtırsak açılabilir belki. Kutuya zarar vermeyeceğim, merak etmeyin.

-Siz bilirsiniz. Dikkat edin, elinize zarar vermeyin. Kutu benim için çok önemli değil.

-Korkmayın Kemal Bey, ben son dört yıldır yalnız yaşıyorum ve eve hemen her akşam geç gittiğim için konserve ya da kavanoz açmak artık ikinci işim oldu. Siz kahvenizi için, geldiğini bile fark etmediniz. Daha fazla soğumasın.

-Ha evet, kahve. Nasıl da unutmuşum.

Çatalı farklı yerlerden kapağın altına sokmaya çalıştı ama ilk iki denemesi başarısızlıkla sonuçlandı. Bir anlığına, kutu elinden fırlasa da burnuna çarpsa diye içimden tuhaf bir dilek geçirdim. Böylece burnu hafiften yaralanacak ve ben yarayı kontrol edebilmek için burnuna daha yakından bakabilecektim, hatta belki de dokunabilecektim. İçimdeki kıpırtıyı artık kontrol edemeyeceğimi biliyordum, fena halde iç gıdıklayıcı bir durumdu bu. Ahlaksızca olduğu için de kendimden utandım biraz. Ama olsundu, hazırdım böylesi bir duygu patlamasına. Yirmi yıldır hissetmediğim türden, tozlu raflardan indirilen çok sevgili bir şiir kitabını tekrar okumak, tekrar o paslanmış duyguları diriltmek gibi bir şeydi bu.

-Açılıyor galiba Kemal Bey, bakın burası aralandı. Sizin çatalı da verir misiniz?

Çatalı ona uzatmıştım ki kapak elinden fırladı, kutu ise masanın öteki tarafına gürültüyle düştü. Selma şaşırmış, sevinçle kahkaha atıyordu. Ben hemen masanın altına eğildim ve dökülenleri toplamaya başladım. O sırada o da yardım etmek için masanın altına girmişti.

-Aman Allahım, mahvettim her şeyi. Biz kadınlar böyleyizdir işte. Bir meraklandık mı durdurulamaz oluruz. Açtık mı açtık, ama bunlar mektup değil galiba. Fotoğraf bunlar. Bakmamalıyım, bakmamalıyım, bakmamalıyım…

-Sorun değil, sorun değil. Bence yeteri kadar yardım ettiniz. Bundan sonrasını ben hallederim.

Artık ok yaydan çıkmıştı, saklayacak hiçbir şey kalmamıştı.Onun da bu noktadan sonra vazgeçeceğini hiç sanmıyordum. Keşke eski sevgilimin fotoğrafları ya da vahşi cinayetleri haber eden gazete kupürleri olsaydı kutuda. Selma birkaç fotoğrafı yüzleri aşağıya dönük halde kutuya attıktan sonra yüzü yukarı bakan bir fotoğrafa ister istemez bakıverdi.

-Bu yanlışlıkla çekilmiş herhalde. Bir burun resmi bu. He he, ama güzel bir burunmuş. Yanlışlıkla da olsa çekilmeye değmiş.

Sesimi çıkarmadım. Bir an önce kutuyu alıp, oradan çıkmak istedim. Bir daha da görmezdim onu, olur biterdi.

-Aaa, bu da bir burun. Bakın bu da… Bu biraz çirkin, üçgen burun, ha ha. İşte bu da sonuncusu! Ama baktıklarım içinde en güzeli bu. Burunların kraliçesi, ha ha ha…

Masanın altından çıkıp, garsonu çağırdım. Selma halen gülüyordu. “İyi ama o burunlar neydi, ha ha ha, nasıl açtım ama, ha ha ha, bir kutu dolusu burun, çikolata kutusu, ha ha, siz kimsiniz Kemal Bey, bir burunolog mu? Ha ha ha Yoksa burunları mı sigortalıyorsunuz? Ha ha…”

Hesabı ödedim, Selma’ya teşekkür ettim, elini sıktım, kutuyu çantaya attım ve apar topar kalktım sandalyeden. Yüzüm kızarmış, kalın bir battaniyenin altında iki saat geçirmişim gibi terlemiştim. Umarım onu bir daha görmezdim, bir daha asla karşıma çıkmazdı. "Kusura bakmayın, hemen çıkmam gerekiyor. Şirkete çok geç kaldım" dedim titrek bir sesle. Arkamı göndüm ve kapıya yürüdüm. O halen gülüyordu, “Bir kutu dolusu burun” diyordu kahkahalarını tutmaya çalışarak. Hızlı adımlarla ofise geçtim. İçimden bir ses önümüzdeki günlerde kötü şeylerin olacağını söylüyordu. 

Devam edecek...


30 Kasım 2012

Türkiye'den Mektuplar 23


                                                  Running is the art of suffering (Brian R)

Her sabah umutla gidiyorum okula, belki bir şeyler değiştirebilir, bir işe yarayabilir ve nihayetinde birilerine faydalı olabilirim diye. Okula giden yokuşu çıkarken aklımda genelde o gün öğreteceğim konular hakkında örnekleri evirip çeviriyorum; bunu nasıl anlatırım, bunu nasıl daha kolay hale getiririm diye. Demir kapıdan içeri girerken içim genelde olumlu duygularla doluyor. Yine çocuklar, yine eğitilmeye muhtaç gençler. Maalesef bu heyecan ve güzel duygular derse girmemle son buluyor.

Öğrenciler alabildiğine laçka, alabildiğine saygısız ve sorumsuzlar. Dersler hep bir curcunayla geçiyor. Ne doğru dürüst bir matematik öğretebiliyorum ne de öğrettiğim dersten zevk alabiliyorum. Üstüne bir de öğrencilerle girdiğim saçma sapan diyaloglar var. Yok siz benimle ilgilenmiyorsunuz, yok benim soruma yanıt vermiyorsunuz, yok beni anlamıyorsunuz. Tamam, herkes ilgiye muhtaçtır ama bu kadar da karşındakine ilgi sömürüsü yapıldığını ilk defa gözlemliyorum! Elini kaldırıp, hesap sorar gibi hocayla konuşmalar, anlamadığı zaman hocaya bağırmalar, sınıftan çıkarken hocaya kızdığı için kapıyı çarpmalar, hocanın "neden defterine bir şeyler yazmıyorsun uyarısına" cevaben defterini açıp, sırıtarak "bir şeyler" yazan öğrenciler, ders yeni başladığından dolayı tuvalete gitmesine izin vermediğim için sınıfın ortasında "hocam regl oldum yaaa" diye bağıran kızlar, ders anlatırken kafama tebeşir atanlar, bir türlü uykuya doymayan uykuseverler, benim gözümün önünde arkadaşının sınav kağıdına soru çözmeye çalışanlar ve ben onu yakalayınca, sınıfın ortasında arkadaşına ağza alınmayacak küfürler edenler, derse geç gelenler ve geç kağıdını almak çok kolay olduğu için birkaç dakika sonra derse girmek hakkıymış gibi elinde mühürlü bir kağıtla derse girenler…Liste uzayıp gidiyor. İşin kötü yanı, bunların en az birisi hemen her gün olan şeyler. 

Bazen bunların hepsi bir günde oluyor ve ben artık kendimi uçurumdan aşağıya bırakıyorum. Kimi zaman patlıyorum sınıfta, bir öğrenciyi kurban ediyorum. Kimi zaman kendim basıp gidiyorum, sanki gidebilecek uzak bir yerim varmış gibi. Akşam olup eve dönme zamanı gelince zaten ne şikayet edecek halim oluyor ne de birileriyle durumu konuşup, dert yanacak gücüm. Sürüne sürüne eve gidiyorum, bir gün daha başarısız bir öğretmen olduğum, bir gün daha öğrencilere matematiği sevdiremediğim, bir gün daha bir öğrencinin bile kalbine giremediğim için, üzülerek, tasalanarak.

Bazen bölüm odasında sıkça duyduğum cümleler beliriyor kafamda, “çok takma kafana, başka okullar daha kötü, daha fena da olabilirdi…”. Hiçbirisi gerçek anlamda çözüm kaynağı olamayacak ama anı kurtaracak dost tesellileri bunlar. Ne takmamayı becerebiliyorum ne de başka okulların bundan daha kötü olduğuna inanmanın bana ne faydası olacağını anlayabiliyorum. Günler bu “aşağılanmış olmak” ve “bir işe yaramıyor olmak” düşüncelerinin kafamın içinde estirdiği kara bulutlarla geçiyor. Ben her sabah okula yine umutla gidiyorum, her gün yine umutlarım kırılıyor öğrenciler ve yöneticiler tarafından, ve nihayetinde eve yine aynı ruh haletiyle dönüyorum. Bazen de kendimi suçluyorum beklentilerimin çokluğu nedeniyle. Ben sadece matematik öğretmek istiyorum, öğrenciler matematiği sevsinler, matematiğe aşık olsunlar, matematiği hayatlarının farklı safhalarında kullanabilsinler istiyorum. İlk geldiğim zamanlarda çocuklara şiiri, edebiyatı, felsefeyi sevdireyim diye bir hayalim de vardı. Artık o da kalmadı. Matematik dillerin en güzeli, en eksiksizi, en şiirsel olanıdır. Matematiğin dilini sevemeyen, en azından bu dile karşı saygı duymayı öğrenemeyen bir insan ne felsefeye saygı duyabilir ne edebiyata ne de şiire.

Bugün yine okulda abuk subuk olaylar gerçekleştiği için yazıya böyle başlamak zorunda kaldım. Yoksa biraz daha ciddi, biraz daha derli toplu şeyler yazmaktı amacım. Akşamları eve gelince kafamı toparlamam birkaç saatimi alıyor. Sırf bu yüzden artık her sabah gazeteyi alıp, akşama kadar okumamayı düşünüyorum. Akşam eve gelince, gazeteyi açıp ülkemin gittikçe zavallılaşan halini görüp, kendi küçük dertlerimi unutabiliyorum. Başkalarının acılarını kendime merhem yapmak ne kadar doğru bir harekettir bilemem ama en azından akşamları kurtarıyor. Uykum gelene kadar kitap okuyabiliyorum ya da ders çalışabiliyorum. (UoL istemediğim halde bana bir şans daha verdi dolayısıyla nisan ayında yine “Contingencies” sınavına gireceğim. Bu defa geçmem gerekiyor. Bu da bulduğum her boş vakitte finans matematiğine, uzun hayat sigortası hesaplarına dalacağım demektir.)

Yalnız, bulduğum bu geçici çare maalesef gücünü gece karanlıklarında yitiriyor. Tıpkı gece yarısından sonra balkabağına dönüşen at arabası gibi, benim başka sorunları öne alarak ihmal ettiğim gerçek sorunlar, geceleri rüyalarda ya da saatlerce yatakta dönüp durmalarda kendisini gösteriyor. Geçenlerde rüyamda dersteydim. Hangi sınıftı ya da ne anlatıyordum hatırlamıyorum ama ders sırasında yine böyle tuhaf bir muhabbete dalıyoruz. Sonra gözlerim kararıyor ve sınıfın ortasında bayılıyorum. Arka sıralardan bir çığlık duyuyorum ve uyanıyorum. Saat sabahın üçü. Sonrasında zaten uyuyamıyorum. Bir battaniyeye sarılıp, çalışma odama gidiyorum. Sabaha kadar karşı yoldan geçen tek tük arabalara bakıyorum. Sabah olunca da okula gidiyorum.

Sanırım aynı günün akşamında bir başka tuhaf hadise olmuştu. O gün proje yapan iki öğrenciye ders anlatmak ve sonrasında da ödev yapan öğrencilere yardım etmek için yurda gitmiştim. Akşam 9:30 civarı eve dönerken, metroya çıkışına yakın bir yerde genç bir çocuk durdurdu beni. Üzerindeki kıyafetlerden lise öğrencisi olduğu belliydi. “Abi bakar mısınız?” dedi nazik bir dille. Ben de “Buyur” dedim. “Buradan otostop çeksem arabalar durur mu, biliyor musunuz?” diye sordu.  Ben çocuğa baktım, yola baktım. Biraz da afalladım açıkçası. Kafamın içi zaten folloş bir halde, bir de insana rüyadaymış hissi veren bir olay. “Dururlar herhalde. Sen öğrenciye benziyorsun.” Çocuk bana baktı, tatmin olmamış gibiydi yanıtımdan. “Yarım saattir bekliyorum. Durmadılar.” dedi. Üşümüştü belli, elleri ceplerindeydi. Rüzgar acımasızca içine işliyordu insanın. “Nereye gidiyorsun?” dedim. Kafasıyla bir tarafı gösterir gibi yaptı. “Sanayi mahallesine” dedi. Kafasının gösterdiği yön doğruydu ama beklediği yol yanlıştı. “Burada arabalar dursalar bile onların Sanayi mahallesine gitme olasılıklar düşük. Bence sen şuradaki anayola çık, karşıya geç, oradan çek otostopu.” dedim. Çocuk yüzüme baktı, “Tamam abi, sorun değil. Burada da dururlar” dedi. Ben de “İyi sen bilirsin, ama dikkatli ol. Başına bir şey gelmesin” deyip ayrıldım oradan.

Metro durağından aşağıya döndüm, yokuş aşağıya yürümeye başladım. Beş dakika kadar yürümüştüm ki benim jeton düştü. “Lan, Allah belanı versin senin, Ali” dedim kendi kendime. Çocuğun belli ki parası kalmamıştı ve minibüs parası isteyemediği için yoldan geçenlerle otostop muhabbeti yapıyordu. Beni kaz kafam da bunu anlayıp, çocuğa bir 2 TL vereceğine, işe yaramaz tavsiyelerde bulundu, belki de çocuğu daha çok çileden çıkardı. Yürüdüğüm yolun ortasında durdum, geriye doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Çocuk az önce gördüğüm yerde yoktu. Bir ihtimal, belki benim tavsiyeme uyup anayola girmiştir dedim ve anayola baktım ama orada da yoktu. Belki bir araba durmuştu belki de benim kadar duyarsız olmayan birisi çocuğa minibüs parası verip, çocuğu göndermişti. Bana da yine aynı iğrenç yenilmişlik hissiyle eve dönmek kalmıştı. Yol boyunca düşündüm tabii, neydi beni bu kadar duyarsız hale getiren. Tayland’dayken ya da 

Vietnam’dayken etrafımdaki insanları daha sık görür ve kollardım, başkalarına yardım etmeye daha çok vaktim ve halim olurdu. Şimdilerde her şey kendime dönmüş durumda. Okuldayken çok az vaktim oluyor durmaya ve düşünmeye. Okuldan eve gidince de yığılıyorum bir yana, ağır bir patates çuvalı gibi. Yalnız bu yığılmanın asıl nedeni çok çalışmak ya da çok yorulmak değil. Psikolojik olarak kendimi bir şey yapmış, bir işe yaramış hissedemediğim için yığılıyorum ben. Bir “hamster” gibi içinde bulunduğu dev çemberi döndüren ve bunu, çemberde koşmanın gereksizliğine inanarak yapan bir köle gibi hissediyorum. Bürokrasinin kıskaçlarından ziyade (bu fazlasıyla Kafka olurdu), egoların kıskaçları tutuyor ellerimden, ayaklarımdan. Kazanamayacağım bir savaşı vermek korkutmuyor beni, savaşmama izin verilmemesi ya da savaşmanın sevdiklerime zarar vereceği düşüncesi yıpratıyor. Basit bir örnek vereyim içinde bulunduğum “absurd” durumun içler acıtan halini.

Sınıflarda saat olmaması beni çok rahatsız eden bir şey. Dönem başından beri hep bir saatin eksikliğini hissediyorum. Öğrencilerin karşısında kol saatime bakmak pek hoş bir davranış olmuyor çünkü öğrencilere “Bak, öğretmen de sıkıldı, bitse de gitsek diye zırt-pırt saatine bakıyor.” dedirtmek iyi bir şey değil. Bir sınıf saatinin gerekliliği en çok da sınav zamanlarında ayyuka çıkıyor. Sınav devam ederken öğrenciler ikide bir saati soruyorlar, sınavın yirminci dakikasından sonra iki-üç dakikada bir kaç dakika kaldı deyip sınav ortamındaki sessizliği bozuyorlar. Ben de böyle bir şey olmasın, hem öğretmenler hem de öğrenciler için güçlü bir referans kaynağı olsunlar diye sınıflara, okulun saatiyle senkronize olmuş, saatler konulmasını teklif ettim. Aşağıya bu teklifi yaptığım e-posta iletisini geçiyorum:

Sayın ……,

Bu okulda çalışmaya başladığımdan beri benim için -bence okul için de- büyük bir eksiklik olarak gördüğüm duvar saatleri konusundan söz etmek istiyorum. Ne sınıflarda ne bölüm odalarında ne de bilumum toplantı mekanlarında insanlara zamanı hatırlatan büyük duvar saatleri var okulumuzda. Bu durum, pek çok zaman, referans almakta bizleri zorluyor. Derse geç giren öğrenciye en büyük dersi duvarda sessiz şahitliğiyle haykıran saat verebilir, sınav sırasında ikide bir kaç dakika kaldığını soran ve sınav atmosferinin bozan öğrenciye de aynı saat yanıt verebilir. İşe geç gelen öğretmenden, işten erken çıkan görevliye kadar her şey/ herkes iyi bir şekilde senkronize edilmiş saatler aracılığıyla uyarılabilir. Saatler sadece zamanı göstermez, zamanı kontrol eder, parçalara böler, onu yönetir. 

Sizden ricam, en azından sizin yetki ve etki alanınızdaki yerlere büyük saatler koymanız -her bir sınıfa birer tane, bölüm odalarına birer tane, geniş toplantı odalarına en az bir tane- ve bu saatlerin doğru zamanı gösterdiğini sürekli kontrol edebilen basit bir yönetimsel mekanizmayı harekete geçirmeniz. Okulda pek çok sorun vardır ve tabii ki basit mekanik aletlerle bu sorunlar çözülemez. Yalnız, zamanı doğru kullanamayan inanların yaşadığı bir toplumda / kurumda sorunların bitmeyeceği de ayrı bir gerçektir. Bu konuda kafa yormuş yazarlarımızdan Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Saatleri Ayarlama Enstitütüsü" romanında bir alıntıyla bitireyim iletiyi.

Sahibinin en mahrem dostu olan, bileğinde nabzının atışına arkadaşlık eden, göğsünün üstünde bütünheyecanlarını paylaşan,yahut masasının üstünde gün dediğimiz zaman bütününü onunla beraber olup bittisiyle yaşayan saat ister istemez sahibine temessül eder, onun gibi yaşamağa ve düşünmeye alışır.."

İyi çalışmalar ve bol güneşli günler,

Ali

 Tabii ki böyle bir iletiye yanıt geleceğini beklemiyordum. En azından iletinin muhatabı olan kişi bana “Siz kim oluyorsunuz da bana mesleğimi öğretiyorsunuz, haddini bil” demedi. Yapılmayan bir şey değil sonuçta. Belki de sırf bunun için kendimle gurur duymalıyım. Yalnız, iletiyi göndermemden yaklaşık 20 saat sonra, bu yöneticiyle okulun bahçesinde rastlaştık. Selamlaştık, el sıkıştık. Bana iletimden dolayı teşekkür etti ve isteğimin neden gerçekleştirilemeyeceğini kendince gerekçelerle izah etti. Ona göre, bu daha önce farklı okullarda denenmişti ama öğrenciler duvardaki saat yüzünden derse odaklanamamışlardı. Ayrıca okuldaki sınıfların ortalama oda sıcaklıkları farklı olacağı için saatlerin aynı hızda çalışacaklarını garanti etmek imkansızdı. Bu durumda bize gereken birer atom saatiydi ama onlar da çok pahalıydı.

Böylesine saçma bir argüman karşısında ben karşı-argüman geliştirmeyi bile düşünmedim. Güldüm, geçtim. Daha önce çalıştığım okullarda duvarlarda saat olurdu ama hiçbir sorun yaşanmazdı. Türkiye’deki çocukların saate karşı dayanılmaz bir zaafları mı var? Saat zamanı gösteren bir araçtır ve insan bir süre sonra onun varlığına alışır, olur olmaz vakitlerde başını çevirip saate bakmaz. Hadi, böyle bir zaaf var ve çocuklar saate bakıp saniyeleri sayacaklar. Bu sınıflardaki hocaların hiç mi iradesi yok çocukları bunu yapmaktan caydıracak? İkinci bahanenin bilimsel yönden saçma olduğunu anlatmaya hiç gerek yok sanırım. Bir kere okuldaki sınıf sıcaklıkları birbirlerinden çok farklı değil. İkincisi de sıcaklığın pil üzerindeki etkisi ne olursa olsun, pil bitmeye yüz tutmadan zaten saat yavaşlamaz. Öyle olsaydı, duvarlardaki saatlerimiz sürekli bir hızda yavaşlamaya başlarlardı. Oysa öyle olmuyor. Sadece pil iyice zayıflayınca, yani bitmeye ramak kalınca saat yavaşlıyor ve kısa bir süre sonra da duruyor. Pilin doluluk derecesine göre olsaydı, dünyadaki tüm saatler geri kalırlardı. Gerçi bu yönetici, bölüm odalarına ve toplantı odalarına saat koydurmaya çalışacağını söyledi ama henüz bu konuda da bir icraat göremediğim için bir şey diyemeyeceğim. Açıkçası hiç umudum yok. Beklentiler içine girip, kendimi yormak istemiyorum.

Buna benzer bir başka olay daha oldu geçtiğimiz günlerde. İnsan kaynaklarına bir ileti gönderdim. Dedim ki “Benimle yapılan mülakattan sonra bana iş teklifi yapan kişiler, bir maaş çizelgesinden bahsetmişler ve o çizelgeye göre bana x TL maaş önerebileceklerini söylemişlerdi. Bu adı geçen çizelgeyi görmem mümkün mü? Ayrıca, e-sigorta kayıtlarında benim brüt maaşım olduğundan az gözüküyor. Bir hata mı var yoksa ben mi yanlış bir beklenti içerisindeyim.” Tabii ki yazdığım ileti bundan daha uzundu ama kısaca –ve gayet nazik bir dille- bunları sordum. İK bana bir gün sonra yanıt verdi. Şu anda çok meşgul olduklarını ve en kısa zamanda bana döneceklerini yazdılar. Bu yanıtın üzerinden neredeyse 10 gün geçti ama henüz ikinci bir yanıt yok. Tatmin edici bir yanıt beklemiyorum zaten. Hatta umudumu neredeyse yitirdim. Yukarıdaki saat muhabbetini açmasaydım, büyük bir olasılıkla aklıma bile gelmezdi İK olayı. Lojmanlar konusunda şeffaf olmayı beceremeyen okuldan maaşlar konusunda şeffaf olmasını bekleme ya da en azından bu konuda adil olduklarını kanıtlamalarını talep etmek, bu ülkeye bile bol gelen bir demokrasi beklentisi olurdu. Bu yüzden çok kasmaya gerek yok. İçimde yine o ses, “takma kafaya” diyor. Kafaya takmıyorum ama nasıl oluyorsa yazıyorum…

Bazen kendime şunu da söylemiyor değilim. Belki de bu sıkıntıların çoğu koşamadığım için oluyordur. Brian “Running is art of suffering.” derdi. Belki de koşarak yeteri kadar acı çekemediğim ve sonucunda kafamı boşaltamadığım için böylesine “kimsenin kafaya takmadığı” ufak tefek sorunları kafaya takıyorum. Bir koşabilsem, bir kendime gelebilsem! İstanbul maratonundan beri 1 km bile koşmadım. Korkuyorum, sağ dizimdeki ağrı geri gelecek diye. Maraton günü defalarca durup, dizime masaj yapmak zorunda kalmıştım. Her biri 5-10 saniye süren bu masajlarla 500 metre koşabiliyordum sadece. Sonrasında acı tekrar dayanılmaz hale geliyordu, bir daha duruyordum. İnternete baktım. İki temel neden bulabildim benimkisi gibi (Sağ dizin dışında, dışarıya bakan tarafta. Aslında diz demek bile doğru olmayabilir o bölgeye. Kas ağrısı ama çok şiddetli.) bir ağrı için: Yokuş aşağı koşma ve ısınmadan koşma. Sanırım her ikisini de sıklıkla yaptım ben Türkiye’ye geldiğimden beri. Bu yüzden bir süre –belki 1 hafta daha- ara vermek iyi olur diye düşündüm. Yokuş aşağı koşmamak için de bundan sonra sadece okuldaki futbol sahasının etrafında turlayacağım. Sıkıcı bir koşu oluyor genelde ama yokuş inip, dizimi tamir edilemez bir tahribata sürüklemekten iyidir. Aşağıya maratondan sonra çekildiğim birkaç resimden birisini koyayım. Maraton gününü anlatan bir yazı yazmaya başladım ama bitiremedim. Ne zaman bitirebilirim bilemiyorum. Resim arada kaynamasın -Türkiye'ye geldiğimden beri yaşadığım en güzel gündü. İçinde koşu vardı, acı vardı, boğaz vardı, bitiş çizgisi vardı, aile vardı, yemek vardı-. 


25 Kasım 2012

ÖĞRENMENLER GÜNÜ


                                                    ÖĞRENMENLER GÜNÜ

Bugün öğretmenler günü, yani eğitimin ve öğretimin toplum ve gelecek açısından tartışılacağı, geleceği inşa edecek nesillerin sahip olması gereken vasıflarının masaya yatırılacağı, eğitimin sorunlarının sansürsüz ve makyajsız bir şekilde enine boyuna ele alınacağı gün. Böyle bir günün önemini anlatmaya başlamadan önce, eğitimin 21. Yüzyıl dünyasında ne anlama geldiğini anlamamız ve bu anlayışın bize vereceği olası aydınlanma sayesinde yol haritamızı çizmemiz gerekir.

Eskiden eğitim, bir çocuğu/genci terbiye etmek ve fiziksel olarak olanakların sınırlı olduğu bir yerde ona olası en fazla bilgiyi vermek olarak tanımlanırdı. Öğrenci derse girer, öğretmenini dinler, itiraz etmeksizin duyduklarını ezberler ya da zorla da olsa kanıksar ve sürecin sonunda verilen bir sınavı geçip, diplomasına kavuşur. Bu tanımda öğretmen dolu bir sürahiye, öğrenci ise boş bir bardağa benzetilebilir. Öğretmen bardağı doldurur, kendinde olup öğrencide olmayanı öğrenciye aktarır.

Oysa günümüzde eğitim, en azından gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde, farklı bir tanımlamanın sınırları içerisinde algılanıyor. Artık ne öğretmen dolu bir sürahi, ne öğrenci boş bir bardak olarak algılanmaktalar. Öğretmen yaptığı işin her aşamasında yeni şeyler öğrenir, dolayısıyla aynı zamanda bir “öğrenmendir”. Öğrenci de boş değildir sınıfa girdiğinde, bir birikimi vardır, bir karakteri vardır, bildiklerinin üzerine inşa edebileceği şeyler vardır. Öğrenci olduğu kadar hem öğrenmenine hem de sınıftaki diğer arkadaşlarına karşı “öğretcidir” de. Öğrenci okula bir şeyler öğrenmek için değil, bir şeyler öğrenmeye hazır hale gelmek için gelmelidir. Yani, öğretmenin görevi öğrenciye bilgi vermek değil, öğrenciyi bilgi almaya hazır hale getirmek ve onu bilgi “talep” eden bir “talebe” haline getirmektir. Bilgiyi arayıp bulacağı ilk yer tabii ki okuldur ama öğrencinin, bilginin sınırsızlığının farkına varacağı yer de okuldan başka bir yer değildir.

Öğretmenin görevi, sınıfın karşısına geçip, öğrenciye bilgi vermek, doğruyu dayatmak ya da ahlakın değişmez kurallarını anlatmak değildir. Öğretmenin görevi, öğrencinin bilgiye ulaşmasını sağlamak ve bu süreç sırasında olası vakit kaybını en aza indirmektir. Dik üçgeninin en uzun kenarının uzunluğunun karesinin diğer iki kenarın uzunluklarının karelerinin toplamına eşit olduğunu, öğretmenin yol gösterici yönergeleriyle, öğrenci kendisi keşfetmelidir. Bu sonuca ulaşmak kimi zaman birkaç saat alabilir ama sonuçta öğrenci keşfetmenin tadına varacaktır. Pisagor’u, işi gücü karmaşık matematiksel kuramlar üreten bir dahi olarak değil de kendisi gibi düşünen bir insan olarak görecektir. Hepsinin ötesinde, öğrenci neyi neden yaptığını anlayacak ve yapmış olduğu keşfin verdiği zevkle yeni keşiflere yelken açmak isteyecektir. Kısacası matematiği ve matematiksel bilgi edinim yöntemini içselleştirecek, onu sevecek ve hayatın farklı alanlarında matematiksel düşünceyi severek kullanacaktır.

Günümüzde “öğrenci merkezli eğitim” denilen bu akım aslında Sokrat’tan beri bildiğimiz bir yöntemin günümüze uyarlanmış halidir. Eflatun’un diyaloglarından birinde Sokrat bir öğrenciye karenin alanının iki kenarının uzunluklarının çarpılmasıyla bulunduğunu öğretir. Yalnız bunu öğretirken yaptığı tek şey soru sormak ve her sorudan sonra öğrencinin teyidini almaktır. Sonunda öğrenci karenin alanını nasıl hesaplayacağını öğrenir. Sokrat ise (aslında Eflatun) işin yönteminde takılmıştır. Öğrenciye sorar “Şimdi ben sana yeni bir şey öğrettim mi?”. Öğrenci “Hayır” der. Eflatun’un “Matematik bir hatırlamadır” sözüne çok güzel bir açıklama olabilecek bu diyalog aynı zamanda günümüzün eğitim anlayışına da ciddi bir yakınlık arz eder.

Kısaca özetlemek gerekirse, öğretmen öğrencinin öğrenmesine yardımcı olan bir etkinlik düzenleyicidir (facilitator). Ortamı hazırlar, öğrencinin olası sorularının yanıtlarını kullanıma hazır hale getirir, öğrenciyi soru sordurmaya teşvik eder. Böylece öğrenci öğretmeni karanlığı aydınlatan bir fener olarak değil, karanlık yollara konmuş işaretleri gözden kaçırmamasını sağlayan bir iç ses olarak algılar. İşaretleri söylemez öğretmen, “Şunu yap, bunu yap” demez, elinden geldiğince geri planda kalıp, öğrenciyi aktif hale getirmeye çalışır. Kolay gibi görünen bu yöntem aslında aktif ders anlatmaktan daha zor ve yorucudur. Ayrıca daha çok entelektüel birikim ve öngörü gerektirir. Öğretmen öğrenciyi tanımalı, öğrencinin bilişsel birikiminin ve entelektüel yeteneklerinin düzeyine vakıf olmalıdır.  

Gelelim günümüzde Türkiye’de uygulanan sisteme. Maalesef yukarıda anlattığım ideal yöntemlerden çok uzak bir noktadayız Türkiye’de. Başbakan dershaneleri kapatma tehdidini bir takım çevrelere savuradursun, okulların birer dershaneye dönüşmüş olması gerçeği, alabildiğine acı verici, alabildiğine gerçektir. Hem okullar dershanelere dönüştükten sonra, yani eğitimin can damarı olan ulusal eğitim sistemi, dershaneci bir sisteme indirgendikten sonra, hükümet isterse kapatsın dershaneleri, bir değişiklik olmayacaktır ülkenin yakın geleceğinde.

İngilizcede örgün eğitim kurumlarında çalışan eğitmenlerle, öğrencileri bir takım sınavlara hazırlayan kurumlarda çalışanları ayıran kelimeler vardır. Örgün eğitim kurumlarında çalışanlara “teacher” denirken, öğrencileri sınavlara hazırlayanlara “tutor” denilir. Batıda bu ayırımın ciddi bir ontolojik anlamı vardır. “Teacher”ın görevi bilgiyi öğretmek;  nedeniyle, nasılıyla işlemek ve öğrenciyi bilgiye aşina kılmaktır. “Teacher” öğrencinin akademik gelişimi kadar onun sosyal ve ahlaki gelişimini de gözlemler, kayıt altında tutar ve gerekirse, uzmanların da desteğiyle, sürece müdahale eder. “Teacher” bilim ve matematik sevgisini aşılamakla yükümlüdür, bilime ve bilimsel düşünceye saygılı olmak zorundadır, bilimsel yöntemi tek bilgi edinme yöntemi olarak kabul etmelidir.

Oysa “tutor”un böyle bir sorumluluğu yoktur. “Tutor” sınavda çıkabilecek soru türlerine odaklanır, o türde soruları öğrencinin nasıl en çabuk ve en doğru biçimde çözebileceği üzerine kafa yorar. Hedef bilgi vermek ya da bilim sevgisi aşılamak değildir. Hedef bir sınavı geçmek ve sonuçta istenilen bir üst okula gitmektir. Durum bu olunca “tutor” ile “teacher” arasındaki ontolojik fark kapanmayacak bir uçurum olarak algılanabilir. Birincisi alabildiğine pragmatist ve işlevseldir, diğeri kuramsal ve idealist.

Yukarıda da yazdığım gibi, günümüzde okullarımız birer dershane havasında idare ediliyorlar. Özellikle özel okulların başarıları, üniversiteye gönderebildikleri öğrenci sayısıyla ölçüldüğü için, durum daha bir içler acısı hale geliyor. Laboratuvarda deney yapıp öğrenciye yerçekimi ivmesini ölçtürmenin ne gereği var, 10 m/s2 olarak kabul edelim yeter. Öğrenci bir kere bile kimya laboratuvarına girmeden bitirebilir liseyi. Dört sene boyunca kimya dersi alır ama derslerde sürekli sözü edilen moleküller, bileşimler, asitler, bazlar; üç-beş harfin yan yana gelip, sağlarına sollarına birkaç sayı kabul ettikleri soyut nesneler olarak kalırlar zihinlerde. Hayatında hiç asit görmez, hiç baz da görmez. Limonun asidik, sabunun bazik olduğunu da, eğer şanslıysa ve bir şekilde bilime merak sarabilmişse, çok sonraları okuduğu kitaplardan öğrenir.

Durum böyle olunca insan durup düşünmeden edemiyor: Neyin öğretmenler gününü kutluyoruz? Eğitim sistemimizin hal-i pür melali gözlerimizin önünde. Bir de bunun yanında okulsuz köylerimiz, okulsuz öğretmenlerimiz, öğretmensiz okullarımız varken, nasıl oluyor da insanlar öğretmenlerin gününden bahsedebiliyorlar?  Öyle okul girişi öğretmenlere bir çiçek vererek, öyle okulun “herkes” butonundan tüm çalışanlara “Öğretmenler Gününüz Kutlu Olsun” mesajları atarak mutlu olmuyor öğretmenler maalesef. Bu ülkede sınıfında bıçaklanıp öldürülen öğretmenler var, bu ülkede kaçırılıp günlerce ailelerinden uzak tutulan öğretmenler var, bu ülkede bir şeyler değiştirmek istediği halde sürekli bürokrasinin kalın duvarına çarpan, azarlanan, haddi bildirilen, aptal yerine konan öğretmenler var. Beş yıldızlı otellerde akşam yemekleri verip, kürsüye çıkıp, vatan-millet-gelecek tekerlemelerini sittin kere tekrar ederek, öğretmenlerin günü gün olmuyor maalesef… 

Son olarak da saygı sorununa değinmek istiyorum. Ben hiçbir mesleğin bir diğerinden daha üstün ya da daha fazla saygıyı hak ettiğini düşünmüyorum. Dolayısıyla öğretmenler de bir marangoz ustasından ya da bir manavdan daha fazla saygı hak etmezler. İlla bir saygı görecekse bu saygıyı kazanmalıdır öğretmen. Öğrencinin gözünde yükselerek, öğrencinin kalbini kazanarak, öğrenciye kendini sevdirerek yapar bunu. Yapamazsa da sorun değildir zaten. Yani öğrenme işlemi, öğrenci öğretmene saygı duymasa da gerçekleşir. Nasıl ki lokantada karnımızı doyurmamız için garsona şekilci bir saygı gösterisinde bulunmuyoruz –bu garsonun emeğine saygı duymadığımız anlamına gelmez-, nasıl ki bindiğimiz otobüsün şoförünün önünde ceketimizi iliklemiyoruz, aynı şekilde öğretmenin karşısında da olduğumuzdan farklı görünmemiz gerekmez. Bir insan, işini yapan bir görevli, ne kadar saygıyı hak ediyorsa o da o kadar saygı hak ediyordur etrafından. Öğrenci bu kadarını bile anlasa, yani “karşısında işini yapmak isteyen bir insan var ve sırf insan olduğu için saygıyı hak ediyor” düşüncesine kendisini alıştırsa, aslında o tuhaf saygı güzellemelerine de gerek kalmayacak ve eğitim gereksiz kutuplaşmalardan uzak bir şekilde, kendi varlığını ikame edebilecektir.

Bu şekilci saygı kültüründen kurtulduğumuz gün, öğretmenler gününe de gerek kalmayacaktır. Tıpkı diğer emekçiler gibi, öğretmenler de 1 Mayıs’ta meydanlara çıkıp, baharın ılık güneşi altında şarkılar söyleyip, işçinin bayramını kutlarlar. Nihayetinde öğretmenler de birer işçidir, hem fiziksel olarak hem de zihinsel olarak elini taşın altına koyan bir işçidir. Onun bayramı da diğer emekçilerin bayramıyla aynı gündür. Özel günler üretip, gereksiz taltifler ve tezyinlerle alay edileceklerine, en azından gerçekle yüzleşmiş olurlar.   
                                                                                              

13 Kasım 2012

Türkiye'den Mektuplar 22


Bugün kendimden söz etmek istiyorum. Bunu yaparken derdim kimseye kendimi anlatmak değil, daha çok kendime kendimi anlatmak. Yazılı olmayan bir şey benim kafama girmiyor. Her ne kadar elimden geldiğimce beş duyumu kullanarak ve duyumlarımı kâğıda dökerek yazmaya özen göstersem de sonradan öğrenilen bu durum, benim, neredeyse tamamıyla “görsel” yollarla öğrenebilen bir insan olduğum gerçeğini değiştirmiyor. Bu yüzden de kendimi yazacağım bu akşam, belki kendime sürekli tekrar ederek öğretemediğim şeyleri, yazarak öğretebilirim. Hem zaten günlerdir bir şey yazamadım.

Okuldaki işler ASLA bitmiyorlar, ASLA da bitmeyecekler. Onlar bitmeyince de ben, beni bekleyen bir sorumluluktan dolayı huzursuz oluyorum. Huzursuz olduğum bir zamanda da yazamıyorum. Yazmaya otursam okumam gereken yazılı kağıtları ya da ödevler boyunlarını büküp bakacaklar sanki, kıskanacaklar benim yalnızlığımı, zevk alarak bir şeyler yapmamı. Yok ama, bu akşam getirmedim kağıtları eve, meydan okudum işlere. Bundan sonra da getirmeyeceğim. Evdeyken öğretmen olmayacağım artık. Okunacak bu kadar çok kitap, yazılacak bu kadar çok konu varken, mesai saatlerinin dışında çalışmak yakışmıyor bana. İşlerin yoğunluğu konusuna daha sonra değineceğim ama şimdi biraz kendimden söz edeyim. Neleri sevmediğimden. En vahşi ve kızgın (en çok da kendime) halimle yazıyorum dolayısıyla yazdıklarımdan sorumlu değilim.

1. Müzik sevmem: Herkes gibi ben de dinlerim müzik –şu anda da dinliyorum-, yolda yürürken, metroda giderken, ders çalışırken; etraftaki gürültüyü bastırmak için iyi bir araçtır müzik ya da kafayı bulmak için. Yalnız ben, öyle başkaları gibi, bir şarkıyı özlemem, bir konsere gidip öyle iki-üç saat müzik dinleyemem –ya uykum gelir ya canım sıkılır, bitse de gitsem diye saniyeleri sayarım-. Benim için müzikle gürültü arasındaki tek fark ikincisinin daha çok rahatsız edici olmasıdır. Müzik biraz daha düzenlidir, periyodik bir fonksiyon gibidir, dalgalanır, ara sıra kırılmalara uğrar, tepelere çıkar, yerlerde sürünür; insanın iç dünyası gibi durağan değildir, duygu fırtınalarına gebedir… Bir de bazı şarkıların sözlerinin şiirsel olması etkiler beni. Yoksa ne saksafonun sesine aşinayımdır, ne de piyanonun tınılarına. Çalarsa dinlerim, iyi gider kitabın ya da yazının yanında. Mozart’dan Bach’ı ayırabilecek kadar müzik bilgim vardır ama ikisi de yaklaşık aynı duyguları yaşatır bana. Vivaldi’yi, Wagner’i, Rahmaninof’u severim ama bu sevgi bir kedi nankörlüğü ile ölçülebilecek kadar yüzeyseldir. Olmazlarsa hayatımın sonu gelmez, hiçbir eksiklik hissetmem, hiçbir açlık da duymam. Varsa bir yerlerde açarım, o çalar ben de işime bakarım. Müziksiz bir hayat benim için müziklisinden farksızdır. Ofiste çalışırken rock dinlerim çünkü en iyi rock müziğin tantanası bastırabiliyor ofisteki, kimi zaman benim de dahil olduğum gürültüyü. Yazarken genelde klasik dinlerim böylece şarkıların sözleri dikkatimi dağıtmaz. Yollarda radyo dinlerim, bir sonraki parçanın bilinmiyor olması işi daha zevkli hale getirir.

Müzik sevmememin bir nedeni de müzikte sevilecek şeyin ne olduğunu bilmememdir. Yani tınıları mı sever insan, ritmi mi, müzik aletinden çıkan sesi mi, o sesin yüreğinde yarattığı kıvılcımları mı, anımsadığı eski aşkları mı? Bunları ayırt edemediğim ve değerlerini anlayamadığım için de müzik benim için bir ihtiyaç değildir. Hayatım boyunca gittiğim konserlerin sayısı bir elin parmaklarının sayısını geçmez. Onların da çoğu klasik müziktir. Hadi gittiğim kafede, barda birileri rock ya da jazz çalıyorsa benim de hoşuma gider bu ama oturup orada aval aval müzik dinleyemem. Ben arkadaşımla muhabbetimi ederim, arka fonda müzik çalsın.
Müzik dinlemem, müzik hakkında saatlerce yorum yapanları da anlayamam. Neyi tartıştıklarını, neyi dert edindiklerini merak ederim, çoğu zaman da kafam basmadığı için ortamdan sıvışmaya bakarım. Belki biraz müzik eğitimi alsaymışım ve nota algısı geliştirebilseydim durum farklı olurdu ama artık çok geç. Müzik de sonuçta başlı başına bir dil, bir iletişim aracı. O dilin kurallarını, harflerini, kelimelerini küçük yaşlarda öğrenmezsen bir daha çok zor öğrenirsin. Örneğin, neden Mozart büyük bir besteci olabilmiştir. Bir kere müziğin değer verildiği bir ülkede ve devirde doğuyor. Sonra babası Mozart’a her türlü müzik eğitimini çok erken yaşlarda veriyor. Küçük Mozart okuma yazma öğrenmeden, belki ikiyle ikiyi toplamadan çok çok önce notaları biliyordu, zihninde onları canlandırabiliyor, duyduğu bir tınıyı anında hafızasına aktarabiliyordu. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru ebeveyne doğmak şart dahi olmak için. Ondan sonrası da sıkı çalışma ve durmaksızın üretme. Çang May’dayken ben keman dersleri almıştım da nasıl rezil olmuştum hem kendime hem oradaki arkadaşlarıma. Ben kim, keman çalmak kim…

2. İşle/Parayla İlgili Sözlü iletişimi Sevmem: Elimden gelse tüm gün hiç konuşmasam, herkesle yazarak anlaşsam. Ne insanlarla yüz yüze konuşmayı severim ben ne de telefonda konuşmayı. Telefon çaldığında daha açmadan “bitse de kapatsam” derim içimden. Tabii ki severim dostlarla bir araya gelmeyi, kahkahalar atmayı, kafayı demlemeyi. İyi bir ortamda muhabbet etmek çok farklı bir şey. Benim kastım işyerinde, bankada, postanede, gerekli gereksiz bilumum mekanlarda konuşmak zorunda kalmak, tanımadığın insanlara durumu izah etmek.

Ofiste bazen telefon çalıyor. Normalde bölüm başkanımız açar telefonu ama kendisi ofiste olmayınca telefona o anda yakın olan kim varsa o bakıyor. Karşıdaki kişi telefondaki kişinin bölüm başkanı olmadığını anlasa bile sorar “Bölüm başkanı orda mı?”. “Kendisi burada değil” derim nazik bir dille ama aslında içimden “Ya kardeşim, bölüm başkanı burada olsaydı zaten o açardı. Açmadığına göre demek yok. Hadi kapat da işimize bakalım.” derim. Ben olsam arayan, başkasının sesini duyar duymaz, çaaat diye kapatırdım suratına. Eskiden olsa bu davranışı kaba bulurdum ama o kadar çok kabaca davranış gördüm ki son 3-4 ayda, artık hiçbir şey bana kaba gelmiyor. Ne gerek var boş muhabbete. İki taraf da rahat etsin, zamandan tasarruf sağlayalım. Ha bir de not bırakanlar var. Deli midir nedir? İnternet çağındayız beyfendiiiii/hanfendiiiiii, gönder bir elmek, okusun işte. Ne gerek var elçiye. Hem telefondan bırakılıp, kağıda yazılan mesajın karşı tarafa ulaşıp ulaşmadığını da bilemeyeceksin. Sonra bölüm başkanı gelir, notu görür/görmez, not masanın altına düşer, notun kimden geldiği ya da saati yazılmamıştır, nottaki el yazısı okunaklı değildir, notu alınca ne yapacağını bilemez ve notu yazana sorar, notu yazan da orada olmadığı için hareket gecikir…

Sanırım insanlar konuşmayı işten saymıyorlar ama yazmayı işten sayıyorlar. Benim için de tam tersi. Benim için konuşmak meşakkatli bir iş. Yazmak zevkli, kalıcı, doğrudan, öyle sesin tonuna falan ayar vermen de gerekmiyor… Verin bana klavyeyi, akşama kadar yazayım. Zaten okunup okunmamak da çok umurumda değil. Her şeyi yazayım, planlayayım, kuralları açık ve seçik hale getireyim. Konuşarak anlaşmak iletişim yöntemlerinden en etkisizi ve en çetrefillisi gibi gelir bana. Bazen düşünüyorum, yazıyı keşfeden insanlar neden yasaklamamışlar konuşmayı. Rahat ederdik işte, gereksiz bir sürü dırdırdan kurtulurduk. Dünya daha sessiz olurdu. İnsanlar gereksiz yere bir sürü boş muhabbete girmezdi.  Yazışarak hallederdik işlerimizi. İnsan yazarken daha dikkatlidir, mesajını göndermeden önce kontrol eder, yanlışları siler. Yanlış anlaşılmalardan arındırır. Hem yazılı olan kalıcıdır, dönüp bakarsın, tekrar tekrar kontrol edersin.

3. Fiziksel kataloglamaları sevmem: Bilgisayarda bir klasörün içine yüzlerce klasör, bu klasörlerin her birinin içine de yine yüzlerce klasör ve dosya koyabiliriz. Neredeyse sonsuz bir sınıflandırma yapabiliriz. İç içe girmiş dünyalar yaratabilir, çok düzenli ve anlamlı kataloglamalar yapabiliriz.  Böyle bir olanak varken, tutup da halen dosyalara kağıt sıkıştıranları, koca koca klasörlerde ders notlarını, sınavları, bilumum öğretmenlik dosyalarını saklayanları anlayamıyorum ben. Sınıflarda birer bilgisayarımız olsa da rahat rahat kullanabilsek hazırladığımız dosyaları ders esnasında. Hem kağıda yazılı olmadığı için, istediğin zaman git değiştir metni, üzerinde oyna, yanlış varsa düzelt.

4. Mekanik olabilecekken olmayan şeyleri sevmem: Ben hayatı alabildiğince mekanikleştirme taraftarıyım. Evet, tam da öyle, trim tikitak, trim tikitak… Kurallar, kullanma talimatları, son tarihler, elektronik takvimler, e-takvim yoluyla toplantıya çağırmalar, dosya paylaşım programları sayesinde pek çok kişinin aynı dosyalar üzerinde çalışabiliyor olması… Hayat zaten o mekanikleşmenin dokunamadığı yerlerden deliğini bulup, bir şekilde fışkırır havaya, bizim telaşlanmamıza gerek yok. Yani biz çok fazla bilgisayarlarla haşır neşir olunca, Türk kahvesinin tadı değişmeyecek. Yine gideceğiz öğlen yemeğinden sonra, yine içip kahvemizi, edeceğiz muhabbetimizi. Ben zaten mantı yerine doygunluk hissi veren ve bizi yeteri kadar besleyen haplar içelim, tuvaletlerimize otomatik kıç temizleyiciler koyalım, sokağa çıkıp işe gitmek yerine bizi temsil eden robotlarımızı gönderelim demiyorum. Hayatı kolaylaştıran ve insanın doğasından kaynaklanan hataları en aza indirgeyecek teknolojileri kullanalım.  

Bir şey öneriyorum, “İnsanlar bilgisayar kullanmaya o kadar alışık değiller burada” diyorlar. Alışsınlar efendim, eğer birilerinin azıcık zorlayıp bilgisayarı anlamaları işleri kolaylaştıracaksa, alışsınlar, zorlasınlar azıcık kendilerini. Biz de anamızın karnından bilgisayarla doğmadık herhalde, biz de öğrendik gayet zahmetli bir şekilde. Her türlü gelişmeye ayak diretenlere gerici derler ve aslında gericilik öyle çok da sandığımızdan uzakta değildir. Bırakalım hayat mekanikleştiği yerde mekanikleşsin. Ford arabayı bulduğunda da aynı itirazı yapmışlardı insanlar, sonra ne oldu? Var mı İstanbul’da işine at arabasıyla giden şimdi? Evinizin yanında orman bile olsa ata binip gitmeyeceksiniz, arabaya bineceksiniz ya da otobüse/metroya. Bırakın makineler, bilgisayarlar kontrol etsinler hayatımızı. Çünkü onlar kontrol ettikleri zaman kavga, dövüş olmuyor. Onlar daha iyi görüyorlar programda yaşanacak bir sorunu, onlar daha iyi algılıyorlar sonuna varılamayacak projeleri. İşimizde alabildiğine mekanik olalım, kalan vakitlerde de şiir okuyalım, saz çalıp dans edelim, spor yapalım. Ben demiyorum ki her bokumuzu elektronikleştirip, çayımıza da çip katıp içelim. Mekanikleşmenin en güzel yanı insana zaman kazandırması ve bunu yaparken kişisel/kurumsal çatışmaları minimuma indirgemesidir. İnsan mekanikleştikçe daha fazla zaman ayırabilir yaşamaya/yaratmaya. İş yerinden çıkınca, at telefonu bir köşeye, git sporunu yap, yogayla nirvanaya ulaş, sevgiline gerçek çiçekler al, kokla toprağı, sür yüzüne gözüne… Hayatı mekanikleştirmek hayatı yaşamaya engel değildir, tam tersine hayatı mekanikleştirememek hayatı yaşamaya engeldir çünkü zamanını kemirir ufak tefek şeyler, bitin pirenin hesabını yaparsın onu senin yerine yapacak makineler varken. Bırakalım yapsınlar, çalışsın makineler bizim yerimize. Ki yapıyorlar da! Her yeni nesil bir öncekine göre daha mekanik, daha teknolojiye uyumludur. Bu uyumu sağlayamayan kurumlar geride kalırlar, bir türlü de anlayamazlar neyi nerede yanlış yaptıklarını. Çırpınır dururlar oldukları yerde, daha da çabuk batarlar çamura. Bir de bu karmaşanın ceremesini alttakiler çeker. Patronlar bitmeyen işlerden, başarıyla sonuçlanmayan projelerden işçileri sorumlu tutarlar.

 5. Toplantıları sevmem: Gereklilerini de sevmem, gereksizlerini de. Toplanıyoruz, muhabbet ediyoruz, şundan bundan konuşuyoruz, ayrılıyoruz. Hiçbir şey olmuyor. Tamamıyla vakit kaybı, tamamıyla yaratıcılığa vurulan bir balta. Ben Vietnam’dayken toplantı yapmazdım. İşler çok güzel tıkırında yürürdü. Kimse de şikayetçi değildi. Öğretmenler de memnundu İstatistik dersinin gidişatından öğrenciler de. Hemen her şey alabildiğine mekanikti, öğretmenler ders notlarını hazırlamakta özgürdü. Yani öğretmen sınıf içerisinde istediği gibi dersi anlatabilirdi. Böylece onların yaratıcılıklarını engellememiş olurdum. Yalnız tüm öğrencilerin erişebildiği bir ders kitabı, yine herkesin sorularına ve çözümlerine ulaşabildiği bir alıştırma kitapçığı vardı. Benim vermem gereken kararları ben verir ve takımdaki arkadaşlara elmekle bildirirdim, her şeyin prosedürünü uzun uzun, etrafını cami ağyarını mani bir şekilde yazar, ortak klasörümüze koyardım. Soru işareti bırakmazdım ki toplantıya gerek olsun. Tek tük prosedürleri, kuralları okumayanlar bana sorarlardı ve ben de izah ederdim durumu ya da bazen izah bile etmez soru soranı doğrudan bahsi geçen kuralın olduğu sayfaya yönlendirirdim.

Pek çok toplantıda kararlar oylamayla verilmiyor dolayısıyla zaten verilmiş olan kararları dinlemek için oraya çağrılmışız. Toplantının tutanağı bir şekilde elinize ulaştırılacağı için yazmanıza da gerek yok. Diyelim bir iş için oylama gerekiyor. Bunun için de bir sürü online site var. Gidersiniz, kaydolursunuz, oylanacak soruları oraya yazarsınız, herkes adını kullanmaksızın oyunu kullanır. Bunun için toplanmanın, laklak etmenin bir anlamı var mı? Birbirimizin yüzünü de görmeyelim mi? Görmeyelim efendim, zaten görüyoruz akşama kadar, istesek de istemesek de görüyoruz. Ne gerek var hiçbir yararı olmayan etkileşimlere?

Eve iş götürmeyi sevmem: Aslına bakılırsa öğretmene, eve iş götürmesi yasaklanmalıdır. Siz hiç eve iş götüren fabrika işçisi gördünüz mü? Bizim kanun önünde ve çalışma şartları göz önüne alındığında, bir işçiden ne farkımız var. Hiçbir farkımız yok -gurur duymalıyız bu farksızlıktan- aslında, boynumuza taktığımız kıravattan başka. Eğer bir öğretmen mesai saatleri içinde kendisine verilen işleri yapamıyorsa –ki bu içler acısı bir durumdur çünkü aynı öğretmenden bir de kendisini geliştirmesi ve yaratıcı olması beklenir-, ya verilen işlerin miktarında bir sorun vardır ya da öğretmen ortalama bir insandan çok yavaş çalışıyordur. Sonuçta memurlar gibi belli mesai saatleri dahilinde çalışan insanlarız. Vietnam’dayken haftada 40 saat çalışma yükümlülüğümüz vardı. Dolayısıyla dersim yoksa okula 9’da ya da 10’da gidebilirdim. Yine aynı şekilde sınav kağıdı okuyacaksam, akşam 10’a, 11’e kadar okulda kalabilirdim. Çalışma saatleri rahat olunca, insanın eve iş götürmesinde mantıksal olarak bir sorun yok. Önemli olan işin yapılması ve kurumun işlevselliğini yerine getiriyor olması. Gelelim şimdiki okuluma. Tamam, burası bir lise ve durum çok farklı. Mesai saatlerimiz sabah 7:45’den akşam 5’e kadar. Ama bu saatler dahilinde bizden beklenen işlerin bitmesi olanaksız. Böyle olunca da bazı öğretmenler eve iş götürüyorlar. Onları gören diğerleri de arkada kalmamak için aynı şeyi yapıyorlar. Sonunda da anormal olan eve iş götürme eylemi normal oluveriyor ve eve iş götürmeyi reddedenler yanlış bir şey yapıyorlarmış gibi bir zan altında bırakılıyorlar.

Böyle bir kurumda yapılması gereken ilk şey yöneticilerin, öğretmenlerin sorumluluklarını gözden geçirmeleridir. Bir öğretmenden haftada beklenen kağıt okuma, sınav yazma, ders anlatma, nöbet tutma gibi görevlerin ne kadar zaman tutacağı, öğretmenin lehine olacak bir duyarlılıkla hesaplanmalıdır ve ardından en gereksiz olanlar öğretmenin omuzlarından alınmalıdır. Ancak böyle bir şey yapıldıktan sonra, öğretmen yaratıcı olmak için vakit bulacaktır. Bütün samimiyetimle yazıyorum, yaratıcılık için gerekli ilk şeylerden birisi “başarısız olabilme lüksüne sahip olmaktır”. Bu yoksa insan yaratıcılığı deneyemez, böyle bir deney için gerekli cesareti kendinde bulamaz.  Sabahtan akşama kadar bir saniyesi bile boş olmayan –öyle ki artık yemeği bile alelacele yiyip, hemen masamın başına dönüyorum kalan işleri bitirmeye-  bir insan nasıl olur da derste yaratıcı örnekler verebilir, nasıl olur da kendisine “ne yapayım da öğrencilerin ilgisini çekebilecek bir ders anlatayım” sorusunu sorar? Gerçi bunu düşünmesine gerek yoktur çünkü bir makine gibi elimize tutuşturulan ders notlarını öğretmemiz istenir bizden, tek bir kelimeyi es geçmeden, tek bir soruyu atlamadan, bana göre hiç de anlamı olmayan yüzlerce birbirinden karışık örneği çözerek, öğretmenlik yapmamız istenir. Bunları yaparken, bir maraton koşucusu gibi durmaksızın yol alırız. Her şeye rağmen zaman yine yetmez çünkü öğrenciler en akla gelmez bahanelerle dersten alınırlar, geride kalırlar. Biz onlara okuldan sonra bizleri görmelerini isteriz, kimisi gelir, kimisi eker.

Bir de bu zamansızlığın üzerine, yöneticilerin bilgisizliği ve egoizmi eklenince, öğretmenin omuzlarına bir yük daha biniyor. Sanki o iletişim hatalarını, yanlış toplantı saatlerini, zırt pırt değişen etkinlik planlarını, hiç de işlevsel olmayan iletişim sistemini kendisi yapmış gibi yükün altına girer ve nihayetinde ezilir, küçülür, hiçbir işe yaramayan, sadece kağıda yazılı olanları tekrarlayan, kendisinden istenileni minimum yaratıcılıkla yapan bir robotcuğa dönüşür. Asıl mekanikleşmesi gereken şeyler ihmal edildikleri için öğretmenin dersteki en önemli –öğrenciye en fazla etkide bulunabileceği, kendinden bir şeyler verebileceği-  saatleri mekanik bir anlatıma dönüşür. Sıkıcı, tekdüze bir ders, içinde öğretmenin kişiliğinin/kişisel tarihinin/kişisel birikiminin olmadığı hilkat garibesi bir makine kalır geriye.

Çok şey yazılabilir bu konularda ama daha önce de yazdığım gibi benim bunları burada yazmış olmam hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Sırf kızgınlığım geçsin, içimde kalmasın diye yazıyorum. Bir yerlerde, birilerinin yüzüne patlamaktan çok daha iyidir burada yazmak ve boşalmak.  O yüzden daha derine girsem de, sorunları sosyal ya da psikolojik açıdan incelesem de değişen bir şey olmayacak. Belki gereksiz yere vaktimi harcamış olacağım.  Onu da ben pek istemiyorum. Belki ileride, bu okuldan ayrıldıktan sonra, bu okulda geçirdiğim acı tatlı günler üzerine bir kitap çıkarırım. Onu da zaman gösterecek. 

01 Kasım 2012

Türkiye'den Mektuplar 21


Türkiye’ye geleli dört ay oldu. Halen en büyük zevklerimden birisi sabah erkenden kalkıp, bir şeyler atıştırdıktan sonra –ya da atıştırırken-, bir pencere önüne oturup, sabahın kente inişini izlemek. Bunu hafta sonları da dahil hemen her sabah yapıyorum. Kimi zaman kitap okuyorum pencerenin önünde, kimi zaman yazıyorum –şimdi de olduğu gibi-, kimi zaman da avareliğin tadını çıkarıp benim gibi sabahı bekleyen kuşlara, kedilere bakıyorum. Sabahın bir bıçak ağzı gibi keskince gelmesi ve geceye son vermesi beni her sabah heyecanlandırıyor, umutlandırmasa bile! Kaldığım evin okula yakın olmasının da böylesi bir lüksle kendimi şımartmamda bir katkısı var sanırım. Uzaklarda yaşasaydım, belki daha erken kalkar, sabahın köründe yollara düşerdim. Bir de kafada sürekli dolanıp duran “acaba geç kalır mıyım kaygısı!”, “hangi yoldan gitsem sorusu!”, “hava da ne kadar soğuk oluyor sabahları!” şikayeti... Belki de sabahları uyanır uyanmaz, cep telefonundan yandex’e girip, İstanbul’da hangi yolların açık, hangilerinin kapalı olduğunu inceleyecektim. Ev okula yürüme mesafesi olunca bütün bu kaygılar, uzak ve adı az bilinen bir ülkedeki doğal afet haberleriymiş gibi geliyor.

Bu odaya “çalışma odası” adını verdik ama ben 2.4.03 demeyi tercih ediyorum. Sokağın 2 nolu apartmanının, dördüncü katının, üçüncü “en sık kullanılan” odası burası. Bu odanın penceresinden bakınca manzarayı ikiye bölen geniş ve kıvrımlı bir yolu fark etmemek olanaksızdır. Çıkışlı inişli toplam dört şeridi olan, hiçbir zaman aynı anda dörtten fazla aracı üzerinde hareket ediyor halde görmediğim, güzel ve bakımlı, abimin deyimiyle cillop gibi bir yol. Yolun en büyük özelliği birbirinden sosyo-ekonomik açıdan ayrılan iki mahalleyi, kesin bir çizgiyle coğrafi olarak ayırıyor olması. Yolun sağ tarafı, benim de içinde bulunduğum gecekondu mahallesi. Buradaki en yüksek yapılar 4 katlı, gecekondudan bozma, çoğunda tek bir ailenin –ve birkaç kiracının- yaşadığı binalar. Çok büyük bir alanı kaplamıyor ama üç tane camisi var birbirine neredeyse eşit uzaklıkta. Evlerin bacalarından soba dumanları tütmeye başlamış bile, çocuklar otobüs duraklarını kale yapıp sabah akşam cam levhayı dövüyorlar meşin yuvarlakla. 

Yakında kentsel dönüşüme kurban edileceği söylenen bu mahalle sessizce direnişe hazırlanıyor –en azından bazıları-. Duvarlarda yazılar var “Yıkıma Karşı Tek Yumruk” gibi. Zaten ben evden çıkıp, okula varana kadar içinden geçtiğim sokakların adlarını yazsam, bu mahalleden başka bir tavır beklenmemesi gerektiği sonucu çıkar. Sokak adları, sırayla olmasa da şöyle: Evrim Sokak, Özgür Sokak, Emek Sokak, Birlik Sokak, Barış Sokak…  Büyük bir olasılıkla mahallenin demografik yapısı son yıllarda değişti, emekçi-direnişçi kesimin yerini emekçi-dindar kesim aldı. Dolayısıyla da yıkıma sıcak bakan, “büyüklerimiz böyle uygun görmüş” diyen, “yapılan teklif fena değil abi” diye lafa bodoslama dalan, “böyle gecekondularda yaşayacağımıza paşa gibi bize verilen apartman dairesinde yaşarız” hayali kuran insanlar azımsanmayacak kadar çok. Oysa bilmiyorlar ki kentsel dönüşüm diye adlandırdıkları, salt “politik olarak doğru olan” ifadenin altında ne paraların döndüğünü, bilmiyorlar ki aldıkları işçi maaşlarıyla kendilerine verilen apartman dairelerinin aylık aidatını bile ödemekte zorlanacaklarını ve bir süre sonra taşınmaya zorlanacaklarını, bilmiyorlar ki devletin salt bir apartman dairesiyle değil, en az beş yıllık bir fark faturası ile karşılarına çıkacağını ve bilmiyorlar ki tüm bunların kent merkezlerinin soylulaştırma (gentrification) girişiminin bir ayağı olduğunu, tıpkı Cihangir’de, tıpkı Sulukule’de yapıldığı gibi… Bilseler belki, şimdilerde içinde yaşadıkları sokakların adlarına yaraşır bir biçimde işin kavgasını verirler. Zaten bu sokak adları da kalmaz kentsel dönüşümden sonra, bunu da yazmış olayım.

Yolun öteki tarafında ise derli toplu evlerin içinde bulunduğu siteler var. Dersiz topsuz, rengarenk çapulcu sürüsünün karşısına dikilmiş düzenli bir ordu gibiler. Kendinden emin, vakur ve temkinli bir duruşları var. Sabah saatlerinde en ufak bir kımıltı olmuyor sokaklarında. Hemen herkesin arabası olduğu için insanların çoğu apartmanın kapısından çıkıp arabanın kapısına kadar yürüyor. Henüz hiçbir binanın bacasından duman tütmüyor, hiçbir evin çatısında yama yok, hiçbir binanın duvarları badanaya hasret kalmamış, hiçbir sokakta çöpler birikmemiş. Yolun sağ tarafındaki düzensizliğin esamesi yok yolun sol tarafında. Sağ taraftaki üç caminin aksine burada bir cami görünmüyor. Bir tane varsa da bile minaresi binaların gölgesinde kalmış olsa gerek ki seçilmiyor benim penceremden. Demek pek önemsemiyorlar onlar camilerin boylarını, poslarını bizim bu cenahtakiler gibi. Ayrı dünyaların insanları, aynı dili konuşan ve belki günde iki kere de olsa aynı yolu kullanan. Tepenin hafif düzlüğe kavuştuğu yerde zaten yol ikiye ayrılıyor. Sola dönünce bu sitelere ulaşıyorsun, sağa dönünce büyük bir anayola. Öyle bir yol, ayırıyor zenginle fakiri, okumuşla okumamışı, rütbeliyle rütbesizi, makam sahibi ile asla makam sahibi olamayacak olanı… Biraz dikkatli düşününce bu tip yollardan azımsanmayacak sayıda olduğunu fark ediyor insan! Boyacıköy ile Baltalimanı’nı ayıran sahilden Reşitpaşa’ya giden yol, Levent ile Çeliktepe/Emniyet Evleri’ni ayıran Büyükdere Caddesi, yakın bir gelecekte Maslak ile Ayazağaköy’ü ayıracak olan belki henüz adı konmamış yeni yollar…

Bayram yeni bitti, insan bir kere alışmayadursun tatilin getirdiği atalete –ne getirir ki tatil başka?-. On iki yıl aradan sonra ilk defa bir kurban bayramı yaşadım. Çok şükür, tek bir kurban kesilişini görmedim, ne kan gördüm ne de doğranmış bir hayvan. On iki yıl önce işler çok farklı yapılırdı. Sokak ortalarında, yol kenarlarında, bağlarda bahçelerde, aklın alabileceği her yerde, insanlar hayvan boğazlarlar, kent kesif bir kan kokusuna teslim olurdu. Bizler ise yükü ganimet bilip sokaklara çıkar, kan, ter ve irin içinde mahalle mahalle gezer, deri toplar, ardından da sabaha kadar aynı pisliğin içinde deri tuzlardık. Sanırım artık kimse tenezzül etmiyor kurban derilerine. Zenginleyen yeşil sermayenin sadakayla kaybedecek vakti yok, daha büyük hesaplar var peşlerinde koşulan, daha büyük pastaların daha büyük payları. Ben yollarda deri toplayan tek bir genç bile görmedim ama belki de onlar yine çalışıyorlardı. Gönülden uzak olunca gözden de uzak oluyor olabiliyor bazı şeyler…

Bütün bu eski anılardan uzak, sessiz ve sakin bir bayram geçirdik. İlk gün aile üyeleriyle, ikinci ve üçüncü gün şair/yazar arkadaşlarla, dördüncü gün yine aileyle. Sonrasında da Cumhuriyet Bayramı vardı, evlere şenlik. Gittik Taksim’e, bir süre oradaki törene katıldık, elimizde bayrak yoktu ama en azından kalabalık yaptık. J de görmüş oldu coşkuyla bayram kutlayan insanları, onların krallıklarını kutladıklarından çok biz kralsızlığımızı kutluyorduk. Neyse ki tazyikli suyla ve biber gazıyla tanışmadı henüz. Belki ileride tanışır, kim bilir! Hükümetin yeni sloganı bu olabilir mesela. Bir biber gazı şişesi ve üzerinde “her nefis bunu tadacaktır.” mesajı. Çok da yanıltmış olmazlar. Ne de olsa gitgide daralıyor çember!

Törenin ardından “Gergedan Mevsimi” adlı filme gittik. Güzel bir filmdi, fotoğraf sergisini gezmiş izlenimi uyandıran ve bu hissi uzun süre zihninizde tutabilen nadir filmlerden birisiydi. Konusu –dikkatli düşününce- biraz “rahatsız edici” geldi bana ama zaten rahatsız etmeseydi güzel olamazdı. İran devrimi ve sonrasında yaşanan işkencelerin, mağduriyetlerin konu olarak seçilmesine tabii ki lafım yok. Şiirleri Farsça orijinallerinden anlayabilseydim ne güzel olurdu! O orman sahnesi, o deniz kıyısı sahneleri, o kaplumbağa ve gergedan sahnelerindeki metaforik anlatımlar hem güçlüydü hem de düşündürücü. Ama asıl konu zaten bunların hiçbiri değildi. Asıl konu, son yıllarda sinemada/edebiyatta/tiyatroda sıklıkla karşılaşılan ve insanların gitgide “evet” yanıtı vermeyi avangartlık olarak gördüğü “uğruna kötülük yapılan aşk, aşk mıdır” sorusuydu, bana göre.  Filmin konusu hakkında yazıp bu yazıyı okuyanların film izleme keyiflerini bozmak istemem ama konu aşk olunca herkesin bir söyleyeceği vardır. Hatta konu aşk olunca herkesin bir söyleyeceği olmalıdır, değil mi?

Çocukların aşkı eğlencedir, gençlerin aşkı acı ve hüsran, olgunların aşkı ise salt mutluluk. İnsanın bu sonuncusunu anlaması için çok aşk acısı çekmesi gerekebilir, muhakkak! Ama üç-beş hendek atladıktan sonra hakikatin o kadar da uzakta bir yıldız olmadığının farkına varıyor insan. Aşk, insanı mutlu etmek için vardır ve insanı mutlu ettiği sürece aşktır. Eğer insan aşkı yüzünden mutsuz olduğunu iddia ediyorsa o insan aşkı anlamamış demektir ve kendi bencilliğinin kurbanıdır çünkü aşk başkasını kendine esir ederek mutlu etmez insanı, başkasını mutlu ederek mutlu eder. Bu durumda ortaya çıkan sonuç şudur: Aşkı için kötülük yapan insan, başkasına zarar veren insan, aslında bunu aşkı için değil, sözünü geçiremediği bencilliği için yapıyordur. İnsan bir kafestir, kuşunu arayan (Kafka diyor bunu, ben değil.). Kafes boş kaldığı sürece varoluş işlevini yerine getiremediğini düşünür. Dolayısıyla arar da arar içine hapsedeceği masum bir kuşu. İşte aşk böyle bir kafes olmamaktır, varoluş işlevini dışsal bir varlığa yüklememektir, kendi kendine var olabilmek ve ancak meyve verdikçe yaşayabilen tuğba ağacı olabilmektir.

Konu aşka gelince  nasıl da laçkalaşıyor insan. Gerekli gereksiz bir yığın benzetmeye dalıyor, uçuyor gidiyor hiç olmadık yerlere. Sinemadan çıkınca hızlı adımlarla Dolmabahçe’ye doğru yürümeye başladık. Taksim meydanı civarında pek sorun yoktu ama Gümüşsuyu’ndan yokuş aşağı inmeye başlayınca benim sağ dizim ciyak ciyak bağırmaya başladı. Gündüz, Fatih Ormanı’nda koşarken de böyle çığlıklar atmıştı bu diz ama sonra durulmuştu. Demek intikamını akşamın darına saklamış. İşin kötüsü iki hafta sonra 15 km koşacağım ben. Nasıl olacak da bu diz bana müsaade edecek, bilemiyorum. İyice korkmaya başladım aslına bakılırsa, Çin lokantalarının ve konsoloslukların arasından geçerek, aşağıya inerken, sağ diz kapağımın yerinden fırlayıp, tangır tungur sesler çıkararak kendi başına yokuş aşağı ineceğinden…

Kafamda bu sorular, yaşlı bir dede gibi seke seke indim yokuşu ve merdivenleri. Yokuş aşağıya inmiştim ama nefes nefese kalmıştım, acıdan ve aşırı efor sarfetmekten. Aşağıya vardığımızda Cumhuriyet Bayramı şöleni başlamıştı. Kalabalığa karıştık ve boğazın ortasından yükselip, gökyüzünün lacivertinde pare pare ışıklara dönüşen havai fişek gösterini izledik. Bir yanımızda tüm ihtişamıyla Dolmabahçe sarayı, önümüzde siyah sularıyla boğaz, ardımızda her yaştan binlerce insan… İnsanın kendini mutlu hissetmemesi imkânsız. Tuttum J’nin elinden, kalabalık marşlar söyledi ben de dilim dolandığı kadarıyla uluslararası niteliği olan şarkılar. Ardından da Beşiktaş’a kadar yürüdük. Ben küçükken de Cumhuriyet Bayramları böyle mi olurdu diye geçirdim içimden. Olmazdı sanırım, artık daha bir coşkuyla kutlanıyor, daha bir katılımla, sanki. Eskiden Cumhuriyet bir zorunluluk, bir dayatmaydı halka. Şimdi Cumhuriyet bir seçenek, elden gitme olasılığı ürküten bir değer oluverdi. İnsanlar gider gibi yapana -kaçan kovalanır- sahip çıkmak istiyorlar herhalde. Yoksa böyle coşkulu kalabalıklar vardıydı da ben mi hiç rastlamadım 23 yıllık Türkiye yaşamımda?

Beşiktaş’ta da yoğun bir kalabalık vardı. Sahildeki parkta bir popçu bangır bangır konser veriyordu. Hoş, bu popçunun konserine gitmekle, Cumhuriyet Bayramı’nı kutlamamayı eşdeğer görenlerdenim ama olsun, eğlensin insanlar, kendilerini eğlendiren şey her ne olursa. Beşiktaş’ta dolmuş beklerken uzun zamandır yollarda görmediğim dilencilerden -pek dışarı çıkmadığımdan, dilencilerin sayısının azaldığından değil yani- bir tane gördüm, durağın arkasında. Etraftaki curcunadan bîhaber, öylece para bekliyordu. Çiselemeye başlayan yağmurdan dolayı, kabuğuna çekilen kaplumbağa gibi, kirli kabanına sarmıştı kafasını, gözünü.  İçim cız etti tabii, bir yanda en büyük bayramını kutlayan bir millet, bir yanda o bayramdan zırnık nasibini alamayan bir dilenci. Orwell kitabının sonlarına doğru berduşlardan bahsediyordu. Berduşlar ile zenginler arasındaki tek farkın para olduğunu, kalan tüm alanlarda –kültür, bilgi, girişim vs- her iki tarafın ortalamada aynı olacağını iddia ediyordu. Cesur bir iddia olduğunu söyleyebilirim ama çok da yanlış görünmüyor, özellikle İstanbul’daki zenginlerin tavırlarını ve davranışlarını gördükten sonra.

Dolmuşlar geliyordu ama dolmuş olarak geliyorlardı –Bugün de hep totolojilerden gidiyoruz. Tatilde atalet yaptım, dolmuşa da dolmuş olduğum için binemedim- . Beklerken dilencilerin toplumdaki rollerini düşündüm ve tuhaf –rahatlıkla itiraz edilebilir- bir sonuca ulaştım: Şarkıcılar, besteciler nereden para yaparlar? İnsanların biten aşklarından kalan ve sömürülmesi kolay melankolik duygulardan, patriotik marşlardan, yoksulluğun getirdiği acı dolu hayatlardan... Sırf melankoliden adını yapmış bir Sezen Aksu var bu ülkede, acıların üzerine müziğini kazık gibi dikmiş Orhan Gencebay var. Bir bakıma insanlardaki bu sömürülmeye en hazır duyguları sömürürler müzik yapanlar, besteciler, güfteciler. Biz insanlar da zevk alırız günde üç-beş defa tozumuzun alınmasından, bir türlü eskitilmesine izin verilmeyen aşkların dürtmesiyle hüzünlenmekten, gaza gelip acılarla gurur duymaktan…

Yapılan iş topluma yararlı mıdır, zararlı mıdır, bu tartışılır. Benim amacım bu değil. Beni amacım dilencilerin de farklı bir iş yapmıyor olduklarını göstermek. Kör bir dilenci –Ya da kör numarası yapan, ne fark eder ki yalancı olması. Ne yani, Küçük Emrah zavallı fakir bir çocuk mu? Sezen Aksu çok mu aşk acısı çekmiş? Orhan Gencebay gerçekten bu dünyanın batmasını isteyen bir bedbaht mı?- görme duyumuzun ne kadar önemli olduğunu anlatır bize ve göremeyen bir insana empati duymamızı sağlar. Biz bu duygusal sağaltım için o insanın önüne 1 TL koyarız. Yani ortada alınan bir hizmet vardır. İçimizdeki o sınırsız acıma hissi, düşmüşe karşı duyulan o karşılıksız merhamet duygusu, yollarda gördüğümüz dilenciler sayesinde ayakta durmayı başarır. Biz de bu insani hizmet karşılığında onlara ücretlerini veririz. Bize vicdanımızı kaybetmemeyi öğrettikleri için dilencileri, düşmüşleri, sakat kalmış acuzeleri hor görmeyiz. Bir servis vardır ve bu servisin bir ücreti vardır, tıpkı hüzünlü bir şarkıyı dinlemenin zamansal/parasal bir ederi ve duygusal bir getirisi olduğu gibi.  Bunun yanında kimimiz vermez parayı, çünkü o insan almamıştır verilen servisi, alıcıları kapalı olduğundan belki, servis doğru sunulmadığından belki de…

Bu noktadan bakınca dilenciler de amme hizmeti yapan birer memura dönüşürler. Ben bile şaşırdım geldiğim noktaya, ama olsun, değdi düşünmeye. Birbiri ardına gelen dolmuş dolmuşlardan biraz soluk alıp, durağın arkasına geçtim. Cebimdeki tüm bozuklukları -3.5 TL olduğunu tahmin ediyorum- avucuma alıp, dilencinin önündeki kutuya attım. Adam kafasını kaldırıp bana baktı, açılan ağzından yıllara meydan okuyup gelen iki dişi göründü. Belli ki teşekkür ediyordu. “Cumhuriyet Bayramın Kutlu Olsun amca” dedim gülümseyerek. Adam başını salladı, bir şey demedi ama ben anladım onu. Sesimi çıkarmadan durağa geri döndüm ve henüz dolmamış bir dolmuş gelene kadar, uzaktan, yaşlı amcayı izledim, sık sık Orwell'ın Londra sokaklarında rastladığı ve dost edindiği berduşları anımsayarak...