Bu Blogda Ara

23 Ağustos 2017

Aforizmalar: Koşmak, Yazmak, E-Kitaplar ve Bulutlar



2017230801: Koşmak ve yazmak eylemleri arasındaki koşutluklardan daha önce de bahsetmiştim. Uzun süre yazıdan uzak kalınca daha önce üzerinde kafa yormuş olduğum konulara tekrar yoğunlaşmak kolayıma geliyor. Dağınık bir odayı toparlamak, içinde hiç eşya olmayan bir odanın iç tasarımını sıfırdan yapmaya göre çok daha zahmetsizdir sonuçta. Birbirinden bağımsız gibi görünen iki konu arasında benzerlikler ve/veya koşutluklar yakalamak, farklar yakalamaktan daha kolaydır. Art niyetli bir savcı gibi davranmayı bir kere öğrenirseniz –Hemen her kurgu yazarı az çok böyledir.- gerisi çorap söküğü gibi gelecektir.  Ayrıca, uzun süre yazmaya ara verince koşmak ve kafamı toparlamak benim için bir seçenekten ziyade bir tür sine qua non oluyor. Koşmak da yazmak gibi suçunu arayan cezadır bir bakıma. Kendini bu kadar cezalandıracak ne yaptın? Bu sorunun yanıtını asla bulamazsın ama cezayı uzatmaktan da vazgeçmezsin.  Sözü daha fazla dalgalandırıp konuyu bulandırmadan, madde madde sıralayayım aklıma gelenleri:

1.       Her ikisinde de görünen hedef bitirmek, görünmeyen hedef delirmeyi önlemektir. Bitirmek önemlidir. Bitmemiş bir hikâyeyi yayımlatamazsın, en yakın arkadaşınıza bile okutamazsın.  Bu yüzden konu yazmak ve koşmak olduğunda yolun öğreticilikten başka bir işlevi yoktur. Sonu olmayan bir yola, nerede biteceği az çok belli olmayan bir parkura sen girsen bile okuyucuyu sokamazsın. Bunun yanında bitirmek görünen hedeftir. Asıl hedef, seni yazmaya / koşmaya zorlayan ağırlıkların baskısından kurtulmaktır. İçinde yaşadığın dünyayla bir derdin olmalı ki yoruyorsun kendini durduk yere. Hayır, kız meselesi değil, tuttuğun takımın küme düşmesi hiç değil! Çok daha büyük, çok daha evrensel, çözümü çok daha zor bir soruna yöneliyorsun. İnsanı anlamak ve anlatmak istiyorsun, kalp atışlarının etrafındaki uğultuyu bastırıp duyulabilecek tek ses haline gelmesine tanık olmak ve bedenini tüm yalınlığıyla görmek istiyorsun. Kolay değil giriştiğin iş ve daha yolun başındasın.     
2.       Asla durmayacaksın. Yürümek koşmak değildir. Okumak da yazmak değildir! Durduğun anda kaybedersin. Bir kırmızı ışığa rast geldiysen, olduğun yerde koş ama durma. Olduğun yerde koşmak zihni zinde tutar, arka planda işleyen bir program gibi her an açılmaya ve çalışılmaya müsaittir. On beş dakika koşup, ardından beş dakika yürüyüp, sonrasında da tekrar on beş dakika koşmak asla otuz dakika koşmak değildir. Aynı şekilde bir gün 1000 kelime yazıp, ertesi gün hiç yazmayıp, günlük 500 kelime hedefini tutturmuş olamazsın. Yazmadığın ya da 500’ün altında kaldığın her gün kayıptır. İster inan ister inanma, tek seferde 25 km koşmak, beş gün üst üste beşer km koşmaktan daha kolay ve daha faydasızdır.
3.       Hedef her zaman için bir öncekinden biraz daha fazla olmalı, en kötü ihtimalle aynı kalmalı. Kendine meydan okumazsan yazar da olamazsın koşucu da! Nicelikten ziyade niteliğe odaklanmak, niceliğin miktarını aynı tutarak başarılabilir. Her hafta 25 km koşuyorsan, zamanını azaltmaya çalış ya da bir sonraki parkurunu biraz yokuşlu seç.
4.       Her iki eylem de fizikseldir. Düşünsel olan kısım neden değil, sonuçtur. İnsan düşündüğü için yazmaz, bilakis yazdığı için düşünür. Benzeri bir durumu koşarken de gözlemleyebilirsiniz.
5.       Ritmi korumak ve disiplini elden bırakmamak hem bedensel hem de zihinsel sağlığınız için önemli bir koşuldur. Koşarken su içmeyi unutmamak –durmadan- ve yazarken bir yandan okumalara devam etmek önemli bir ayrıntıdır.
6.       Yazarken de koşarken de yalnızsındır ve insanın zihni bu yalnızlıkta olası tüm evrenlere açılmakta zorlanmaz. Sıradan hayatın üzerine bastırdığı yaratıcı düşünceler dibi delinen torbadan yere dökülen misketler gibi saçılırlar zemine. Saçma sapan düşünceler, birbiriyle ilgisiz sıfatlar, yüklemler ve isimler beynin sonsuz boşluğunda öyle bir çarpışırlar ki cayır cayır yanan buzları, geveze bulutları, gökten yağan şarabı, grev yapan karıncaları normal karşılarsınız.
7.       Her ikisi de müthiş yorucudur. İnsanı halsiz bırakır ama bir o kadar da memnun bırakan bir eylemdir.
8.       Tekrarlar önemlidir. Aynı yerden on defa geçersin, aynı satırı on defa okursun. Okumaktan / koşmaktan bitkin düşene kadar devam eder tekrarlar, kontroller.
9.       Her ikisinde de ne kadar antrenmanlı olursan ol başlamak zordur. İnatçı, azimli ve disiplinli olmayı gerektirir. Bilgisayarın başına oturup kendini zorlayacaksın. Gerekirse kopacaksın seni dünyaya bağlayan ağlardan. Kendinle baş başa kalıp, en samimi halinle içindeki fırtınalarla yüzleşmediğin sürece yazdıkların ciddi bir değer kazanmaz.
10.   Her ikisine de nedensiz yere uzun bir ara verdiğin zaman suçluluk hissedersin. Hayatında bir şeylerin eksik olduğunu, kendine çeki düzen vermen gerektiğini düşünürsün. Bu duygu yazmaya / koşmaya yeniden başladığında bir süre daha devam eder çünkü emin olamazsın başlamış olduğundan. Düzene girmeden, yani ertesi gün de yazmaya / koşmaya devam edeceğinden emin olmadan, içindeki kara delikten kurtulamazsın.

---

2017082302: Türkiye’de bugün yaşanan e-kitap düşmanlığıyla (isterseniz adına e-kitaba duyulan ilgisizlik de diyebilirsiniz) Osmanlı Devleti zamanında yaşanan matbaa düşmanlığı arasında ne fark var? O zamanlar da hattatlar ve ciltçiler işlerini kaybetmesin diye matbaaya karşı ilgisiz kalınmıştı. Sonuç ne oldu? Zaten geri kalmış olan Osmanlı kitap konusunda da geri kaldı. Bilginin yayılması, kitlelere ulaşması, büyümesi ve evrilmesi engellendi. Şimdi de dev yayınevleri ve onların birlikte çalıştıkları matbaalar ve dağıtım şirketleri ellerinde bulundurdukları ticari avantajı kaybetmesin diye benzeri bir durum yaşanıyor. Bütün dünya matbu kitaptan uzaklaşıp e-kitaba yoğunlaşıyor. E-kitapların güvenliğini, korsan satışlara karşı nasıl korunacaklarını, nasıl bir sistemle tekelin ya da kartelleşmenin önüne geçeceğimizi, gençleri nasıl olup da bilgisayar oyunlarından uzaklaştırıp okumaya sevk edeceğimizi konuşmamız gerekirken bu konular bizim yayıncıların gündeminde bile yok. Birkaç ufak tefek girişim var ama onlar da daha başından güdük kalmaya mahkûm bırakılıyor çünkü çoğunda ciddi güvenlik açıkları var. Örneğin e-kitap okuyucular satılıyor piyasada ama e-kitaplar satılmıyor. Satılanlar da artık piyasa değeri kalmamış ya da korsanı çıktığı için yayınevine artık para getirmeyen kitaplar. Yayın haklarını aldığı kitabın artık ciddi bir gideri yok. Sayfa düzenlemesi, kapak tasarımı vb benzeri işler zaten yapılmış. Bari internete ben koyayım da üç beş kuruş para da oradan gelsin niyetiyle piyasaya sürülüyor. Oysa yapılması gereken şey şudur: Yazarı ne kadar popüler ya da kitabın edebi değeri ne kadar yüksek olursa olsun, matbu hali basıldığı anda e-kitap hali de basılmalıdır. Okuyucuya bu seçenek sunulmalıdır ve e-kitaplar internet üzerinden zahmetsizce alınabiliyor olmalıdır. Gelişmiş ülkelerde her matbu kitabın yanında bir de e-kitap basılıyor. Hem daha ucuz, hem taşıması zahmetsiz, hem doğaya daha az zarar veriyor hem de araştırma yapanlar için müthiş kolaylıklar sağlıyor. Amazon’un sayfasından, sadece kindle denen cihazı kullanarak, yeni çıkan bir kitabı arayabiliyor, bulduktan sonra %5lik bir kısmını ücretsiz indirebiliyorum. Ya da doğrudan satın alıp, on-yirmi saniye içinde okumaya başlayabiliyorum. Başka sitelerde de benzeri uygulamalar var. Kimisi daha kullanışlı kimisi daha çetrefilli, nihayetinde hepsi e-kitap okuruna hitap ediyor ve dünyanın neresinde olursan ol sana bilgiyi ulaştırıyor. Yediden yetmişe herkesi elinde cep telefonu olduğu bir çağda neden cep telefonlarında okunabilecek kitaplara yatırım yapılmaz, anlamak gerçekten zor. Kindle, sattığı kitapları şifreliyor. Kitabı sadece adınıza kayıtlı cihazlarda okuyabiliyorsunuz. Cihazı kaybetseniz de kitap hesabınızda duruyor. Ama kitabı başka birisine gönderemiyorsunuz, aynı anda iki kişinin okumasını sağlayamıyorsunuz. Böylece hem yazarın hem de yayınevinin hakları büyük bir oranda korunmuş oluyor.  İşin en kötü yanı da kitap seven (sevdiğini iddia eden) insanların e-kitap düşmanlığına soyunmaları. Yok ben kitabın sayfalarının kokusunu özlüyorum, yok ben kitapçılardaki kedi mırmırını andıran uğultuyu seviyorum, yok ben kitaplarımı rafa dizip izlemeye bayılıyorum. Taş tabletlerden papirusa geçerken birileri dedi mi acaba “Ben taş kitabı taşımayı seviyorum, sertliğiyle ve soğukluğuyla bana ilham veriyor.” diye. Hiç sanmıyorum. Ayrıca e-kitabın yaygınlaşması sözünü ettiğim matbu kitap fetişistlerine bir engel teşkil etmiyor ki! Sen git; yine kokla kitaplarını, doldur raflarını, konuş onlarla. Ben elli – yüz yıl sonra matbu kitap diye bir şey kalmayacağını düşünüyorum. Ne kitapçılar kalacak ne de kitap basan matbaalar. Bir tek, geçmişe dair bir anı olarak müze haline getirilmiş kütüphaneleri görebileceğiz. Kaçınılmaz olandır bu, şaşılacak bir şey yok.  Gelişmenin, teknolojinin önüne geçemezsiniz. Geçmeye kalktığınız anda yavaşlar ve geride bırakılırsınız. Ve Türkiye olarak, ister kabul edelim ister etmeyelim, yine geri kalıyoruz, geri bırakılıyoruz.

---

2017081901: Bulutların cansız olduklarını iddia edebilir miyiz? Uçakta pencere kenarında yolculuk yapıyorsam ve vakit gece değilse, kanadın altından kayarak ilerleyen köpük köpük olmuş bulutları izlemekten büyük bir zevk alırım. Kimi zaman Antarktika kıtasındaki buz dağlarını, kimi zaman durulama öncesi beklemeye bırakılan halıları, kimi zaman da çocukların içine dalıp zamanı unuttukları top dolu havuzları anımsatır bana bulut kümeleri. Tek tek uçtukları da vakidir ama genelde hep birliktedirler, yan yana omuz omuza hareket ederler rüzgârın kandırmasıyla. Birleşirler, ayrılırlar, çiftleşirler, bebek yaparlar, yok olurlar, şekil değiştirirler, umut ederler, hayal kırıklığına uğrarlar; tembellik ettikleri de görülmüştür sıkı çalıştıkları da, sıkışıp büzülürler ya da seyrekleşip genleşirler havadaki düşmanların konumlarına göre, rüzgâra ve ısıya uyum sağlarlar tıpkı diğer canlılar gibi. Meraklıdırlar çoğu zaman ama gruptan ayrılanı sevmezler. Bırakırlar onu, gökyüzünün sonsuz boşluğu bu asi ruhu yesin bitirsin diye. Birlikten kuvvet doğduğunu, direnmek için birleşmek ve güçlenmek gerektiğini bilirler. Yok olmamak için mücadele ederler bir bakıma, o amorfik ve yüzsüz görünüşlerinin altında buruk ama inatçı bir gurur vardır. Arada çarpışırlar birbirleriyle, fikir ayrılığından olsa gerek. Birinin pozitif dediğine diğeri negatif der. Şimşekler çakar tenlerinin birbirine sürtündüğü yerde, yeryüzüne iner o kızgın kılıçlar, yukarıdaki kavgadan bîhaber yaşayan masumları boydan boya yararlar kaşla göz arasında. Homurdanırlar bir de, gürlerler amansızca, ağzı kalabalık mızıkçılar gibi bağırdıkça bağırırlar. Üzülünce somurtup ağlarlar oyuncağı elinden alınmış bebeklere taş çıkarırcasına. Kızınca göğü griye, dağ başlarını mat bir maviye, şehirleri zift rengine boyarlar. Ardından öyle bir gözyaşı dökerler ki insanlar sormadan edemezler “Ne yaptık da bu kadar kızdırdık biz bu doğayı?”. Böyledir insan, ucu kendisine dokunana kadar kanırtır doğanın tüm kilitlerini. Bilmez ki kapı açılsa ilk kendisi boğulacak üzerine gelen selde, ilk kendisi şikâyet edecek seldeki payını görmezden gelerek! Çok sürmez ama bu hasmane tavırları, durulurlar çabucak, affetmeyi erdemden sayarlar belki de. Kentleri denizlere, denizleri göllere, gölleri dev aynalara çevirerek sakinleşirler. İnsanların kendilerine yaptıklarını unutayazdıklarında mutlu olurlar bir nebze. İşte o zaman cömertliklerini gösterirler tüm anaçlıklarıyla, kara gölgelerini de alıp dağ başlarına, orman derinliklerine, okyanus ortalarına giderler. Geride kalan mutlu bulutlar pamuk pamuk olup gülümserler insanlara, arada güneşe izin verirler göz kırpsın diye, çiğ bir ışık yağdırırlar toprağın üzerine. Pirüpak bir hava yayılır ıslak otların arasına, gölün üzerinde havalanmaya çalışan kazlar gibi süzülerek yayılır bu kadifemsi dokunuşlar.  Çinko damlara vuran yağmur damlarının tıpırtısını dinleyen insanların hüznü kaçıp gider güneşin vurduğu yerlerden. Evet, bulutlar da canlıdır ama biz bilemeyiz. Bizim bir parçamızdırlar, uzak bir parçamız. Onlarsız var olamayacağımızı bilsek de dile getirmeyiz pek. Onların tıpkı kentler gibi, trafik gibi, ormanlar gibi canlı olduklarını pekâlâ görürüz. Bizler gibi yaşayıp giderler, göğün sonsuzluğunda. Ne kimseye bir zararları olur ne de kimseyi felakete sürüklemek gibi bir amaçları. Yeter ki inkâr etmesin insansoyu onların da bir canının olduğunu ve yıpratmasın köpüklerin yumuşak kumaşını. Yoksa her canı acıyan gibi, onlar da kullanırlar nefs-i müdafaa haklarını.
---


22 Ağustos 2017

Çin Mektupları 33: Gerçeklik Arayışı Bağlamında Doğu ve Batı

Doğu ve Batı uygarlıkları arasındaki görünür farklar saymakla bitmez. Batı denince insanların aklına katı bir mantıksal sistem, rasyonalizmle yoğrulmuş zihinler ve bilimsel düşüncenin yuvası gelir. Doğu denince mistik tapınakları, öznesiyle yüklemi çelişen cümleler sarf eden uzun sakallı yaşlı bilgeleri ve hurafelerin modern yaşam tarzıyla el ele kol kola gezindiği toplumları hayal ederiz. Gerçi, internetin ve beraberinde gelen taşınabilir teknolojilerin hızlı gelişimi sayesinde son birkaç on yılda doğu toplumlarıyla batı toplumları arasındaki görünür farklar iyice kapanmış gibi görünse de temelde var olan bir takım ayrılıklar uzun bir süre daha doğuyla batıyı birbirinden ayrı tutacaktır. Bu yazıda batı ve doğu felsefelerinin gerçek ve gerçeklik kavramlarına bakışlarından yola çıkarak, nasıl olup da binlerce yıl öncesinden ciddi bir yol ayrımıyla işe başladıklarını inceleyeceğim.

Yalnız şunu söylemeden geçmeyeyim: Ne doğuda ne de batıda felsefe halkın genelinin yoğun ilgisini çekmiş bir disiplindir. Plato zamanında yaşamış sıradan bir Atinalı zerre kadar ilgilenmez bilginin kaynağıyla, tıpkı Tang Hanedanı zamanında yaşayan sıradan bir Çinlinin siyaset bilimiyle ilgilenmemesi gibi. Günümüzde de durum pek farklı değildir. Gerçek ya da gerçek olmayan halkın pek umurunda değildir. İnsanların büyük bir çoğunluğu geçim derdi, ailevi sorunlar, daha çok para kazanmak, sevgili edinmek gibi pratik konulara eğilim gösterirler. Bunların dışındaki sorunlar ikincildir ve sadece boş vakti / enerjisi olanlara hitap eder. Hatta gerçek olmayanın gerçek olmaması bile ihmal edilebilir çoğu zaman. Sekiz rakamı uğur getirmiyor olabilir, boynuna taktığın muska bir işe yaramıyordur belki, havai fişekler kötü ruhları uzak tutmayabilir, nehre saldığın kaplumbağa sana uzun ömür sağlamayabilir. Buna rağmen insanlar hurafelerin / akıldışı çözümlerin peşinden gitmekte ısrarcı olabilirler. Bu tutum irrasyonalizm değildir, bilakis çoğunluğun (geleneğin) kuralına uymak olarak da adlandırılabilecek kısa vadeli bir rasyonel davranıştır. Huzuru kaçırmamak, barışı korumak için konformist olmak halkın büyük bir çoğunluğu için ahlaki bir ilke halini almıştır. Dolayısıyla filozofların / bilim insanlarının ürettikleriyle halkın genelinin görüşünü birbirine karıştırmamak önemli bir koşuldur. Filozof soruların ağırlığına rağmen huzurlu yaşayabilir. Halk ise yanıtları sever. Ne kadar basitse o kadar kullanışlıdır o yanıt. Doğruluğu ya da gerçeklikle olan paralelliği apayrı bir konudur, avamın değil filozofun ilgi alanına girer.   

Batıda felsefe bir çeşit gerçek arayışıdır. Parmenides “Varlık nedir?” sorusunu sorar ve “Var olan vardır.” totolojisiyle yanıt verir. Maddenin ne olduğu sorusu da dâhil olmak üzere (ateş, su, toprak, hava) daha en başlarda felsefecilerin zihinlerini kurcalayan mesele gerçekliğin özü olmuştur. Herakleitos “Bir nehirde iki defa yıkanamazsınız.” derken yine gerçekliğin özünde var olduğunu iddia ettiği “değişim” kavramından bahsetmektedir. Sokrates, Plato (Eflatun) ve Aristotales üçlemesiyle Antik Yunan felsefesi ontolojiden (varlık sorunsalını inceleyen felsefi alan) uzaklaşıp, epistemolojiye (bilginin kaynağını sorgulayan felsefi alan)  kaymıştır. Artık felsefenin en temel sorusu “Kullandığımız ve başkalarına aktardığımız bilginin doğru ve güvenilir olduğunu nereden biliyoruz?” sorusudur. Burada her ne kadar ontolojiden bir sapma görülse de amaç yine gerçeklik (gerçek olanın dokusu) bilgisini teyit etmektir. Yani, “Gözümüzün önünde her saniye gerçekleşen bu evreni nasıl bileceğiz, ona nasıl vakıf olacağız, hatta bir sonraki adımda onu nasıl kontrol edeceğiz?” gibi sorular batı felsefesinin düşünürlerini yüzyıllarca meşgul etmiştir. Plato’nun mükemmel idelerinden Descartes’in katı rasyonalizmine, Locke’un deneyciliğinden Kant’ın uzlaşmacılığına kadar yüzlerce filozof bilginin kaynağı ve bildiklerimizin gerçeklikle ne derece örtüştüğü üzerine kafa yormuştur. Amaç doğayı anlamak, insanı anlamak ve en nihayetinde gerçeğe yaklaşmaktır. Gerçeklik kumaşının nasıl örülmüş olduğu sorusunun yanıtı pragmatik kaygıların üstündedir. En azından filozoflar için durum budur. Felsefe zamanla bilime evrildikçe pragmatik yanları da artmıştır.

Batı felsefesinin gerçeklikle olan bu sıkı fıkı ilişkisi tektanrıcı dinlerin bu felsefelerin yaygın olduğu topluluklarda daha çabuk kabul görmesini de sağlamıştır. Madem felsefeciler söz verdikleri gerçeğe bir türlü bizleri ulaştıramıyorlar, o halde kendisini gerçeğin ta kendisi ya da onun yeryüzündeki temsilcisi olarak gören kişinin peşinden gitmekte bir mahzur olmamalıdır. Hem yol daha kısadır hem de sözü verilmiş bir kesinliği vardır. Sonuç olarak tektanrıcı dinlerde Tanrı mutlak gerçektir. Evren onun bir yansımasından ibarettir. Varlığın anlamı ve amacı bu Tanrı’dan ibarettir. Dolayısıyla, tüm sorulara yanıt veren kolaycı yanlarıyla, felsefecilerden bir adım öndedir din adamları. Bu yüzden kesişim kaçınılmaz ve Aziz Augustine, Anselm, Gazali, İbn-i Tufeyl gibi pek çok filozof-din adamı inandıkları mutlak gerçekliğe felsefi bir altyapı hazırlama -ya da felsefi kuşkuculuktan inançlarını koruma- girişiminde bulunurlar. Hristiyanlığın ve İslam’ın Çin’de yayılamamasını da doğu felsefelerinin gerçeklikle kurduğu ilişki üzerinden çözümleyebiliriz. Bunun için önce doğuda ne var, onu görelim.

Doğuda felsefe ile siyaset bilimi iç içe girmiş iki disiplindir. Zaten filozof denilebilecek kişiler genelde saray civarında çalışmalar sürdüren eğitimli diplomatlardan başkaları değildirler. Dolayısıyla, filozofların amacı gerçekliğin ne olduğunu keşfetmekten ziyade halkın en iyi nasıl bir sistemle idare edilebileceğini bulmaktır. Toplumsal huzur, ya da bu aralar sıklıkla karşımıza çıkan sosyal harmoni kavramı, varılması ya da korunması gereken hedeftir. Konfüçyüs bilmediği veya asla bilinemeyecek konularda fikir beyan etmemiştir. Ölümden sonra ne olacağı kendisine sorulduğunda “Daha bu hayatı halledemedik, ölüme sıra asla gelmeyecek.” gibi bir yanıt vermiştir. Gözlemlenebilen evrenle ilgilenmiş, kendisinden önce gelen pagan geleneklere de ses çıkarmamıştır. Bugün Çin’de gördüğümüz pek çok dinsel tören aslında Konfüçyüs öncesi var olan ve zamanla değişmiş / evrilmiş / yeni gelen dinlerle karışmış pagan dinlerden kalmadır. Konfüçyüs, varlığı metafizik (dinsel veya seküler) kavramlar kullanarak anlamlandırmak yerine daha pozitivist bir yol seçerek huzurlu toplumu ve bu toplumun doğuracağı ahlaklı bireyi aramıştır. Esas olan insanların mutlu bir şekilde yaşamaları, aile kurmaları, karşılıklı sevgi ve saygıyı korumaları, otoriteye karşı itaatte kusur etmemeleri ve nesillerini sürdürmeleridir. Çin’in bağrından çıkmış bir diğer filozof olan Laozi de az çok Konfüçyüs’ünkine benzer konularla ilgilenmiştir. “İnsanın mutlu olması için yürümesi gereken yol (Tao) hangisidir?” sorusuyla çıkar yola. Alçakgönüllü olmayı ve sade yaşamı salık verir. Konfüçyüsçülük kadar ritüel sevdalısı değildir bu yüzden.  Buda ise aynı soruya farklı açıdan yaklaşmış ve ıstırabı yok etmek için gereken yöntemleri sıralamıştır. Dört Soylu Yöntem denilen bu öğretide; ıstırabın var olduğunu, onun nesnel bir nedeninin olduğunu, onu yok etmenin bir yolu olduğunu ve son olarak da Buda’nın kutsal yolu olan Darma’nın tek çözüm olduğu anlatılır. Asya dinleri içinde belki de gerçeklikle en fazla ilişki kurmuş olan din Hinduizm’dir. Hindu mitolojide evrenin, zamanın, varlığın, sonsuzun anlamları konusunda sayısız hikâye vardır.

Yukarıda sözünü ettiğim, tektanrıcı dinlerin doğuda pek yaygınlaşmaması konusunu tekrar ziyaret edelim. Filipinler (Hristiyan) ve Endonezya / Malezya (Müslüman) hariç diğer Asya ülkelerinde bu yayılma gerçekleşmemiştir. Bu üç ülkede de zaten misyonerler / tüccarlar gelmeden önce ciddi bir Konfüçyüsçü ya da Budist gelenek yoktur. Dolayısıyla tektanrıcı dinlerin kabulü çok daha kolay olmuştur. Öyle ki her üç ülkede de yüzyıllar önce Çin’den göç etmiş olan Çinliler Konfüçyüsçü geleneklerine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler.
Kadim felsefelerin gerçeklikle kurdukları ilişkinin bir yansıması da bilim ve teknoloji alanında gerçekleşmiştir. Evrenin ne olduğunu, varlığın anlamını ve bilginin kaynağını sorgulayan batı felsefesi doğal süreç içerisinde kısır döngülere neden olan salt kuşkuculuktan kurtulup, gözlem ve deneyin rehberliğinde aklın saltanatını kabul etmiş ve böylece bilimsel gelişmelerin önünü açmıştır. Tabii ki batıda bilimin gelişmesini sadece felsefi temellere dayandıramayız. Coğrafi keşifler sonucunda sömürülen topraklardan Avrupa’ya aktarılan kaynakların etkisi azımsanmayacak düzeydedir. Tarihsel materyalizmle çözümlenebilecek pek çok başka nedeni de vardır batıda bilimsel devrimin oluşumunun. Yine de temelde var olan gerçeği bulma ve anlamlandırma kaygısı, özellikle o devirde düşünmek ve yazmaktan başka pek bir işi olmayan üniversite filozofları (Aydınlanma çağına kadar bilim insanlarına da filozof deniyordu.) için bulunmaz bir motivasyon kaynağı olmuştur.
Doğuda ise göreceli müreffeh yaşama rağmen bilim değil de günlük hayatı kolaylaştırıcı teknoloji gelişmiştir. Pusulayı, kâğıdı, barutu (havai fişekler için), ipeği, porseleni, baskı makinesini (bir çeşit matbaa) ve daha pek çok şeyi keşfeden Çinliler bu buluşların altında yatan bilimsel ilkeleri inceleyip çok daha karmaşık sistemler geliştirmemişlerdir. Çünkü çocukluktan beri öğretilen felsefe ahlaklı birey ve huzurlu toplum arayışını salık vermektedir. Eğer icat edilen bu yenilikler sözü edilen arayışlara yanıt verecekse üzerinde çalışmaya değerdirler. Aksi halde bu yenilikler birer ticari meta olmanın ötesine geçemezler. Yüzyıllar boyunca Çin, batı dünyasına kendi topraklarında ürettiği bu ürünleri pazarlamış ve sömürü dönemine kadar zengin bir ülke olarak kalmıştır. Bunun yanında batıda ise Galileo, yüksekten bırakılan taşların yere düşme sürelerinin kütlelerine bağlı olmayacağı gibi görünüşte gereksiz bilgilerin peşinde koşmaktaydı. Çünkü kütle, zaman, uzaklık, nedensellik gibi metafizik kavramlar gerçekliği anlamanın önemli bir yanını oluşturmaktadır. Başlangıçta çok bariz olmayabilir ama teknoloji eninde sonunda bilimi takip edecektir.

Peki, batı ve doğu felsefelerindeki bu ayrımın günümüzde de gözlemlenebilen bir tezahürü var mı? Bu soruyu yanıtlamak zor çünkü yukarıda da sözünü ettiğim gibi gelişen iletişim teknolojileri doğu-batı ayrımını coğrafi bir düzeye indirgedi. Bugün Şanghay’ın doğu mu batı mı olduğunu ilk bakışta söylemek neredeyse imkânsızdır. Buna rağmen şöyle bir açılımdan, daha doğrusu anlaşmazlıktan yola çıkarak ortaya atılacak bir hipotezden bahsedebiliriz. Günümüzde batılıların Çin’i eleştirirken akıllarına ilk gelen şeylerden birisi Çin’in sansür politikasıdır. Batıya göre –ilkesel olarak- insanların gerçekleri ne pahasına olursa olsun öğrenmeye hakları vardır. Çin ise böyle düşünmemektedir. Halk çok çabuk bir şekilde galeyana getirilebilir, kışkırtılabilir. Çoğu zaman da gerçek olmayan haberlerle yapılabilir bu. Haber gerçek de olsa, eğer toplumsal bir infiale neden olacaksa, insanların canlarına ve mallarına zarar gelecekse, kısacası Çin halkının en kutsalı olan toplumsal huzur bozulacaksa o haberin yayılmasına gerek yoktur. Sansürlenmelidir.  Kısacası batıda huzur yeri geldiğinde gerçek ya da gerçeği bilme özgürlüğü için kurban edilir. Doğuda (Çin’de) ise gerçek yeri geldiğinde huzur için kurban edilir. Gerçek, devletin (otoritenin) yarattığı, halkın bilmesi gerektiği kadar olandır. Bu sadece son altmış yetmiş yıllık bir şey değildir Çinliler için. Tarih boyunca devlet ya da saray, kendisi dışındaki tüm otoriteleri kendisine düşman bilmiş ve ilk fırsatta onları yok etmiştir. En başa, ilk imparator Çin Şı Huang Di’ye kadar giden bir siyasettir bu. Kitapları yaktırıp, duvarları yükselten imparator olarak bilinen Çin Şı Huang Di, aynı zamanda Çin tarihindeki en acımasız sansür politikalarını uygulamıştır. Bunun karşılığında, yani bu saklamanın bir getirisi olarak, devlet halkı için kutsal bir baba rolünü eksiksizce yerine getirmek zorundadır. “Gerçeği bu kadarıyla öğreneceksin ama karşılığında sana huzuru, aileni, işini, servetini bağışlıyorum.” der. Böylece halkın tepkisi engellenmiş olur. “Devlet benim için en iyisini yapacaktır.” görüşü hâkim olması istenilen görüştür. Gördüğüm kadarıyla sansürden şikâyet eden çok fazla insan yok burada. “Ulaşabildiğim bilgi bana yetiyor.” diyen kitle her geçen gün biraz daha büyüyor. Karnım tok, işim var, ailemin sağlığı yerinde, internet hızlı, bana ne gerçeğin ne olduğundan!
Doğuda sansür var da batıda yok mu? Orada da var, hatta günümüzde Çin’in ekonomik başarısını gören pek çok ülke benzeri sansür politikalarını kendi ülkelerinde uygulamaya çalışıyorlar ama başaramıyorlar ya da ciddi tepkilerle karşılaşıyorlar. Aynı başarıyı gösterememelerinin nedeni de aslında doğu felsefesiyle batı felsefesinin şekillendirdiği vatandaşların farklı olması. Bireysel özgürlüğün –gerçek olana erişimin vatandaşlık hakkı olması- toplumsal istikrarın önüne konduğu coğrafyalarda Çin’in yaptığını yapmak neredeyse imkânsızdır. Ayrıca Çin’de devletin yaptığını batıda büyük yayın şirketleri, üretimde sözü geçen dev holdingler yapıyor. Devlet de buna, kendisine para kaynağı sağlayanların desteğini yitirmemek için göz yumuyor. Aradaki tek fark Çin musluğu en tepeden kapattığı için çok az sızıntı ulaşıyor aşağılara. Batıda ise rastgele tutumlardan, çıkar ilişkilerinden ve seçilememe kaygısından dolayı azınlık denilebilecek bir kitle gerçek bilgiye zor da olsa erişebiliyor. Eriştiklerinde de sessiz kalmıyorlar. Yaygarayı basıyorlar. Sonrası da daha çok istikrarsızlık ya da kargaşa. Görünen o ki ne batıda üretilen reçeteler doğuda tam anlamıyla işlevselliğini koruyabiliyor ne de doğuda üretilenler batılı siyasetçilerin dertlerine çare oluyor. Farklı felsefi anlayışlarla şekillenmiş kültürler ve bu kültürlerin rahminde doğup büyümüş halklar kolay kolay değişmiyorlar.
Gereğinden uzun ve biraz da düzensiz bir yazı oldu. Kendimi istediğim gibi ifade edebildiğimi sanmıyorum ama olsun. Eksiğiyle gediğiyle, bu da böyle kalsın. 

Kipling'in dizeleriyle bitireyim:
Oh, East is East and West is West, and never the twain shall meet,
Till Earth and Sky stand presently at God's great Judgment Seat;
But there is neither East nor West, Border, nor Breed, nor Birth,
When two strong men stand face to face, though they come from the ends of the earth!

19 Ağustos 2017

ÇİN MEKTUPLARI 32: KÖPEK ETİ

Türkiye’de bulunduğum son altı hafta içinde ne zaman yaşadığım ülke olan Çin’den söz açsam, alabildiğine tuhaf, bir o kadar da yalan yanlış bilgilerle karşılaştım. Anlaşılan o ki Türkiye insanı Çin’i ya bilmiyor ya da yanlış biliyor. Doğru bilinenler de Çin’in kalabalık olması, insanların çekik gözlü olması, Çin’in hızla büyüyen ekonomisiyle dünyaya meydan okuyan bir ülke haline gelmesi gibi popüler bilgilerden fazlası değil. Hemen her tanışmadan sonra artık harc-ı âlem olmaya başlamış sorularla karşılaşmaktan gına geldi ama bıkmadan, usanmadan, dilim döndüğünce bildiğim gerçekleri anlatmaya çalıştım. Bu yazı da hem altı haftalık tatil rehavetini üzerimden atma adına ufak bir silkinme, hem de yeri gelmişken bu yanlış bilgilerden birisini –konuşulan ilk abartılı bilgiyi- düzeltme amaçlarını taşıyor. Genelde şu şekilde gelişiyor yeni tanıştığım birisiyle girdiğimiz konuşmamız:

-Ne iş yapıyorsun sen genç?
-Öğretmenim ben. Matematik öğretmeni.
-Ooo, ne güzel. Benim yeğenim de bu yıl öğretmen çıktı. KPSS’ye girdi.  Hangi şehirdesin sen?
-Yurt dışındayım ben bey amca. Çin’de çalışıyorum.

Burada bir duraklama olur. Standart konuşmanın dışına çıkılmıştır. Sorulacak bir sonraki soru iyi düşünülmelidir. Sakal sıvazlanır; pis bir şeye bakıyormuş gibi gözler kısılır, dudaklar büzülür, kaşlar çatılır ve beklenen kadim soru sorulur:

- Çin’de mi? Ne yiyorsunuz orada? Kedi köpek mi yiyorsunuz?

Pirinç yiyoruz efendim. Fasulye, mantar, havuç, marul, patlıcan, domates, patates, tavuk, balık, karides ve hatta inanmayacaksınız elma, erik, şeftali, armut yiyoruz biz Çin’de.  Bunun üzerine tatlı yiyoruz, yeşil çay ve sütlü kahve içiyoruz. Ekmek bile var burada, hem de öyle kristal saraylarda çelik kasalarda saklanılan cinsten değil, köşedeki fırından alabilirsiniz. Biraz pahalı ama değiyor çünkü çeşit çok. Cevizlisi, incirlisi, havuçlusu, kırmızı fasulyelisi var. Hepsi de birbirinden lezzetli.

Çin mutfağından bir görüntü. Burada köpek eti yok!
İlginçtir. Yabancı ülke deyince insanların aklına hemen yeme içme geliyor. Almanya, Hollanda gibi Türkiyeli göçmenlerin sayıca çok olduğu ülkelerde her köşe başında bir kebapçı dükkânı olması, doğal olarak diğer ülkelerdeki Türk mutfağı beklentisini artırıyor. Benim ise aklıma yeme içme en son gelir genelde. Hakkında hiçbir şey bilmediğin bir ülkeden gelen ve senin dilini konuşan bir insanla karşılaşmışsın. Kültürü sor, gündelik hayatı sor, ekonomiyi sor, gece hayatını sor, dinlerini ve inançlarını sor, “Çince mi daha zor, hayat mı?” diye sor… Yok, illa ilk olarak boğazlar sorununu halledeceğiz. Halledemiyoruz zaten! Takılıp kalıyoruz orada…

Burada da yok!
Yine de yanıt vermek gerekir. Hani, “Kedi köpek yeseler kime ne? Sen de tavuk yiyorsun. Köpeğinki can da tavuğunki patlıcan mı?” diye bir yanıt verilebilir ama bu konuyu apayrı bir noktaya sürükleyeceği için ben soruya doğrudan yanıt vermeyi tercih ediyorum.  Hayır efendim. Çinliler de bizim gibi en çok tavuk ve sığır eti tüketiyorlar. Bunun yanında deniz ürünleri burada hem daha yaygın hem de daha ucuz. Müslüman lokantalarında –ki hemen her merkezi caddede en az bir tanesine rastlamak mümkün- koyun, keçi ve kuzu eti çoklukla yeniliyor. Köpek eti satan bir lokantaya şimdiye kadar hiç rastlamadım. Yok mudur? Mutlaka vardır ama bulmanız için ciddi bir çaba sarf etmeniz gerekir. Kedi yendiğini de görmedim. Varsa bile köpek etinden çok daha az tüketiliyordur. Kısacası insanların günlük diyetlerinde kedi ve köpek etleri bulunmuyor.  Çin mutfağı denilince kimsenin aklına kedi veya köpek gelmiyor. Yolda çevireceğiniz bin tane Çin vatandaşına “Şimdiye kadar hiç köpek eti yediniz mi?” diye bir soru yöneltseniz, bininin de iğrenç bir teklifle karşılaşmış gibi yüzlerini buruşturup “Hayır” deme olasılığı gayet yüksek. Ayrıca Çinliler evlerinde kedi ve köpek beslemeyi çok seviyorlar. Özellikle büyük şehirlerde yaşayan insanların köpeklerinin bakımları için harcadıkları para dudak uçuklatan miktarlara ulaşabiliyor. Bir çeşit statü simgesi köpekler burada, ne kadar zenginsen o kadar pahalı köpekler edinirsin. Akşamları bizim evin beş yüz metre ilerisindeki Wanda Plaza’nın önünde köpek sahipleri bir araya gelip köpeklerini birbirleriyle tanıştırırlar. Bu insanların akşamları köpeklerine “Haydi yavrum; oynayın, kaynaşın” deyip, ertesi sabah kahvaltıda kızarmış köpek eti yiyeceklerini düşünmek saflık olur. Peki madem köpekleri bu kadar seviyorlar, kim yiyor bu etleri?


Belki çok küçük bir azınlık seviyor ve yiyordur. Yulin’deki Köpek Eti Festivali her yıl dünyanın farklı ülkelerindeki haberlerde günlerce başlık olur. Bildiğim kadarıyla hükümet bu festivali yerel halkın sürdürdüğü bir gelenek olarak gördüğü için yasaklamıyor ama kesilen hayvanların çalıntı olmadıklarından ve iyi muamele gördüklerinden emin olmak için çalışmalar yürütüyor.  Bu çalışmalar yeterli mi bilmiyorum. Daha fazlasını yapmak, insanların hayvanlarla kurdukları ilişkilerde duyarlılığı artırmak gerekir elbet. Henüz istenilen seviyeye gelinmemişse sivil toplum kuruluşları vasıtasıyla bu konuda kampanyalar yürütülebilir. Hayvanların öldürülmeden önce eziyet çekmemeleri, sağlıklı ortamlarda tutulmaları, sıcaktan veya soğuktan etkilenmemeleri sağlanabilir. Hükümetin bu konuda bir ihmali varsa eleştirilir.


Gerçi, böyle bir eleştiriden önce, ülkemizde ve batı ülkelerinde tüketilen tavukların ve sığırların ne denli uygunsuz koşullarda yetiştirildiklerine de bir bakmak gerekir. İyi bir araştırma yapılırsa, ne tavukların ne de sığırların, Çin’deki köpeklerden daha mutlu olduklarını görürüz. Okuduklarım bana hayatını bir kere bile gün ışı görmeden geçiren ve nihayetinde hormonlu ete dönüşen tavuklardan söz ediyor. Doğumundan ölümüne kadar bir kere bile ota basmadan yaşamış ineklerin ve öküzlerin etlerini tüketiyor modern toplumlar. Buna rağmen, iyi muamele ve hayvanın en azından psikolojisinin sağlıklı olması, her ne kadar pratikte pek mümkün olmasa da ahlaki bir ilke olarak toplumun vicdanında yer etmelidir. Bu yetmez, tavuklar ve inekler yensin ama köpekler hiç yenmesin diyorsanız bunu neden istediğinizi sorgulamanız gerekir.

Tavuk çiftliğindeki tavuklar. 
Bu karşı çıkışın üç temel gerekçesi olabilir. Birincisi vicdan, ikincisi kedi ve köpeklerin insanlara göreceli yakınlığı, üçüncüsü ise köpek etinin kimi insanlara iğrenç gelmesi. Vicdan yönünün herhangi bir tutarlılığı yok. Eğer herhangi bir hayvanın etini yiyorsanız, kedi veya köpek etinin yenmesine karşı çıkmanız ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Et yemeyi tamamıyla bırakırsanız, zaten hiçbir hayvanın yenmesine razı değilsiniz demektir. Bu durumda etik bir duruşunuz olduğunu, Köpek Eti Festivaline de, Kurban Bayramına da, domuzların yenmesine de, boğazda balık tutulmasına da aynı tepkiyi –ister içsel ister dışsal- vermeniz gerekir. Sonuçta hiçbir hayvan “Ben öleyim de insanlara yem olayım.” demez. Öldürülürken acı çeker, canını kurtarmak için elinden geleni ardına koymaz.  Bu noktada eşittirler ve bu eşitlik kendilerine eşit muamele gösterilmesini gerektirir.

Bu da sonları! Neden bu görüntü bizi rahatsız etmiyor?
Bu gerekçedeki bütün hayvanlar eşittir ve eşit muameleyi hak etmektedir argümanına karşılık olarak ikinci gerekçe, yani kedi ve köpeklerin insanlara diğer eti yenilebilen hayvanlara nazaran daha yakın oldukları argümanı sunulabilir. Bu düşünceyi savunanların tavuğuyla dünya turuna çıkmış Fransız gezginden haberleri yoktur herhalde. Ya da yavruyken biberonla beslediği keçiyle daha sonra daimi bir dostluk kuran Elazığlı Mehmet Demir’in adını duymamış olabilirler. Örnekler çoğaltılabilir ama sonuç değişmez. Kümes hayvanları dediğimiz hayvanlar da istenirse en az kedi köpek kadar insana yakınlık gösterebiliyorlar. Seçim kedi ve köpeklerin daha uyumlu olmasına bağlı değildir. Hatta daha da ilginci, kedi ve köpek yakınlık kurduğu insana dostluğundan ve sevgisinden başka bir şey veremezken –günümüzde çok az insan kedileri fareleri yakalasın diye köpekleri de hırsızlara havlasın diye evinde tutuyor-, tavuk hem dostluğunu hem de yumurtasını verebiliyor. Keçi ise dostluğuna ek olarak sütünü ve yününü paylaşabiliyor.

Keşke hiçbir hayvan yenmese, hiçbiri acı çekmese :( 
İğrençlik gerekçesinin ise kültürel görecelilikle tamamen çözümlenebileceğini iddia edebiliriz. Bizim ülkemizde de hayvanların bağırsakları içindeki dışkılar temizlendikten sonra kokoreç yapılıp ekmek arasında servis ediliyor. Bu iğrenç değil mi? Öyle ki pek çok Türk bile yemez kokoreçi.  İşkembe çorbasına burun kıvırır. Köpekler otçul olmadığı ya da geviş getirmediği için yenmez diyorsan, neden sadece otçul ve geviş getirebilen hayvanların yenilebileceğini sorman gerekir kendine. İslam dinini benimsememiş bir topluluğun neden böyle bir ilkeye bağlı kalması gerektiği sorusu da yanıtlanması gereken ayrı bir soru olarak kalacaktır. Köpek eti Çin’in ufak bir kentinde, o kentin nüfusuna göre bile azınlık denilebilecek bir topluluk tarafından tüketiliyor. Eğer köpekler hastalıklı değilse ve kesimler hijyenik ortamlarda yapılıyorsa, ortada iğrenç olarak adlandırılabilecek bir şey yok demektir. Tüm olayı kültürel bir zenginlik olarak görmek, iğrençlik olarak görmekten hem daha mantıklı hem de daha kolaydır.  

Köpekleri ölümden kurtarıp evinde besleyen Çinli bir melek. 
İşin vicdani boyutunun siyasi yönü de var maalesef. Batılılar kendi yaptıkları ahlaksızlıkları ve eziyetleri görmezden gelip doğuluları vahşilikle suçlamayı çok seviyorlar. Bu suçlamayı da yeri geldiğinde siyasi bir koza, sosyal medyada oluşan infiallere dönüştürüyorlar.  Bir bakalım: Para kazanmak için köpek dövüştürenlerin haberleri neden Çin’deki köpek festivali kadar ses getirmiyor?  Öyle ki bu dövüşlerden sonra mağlup olan köpek genelde öldürülür çünkü o kadar çok yara alır ki ayağa kalkacak mecali kalmaz hayvanın. Peki ya sırf gösteri olsun diye arenalarda boğaları mızraklayan matadorlar? Peki ya belediyelerce zehirlenen kediler, ıssız adalarda ölüme terk edilen köpekler, uyuşturucu verildikten sonra fırınlarda yakılan sokak hayvanları, üzerine alkol dökülüp canlı canlı ateşe verilen yengeçler, Büyükada’da kırk derece sıcakta turistlerin bindikleri faytonları çeken ve kimi zaman çatlayıp yolun ortasında can veren atlar…  Bunları görmezden gelip, Çinlileri kedi köpek yemesine tepki vermek aslında batı medyasının oyununa gelmekten başka bir şey değildir. Her yönüyle, kendi söküğünü göremeyen terzinin başkalarının sökükleriyle alay etmesine benzer.

--

* Bu satırların yazarı evini iki kediyle paylaşan, daha önce de evini / bahçesini bir köpekle paylaşmış birisidir. Ayrıca son iki yıldır elinden geldiğince etyemez (vejetaryen) bir hayat tarzını benimsemeye çalışmaktadır. 


24 Haziran 2017

Kaşgar Notları 4: Üç Türbenin İlki

Gül bahçesinin içindeki Apak Hoca Türbesi
Şoförün adı Ahmet. İkide bir telefonu çalan yirmili yaşlarda bir genç. İngilizce tek kelime bile bilmediği için Uygurca'yla olan yakınlığımın hiç de sandığım kadar iç açıcı olmadığını kanıtlıyor bana. Çarşıda ya da sokaklarda belli bir takım kelimelerden oluşan diyaloglarım arabanın içinde bana pek bir yarar sağlamıyor. Daha da ilginci, o âna kadar içimde kıpraşan “Ben bu insanların dilini az çok anlıyorum.” iyimserliğinin yerini, daha gerçekçi bir tanı alıyor. Hayır, ben onların dilini konuştuğum için değil, onlar hem kendi dillerine hem de Türkiye Türkçesi’ne aşina oldukları için anlayabiliyorlar beni. Arabanın radyosunda –önce teyp sanmıştım ama araya giren reklamları fark edince radyo olduğunu anladım- arada Türkçe şarkılar çalıyor mesela. “Esmerim”i söylüyor yanık sesli bir türkücü. Ahmet, Türkçe parçalar çıkınca sesi yükseltiyor. Kaşgar sokaklarında dolanırken kulaklarımda “Esmer bugün ağlamış / Ciğerimi dağlamış…” sözleri yankılanıyor. Daha sonra Tarkan’ın meşhur “Şıkıdım”ı çalıyor. Bir ara da kimin söylediğini bilmediğim “Sevgilim, senin için haram bu sevda…” gibisinden klişe sözler geliyor kulaklarıma. Uygurluların Türkiye Türkçesine aşina olmalarının tek nedeni müzik değil. İki gün sonra gideceğim eski Kaşgar’da, girdiğim bir çömlekçi dükkânındaki satıcı kız benim İstanbul’dan geldiğimi öğrenince hemen “Sultan Süleyman”, “Hürrem Sultan” gibi adları sıralıyor büyük bir heyecanla. Demek ki izliyorlar Türkiye’de yayımlanan dizileri. Televizyondan izlemeseler bile internetten takip ediyorlardır. Biz Türkiyeliler, Uygur Türkleri’ne pek uzak olsak da onlar bize yakınlar. Bu yakınlığın bugünlerde pop kültüre indirgenmiş olması ise biraz da Türkiye’nin kültür elçilerinin görevlerini iyi yapamıyor oluşlarının neticesidir.
Türbeye giriş kapısı
 Apak[1] Hoca’nın türbesine varmamız çok uzun sürmüyor. Şehir merkezinin beş kilometre kadar kuzeydoğusunda, sessiz sakin bir köşede türbe. Ahmet arabayı büyük bir ağacın gölgesine park ediyor ve kontağı kapatır kapatmaz koltuğunu yatırıp uyku pozisyonuna geçiyor. Yarım saatte gezer çıkarım diyorum ve içeriye geçiyorum. Bilet 30 RMB. Mavi çinilerle süslenmiş, yüksek ve kemerli bir kapıdan girmeden önce metal tarayıcının içinden geçiyorum. Kemerli kapının iki yanında simgesel denilebilecek kadar küçük minareler eklenmiş. Bahçe serin ve sessiz. Yine kavak ağaçları var sağlı sollu. Arkalarda başka ağaçlar, elmaya benziyorlar ama meyveleri olmadığı için çıkaramıyorum. Bazılarında gördüğüm meyveler, erik olmadıklarına emin olduktan sonra, bana Çin hurması da denilen hünnapları (jujube) hatırlatıyor. Burası; içinde caminin, türbenin ve bahçelerin olduğu geniş bir külliyeye benziyor daha çok. Kavaklı yolun sonunda adının Cuma olduğunu öğrendiğim bir cami karşılıyor beni. Girişteki bilgiye göre 1873 yılında inşa edilmiş olan bu cami cuma günleri dolup taşıyormuş. Yerdeki halılar da, kolonlar da kırmızı. Klasik İslami mimari kadar Çin (ya da ondan etkilenmiş olan Uygur) mimarisinin özelliklerini de taşıyor bu cami. Caminin içine girmiyorum. Geldiğim yoldan geriye dönüp, türbenin olduğu kısma geçiyorum. Türbe geniş bir gül bahçesinin içinde, çölde karşıma çıkan yemyeşil bir vaha gibi bakıyor bana. Çinilerin[2] hemen hepsi yeşil, arada mavi olanlar da var ama mavi soluk kaçtığı için kolay kolay seçilmiyor. Yeşil çiniler el büyüklüğünde ve desensiz. Mavi olanlar İznik çinilerini anımsatan geometrik şekillerle süslenmişler. Öğlen vaktinin kızgın güneşinin altında kırık ayna parçaları gibi göz kırpıyorlar bakanlara. Kare şeklindeki büyük yapının köşelerinde birer minare var. Görünen o ki bu kubbeli yapı 1640 yılında inşa edilen yapının ta kendisi ve çinileri de orijinal. Kubbeli yapının içine giriyorum, sadece Apak Hoca’nın ve yeğeni Güzel Kokulu Cariye’nin türbeleri değil, devrin büyüklerinin ve sonradan vefat etmiş önemli isimlerin türbeleri de var. Örneğin bazı isimlerin sonundaki “Paşa” unvanı dikkatimi çekiyor. Demek orduda görev almış bazı yüksek rütbeli askerlerin mezarı da buraya konmuş. Ben içerideyken Çinli turistler giriyorlar içeriye. Maalesef bağıra bağıra konuşuyorlar. Mezarların yanındayken sessiz olunması konusunda uyaran bir tabela var ama kimse takmıyor. Çocuklar koşuşturuyor, yüksek kubbenin altında pat pat ayak sesleri yankılanarak çoğalıyor. Rahatsızlık duysam da sesimi çıkarmıyorum.

İçerinin mimarisine ve mezarlara odaklanıyorum bir süre. Aklıma ara ara dönemin imparatoruna gönderilen, güzelliği dillere destan olmuş İparhan geliyor. Onun mezarı kubbeli yapının içinde değil, dışarıda. Nedenini merak ediyorum ama soracak kimse olmadığı için kalıyor. Apak Hoca ve Pekin’deki Yasak Kent’e imparatorun cariyesi olarak gönderilen yeğeni (Wikipedia torunu diyor!) hakkında daha fazla bilgi internetten ve başka kaynaklardan edinilebilir. Ben hikâyeyi ilk defa Emre Demir’in “Göğün Altında Bir Dünya: Çin’de Beş Yıl, On Kent” adlı kitabında okumuştum. Dileyenler kitaba başvurabilir. Hikâyenin Çinli versiyonuyla Uygur versiyonu arasında ciddi farklar var. Ayrıca, ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğunu bilmek de olanaksız. Hemen hemen tüm tarihi figürlerde olduğu gibi.

Kavaklı Yol

Cuma Camisi
Türbeden çıkıp etrafındaki gül bahçesini dolanıyorum. Fotoğraf çekiyorum bol bol. Çin sınırları içinde gördüğüm kubbeli ve eski olan ilk tarihi yapı bu. Duvar kenarına yazılmış tarihi bilgileri okuyorum ve türbenin bahçesinden çıkıyorum. Ağaçların gölgelerinde ağır adımlarla yürüyüp dışarıya, Ahmet’i aramaya gidiyorum. Beni görünce söndürüyor sigarasını, tek kelime etmeden çalıştırıyor arabayı. Bir sonraki hedefimiz Yusuf Has Hacip’in türbesi. O da şehrin merkezine pek uzak değil. Kaşgar’ın sokaklarında, belki de hayatımda ilk ve son defa arabayla gezinirken, sessizce izliyorum insanları. Ahmet konuşmama konusundaki inadını bozuyor bir ara, “Gözal mı?” diyor. Sorusunu anlamakta zorlanıyorum ilkin ama çabucak düşüyor jetonum. “Evet, çok güzeldi.” diyorum.   

[1] Uygurca’daki p harfi, tıpkı Osmanlıca’da olduğu gibi Farsça’dan ödünç alınmış. İşin tuhafı, Apak’ın Farsça yazılımında p harfi değil de f harfi var. Yani İranlılar Apak Hoca değil de Afak Hoca diyorlar. Hoca zaten Farsça bir kelime. 

[2] Çini kelimesi Türkçe'ye Farsça'dan geçmiş ve anlamı "Çin işi" demekmiş. (Kaynak: Nişanyan Etimoloji Sözlüğü)


---  Kalan resimleri aşağıya ekliyorum. 

Minarelerden birisi

Mavi çiniler



20 Haziran 2017

Kaşgar Notları 3: İd Kah Camisi

İd Kah Meydanı'ndan İd Kah Camisi'nin görünüşü.

Nedir Müslümanların kabirler konusunda gösterdiği bu aşırı hassasiyetin nedeni? Yıllar önce sevgili Ulaş’la Hindistan’ı gezerken de aklıma gelmişti bu soru. İmparatorluklara liderlik yapmış olanları az çok anlayabiliyorum. Siyasi gerekçeleri vardır, tarihsel bir kimlik oluşturma çabasıdır ya da bir çeşit güç gösterisidir. Peki ya diğerleri? Batıda bilime, dine ya da sanata katkıda bulunmuş insanların mezarları herhangi bir kilisenin arka bahçesinde, belki diğerlerine nazaran biraz daha özenli ama asla aşırıya kaçmayan, alelalede bir görünüme sahiptirler. Bir Newton’ın, Euler’in, Goethe’nin, Balzac’ın ya da Tolstoy’un mezarlarının saraylar ve o sarayları çevreleyen dev bahçeler içinde korunduğunu hiç sanmıyorum. Bu insanların yapıtlarını okurlar, ya da yapıtlarının yorumlarını okurlar, bu yorumlardan yola çıkarak medeniyetlerini inşa ederler. Oysa iş Müslümanlara gelince, ölümü ve ölüyü yüceltmeyi abartmakta sınır tanımadıklarını gözlemliyoruz. Hindistan için şöyle demiştim vakti zamanında: Bu ülkede huzuru bulmak için ölmek gerekiyor. Manevi huzuru değil, maddi huzuru. Tac Mahal’i örnek vereyim. Agra, hayatınızda görüp göreceğiniz en kirli şehirlerden birisidir. Gerçekten de sefalet ve kirlilik sıvı hale gelmiş sokaklardan akıyor Agra’nın sokaklarında. İnsanların hayatlarından memnun olmadıklarını anlamak için sosyopsikolojik araştırmalar yapmaya gerek yok, kaldırımlarda yürümek yeterli. Bir de Tac Mahal’e girin bu manzaralardan sonra. Bahçesinde ceylanlar koşuşturuyor, sincaplar ağaçların tepesinde daldan dala atlıyorlar, kuşlar gökyüzüne çiçekli taçlar örmekle meşguller gün boyu. Vıcık vıcık bir istiridye içinde güzelliğini yüzyıllardır koruyabilmiş bir inci tanesidir Tac Mahal! Yani saray kendisini böyle hissettirir. Zannedersiniz ki cennet bahçesine girdiniz, bundan sonrası yok; acılar, zorluklar, felaketler geride kaldı. Oysa altı üstü bir mezardır burası. Her şey tertemiz, yerli yerinde, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Zaten kocaman bir arazinin ortasında yer alır Tac Mahal. Agra kentiyle Tac Mahal arasındaki farkı görmek isterseniz google’da “Tac Mahal” yazıp çıkan fotoğraflara bakın. Sonra da “Agra şehri” yazın ve fotoğraflara bakın. Ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ölülere saygıda kusur etmeyelim, tamam da hayatta olanlar sefalet içinde yaşıyorken geçmişte yaşamış bir kraliçeye bu derece teveccüh bana başka bir sorunun, çok daha derinlerde yer alan çarpık bir anlayışın habercisi gibi geliyorlar. Maalesef konumuz ne Hindistan ne de İslam’da ölüm / ölüm sonrası kavramı. Bu yüzden lafı daha fazla dolandırmadan kaldığım yerden devam edeyim ben.
 
China Travel Guide'ın Kaşgar'daki gezip görülecek yerleri listelediği web sayfası. 

Kaldığım kervansaraydaki diğer konuklarla sabah kahvaltısı sırasında kısa sohbetler yapma fırsatım oluyor. Kaşgar’da nereleri gezeceklerini soruyorum tanıştığım birkaç turiste. Hani belki “birileri benim gideceğim yerlere gidecek olur da birlikte gideriz” gibisinden artçı bir niyetim var. Hemen herkes biliyor Apak Hoca’yı, ya gitmişler ya da yakında gidecekler. Yusuf Has Hacip’i ve Kaşgarlı Mahmut’u soruyorum; başka bir dünyadan söz ediyormuşum gibi ablak ablak yüzüme bakıyorlar.  Singapurlu bir genç “Haaa, duymuştum.” diyor Kaşgarlı Mahmut için ama gerisini getiremiyor. Zaten gitmeye niyeti yokmuş. Yanında oturan çengel küpeli gözlüklü kız, dersine iyi çalışmamış mahçup bir öğrenci gibi telefonuna başvuruyor hemen. “Bu sayfada ikisinden de hiç bahsedilmemiş.” diyor, şaşkınlığını bana da bulaştırarak. Nasıl olmaz? Tripadvisor’da, Lonely Planet’ta ve hatta Wikipedia’da bile bahsediliyor bu türbelerden. Nereye bakıyor bu kız? Kahvaltıdan sonra ben de inceliyorum onun sözünü ettiği web sayfasını. Gerçekten de China Travel Guide’da hiçbir bilgi yok bu iki Uygur Türk âlimi hakkında. Kaşgar’daki gezmelik yerler listesinde Apak Hoca’nın Türbesi var, İd Kah Camisi var, Karakul (Kara Göl) var, Eski Kaşgar var, Budist tapınaklar var ama Kaşgar’ı, Türkçe’ye ya da Türkçe’nin en çok konuşulduğu ülke olan Türkiye’ye bağlayan en önemli iki tarihi dimağın adları yok. “Acaba” diyorum içimden “sayfayı hazırlayanlar Çin devletinden bir baskı mı gördü ya da bir çeşit otosansüre mi başvurdular bu listeyi hazırlarken?” Web sayfasının tepesindeki telefon numaraları ABD, Avustralya ve İngiltere kaynaklı ama şirketin kayıtlı olduğu şehir Xian. Fotoğraflara bakılırsa bu web sayfası yurt dışından Çin’e irili ufaklı turlar getiriyor, yabancıları gezdiriyor. Sadece Kaşgar değil tabii ki, Çin’in her yerinde hizmet veriyorlar. Peki, neden yok Kaşgar’ın iki önemli çekim merkezi bu sayfada. Aklıma gelen ilk yanıt şu:  Ya Çin devletine doğrudan bağlılar ya da en iyi ihtimalle Çin devletinin izin verdiği sınırların dışına çıkmamaları için ciddi gerekçeleri var. Gerçi, Çin’de çalışan her şirketin belli bir takım sansür politikalarını içselleştirmeden burada tutunabilecekleri bana pek mümkün görünmüyor. Bu tutum Çin’e has değil. Dünyanın hemen her ülkesinde düzeyi çeşitlilik gösterse de sansür ya da otosansür uygulanmakta. Her halükârda yakaladığım nokta ilginç. Demek ki Kutadgu Bilig gibi bir siyasetnameyi, 11. Yüzyılda, o zamanın Türkçesiyle kaleme almış bir filozof şairin bugünkü Çin topraklarında yaşamış olduğu bilgisi ya da bu bilginin yayılması pek de memnun etmiyor Çinli yetkilileri. Aynı şey Divan-ı Lügat-ıt Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmut için de geçerli. O da yaklaşık olarak aynı zamanda yaşamış ve Türkçe’nin bilinen ilk sözlüğünü yazmış. Çin devleti bu isimlerin ister istemez Türkiye’yle ilişkilendirileceğinin farkında olmalı. Büyük bir olasılıkla da yerli ve yabancı turistlerin gözünde bu bağı görünmez kılma çabası içerisinde. Halkın tepkisini çekeceği için bu türbeleri yıkamıyor da! Hatta tam tersine, düzenliyor, bakımını yapıyor, güvenliğini sağlıyor. Aynı zamanda, yeğenini Pekin’deki imparatora cariye olarak göndermiş olan Apak Hoca’nın sayfa da olması da bu görüşü destekliyor. Çünkü Apak Hoca, Çinli yönetimle iyi ilişkiler kurmuş, onların hükümranlığını kabul etmiş ve yeğeninin Pekin’e göndererek büyük bir olasılıkla Kaşgar’daki konumunu güçlendirmiştir. Bir çeşit “Birlikte yaşama, Çin’in gücünü kabul etme ve parayı / gücü özgürlüğe tercih etme” göstergesi Apak Hoca onlar için. Sincian topraklarının ezelden beridir Çin’e ait olduğunun apaçık bir kanıtı.  

Girişteki yürüme yolu. İki yanda kavak ağaçları.  
Yalnız, tüm bu düşündüklerimin basit bir hipotezden ibaret olduğunu belirteyim. Bu hipotezi doğrulamak ya da yanlışlamak için ne vaktim var ne de yetkinliğim. Belki de basit bir ihmal ya da cehalettir bu noksanlığın nedeni. Yani web sayfasını hazırlayan kişinin aklına gelmemiştir bu yerler ya da sayfa hazırlanırken hata oluşmuştur. Hem sözünü ettiğim bu iki yer biz Türkiyeliler için çok önemliler ama elin Amerikalısı ya da İngilizi için bir şey ifade etmeyebilir. Yani talep azlığından dolayı, ekonomik getirinin kayda değer bir düzeye ulaşamaması sonucunda listeye girmemiş de olabilirler.


Ana binanın girişi. 
Bu düşüncelerle hazırlanıyorum. Kaldığım yerde benimle birlikte gezecek birisini bulamayacağımı anlamam çok uzun sürmüyor zaten. Resepsiyondaki çocuk bile şaşırıyor benim Kaşgarlı Mahmut’un türbesini ziyaret etmek istememe. Ona da buralara neden gitmek istediğimi izah etmeye çalışmıyorum tekrar. Atıyorum kendimi dışarıya. Demir kapıyı arkamdan kapattığımda saat sabah 10’a yaklaşıyor. Benim saatim 10’a yaklaşıyor ama buranın insanı için saat sabahın sekizi. Kol saatlerine yansımayan, duvarlarda kendisini belli etmeyen ama insanların içlerine işlemiş bir akrep ve yelkovan çiftiyle akıyor burada hayat. Çocuklar sırtlarında çantaları, elele tutuşmuşlar sokakları arşınlıyorlar. İvedi adımlarla dış kapısının üstü dikenli tellerle süslenmiş, kalın demir bir barikatın arkasında küçülüp kalmış okullarına gidiyorlar. Okulun köşesinde bekleyen polisler yoldan geçen gençlerin kimliklerini kontrol ediyor. Kimliklerini geri almak için bacaklarını çapraz yapıp bekleyenlerin yüzlerindeki bıkkınlık, “neden ben?” sorusunun alınlarından çenelerine doğru bir damar halinde akan sızıntıları, sıradanlaşmasına alışılamamış bir hayatın tortuları, tatsız bir anı gibi kazınıyor zihnime. Dün gece kahve ve Albeni aldığım bakkalın sahibi kapının ağzına koyduğu sandalyeye kurulmuş, su şişelerinin ve karton kutuların arasından caddeyi izliyor. Karakol önünde bekleşen polislerin yanından, onlarla göz göze gelmemeye özen göstererek –neden?- geçiyorum. Kutadgu Bilig’dan alıntılanıp üç ayrı dilde (Uygurca, Çince ve İngilizce) duvara işlenmiş, birlikte huzur içinde yaşamayı salık veren bir cümleyi hızlıca okuyup devam ediyorum yola. Amacım İd Kah Camisi’nin yakınındaki turist merkezine gidip, beni istediğim yerlere götürecek bir tur ayarlamak.      


Meydana varınca turistler için danışmanlık hizmeti veren bir işletme bulmam çok zor olmuyor. Kadriye adında genç bir kız bakıyor dükkâna. “Biraz bekle patron gelecek.” diyor. Masaların birisine oturup bekliyorum, bir yandan da bir şeyler karalıyorum defterime. Kadriye dayanamayıp oturuyor karşıma. Bir sürü soru soruyor İstanbul, Türkiye ve benim hakkımda. Sıkılmadan yanıtlıyorum hepsini. Bana çay getiriyor, kendisine de koyuyor. Tadını pek alamasam da içiyorum sarı çayı. Bu sırada patronu İskender geliyor. O da masaya oturuyor. Gitmek istediğim üç yeri söyleyince bana bir fiyat çıkarıyor. Sonra ben Kaşgar’da geçireceğim diğer iki günü de ekliyorum listeye. Hepsi için tek bir fiyat talep ediyorum. Biraz da indirim istiyorum tabii ki. İskender birkaç yeri arıyor, fiyatta anlaşıyoruz. İlk gün beni istediğim üç türbeye götürecek. İkinci gün Deva Gölü’ne ve Taklamakan Çölü’ne. Üçüncü gün ise Kara Göl’e. Hepsine 80 dolar gibi bir şey ödüyorum ve ödemeyi telefonumdaki wechat’le yapıyorum. İnanması zor olsa da hâlâ Çin’deyim ve Çin’in sunduğu teknolojik imkânlar hayatımı kolaylaştırmaya devam ediyor.


Mihrap
İskender canayakın birisi. İngilizcesi de çok iyi. Sorunsuz anlaşıyoruz. Matematik öğretmeni olduğumu öğrenince “hisap ustası” adını takıyor bana. Beni alıp bir gün içinde üç ayrı türbeye götürecek olan taksi şoförü saat 12’de geleceği için yaklaşık bir saatlik vaktim var. “İd Kah Camisi’ne gitsem alırlar mı içeriye?” diye soruyorum İskender’e. Makinenin filtresine koyduğu kahveyi preslerken yüzüme bakmadan yanıt veriyor, “Şimdi turist zamanı. Git bence. Şoför erken gelirse bekletirim ben. Merak etme!”

Minber
İd Kah Camisi’ne turist girişi 45 Yuan ama pasaportumdan Türkiyeli olduğumu anlayınca görevli polis parayı geri veriyor. Metal tarayıcıdan geçiyorum. Bir de üst araması yapıyorlar. Kollarımı iki yana açıyorum, bip bip bip bip. Geçebilirsiniz! Dört beş tane polis var girişte. Onları arkada bırakınca karşıma kavak ağaçlarının yapraklarıyla gölgelenmiş, uzun ince bir yürüme yolu çıkıyor. Ağaçların arkasında, büyük olasılıkla cuma günleri dolan iki meydan var, her iki meydanın ortasında da yandan merdivenli birer minber çarpıyor gözüme. Neden iki tane minber var diyorum kendi kendime ama yanıtı bulamayacağım için soru da çabucak kayboluyor zihnimden. Yolun başında caminin tarihi hakkında bilgi var. İçeride Çinli ve batılı pek çok turist, namaz saati olmadığı için rahat gezebiliyorlar her yeri. Yaprakların arasından sızıp zemine ulaşan ışık, bol yıldızlı bir gökyüzünü andırıyor. Işık parçalarına basarak, bastığım her yerde tozlu ayakkabılarımın ışıldamasına şahit olarak ilerliyorum camiye doğru. Üstü kapalı olan kısım çok da geniş değil. Girişte iki genç rehber var. İkisinin de İngilizcesi çok iyi. Adı Yasin olan yanımda yürüyor, caminin tarihini ve İslam’daki önemini anlatıyor. Ben Türkiye’denim deyince sohbetimiz koyulaşıyor, Kaşgar’da İngilizce Tercümanlık okuduğunu, bitirince Urumçi’ye gideceğini, şimdilik bu yarı-zamanlı işi yaparak deneyim kazanmaya çalıştığını söylüyor. Duvardaki İran halısını gösteriyor parmağıyla işaret ederek, halının camiye geliş tarihini ve hikâyesini anlatıyor. Sonra da birlikte çıkıyoruz camiden.


Duvardaki İran halısı
Yasin’e ve arkadaşına “hoş” dedikten sonra caminin bahçesinde biraz daha dolanıyorum. Kavak yapraklarının sonsuzluktan gelip sonsuzluğa giden hışırtısı, ortama kattığı eşsiz melankolik hava, arada ağaçların gövdelerinin danslarına karışan kuş sesleri, Çinli turistlerin bir alçalıp bir konuşmaları, annelerinden uzaklaştıkça daha çok şeye çarparak koşuşturan çocuklar, elindeki kalın hortumla beton zemini yıkayan sakallı bir amca… Kendimi İstanbul’daki herhangi bir tarihi camiye gelmişim gibi hissediyorum bir anlığına. Süleymaniye’nin avlusundayım ve birazdan çıkıp Haliç’e doğru yokuş aşağı ineceğim. Ya da Beyazıt’tayım. Dışarıda güvercinler de hazır. Bir tamvay eksik. Ayaklarım beni İskender’in dükkânına götürürken bölünerek çoğalıyor zihnimdeki İstanbul fotoğrafları. Taksi şoförünün gelip beni Apak Hoca’nın türbesine götüreceği âna kadar meydanda; fotoğraf çekilen turistlerin, güvercinlerin ve bu güvercinleri kovalayan yürümeyi yeni öğrenmiş çocukların arasında sessizce dolanıyorum.

Yer Üstünden Notlar: Kaşgar Notları 4: Üç Türbenin İlki
---