Bu Blogda Ara

16 Nisan 2013

ZAMAN TÜNELİNDE POSTMODERN MUHABBETLER


 Canım sıkılınca televizyonu açar, Türkiye’de insanların neleri izleyip, nasıl bilgilendiklerini öğrenmeye çalışırım. İnternete ve akıllı telefonlara rağmen Türkiye’de halkın çoğu haberleri televizyondan alıyor. Ayrıca sadece haberleri değil, lüks hayatın tuhaf inceliklerini, kendilerine yutturulmaya çalışılan neo-liberal politikaları, dışarıdan getirilip yeniymiş gibi önlerine konan yaşam tarzlarını ve toplumu istenilen şekle sokan yığınla zırzopluğu yine bu siyah camdan öğreniyor insanımız.

Dün akşam da oturdum; hem pozitif bilimlere inanan bir matematik öğretmeni olarak ilgimi çektiği için, hem de konunun insanlar üzerinde –özellikle gençler- etkisini bildiğim için, HT kanalında yayınlanan “Zamanda Yolculuk” konulu, “Türkiye’nin Nabzı” adlı programı izledim. Konu zamanda yolculuktu ama programa çağrılan konuklar ülkemizin hemen her konudaki kafa karışıklığını yansıtmak istermişçesine evlere şenlikti. Toplam altı konuktan üçü konuya tamamıyla ilgisiz, sırf lafazanlık yapsın diye getirilmiş üç hokkabazdan ibaretti. Diğer üçünün ikisi, olması gerektiği gibi teorik fizikçiydi. Kalan son kişi de yine analitik sorular sorabilen ve söylenen her argümanı mantıksal açıdan değerlendirebilen bir felsefeciydi.

Nedense program yapımcısı zaman makinesi fikrini ortaya atan bilim-kurgu yazarlarını temsil etmesi için bir bilim-kurgu yazarı davet etmemişti programa. Yine aynı şekilde, olası bir makinenin gerçekten yapılıp yapılmayacağını test edebilen pratik zekalı bir mühendis de yoktu. Bunların yerine çağrılan konuklardan birisi astrolojistti, yani bildiğimiz falcı. Diğeri de kimsenin bir şey bilmediğini ama sadece kendisinin bildiğini iddia eden, zamanında farklı alemleri gezmiş ve görmüş olan, tek kelimeyle “mezcup” diye adlandırılabilecek bir postmodern bilgeydi. Son olarak da ilkokul öğrencisi gibi kağıda bir kapsül çizip, bu kapsülün bilmem kaç Hertz frekansla titreştirilirse kapsülün içindekilerin zamanda yolculuğa çıkacaklarını iddia eden bir araştırmacıydı.

Öncelikle zaman yolculuğu hakkındaki kendi düşüncelerimi yazayım. Bu konuda çok kafa yormuş olduğumu söyleyemem ama programdaki kendi kendilerini uzman ilan etmiş medyumlardan daha çok şey bildiğimi rahatlıkla iddia edebilirim. Bir kere uzay-zamanın bükümlü olmasıyla, yüksek hızlarda zamanın yavaşlamasıyla ya da kara deliklerin yüksek çekim gücüyle falan ilgili değil zamanda yolculuk. Bu adı geçen kavramlarla zamanın yavaşlaması ve uzaya giden ikiz kardeşin diğerinden genç kalmasını izah edebiliriz. Oysa zamanda yolculuk bu demek değildir. Nasıl ki A’dan B’ye yolculuk yaptığımızda bir mekan değişikliğinden, bir çizgi üzerinde gösterilebilecek iki noktadan bahsediyoruz, zamanda yolculuktan bahsederken de benzer bir durumdan söz ediyoruz. Yani hazır bir gelecek var, yaşanmakta olan bir geçmiş var. Bunlar sanki bir çizginin üzerine konuşlanabilecek kadar net ve iyi tanımlanmış olmalı. Yolculuk işte bu noktalar arasında gidip gelmeler anlamına geliyor.

Bana kalırsa ne geçmiş vardır ontolojik anlamda ne de gelecek. Geçmiş hafızalarımızda –ve evrenin hafızasında - belli belirsiz iz bırakarak kaybolan bir resimden ibarettir. Şimdi gibi gerçek değildir, şimdi gibi hareketli ve değişen değildir. Gelecek ise potansiyel olarak vardır, gerçek anlamda yoktur. Yani gelecekteki her an, katrilyonlarca defa katrilyonlarca farklı olası durumun sadece birisinin gerçekleşmesiyle mümkün olur. Bırakın on yıl sonrasını, evrenin on saniye sonrasını bile belirleyebilecek bir bilgisayar yapmamız olanaksızdır.

Ben bu bilgisayarın başında on saniyede hangi on harfi basacağımı bile bilmiyorken –ya da hangilerini yanlış basacağımı-, Endonezya’nın bir köyünde bir kadın doğum yapmış, Tayland’da bir işçi işinden atılmış, Hindistan’da bir kentli sabah kahvaltısının ilk lokmasını ağzına atmış, Irak’da bir dindar Hz Ali türbesinde dualarını etmiş, İstanbul’da bir öğrenci okul çantasına cep telefonunu koymuş olabilir. Bunların hiçbirisi olmamışken, olacakmış da olmuş –sanki olmaması mümkün değilmiş gibi- gibi davranıp, var olan bir gelecekten bahsetmek bana kalırsa evrendeki karmaşayı hafife almak demektir. Kuantum mekaniğinin gelişmesinden beri biliyoruz ki evrenin belirliliği bir yere kadardır. Determinist bir anlayışla her şeyi öncesinden belirleyemeyiz. Sonuçta her harekette, her çarpışmada, her değişiklikte; belirlenemez miktarda bir değişim, tekrar edilemez bir çatallanma vardır. Bunları düşünmeden sabit bir gelecekten bahsetmek bana kalırsa matematik bilmemek, fizikten anlamamak, uzay ve zaman kavramlarını anlayabilecek felsefi derinlikten fersah fersah uzak olmaktır.

Şimdi gelelim programın konuklarına. Astrolojist bey konuya hakim olamadığı ve fizikçi hocaları anlamadığı için önce Amerika’da tanıştığı ve zaman makinesini yaptığını iddia eden dinci bir gruptan bahsetti. Kardeşim, akılcı düşünmedikten sonra hangi milletten olursa olsun, safsatanın yeri çöp tenekesidir. Aptallığın milleti olur mu hiç? Bizimkiler de birkaç sene önce erke dönergeci yapmışlardır. Maddenin eylemsizlik özelliğinden –Eylemsizlik bir özellik değildir, cismin şekline göre değişen bir katsayıdır ve “sigma m r-kare” gibi basit bir formülle hesaplanır. –yararlanarak çalışıyormuş da, sürekli enerji üretiyormuş da… Ne aleti gördük ne de yapanları! Türk yapınca rahatlıkla yalan diyebiliyoruz da Amerikalı yapınca neden inanıyoruz? Hem ortada lafı kimin söylediği bile belli değil. Sayın falcımız Amerika’ya teşrif buyurdukları bir sırada bir takım karanlık gruplarla görüşmüş –vakıfmış bunlar, paraları da varmış.- ve onlardan aldığı bilgiye göre zaman makinesi yapılmış, denenmiş ve başarılı olmuş.

Hadi bunu söyledi, karşısındaki felsefeci “bunlar kişisel deneyimler, bilim değil” demesine rağmen adam ısrar ediyor, illa benim dediğim doğru. İyi de kardeşim sormazlar mı “Ben de Mars’a gittim geldim ama uzay mekiğim atmosfere girince yandı, ben kendimi zor kurtardım. “ diyen adama, kanıtla gittiğini diye? Baktı falcı karşısındaki felsefeci ve fizikçi yemiyor attığı yemleri, bu sefer fizikçi hocayı çok derin konuşmakla, halkın anlayacağı düzeye inememekle suçladı. Hani halk çok aptal, kendisi çok zeki! Güya diğer zekilerin arasında yerini alacak, felsefecinin yapamadığını yapacak. Neyle? Falla! Yahu adam, zaten senin gibilerin zehirlediği halkı kurtarmak için var o bilim insanı ve felsefeci. Doğru düşünmeyi öğretmek, bilimsel olanla olmayanın arasındaki farkı ayan beyan ortaya koymak için varlar. Bir aradan çekil de nesnel düşünce yol alsın azıcık, bir müsaade et de konuyu bilen, konuyla ilgili kafa patlatmış insanlar konuşsunlar, halkı aydınlatsınlar. Ama yok, illa konuşacak. Nietzsche’nin “Bazı insanlar ışığın çevresinde toplaşırlar, daha iyi görmek için değil daha iyi parıldamak için.” sözüne culk diye oturan bir adamdı vesselam.

Programa Ankara’dan bağlanan meczup –bir de web sayfası varmış, sonradan öğrendim- aslına bakılırsa tam böyle bir adamdı. Bir yerlere gitmiş, gelmiş, farklı uzamları keşfetmiş, zamanın boyutlarında gezinmiş, evrendeki on iki boyuttan altısını görmüş, falan filan… Anlatıp duruyor. Bilimsel terimleri dinsel terimlerle karıştırıyor, onlardan da tam anlamadığı için iki de bir daha muallak olan tasavvufi ifadelere sığınıyor, kendisinden bahsederken “biz” diye hitap ediyor, gittiği gördüğü yerleri –alemin katlarını- anlatıyor, zamanın sabit bir nokta olduğunu iddia ediyor –Bu da tasavvufi bir anlayıştır. Sanırım Muhyiddin-i Arabi bahsediyor zamanın bir nokta olmasından.-, ikide bir “bu konuyu bize soracaksınız çünkü bize anlattılar” diyor… Diyor da diyor, adam makineli tüfek gibi. Konuşuyor da konuşuyor. Ne dediklerinden bir şey anlamak mümkün ne de anladıklarınıza bilimsel bir destek bulmak. Bir de kızıyor uzman olduğu alanda başkalarının görüşlerinin rağbet görmesine. Bana soracaksınız diyor, ben biliyorum, gittim gördüm. Siz ne anlarsınız diyor… Mecnun mudur, meczup mudur anlamadım gitti.

Fizikçi hocalardan birisi “Bunları çağıracaktınız, bizi neden çağırdınız?” diyecek gibi oluyor ama o bildik postmodern klişe ile vuruluyor: “Farklı görüşlere yer vermek istedik.” Bu öyle bir ifade ki her türlü şarlatanlığa kapı aralar, her türlü hokkabazlığa yol verir.  Sanki bilim ve fal aynı kefedeymiş gibi! Ağzınızı açıp, ilerici düşüncelerinizi dile getirdiğinizde de yobaz olan siz olursunuz. Çünkü falcının da zaman makinesi hakkında bir diyeceği vardır, meczubun da söyleyecekleri sıradadır uzayın boyutları hakkında.

Sonra araştırmacı çıkar. Bir kağıda bir kapsül çizer. Bu kapsülün etrafında bilmem kaç septrilyon Hertzlik bir elektromanyetik alan oluşturulursa bu kapsülün bizi zamanda yolculuğa çıkaracağını iddia eder. Felsefeci itiraz eder, böylesi bir görüşün hiçbir bilimsel dayanağının olmadığını söyler. Araştırmacı ısrarlıdır. Fizik hocası o kadar yüksek bir frekansın verilmesiyle kapsülün paramparça olacağını, bırakın atomların, çekirdeklerin bile parçalanacağını söyler. Araştırmacı bu sefer, kapsülü koruyucu başka bir kapsüle koymaya kalkar. Fizik hocası kafayı yemek üzeredir. “Kardeşim, istediğin koruyucu kapsüle koy. Sonuçta atomlardan oluşan bir madde olacak bu ve nihayetinde senin vereceğin yüksek frekansla paramparça olacak..”

Böyle saçma bir muhabbet işte. Açıkçası acıdım bilim insanlarımıza ve düşünen insanımıza. Televizyon programlarına, halkı aydınlatma amacıyla çıktıklarında bile ne türlü saçmalıklara maruz kalıyorlar. Ne konuşulur ki hemen her şeyden azıcık bilen ve tüm bildiklerini rastgele bir şekilde birbirine katan bir meczupla? Ne konuşabilirsin matematikten, fizikten anlamayan ama zamanda yolculuk deyince ahkam kesmeye başlayan falcılarla? Sen istediğin kadar profesör ol, istediğin kadar makale üstüne makale yayınla. Bu ülkede falcılarla, yalancılarla aynı kürsüyü paylaşacaksın. “Bilim Kutsal Bir İnektir” demiyor muydu postmodern zamanların kurnaz yazarlarından birisi. Soğuk savaştan beri bizim için hazırladıkları dünya bu işte. Bir yandan tüketelim, el falımıza bakana 10 TL verip, kahveyi bedava içelim… Evlerimizi fengşui tarzı döşeyip, sabah akşam evrene negatif enerji gönderelim. Bunların birer zırvalık olduğunu söyleyenlere de çemkirelim, onları bilim yobazı olmakla suçlayalım…

Sonumuz hayırlı olsun, ne diyeyim. Eğitime inanırdık eskiden, bir toplumu değiştireceğine ve evireceğine inandığımız eğitime. Şimdilerde eğitim yuvaları da böylesi gerici muhabbetlerle dolup taşıyor. Her tarafta aynı şarkı var. Meta-öğretiler öldü, yaşasın çok seslilik, yaşasın birbirini anlamayan insanlar, yaşasın bilime alternatif olarak sunulan geleneksel etkinlikler. Zaman tüneli olsa da 18. ve 19. Yüzyıla falan gitsek diyor insan. Laplace’ın, Comte’un, Voltaire’ın, Descartes’ın devrine. Hiç yoktan heyecanını duyardık bilimin zaferlerinin. Şimdilerde kendini bilmezler tarafından küçük düşürüldüğünü göreceğimize…  

15 Nisan 2013 - Derbent, İstanbul


08 Nisan 2013

Türkiye'den Mektuplar 25


Hayatım boyunca mahpuslarda kendimi korudum, kolladım. Köyüme döndüm, soytarı oldum. (İlyas Salman, Lal Gece)

If you cannot enjoy, endure. If you cannot endure, quit. If you cannot quit, enjoy. (AA)

Sometimes you need to quit your job to save your profession. (AA)

6 Mart 2013 tarihinde müdürle –Ben ona Büdü diyorum. Yanından ayırmadığı “good-for-nothing” adama da Edi.- performans geribildirim toplantısı yaptık. Toplantı yaptık ama bana geribildirim yapıldığını söyleyemem. Benim okulda gözlemlediğim sorunları ilettiğim, onun da karşı savunmaya geçip bu sorunların kaynağı olarak benim beceriksizliğimi gösterdiği tuhaf bir görüşme oldu. Büdü’yle yaptığım ilk ve son görüşmeydi bu. Daha önce hiç konuşmadığım bir adam, ne huyunu bilirim ne suyunu. Beni işe almış, benim imzaladığım sözleşmeye imzasını atmış, güya CV’mi okumuş… Toplantıdan sonra moralim çok bozuktu. Bir kere daha bozguna uğramıştım aylardır kafamın içinde mücadele ettiğim heyula karşısında. Zaten bana söylenen yalanların, verilip de tutulmayan sözlerin, yüzüme karşı yapılan hakaretlerin kaynattığı bir halet-i ruhiyem vardı. Akşama kadar kabız eşek gibi dolanıp durdum can sıkıntısıyla. Gece uyku girmedi gözüme. Sabaha doğru saat 2 gibi istifamı gönderdim. Gerçi pek istifa denmez benim gönderdiğime, sözleşmemi yenilemeyeceğimi söyledim. Sonuçta onları telaşa düşürecek bir durum yok. Benden kurtulacaklar, buna sevinmeliler. Koltuklarında rahat oturabilirler, o ahmak-ül hamakatlara yakışan uygulamalarına aynı şekilde devam edebilirler. Benim için de durum iyi denilebilir. En azından artık kafam rahat, vicdanen rahatsız olmaksızın iş arayabilirim, gerekirse protestomu yapabilirim, lafımı esirgemeden bangır bangır söyleyebilirim. Yalnız günün kaydını iyi tutmuş olmak için toplantı öncesinden başlayıp tüm olayları anlatayım. İleride yazacağım kitaba malzeme olur.
İstifa mektubum kısa ve özdü:

Sayın Büdü,

Bugün yapılan performans geri bildirim toplantısından sonra, 31 Ağustos 2013 tarihinde sonlanan sözleşmemi yenilememeye karar verdim. Öğretmeniyle yapılan toplantıya geç gelen (Siz 5 dakika geç geldiniz, Edi 9 dakika geç geldi.) bir müdürün, bana disiplin dersi vermesi ve benim iyi bir öğretmen olmadığımı söylemesi bardağı taşıran son damla oldu. 

2013-14 öğretim yılında okulunuza başarılar diliyorum.

Toplantıdan önce zaten defterime notlar almıştım. Toplantıda ne diyeceğimi az çok biliyordum. Toplantıya vaktinden 10 dakika kadar erken gittim. Erken gittiğim için elimde çay bardağı vardı. Biraz da bu kodamanları sınamak için. Çayı beklerken bitirdim. Zaten Büdü toplantıya beş dakika geç geldi. Edi’yi ise bulamadılar uzun süre. Zar zor ulaşabildiler. Toplantı 10 dakika geç başladı. Odaya girdiğimde Büdü’nün gözüne elimdeki bardak takıldı, benim gözüme ise odanın genişliği. Oda kocamandı, benim kış boyunca ısıtamadığım salonun iki katından bile büyük. Bir lise müdürünün bu kadar geniş bir odası olması şaşırttı beni doğrusu. Biz öğretmenler üst üste, alt alta, tosbağaya zorla sokulmuş fil gibi çalışırken, adamın makam odasına bakın? Sonra bık bık öter, öğrencilerin yanında öğretmenleri azarlar, çalışmıyorsunuz diye. Bir de iki tane kapı geçiyordun odasına girene kadar. Tayland’da çalıştığım okulların çoğunda müdürün odasının kapısı ya hep açık olurdu ya da kapı hiç olmazdı.

Neyse, zaten adamın entelektüel seviyesi bırakın düşünceleri, bırakın şahısları, nesnelere kadar düşmüş. Daha odaya girer girmez bardağımı dışarıda bırakmamı söyledi. Oysa ben nice müdürlerin odasına elimde kahve kupasıyla girdim, kimse de bunu saygısızlık olarak algılamadı. Hem bir insan tanımadığı birisinden saygı bekler mi? Saygıyı kazanırsın, elde edersin, birisi için bir şeyler yapar ve hak edersin. Oysa bu müdür benim saygımı kazanacak tek bir icraatta bulunmadı bugüne kadar. Neyse, sesimi çıkarmadım. Daha ilk dakikadan bozuşup amacıma ulaşmama engel yaratmayayım diye dışarı çıktım, çay bardağını bıraktım. Sonrasında da konuşmaya başladık. Ben sorunları anlattım, o kızdıkça kızdı. Sonunda da sorunları çözmek için söz vereceğine, tersine tepti ve beni suçladı. Benim kötü ve beceriksiz bir öğretmen olduğumu söyledi. Sonrasını zaten hatırlamıyorum. Bir şeyler imzaladım ve çıktım odadan. O günün üzerinden neredeyse dört hafta geçti. Şimdi daha sakin bir kafam var. Ne de olsa istifamı vermişim. Seneye nerede olacağımı bilmesem bile, nerede olmayacağımı biliyorum. Artık cesurca yazabilirim. Kaybedecek bir şeyim olmadığı gibi kazanacak bir şeyim de yok.

Çalıştığım okulun çalışma prensiplerini hiçbir zaman anlayamayacağım. O kadar dar kafalı, o kadar çok yeniliğe arkasını dönmüş, o kadar çok koltuk sevdalı egoist insan var ki okulda, ufacık bir taşı bir yerden kaldırıp başka bir yere koymak için bile milyon ton emek harcıyorsunuz. Okulun köklü bir okul olması, kök salmış gerici bir zihniyetle idare edileceği anlamına gelmez elbet ama maalesef okuldaki yöneticilerin kafa yapısı, içerisine yüzyıllardır ışık girmemiş, ağzı örümcek ağlarıyla örülü, soğuk ve nemli bir mağarayı andırıyor. Eflatun’un mağara meseli ister istemez geliyor aklıma. “Güneşi gördüm, gelin sizi de götüreyim; bırakın bu gölgelerle eğlenmeyi artık.” dediğiniz an ihanetle, çokbilmişlikle, züppelikle suçlanıyorsunuz. Değişmenin zor olduğunu, cesaret gerektirdiğini ben de bilirim ama teknolojinin baş döndürücü bir hızla ilerlediği, nesiller arası farkların devasa boyutlara ulaştığı bu yüzyılda değişimi kabullenmemiş insanların yönetici olmasını anlayamam, kabullenemem.

Öncelikle şunu belirtmeliyim. Ben ne kırılganım ne de kırgın. Ben yılın başından beri bana verilip de tutulmayan sözlerin kaynattığı bir tencereyim, yani kızgınım. Benim yerimde yabancı bir öğretmen olsaydı, çoktan basıp gitmişti. Kafama tebeşir yediğim gün ya da bana haddimi bildirdikleri gün istifa etmememin nedeni de aslında kendimi korumak değildi. Bu daha çok verdiği sözü tutmanın ahlaki bir ödev olması ve benim ters bir hareketimin bölümdeki öğretmenlerin omuzlarına ek yük olarak binecek olmasıydı. Bu kötülüğü onlara yapamazdım.

Şimdi istifa etmemin nedeni de mesleğimi korumak istemem. Çünkü eğer işimden vaz geçmeseydim, mesleğimden vazgeçmek zorunda kalacaktım. Aşağıya liste olarak yazayım; beni deli eden, bir öğretmen, bir meslek sahibi, bir insan olarak asla kabullenemediğim şeyleri:

1. Okulda MYP müfredatı uygulanıyor dendi. Alakası yok. Saçma sapan melez bir müfredat uygulanıyor. Bu müfredatın %99’u MEB, %1’i MYP. Eğitim, öğretim, ders anlatımı, sınavlar ve notlar hep MEB’ye göre veriliyor. Yılda iki tane MYP uygulaması yapıp (öğrencilere yapılan haksızlığı siz düşünün), bu iki uygulamadan çocuklara MYP karnesi vermek gibi gülünç bir yapmacıklıkla dönüyor çarklar. Bununla bir de MYP otorizasyonu alıyoruz. Bana kalırsa okulda MYP’yi anlamış ve bunu kendisine hedef edinmiş tek bir öğretmen var. O da bu işi koordine eden İngilizce Öğretmeni. Onun dışındakilerin ne MYP ile bir alakaları var ne de otorizasyonun başarılı olup olmamasıyla. Koca okulda tek bir öğretmen çabalıyor ve kendisiyle konuşmamdan anladığım kadarıyla o da pek sevilmiyor yönetim tarafından. Farklı bir tutum beklemiyordum zaten bu yönetimden. Bana kalırsa okulda MYP’yi hakkıyla uygulayabilsek, disiplin sorunu da bir nebze çözülür gibi. Sonuçta içerik ve biçim arasında et ve kemik arasında olduğu türden bir bağ vardır. İçerik faşist ise biçimin de kısa sürede faşist yöntemlere bulanacağını söyleyebiliriz. MEB’nin matematik müfredatı faşist bir zihniyet ile hazırlanmış. Amaç, öğrenciye düşünecekleri bir saniye bile bırakmamak. Sorular, sorular ve sorular. Başka da bir şey yok. Oysa matematik sadece soru değildir. Çocuklar eğlenerek de matematik yapabilirler, kutuları yan yana koyarak da, tiyatro oyunu sergileyerek de. Yaptım işte hazırlıkta bir oyun, soracağım sınavda derste oynadığımız oyundan sorular…

2. Okulun lojmanı var dendi. "İster misiniz?" diye soruldu. "Ben de olursa iyi olur." dedim. Buraya geldim, lojmanın bana çıkmadığı söylendi. Bir ay kadar sonra süpermarkette karşılaştığım bir öğretmen bana “Siz başvurmuş muydunuz?” diye sordu. Ben de “İstediğimi söylemiştim.” dedim. O da “Dilekçe vermediniz mi?” dedi. Ben “Ne dilekçesi? Benim öyle bir şeyden haberim yok.” dedim. Meğer dilekçe vermek gerekiyormuş yaz aylarında. Beni işe alan güruh hiç bahsetmemişti böyle bir şeyden. Dolayısıyla ben büyük bir olasılıkla lojman isteyen öğretmenler sınıfına bile dahil olmadım hiçbir zaman. Başvursam lojman çıkar mıydı bilemiyorum ama başvuru hakkımın yenmiş olması yetmiyor mu adaletsizlik adına? Şimdi sorsam kim bana bu bilgiyi vermesi gerekip de vermeyen diye herkes topu birbirine atar. İstanbul’da yaşayıp, evi azıcık uzakta olan öğretmene lojman çıkmış –hem de yeni başlayan- ama Vietnam’dan gelip, Türkiye’de tek bir eşyası olmayan bana başvuru hakkı bile verilmemiş. Kimin umurunda? Herkesin sahibiymiş gibi davrandığı okula kimsenin sahip çıkmaması durumu işte budur. Ben lojman çıkmadığı için okulun yakınında bir muhitte ev kiralamak zorunda kaldım. Yolun öteki tarafındaki evlerin kiraları çok yüksek olduğu için mecburen gecekondu mahallesinde bir ev buldum. Büdü okulun ilk haftası öğrencilere hitaben yaptığı konuşmada "Çok çalışın, iyi bir arabanız olsun, iyi bir muhitte eviniz olsun." diye bir eğitimciye yakışmayan mesajlar verirken ben "iyi bir muhitte ev edinememiş" bir öğretmen olarak şakayla karışık içerlemiştim. Benim sorunum bana lojman çıkmaması değil sorun, lojman dağılımının şeffaf olmayan kurallar vasıtasıyla yapılıyor olması. Kim, neden lojmanda kalıyor? Hangi kıstaslara göre kimi öğretmenlere lojman veriliyor, hangi kıstaslara bazılarına verilmiyor? Bu konularda şeffaf bir yönergenin olmaması doğal olarak rahatsız ediyor. Her ne kadar lojmanda kalmayanların daha çok kafaya taktıkları bir soru olsa da bu, aslında vicdan sahibi tüm öğretmenleri rahatsız etmelidir. Etmiyorsa da bu onların kendilerini sorgulamaları için bir başlangıç olsun. 

3. Bana maaş teklif edilirken bir maaş çizelgesinin göz önüne alındığı söylendi. Ben de okulun misyonunu hesaba katarak ve aynı zamanda böylesi bir okulda çalışan yöneticilere güven duyarak zırnık sorgulamadım önerilen maaşı. Hem kimseye haksızlık olmasın hem de ben biraz sabırlı olmayı öğreneyim diye. Gerçi anlamalıydım bu işte bir bit yeniği olduğunu sözleşmedeki “maaşınızı kimseye söylemeyeceksiniz.” gibi bir maddenin olmasından. Buraya geldiğimde insanların konuşmalarından edindiğim duyumlar bana çok farklı bir uygulamanın var olduğu izlenimini verdi. Hemen herkesteki zihniyet “Görüşme sırasında ne koparırsan maaşın odur.” zihniyetiydi. Bundan emin olmak ve bana önerilen maaşın gerçekten de resmi bir çizelgeden alındığına kendime kanıtlamak için İK’ye yazdım, var olduğunu iddia ettiğiniz çizelgeyi görmek istiyorum dedim. İK bir ay sonra yanıt verdi. Böyle bir çizelge var ama göremezsiniz. Bu şu demek oluyor: Aslında böyle bir çizelge yok –varsa bile nesnel ilkelere dayanmıyor- ve biz sizin maaşınızı götümüzden uydurduk. Siz de kabul ettiniz. Yapacak bir şeyimiz yok. Bu ayrıca şu anlama da geliyor: Biz şeffaf bir kurum değiliz, karanlık bir takım dinamikler var bizi idare eden, beğenmiyordunuz neden geldiniz? Al işte, beğenmiyorum ve gidiyorum. Çalın başınıza şimdi okulunuzu, sefasını görün. Gerizekalılar!!!

4. Öğrenciler İngilizce biliyorlar denmişti bana. Oysa öğrencilerin İngilizce biliyor olmalarıyla aynı öğrencilerin İngilizce ders dinleyebiliyor olmaları çok farklı şeylermiş, bunu da burada öğrendim. Lise 1 öğrencilerinin okuma dersi için çalıştıkları sözcüklere bakıyorum, şaşırıyorum. Hazırlıklar Steinbeck’in “İnci”sini aslından okuyorlar. Bunca okuma var, bunca dilbilgisi ve kelime hazinesi var, neden derste konuştuklarımızı anlatamıyoruz öğrencilere? Bir kere kulak alışkanlığı yok çocuklarda. Sürekli bir Türkçe konuşma, öğretmeni dersi Türkçe anlatmaya zorlama yarışı var. Bir matematik öğretmeni olarak dersi hangi dilde anlatacağım beni çok ilgilendirmiyor. Dolayısıyla zorda kalınca ben de kaytarıyorum, dönüyorum Türkçeye. Çocuk matematiği İngilizce anlatınca anlamıyor ama Türkçe anlatınca en azından anlama yoluna giriyor, dinlemeye başlıyor. Dersi İngilizce anlatınca aniden kapanan zihin, Türkçeye dönünce şöyle bir açılıyor, göz kaş harekete geçiyor. Hiç yoktan bir şey öğreniyorlar.

Bir eleştiri de kendime: Keşke daha tutarlı olabilsem. Keşke derste Türkçe hiç konuşmasam. Keşke okula girdiğim andan itibaren Türkçeyi hiç kullanmasam. Hem ders notları İngilizce, sınavlar İngilizce, dersi İngilizce anlatıyoruz; peki neden kendi aramızdaki yazışmaları İngilizce yapmıyoruz? Neden kendi aramızdaki dersle ilgili tartışmaları İngilizce yapmıyoruz? Çocuklardan istediğimiz şeyi biz yapmazsak onlar yaparlar mı? Tuhaf bir suniliğin önüne geçemememizin nedeni de bu mu acaba?

5. Okulda teknoloji kullanımı var dediler. Oysa teknoloji dedikleri pek bir işe yaramayan akıllı tahtalar –yaptığı en büyük iş öğretmenin yazım alanını daraltmak- ve bir de hiç de etkili kullanılmayan elmek sistemi. Keşke akıllı tahtadan önce nispeten akılsız ama kara tahtaya göre daha temiz olan beyaz tahtaya geçselerdi. Ama yok, okula beyaz tahta bağışlayan birisi olmamış ki! Biriler akıllı tahta bağışlamış, onları kullanıyoruz. Bir de beyaz tahta bağışlasalardı ya! En azından üstümüz başımız kirlenmezdi ders anlatırken. Hadi bu neyse! Gelelim elmek sistemine. Etkili iletişimden fersah fersah uzağız. Defalarca aşmaya çalıştım bu elmekle haberleşme yolunu. E-takvimi kullanmayı önerdim, dosya paylaşım programlarını uygulamaya çalıştım, çocukların okul dışından da eğitim materyallerine ulaşabilmeleri için blackboard’un ücretsiz versiyonunu kullanmaya başladım. Fakat ne yaptım ne ettimse yaranamadım. BB’nin hükmünün sürdüğü sınırların dışına asla taşamadık. Hoş oraya da girdik denilmez ya, neyse! Büdü toplantımızda öğrencilerin %80’inin evinde bilgisayarının olmadığını ve bu yüzden benim yapmak istediğim şeyin gereksiz olduğunu söyledi. Bir yönetici bu kadar kör, bu derece ahmak olabilir mi? Okulun çok güzel ve ulvi bir misyonu var ama maalesef yöneticilerimizde zırnık vizyon yok.  Maraton koşmaya yeltenmiş bir kör gibiyiz. Yanımızda rehber köpeğimiz olmadan nereye kadar gidebiliriz? 

6. Çalışma saatleri konusunda da yalan söylediler. Mesai saatlerini sormuştum Vietnam’dayken. Bana gönderilen elmekte 07:45 – 16:00 ve haftada bir yarım gün yazıyordu. Ben bu bilgiyi kabullenmiş ve kanıksamış birisi olarak imza attım o sözleşmeye. Buraya gelince daha ilk toplantıda çalışma saatlerini 07:45 – 17:00 yaptılar. Kolay mı bir işçinin dört saatini kafana göre çalmak? Beni tanıyanlar, zaten çalışma saatlerine göre çalışmadığımı bilir. Okuldan saat 5’te çıktığım çok nadirdir. Genelde saatin 6 olmasını beklerim kafam rahat bir şekilde çıkabilmek için. Bazen 7'ye kadar çalışırım. Hiç de zorunlu olmadığım halde akşamları çocukların etüdlerine katılırım, çocuklara ders çalıştırırım. Gerekirse eve iş götürürüm, hafta sonu çalışırım. İşimden zevk aldığım sürece bunların hepsini yaparım, yapmakla gurur duyarım. Ama işten nefret ediyorsam bir dakika bile durmam ofiste mesai saatlerinin dışında, diğer vakitlerde de kaytarmak için bahane ararım.

7. Okulun şekilci olması, kağıtlardaki yazıların büyüklüğü, rengi, kağıdın tepesindeki logo önemli ama içerik önemli değil sanki. Elimizde bir ders kitabı bile yok. Kendimiz yazıyoruz ve sonuçta ortaya çıkan ürün en kötü kitaptan bile daha kötü oluyor. Zamanımız kısıtlı olduğu için her şeyi bir koşuşturmacadan kalan vakitte yapmak zorundayız. Dolayısıyla ortaya koyduğumuz ürünler eğitim bilimleri yönüyle çok da değerli olmuyor. İçinde etkinlik olmayan, deney olmayan (matematikte deney olmaz ama matematik dersinde deney bal gibi olur), kısacası ruh olmayan ders notları ortaya koyuyoruz. Bence bir öğretmenin görevi ders notları hazırlamak, ödev kağıtları yazmak olmamalı. Bir ders kitabı olur, o kitabın alıştırmaları, etkinlikleri olur, üzerinde kafa patlatılacak soruları olur. Kitaptan takip eder konuları hem öğrenci hem öğretmen. Bu yaratıcılığımızı öldürmez, tam tersine kazandığımız vakitte yaratıcı etkinlikler planlarız. MEB müfredatına uygun bir kitap bulamıyorsak, oradan buradan bulur, fotokopilerle çoğaltır, derler ve kendi kitabımızı yaparız. Ben Tayland’da yapmıştım, çok da güzel olmuştu. Sonuçta Tayland'ın ulusal müfredatı da bizimkisi gibi çerçöp dolu. Batılı kaynaklardan uygun bir şey uydurmak zor. Ama isteyince oluyor. Gitmiştim üniversitenin kütüphanesine, onlarca kitap alıp okula getirmiştim. Onlardan bulduğum güzel örnekleri, alıştırmaları, konu anlatımlarını derlemiş, tek bir kapak altında toplamıştım.  Bir haftada dersine girdiğim üç ayrı sınıfın ders kitabını hazırlamıştım. Biz böyle yapmıyoruz ve sonra bir de eleştiriliyoruz bu ders notlarında hata var diye. Olacak tabii! Yazar mıyım ben? Yayınevleri ders kitabı yazmaları için öğretmenleri tam zamanlı olarak işe alırlar. Ayrıca bir kitabın basılmasına kadar yığınla süreç vardır, kitap bir sürü elden geçer, kontrol edilir, hatalardan arındırılır. Kesinlikle bizim bir çift gözün hazırladığı ders notlarından daha iyi olacaktır basılmış bir kitap. Ufak tefek hatalar olsa bile biz –ya da öğrenciler- bunları bulup zamanla düzeltebiliriz. 

8. Sözleşmede hizmet içi eğitimlerle ilgili bir madde var. Bu maddeye göre okul yönetimi akademik takvimde yer verilmiş olan hizmet içi eğitimleri öğretmenlere zorunlu kılabilir. Oysa okul buna uymuyor. Mesai saatlerinin dışındaki saatlerimizi gasp ediyor ve bunun için hiçbir telafi teklif etmiyor. Ben bu duruma gıcık oluyorum çünkü kimse hakkını arama derdinde değil. Koyun gibi idare ediliyoruz. Bu son kısmı az çok anlayabiliyorum çünkü sesimizi çıkarınca suçlu duruma düşürülüyoruz. Greve giden işçilere “Açsınız, bu işe muhtaçsınız, daha iyi çalışma koşulları arıyorsanız siktir olun gidin.” diyen patrondan farksız bir tavır sergileniyor öğretmenlere karşı kimi zaman. Okulun bu tutumunu anlamak zor değil. Dışarıda binlerce işsiz öğretmen –Marx’ın kapitalist bir toplumda “İşsizler Ordusu”nun neden gerekli olduğu argümanı geliyor aklıma ister istemez- var. Üniversiteler ha bire öğretmen mezun ediyorlar. Bu kadar öğretmeni besleyecek iyi okul yok Türkiye’de. Ben, okuldaki öğretmenlerin yarısından çoğunun daha iyi maddi imkânlar bulamayacakları kaygısından ötürü bu okulda kaldıklarını düşünüyorum, okulun misyonuna çok bağlı olduklarından değil yani!

Bunu başkalarıyla konuşurken kabullenmek zordur ama aynanın karşısında kendimizle baş başa kaldığımızda en sefil halimizle maddiyatın ne denli önemli olduğunu görürüz. Aynayı sadece başkalarının yanındayken taşımayız elimizde. Kırsak kimi cezalandırmış oluruz peki? Kendimizi mi? Bizi böyle yapan toplumu mu? Yoksa köleliğimizden nemalanan efendilerimizi mi? Aslına bakılırsa maddiyat konusunda insan açık olmalı. Pek çok okul mülakat öncesi görüşmede söyler maaşı. Sonuçta iş arayanın nitelikleri bellidir, hangi maaş aralığına düşeceği bellidir, işveren bu konuda şeffaftır. Kabul edersen mülakata çağrılırsın. Kabul etmezsen iki taraf da vakit israf etmeksizin yoluna devam eder.

9. İnsanların disiplinsiz, kural tanımaz, adamsendeci olması. Okuldan erken çıkanlar mı dersin, kafalarına göre derse gelmeyen müdür yardımcıları mı dersin, kopya çeken öğrenciyi kopya kanıtıyla birlikte müdür muavinine rapor etsek bile çocuğun ertesi gün bana gelip “He he, bir şey olmadı kiii” diye sırıtması mı dersin… Onca şikâyetime rağmen tek bir öğrencinin bile disiplin cezası almamış olması da cabası! Niye almıyorlar? Aman çocuğa bir şey olmasın, aman buraya kadar gelmişler, bu seneyi de atlatsın. Aman sözlü notlarını yüksek verelim, sınıfı geçmekte zorlanmasınlar… Ben bu olaya "narüşşafaka" diyorum, yani "şefkat ateşi".   

O kadar şefkatliyiz ki bu çocuklara zarar verir hale gelmişiz. Alışmışlar her şeyi okuldan beklemeye. Ne ders çalışıyorlar ne de bizim uyarılarımıza takıyorlar. Sınavlardan önceki akşamlar maç izlerler, ödevlerini yapmazlar, derste uyurlar, saçma sapan sorularla dersi sabote etmeye çalışırlar, sınav sorularını beğenmeyip bölüm odası önünde oturma eylemi yaparlar, hocayla ahbaplarıyla konuşuyormuş gibi konuşurlar –Bugün sevdiğim çalışkan bir öğrenci bana “yemeyin bizi hocam” dedi ders sırasında benim soruya verdiğim yanıtı beğenmeyince.-, küfür ederler, her türlü meyveyi/sebzeyi derste yiyip kabuklarını yere atarlar, sınıfı ahır gibi kullanırlar, anlamadıkları her şeye saçma derler, anlamak için zırnık enerji harcamazlar, “armut piş ağzıma düş” mantığıyla hareket edip her şeyi önlerine servis edilsin isterler, sınavda kopya çekerler, dersten kaytarmak için türlü yalanlar uydururlar, üniversiteye giremesek bile okul bize bakar derler… Liste uzayıp gidiyor. Ve bir öğretmen olarak hiçbir bok yapamayız bunları değiştirmek için. Hani ben matematik öğretmeniydim, hani matematiğin güzelliğine inanmış bir hakikat savaşçısıydım, hani ben çocuklara etikten, doğru davranıştan, sayıların şiirsel uyumundan bahsedecektim. Bunların hiçbirini yapamıyorum bu okulda.

Çocuklara göre okul onlara ait ve biz öğretmenler geçici bedevileriz. Bu yüzden bizim değil, onların selameti önemli. Durum böyle olunca da daha iyisini bulamadığı için bu okulda çalışmak zorunda kalan öğretmenler ve aşırı şefkatten bozulan öğrenciler var her yerde. Gerisi de yalanlarımızı örtmek için kullandığımız fedakârlık hikayeleri, toplantılarda methedilen devasa diğerkamlıklar, hocamlar ve hoCANarla bezenmiş saygı dolu konuşmalar ve “katliamlar ne kötü be birader” diyen sakin duruşlarımız…

10. Okulda tuhaf bir tektipçilik var. Aynı dersi anlatan tüm öğretmenler aynı ders notlarını kullanmak zorunda. Bu şu demek: Derse girdiğiniz zaman kendiniz olamazsınız. ders notlarındaki tüm soruları olduğu gibi çözmelisiniz, ders notlarındaki sırayı izlemek zorundasınız, ders notlarındaki etkinlikleri, ders notlarındaki kanıtları orada belirtildiği gibi yapmak zorundasınız. Benim bildiğim eğitim kazanımlar üzerinden olur. Bir dersin kazanımları sabittir. Öğretmenin görevi öğrencilerin o kazanımları elde etmelerini sağlamaktır. Bunu ister nutuk çekerek yapar, isterse tiyatro oyunu sergileyerek, isterse de taklalar atarak. Dersin zümre başkanının görevi öğrencilerin bu kazanımları doğru ve etkin bir şekilde elde ettiklerinden emin olmaktır. Öğretmenin derste hangi örnekleri çözdüğü, hangi tür öğretme tekniklerini kullandığı kimsenin umurunda olmamalı.

Tüm öğretmenlerin aynı ders notlarını kullanmaları gerektiğini savunanlar şu bahaneye sığınıyorlar: Böyle yapmazsak öğrenciler şikayet ediyorlar. "Yok öteki hoca şu soruyu çözmüş de bizim hocamız çözmedi." gibi laflar ediyorlarmış. İyi ama eğitimci olanlar onlar mı yoksa biz miyiz? Okulu onlar mı yönetiyor yoksa biz mi? Vietnam'dayken farklı ülkelerden öğretmenlerin oluştruduğu bir takımı idare etmiştim yaklaşık beş sene boyunca. Öğretmenlerin her birinin geldikleri kültürlerin boyasına bulanmış öğretme teknikleri vardı. Hepimizin ortak kullandığı ders notları vardı ama bu notlar sadece referans olarak kullanılırdı. Dersin amacı bu notlardaki konuları haftalık programa sadık kalmak kaydıyla işlemek ve bitirmekti. Ben kimseye bu notları kullanmak zorundasınız demedim. İsteyen notları istediği gibi değiştirdi, dersinde kullandı. İstemeyen -ben de dahil- kullanmadı. Kimi öğretmen derslerinde Excel kullanımlarına ağırlık verdi, kimisi soru çözmeye. Dönem sonunda tüm öğrenciler aynı final sınavına girdiler. Öğretmenler bu sınavı görmezdi bile. Sınavı genelde ben hazırlar ve diğer öğretmenlere göstermezdim. Bazen de sınav Melbourne'dan gelirdi, ben bile görmezdim. Buna rağmen hepimiz bilirdik ki öğrencilerimiz dersin tanımında verilen kazanımları elde ettiler ve sınavda ne sorusu çıkarsa çıksın yapabilirler. Böyle bir şeyi şu an çalıştığım okulda neden uygulayamayacağımızı bilmiyorum. Çeşitlilik verim getirir, yaratıcılık getirir. Robot gibi derse gidip, elimizdeki kağıttaki soruları eksiksiz çözmem gerekecekse benim öğretmenliğimin ne önemi var? İster iyi bir öğretmen olayım, ister bok gibi birisi olayım. Standart edilmiş metinleri okuduğumuz sürece hepimiz aynıyız, alimlikte de zalimlikte de...

Bunları “Okul çok kötü, tu kaka, öğğğhhh” demek için yazmadım. Bunları okul düzelsin diye de yazmadım. Umurumda değil artık. İstifamı gönderdiğim zaman umurumdaydı okul, ama artık değil. Bu yüzden istifa mektubumdan birkaç gün sonra okulun yönetim kurulundaki bir büyüğe şöyle bir mesaj yazdım.

X Bey,

Ben 2012 yılının Eylül ayında, ……..’da öğretmenliğe başlamış, daha önce Tayland'da ve Vietnam'da muhtelif uluslararası okullarda on iki yıl boyunca matematik, ekonomi ve istatistik öğretmiş, dün akşam itibarıyla  sözleşme bitim tarihi olan Ağustos 2013'te yeni sözleşme imzalamayacağımı okul müdürüne e-posta ile belirtmiş bir öğretmenim. 

Dün öğleden sonra yapılan performans geri bildirim toplantısından (toplantı yapıldı ama geribildirim yapılmadı) sonra bu kararı aldım ve sonuna kadar da kararımın arkasındayım. Yani kimseye beni geri alın, kararımdan vaz geçtim falan demiyorum, demeyeceğim. Yalnız, başkalarından duymadan önce, eğer  neden ayrılmak istediğim konusunda  bizzat benim tarafımdan bilgilendirilmek isterseniz, ben her türlü iletişime açığım. Ayrıca okulun sorunları ve olası çözümler hakkında da size geçmiş deneyimlerime dayanarak birkaç fikir verebilirim. Altı ay boyunca okulda yapmış olduğum gözlemlerden ve yaşadığım olaylardan sonra düşünce defterim bir hayli dolu. Okul müdürüyle ömr-ü hayatımda bir kere görüştüm ve bu görüşmede okulun sorunlarından açık bir şekilde bahsettiğim için kendisinden "kötü bir öğretmen" olduğum yorumunu aldım. Belki siz farklı düşünürsünüz. 

Yukarıda da dediğim gibi, benim bu vakitten sonra kazanacağım bir şey yok. Belki ……..'ya bir katkım olur, ben göremesem bile olası değişimde bir parmağım olur diye yazıyorum bunları. Eğer oturup konuşmaya vaktiniz yoksa ben uzun bir metinle de durumu izaha çalışabilirim ama tabii ki yazı hiçbir zaman sorulu-yanıtlı bir diyaloğun yerini alamaz. 

Bu mesajı okuldaki yöneticiler okumasın diye kendi özel hesabımdan gönderiyorum. Biliyorum ki bölüme gönderilen her mesaj müdür tarafından okunabiliyor. Durum böyle olunca ………..'nın iletişim sistemine pek güvenemiyorum. 

Telefon numaram aşağıdaki gibidir. 

Saygılarımla,

Yanıt almadım. Teşekkür ederiz, yardımınıza ihtiyacımız yok bile demediler. Bir hafta sonu okulun yakınında yapılan bir konuşmaya bizim U'yu görmeye gitmiştim. Orada X'i göremesem bile onun halefi olarak adı geçen Y'yi gördüm. Bana mesajımı okuduğunu, hafta içi sekreterinden randevu almam durumunda benimle görüşmekten zevk duyacağını söyledi. Üç gün sonra, Salı akşamı, gittim Perşembe akşamı için sekreterinden randevu aldım. Perşembe akşamı gittim ama Y gelmedi. Ne niye gelmediğini öğrenebildim ne de asla gerçek anlamda gelmeye niyetlenip niyetlenmediğini. Adam özür bile dilemedi gelemediği için. Oysa randevuyu veren oydu, görüşmeye istekli görünen oydu. Gelmedi, ama bu yetmemiş gibi gelmeyeceğini de söylemedi. Dolayısıyla ben orada sap gibi yarım saat kadar bekledim.

 Ben bekliyorken X oradan rastlantı eseri geçiyordu. Oturduk konuştuk, salla pati laflar etti, ve bana bir yerde şunu bile dedi “En azından Büdü sana bunları yapma dememiş. Önünü kesmemiş. Gençsin, inandığın değerler uğrunda savaşmalısın.” Ona savaştığım için orada olduğumu ama gelmesi gereken Y’nin gelmediğini söyledim. Söyledim ama bir şeyleri değiştiremeyeceğimi çoktan anlamıştım. Benle konuşurken sürekli Ipad’ine bakan, bir yandan mesajları okuyan, bir yandan Iphone’unda –ya da her neyse telefonu- konuşan (müsaade bile istemiyor) birisiydi X. Değerim o kadardı gözünde… Onun okulunun benim gözümde ne kadar değerli olması gerektiğini varayım ben düşüneyim.

Neyse, uzun lafın kısası bana yine yol göründü. İşin gülünç kısmı dokuz aydır mücadelesini verdiğimiz ikamet tezkeresine kavuşmak üzereyiz. Bugün J'nin düzeltilmiş soyadıyla tekrar başvurduk. Bir sorun çıkmadı. Türkiye’de iş bulamazsam buradan ayrılmak zorunda kalacağım. Tezkere de bir işe yaramamış olacak. Nereye gideceğimi hiç bilmiyorum ama gitmeyi hiç istemiyorum. Boğaz’a, kitapçılara, Beyoğlu’na daha doymadım ben. Ama yine de yol görünürse, ısrarcı olamam kalmak için. Bu yüzdendir İ Ö’nün şiirini çevirişim. Yoksa kendisini hiç sevmem… Hele Sivas olayları hakkında söylediklerinden sonra tiksindiğim bir insan olmuştur. Buna rağmen güzeldir şiirleri, eski şiirleri. Yakar geçer içimi, külleri bırakır. Bırakamam, tiryakisi haline getirmiştir beni, zayıflatmıştır.

Bu da Türkiye’den Mektuplar serisinin sonu olsun. İyi kötü elli bin küsür sözcük yazmışım. Biraz daha sıksam bir elli bin daha yazarım ama yazacaklarım yazdıklarımdan çok farklı olmayacaktır. "Takma kafana" diyen bir iç ses, "isyan et" diyen başka bir ses ve uzaklara duyulan ezeli hayranlık... Masamın yanındaki duvarımda bile şiirler bu sırayla dizili. Kim derdi ki Bilge Karasu'nun o kısacık anlatısındaki balık* olacağımı.

Ülkeye geldiğimde facebook’ta aşağıdaki alıntıyı paylaşmıştım. Şimdi daha iyi anlıyorum yazarın hissiyatını. Yine onunla bitireyim.

You can't go back home to your family, back home to your childhood... back home to a young man's dreams of glory and of fame... back home to places in the country, back home to the old forms and systems of things which once seemed everlasting but which are changing all the time – back home to the escapes of Time and Memory.  (Thomas Wolfe, You Can't Go Home Again)

Au revoir,

Ali Rıza Arıcan – 3 Nisan 2013, Derbent

Not: Ağustos 1969 içinde, Ali Poyrazoğlu şunu anlattı:

Adamın biri bir deniz balığı tutmuş günün birinde, o kadar sevmiş ki yanında hep kalsın istemiş. Her gün suyunu tazelermiş, denizden kova kova çekip taşıyarak. Bir süre sonra usanmış deniz suyu taşımaktan, musluk suyunu denemiş. Balık biraz tedirgin olmuş ama alışmış sonunda tatlı suya. Gel zaman git zaman adamın içine merak olmuş, tatlı suya alışan balık havaya da alışır mı diye... (Bana sorarsanız, balık ya alıkmış ya da adamı gereğinden çok seviyormuş ki bu da bir çeşit alıklık olabiliyor sırasında. Dönelim gene Ali Poyrazoğlu'nun masalına). Balık önce boğulayazmış, debelenmiş, sonunda havaya da alışmış. Günlerden bir gün adamın denize gideceği tutmuş. Balığı da yanında. Koymuş onu çakıllığın gölgeli bir köşesine, kendi de denize girmiş. Çocuklar geçiyormuş oradan o ara. Balığı görmüşler. Nasılsa, acımışlar, bu balık karaya vurmuş, yazık, denize atalım, demişler. Adam deliler gibi yüzüp yetişesiye balık boğuluvermiş denizde. Bu konuda Levi-Strauss'un ilkesini benimseyeceğim, bu iki masal arasındaki aykırılıklar benzerliklerden çok daha önemlidir bence, diyeceğim.

02 Nisan 2013

Salty Water in My Canteen

SALTY WATER IN MY CANTEEN

West Indies, Red Apple, Ithaca, South China!
I am sentenced to a long journey.
I have no share in the territories of whites.
I have committed a crime against the land of the locals.
A mischief among despots,
an outsider among tribes,
being a savage
cuts me off from the languid fruits.
For myself in this world,
I chose the bitter taste of a root.
There is no shade nearby to rest.
I am sentenced to a long journey.

What is far?
For a man like me, who lives far from his own self—
how far could the destination be?
My head is uncovered, my hair
parted at the middle.
Whatever country I pass through,
the tattoos on my temples will betray me.
They will call me brave and honorable,
but I am silent and sad.
The cascading yell I learned from the pirates
no longer does me any good.
I am disgusted by
the confident, settled dialects of peasants.
Around my neck,
jewelry made from the embarrassments
of those who declared me guilty.
On my back, the deaf scale of clandestine words.
I have added salt to the water in my canteen; I carry no food.
I am sentenced to a long journey.

I am leaving a life—a life tailored for me.
Those who saw me used to say, “It looks good on you.”
The pocket mirror I bought during my military service,
certain nights I went out,
the frivolous smile on my face when I wore my knuckleduster,
and other such indulgences—all left behind.
The order is given by the judges.
I have signed the document that allows me
to carry no smell, no echo, no color.
My work here is finished. I no longer have a home.
I am sentenced to a long journey.

İsmet Özel / Translated from Turkish by Ali Rıza Arıcan, April 1st 2013


05 Şubat 2013

ALTERNATİF TURİZM GELECEK VAAT EDİYOR


 Alternatif turizm her geçen gün biraz daha yaygınlaşıyor. İlk olarak İstanbul’da ortaya çıkan ve ülkemize gelen turistlere gerçek Türkiye’yi tanıtmayı amaçlayan alternatif turizmciler gelecek konusunda iddialılar. Derbent’de, gecekondudan devşirme bir ofiste faaliyet gösteren TouristAnbul firmasının genel müdürü Şerafettin Civacı, yoğun gündeminden bize biraz vakit ayırdı ve arkadaşımız Enes Başeğmez’in sorularını yanıtladı.

Başeğmez: Sayın Civacı, kısaca anlatır mısınız, nedir bu alternatif turizm?

Civacı: Efendim, siz de çok iyi biliyorsunuz ki Türkiye’ye gelen turistler genelde İstanbul’un tarihi yarımadasını gezerler, ardından turlara katılıp Kapadokya’ya, Efes’e, Pamukkale’ye giderler. Bizim süsleyip, püsleyip onlara Türkiye diye tanıttığımız yapıları görür ve giderler. Oysa siz de bilirsiniz ki turistlerin gördükleri gerçek Türkiye’den bir hayli uzaktır. Örneğin, sabahın yedisinde Zincirlikuyu durağından metrobüse binmeden nasıl anlayabilir bir turist İstanbul’daki yaşamı? Ya da Derbent’de bekçiye yakalanmadan ağaç kesmeden, o ağaçları eve götürüp kış için istiflemeden hissedebilir mi Türkiyeli olmanın ne demek olduğunu?  İstanbullu olmak kapalı çarşıdan lokum alıp, Sultan Ahmet’te köfte yemekle olmuyor. İşte biz bu amaçla, yani gerçek Türkiye’yi tanıtma ülküsüyle çıktık yola.

Başeğmez: Şaşırtıcı gerçekten, peki var mı talep? Yani ciddi olarak balık istifi otobüslerde yolculuk etmek isteyen insanları bulabiliyor musunuz?

Civacı: Başlangıçta biraz zorluk çektik tabii ama kendimizi bir anlattık mı gerisi geldi. İnsanlar kuşkuyla yaklaşıyorlar bilmediklerine, onları ikna etmek zaman alıyor. İlk birkaç ay ofis açmaya bile gerek görmedik. Ama sonra işler açıldı. Özellikle sırt çantalı gençler, az buçuk okumuş enteller, süslü püslü şeyleri değil de gerçeği görmek isteyen akademisyenler tercih ediyorlar bizim programlarımızı.

Başeğmez: Ne tür programlarınız var?

Civacı: Şimdilik beş farklı programımız var. Bunları konularına göre ayırdık, adlarını da konularına göre verdik. Mesela bir programımızın adı “Türkiye’de Sağlık”. Bu programda turistimize, sadece bir hafta geçerli olan sahte bir kimlik veriyoruz. Turistimiz, bu kimliği kullanarak, yanındaki rehber arkadaşıyla birlikte herhangi bir devlet hastanesine gidiyor, sıraya giriyor, hemşireden azar işitiyor, yan odada doktorunu döven hasta yakınlarını görüyor, koridorlarda perişan olmuş hastaları bizzat gözlemliyor. Eğer denk getirebilirsek şanslı olanlarına acil kısmını da gösterebiliyoruz. Hastane hastane geziyorlar İstanbul’da, hastane kapısından her geri çevrilişlerinde daha bir derinden hissediyorlar hangi ülkeye geldiklerini.  

Bir başka popüler programımız da “İstanbul’da Ulaşım”. Bu programda turistimize bir istanbulkart veriyoruz ve yine rehberimizle birlikte onu sabahın köründe yola çıkartıyoruz. Mesela, Kartal’dan 500T’ye bindirip, Dört Levent’de indiriyoruz. Turistimiz soluyor sabahın havasını, işçilerin yorgun gözlerini, otobüse küvetle bineni de görüyor, horozla bineni de. Kozyatağı civarında oturduğu koltuğu bir yaşlı teyzeye vermesini talep ediyoruz ve dolayısıyla köprü trafiğini ayakta deneyimliyor. Dört Levent’e vardığımızda arkadaşımızı dolmuşa bindiriyoruz. Dolmuşta para ve para üstü uzatmayı, hiçbir yeri tutmadan ayakta durabilmeyi, etrafındaki tüm kadınlara “abla” demeyi ve arabesk dinleme adabını öğreniyor. Sonra Zincirlikuyu’dan metrobüse bindiriyoruz. O yoğunluğu görüyor, o kalabalığın gücünü, o akıncı ruhunu, otobüsün görünmesiyle yolcuların yüzüne yayılan o ışıltıyı, o Avrupa Birliği vatandaşlarına has pırıltıyı...

                            Metrobüste sıradan bir gün. Sağdan üçüncü
                      bayan bir İngiliz turist, çok eğlendiği her halinden belli.

Başeğmez: Ben bir de öğretmen programınızın olduğunu duymuştum. O nasıl? Çok popülermiş duyduğuma göre.

Civacı: Evet, öyledir. Bu programda turistimiz bir haftalığına öğretmen oluyor. Böylece anlıyor eğitim sistemimizin gerçek durumunu. Öğrencileri ayarlıyoruz, turistimizi okul dışında dövmeleri için. Zaten okulda da müdür ve müdür yardımcıları turistimize göz açtırmıyorlar; öğretmenlik yapmaması ve yaratıcı fikirler üretmemesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Ayrıca, öğretmenlik yaptığı süre içerisinde turistimizin tüm parasını alıyoruz; kendisini akşamları limon satmaya, geceleri de bekçilere görünmeden ormandan odun kaçırmaya zorluyoruz. Şanslıysa, yani ziyareti kış aylarına denk geldiyse her gün işe nefret ederek gidiyor. Karın çok yağmasını ve okulların tatil olmasını diliyor her gün.
  Bazı turist misafirler öğretmenliğin stresine dayanamayıp, program değiştirdiler. 

Başeğmez: İlginçmiş. Bence gazeteciler için de yapın bir tane. Fena olmaz. Gerçeği yazar, hapse düşer, bir daha da çıkamaz.

Civacı: Aslında iyi fikir ama uygulamada sorunlarla karşılaşabiliriz. Malum, savcılarla karşı karşıya gelirsek çabucak kaybederiz.

Başeğmez: Anladım. Peki işin teknik kısmı nasıl? Sanırım gruplarla çalışmıyorsunuz.

Civacı: Evet, genelde bir turist-bir rehber olarak çalışıyoruz fakat bazen güven sorunu yaşadığımız için iki turist-bir rehber uygulamasına razı olduğumuz zamanlar da oluyor.

Başeğmez: Diğer iki program? Gelecekteki programlarınız?

Civacı: Diğer iki programımız “Türkiye’de Devlet Memurunun Eline Düşmek” ve “Türkiye’de Gecekondu’da Yaşamak”. Bunlardan ikincisi yine popüler bir programdır. Bakın kapıda bekleyen İngiliz çift gecekondu programı için geldiler. Onları bu akşam Derbent’de bir gecekonduya yerleştireceğiz. Yarın sabah da polis kapılarına dayanacak, belediye buldozerlerle evlerini başlarına yıkacak. Onların da paralarını, pasaportlarını alacağız. Bir hafta boyunca hissedecekler Türkiye’de gecekonducu olmayı. Ayrıca gösterilere katılacaklar, polisle çatışacaklar. Umarım bekledikleri gibi güzel bir program olur.

                              Bir Alman turist gecekondusunu terk etmek istemiyor.

Başeğmez: Yeni programlar? Planlar?

Civacı: Arkadaşlarımız “Türkiye’de Eşcinsel Olmak”, “Türkiye’de Kadın Olmak” ve “Türkiye’de Gayr-i Müslim Olmak” konuları üzerinde çalışıyorlar ama henüz firma olarak net bir karara varmış değiliz. Siz de hak verirsiniz ki hassas konular bunlar, ciddi risk taşıyor. Turistlerimiz bizim misafirlerimizdir sonuçta. Azıcık dayak yemeleri, yolda soyulmaları veya azarlanmaları bir nebze idare edilebilir ama iş cinayete, tecavüze, hayati tehlike arz eden yaralanmaya kadar giderse başımız derde girer. Sonuçta biz de para kazanmaya çalışan bir kurumuz. Bize zarar getirecek riskli planlardan kaçınıyoruz.

Başeğmez: Civalı bey, gerçekten çok bilgilendirici bir söyleşi oldu. Umarım işlerinizde başarılı olursunuz ve sizin gibi firmalar hem sayıca artarlar hem de kalite yönüyle hak ettiğiniz noktalara ulaşır. Değerli vaktinizi bize ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Civacı: Ben teşekkür ederim. Her zaman bekleriz.
                                                    
          Alirıza Arıcan – 4 Şubat 2013, Derbent - İstanbul


* Bu bir yalan haberdir. İçinde geçen adları ben uydurdum, resimleri de internetten buldum. Kimseyi incitmek gibi bir niyetim yok, olamaz da. Resimlerdeki şahıslar beni affetsinler.


28 Ocak 2013

Aşk Bir Yanılgıdır (Çeviri Öykü)

                          

Eşine az rastlanır klas bir entelektüelim ben… Beynim bir dinamo kadar güçlü, aklım bir kimyacının ölçüm aletleri kadar hassas, düşüncelerim bir cerrahın neşteri kadar keskin. Düşünün bir kere, düşünün! Sadece 18 yaşındayım! Önümde nasıl parlak bir geleceğin olduğunu varın bir de siz hayal ediverin!

Benim gibi genç birisinin bu derece muhteşem bir zekâsının olması nadir görülen bir şeydir. Örneğin, Minnesota Üniversitesi’ndeki oda arkadaşım olan Peter Burch’ü ele alalım. Aynı yaştayız, aynı okuldayız, neredeyse aynı geçmişi paylaşıyoruz ama o bir öküz kadar salak. İyi bir çocuk, tamam ama bundan fazlası yok.

Bir öğlen vakti Peter’ı yatağının üzerinde uzanmış halde buldum. Apandisiti azmış gibi acı acı böğürüyordu.

“Kımıldama” dedim. “Sakın kas gevşetici alma. Hemen bir doktor getireceğim.”

“Rakun” diye mırıldandı belli belirsiz.

“Rakun” dedim ben de ilk heyecanımı yitirerek.

“Ben bir rakun kürk manto istiyorum.” diye zırladı.

O anda anladım, Peter’ın derdi fiziksel değil, zihinsel.  “Peki neden istiyorsun bu kürk mantoyu?”

“Okuldaki tüm kodamanlar rakun kürk manto giyiyorlar, senin haberin yok mu? Nerelerde sürtüyorsun sen?”

 “Kütüphanedeydim” dedim, kodamanların pek uğramadığı bir yer olduğunu ima eden alaycı bir ses tonuyla.

Yatağından fırladı ve odanın içinde volta atmaya başladı. “Bir rakun kürk mantosu edinmem gerek” diye haykırdı ağlamaklı bir sesle.  “Mutlaka bulmalıyım bir yerden.”

Dedim “Peter, neden bir rakun kürk manto istiyorsun? Mantıklı düşün bi’kere! Kürk mantoları pistir, tüylerini döker, iğrenç kokarlar. Bir de çok ağırdırlar. Hatta …”

“Beni anlamıyorsun” diye böldü lafımı. “Bu sahip olunması gereken bir şey… Bir rakun kürk manto için her şeyi verebilirim. Her şeyi!!!”

Beynim, o hassas alet, bir anda çarklarını döndürmeye başladı. “Her şeyi mi?” diye sordum heyecanla.

“Her şeyiii” dedi titreyerek.  

Elimi çeneme götürdüm, biliyordum ben bir rakun kürk mantoyu nereden bulacağımı. Babamın ünversite yıllarından kalma bir mantosu vardı ve yanlış hatırlamıyorsam evin arkasındaki depoda, eski bir sandıkta saklıyorduk.  Ayrıca Petey’de de benim sahip olmak istediğim bir şey vardı. Tam olarak sahipti denilemez ama en azından birinci elden o hak iddia edebilirdi. Demek istediğim şey, Petey’in son zamanlarda takıldığı kız, Polly Espy…

Hukuk Fakültesinde ilk yılım. Birkaç yıl sonra avukatlık yapıyor olacağım. Çok iyi biliyorum ki iyi bir avukatın kariyerinde eşinin nitelikleri hayati derecede önemlidir. Şimdiye kadar tanıdığım hemen hemen tüm avukatların istisnasız hepsinin güzel, zarif ve zeki eşleri vardı. Bu özelliklerden birisi hariç, Polly hepsine sahipti. Polly güzel ve zarif bir kız ama zekayla arası pek iyi değil. Hatta, Polly’nin ters yönde gittiğini bile söyleyebilirim. Ama umuyorum ki benim desteğimle bu eksikliğini kısa sürede kapatacaktır. Her ne olursa olsun, bu iş denemeye değer. Sonuç olarak, güzel ve aptal bir kızı zeki yapmak, çirkin bir kızı güzel yapmaktan daha kolay.

“Petey” diye seslendim. “Sen Polly Espy’e aşık mısın?”

“Polly iyi bir kız” diye yanıtladı “ama bilemiyorum aramızdakine aşk diyebilir miyiz. Neden sordun?”

 “Yani” dedim merakımı gizlemeye çalışarak, “aranızda adı konmuş bir gönül ilişkisi var mı? Ya da onun gibi bir şey.”

 “Yok canım, sık sık görüşüyoruz ama arada sırada ikimiz de başkalarıyla da buluşuyoruz. Neden sordun ki?”

“Acaba” diye sordum, “özel ilgi duyduğu başka bir erkek var mıdır?”

“Bildiğim kadarıyla yok. Neden soruyorsun?”

 Memnuniyetle gülümsedim. “Yani, eğer sen ondan vaz geçersen, Polly yeni bir ilişkiye açık olacak, değil mi?”

“Herhalde öyle olur. Nereye varmak istiyorsun sen, çıkar artık ağzındaki şu baklayı!”

“Hiiiiiiiiç” dedim masumca ve yerimden kalktım, dolaptan çantamı aldım.  

“Nereye gidiyorsun” diye sordu Petey.

“Hafta sonu için eve gidiyorum.” dedim, birkaç eşya attım çantama.

Pazartesi sabahı geri döndüğümde Petey’i karşıma aldım ve “bak” dedim, bir yandan da çantamdaki kocaman, kıllı, eşek ölüsü gibi ağır kürk mantoyu çıkarırken. Bu mantoyu babam 1925’te araba yarışlarına giderken giymişti.

“Aman Tanrım” diye haykırdı Petey. Önce ellerini, sonra da yüzünü daldırdı mantonun tüylü yüzeyine.

“Aman Tanrım”, “Aman Tanrım”, “Aman Tanrım”… diye tekrar etti, belki on beş defa.

“İster misin?” diye sordum, nabzını tutmak istercesine. Parmaklarının arasında kavradığı kürk mantonun yağlı tüylerini daha bir sıkarak gözlerimin içine baktı ve “Ne istiyorsun bunun için?” dedi.

Tereddütsüz açtım ağzımı, “Senin kızını!”

İğrenç bir şeyi bedeninden uzaklaştırmak istiyormuş gibi savurdu mantoyu. “Asla” diye bağırdı.

Yakındaki bir sandalyeye oturdum ve kitap okuyormuş gibi yaptım. Gözümün kenarıyla da zavallı Petey’i izlemeye devam ettim. Kararsızlık yıkmıştı onu. Önce, kasabın vitrinine bakan kedi gibi süzdü mantoyu, öyle aç, öyle muhtaç. Sonra, yüzünü çevirdi ve küstah bir tavırla arkasını döndü. Birkaç saniye geçti ve tekrar döndü mantoya doğru. Sonra kendine bu sefer daha çok kızmış olacak ki bir daha çevirdi başını öteki tarafa doğru. İleri geri başı oynadı böyle birkaç defa ama arzunun zaferini ilan etmesi çok uzun sürmedi. Sonunda, çılgına dönmüş şehvetli gözlerini dikti mantoya.

“Zaten Polly’e aşık değilim. Ciddi bir ilişkimiz de yok.”

“Bir denesene mantoyu” dedim sinsice.

Tuzağa düştü. Kürk manto kulaklarından yukarı süzüldü ve bir anda ayaklarına doğru düştü. Petey bir anda rakun cesetlerinden yapılma bir tepeciğe benzedi.

“Bana uydu.” dedi gülümseyerek. Ben sandalyemden kalktım.

“Anlaştık mı?” dedim elimi uzatırken.

Uzun uzun yutkundu.

“Anlaştık” dedi ve sıktı elimi.

Polly’yle bir sonraki günün akşamı buluştuk. Bu biraz da benim onu tanıma planımın bir parçasıydı. Sadece onu istediğim standartlara yükselebilmem için ne kadar çalışmam gerektiğini bilmek istiyordum…

O akşam ağrıyan bir yürekle gittim eve. Meğer, aşırı derecede hafife almışım Polly’nin durumunun vehametini. Bu kızın cehaleti korkutucu derecedeydi. Ona sadece temel bilgileri vermek ve onu bu şekilde istediğim standartların düzeyine çıkarmak yeterli olamazdı. Her şeyden önce ona düşünmeyi öğretmeliydim.  Bu tek başına ele alınsa bile dev bir projeydi. Bir ara onu Petey’e geri vermeyi bile düşündüm. Ama sonra fiziksel cazibesini, odaya girdiğinde içeriye onunla birlikte giren dişil havayı, çatalı ve bıçağı kullanırken masaya yayılan zerafetini düşündüm. Bütün bunlar için değerdi çaba sarfetmeye.

Ona bir mantık dersi vermeye karar verdim. Her şeyden önce ona doğru düşünmeyi öğretecektim. Bir sonraki buluşmamız için onu aldığımda Polly’e derdimi anlattım. “Bak” dedim, “bu akşam kampüsteki öğrencilerin buluşma yeri olan Knoll’a gideceğiz ve konuşacağız.”

Akşamleyin buluştuk, yaşlı bir meşe ağacının altında oturduk. Güzel gözlerini gözlerime dikmiş, beklenti içinde süzüyordu beni.

“Ne hakkında konuşacağız?” diye sordu.

“Mantık” dedim.

Bir dakikalığına sessizce düşündü ve sonunda teklifim hoşuna gitmiş olacak ki “Ay harikaaa!” dedi gülümseyerek.

“Mantık” dedim bir yandan boğazımı temizleyerek, “doğru düşünme sanatıdır. Düşünmeyi öğrenmeden önce insanların düşünürken ya da konuşurken farkına varmadan yaptıkları mantıksal yanılgıları tanımalıyız. İşte bu yanılgılardan bahsedeceğiz şimdi."

“Ayy çok heyecanlandım” dedi Polly, sevinçten ellerini çırparak.

Ben biraz ürktüm onun bu aşırı tepkisinden ama cesaretimi toparlayıp devam ettim.

“Öncelikle Dicto Simpliciter ile başlayalım.”

“Yani?” diye sordu bir yandan da gözlerini heyecanla açıp kapayarak.

“Dicto Simpliciter koşullara uymayan durumları da genelleştirmeye dahil etmek demektir. Örneğin, egzersiz iyidir dolayısıyla herkes egzersiz yapmalıdır.“

“Aynen katılıyorum.” dedi Polly tüm samimiyetiyle. “Yani egzersiz harikadır, insan bedenini geliştirir, kasları güçlendirir.”

“Polly” dedim nazikçe, “bu argüman bir yanılgıdır”. “Egzersiz iyidir ifadesi bir çeşit koşullara uymayan genelleştirmedir. Örneğin, bir kalp hastalığın varsa, egzersiz senin için iyi olmaz. Pek çok kalp hastası, doktorları tarafından egzersiz yapmamaları hususunda uyarılırlar. Genelleştirmeye uyan koşulları sağlaman gerekir. Böylesi bir durumda egzersiz genellikle ve insanların çoğunluğu için iyidir diyebilirsin. Yoksa bir Dicto Simpliciter hatası işlemiş olursun. Anlayabildin mi?”

“Hayır” yanıtı utangaçça çıktı Polly’nin dudaklarından. “Ama yine de çok harika bir şey bu, lütfen devam et, devam et!”

“Tamam” dedim. “Bir sonraki adımda “Secundum Quid” adı verilen yanılgıyı inceleyeceğiz. Dikkatlice dinle beni: Sen Fransızca konuşamıyorsun, ben Fransızca konuşamıyorum, Petey Burch Fransızca konuşamıyor. 

Buradan yola çıkarak Minnesota Üniversitesi’nde okuyan hiçbir öğrencinin Fransızca konuşamadığı sonucuna varıyorum.”

“Gerçekten miiii?” diye sordu Polly şaşkınlığını gizlemeden. “Hiçkimse mi?”

Hayal kırıklığımı sakladım.

“Polly, bu bir yanılgı. Genelleştirme çok aceleyle yapıldı. Böylesi bir sonucu destekleyecek yeteri kadar örneğimiz yok elimizde.”

“Başka yanılgılar da biliyor musun?” diye sordu nefesini tutarak. “Bu yanılgıları öğrenmek dans etmekten bile daha heyecanlı.”

İyice umutsuzluğa kapılıyordum. Bu gidişle hiçbir yere varamayacaktık, resmen boşa kürek çekiyordum.

“Bir sonraki Post Hoc. Dinle: Bill’i pikniğe götürmeyelim çünkü ne zaman onu yanımıza alsak yağmur yağıyor.”

“Ben de böyle birisini tanıyorum.” dedi bildiği bir konudan bahsedildiğini anlayan bir öğrenci gibi. “Bizim mahallede Eula Becker adında bir kız vardı. Asla şaşmaz, ne zaman onu pikniğe götürsek…”

“Polly” dedim sözünü yarıda keserek, “bu bir yanılgı. Eula Becker yağmura neden olmuyor. Yağmurla herhangi bir ilişkisi de yok onun pikniğe gelmesinin. Eğer Eula Becker’ı suçlarsan, Post Hoc hatasını işlemiş olursun.”

“Tamam, bir daha asla yapmayacağım, söz veriyorum” dedi özür dileyen gözlerle. “Bana kızgın mısın?”

“Hayır Polly, Sana kızgın değilim.”

“Öyleyse başka yanılgılar da öğret bana.”

Saatime baktım.

“Bence bu gecelik bu kadar yeter, Polly. Şimdi seni evine bırakayım. Sen de yatana kadar bugün üzerinde çalıştığımız konuları baştan sona bir tekrar edersin. Yarın derse kaldığımız yerden devam ederiz.”

Polly’i kızlar yurduna bıraktım. Kapıdan ayrılırken bana süper-harika bir gece geçirdiğini söyledi. Kafamda kara bulutlarla kendi odama geçtim. Petey yatağında boylu boyunca uzanmış, horluyordu. Rakun manto, kıllı bir canavar gibi dikiliyordu yatağın öteki ucunda. Bir anlığına onu uyandırmayı ve Polly’i ona geri vermeyi düşündüm. Görünüşe bakılırsa hevesle başladığım projemin başarısızlıkla sonlanacağı aşikardı. Polly mantık-geçirmez bir beyne sahip ve imkansızdı benim zeka kurşunlarımın ona işlemesi …

Ama sonra tekrar düşündüm. Bir akşamımı boşa harcadım onun için: Bir başka akşamımı da boşa harcayabilirim. Kimbilir? Belki de beyninin guddelerinin bir yerinde, birkaç amber halen alevler saçarak yanıyordur. Tekrar denemeye karar verdim.

Aynı meşe ağacının altında ertesi günün akşamı buluştuk. “Bu gecenin ilk yanılgısı Ad Misericordiam olacak.” dedim.

Heyecanı yüzünden okunuyordu.

“İyi dinle” dedim. “Adamın birisi işe başvuruyor. İşveren ona, işe uygun olan niteliklerini sorduğunda adam şöyle yanıt veriyor: Bir karım ve altı çocuğum var, karım belden altı tutmayan bir felçli, mutfak tam takır kuru bakır, çocukların elbiseleri yırtık pırtık, ayakkabıları delik, yatakları kırık… Evde kömür yok ve kış yaklaşıyor.”

Bir damla gözyaşı ağır ağır süzüldü Polly’nin pembe yanağından çenesine doğru.

“Çok kötü bu, gerçekten çok kötü!” dedi hıçkırıklar eşliğinde.

“Evet, gerçekten çok kötü,” diye destekledim, “ama burada bir argüman yok. Adam işverenin sorduğu soruyu yanıtlamıyor. İşe uyan niteliklerinden söz edeceğine işverenin sempatisini kazanmaya çalışıyor. Böylece Ad Misericordiam adını verdiğimiz yanılgıyı işlemiş oluyor. Anladın mı?”

Polly’ye bir mendil verdim. Bir yandan yaşlı gözlerini silmesini izlerken bir yandan da çığlık atmasını engellemek için hafifçe sarıldım ona.

“Bir sonraki tartışacağımız yanılgının adı” dedim dikkatli bir ses tonuyla, “Falsa Comparatio. İşte örneğimiz: öğrenciler sınav sırasında ders kitaplarına bakabiliyor olmalılar. Sonuçta, cerrahlar ameliyat sırasında röntgen filmlerine bakabiliyorlar, avukatlar ellerindeki belgeleri okuyabiliyorlar, mimarlar önceden yapmış oldukları çizimleri defalarca kontrol edebiliyorlar. Peki neden öğrenciler de sınav esnasında ders kitaplarına bakamasınlar?“

“İşte bu!” dedi Polly büyük bir hevesle. “İşte bu, son yıllarda duyduğum en parlak düşünce.”

“Polly” dedim dikkatlice, “argüman baştan sona yanlış. Doktorlar, avukatlar ve mimarlar öğrendiklerini sınayan sınavlara girmiyorlar ki ellerindeki yardımcı materyalleri alalım. Ama öğrenciler öğrenip öğrenmediklerini sınayan sınavlara giriyorlar. Bu iki durum birbiriyle tamamen alakasız. İkisi arasında benzerlik kuramayız.“

“Ben yine de ilk söylediğinin güzel bir fikir olduğu düşüncesindeyim.” dedi Polly. 

“Çattım yaa!” dedim sadece kendimin duyacağı bir fısıltıyla.

İnatla devam ettim.

“Şimdi de Argumentum Ad Speculum'u inceleyeceğiz."

“Ohh ne hoş!” dedi Polly.

“Dinle: Eğer Madam Curie fotoğraf plağını siyah mineralli taşların arasında unutmasaydı, bugünkü modern bilim halen radyumun varlığından haberdar olmayacaktı.“

“Haklısın, evet” dedi Polly, başıyla tasdik ederek. “Filmi izledin mi? Ben izledim. Acayip etkiledi beni!”

 “Ben yine de bunun bir yanılgı olduğunu söyleyeyim, Pollyciğim. Belki Madam Curie radyumu birkaç yıl sonra keşfedecekti. Belki de başka birisi bulacaktı radyumu. Pek çok hayal edemeyeceğimiz şey olacaktı, kim bilir. Doğru olmayan bir hipotezle yola çıkıp, doğru sonuçlara varamayız.“

“Son bir şans” dedim içimden. Son bir şans. Her insanın sabrının tükendiği bir nokta vardır sonuçta.

“Bir sonraki yanılgının adı Ad Hominem“

“Ne kadar tatlı!” dedi çağlayarak akan bir ırmak gibi.

“İki adam bir kalabalığın önünde ciddi bir konu hakkında tartışıyor. Birincisi ayağa kalkıyor ve rakibini işaret ederek seyirciye şunları söylüyor: ‘Bu adam arlanmaz bir yalancıdır, onun söyleyeceği sözlerin tek bir tanesine bile inanamayız.’ Şimdi Polly, iyi düşün. Burada yanlış olan şey ne?”

Büyük bir dikkatle yüzünü izledim. Hilal kaşı, zihninin soruya yoğunlaşmasıyla şekilden şekile giriyordu. Birdenbire, daha önce görmediğim türden bir zeka alevi belirdi gözlerinde.

“Ama bu adil değil” dedi kendinden emin bir ses tonuyla. “Bu hiç mi hiç adil değil. İkinci adamın ne şansı kalır ki birincisi onu yalancı ve güvenilmez diye yaftalarsa?”

“Evet!” diye haykırdım övünçle. “Yüzde yüz haklısın. Adil değil, birinci adam, diğeri daha su içmeye bile yeltenmemişken kuyuya zehir attı ve içilmez hale getirdi suyu. Polly, seninle gurur duyuyorum.”

“Daha yeni başlıyorum!” dedi Polly elini havada sallayarak.

Polly’nin tam bir salak olmadığını öğrenmiş olmanın verdiği heyecanla çalışmaya devam ettim. O ana kadar öğrendiğimiz şeyleri birer birer tekrar ettim, örnekler verdim, hataları açıkladım ve çıkan sonuçları kafasına adeta çaktım. Bu ilk başta, umutsuzca yapılan bir tünel kazma işine benziyordu. Sadece emek, ter ve karanlık vardı. Işığa ne zaman ulaşacağımıza dair en ufak bir fikrim yoktu, hatta ışığa ulaşıp ulaşmayacağımızdan bile emin değildim.

Ama ısrar ettim. Çalıştım, çabaladım, etimle tırnağımla yırttım tünelin duvarlarını ve sonunda başardım. Sonunda bir ışık tayfına rastlayabildim. Sonrasında bu tayf büyüdükçe büyüdü; tayf hüzmeye, hüzme ışığa, ışık güneşe dönüştü. Ve her şey ışığa bulandı. Polly’den bir mantıkçı çıkardım. Ona doğru bir yöntemle düşünmeyi öğretebildim.

İşim bitmişti. Sonunda beni hak edecek kıvama gelmişti Polly. Artık benim eşim olabilecek zekaya ve derinliğe sahipti. Malikanelerimden sorumlu olacak bir hayat arkadaşı, çocuklarıma bakacak bir anne olabilecekti. Tabii bu düşüncelerin yanında aşkı da hesaba katmak gerek. Bir sonraki görüşmemizde ona duygularımı açmaya karar verdim. İlişkimizi akademikten romantiğe dönüştürmenin zamanı gelmişti.

“Polly” dedim aşkımızın tek şahidi olan meşe ağacının dibinde tekrar buluştuğumuzda, “Bu gece yanılgıları konuşmayacağız.”

“Ohh, neden?” diye söylendi şikayetçi gözlerle.

“Canım” diye girdim söze, yüzüme yayılan gülümsemeyle beraber, “Şimdiye kadar beş akşamı birlikte geçirdik. Çok iyi anlaştığımızı düşünüyorum. İyi bir çift oluşturacağımız aşikâr.”

“Secundum Quid” dedi Polly heyecanla.

“Pardon, anlamadım” dedim şaşkınlıkla.

“Secundum Quid” diye tekrarladı.

“Nasıl oluyor da sadece beş buluşmanın ardından uyumlu bir çift olabileceğimizi çıkarabiliyorsun?”
Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Sevgili öğrencim dersini iyi çalışmıştı.

“Aşkım” diye başladım söze bu sefer, sakinleşmesi için elimi elinin üzerine hafifçe dokundurarak. “Beş buluşma yeter de artar. Bir pastanın lezzetli olup olmadığını anlamak için tamamını yemek gerekmez, değil mi?”

“Falsa Comparatio” dedi Polly, ifadeyi yüzüme çarparcasına.  “Ben pasta değilim, genç bir kızım.”

Şaşkınlığımın korkuya dönüşmesine engel olamayarak sessiz bir kahkaha attım. Öğrencim dersini sandığımdan çok daha iyi öğrenmişti. Taktik değiştirmeye karar verdim. Görünen o ki en iyi yöntem basit, güçlü ve doğrudan bir ilan-ı aşk idi. Muhteşem beynim böylesi önemli bir konuda en doğru sözcükleri seçerken, bir süreliğine sessiz kaldım.

“Polly, seni seviyorum. Sen benim için tüm dünyadan daha değerlisin. Gökyüzündeki aydan ve güneşten, uzayın sonsuzluğundaki galaksilerden çok daha önemlisin. Lütfen, aşkım! Birlikte olacağımızı söyle. Çünkü eğer söylemezsen hayat benim için anlamını yitirecek. Bir hiç olacağım. Yemekten içmekten kesileceğim. Mecnun olup çöllere düşeceğim, meczup olup sokaklarda sürteceğim. “

“İşte bu” dedim içimden, “bu sözcükler de işimi göremezse!”

“Ad Misericordiam” dedi Polly.

Dişlerim gıcırdadı. İçimde dalga dalga yükselen paniği dizginlemem gerektiğini biliyordum. Ne olursa olsun, soğukkanlılığımı korumalıydım.

“Çok güzel, Polly” dedim, zorlama bir sırıtmayla. “Kesinlikle dersini çok iyi öğrenmişsin.”

“Sonuna kadar haklısın.” dedi Polly, kendisinden beklemediğim bir özgüvenle.

“Peki, kim öğretti sana bütün bunları, Polly?”

“Sen öğrettin.”

“Çok doğru. Öyleyse bana bir borcun var demektir, değil mi? Eğer ben öğretmeseydim, sen bunları asla öğrenemeyecektin.”

“Argumentum Ad Speculum” dedi Polly tek bir saniye bile kaybetmeden.

Şakaklarımda biriken ter, çığ olup dalgalar halinde aşağıya inmeye başlamıştı. “Polly,” dedim titrek bir sesle. “Bütün bu öğrendiklerini çok ciddiye almamalısın. Yani bunlar okulda öğretilen ucuz şeyler, gerçek hayatta pek bir yarar bekleyemezsin bu tarz kazanımlardan.”

“Dicto Simpliciter” dedi ve zıpladı olduğu yerde, hatamı bulmuş olmanın heyecanıyla. Bir de parmağını yaramaz bir çocuğu azarlıyormuş gibi yüzüme doğru sallıyordu ki bu şimdiye kadar olanların içinde en kötüsüydü.

Bu hareket sonuncusu olmuştu artık. Ayağa kalktım ve hedefine kilitlenmiş bir boğa gibi yönelttim sorumu.

“Benimle birlikte olacak mısın olmayacak mısın?”

“Ol-ma-ya-ca-ğım!”

“Ne-den?”

“Çünkü bugün öğleden sonra Petey Burch’a söz verdim. Onunla birlikte olacağım.”

İhaneti ağır ağır sindiriyordum, usulca geriye yaslandım. Arkamdan vurulmuştum. “Bana söz verdikten sonra, elimi sıktıktan sonra, benimle anlaştıktan sonra nasıl olur da Polly’ye tekrar teklif eder!!!”

“Pis sıçan” diye inledim, içimdeki tüm kini ve intikam hırsını kusarak.

“Onunla birlikte olamazsın, Polly. Yalancının teki o, tam bir üçkâğıtçı, alçak bir sıçan”

“Ad Hominem” dedi ve ekledi Polly; “Lütfen bağırmayı kes. Bana kalırsa bağırmak da bir tür yanılgı olarak adlandırılmalı.”

Bütün irademi toparlayıp, sesimi düzelttim.

“Tamam, tamam “ dedim. “Sen bir mantıkçısın. Soruna mantık yönünden bakalım bir de. Nasıl olur da Petey Burch’ü bana tercih edebilirsin? Bak bir bana – parlak bir öğrenci, yenilmez bir entelektüel, garanti altına alınmış bir gelecek-. Bir de Petey’e bak –zavallı bir asalak, ne istediğini bilmeyen bir serseri, bir sonraki öğününün nereden geleceğini bile bilmeyen bir parazit.- Petey'i bana neden tercih ettiğini izah edebilecek tek bir mantıklı gerekçe gösterebilir misin lütfen?”

“Tabii ki...” dedi Polly tüm açıksözlülüğüyle. “Onun rakun kürk mantosu var.”

Yazan: Max Shulman

Türkçeye çeviren: Ali Rıza Arıcan – 28.01.2013


Çevirenin Notu: Orjinal metinde mantıksal yanılgıların bazıları Latince, bazıları İngilizce olarak yazılmıştı. Metin içi tutarlılığı korumak için ben hepsini Latince yaptım.