Bu Blogda Ara

17 Haziran 2007

Tayland'da Bir Hafta -Sıfırıncı Gün-

9 Haziran 2007 – 09:02 – Ho Çi Min Kenti, Havaalanı

Havaalanındayım. Ho Çi Min Kenti gibi dev bir yerleşim merkezi için küçük sayılacak bir havaalanı burası. Bulabildiğim tek kafeye daldım. Kablosuz internet yok. Ya da var ama yeterli değil. Yan taraftaki duvarda ‘Internet ve Game Centre’ yazıyor. Kafenin yanına internet erişimi için bilgisayarlar koyan işinsanı zihniyeti doğal olarak kablosuz internete izin vermemiştir. Uçağım 10:30’da. Saat 10’a kadar burada oyalanmak istiyorum. Dün çok yoğun geçti. Birbirinden farklı ve alışık olmadığım işleri tek bir güne sığdırmak beni hep yormuştur. Okulda işler sandığımdan çok daha uzun sürdü. Hanoi’daki iki öğretmenle aramızdaki iletişimi hızlandırmak için doğrudan telefonlarına SMS gönderiyorum. Yine de işler umduğum gibi hızlı ilerlemiyor. Sanırım en büyük sorun, hiçbir şeyi kaçırmış olmamak için yazdığım uzun iletileri sonuna kadar okumuyor olmaları. Aynı şeyleri sürekli soruyorlar. Bu yüzden yanlış sınavı verdiler öğrencilerine. Hem bir de gülüyor telefonda. Kitaptaki t-tablosundaki yanlış için bile beni arayıp, ne yapacaklarını soruyorlar. Oysa ben bu okula ilk geldiğimde hemen her işimi kendim halletmiştim. Bir patrona ihtiyaç hissetmeden çalışabilmek güzel bir meziyet...

Okuldayken üzücü bir haberle sarsıldık. Koreli bir öğrenci motorsiklet kazasında ölmüş. Hemen Öğrenci Kayıt Sistemine girip öğrencinin resmine baktım. Hemen her gün öğrenci kafeteryasında gördüğüm bir yüzdü. Gencecik, gözleri pırıl pırıl... Bakışlarında bir derinlik yok çünkü bakışlarını derinleştirecek kadar uzun yaşamamış. Sadece bakıyor! Belki resmi çektikten sonra ne yapacağını düşünüyordu: Hangi sinemaya gidecekti, hangi arkadaşıyla buluşacaktı, hangi derse çalışacaktı... Acaba nasıl bir dikkatsizlikle kaybetti yaşamını? Motor bu! Kaza yaptığın anda affetmiyor. Başını bir yere çarpsan, karşıdan gelen arabanın önüne yuvarlansan, sinyal vermeden dönmeye çalışan bir arabaya çarpsan! Hepsi aynı! Kaskın yoksa ve kaza anında yavaş gitmiyorsan kurtulma olasılığın oldukça düşük. İlginçtir! Şimdiye kadar bu bölgede beş farklı okulda çalıştım. Bu okulların dördünde dört öğrenci motor kazasında öldü. Çany May’daki Vatcharapong adındaki öğrencim sarhoş sürdüğü motorda virajı alamayınca düşmüş, kafasını köprünün demirlerine çarpmıştı. Oysa üniversiteye yeni başlamıştı... Rayong’da bir kız öğrenci bir yandan telefonda konuşurken bir yandan da motor kullandığı için nereden geldiği bilinmeyen bir kamyonete çarpmıştı. O da anında ölmüştü... Sarasas’ta çalışırken ölen öğrenciyi tanımıyordum. Sadece öldü haberini duymuştum. Tek bir kelimeyle ifade ediliyordu artık. Geri dönüşü olmayan bir yolda başka bir kelimeye ihtiyacı olmayacaktı. Dün ölen öğrenciyi de ara sıra koridorlarda, kafetaryada görürdüm. Sürekli diğer Koreli öğrencilerle bir masada oturan, popüler denilebilecek bir gençti. Okulda beşinci dönemindeymiş. İstatistik dersini ben bu okulda çalışmaya başlamadan önceki dönem almış. Yani beni bir dönemliğine ıskalamış, ya da ben onu... Böyle olaylarda insan düşünmeden edemiyor... Hani şu ‘kelebek etkisi’ dedikleri olay. Acaba diyorum! Bir dönem önce gelseydim, bu öğrenciye İstatistiği ben öğretmiş olsaydım, değişen bir şey olur muydu? Kesişen hayatların birbirlerine olan etkilerini ölçmeye yarayan bir denklem var mı? Varsa bile milyonlarca değişkeni olacağı kesin... Benim o denklemde ne kadarlık bir katsayım olabilir. Ve bu katsayı ile sonucu ne kadar etkileyebilirim?

Okuldan çıkınca alışveriş yapmaya gittim. J’nin istediği oyuncak bebeği aldım. Sarı Ao Yay giymiş oyuncak bebek. O kadar şirin ki yaşımdan utanmasam bir tane de kendime alacaktım. Başında Vietnam’lıların giydikleri türden konik şapka, bir elinde çiçek sepeti... Simsiyah, omuzlarından azıcık aşağıya kadar inen saçlarına ufak bir de pembe gül takmış. İnce ve uzun! Kısacası ideal bir Asyalı kız! Hanım hanımcık, geleneklerine bağlı, duruşunda ve başını dik tutuşunda bir gurur var. Oyuncağı yapan ustanın gönlünde yatan kız olsa gerek bu bebek! Ya da yaşlı birisi ise gönlünde yatan gelini olmalı. J neden böyle bir oyuncak istedi tam olarak bilmiyorum. Sanırım yeğenine verecek. Ya da bu tio işlerle uğraşan halasına. Oyuncağı aldıktan sonra J’ye ufak bir hediye aldım. Bunca zaman ayrılıktan sonra ufak bir hediye buzları çözmeye yetecektir. Sonra da bir lokantaya gidip erken akşam yemeği yedim. Yemekten sonra vakit olduğu için kitap okumaya devam ettim. Romanın sonlarına yaklaşırken Dick North’un öldüğünü öğrendim. Vietnam’ın tek kollu gazisi, ekmeği çift ellilerden daha iyi dilimleyebilen, düzen ve tertibin temsilcisi, iyi aşçı Dick bir trafik kazasına kurban gitmişti. Aklıma ister istemez sabah ölüm haberini aldığım Koreli öğrenci geldi. Roman boyunca tüm olayların bir şekilde birbirine bağlanması ve tüm ölümlerin neden-sonuç bağlamında bulmacanın parçaları gibi birbirine uyum sağlaması beni romandaki kahramanın ölümü ile Koreli öğrencinin ölümü hakkında düşünmeye zorladı. Ben Dick North’u da sevmiştim. Ondaki ağırbaşlılığı, bir kadına olan bağlılığını, masasında uçları özenle sivriltilmiş beş kurşun kalemi bulundurmasını, roman anlatıcısının hayatında yediği en güzel sandviçleri hazırlayabiliyor olmasını sevmiştim. Hemen hemen bende pek az bulunan meziyetler...

Ardından da Inspector’s Call adlı oyuna gittim. Oyuna giderken amaçlarımdan birisi de Vietnam’da yaşayan, sanat ve edebiyatla ilgilenen İngilizce konuşabilen yabancılarla tanışabilmekti. Oysa her ne kadar bu amaçla gidiyor olsam da gittiğim zaman insanlarla tanışamıyorum. Yine kitabım ve ben! Tiyatro salonunun bir köşesinde oturdum ve oyun başlayana kadar okudum. Oysa salonun dışında insanlar fıkır fıkır konuşuyorlardı. Bir ara dışarı çıktım. Panolardaki ilanlara baktım. Bir tanesi Vietnam’da yaşayan İngiliz bir yazarın kitabıydı. Daha önce bir romanı yayınlanmış, şimdi de öykü kitabı çıkarmış. Uzun sarı saçlarıyla karizmatik bir görüntüsü var yazarın. Kitapları üzerine Guardian’da ve Observer’da yayınlanan eleştirileri okudum. Anlaşılan derin bir yazar. Panonun yanındaki bayana kitabı nasıl elde edebileceğimi sordum. Gruba elmek atmamı söyledi. Tamam anlamında başımı sallayıp tekrar salon girdim. Girişteki bayana laf olsun diye ‘Siz Taylandlıya benziyorsunuz, Taylandlı mısınız?’ diye sordum. Kız soruya hiç şaşırmamış gibi görünerek, ‘Hayır ama beni Taylandlıya benzeten ilk kişi siz değilsiniz’ dedi. Bunu söylerken bile bir Taylandlı gibi gülümsüyordu. Nereli olduğunu sormadım. Yüzündeki makyajın onu Taylandlı kadınlara benzettiğini de söylemedim? Hiç tanımadığım bir kadına durduk yere makyajından söz etmek herhalde pek de hoş bir davranış olmazdı.

Oyun güzeldi. Sonundaki hafif ‘twist’ izleyiciyi masumiyet konusunda ciddi bir sorgulamaya sürüklüyor. Bugüne kadar yaptığımız yanlışlardan dolayı kimse zarar görmemişse bu bizi masum yapar mı? İşin tuhaf yanı bu oyun da beni okuduğum kitabın konusuna götürdü. Hepimiz birbirimizle bağlıyız, birbirimizden sorumluyuz. Sheepman’in dediği gibi ‘Dance, Dance and Dance’. Yaptığımız her hareket, verdiğimiz her karar, ister istemez dünyanın bir yerinde, hiç tanımadığımız insanların hayatlarını etkileyebilir. Tıpkı Brad Pitt’in oynadığı ‘Babel’ filminde olduğu gibi. Japon bir turistin av sonrası tüfeğini bir Tunusluya vermesi Meksika’dan Amerika’ya göçmüş ve yıllardır kaçak olarak çocuk bakıcılığı yapan bir kadının Meksikaya geri gönderilmesine neden olabilir. Kullandığımız arabanın egzozundan çıkan gaz okyanusun ortasındaki bir adada kendi yetiştirdikleri ürünleri yiyerek yaşayan halkın topraklarını yükselen deniz suyunun altında bırakıyorsa hiçbirimiz ya da yaptığımız hiçbir hareket masum değildir.

Eve döndüğümde saat 10’a geliyordu. Sabah saat 6’da başlayan gün henüz bitmemişti. Bavulları hazırlamam gerekiyordu. Günlerdir ertelediğim işi sonunda yapmak zorundaydım. Televizyonu açtım. Bir yandan Nadal’ın maçını izlerken bir yandan elbiseleri bavula doldurdum. Yola çıkmadan önce son bir defa daha elmekleri okumak için internete bağlandım. M.’in sabah gönderdiği elmeğe yanıt yazmak istedim ama Derya google talk’da çevirimiçiydi. Kitabımın matbaadan çıktığını, Pazartesi günü eline ulaşacağını söyledi. Bu durumda Ulaş Bangkok’a gelirken benim kitabımı getiremeyecekti. Dolayısıyla eğer abim kitapları gelecek hafta postaya verirse ben kitabımı en geç bir ay içinde görebilecektim. Kendimi kışladayken çocuğu olduğunu öğrenen asker gibi hissettim o anda. Çok fazla düşünmeden bilgisayarı kapattım ve kendimi yatağa attım. Ertesi gün de uzun ve yorucu olacaktı. Saat 12’ye doğru, kitabıma kavuşup, sayfalarını karıştıracağım günü hayal ederek uykuya daldım.

06 Haziran 2007

UYKU

-1-

Ben böyle değildim. En azından beş yıl öncesine kadar sıradan bir işim, sıradan bir yaşantım, ufak da olsa bir arkadaş grubum vardı. Sabahları herkes gibi erkenden uyanır, banyomu yapar, dişlerimi fırçalar, traş olur, motoruma biner ve işyerime varırdım. Günlerim ve gecelerim birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılırlardı. Akşamları saat on olduğunda yatağa girer, sabahları da saat altıda kalkardım. Sekiz saatlik uyku benim için günün vazgeçilmez bir parçasını oluştururdu. Yirmidört saatlik günümü üç eşit parçaya bölmüştüm. Uykudan arta kalan üçte ikilik bölümün yarısını işte harcardım. Diğer yarısını ise basit bir tanımlamayla geçiştirilemeyecek kadar çeşitli avareliklerle geçirirdim. Uykunun fazlasına ya da eksiğine tahammül edemezdim. Günlük yaşamım o kadar sıradandı ki yol kenarındaki bir ağacın bile benden daha renkli, daha heyecan verici deneyimlere sahip olduğunu düşünürdüm kimi zaman. Yanlış anlaşılmak istemem! Hiçbir zaman şikayet etmedim durumumdan. Kendi hâlimde, kendime yeten, işyerindeki tanıdıklarından başka pek bir dostu olmayan birisiydim. İşim de bu sıradanlıklara uyum sağlayacak türden sıkıcı ve tekdüze idi. Darphanede, o koca makinaların bastığı paraların seri numaralarını kontrol etmekti işim. Sabah dokuzdan akşam beşe kadar önüme konan destelerdeki paraları sayar, seri numaralarının aritmetik sırayı takip edip etmediklerini kontrol eder, makineden pürüzlü çıkan paraları ayırıp öğütme makinesine gönderir, onların yerine aynı numarada paraların basılması için gerekli formları doldurur ve yetkililere teslim ederdim. İşim tam olarak bundan ibaretti. Charlie Chaplin’in sabahtan akşama kadar makine bandı üzerinde önüne gelen aletlerin civatalarını sıkan kahramanı gibi gülünçtü durumum. Tüm günüm birden yüze kadar saymakla geçerdi. Bitince baştan başlardım. Bazen değişiklik olsun diye yüzden bire doğru sayar, bazen de ortadan başlayıp, bir ileri bir geri giderek desteyi bitirirdim. Sonuçta zamana karşı ciddi bir yarışımız yoktu. Ekonominin rayında olduğu ve enflasyonun düşük rakamlarda tutulduğu yıllarda para basma işi ağır ağır yapılırdı. Kimsenin acelesi yoktu! Sonuçta dışarıdaki insanlara yetecek kadar para vardı piyasada. Bizim işimiz daha çok eskiyenleri yenileriyle değiştirmek, gittikçe zenginleşen ülkeyi yabancı para birimlerinin işgaline karşı korumak için bol bol Dong basmaktı. Hazine ülkeye giren Dolarları piyasadan çekip, karşılığında Dong basmaya karar verdiği zaman başımızı kaşıyamayacak kadar meşgûl oluyorduk. Bunun dışındaki zamanlarda darphanede hayat durgun bir suda rüzgârın etkisiyle ağır ağır ilerleyen ufak bir kayığın hareketine benzerdi. Pek az kişi birbiri ile konuşur, yere düşen bir kalemin çıkardığı gürültü o kattaki herkes tarafından duyulurdu.

Darphanede çalışan tüm diğerleri gibi ben de alışmıştım kendi dünyamı darphanenin dünyasından ayırmaya. Her gün ellerim milyarlarca Dong’a değdiği hâlde, bir kere bile bu paraların benim olabileceğini hayâl etmemiştim. Gerçi kolay değildi masanın üzerine yığılan onca parayı görüp de uçuk kaçık hayallere dalmamak. Ama benimkiler masum denilebilecek, herkesin düşünebileceği türden şeylerdendi. Mesela ufak bir uçak alıp dünyayı gezmek ya da Pasifik Okyanusunun ortasında bir ada alıp, üzerine kale inşa etmek gibi parası olanların bile yapmayacağı şeyleri düşler, bir türlü geçmek bilmeyen zamanı bu şekilde aldatmaya çalışırdım. Gündüz düşleri aynı zamanda sinirlerimin yatışmasına da yardımcı olurlardı. Öyle ki işyerinden çıkarken çantalarımızı, cüzdanlarımızı ve ceplerimizi didik arayan bekçiye bile kızmazdım aşırıya kaçıp, apış arama kadar ellerini götürdüğü zamanlarda. Sonuçta darphaneye girerken üzerimizde ne kadar para olduğunu bildirmemiz, girişte bekleyen görevlilerin defterlerine miktarı kaydettirmemiz gerekiyordu. İçeride yemek de dahil hiçbir şeye para harcamamız gerekmediği için evlerimize dağılırken de üzerimizde aynı miktarda para bulunması şarttı. İçerideyken kendi paramıza dokunmamız neredeyse yasak olduğu için darphanenin parasına aynı gözle bakamazdık. Zaten arkadaşlar arasında destelerle masalara konan milyarlar değerindeki banknotlara para demezdik. Kimileri ‘iş’ derdi, kimileri ‘mal’. Dolayısıyla kendi paralarımız ile darphanenin paraları ya da malları arasında ciddi bir ayırım, asla birbirine karışmayacak iki nehir gibi akan iki ayrı hayat vardı. Hayallerimi işyerinden çıkar çıkmaz unuturdum. Darphanede çalıştığım yedi yıl süresince bir kere bile rüyamda para görmemiştim. Bunda şaşılacak bir şey var mı bilemiyorum! Sistem dışardaki beni içeri sokmama izin vermiyordu. Dışarıdakinin de içeriye girmesine izin yoktu. İşyerinden çıkınca genelde akşam yemeğini yemek için bir yerlere takılırdım. Bazen arkadaşlarla yol kenarlarındaki ufak lokantalara takılır, saat dokuza kadar sanki zamanı başka şekilde öldürmek olanaklı değilmiş gibi yemek yer, bira içer, kağıt oynar, şarkı söyler ve seyrek olsa da yanımıza oturan konsomatrislerle gönül eğlendirirdik. Bu tip eğlencelerden o zaman da pek haz almazdım. O yüzden arkadaşların davetlerini genelde reddeder, motorumu kentin dışına, evlerin ve fabrikaların seyrekleştiği yerlere sürer, yol üzerindeki kirli bir lokantada karnımı doyurur, saat dokuz olmadan evime dönerdim. Çünkü hayatımın döngüsünü devam ettirebilmem için saat onda yatakta olmam gerekirdi. Bu kutsal kitapta yazılmış gibi ciddi bir kuraldı benim için. Mini etekli konsomatrislerin boşalan bardaklara şişedeki soğuk birayı boşalttıkları, masadaki herkesin zilzurna sarhoş olduğu akşamlarda bile ben saat dokuz olmadan mekânı terkeder, evime varır, banyomu yapıp dişlerimi fırçalar ve saat tam onda yatağa girerdim.

UYKU

-1-

Ben böyle değildim. En azından beş yıl öncesine kadar sıradan bir işim, sıradan bir yaşantım, ufak da olsa bir arkadaş grubum vardı. Sabahları herkes gibi erkenden uyanır, banyomu yapar, dişlerimi fırçalar, traş olur, motoruma biner ve işyerime varırdım. Günlerim ve gecelerim birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılırlardı. Akşamları saat on olduğunda yatağa girer, sabahları da saat altıda kalkardım. Sekiz saatlik uyku benim için günün vazgeçilmez bir parçasını oluştururdu. Yirmidört saatlik günümü üç eşit parçaya bölmüştüm. Uykudan arta kalan üçte ikilik bölümün yarısını işte harcardım. Diğer yarısını ise basit bir tanımlamayla geçiştirilemeyecek kadar çeşitli avareliklerle geçirirdim. Uykunun fazlasına ya da eksiğine tahammül edemezdim. Günlük yaşamım o kadar sıradandı ki yol kenarındaki bir ağacın bile benden daha renkli, daha heyecan verici deneyimlere sahip olduğunu düşünürdüm kimi zaman. Yanlış anlaşılmak istemem! Hiçbir zaman şikayet etmedim durumumdan. Kendi hâlimde, kendime yeten, işyerindeki tanıdıklarından başka pek bir dostu olmayan birisiydim. İşim de bu sıradanlıklara uyum sağlayacak türden sıkıcı ve tekdüze idi. Darphanede, o koca makinaların bastığı paraların seri numaralarını kontrol etmekti işim. Sabah dokuzdan akşam beşe kadar önüme konan destelerdeki paraları sayar, seri numaralarının aritmetik sırayı takip edip etmediklerini kontrol eder, makineden pürüzlü çıkan paraları ayırıp öğütme makinesine gönderir, onların yerine aynı numarada paraların basılması için gerekli formları doldurur ve yetkililere teslim ederdim. İşim tam olarak bundan ibaretti. Charlie Chaplin’in sabahtan akşama kadar makine bandı üzerinde önüne gelen aletlerin civatalarını sıkan kahramanı gibi gülünçtü durumum. Tüm günüm birden yüze kadar saymakla geçerdi. Bitince baştan başlardım. Bazen değişiklik olsun diye yüzden bire doğru sayar, bazen de ortadan başlayıp, bir ileri bir geri giderek desteyi bitirirdim. Sonuçta zamana karşı ciddi bir yarışımız yoktu. Ekonominin rayında olduğu ve enflasyonun düşük rakamlarda tutulduğu yıllarda para basma işi ağır ağır yapılırdı. Kimsenin acelesi yoktu! Sonuçta dışarıdaki insanlara yetecek kadar para vardı piyasada. Bizim işimiz daha çok eskiyenleri yenileriyle değiştirmek, gittikçe zenginleşen ülkeyi yabancı para birimlerinin işgaline karşı korumak için bol bol Dong basmaktı. Hazine ülkeye giren Dolarları piyasadan çekip, karşılığında Dong basmaya karar verdiği zaman başımızı kaşıyamayacak kadar meşgûl oluyorduk. Bunun dışındaki zamanlarda darphanede hayat durgun bir suda rüzgârın etkisiyle ağır ağır ilerleyen ufak bir kayığın hareketine benzerdi. Pek az kişi birbiri ile konuşur, yere düşen bir kalemin çıkardığı gürültü o kattaki herkes tarafından duyulurdu.

Darphanede çalışan tüm diğerleri gibi ben de alışmıştım kendi dünyamı darphanenin dünyasından ayırmaya. Her gün ellerim milyarlarca Dong’a değdiği hâlde, bir kere bile bu paraların benim olabileceğini hayâl etmemiştim. Gerçi kolay değildi masanın üzerine yığılan onca parayı görüp de uçuk kaçık hayallere dalmamak. Ama benimkiler masum denilebilecek, herkesin düşünebileceği türden şeylerdendi. Mesela ufak bir uçak alıp dünyayı gezmek ya da Pasifik Okyanusunun ortasında bir ada alıp, üzerine kale inşa etmek gibi parası olanların bile yapmayacağı şeyleri düşler, bir türlü geçmek bilmeyen zamanı bu şekilde aldatmaya çalışırdım. Gündüz düşleri aynı zamanda sinirlerimin yatışmasına da yardımcı olurlardı. Öyle ki işyerinden çıkarken çantalarımızı, cüzdanlarımızı ve ceplerimizi didik arayan bekçiye bile kızmazdım aşırıya kaçıp, apış arama kadar ellerini götürdüğü zamanlarda. Sonuçta darphaneye girerken üzerimizde ne kadar para olduğunu bildirmemiz, girişte bekleyen görevlilerin defterlerine miktarı kaydettirmemiz gerekiyordu. İçeride yemek de dahil hiçbir şeye para harcamamız gerekmediği için evlerimize dağılırken de üzerimizde aynı miktarda para bulunması şarttı. İçerideyken kendi paramıza dokunmamız neredeyse yasak olduğu için darphanenin parasına aynı gözle bakamazdık. Zaten arkadaşlar arasında destelerle masalara konan milyarlar değerindeki banknotlara para demezdik. Kimileri ‘iş’ derdi, kimileri ‘mal’. Dolayısıyla kendi paralarımız ile darphanenin paraları ya da malları arasında ciddi bir ayırım, asla birbirine karışmayacak iki nehir gibi akan iki ayrı hayat vardı. Hayallerimi işyerinden çıkar çıkmaz unuturdum. Darphanede çalıştığım yedi yıl süresince bir kere bile rüyamda para görmemiştim. Bunda şaşılacak bir şey var mı bilemiyorum! Sistem dışardaki beni içeri sokmama izin vermiyordu. Dışarıdakinin de içeriye girmesine izin yoktu. İşyerinden çıkınca genelde akşam yemeğini yemek için bir yerlere takılırdım. Bazen arkadaşlarla yol kenarlarındaki ufak lokantalara takılır, saat dokuza kadar sanki zamanı başka şekilde öldürmek olanaklı değilmiş gibi yemek yer, bira içer, kağıt oynar, şarkı söyler ve seyrek olsa da yanımıza oturan konsomatrislerle gönül eğlendirirdik. Bu tip eğlencelerden o zaman da pek haz almazdım. O yüzden arkadaşların davetlerini genelde reddeder, motorumu kentin dışına, evlerin ve fabrikaların seyrekleştiği yerlere sürer, yol üzerindeki kirli bir lokantada karnımı doyurur, saat dokuz olmadan evime dönerdim. Çünkü hayatımın döngüsünü devam ettirebilmem için saat onda yatakta olmam gerekirdi. Bu kutsal kitapta yazılmış gibi ciddi bir kuraldı benim için. Mini etekli konsomatrislerin boşalan bardaklara şişedeki soğuk birayı boşalttıkları, masadaki herkesin zilzurna sarhoş olduğu akşamlarda bile ben saat dokuz olmadan mekânı terkeder, evime varır, banyomu yapıp dişlerimi fırçalar ve saat tam onda yatağa girerdim.

05 Haziran 2007

Kafka ve Murakami

5 Haziran 2006 – 19:14 – Ev

Kafka’yı Kafka yapan en önemli özelliklerinden birisi hiç kuşkusuz alabildiğine gülünç olmasıdır. Bir düşünelim! Gregory Samsa bir sabah uyanır ve kendisini dev bir hamam böceğine dönüşmüş olarak bulur. Daha ilk cümlede Kafka ciddi olmadığını, şaka yaptığını söylemektedir. Hatta ciddi olsa bile, o ciddiyetin etrafında dönebileceği bir gülünçlük payı vardır hikayenin özünde. K. hiçbir zaman varamayacağı bir şatoya ulaşmak için deli dana gibi dolaşır ortalıkta. Öyle ki bir akşam üzeri K. bulunduğu yerden artık bir işkence makinesine dönüşen şatoya bakarken, şatonun varlığından kuşku duymaya başlar. Yine aynı şekilde ‘Dava’da kahramanımız suçunu bilmeden yargılanır. Hep o aynı ironik gülünçlüğün arkasına sığınır Kafka. Ve bu sığınma ile içinde yaşadığı toplumdan, yalnızlığından, çocukluğunun her dakikasını cehenneme çeviren babasından ve hatta ele avuca sığacak şeyler yazamamış olmaktan intikamını alır. Kafka’nın bu gülünçük abidelerini günümüzde en iyi takip –taklit olmadığı kesin- eden modern bir yazardan söz etmek istiyorum. Bana kalırsa Kafka’yı anlamak için onu da bir nebze anlamak gerekiyor. Her ne kadar yaşadıkları toplumlar birbirlerine pek benzemese de sanırım Kafka’nın bir türlü varamadığı şatoya varmış bir yazar o.

“Wind-up Bird Chronicle”, “Sputnik Sweetheart” ve “Dance, Dance, Dance” gibi kitapların Japonyalı yazarı Haruki Murakami’den söz ediyorum. Dün akşam evde oturmuş, ‘Dance, Dance, Dance’den bir bölüm okuyordum. Romanın kahramanı –aynı zamanda anlatıcısı- olan kişi ise ben ilgili satırları okuyorken evinde oturmuş Kafka’nın “Dava”sını okumaktadır. Aramızdaki benzerlik yok denecek kadar az. O bir yazar. Kendisini kapitalist toplumun çarklarına ayak uydurmak zorunda kalmış, makineden farklı olmadığını düşünen bir “kar temizleyicisi” olarak görür. Çünkü yollara düşen karların birileri tarafından temizlenmesi gerekmektedir. Birilerinin lokantaları gezip, fotoğraf çekip, tatlarına bakılan yemekler hakkında yazılar yazması gerekmektedir. O da sevmese de bu işi yapar. Ben ise mesleğini severek yapan bir öğretmenim. O kitap okurken bira içmektedir. Ben demlediğim çayı şeker kalmadığı için acı acı içmekteyim. Böylece çayın da bira gibi bir tadı oluyor denilebilir. Ama ikimiz de kitabı bir yana sallayıp rahatlıkla uykuya dalacak kadar yorgunuz. Ertesi günün sabahı kapı çalınır ve kahramanımız kapıyı açar. Kapıda iki polis durmaktadır. Eve gelen polisler kahramanımızı karakola götürmek isterler. Bu sırada benim kapımı da birileri çalmıştır. Ütü yapmak için gelen orta yaşlı kadın kapıda dikilmekte, çeyrek İngilizcesi ile dün geldiğini ve beni evde bulamadığını söylemektedir. O karakola giderken ben evimde, pek de rahat olmayan koltuğumda bir sağa bir sola dönerek okumaya devam ettim. Bu sırada eve gelen kadın ütü yapmaya başladı. Karakola vardıklarında kahramanımız neden zorla karakola getirildiğini öğrenmek ister. Fakat polisler soruları önce kendilerinin soracaklarını söylerler. İlk soru kahramanımızın dün geceyi nasıl geçirdiğidir. Bir yandan sorgulama odasındaki masanın üzerindeki kül tablasının kaç yüzyıldır orada olduğunu düşünerek kahramanımız soruya net bir biçimde yanıt verir. “Evdeydim ve inanmayacaksınız ama Kafka’nın ‘Dava’sını okuyordum” der. Polislerin Kafka’dan haberleri yoktur. Soruşturma devam eder. Sonunda kahramanımız soruşturmanın amacını öğrenir ve başının ciddi anlamda belaya gireceğinden korktuğu için yalan söyleyerek sorgulamayı atlatır.

Murakami’nin romanlarının en büyük özelliklerinden birisi modern Japonya’yı derinlemesine anlatıyor olması. Genelde uçuk kaçık karakterlerle başlıyor hikayelerine. Her romanında mutlaka okumayı seven birileri var. Bunun yanında bu entellektüel karakterin karşısına çıkan, züppeliğiyle entellektüel karakteri şaşırtan, değiştiren, kendisine bağlayan bir genç kız da var. Romanın genel gidişinde kaybolmalar, sırra kadem basmalar, ortada hiçbir neden yokken öldürülmeler sıklıkla karşımıza çıkar. Bu yolla yazar irrasyonel bir yöntemi romanına sokmaya hep hazır görünür. Çünkü hemen her kahraman sorunludur ve sorunlarını çözmek için yalnızlığa, karanlığa ihtiyaçları vardır. Karakterlerden başka bir de olayların oluşum süreci, neden-sonuç bağlamını inkâra varan şok edici gelişmeler Murakami’nin önemli özelliklerinden birisi. Örneğin yazarın karanlık mekanlara, derin kuyulara, yüksek yerlere, ıssız adalara karşı ciddi bir hayranlığı var. Hemen her romanında bu yerlere bıraktığı kahramanlarını yalnızlık, özgürlük, modern yaşamın açmazları gibi konularda düşündürür, okuyucuyu yorucu ama bir o kadar da heyecan verici bir seyahate çıkarır.

Örneğin ‘Wind-up Bird Chronicle’da kuyunun dibine kendi rızasıyla inen kahramanımız orada günlerce oturur, benliğini, geçmişini düşünür, derinlemesine çözümlemeler yaparak okuyucuyu Calvino’nun hikayelerinin ardından kalan düşünsel boşluğa benzer nitelikte karmaşık bir duygu yoğunluğuna sürükler. Aynı tarz felsefi çözümlemeler ‘Dance, Dance, Dance’de otelin karanlık bir katında mahzur kalan kahramanı ile karşımıza çıkar. ‘Sputnik Sweetheart’da ise dev dönme dolabın en tepesinde unutulan kadın, kaldığı otel odasının penceresine gözünü diktiğinde, günlerdir kendisini takip eden adamın yine kendisiyle yatak odasında seviştiğini şaşkınlıkla izler. Tüm bu yalnız kalmalarda okuyucuyu beklenen sona hazırlamak gibi bir amaç yoktur. Çözümleme orada başlar ve biter. O anlık gelişmelerin izlerini ilerki bölümlerde görmemize rağmen ciddi etkilerini hissetmeyiz. Murakami an ile uğraşır ve asıl derdi trajik bir olayı gülünç hâle dönüştürüp, okuyucuyu duygusal dalgalanma ile yormaktır.

Başlangıçta sözünü ettiğim Kafka ile Murakami arasındaki benzerlikler saymakla bitmez. Ama sanırım ne Kafka’yı ne de Murakami’yi derinlemesine tanıyorum. Eğer bir aksilik çıkmazsa Murakami’nin bu romanından sonra, başka bir romanını (Kafka on the Shore) okuyacağım. Sonra da belki Ronald Hayman’ın “K: A Biography of Kafka” adlı kitabını bir daha okurum.

03 Haziran 2007

Söyleşi

İzinsiz Gösteri Dergisi ile yapılan kısa bir söyleşi...

Türkiye dışında Türkçe yazanlar ile Türkiye’de yaşayıp Türkçe yazanlar bence aynı sınıfa dahil edilemezler: Şöyle ki Türkiye ve Türkçe ile bağlarını koruyan Almanya ya da Batı Avrupa’da yaşayan yazarlarla senin gibi Vietnam’da yaşayan yazarların yazdıkları birbirlerinden dolayısıyla farklı olacak, yanılıyor muyum?

Bu kaçınılmaz bir farktır. Çünkü sonuçta her yazar farkında olsun ya da olmasın yaşadıklarını, etrafındakileri, kendi iç dünyasındaki çatışmaları yazar. Yurt dışında yaşayan her birey için dil tutunacak bir dal gibidir. Hele bir de etrafta Türkçe iletişime geçecek kişilerin olmaması kişiyi yazı ile özel bir ilişki kurmaya yönlendirir. Bir çeşit çaresizliktir yaşanan. Sonuçta insan kendi anadilinde konuşup yazarken daha çok mutlu olur, kendisini evindeymiş gibi hisseder. Ben aslında yazmaya Tayland’da başlamadım. İlk öykümü 1999 depreminden birkaç ay sonra yazmıştım. O zamanlar nasıl olduysa bir dergi öyküyü ele geçirmişti ve yayınlamıştı. Ben öykünün yayınlandığını dergi elime geçince öğrenmiştim. Öykü yazmaya pek hevesim yoktu! Bol bol okurdum! Bulduğum her şeyi, özellikle felsefe, sosyoloji kitaplarını okumayı severdim. Üniversitede Matematik öğreniyor olmam da buna katkıda bulundu diyebilirim. Sonuçta Matematik güzel olanla güzel olmayan arasında ayırım yapmanıza ciddi yardım edebiliyor. Konulara eleştirel bakmayı, hiçbir şeyi yeterli kanıt olmadan kabul etmemeyi öğretiyor. Bir de o yıllar üniversite yılları olduğu için umut doluydum. Şiir yazardım, edebiyat toplantılarına giderdim, arkadaşlarla bir araya gelip kitap okurdum. Okul bittikten sonra Tayland’a çalışmaya gidince birden kendimi bir dil çölünde buldum. Düşünün! İstanbul gibi bir kültür kentinden, okuyacak kitap bulmak için ikinci el kitapçılardan başka kaynağı olmayan bir Çang May’a gidiş! Okunacak kitapların sayısı sınırlıydı. İngilizce okumayı pek sevmiyordum. Bir yıl kadar sadece şiirle yetindim. Bir gün Türkçe konuşabilme yönüyle yalnız yaşadığım bir köyde –Samyan- Saat’i yazdım. Kimse bilmiyordu ama ben kendimi yazmıştım. Öyküyü İngilizce olarak kendisine özetlediğim İngiliz müdürüm bana Beckett’in de benzer bir öyküsünün olduğunu söylemişti. Ben Beckett’in adını ilk kez o gün duymuştum. Ardından öyküyü okuyan Ulaş bana bunun gibi iki öykü daha yazmamı, yazdıktan sonra da Gençlik Kitapevi’nin öykü yarışmasına göndermemi önermişti. Dediği gibi yaptım. Nasıl olduysa, sanki önceden tasarlamışım gibi İlahi Şaka’yı ve Palyaço’yu yazdım. Aylar sonra ikincilik ödülü kazandığımı duyduğumda artık ne yapacağımı biliyordum. Yazacaktım! Yalnızlığa, dil çölünde yaşıyor olmaya ve hatta çaresizliğe karşı silahımdı yazmak.

Öz olarak bu topraklarda yazmayı diğer topraklardakinden farklı kılan pek bir şey yok. Olabileceğine de inanmıyorum! Yazmak isteyen her insan hemen hemen aynı deneyimleri yaşar. Ve bir gün gelir yazmak ister. Yazmak, geride bir şeyler bırakma arzusu, insanlara bir ders verebilme, bir duygu selini tattırabilme isteğidir. Batı Avrupa’da ya da herhangi başka bir gelişmiş toplumda yaşıyor olsaydım benim öykülerim çok farklı olur muydu? Bu soruyu yanıtlamak kolay değildir çünkü insan bilemez yazmayı tetikleyen tüm etkenlerin neler olduğunu. Genel itibarıyla “evrensel” denilen türden insan üzerine yazdığım için büyük bir olasılıkla öykülerin genel kurgusu pek değişmeyecekti. Ama bunun yanında betimlemeler, karakterler, olaylar değişecektir. Sonuçta öyküyü okuyup bitiren okuyucunun zihninde kalan ne yer adlarıdır ne de betimlemeler. Geride kalan neden-sonuç bağlamında ilerleyen öykünün kurgusudur. Bana kalırsa dünyanın neresinde olursam olayım öykülerimin genel kurgusu hemen hemen aynı kalacaktır. Karakterlerin adları değişir, sıcak bir Mart gününü betimleyeceğime, soğuk bir Ocak akşamını anlatırdım. Ama vermek istediğim mesaj aynı kalır. Çünkü o mesaj içimde büyüyen, dışarı çıkmak isteyen, bir yerlerde benden özgür bir biçimde varolmak isteyen bir canavardır. İçimde bir kin varsa, o kin nerede olursam olayım etrafı yakacak derecede öyküden fırlayıp kendisini bulacak, kendisine yeni bir kimlik edinmeyi başaracaktır. Sonuçta Japon öfkesini Alman öfkesinden ayıran şey sadece ettikleri küfürlerdir. Aynı şey aşk için de geçerlidir. Kültürlerin ya da tarihin farklılaştırdığı aşklardan söz edebiliriz ama sonuçta her aşk öyküsü umuda, yaşama bağlılığa, sevgiye gönderilen bir mektup gibidir. Bakın tarih boyunca yazılmış aşk öykülerine! Hemen hepsi birbirinin aynısıdır. Sonları aynı olmasa bile, karakterlerin geldiği kültürel birikimler farklı olsa bile aşk öyküleri okuyucuda hep hüzünlü, hafif melankolik bir duygu dalgası oluşturur. Çünkü insan aynıdır! Sevgiye, sevmeye, aşka, dostluğa muhtaçtır! Bir Fransızın bir Vietnamlıdan aşk konusunda farklı olduğunu düşünmek saflık olur. Deneyimler farklı olabilir ama ihtiyaçlar az çok aynıdır.


Bir de orda aslında bir Avustralya Üniversitesinde çalışarak sadece Vietnam’ı değil daha pekçok farklı kültürü de yakından tanıma fırsatı buluyorsun, bunun sendeki etkileri neler?

Aslına bakılırsa şimdiye kadar bulunduğum tüm okullarda farklı uluslardan insanlarla çalıştım. Şu anda çalıştığım üniversitede de sanırım en az on beş farklı ulustan insan vardır. İrlandalı’sından, Malezya’lısına kadar hepimiz aynı amaç için bir aradayız. Kitaptaki Göz adlı öyküde böylesine çok uluslu bir yazıhanede çalışan paranoyak bir mühendisin hikayesi anlatılır. Çünkü zordur paranoyak olmamak! Kime, neden güvenebilirsin? Oysa ortada bağlanılacak tek bir ortak nokta vardır. Hayatımızı kazanmak, öğrencilere bir şeyler verebilmek ve bunu yaparken başka kültürleri tanıyabilmektir amaç.. İnsan böylesine çok kültürlü bir ortamda çalışınca doğal olarak kendi kimliğini unutup, var olduğunu sandığı bir üst kimliğe tutunuyor ister istemez. Sonuçta okulda herkes öğretmen. İster Taylandlı olun ister Amerikalı. Bizleri birbirimize bağlayan tek şey mesleğimiz. Dolayısıyla da genel itibarıyla konuşmalar eğitim, dersler, öğrenciler ekseninde geçiyor. Kimi zaman birileri size ‘Yahu, sen Türkiyelisin! Bize biraz ülkeni anlat’ deyince fark ediyorsun ki yabancıların arasında yaşadığın halde o yabancılığı üst kimliğe tutunarak yenmişsin. Anlatıyorsun ülkeni doğal olarak! Tarihten, siyasetten soruyorlar. Ben genelde konuyu dönüp dolaştırıp edebiyata getirdiğim için benden bıkmış da olabilirler. Okulda yazan arkadaşlar da var. Mesela sürekli erotik öyküler yazan ve yazdığı öykülerin altlarına müstear adla imza atan bayan bir İngiliz var. Güzel de yazıyor! Şiirsel bir tonu var. Ara sıra oturup, edebiyattan, yazmaktan konuşuyoruz.

Böyle bir ortamın en güzel yanı insanları oldukları gibi kabul etmeyi çabucak öğreniyor olmanız. Hoşgörülü olmayı, dünyaya farklı pencerelerden zorlanmadan bakabilmeyi, başkalarının gözüyle hayatı algılamayı öğreniyorsunuz. Size tuhaf gelecek ama uzun süre böyle bir ortamda yaşadıktan sonra tek kültürlü bir ortama girmekte zorlanıyorum ben. İnsanların o küçük topluluklarında başkaları hakkında ileri sürdükleri önyargılı düşünceleri beni hemen rahatsız ediyor. Bu biraz renkli televizyonu elinden alınıp, tekrar siyah beyaz televizyonu izlemeye zorlanan insanın durumuna benziyor. Bir kere alıştınız mı renklerin büyülü güzelliğine, siyahın ve beyazın her şeyi ikiye bölen ayrımcılığına alışmak zor olur.


Yeni kitabın çıktı Türkiye’de, belki seni eline daha ulaşmadı. Bu ilk kitabının heyecanıyla kitabın oluşma sürecini anlatabilir misin?

Kitap öykü kitabı olduğu için ciddi bir oluşum sürecinden söz etmek doğru olmaz. Son beş yıldır yazmış olduğum öykülerden seçilmiş on iki öyküden oluşuyor kitap. Öykülerin on tanesi Tayland’da, iki tanesi de Vietnam’da yazıldı. Nasip olursa kalanlardan da ikinci ve hatta üçüncü bir kitap çıkarabiliriz. Kitabın hazırlanma süreci başladıktan sonra üç öykü daha yazdım Vietnam’da. Onları sanırım ikinci kitapta görmek nasip olacak... Belki seneye bu zamanlar! 2008 Haziran gibi...

Heyecanlı mıyım? Tabii ki! Bundan kimsenin kuşkusu olmasın! Her yazar aynı değil midir ilk kitabının yayınlanması konusunda? Ben bu kitabı bir başlangıç olarak görüyorum. Bebeğin attığı ilk adımlar... İleride çok daha güzel işler başarabileceğime inancım var. Yeter ki azmimden ve kendime olan inancımdan ödün vermeyeyim. Yazarlık Orhan Pamuk’un tabiriyle ‘inat’ isteyen bir şey. İnatçı olmalısınız! Ancak bu şekilde yazmaya devam edebilirsiniz. Her gün bir sayfa yazmak, her gün deftere yarım sayfa ekleyebilmek, yazamadığın zaman acı çekmek, ıstırap duymak... Yazarlık bir çeşit işkencedir... Ben yeni yazmaya başlayan arkadaşlara Pamuk’un Nobel Ödülü aldığı akşam yaptığı konuşmanın metnini birkaç defa okumalarını tavsiye ediyorum. Orada Pamuk çok güzel anlatıyor insanın neden yazmak isteyebileceğini ve neyin bir insanı yazar yapabileceğini. Daha dün Jakkrit adında eski bir Taylandlı öğrencimle internet üzerinde muhabbet ediyorken, yazmaya özendiğini öğrendim. Ona hemen öncelikle okuması için birkaç yazar adı önerdim. Ardından da Pamuk’un konuşmasının İngilizce çevirisini gönderdim. Yazmaya yeni başlayan gençlere gıpta ile bakıyorum. Benim yaptığım hataları yapmamaları için de elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum.

Ve gelecekteki projeler: Neler yapmayı, yazmayı, yayınlamayı tasarlıyorsun?

Dediğim gibi! İkinci bir öykü kitabı zor görünmüyor. Sonuçta öyküler hazır. Sadece derleyip, toparlamak gerekiyor. Bir de tabii zaman gerek birinci kitabın sindirilmesi için. Bu yüzden aceleye gerek yok. En az bir yıl beklemeliyiz. İlk kitaba gelen tepkiler ikinci kitabı da haklı olarak etkileyecektir.

Gelecek adına tasarılarım var. Başladığım ve ilk beş bölümünü yazdığım bir roman var. Bu yılın kalan kısmında ve gelecek yılın ilk yarısında bu roman üzerine yoğunlaşacağım. Roman bitince de mutlaka yeni fikirler, yeni oluşumlar kafamda şekillenmiş olacak. Eğer yazarsanız bilirsiniz! Hiçbir yazar, ‘Tamam artık, tüm yazabileceklerimi yazdım, bundan sonra rahat ölebilirim.’ deyip emekliye ayrılmaz. Bakın Dağlarca’ya... İlerlemiş yaşına rağmen içindeki şiir hayvanını beslemekle meşgul. Zaten bir yazın insanı yazmayı bıraktığı anda ölmüş demektir...

02 Haziran 2007

Having Fun with Exam Papers

June 2nd 2007 – 17:56 – Home

I have just finished marking final exam papers. It has been a long marathon of boring readings and markings. Reading the same answer eighty times and putting a similar mark beside the answer all the time is a sort of torture as well. However I have no right to complain about marking since it is part of my job and it is an indispensable thing in terms of assessment. In fact marking exam papers can also be fun sometimes!

Last night I worked until 1 am so that I can leave only 10 more papers to today. I did! Although lots of distraction tried to stop me and I was so tempted to take action against my own targets, I achieved to stay awake until 1 am. I realized that the speed of marking is decreasing by the elapsing time. If I mark five papers in the first one hour, then in the second hour this number drops to four or even three. The third one hour period might yield one or two papers at all. The main reason for the deceleration must be exhaustion due to the reading same things over and over and paying attention to the grammatically wrong sentences or algebraically inconsistent mathematical equations. I did not deduct any point for the grammar mistakes as long as the sentence is semantically correct and gives me the right idea. I cannot blame students for the grammar mistakes they did since it is their second language. I would not be able to imagine myself taking a Statistics exam in Vietnamese! I would definitely fail! While marking papers and noting the most common mistakes, I also fabricated possible errors I have had in my recent IELTS test. I talked about the “inflection” point for an analysis of a graph. What if I spelled “inflection” wrong and made a big mess about the statistical analysis… A sentence like “The inflection on the curve stops her (UK) to reach the climax point” can easily turn to “An infection on the curve stops her to reach the climax point” or “An injection on the curve stops her to reach the climax point” …

One can have fun with marking! It is not easy but still not impossible! When I woke up today morning at 8 am, even before having my simple breakfast of eggs, bread and coffee, I wanted to mark a few more papers. It might be good to start the day with marking. Why not! It is a mental exercise and it opens up one’s mind in terms of finding errors and being just. After getting to bed at 1 am last night, I could not sleep well. I was marking papers all night, correcting, ticking on the papers, writing notes on another paper, crossing out, laughing at funny answers, and drawing hanging man beside a wrong answer, hesitating to give an extra five points for a partially correct answer, crying while seeing the sum of all points does not reach up to 50% and even talking with the owner of the exam paper. It lasted all night and it was really colorful. These things happen to me a lot! Whatever I work on before sleeping, I continue doing it all night during my sleep. When I used to work on school timetables for the high school I worked in Bangkok, whenever I stop working in the evening and went to bed straight, all night I continued playing with Excel boxes and colors assigned to each teacher on the spreadsheet. It was like playing Tetris and suddenly when you close your eyes, those shapes don’t stop dropping from the ceiling. Hopefully I am not a narcoleptic! I can still differentiate the dreams from reality and when I wake up I know where the movie ended. Sometimes I also believe that every good writer must be a little bit narcoleptic. He or she must believe that dreams are true so that he or she can make others believe his/her dreams are real and why he/she wrote them as if they are real. A good novel is nothing more than an attempt to convince others that your dreams are true. Especially South American writers are more closed to this kind of definition. They write their dreams with an enormous power that the dream or the magic becomes real. That is why we call Latin American literature as “magical realism”. Who can stay untouched after reading “One Hundred years of Solitude” or “Blindness”. Although they look like dreams or imaginations, they are actually as real as Dostoyevsky’s “Crime and Punishment” or Tolstoy’s “Anna Karenina”. Anyway, in this case being narcoleptic is not as good as being a writer! Imagine that I dream I have finished marking, entered all the exam scores to the grading sheet and did the moderation. Then next morning I am at the airport waiting for the flight which will take me to white sands of Ko Chang! But in real, nothing is completed! Dream is dream, real is real! Time to wake up! I don’t want to be embarrassed like Sarah in Jonathan Coe’s novel “House of Sleep”. She thought she moved the footnotes from the article but actually it was all dream. Next month her boyfriend lost his job and the magazine he worked has been sued by Pope, prince of England and four more influential figures. It was all because of her narcolepsy. Funny ending though, a little bit cruel for Sarah!

After having breakfast I put one of the Mozart CDs to the player. It was Marriage of Figaro at the beginning. I said to myself “what a good start!” and continued my fight with papers. One of the most amazing mistakes done by students is logical inconsistency. Most of my students think that “if A then B” is equivalent to “if not A then not B”. I don’t know where they got this idea from but this wrong logical implication cost them a lot. They also kept making mistake of “assuming” the normality of population. Even though the question clearly says that the population is normal, they want to assume it! This must be effect of memorizing the sentences instead of understanding them. They don’t want to accept the fact! Assuming may sound better for some but not in this case. Besides this, almost 30% of my student spelled “assume” as “assumpt”. If I had different variations, I would think that they don’t know how to spell “assume” but there was no any other kind of misspelling. Either “assume” or “assumpt” were all on the papers. I wondered that they studied same notes or same book which leads them to this misspelling… How can we explain this? There must be other ways to misspell a word, right?

Another fun paper was saying this: Because the population is normal, we don’t have to “scare” about the sample size. Well! Well! Well! What can I say? You might think of sample size is a kind of monster so that it will scare you once it gets too big!!! And even the sample size gets to big, no need to worry because we have a normal population which waits to protect us. You are right! But I guess this poor student meant “Because the population is normal, we don’t have to “care” about the sample size.” That little “s” made me laugh a lot! Thank you! Whoever you are! There were also so many misusages of the words of variation, variable, variance, variability and variant. One student wrote about “standard variation” and used the same word in different pages. I thought he meant “deviation”… Another misusage was sample and sampling. That is why they wrote sample is normally distributed instead of sampling distribution of means is normal. Some even wrote that “We are 95% confident that sample mean is between … and … “ instead of “We are 95% confident that population mean is between … and … “ Should I also mention the one who wrote “regression region” instead of “rejection region”? Or the one who wrote “significantly positive” rather than writing “strongly positive”.

On another paper I saw this: The student calculated the probability of revenue of the health clinic will exceed a certain amount. To calculate the probability that exactly in three weeks of a month the revenue can exceed the same amount, he multiplies the first number by three. Well, this is a fine mistake but not unpreventable! Because after he multiplied it by three, he got a 1.149. Then here he must see that something is wrong! How can a probability value become more than 1? He does not worry about it! That is Math he might have thought! Actually this is a big problem! A good student can feel the mistake before ending the question. One student calculated standard deviation so high that it is almost twice the range! Well! Any reasonable person knows that standard deviation is usually a small number comparing with range. Another student copied my notation of distance between two quartiles but apparently he did not understand the notation. Instead of subtracting small number from big one to find the distance, he has multiplied them. The result was satisfactory since he got the direction of skewness correct but with a weird (and a new) method.

I have mentioned algebraic disasters and there were so many on the exam papers. Should I teach my students that a/(b/c) is not equal to a/b/c? I think this is something they are supposed to learn at high school, or even middle school. I have studied “order of operations” in grade 8 and since then I did not forget how the brackets make our life easier! Another big algebraic problem was forgetting the position of the parenthesis or totally ignoring it before taking squares. This of course caused big troubles.

Some students were actually very lucky. They have made two mistakes such that those two mistakes somehow cancel each other and lead the operations to the right answer. It was amazing to see how the math works in a case like this but of course student did not get much share from my amazement! He lost the points and I laughed at the numbers dancing before my eyes.

At the end I have finished marking before 3 pm while listening to Mass Requiem from Mozart. I went to school, entered the grades. While entering the grades to the grade sheet, I have realized that some of the papers I have marked are not actually mine. They were from other groups. At least 10 students wrote their group numbers or their teacher’s name wrong. I got a paper it says “Blaise” at the blank which is for teacher’s name. The funny thing is there is no Statistics teacher called Blaise in this semester. He taught Statistics last semester. When I told him that “you have a Statistics paper to be marked because there is your name on it”, he supposed a paper left from last semester, he forgot to mark and now he needs to do it. Some students wrote that they belong to group 10 or 11. We don’t have group 10 or 11. I spent almost half an hour to find out who is in which group by checking their numbers one by one on SRS lists. In fact one student wrote his number wrong so it took me more than 10 minutes to realize that his number does not exist in the whole lists.

Anyway, the day is over… I again turned to English in my blog but this is an exception. I want my students and other Statistics lecturers also read this. They can even contribute it and we can have a list of common and funny Statistics mistakes. It might help prospective Statistics students to be aware of them and not to repeat.

Tomorrow I will continue writing in Turkish… There are things in my mind which have been waiting for last 4 days. I stopped writing because of the exam papers but now I have no more excuse… Back to work!

28 Mayıs 2007

Vietnam'dan Mektuplar 76

28 Mayıs 2007 – 21:08 – Ev

Aklımda hakkında yazılacak hiçbir şey yok. Yarım saattir odanın içerisinde dönüp duruyorum. Biraz şınav çektim, ağırlık kaldırdım. Az kaldı bilgisayarı kapatıp, sabah başladığım Murakami’nin romanını okumaya devam edecektim. Ama sonra içimdeki sese kulak verip, olası tembelliğimi yendim. Azıcık da olsa, çok değeri olmasa da, her gün en az bir sayfa yazmalıyım. Üniversitede okurken namazın fıtrat olması diye bir kavramdan bahsedilirdi. Hani kaçırınca azap çekmek, yokluğuna dayanamamak gibi bir duygu. Yıllarca namaz kıldım ama bir türlü namaz fıtratım olmadı. Hep aynı tembellikle yanaştım namaza. Dersten çıkıp, camiye koşarken de, sınava geç girme pahasına Akşam namazını çabucak kıldığım zamanlarda da, koltukta televizyona bakarken uyuyup yatsı namazını alel acele kılıp yatağa atlarken de namaz fıtratım olmamıştı. Hep benden ayrı, hep yapılması, bitirilmesi gereken bir iş olarak göründü bana namaz. Orada bekliyordu işte! Kaçmanın bir yolu yoktu! Kaçırınca üzüldüm ama kahrolmadım, kazasını kıldım. Şimdiki durumum da o zamanki durumumdan farklı değil. Namazın yerini yazı aldı. Kaçırınca kazasını yapmaya çalışıyorum. Yazamayınca sinirleniyorum, dertleniyorum. Ama yine de kaçırıyorum!

Evet! Bitiremedim Naipaul’un “Among the Believers”ını. İran yolculuğu bittikten sonra okuma hevesim kırıldı. İran gibi dev bir kültüre sürekli yukardan bakıp, hiçbir şeyi beğenmeyen, kendisini darı tüm İranlıları tavuk zanneden bir yazar Naipaul. Alabildiğine korkak, alabildiğine cahil! Ve alabildiğine oryantalist! İran edebiyatı ve kültürü hakkında en ufak bir bilgisi olmadığı da zaten tavırlarındaki bilmişlik, beğenmemişlik ve hakarete varan eleştirilerden anlaşılıyor. Üzerinden otuz yıl bile geçmemiş bir kitap olmasına rağmen içeriği açısından bana göre üçyüz yıllık kitaplardan daha demode. Çünkü yazarın sevdiği, bildiği, övdüğü tek bir uygarlık var. O da batı uygarlığı. Gözlüklerini çıkarmıyor ki görsün burnunun dibindeki doğuyu. Varsa yoksa demokrasi, bilim... Bunlara hepimizin saygısı var! Ama bir uygarlık içinde bulunduğu koşullar ile anlaşılır ancak. Fatma Özdirek hanım ne de güzel anlatıyor İran’ı sırf İran gezileri için hazırladığı sayfasında. Naipaul’dan daha inançlı olduğunu zannetmiyorum Fatma’nın. Onun en büyük farkı insanları sevmesi, onlara değer vermesi, anlamak için çabalaması. Naipaul sevmiyor, yargılıyor, bıçak gibi kesip atıyor kendi düşünce dünyasında mükemmel olarak tanımlanmış öğelere uymayan her şeyi. Oysa ne kadar da sevmiştim kendisini “A Bend in the River”ı okurken. Bir Afrikalı olsaydım beğenmezdim belki de! Zordur böyle şeylere karar vermek. İnsan dünyaya ikinci defa gelmiyor ki hissetsin Afrikalı olmanın ne demek olduğunu. Nasıldır acaba Afrikalı olmak? Yüzyıllardır sömürülen, kandırılan, yeri geldiğinde köle gibi satılan, öldürülen, sürgün edilen, her türlü zenginliği elinden alınan bir milletin çocuğu olmak çok farklı olsa gerek. Anlayabilir mi bir batılı bunu? Ya da bir Türkiyeli, bir Japonyalı?

Dün sabah Virginia Woolf’un “The Waves” adlı romanını aldım. Woolf’un “Kendine Ait bir Oda” adlı kitabını okumuştum yıllar önce. Üniversite hayatı boyunca kendisine ait bir odası hiç olmamış bir delikanlı için kaldırılamayacak kadar ağır gelmişti kitap. Ne demekti insanın kendisine ait bir odasının olması? Kapıyı kapattığında kendisi ile başbaşa kalması mı? İçindeki sesi dinlemesi, kendisini tanıması ve beğenmediği yanlarını yontup, kendini dış dünyaya hazırlaması mı? Kötülüklere, yani nefsine boyun eğmesi mi? Yoksa mucit olup çıkması mı? Ne olurdu yirmi yaşında bir insan tek başına bir odada kalsa, kendi kişisel dünyasında arzuları ile görevleri arasında denge kurmayı öğrense, yaşamını idare etmeyi kafasına koysa, dümeni eline geçirse ve gemiyi dalgalara doğru sürüp, dalgalarla boğuşmaya alışsa! Çok mu şey istemiş olurduk? Hayır! Olamazdı! Gençler damarlarındaki azılı kanın nereye akacağına karar veremeyecek kadar toy ve deneyimsizdi. O ancak büyüklerin yol göstermesi ile yolunu bulabilir, kendinden büyük abileri/ablaları ile kalarak yaşamayı, ayakta durmayı öğrenebilirdi. Hem sonuçta karar vermemeye karar vermek de bir çeşit karar değil miydi? Ölçü kesindi! Satın alacağın ayakkabının rengini bile soracaksın abine? Sorardık! Memleketimizde kaç gün kalacağımıza başkaları karar verirdi. Hangi kitabı okuyacağımıza, hangi evde kalacağımıza, hangi oda arkadaşı ile karşılıklı yataklarda uyuyacağımıza, hangi okulu seçeceğimize, okulu ne zaman bitireceğimize, okulda kimlerle arkadaşlık edeceğimize başkaları karar verirdi. Öyle ki zaman geldi, karar vermenin ne demek olduğunu unuttuk –ya da hiç öğrenmeye fırsatımız olmadı- ve kararların başkaları tarafından verilmelerine bir zamanlar şikayetçi olmamıza rağmen, azıcık büyüyüp, burnumuz suyun üstüne çıkınca, başkaları adına karar vermeye başladık. Salgın bir hastalıktı bu! Ya itaat edeceksin ya da başkaları sana itaat edecek. Kısır ama mutlu bir döngüydü. Fanusun içinde kaldığın sürece sorun yaşamazdın. Peki ya fanusun dışı? Var mıydı öyle bir seçenek! Örnekleri çoktu fanusun dışının! Beğenmez, eleştirir, kıyasıya yerden yere vururduk fanusun dışındakileri. Biz ve ötekiler vardı. Aradakiler, yani sallanan bir diş gibi sırıtan üçüncü güruh araftakilerdi. Onlar fanusun içini tatmış, beğenmemiş ya da beğenilmemiş ve soluğu dışarıda bulmuşlardı. Ehl-i araf genelde zincirini koparmış köpek gibi saldırırdı sağa sola! Onları okulda, bahçede, kantinde kızlarla konuşurken görür ve yadırgardık, ellerindeki sigaraya bir anlam veremez ve yadırgardık, uzayan saçlarına iğrenerek bakar ve yadırgardık. Onlar özgürlüklerini yaşar, biz biraz kıskançlıktan, biraz da adet olsun diye yadırgardık. Çünkü biz mükemmeldik, onlar düşmüşlerdi. Onlara yardım etmeliydik. Edemiyorsak yadırgamalıydık. İmanın en zayıf noktası bu değil miydi?

Gerçi son yıl bir odam olmuştu! Benim de sonunda burnum suyun üzerine çıkmıştı. Etraftakilerin abi dediği, ne yaptığını ne dediğini bilmeyen, ama deneyimli, çarklardan geçmiş, tabir yerindeyse ‘çekmiş’ birisi olmuştum. Hak ediyordum artık bir odayı. Çünkü kendisine güvenilen birisi olmuştum. Ne okusam yeriydi, ne söylesem bir yolunu bulup, ters takla atıp, kendimi haklı gösterebilmenin yolunu öğrenmiştim. Benden öncekiler de öyleydi. Bu yüzden suçluluk duymuyordum. Sonunda ben de bir odaya sahip olabilecektim. Kitaplarımı duvardaki raflara koyduğum, dolabımda Heidegger’i ve Marks’ı sakladığım bir odam olmuştu. Penceresi apartman boşluğuna bakan, ışığı açmadan 24 saat boyunca hiçbir şeyin okunamayacağı bir odaydı bu. Odamla gurur duyardım, çoğu zaman kapısını kitlerdim. Ben yokken kullanmalarına izin verirdim ama ben evdeyken kolay kolay boşaltmazdım. Bol bol okurdum... Hatta ilk yazı denemelerimi bu odada yazdığımı hatırlıyorum. YTÜ’de okuyan Matematikçi bir arkadaşa okutmuştum yazdıklarımı. Beğenmişti... Ne Heidegger’i ne de Marks’ı derinden okuyup, anlayabilmiştim ama onları dolabımda bulundurmak Zapotekvari bir isyan duygusu uyandırıyordu içimde. Gizli işler çeviriyor duygusu veriyordu o kitapları dolapta, elbiselerin arkasında saklamak, evde kimse yokken ya da akşam geç vakitlerde sessizce okumak. Oysa kimsenin taktığı yoktu Marks’a ya da Heidegger’e. Okuman gereken kitapları okuduktan sonra kimse ne okuduğuna karışmazdı. Ama önce en önemli kitapları okumalıydın. Yoksa başın döner, yönünü bulamazdın. Buna inanmazdın! Yürüdüğün yolun ne olduğunu bildiğini iddia ederdin. Kimsenin seni imanından edemeyeceğini söylerdin.

Şimdi bir odam değil, bir evim var. Dawkins’in kitabını başköşeye koyabildiğim ufak da olsa bir kitaplığım var. Yazılarımı yazabildiğim bir bilgisayarım var. Ne kitaplar, ne oda, ne de ben aynıyım artık. Yalnız aynı olan bir şey var ki ben halen neden bu aynı şeyden vaz geçemediğimi anlayabilmiş değilim. O zamanların Ali’si Abdussamed’den Meryem, Yusuf ve Isra dinlemeye bayılırdı. Şimdinin Ali’si de Abdüssamed’den Yusuf ve Meryem dinlemeye bayılıyor. –Isra’yı Mustafa Ismail daha iyi okuyor- Düşünceler, inançlar değişti ama Kur’an dinlemeye olan bağlılığım değişmedi... Kimbilir belki ilerde değişir... Ya da ölene kadar bir zevk olarak kalır Meryem’i dinlemek. Şu anda bile, bu satırları yazıyorken Yusuf dinliyorum... Ne buluyorum kuyuya atılan Yusuf’un hikayesinde bu kadar? Yoksa kendisini gönüllü olarak kuyunun dibine atmış birisi olarak kaderim mi kuyunun dibindeki diğer masumu sevmem ve hikayesini tekrar be tekrar bıkmadan dinleyebilmem?

27 Mayıs 2007

Vietnam'dan Mektuplar 75

27 Mayıs 2007 – 12:01 – Ev

BOMBA.JPG

Dün akşam eve geldiğimde yağmur yeni başlamıştı. Hemen balkona koşup sabah astığım çamaşırları topladım. Gömleklerin alt kısımları ile pantolonların paçaları henüz tam olarak kurumamıştı. Biraz daha kurusunlar diye evin içinde elbiseleri asacak yer aradım. Çok geçmeden de buldum! Elbise askılıklarının çengellerini asma katın demirlerine geçirdim. Böylece asma kattan aşağıya sarkan elbiseler açık olan fırıldağında yardımıyla kısa sürede kuruyacaklar, yarın sabahki ütü merasimine hazır olacaklardı. Bir süre odanın ortasında dikilip elbiseleri izledim. Giriş kapısının ve mutfağın ışıkları açık olduğu için havada asılı “pi bop”* gibi duran gömleklerin ve pantolonun gölgesi bir hayalet gibi perdenin üzerine düşüyordu. Fırıldağın oluşturduğu rüzgar ile dans eder gibi hareket eden elbiseler evin içerisinde gölgelerin hakimiyetini haykırıyorlardı. Gölgelerin varlığından korktuğumdan mı yoksa iki de bir hareket edip dikkatimi dağıtmalarından çekinmemden mi bilmiyorum, onlardan kurtulmak için çareyi evdeki tüm ışıkları kapatıp, sadece bilgisayarın tepesindeki çalışma lambasını açmakta buldum. Bu şekilde odada var olan tek gölge benimkisi oluyordu. O da tamamıyla benim kontrolümdeydi.

Bilgisayarı açtım. Birkaç gün önce Ankara’da patlayan bomba üzerine adamakıllı bir haber, suya sabuna dokunan yorumlar okumak istiyordum. Hemen tüm gazetelerde katilin güvenlik kamerasına yansıyan son resmi vardı. Resmi daha önce de görmüştüm ama nedense nispeten karanlık denilecek odada, belki de yalnızlıktan dolayı, o gencin kameraya son bakışında bir hüzün, tuhaf bir melankoli hissettim. Bir boşluğa bakar gibi bakmıştı kameraya! Bir boşluğa, belki birkaç dakika sonra yuvarlanacağı sonsuz derinlikteki lanetli kuyuya bakıyordu. Umut yoktu gözlerinde! Sanki anlamamıştı sorulan soruyu da “tekrar eder misiniz?” diyordu. “Bu hayata bir daha gelirsem” diye başlayan cümlelerle ilgilenmediği açıktı. Öyle boş fantezilerle ilgilenmeyecek kadar gerçekçi ve doluydu. Aramıyordu! Aramaktan bıkmıştı! Bulmak istemiyordu! Belki de bulduğuna inanmıştı. Hiçkimse olmamaktan korktuğu için bir katil olmayı yeğlemişti. Dava ne olursa olsun öldürülen masumlar olduğu sürece yapılan her eylemin katliam olarak sayılacağına inanmıyordu. İnandığı, inandırıldığı başka bir şeyler vardı: Ancak kanın bıraktığı iz ses getirebilirdi. Sonun geldiğini kabul etmişti. Kendisiyle birlikte altı masumun kanına girecek, ses getirecek, devrim şehidi olacak, kendisini oraya gönderen, bedenine bombaları bağlayan takım arkadaşları tarafından kahraman ilan edilecekti. Oysa bütün bir millet, kendi ailesi de dahil olmak üzere, lanet edecekti onun yaptıklarına. Birkaç dakika sonra öldüreceği, yaralayacağı insanlar pekâlâ arkadaşları olabilirlerdi, sevdiği kız olabilirdi, annesi ya da babası olabilirdi. Böyle bir durumda da çeker miydi bombanın pimini! Acaba sevmiş miydi bir kızı? Özlemiş miydi bir kızın sıcak ve yumuşak bedenini? Yoksa inandığı dava yasaklamış mıydı bir kızın bedenini arzulamayı! Öyle ya! İnsan iradeli olmalı, arzularına yenilmemeliydi. Kanın getireceği adalete inanmak akıllılık oluyordu da aşka inanmak iradesizlik...

Filistin’de ya da Irak’da işgalcilere karşı direnen canlı bombaların cennet vaadiyle cesaretlendirildiklerini, Kur’an’ın o akıllara durgunluk veren şiirsel musikisi eşliğinde kendilerini ölüme hazırladıklarını herkes biliyor. “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz.” diyen Kur’an şehitleri peygamberlerle aynı seviyede anarak onları cennetin en güzel imkânları ile müjdelemiştir. Dinin gücünün bu genç teröristlerin zihninde ne derece yer ettiğini anlamak için haberleri izlemek yeter. Ya da bu konuda hazırlanmış bir sürü kitap, film, haber programı bulmak zor değildir. Bunlardan bir tanesi geçtiğimiz ay izleme fırsatı bulduğum Hani Abus-Said’in yönettiği “Paradise Now”. Cennet düşüncesi ile cesaretlendirilen bu insanların yaptıklarını tasvip etmesem de –Sonuçta ardında yatan neden ne olursa olsun öldürmek kötüdür. Öldğrmek için bir davayı bahane olarak göstermek daha da kötüdür ve davanın adını kirlettiği gibi haklılığını da ortadan kaldırır.- eylemlerini anlamakta zorluk çekmiyorum. Çünkü onlar sona hazırlamıyorlar kendilerini, tam tersine yeni bir başlangıca, her şeyin daha güzel ve daha rahat olduğu yeni bir dünyaya gidecekler, orada kendilerine “Dünyada yemeyip sakındıklarınızı şimdi yeyin, için, afiyet olsun” diyen ilahi sese eşlik edecekler, ara sıra aşağıya, doğup büyüyüp, çocukken çelik çomak oynadıkları işgal edilmiş vatanlarına bakıp hüzünleceklerdi. Ama Ankara’da patlayan bombanın taşıyıcısının cennete inandığını düşünmek saflık olur. Bu durumda o son bakışın, bir boşluğa doğru olmasını yadırgamamak gerek. Öyle bir boşluk ki gerisi yok! Karanlık üzerine karanlık! Mutlak anlamda bir sessizlik, mutlak anlamda yokluk. Belki de katil cennete inanmasa bile cehenneme inanıyordu. Bu dünyanın cehennemin kendisi olduğuna inandığı için sonsuz boşluğu tercih etmişti. Belki de bilmiyordu cehennemi cehennem yapanların içindekiler olduğunu. Tıpkı kendi varlığının altı masumun hayatını bir hiç uğruna sonlandıracağını biliyor olmasının onu cehennemin varlığından sorumlu yapması gibi...

Gazetelerde ölen altı kişinin resimleri ve kısa hayat hikayeleri de vardı. Birisi askerden yeni gelmiş, diğeri evlenmeye hazırlanıyormuş, bir genç kız ailesinin geçimini sağlıyormuş, orta yaşlı bir memur beynindeki tümörü yıllar önce yenmiş, bir diğeri “tam takır” bir delikanlıymış. Hepsi de her zamanki doğallıklarıyla o günkü işlerini yapıyorlardı. Oysa ülkenin bağrında büyüyen, bir türlü iyileşmeyen tümör bu orta yaşlı memuru da yanındaki beş diğer masumla birlikte avlayacaktı o akşam girdikleri pasajda. Katliamdan sonra her zamanki gibi devlet büyükleri birlik ve beraberlikten bahsedecek, vatandaşlar yollarda yürüyecek, birkaç kişi hükümeti istifaya çağıracak, güneş gözlükleriyle halka yukardan bakan ve her şeyi olduğundan farklı görmeyi seven devlet erkanı tüm bu eleştirileri kulak ardı edecek, terörü bir daha lanetleyecek ve bir sonraki hain saldırıya kadar bizleri bu olayı unutmaya davet edeceklerdi. Bunlar hep bildiğimiz, gördüğümüz şeyler olduğu için şaşırmıyoruz artık. Bataklığı kurutmak yerine her fırsatta sivrisinek avına çıkan, genç ve deneyimsiz askerleri dağlarda şehit veren, otuz yıldır durmak bilmeyen bir salgın hastalık gibi ülkenin her yerine yayılan bu beladan kurtulmak için yöntemli çalışmayan yetkililerim hiç mi suçu yoktu bu altı masumun katliamında? Yoksa biz yine görünmeyen dış güçleri lanetleyip, Amerikanın uşaklarını yerden yere vurup, birlik ve beraberlik yeminleri edip yola devam mı edeceğiz?

Yine gazetelerde katilin geçmişi ve ailesi hakkında pek çok bilgi vardı. Daha önce farklı tarihlerde yasadışı gösterilerde bulunmuş, bir süre hapis yatmış, polisle çatışmaya girmiş. Ailesinden de dört kişinin intihar ettiğini yazıyordu bir başka haberde. Bu durum bana 15 Kasım 1959’da Kansas’da Clutter ailesinin dört üyesini canice öldüren Perry Smith ve Dick Hickock’un öyküsünü hatırlattı. Truman Capote’nin “In Cold Blood” romanıyla ölümsüzleştirdiği bu katillerden Perry Smith’in de ailesinden iki kişi intihar etmişti. Smith idam edilmek için darağacına çıkarıldığında son sözleri “Burada ailemden kimse var mı?” olmuştu. Yoktu! Kızkardeşi gelmemişti idamı izlemeye. Çünkü korktuğu şey kardeşinin ölümü değil, kardeşinin kendisiydi. Ondan nefret ediyordu! Smith de bir bakıma kızkardeşinden nefret ediyordu. Bunu sorgulama sırasında, Clutter’ların evine girdiklerinde kendi kızkardeşinin de orada olmasını ne kadar arzu ettiğini söylediğinde anlıyoruz. Yani kızkardeşi orada olsaydı onu da öldürecekti. Peki Ankara’yı kana bulayan bu katil de nefret ediyor muydu ailesinden ve herkesten? İnsan ya sevdiği için öldürür ya da nefret ettiği için. Gerçekten de inanmış mıydı pimini çektiği bombanın davasına hizmet edeceğine?

Bir süre daha haberler arasında gezinip, tekrar o siyah-beyaz resme takıldım. Nedenini bilmesem de umarsız bir çözüme ulaşmış gibi kameraya bakan o gözlüklü yüzü bilgisayara kaydetmek istedim. Resmi bilgisayara kaydetmek için, resmin üzerine fare ile yaklaştım, sağ tuşa tıkladım. Resmi nereye kaydetmek istediğimi soran pencere açılınca, gazetenin ya da resmi yayınlayan ajansın resim dosyasına verdiği ad ile karşılaştım. Resim dosyasının kayıtlı adı bomba.jpg idi. Belki de katile verilen son addı bu. Acaba hiç düşünmüş müydü adının bomba olarak sağa sola kaydedileceğini? Genç bir insan akilli.jpg ya da yakisikli.jpg ya da basarili.jpg olmak istemez miydi? Hadi bunlar idealist insanların basit gördüğü sıfatlar diyelim. Peki ya, mucit.jpg, sevgili.jpg, mezun.jpg, yazar.jpg, sair.jpg... Olamaz mıydı? Bal gibi de olurdu! Ama o bomba.jpg olmayı tercih etmişti... Ya da başkaları onun yerine kendisine bu adı uygun görmüştü. Kan ile barışın geleceğine inandırılmış, masumların canlarıyla kendi davasının bayrağını sancağa çekebileceğine ikna edilmişti. Açılan pencerenin ardından resme bir daha baktım ve “iptal” tuşuna basıp resmi kaydetmekten vazgeçtim.

Bilgisayarı kapatıp ışıkları tekrar açtım. Hayaletler ışıkları açar açmaz tekrar belirdiler perdenin üzerinde. Toplam altı gömlek ve bir de pantolon vardı havada sallanan. Tıpkı altı masum ve bir katil gibi bakıyorlardı birbirlerine. Gömlekler canlanmak istercesine dans ediyorlar, çırpınır gibi oldukları yerde kıprışıyorlardı. Geri gelmek istedikleri, kaldıkları yerden alışverişlerine devam etmek istedikleri açıktı. Geride kalan, ışıktan ve rüzgardan en az nasibini alan siyah pantolonun umurunda değildi gömleklerin çabası. Orada, her şeyin ve herkesin gerisinde, yapmış olduğu işin kirli gururuyla kendinden geçmiş, gözlüklerin arkasında gizlediği yaşama arzusunu kendi elleriyle öldürmüş, sonsuza kadar adıyla birlikte anılacak “bomba” kelimesini hak etmiş olmanın verdiği kin dolu bir yüzle bakıyordu etrafa. Pişman değildi çünkü pişman olmak zayıflığın göstergesiydi. O anda ben, gömleklerin bu çılgınca danslarını izlerken, neden bazen altı artı birin yedi etmeyeceğini anladım. Yapıldıkları malzemeler aynı olsa bile, iplikleri ve düğmeleri birbirlerine çok benzeseler bile, aynı makinede yıkanıp, aynı demirlerde kurumaları için asılsalar bile toplayınca altı artı bir yedi etmiyordu bazen. Manzarayı ve anımsattıklarını daha fazla devam ettirmemek için çamaşırları toplayıp, ütü masasının üzerine koymaya karar verdim. Gömlekler kurumuştu ama gerideki pantolonun paçaları halen ıslaktı. Belki de hiç kurumayacaktı. Gömlekleri topladım, ters çevirdim, ütüye hazır hale getirdim. Pantolon ise orada asılı kaldı. Sabaha kadar, açık kalan mutfak ışığının perdede meydana getirdiği kendi gölgesine mağrurca bakarak ait olduğu yerde sallanmaya devam etti...

* Pi bop: Tayland’da, insanların çoğunluğunun var olduğuna inandığı, sadece gövdesi ve başı olan, savunmasız insanların iç organlarını yiyerek beslenen bir hayalet.

25 Mayıs 2007

Vietnam'dan Mektuplar 74

25 Mayıs 2006 – 20:40 – Ev

Yabancı olarak size tuhaf gelen bir davranış hakkında o toplumun içinde doğup büyümüş birisiyle konuşsanız, sizi mutlaka o tuhaf davranışın ne kadar normal, hatta ne kadar gerekli olduğuna inandıracaktır. Bir davranış bize tuhaf geldiği için yanlış olamayacağına göre ya biz de bir yanlışlık vardır ya da ortada bir yanlışlık yoktur da biz öyle zannediyoruzdur. Böyle bir seçeneği kabul etmek tüm bir toplumu akılsız ya da ahmak saymaktan daha mantıklıdır. Mesela burada bir kahvehanede –kahve, çay, meyve suyu ya da bira içilen ve arkadaşlarla bir araya gelinen yer anlamında- size içeceğinizi getiren garson bardağı ya da fincanı masanın üzerine koyduktan sonra bir de avucunun içini yavaşça size doğru çevirip, size bardağı gösterir. Hani bardağın masaya konduğunu, içeceğin hazır olduğunu ve benim içme eylemine başlayabileceğimi belirtmektedir. Daha önce başka bir ülkede görmediğim için bana tuhaf gelen bu davranışa başlarda gülmüştüm. Sonra fark ettim ki bir tek ben gülüyorum. Çünkü Vietnamlılar için bu davranış, müşteriye saygının bir göstergesi. Sadece sıradan bir davranış değil, iyi bir mekanda olmazsa olmaz denilecek türden bir incelik, bir nezaket. Tuhaf değil, sıradan bile değil, gerekli!

Vietnam’a, özellikle de Hanoi’a ya da Ho Çi Min Kenti’ne gelen her ziyaretçinin, havaalanından çıkar çıkmaz farkedeceği en önemli özellik sanırım ne savaştan çıkmış bir ülkenin bezgin insanlarıdır ne de koloni döneminden kalma yıkık dökük Fransız mimarisini andıran binalardır. Eminim bu ve benzeri özellikleri görmeye, belgelemeye, fotoğraflamaya gelen pek çok sanatçı, gezgin ya da yazar vardır. Bunların çok da ötesinde bu iki kente damgasını vurmuş bir başka etkenden, insanların yaşamının hemen her karesine girmiş, gündelik yaşantının vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş bir olgudan söz etmek istiyorum. Trafik ya da hava kirliliği değil, gürültü ya da yağmur hiç değil anlatmak istediğim... Hepsinin ötesinde, farkedilmeyecek kadar içeride bir şey var insanların hayatında. Motorsikletlerden söz ediyorum! Bu ülkede motorsikletler bir yerden bir yere gitmek için kullanılan bir aracın çok daha ötesinde amaçlara hizmet edebilen, yeri geldiği zaman kahvehane, yeri geldiği zaman genelev, yeri geldiği zaman da aileyi birleştirici etken olabilen, evlerin baştacı denilebilecek araçlar.

Tuhaf değiller, sıradan bile değiller, gerekliler! Yolların her köşesini dolduran, yol dolduğu anda kaldırıma taşan, tümseklerin, tabelaların arasından yılan gibi kıvrılarak ilerleyen, her köşe başında yavaşlayıp etrafa baktıktan sonra dönüşü yapacakları yerde, dönüşü yaptıktan sonra ya kazayı son anda engellemek için zorlukla fren yapan ya da fren yapamadığı için diğer motorsiklete çarpan sürücülerin memleketi burası. Motorsikletler bedenin bir parçası gibi. Hani iki ayağımız yetmiyordu da şimdi bir de iki tekerimiz oldu. Böylece tamamlanmış olduk. Yalnız yaşayan bir insan için motorsiklet en iyi arkadaştır. Bir aile için motorsiklet şarttır. Az örneğini görmezsiniz beş kişilik bir aileyi motorun üzerinde. Baba önde, kendisiyle motorsikletin direksiyonu arasında kalan koltuğun uç kısmında bir çocuk. Babanın arkasında sıkışmış halde iki çocuk. Ve tabii onları sıkıştıran, en arkada, ayaklarını koyacak yer olmadığı için uçmak isteyen penguenin kanat çırpması gibi bacaklarını havada sallayan anne. Annenin arkada olmasının nedeni doğal olarak çocukların emniyeti. Öndeki ufaklık babanın kontrolünde. Arada kalan diğer ikisininde zaten düşme olasılıkları yok. Uyurlar bile çocuklar o sıcak ortamda. Bulmuşlar anne-babanın arasını.

Burada motor aynı zamanda meslek anlamına da gelebiliyor. İşi olmayan bir insan iyi-kötü bir motorsiklet aldığı zaman yeni bir işe başlayabilir. En basitinden motor-taksicilik yapabilir. Mafya tarafından kontrol edilse de, birilerine sürekli rüşvet vermek zorunda olsalar da motor-taksiciliğin kârlı bir iş olduğu ortada. Burası Tayland gibi de değil. Herhangi bir sürücü yoldan yürüyen birisini motoruna alıp, o kişiden üç-beş bin dong koparabilir. Hem bunun dışında, motorsikletle yük taşıma işi de yapabilirler. İnsanın aklı durur burada motorsiklet üzerinde taşınan şeyleri görünce. Ben bir keresinde buzdolabı taşıyanını görmüştüm. Öyle ufak tefek de değildi! Karyola ya da dev boyutlarda ayna taşıyanlarını da gördüm. Çimento, kiremit, beş metre boyunda boru ya da metal direk taşınan diğer şeyler. Ayrıca motoru olan bir vatandaş otellerin önünde bekleyip, otelden yalnız çıkan genç erkekleri genelevlere götürüp pezevekliğe de terfi edebilirler. Kente ilk geldiğimde çok çekmiştim bunlardan. Bir hafta boyunca her akşam peşime takıldılar ve her akşam adamı terslememe rağmen ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi aynı teklifle gelmeye devam etti. Ne zaman eşim yanıma geldi ve caddede birlikte yürüdük, o zaman rahatsız etmeyi bıraktılar. Kim demiş sadece kadınlar taciz edlir diye! Eğer pezevenklik mesleği ağır geliyorsa turist rehberliği de yapabilirler. Otelin girişinden aldıkları bir turisti, sabahtan akşama kadar kentin orasında burasında gezdirdikten sonra 20 dolar kazansa ve bir de benzin parasını ayrıyeten alsa fena iş yapmış sayılmaz. Bu da tutmazsa mariuana veya hap satabilirler ya da satıcılara müşteri ayarlayabilirler. Bu üç mesleği bir arada yapanlar çoktur Pham Ngu Lao civarında.

Motorlar o kadar doğaldır ki motorun arkasında oturan bacak bacak üstüne atmış, mini etekli, süslü kızları gördüğünüzde, onların hayattaki en sıradan işi yapıyor olduklarını sanırsınız. Sanki içinde bulundukları toz toprak umurlarında değildir, sanki yağacak olan yağmurdan, az ilerdeki kazadan, binlerce motordan aynı anda caddeye fışkırıp genizlerine yapışan karbonmonoksit gazından dolayı rahatsız olmamaktadırlar. Kuaförde, saçlarını makineye sokmuş, bir eliyle dergi okuyan, diğer eline de manikür yaptıran kadınlara benzerler bu halleriyle. Sabahları yazıhane kıyafetlerini giymiş, sabah duşundan kalma şampuan kokan ıslak saçlarını havalandırarak motorlarını süren genç kızların yerini akşamları, güneşin batımından sonra müşteri avlamak için çalıştıkları lokantalara, kafelere ya da karaoke barlara giden parlak giysili, aşırı makyajlı, uzun topuklu ayakkabılarıyla erkek sürücülerin yüreklerini hoplatan konsomatrisler alır. Bakmazlar bu kızlar sağa, sola! Tüm günü evlerinde uyuklayarak geçirmişlerdir. Şimdi dönüşüm zamanıdır. Kent bu değişime sessiz kalır. Tıpkı takım elbiseli iş adamlarının yerlerini, kıravatını çantasına koymuş, arkadaşlarıyla buluşmak için aceleyle motorunu her gördüğü deliğe sokmak isteyen genç kent delikanlılarının almaları gibidir onların dönüşümü de. Değişmeyen, değişemeyenler de var mıdır? Motor-taksiler gece yarılarına kadar aynı işi yaparlar. Ama akşamları çok müşteri bulamayınca onlar da pezevenkliğe ya da hap satıcılığına sarılırlar. Bir bulaşıcı hastalık gibi yayılır değişim kentin ara sokaklarına...

Motorların hayatın en sıradan parçaları olmasının bir başka göstergesi ise insanların motor kullanırken yaptıklarıdır. Bir eliyle sigarasını tüttürüp diğer eliyle gaz vererek motor kullananlar, telefonda konuşanlar, diğer motordaki arkadaşıyla konuşarak yanyana, aynı hızda gidenler –bunlar bazen kendilerini konuşmaya o kadar kaptırırlar ki arkalarından gelen arabaları kendilerini rahat bırakmamakla suçlarlar- , yeni doğmuş bebeklerini tırtıl gibi sarıp sarmalayıp taşıyanlar, motor hareket halindeyken öpüşenler, koklaşanlar, kız arkadaşının bacağına elini koyanlar, aynasını arkadaki araçları görmek için değil de arkasında oturan kızın yüzünü görmek için ayarlayanlar, buzlu kahve içenler, birbirine yemek yedirenler, yedikleri yemeğin artanını dökenler –ellerindeki poşeti ya da mısırın koçanını savururlar yolun kenarına ki çoğu zaman motorun hızını hesaba katmadıkları için attıkları çöp hedefledikleri noktanın çok ilerisine düşer, kimi zaman yolda yürüyen birisine çarpar.-, köpeklerini gezdirenler ve hatta saçlarını kurutanlar...

Motorlar bu kadar çok olunca motorların bakımları da ayrıca önemli oluyor. Yollarda süslü püslü motorlar görmek kolaydır. Üzerinde Che Guevera resminden –Acaba biliyor mu Che’nin hayatını upuzun bir motorsiklet yolculuğunun değiştirdiğini?- çizgi film kahramanlarının birbirini kovaladığı resimlere kadar her türlü estetik cerahi uygulanır motorlara. Hem her köşe başında seyyar benzinciler, motor tamircileri, lastik değiştiren yaşlı kadınlar/adamlar vardır. Benzin istasyonları zaten motorlar için düzenlenmiş olduğu için en çok onlar faydalanırlar. Öyle arabalaların girip çıkabileceği, girişi ve çıkışı olan benzin istasyonları yoktur kentte. Gelen dolduruyor motorunun deposunu. Şimdiye kadar ne zaman motorumun bir sorunu olsa birkaç adım ilerde birilerini buldum yardım edecek. Kendim bozulsam, yani bir yerlerim tutulsa da yürüyemeyecek olsam sanırım daha az yardım talebi alırım. Çünkü kimse yürümez buradaki yollarda. İnsanların motorları vardır. Yürümek ya yoksul inşaat işçilerine, ya ülkesine döndüğünde bronzlaşmıl teniyle hava atacak yabancı turistlere ya da dilencilere has bir iştir. Ya da motorunu uzağa park etmiş birisinin kısa süre sonlanacak yolculuğudur o yürüyüş. Yürümek o kadar tuhaftır ki kaldırımda yürürken ani hareketlerden kaçınmanız gerekir. Yoksa arkanızdan gelen bir motorsiklet üzerinize devrilebilir, yeni parkedilen bir motor önünüzü kestiği için iki motorun arasında sıkışabilir ya da karşıdan gelen bir motorla çarpışabilirsiniz. Başıma bu akşam geldiği için iyi biliyorum. Üçüncü bölgeden birinci bölgeye doğru kaldırımdan ağır ağır yürüyordum. İki gün önce dişim kırıldığı ve dolgu yaptırmayı geciktirmek istemediğim için bir dişçi görünce, hafif sağa yöneldim. Maksadım kliniğe girip, sormaktı neyi nasıl yaptıklarını. Tam yönümü değiştirmiştim ki arkamdan gelen bir motor hızını kesemediği için bana çarptı. Ardından da dengelerini kaybedince yere düştüler. İki saniye içinde kalkıp yollarına devam ettiler. Bense sinirden deliye dönmüştüm. Bir iki küfür ettim ama ettiğim küfürleri de anlamadılar. Ettiğim küfürleri anlamadıkları için bir daha küfrettim. Ne de olsa anlamıyorlar! Dişçiye gitmeyi bile unuttum o sinirle. Yoluma devam ettim...

Motorların inanların hayatındaki önemini ortaya koyan bir başka gösterge ise park ediliş şekilleri ve park edildikleri yerlerdir. İnsanların aylık gelirleri yüksek olmadığı için öyle zırt pırt motor alamazlar. Bir kere aldılar mı yıllarca kullanmaları gerekir. Bu yüzden motorları park edecekleri zaman emin ellere teslim ederler. Hemen her dükkanın ya da alışveriş merkezinin civarında bir motor park yeri vardır. Bu motor park yerine bakan birkaç bekçi de vardır. Bunlar bilet keserler ve motor başına ücret alırlar. Bu ücret karşılığında motorunuz emniyettedir, şanslıysanız gölgededir. Öyle ki yol kenarında yürüdüğünüz zaman hemen tüm gölgeliklerin motorlar tarafından kapatıldığını, bir yaya olarak size öğlen sıcağında, güneşin yakıcı ateşinin altında yürümekten başka çare kalmadığını fark edersiniz. Sonuçta motorlar yayalardan daha önemlidir. Pek çok kişi hırsız korkusundan motorunu evinin içine –önüne değil, salonunun ortasına- park eder geceleri.

Vietnam’da yağmur her an bastırabildiği için hemen herkesin motorunun altında bir, hatta bazen iki yağmurluk bulunur. Şemsiye taşımazlar çünkü trafikte şemsiyeler hem birbirine girer hem de rüzgardan dolayı motorun savrulmasına neden olabilirler. Yağmur bastırdığı anda sürücüler yol kenarında durur ve yağmurluklarını giyerler. Güneşin kolları ve yüzü iğne batırılıyormuş gibi acıtarak yaktığı zamanlarda ise bayan sürücüler önlemlerini baştan alırlar. Kollarına omuzlarına kadar uzanan, naylon çorap kalitesinde eldivenler takarlar. Bunların bir de ayaklara takılanları var. Tıpkı eldiven gibi, ayak parmaklarını geçireceğiniz uçları var. Sanırım başparmakla yanındaki parmak arasına takılıp kullanılan terliklere uyum sağlamak için icad edilmişler. Ayrıca yüzlerini de banka soyguncuları gibi bezle kapatırlar. Bu bezleri saçlarının bile arkasından cırt cırt ile tuttururlar. Kafalarında geniş şapkaları, gözlerinde de kara gözlükleri olduğu için tam anlamıyla görüntüler dünyasından soyutlanırlar. Böyle bir bayanın, bayan olduğundan başka bir çıkarım yapamayız motor üzerinde gördüğümüzde. Erkekler genelde kollarını örtmezler ama azıcık akıllı olanlar uzun kollu gömlek giyerler ve en azından ağızlarını tozdan ve gazdan korumak için maskeyle kapatırlar. Her iki cins de kask kullanımı konusunda çok ihmalkârdır. Polis kontrolü olduğu zamanlarda sürücülerin polisin bulunduğu yerin 500 metre gerisinden U dönüşü yapıp, ara sokaklara daldıklarını görürsünüz. Maksat polise görünmemek, kaskı takmamak, saçları ve havayı bozmamaktır. Çünkü motorlar kadar saçlar da önemlidir... Pek çok kadın saçları bozulmasın diye takmaz kaskı. Kask yerine şapka takarlar. Bir işe yaramayacaklarını bilseler de...

Ama sonuçta kent trafiğinde kimse hızlı gitmez, gitmeye gerek duymaz. Çünkü burada motor bir tutku değildir. Kimse olağanüstü şeyler beklemez motordan. Kız arkadaşlarına hava atmazlar motorla hız yaparak. Ya da arka tekerin üzerine bindirip şaklabanlıklar yapmazlar. Önemli olan gitmektir! Zaten trafik sürekli akar, durmak pek söz konusu değildir –kazalar ve trafik ışıkları hariç- motor sürücüleri için. Hız değildir önemli olan, çevikliktir. Suyun yolunu bulması gibi boşlukları doldurabilmek, akışa ayak uydurabilmektir amaç. Bir nehir gibi akar motorlar yol üzerinde. Bazen iki ırmağın ortada buluştukları yerde suyun bulanması gibi karışır ortalık ama kısa sürede denge haline ulaşır akıntı. Çünkü tüm sürücüler bir şeyin başka her şeyden önemli olduğunu bilirler. Hayatın devamıdır herkesin arzuladığı şey. Eve varmak, işe varmak, sevgiliye varmak, müşteriye varmak, evlada varmaktır hayatın ya da yolculuğun amacı... Bütün bunlara en emin ve çabuk bir biçimde eğer akıntıya kapılarak ulaşılabiliyorsa, bu durumda akıntının kendisi de tuhaf olamaz. Hatta sıradan bile olamaz... Gereklidir o! Tıpkı hayatın kendisi gibi...

24 Mayıs 2007

Vietnam'dan Mektuplar 73

24 Mayıs 2007 - 14:36 – HÇMK, Okul

Gece üçte uyandım maçı izlemek için. Hesabın neresinde hata yaptıysam maçın ikinci yarısına yetiştim. Oysa Honkong’da 2’de başlayacak maç burada 3’te başlamalıydı. Televizyonu açtığımda ikinci yarı yeni başlamıştı. Beklediğimin altında, vasat bir futbol oynadı her iki takım da! Hele ikinci yarıya 1-0 galip olarak başlayan Milan oyunu yavaşlatmak için elinden geleni –ya da savunmasının anlık bir hatasından kazandılar. Kalan dakikalarda kırmızılar bastırdı ama Milan beş dakikada iki gol yiyecek bir takım değil. Sonuçta şampiyon oldular. İki yıl önceki maçı kaybetmiş olmalarından dolayı, bu sefer kazanmalarını istiyordum. Huzurlu bir biçimde –bana ne oluyorsa!- tekrar yatağa gittim. Sabah 6:30’da uyandım. Sınav 9’da başlayacaktı.

Saat 7:30 gibi çıktım evden. Otele vardığımda önce park yeri bulmakta zorlandım. Nasıl olur da koca otel yapıp, otele park yeri yapmazlar, anlamış değilim. Sonunda kapıdaki görevli ikna oldu da motorumu girişin yanındaki lokantanın önüne park edebildim. Yoksa beni yolun karşısındaki sokağa, bulunduğum yerden görülemeyen bir park yerine gönderecekti.

Motoru park ettikten sonra lokantaya girip hızlı bir kahvaltı yaptım. Aç karna başım ağrır, kahvesizlikten beynim zonklar diye bir de koyu kahveyi az şekerli ve sütsüz içtim. Keşke içmeseydim. Tüm sınav boyunca paslı bir demiri yalamışım gibi bir tat kaldı ağzımda. Kahvaltıdan hemen sonra koşarak asansöre bindim. Hemen tüm öğrenciler benden önce gelmişler, heyecanla fısıladaşarak konuşuyorlardı. Sınavın başlamasına en az kırk dakika vardı. Bu genç topluluğun arasına balıklama dalınca içide tuhaf bir zıtlık, mahçubiyet derecesine varan bir eziklik hissettim. Büyük bir olasılıkla yaşım oradaki gençlerin yaş ortalamasının 10 yıl üzerinde idi. Sonuçta bu gençler ya uluslararası bir üniversiteye girmek için kendilerinden istenen 6 notunu almak için gelmişlerdi ya da ilk işlerine girmek için çabalıyorlardı. Her iki durumda da yaşları 17 ile 23 arasında değişiyordu. Ben içlerinde en yaşlı olan, en uzun boylu olan ve hatta en Avrupalı görünümlü olandım. Sınavdan hemen sonra okula, 1:30’daki toplantıya yetişeceğim için üzerimde açık yeşil gömlek, yeşil çizgili bir kravat, siyah bir pantolon ve yenı boyanmış pırıl pırıl ayakkabılar vardı. Belki de pek çoğu benim ajan olduğumu falan düşünmüştür. “Aslında İngiliz ama etrafı kolaçan etmek için sınava giriyor.” gibi düşünmemeleri için hiçbir neden yok. Hele ki duvarların bile kulaklarının olduğu Vietnam gibi bir ülkede… Fakat bu ajan olma fantezisi bile içimdeki mahçubiyeti azaltmamıştı. Rahat görünmek,onlardan farklı olduğumu göstermek için masanın üzerine yarım bir şekilde oturup, Naipaul okumaya başladım. Amacım gerçekten de okumaktı! Hava atmak değil yani! Hem kime, niye hava atayım. Bu öğrencileri hayatımda bir daha hiç görmeyeceğim. Ayrıca eğer günde elli sayfa okumazsam bu kitabın biteceği yok. Zaten kurgu olmadığı için bana zor geliyor. Okuyucuyu sürükleyen bir dinamizmi yok. Yazar Kum’da meşhur bir molla ile görüşmeye gitmiş. Zaten o kadar ödlek ki Naipaul, tüm İran halkını tavuk kendisini darı zannediyor. Molla ile buluşmaya gittiği yerde Pakistan’lı öğrencileri görünce kendisinin Hindistan kökenli olduğunu söylemek istemiyor. Ne olacak söylerse? Sanki Pakistanlı öğrenciler Naipaul’u yiyecekler Hindistanlı olduğu için. Yalan söylemek istiyor ama en sonunda yalanı eline yüzüne bulaştırıyor. Tiksindirici bir sahne! Kendisini başkalarından üstün görme hastalığı var adamda. Kente girerken anlattığı gözlemler de bunun kanıtı. Tutup çölün ortasındaki Kum’u Londra ile kıyaslamaya kalkışması, medeniyet yönünden mollaları eksik bulması… Bakalım daha ne kadar dayanacağım bu kitaba… Bir de böyle kötü bir huyum var. Bir kitaba başlarım ama ondan sonra okuyacağım kitabın hayaliyle okumakta olduğum kitabı kendime zindan ederim. Sanki zorla okutturuluyorum! Naipaul’dan sonra Murakami gelecek ya! Onun heyecanı bu sefer… 10 Haziran’a kadar bitirebilirsem bu kitabı, Tayland gezime Murakami’nin iki kitabını götürürüm. Petçabun’da dağları izlerken, “Dance Dance Dance” okumak zevkli olacaktır herhalde…

Orada, masanın üzerinde iğreti bir şekilde oturmuşken gençlerin çantalarına bakma fırsatım da oldu. Ne de olsa sınav salonuna kalem ve silgiden başka bir şey sokmamıza izin vermiyorlardı. Çantalar benim oturduğum masanın öteki ucuna konuyordu. Renk renkti hepsi de! Kimisi siyah deri, kimisi renkli örme, kimisi plastik, kimisi de okul çantasıydı. İnsanların karakterleri üzerine sırf çantalara bakarak bile bir şeyler söylenebilirdi aslında. Tabii fazla uçmamak kaydıyla. Mesela sınav için çok çalışan öğrenciler büyük bir olasılıkla basit, plastik bir çanta ile gelmişlerdi. Çünkü sınava hazırlandıkları dönem içerisinde alışveriş yapmaya vakitleri olmamıştı. Sınavdan sonra gidecek yerleri olanların çantaları ya işlerini belli edecek derecede ciddi ya da hayat tarzlarını yansıtacak kadar renkli idi. Makyajlı ve uzun boylu bir kızın çantası markasının parıltısı ile dikkat çekiyordu. Yalnız bu çantanın gerçek bir Fransız ya da İtalyan olmadığı aşikârdı. Öyle olsa dışarda bırakmazdı kız. Dong Koi’de ya da Le Loi’de üç-beş dolara alınabilecek, gerçeğinden ayırt edilemeyecek kadar güzel ve bakımlı taklit çantalardan birisiydi işte. Uzun kollu sarı gömleğini, Türkiye’deki dindar müslüman gençler gibi dışarı sarkıtmış bir genç delikanlının çantası ise çarşıdan aldığı gömleği ya da kitabı koyması için kendisine verilen türden, üzerinde firmanın adını taşıyan, beyaz bir plastik çantaydı. Anlaşılan genç delikanlının çantalarla pek arası yoktu. Belki de parası yoktu! Ya da ihtiyacı! Kısa boylu, yüzündeki koyu ciddiyeti ile diğerlerinden ayrılan bir genç kızın çantası ise yüzünden eksilen renkleri taşıyordu. Sınavdan dolayı çok mu endişe ediyordu? Yoksa kafasını kuralayan başka bir derdi mi vardı? Çantası otantik denilebilecek güzellikte, narin ve ufaktı. Hatta renkleri saymazsak çanta kızın kendisine benziyordu. Belki bir kermesten kimsesiz çocuklara yardım etmiş olmak için almıştı, belki de kuzey taraflarına gittiği bir geziden dönerken, yol kenarında çanta ve şapka satan etnik azınlıkların yaşadığı bir köyden. Gençlerin arasına karışmış, sanırım benden birkaç yaş küçük olan kravatlı bir adamın çantası tavandan gelen ışık hüzmelerinin etkisiyle parıldayan siyah deriden yapılmıştı. Herhalde sınavdan sonra işyerine gidecek, akşama kadar çalışacak, sınavın getireceği bulanık zihnini gündelik işlerle meşgul olarak dağıtacaktı.

Neyse, zaman çabucak geçti de sınav salonuna girebildik. Ben “listening” bölümünde gerçek bir öğretmenin metni okuyacağını düşünüyordum. Meğer kasetten okuyacaklarmış metni. Zaten ortada anadili İngilizce olan tek bir kişi bile yoktu. Vietnam’lı sınav görevlisinin dediklerini zorlukla anlayabiliyordum. Sonuçta hepsinden emin olamasam da tüm soruları yanıtladım. “Reading” bölümü ise sandığımdan zor oldu. Soruların bazıları bana öznel yorumlara açık geldiği için yine emin olamadan yanıtladım. “Writing” ise en güzel tarafıydı. Önce yorumlamam için üç tane grafik verdiler. Üç grafik üzerine, İstatistiksel ve Matematiksel iki sayfalık bir yorum yazdım. Umarım sınav kağıdını okuyacak olan öğretmenin azıcık da olsa matematik temeli vardır. Yoksa hiçbir şey anlamaz yazdıklarımdan. Ardından da teknolojinin yararları ve zararları üzerine üfürükten bir konuda kompozisyon yazmamız isteniyordu. Ben üç sayfa boyunca kelimenin Yunanca anlamından başlayıp, batı aydınlanmasına, oradan da Adorno’nun post-modern tutumuna kadar uzun tarihsel bir resim çizdim. Ardından da klasik laflarla yazıyı bitirdim. Yok eğitim tek kurtuluşumuzdur, yok küresel ısınmaya karşı elimizden geleni yapmalıyız. Bunların bir kısmını inanarak, bir kısmını da sınav kağıdımı okuyacak öğretmeni memnun etmek için yazdım.Sonuçta her iş gibi burada da kârımı göz ardı edemezdim. Çok uç noktalara uzanmadığım için ciddi anlamda kendi fikirlerimle çelişkiye düşmedim. Sadece normal bir zamanda söylenmeye değmeyecek, herkesin bildiği türden şeyleri birbiri ardına sıralamak bana biraz ters geldi. Ama olsun! Bizden de istenen bu değil mi? Öğretmenin işi daha çok dilbilgisini kontrol etmek olacak. Umarım hızlı yazayım derken kelimeleri yanlış yazmamışımdır.

Sınavdan sonra hemen motora atlayıp okula geldim. Bir ton ileti gelmişti kutuma. Çoğu da öğrencilerden! Beni görmek, projeleri hakkında sorunlarını hâlletmek istiyorlar. Hepsine saat 4’ten sonrası için randevu verdim. Toplantıya katıldım, öğlen yemeğini yedim… Birazdan damlamaya başlarlar. Onlar gelmeden bu yazıyı son bir defa başından sonuna okuyup, sayfaya ekleyeyim. Akşam bir sorun çıkmazsa ikini kitap için bir öykü düzelteceğim. Umarım sözüme sadık kalabilirim.

23 Mayıs 2007

Vietnam'dan Mektuplar 72

23 Mayıs 2007 – 14:51 – HÇMK, Okul

Yarın IELTS sınavına giriyorum. Sözleşmemin devam etmesi için bu sınavdan en az 7 almam gerekiyor. Sınavdan bir korkum yok! Kendimi bildim bileli kağıt-kalemle yapılan sınavlarda başarılı olmuşumdur. Gardner “Multiple Intelligence” adlı artık kült haline gelmiş kitabında sınavlarda başarılı olanları “Linguistic Intelligence” sınıfına koyar. Aynı zekaya sahip insanların kitapkurdu olduklarını, iyi hikaye anlatabildiklerini, şair ya da oyun yazarı olabildiklerini de savunur. Kitapkurdu olmakla sınavlarda başarılı olmanın nasıl bir ilişkisi var bilmiyorum ama nedense kendime bu zeka türünü ve bir de “Logical-Mathematical Intelligence”ı uygun görüyorum. İnsan bir yerlere ait olmak istiyor elinde olmadan. Zekamın ne tür olduğunu bilirsem onu beslemem kolaylaşır. Ya da tam tersi, bugüne kadar bilinçsizce beslemiş olduğum bu iki zeka türü bende diğerlerinin önüne geçmiş, hatta onları geride bırakmıştır. Mesela ben de “Musical Intelligence”ın güdük kaldığı aşikâr. Liderlik kabiliyetim de olmadığına göre “Interpersonal Intelligence”ım da düşük olmalı. Spor yapmayı sevmeme karşın hiçbir sporda iyi olmadığıma göre “Bodily-Kinaesthetic Intelligence”ım da yerlerde sürünüyor demektir. Neyse işte! Yarın sınava gireceğiz. İngilizce anadilim olmadığı için bu sınavla okul yöneticilerine, İstatistik ve Matematik anlatacak kadar yeterli İngilizcem olduğunu kanıtlayacağım. Böylece en az bir yıllık daha sözleşmem olacak. Bunu ne kadar istiyorum ben de bilmiyorum...

Bazen bu sınavdan bilerek düşük bir not almanın beni bu ülkenin dışına atacağını düşünüyorum. Ne olur sanki? Karar vermiş olmanın getireceği ağırlıktan kaçmış olurum. Abuk subuk bir kompozisyon yazar, konuşma sınavı sırasında bol bol kelimeleri yanlış telaffuz ederim. Sonuç 7’nin altında gelince de “Ne yapalım? Buraya kadarmış.” deyip ülkeme geri dönerim. Böylece birileri “Neden güzelim işi bıraktın da geldin?” derse, “Ben bırakmadım, atıldım” derim. Tabii bunun yan etkileri olacaktır. Böylesine basit bir sınavdan 7 bile alamadığım için ilerki iş başvurularımda zorluk yaşayabilirim. Hem ya okuldaki öğrenciler duyarlarsa aldığım notu? O zaman tüm havam söner, kocaman bir hiç olurum. Çok umurumda değil hiç olmak çünkü imajım hiç olduğunda ben burada olmayacağım. Bu yan etkilerden dolayı daha havalı, daha karizmatik bir istfa yöntemi düşünüyorum: Önce sınava asılıp, alabileceğim en yüksek notu alacağım. Mesela şöyle bir 8 ya da 8.5 fena olmaz. Ardından sınav sonuç belgesini istifa mektubuma ekleyip bölüm başkanına ileteceğim. Şöyle bir cümle fena olmaz: İstifa etmem için gereken 7 barajını aşmış bulunmaktayım. Saygılarımla... “

Her sabah evden çıkmadan önce o gün yapacaklarımı ajandamın sayfasına yazıyorum. Şimdiye kadar yazdığım işleri bitirdiğim günlerin sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Güya dün ikinci kitap için bir öykü düzeltecektim. Olmadı! Tüm akşamı bilgisayar başında ya da kitap okurken esneyerek geçirdim. Hem ütü işi de bekliyor. Sabah bir pantolon ütüledim. Her gün bir pantolon bir gömlek... Halen geçen hatadan kalan gömleklerle idare ediyorum. Dün yarım gün giydiğim sarı gömleği de kirlenmemiştir diye salondaki elbise askısına astım. Birkaç gün sonra tekrar giyerim diye. Bekarlık insana neler yaptırıyor... Patatesin her türlüsünü yedim son iki hafta içinde. Bol bol da yoğurt tüketiyorum hazır Caruvan yanımda yokken. O geldiği zaman tatlı yoğurtlar alacak, beni hasta edecek. Hem buzdolabı beni zamanımda en kral dönemini yaşıyor. Malzemeleri günlük alıp, tüketiyorum. Böylece buzdolabına çok iş düşmüyor. Bir tek peyniri, yumurtaları bir de ufak tefek sebzeleri saklıyorum buzdolabında. Dolayısıyla Caruvan’ın doldurduğu o ağır kokulu balıklar hiçbir şeyi kokutamıyorlar. Evi temizlemek ise çok gerekli olmadığı için haftada bir, üç dakikalık bir süpürme ile geçiştiriliyor. Çamaşırları hakkıyla yıkıyorum. Sağolsun makine! Bulaşıkları da eksiksiz yıkıyorum. Ocağın silme işi ise iki aylık aralıklarla yapılabileceği için Caruvan’ı bekliyor. Hem ben evi pırıl pırıl yaparsam üzülür o. Benim ona ihtiyacım olmadığını düşünmeye başlar, krize girer. Kendisini gerekli hissetmesi için evde bir şeylerin yolunda gitmemesi gerekiyor. Onsuz bir hayatın imkansız olduğunu ona hissettirmeliyim. Bundan başka da bir amacım yok.

Bugün sabah Don ile kitap değiş tokuşu yaptık. O bana Murakami’nin “Dance, Dance, Dance”ını verdi. Ben de ona Pamuk’un “Black Book”unu. Geçen haftalarda “The Snow”u okumuş. Ben de ona "Yanlış yerden başlamışsın Pamuk’u okumaya" demiştim en son gittiğimiz Karaoke partisinde. Aman Z. Bey duymasın Karaoke partisine gidip, bir yandan içerken bir yandan da REM’den “Loosing My Religion” şarkısını söylediğimi. Yoksa beni paralar yine! Yoksa REM Alevilerin şarkısı mı? Oysa o partiye katılan sekiz kişiden üçü yazardı. Don’un eşinin yazdığı öyküler kendi ülkesindeki dergilerde ve antolojilerde yayınlanmış. Ben iki öyküsünü okudum. İnce, insanın içine işleyen bir tarzı var. Don da yazıyor. Ama bu insanlar yeri geldiği zaman eğlenmeyi de biliyorlar. Entellektüelliği hayatı karartma, karamsar olma, Kafka ile akraba olma, bir odaya kapanıp gece-gündüz düşünme ile eş anlamlı olarak gören aydın bizde çoktur. Kolay mı unutmam sevgili Uli’nin Tarkan şarkısına gösterdiği tepkiyi. Sırf onun bu tepkisi için öykü yazmıştım. Yakında yayınlanacak kitapta yer alacak bu öykü. Oh olsun! İyi intikamımı almıştım o zaman. Bahsettiğim aydın güruhuna göre pop müzik dinleyenler, futbol izleyenler, şarkı söyleyenler, çekirdek çıtlatanlar, nargile içip gevezelik yapanlar ve hatta ucuz aşk romanları okuyanlar aptallar sınıflamasını hak edenlerdir. Aydınlanma çizgisine dalan her yeni aydının bu aşamadan geçtiğini düşünüyorum. Hani biz Kundera okuyup, Calvino konuşuyoruz ya! Herkes öyle olmalı. Yok efendim ne alâkası var?

Ben evlendiğimiz yıllarda Caruvan’ı alıştırmak istedim güzel edebiyata. Ona Joyce, Kafka, Marquez aldım. Sıkıldı. Okuyamadı. Gerçekçilik yetişme tarzına ya da hayâllerine ters geldi. Ama en azından okuma alışkanlığı edindi. Artık benden fazla okuyor. Okuduğu kitapları ben beğenmiyorum ama laf da etmiyorum. Mesela son birkaç yılda hastası oldu Nicholas Spark’ın aşk romanlarının. Ne yapayım? O kitapları okuyan aptal olur, okuma mı diyeyim? Okusun! Hiçbir şey okumamasından iyidir. Herkes benim gibi Murakami delisi mi olmalı entellektüel olmak için? Geçenlerde bana da almış Spark’ın bir kitabını. Okuyacağıma söz verdim. İşkence gibi olacak ama okuyacağım.Hem onu ve onun gibilerini anlamam için iyi bir fırsat bu. Söz verdik bir kere.

Bir sonraki yazıda bu tür aydınlardan söz etmeye devam edeceğim. Hele şu sınavı kazasız belasız bir atlatalım...

Yarın devam ederiz...

22 Mayıs 2007

Vietnam'dan Mektuplar 71

22 Mayıs 2007 – 20:28 – HÇMK, Ev

Dün, akşam yemeği için köşedeki yeni lokantaya gittim. Yanıma kitap almadığım için garsondan rica ettiğim küçük bir kağıt parçasına ufak tefek notlar alıyordum. Tam yemeği bitirmiş, çıkmaya hazırlanıyordum, içeriye sarışın güzel bir kız girdi. Uzun boylu, Fransızlar’da görmeye alıştığım türden simetrik ve sivri bir burnu vardı. Kız içeriye girer girmez, benim karşımdaki masaya, yüzünü bana dönecek şekilde oturdu. Koca lokanta bomboştu. İstediği yere oturmak varken, neden benim tam gözümün önüne oturmayı seçmişti. Gözüm bu arada yüzüğümü takmadığım parmağıma ilişti. Bu bilinçli bir tercih değildi. Saatim ve cep telefonum da yoktu yanımda. Evden çıkarken tüm takılarımı evde bırakmıştım işte! Kadının yüzüne doğrudan bakmaya cesaret edemediğim için –kendime yakıştıramıyorum böyle bir şeyi- cama yansıyan yüzüne baktım. Dışarısı karanlık, içerisi de tam tersine ışık cenneti olduğu için görüntü alabildiğine netti. Masaya oturur oturmaz bilgisayarını açtı. Ne de olsa lokantada kablosuz internet var. Benim hiç de haz almadığım bir şey! Zaten her yanımız internet, zaten her yerde bağlıyız, bari yemek yerken bizi rahat bıraksın bu internet denen gönüllü sürgün aracı. Ama yok! Artık gençler hep birlikte kafelere doluşup, internetle haşır neşir oluşuyorlar. Hani sosyalleşme? Hani insanlarla iletişime geçme? MSN’de sohbet ediyor ya, yeter! Sanırım bu kız da internetteki arkadaşıyla sohbet ediyordu. Bir süre daha bilgisayarıyla oynadıktan sonra garsona pizza söyledi. Bu arada sürekli bilgisayarında bir şeyler yazdı. Garson yanından ikinci kez geçerken pizzayı iptal etmek istediğini belirtti ama garson kızın ne demek istediğini anlayamadı. Bir süre her ikisi de elleriye, gözleriyle bocaladılar. Ben tüm bu olanları penceredeki yansımadan, ara sıra yoldan geçen arabaların ışıklarının meydana getirdiği görüntü kopmaları eşliğinde izledim. Kahvemden son bir fırt daha çektim. Artık çıkmalıydım.

Bu sırada içeriye Gavin ve küçük kızı Rebecca girdi. Baba kız lokantanın ortasındaki geniş koltuklara kuruldular. Ben de onları görünce dayanamadım, yanlarına gittim. Gavin’i uzun süredir görmemiştim. İlk zamanlar birkaç defa okulda frizbi oynamıştık. Bir iki defa da spor salonunda koşarken ya da ağırlık çalışrken görmüştüm. Eşi Vietnamlı. Burada uluslararası bir okulda İngilizce öğretmenliği yapıyor. O geldikten sonra ben eve dönmekten vazgeçtim. Oturduk, onlar yemeklerini bitirene kadar edebiyattan, yazmadan, tiyatrodan, siyasetten konuştuk. Türkiye hakkında son gelişen olaylardan dolayı çok şey duymuş ama ne olup bitiğini tam çıkaramamış. Ben de gülerek, “Ne olup bittiğini ben de anlamış değilim, kimsenin anladığını da zannetmiyorum.” dedim. Kendisi de bir ara yazmaya çalışmış ama yürümemiş. Ona Orhan Pamuk’un romanlarından, Nobel konuşmasından, sevdiğim yazarlardan bahsettim. Bir dahaki görüşmemizde kendisine “Black Book”u ya da “White Castle”ı vereceğim. Ona Pazar akşamı gittiğim tiyatro oyunundan da bahsettim. Müsait olursa gelecek Pazar birlikte gideceğiz. Kaybedecek bir şeyim yok! Aynı oyunu bir daha görmekten zarar gelmez. O da bana Ho Çi Min’deki İngiliz Uluslararası Okulu’nun yakında bir tiyatro gösterimi olacağını söyledi. Bu sabah oyunun adını, yerini ve tarihini öğrendim. J. B. Priestly’nin “An Inspector Call” adlı oyunu, okulun öğrencileri tarafından sahnelenecekmiş. İlk fırsatta bilet alacağım.

Rebecca rahat dursaydı daha uzun konuşacaktık ama ufaklık hoplayıp zıpladığı, tuzluğu yere attığı ve elindeki suluğu ters çevirip koltukları ıslattığı için Gavin gitmenin zamanının geldiğine karar verdi. Annesi alışverişe çıkmış. Çocuğu babasına bırakmış. Bu arada ikinci bebeklerini beklediklerini öğrendim. Biraz kıskançlıkla –elimde değil- tebrik ettim. Biz çıkarken sarışın kızın erkek arkadaşı gelmişti. Kısa boylu, hafif şişman, büyük olasılıkla Vietnamlı bir adamdı. İçeri girince kızı alnından öptü. Sonra da karşısına oturup konuşmaya başladılar. Dışarı çıktığımızda yağmur yağıyordu. Hızlı adımlarla yürüyerek eve vardım. Yazma üzerine Gavin’le yaptığımız konuşma sırasında İngilizce olarak yazdığım iki öyküyü kendisine göndereceğimi söylemiştim. Eve varınca önce onları gönderdim. Tiyatro hakkındaki yazıya başlamadan önce biraz Naipaul okudum. Yazacağım şey ne olursa olsun, başlamadan önce ilintili ya da ilintisiz bir şeyler okuma alışkanlığımı seviyorum. Naipaul üzerine ciddi bir yazı yazmak gerek. İnsanların ruhlarına, kimliklerine ve sırlarına rahatlıkla hakim olabilen bir düşünür ama konu İslam olunca biraz yalpalıyor. Mesela daha kitabın başında İslamı rönesans doğurmamakla suçluyor. Sanki Hristiyanlık rönesansın nedeniymiş gibi. Batıda rönesans antik Yunan’ın ve Roma’nın hümanizmine dönmekle gerçekleşti. Yani aslında rönesans kiliseye sırtını dönmekle aynı şey. Yoksa kilisenin her türlü değişime karşı olduğu, dünya dönüyor diyen Galile’yi ev sürgününde tutup, matematikçi Bruno’yu ateşe attığını herkes biliyor. Hem ayrıca İslam medeniyetini tamamıyla görmezlikten gelmesi, İslam inancına yukarıdan bakması ve hatta hor görmesi beni hayli rahatsız etti. İslam medeniyetinin rönesansı Endülüs’te açıkça gözlemlenebilir. Bunun savunmasını yapacak değilim. Batıda yaşanıp da doğuda yağanmayan tek sıçrama bilimsel düşüncenin dogmalar karşısındaki zaferidir. Bu rönesansla sınırlamak ahmaklık olur. Daha önce Brian’dan Naipaul’un emperyalist çizgide bir yazar olduğunu duymuştum. Brian o yüzden okumazdı Naipaul. Daha önce “A Bend in the River”ı okurken, Afrika üzerine yazdıklarından ciddi anlamda oryantalist bir koku sezmemiştim. Belki de Afrikalı olmadığım içindi tepkisizliğim. Ben de diğerleri gibiyim işte! Kuyruğuma basılmadan çığlık atmıyorum. Hem benim Tayland ya da Vietnam hakkında yazdıklarıma ne demeli? Ben anlayabiliyormuyum bu insanları? Anlayıp mı yazıyorum yoksa yargılayıp mı yazıyorum? Özeleştirimi diri tutmam gerek. Bir yazar ancak özeleştirisi sayesinde yazı yazma sanatında ve düşüncelerinde berraklaşır, daha rafine ürünler vermeyi başarır. Mesela Naipaul’un İran’ı tanımlarken bir hiçten bahsediyor gibi konuşması, insanları üçkağıtçı ve dalevereci olarak betimlemesi rahatsız ediyor beni. İran’a hiç gitmedim ama sağolsun Fatma Özdirek sayesinde gitmiş gibi oldum. Şimdilik bu kitap hakkında çok şey söylememin pek bir anlamı yok. Kitabı okurken bir yandan notlar alıyorum. Bitirince etrafını cami, ağyarını mani bir eleştiri yazacağım.

Akşam yazıyı bitirip sayfama koyduktan sonra nedense kafamdaki düşünce kırıntıları bir türlü durmadılar. Soğuk suyla duş aldım, yatağa girdim ama uyku tutmadı. Sanırım gece ikiye kadar bundan sonra yazacaklarımı düşünüp durdum. Türkçe yazmaya başladığım için içimde tarifsiz bir heyecan var. En azından artık eskisi gibi hangi kelimeyi, hangi deyimi kullanacağım diye kafa yormuyorum. Türkçe yazarken hızım İngilizce yazarkenki hızımın neredeyse iki katı. Bu bile dönüşüm için yeterli bir gerekçe.

Sabah dokuzda üç saatlik bir derse girdim. Neredeyse 12’ye kadar aralıksız İstatistik anlattım. Bu arada öğrencileri uykudan ve sıkılmaktan uzak tutmak için bir sürü de şaklabanlık yapıp, onları güldürdüm. Bir ara derste motor kasketi bile taktım. Matraklık olsun! Yoksa geçer mi üç saat? Dersten sonra yemek yedim ve ardından öğrencilerin sorularını yanıtladım. Saat iki gibi gözlerimi açamayacak kadar uykusuz ve bitkindim. Motora atlayıp eve geldim ve iki saat uyudum. Kalkınca da T ile buluşmaya gittim. Güya bana Vietnamca öğretecekti. Bir şey öğrendiğim yok! Hem zaten her zaman geç geliyor. Bazen gelmiyor bile. Tayland’da olduğu gibi burada da insanlar saati bir süs eşyasından öte bir amaç için kullanmıyorlar. Buluşmaya gelmeyen arkadaş arama zahmetine katlanmıyor. Dün temizlikçi kadın gelip ütü yapacaktı. Ne geldi, ne aradı, ne de sordu! Ben temizlikçi şirketi aradım, yanıt veren olmadı. Öğrenciler bile farklı değil. Bugün bir öğrenciye 12:30’da yazıhanede buluşmak için randevu verdim. Ben öğrenciyi bekletmemek için yemeğimi hızlı hızlı yedim ve yukarı çıktım. Oysa sevgili öğrencim 15 dakika geç kaldı. Neden geç kaldığını sordun: Arkadaşlarıyla muhabbet ediyormuş. Ne kadar da geçerli bir mazeret... Bazen sinirlenmemek için kendimi zor tutuyorum...

T’nin yanından gelince meşhur “tavuklu erişte” yemeğimi yaptım ve yedim. Bu arada arka dişlerimden birisi kırıldı. Ufak bir parçasını az daha yutuyordum. Bir bu eksikti. Şimdi dilim iki de bir o kırık dişin, keskin kıyıcığına sürünecek. Oynaya oynaya dilimi acıtacağım... Bu da gönüllü işkence...