İki haftadır yazamadım. Araya bir haftalık tatil girdi.
Tatil bitti, okul başladı. Başlar başlamaz da bana yeni verilen bir dersin
hazırlıklarıyla boğuştum. Sınıf listeleri, dersi bırakan öğrenciler, müfredat,
ders hazırlıkları falan derken akşamları eve yediden önce gelemedim. O
yorgunlukla da bilgisayarın başına oturup ciddi bir şeyler yazamazdım.
Tatilden sonraki ilk cumartesi de çalıştığımız için dün
yazılması gereken yazı pazara kaldı. Malum, ÇHC resmi tatilleri olabildiğince
birbirine bağlayıp halka uzun tatiller verme eğiliminde. Bu büyük bir
olasılıkla halkı mutlu etmek için yapılan bir icraat değil. Uzun tatili
görenler başlıyorlar seyahat planı yapmaya, para harcamaya, normal zamanlarda
almayacakları şeyleri almaya. Kısacası, gelsin vergiler, tüketim ekonomisi.
Yalnız bu fazladan tatil gününü verirken Türkiye’deki gibi bedavadan
vermiyor. Örneğin, resmiyette dört gün olan bir tatili, arada kalan bir günü de
tatil ilan ederek hafta sonlarıyla birlikte dokuz güne çıkarırsa, tatil
dönüşünde halktan bir cumartesi çalışmasını istiyor. Böylece bedavadan verilen
o tatil geri alınmış oluyor. Ben ilk geldiğimde bu tarz bir idarenin bizim
okula has olduğunu sanıyordum. Ne güzel bir okul idaremiz var diyordum. Meğer
tüm ülke bu şekilde yönetiliyormuş.
Neyse, bu sıkıcı muhabbeti bırakıp asıl konuya, yani Şangay’a
geleyim. Tatilde beş günlüğüne Şangay’a gittik. Başlamadan önce bir dil
sorunundan bahsetsem iyi olacak. Türkçe’de Şangay’ın nasıl yazıldığı konusunda
sanırım ihtilaf var. Ben kolayıma geldiği için Şangay olarak yazıyorum ama ara
sıra takip ettiğim Çin odaklı Türkçe web sayfaları “Şanghay” yazıyorlar. Bir de
bu ikisinin yanında Şangay konsolosluğunun kullandığı “Şanhay” yazımı var.
İngilizcesi “Shanghai” diye yazılan bir adı Şangay ya da Şanghay diye çevirmek
bana mantıklı geliyor ama dilimize girmiş yabancı kökenli sözcüklerin hepsi
İngilizce vasıtasıyla gelmiyor. Öyle olsaydı Almanya’ya “Germanya” derdik. Bir
de Mao’nun gerçekleştirdiği dil devrimi (Basitleştirilmiş Çince) sonucunda
Çince kökenli sözcüklerin Pinyin’de farklı yazılmaları konusu var. Yani dil
devriminden önce Shanghai yine Shanghai mı yazılıyordu İngilizce’de? Birileri
beni aksi konusunda ikna edene kadar “Şangay”ı kullanacağım.
Babasının omuzlarında kalabalığı yaran bir çocuk. Elinde ÇHC bayrağı, bayramı kutluyor.
Şangay’a varınca insanın fark ettiği ilk şey kalabalık. Sürekli
hareket eden, dört bir yana koşuşturan binlerce, yüzbinlerce insan… Öyle ki
kalabalığın içine girince yürümüyorsunuz, sadece sürükleniyorsunuz. Kaybolmak
ya da aynı yerde dolanıp durmak, birilerine çarpmak, tökezleyip yere yapışmak,
araba ya da e-bisiklet kazasına kurban gitmek gayet olası. Sürekli birilerinin
nefesini ensemde hissederek yürüdüm yollarda. Önümde, arkamda, sağımda, solumda
ve hatta neredeyse tepemde sürekli başkalarının gölgesi vardı beş gün boyunca.
Çanco gibi sakin bir kentten çıkıp Şangay’a gelince sanırım ilk şok böyle
yaşanıyor. Metro kolaylığı da olmasa kesinlikle gelmezdim. Neyse ki metro her
yere gidiyor. Gideceğimiz her noktaya hangi metro istasyonunda inip, hangi
çıkıştan çıkacağımızı bilerek gidiyoruz. Böylece kalabalıklar görünmez hale
geliyor. Fakat bu görünmezliğe gölge düşüren bir şey var. İnsanların çoğunun en
temel görgü kurallarını hiçe sayması ve fütursuzca davranması.
Kalabalık yollara taşmasın diye el ele tutuşarak zincir yapan polis. East Nanjing Yolu
Metroda çocuğunu çöp tenekesine işeten annelerden tutun,
temizlediği boğazından çıkardığı balgamı şılaap diye tren durağının ortasına
tükürenlere kadar bin bir çeşit insan var. Bu konudan daha önce de söz
etmiştim. Çin son yirmi yılda büyümüş, gelişmekte olan bir ekonomi. Bugün büyük
kentlerde, koca koca binaların içindeki küçük dairelerde yaşayan insanların
büyük bir çoğunluğu 20-30 yıl önce köylüydü, tarlada mısır yetiştirip, ahırda
süt sağıyor, bahçede domuzlara bakıyordu. Görüntüyü değiştirmek içeriği
değiştirmekten çok daha kolaydır. Tıraş olursun, takım elbise ve kravat
giyersin, kente taşınırsın ve olursun kentli. Oysa köyde bulduğun o
rahatlıkları da bırakmak istemezsin. Sonuçta hangimiz köyde umumi tuvalet arar,
hangimiz tükürmek için cebinden mendil çıkarır? Böyük şeherde gördüğü umumi
helayı köyüne getirmek isteyen Kibar Feyzo’yu anımsayın J
Köydeysen dağ bayır her yer tuvalettir. Köylü bunu bilir, buna göre ihtiyacı olduğu an bulduğu ilk çalılığa koyuverir. Aynı köylü kente geldiğinde de zorlanacaktır doğal olarak? Hoş, ÇHC ciddi olarak emek harcıyor bu konuda halkı eğitmek için. Yapılan yanlışları da kabul ediyor. Çanco’da (Şangay’da da) yol işaretlerinin yanlarında tuvalet işaretleri de var ve tuvaletler bedava.(Çin’de şimdiye kadar umumi tuvalete bir kuruş bile vermedim.) Düşünün, Balbaros Bulvarı’ndan aşağıya indiniz, yol ikiye ayrıldı. İşaretlerin birisinde Eminönü yazıyor, diğerinde Sarıyer. Bir diğer işaret de en yakın tuvaletin yerini gösteriyor. Daha ne yapsın hükümet. Eminim okullarda, bilumum eğitim kurumlarında bu konulara ağırlık veriliyordur.
Kültür öyle bir günde elde edilen bir şey değildir ki
hükümet he demekle 1,3 milyar insanı kültürlü hale getirsin. Kent kültürü “şimdi”
ve “burada”nın cazibesine hayır diyebilen insan yetiştirir. Köyde yaşayan insan
için böylesi bir nefis idaresi şart değildir çünkü doğayla iç içe yaşayan insanın
sadece doğaya hesap verme zorunluluğu vardır. Kentlerde yaşayan insanların
toplumsal, yani kendi bireyselliklerinin dışında kalan herkese karşı
sorumlulukları vardır. Kentler büyüdükçe sorumluluklar artar. Trafik lambasına
uymak güvenlik amaçlı olmaktan çok ahlaki bir prensip halini alır. Yolda birilerine çarpmadan yürümek, nadir de
olsa çarparsan özür dilemek bir ahlaki zorunluluk olur.
Çocuk bir sevip çıkacak işte, hayvan sevgisini nasıl öğrenecek başka?
Gezdiğim müzelerde, parklarda hep bu düşünceler dolandı
kafamda. Ne zaman bir tuhaflık görsem gülümsedim. Sun Yat Sen’in şimdi müze
haline getirilmiş olan evinin bahçesine işeyen küçük çocuğu görünce de, bilim
müzesinde girilmemesi gereken yerlere çocuklarını sokan anne babaya şahit
olunca da aynı şeyleri söyledim kendi kendime. Kim ne derse desin, Çin de
öğrenecek adâb-ı muaşereti. Zaman alacak ama öğrenecek. “Köyden indim şehre”
neslinin çocukları daha olgun davranacak ebeveynlerine kıyasla. Bir sonraki
nesil ise tam kentli olacak. Üç bin yıllık bir medeniyetin onca badireyi
atlattıktan ve ilk defa dünyaya meydan okuma fırsatını elde ettikten sonra
böyle ufak tefek şeylere takılacağını sanmak saflık olur.
Çin Cumhuriyeti'nin kurucusu olan Sun Yat Sen'in şimdi müze olan evinin bahçesine su döken bir çocuk. Annesi de arkasında ama resimde görünmüyor. Oysa on metre ileride tuvalet var.
Sanılanın aksine teori pratikten sonra gelir. Düşmeden,
kalkıp tekrar yeltenmeden, tekrar düşmeden (bu defa daha iyi düşmüşüzdür mutlaka),
tekrar yeltenmeden ve her seferinde biraz daha mükemmel hale gelmeden bilginin
ve toplumun evrimi gerçekleşemiyor. Çin’in modern zamanlar için gereken ahlaki
yetkinliğe erişmesi için modern zamanların olgularıyla (ve sorunlarıyla) karşılaşması
gerekiyordu. Son yirmi yılda bu olgular birkaç elitin avucundan çıkıp büyük bir
çoğunluğun kullanımına açıldı. Dolayısıyla emekleme dönemi başladı. Devamı da
gelir.
Kalabalıkların ve ”köyden indim şehre”cilerin dışında biraz
da gördüklerimden söz edeyim. Çanco’da görmeyip burada gördüğüm ilginç bir
görüntü kıçları açık bırakılmış pantolonlar giymiş bebekler oldu. Sanırım
çocuğun çişi ya da kakası gelince hemen en yakın uygun yere götürüp ihtiyaç
giderecekler. Amaç bu. Pratik açıdan güzel bir düşünce –aynı zamanda bebek
bezinden tasarruf sağlıyor- ama görüntü baya bir komik oluyor. Yani yarısı açık
kaldıktan sonra hiç giydirmesen de olur aslında. Hele sıcak havalarda, çocuk
zaten kısa pantolon giyiyor, onun da yarısı yok. Eeee, ne gerek var o zaman?
Hiç zahmet etmeyeydin J
Arkası olmayan bir pantolon örneği.
Şangay’da trafik kurallarına daha fazla uyuyor insanlar.
Bunda, Şangay’ın büyük kent olmasının payı yüksek tabii. Kolay değil 20 milyon
insanı beslemek, taşımak, barındırmak, kavgasız belasız bir arada tutmak. Yalnız
yine de kuralları hiçe sayan insanlar var. Özellikle elektrik harcamasın diye
farlarını kapatıp trafiğe çıkan –ve kimi zaman ters yönde giden- e-bisiklet
sürücüleri en tehlikeli olanı. Trafik lambalarının diplerinde ise ciddi bir kalabalık
oluyor genelde. İnsanlar bekliyorlar yeşili. Çanco’da bekleyen daha az.
Kentin caddelerinden birisi. Bol ışıklı, ultra-modern.
Yollarda dilenci çok ve bu dilencilerin hemen hepsi yaşlı
insanlar. Ayrıca çöplerden kâğıt ve plastik şişe toplayanlar da genelde yaşlı
insanlar. Bu işi bir meslek olarak değil de dilenciliğe alternatif olarak
yapıyorlar sanırım. ÇHC’de bildiğim kadarıyla genel halkı kapsayan bir
emeklilik politikası yok. İnsanlar ya çalışırken ölecekler –bu şekilde kimseye
yük olmayacaklar- ya da çocuklarının ellerine bakacaklar. Konfüçyüsçü anne-baba
sevgisi/saygısı aslında bu noktada sistemin işine geliyor. Anne-babaya kusursuz
saygı, bir çeşit emeklilik ve sağlık sigortası haline dönüşüyor. Gittikçe
yaşlanan nüfus –tek çocuk politikası kırsal kesimde yaşayanlar için yapılan
gevşemelere rağmen halen geçerli- devletin sunacağı emeklilik fonlarına değil
de çocukların omuzuna yükleniyor. İnsanlar ben yaşlanınca çocuğum bana baksın
diye çocuk yapmak zorundalar. Bu çocuk iyi para kazansın ki ileride
ebeveynlerine bakarken zorluk çekmesin. Bu durumda çocuk iyi okullara gitmeli,
en iyi eğitimleri almalı, iyi beslenmeli, iyi bir çevrede büyümeli. Bunlar da
para kazanmayı ve harcamayı teşvik eden diğer unsurlar.
Bilim ve Teknoloji Müzesi: Hayatımda gördüğüm en büyük müze. İçerisi bir binanın içi gibi değil, tam tersine dışarısı gibi. Yalnız burada da yürüyen merdivenler ve alışveriş mekanları müzeye AVM havası katıyor. Giriş 60 RMB.
Şangay Müzesi adeta bir AVM gibi inşa edilmiş. İçerisinde
barındırdığı tarihi eserlere rağmen müzenin işletim sistemi ve binanın iç
tasarımı beni haklı çıkaracak kanıtlar barındırıyor. Örneğin ben hayatımda ilk
defa içerisinde yürüyen merdivenleri olan bir müze gezdim. Üst kattan bakıp,
harıl harıl çalışan o yürüyen merdivenleri görünce insan hakikaten şaşırıyor.
Bunun yanında hemen her katta satış yapan dükkânlar mevcut. Normalde bir
müzenin çıkışında ufak bir dükkân olur ve bu dükkânda müzedeki eserlerin
bazılarının maketleri ya da turistlere yönelik incik boncuk türü şeyler
satılır. Şangay müzesi durumu abartmış. Buradan neden bilete para vermediğimiz
anlaşılıyor aslında. Böylesi bir müzenin ücretsiz olması şaşırtmıştı beni
içeriye girerken. Demek kapıda değil içeride para harcamamızı bekliyorlar. Hoş,
benim yaptığım gibi bir şey almadan çıkmak da mümkün. Dolayısıyla genel halk
için güzel bir uygulama aslında. Parası olan harcasın, parası olmayan kültürel
etkinlikten eşit miktarda faydalansın.
Şangay Müzesi: Giriş ücretsiz.
Müze bedava ama ne hikmetse parklar paralı. Kentin
merkezindeki Century Park’a giriş 10 RMB. Kocaman bir park, gez gez bitmiyor.
Biz girdik, bir-iki saat yürüdük. Gölün kenarına oturup, bir şeyler atıştırdık.
Kimileri çadırlarıyla gelmişler, kamplarını kurmuşlar, çoluk çocuk oynuyordu
çimlerin üzerinde. Her yerde olduğu gibi burada da aşık çiftler kendilerine
kuytu köşeler bulmuş, oynaşmak için fırsat kolluyorlardı. Frizbi oynayanlar
gördüm, bebek gezdirenler, kayığa binenler, fal baktıranlar…
Century Park'da kamp yapan vatandaşlar.
Şangay’da gördüğüm bir başka ilginçlik de kız arkadaşlarının
çantasını taşıyan erkeklerdi. Bir iki olsa anlayacağım da yüzlerce gördüm. O
anda kafam basmadı ama sonra düşününce taşlar yerine oturdu. Bu kadar çanta
taşıyan erkek olmasına rağmen el ele tutuşmuş çift görmek pek mümkün değildi
Şangay caddelerinde. Tek tük el ele, kol kola girmiş çiftler vardı tabi ki ama
böylesi bir tatil gününde olması gerekenden çok daha azdı. Dolayısıyla çanta
taşımanın aslında simgesel bir anlamı olduğu çıktı ortaya. Erkek, henüz elini
tutacak seviyeye getiremediği –belki hiçbir zaman o seviyeye gelemeyecek-
ilişkisinin en azından başlamış olduğunu bu şekilde ilan ediyor ve dışarıya bir
çeşit “Bu kız benim oldu ya da olacak.” mesajı veriyor. Aynı şekilde kız da
çantasını erkeğe taşıtarak ona, “Bak sana değerli eşyalarımı emanet ediyorum,
onlara iyi bak. Yarın bir gün sana kalbimi teslim edeceğim. Ona göre.” diyor. Tabii, el ele tutuşmaları henüz hoş
karşılanmadığı için ya da buna hazır olmadıkları için bu simgesel paylaşım
aslında el ele tutuşmuşlar gibi algılanıyor. Pek çoğu için ilişki ilerledikten
sonra da sanırım bu alışkanlık devam ediyor. Dolayısıyla evli erkekleri bile
eşlerinin rengârenk çantalarını taşırken görmek mümkün. Vietnam’da da benzer
bir simgesellik motosikletler üzerinde olurdu. Sokakta el ele tutuşmuş çift
göremezdiniz ama motorların üzerinde birbirine sarılmış çiftleri görmek sıradan
bir şeydi.
Bu resmi ben çekmedim. İnternetten buldum. Çanco'da Şangay'daki kadar çok yok böylesi çiftler.
Tutuculuk böyle bir şey işte. Bir yerden sıkıyorlar,
sıkıştırıyorlar, yasaklıyorlar ama o şeyin başka yerden ortaya çıkmasına engel
olamıyorlar. Çanco’ya geldiğimin ilk haftasında müdürümüz yaşadığımız kentin
çok tutucu bir yer olduğunu söylemiş ve bu yüzden hareketlerimize dikkat
etmemizi salık vermişti. Evet; sokağa çıkınca öpüşen çiftler görmüyoruz, televizyonda
ve internette her türlü cinsellik engellenmiş durumda. Cinsellik çağrıştıran belli
kelimeleri “Google”da arayamıyoruz. –Buna “rubber duck” da dahil ama bu yasağın
gerekçesi başka. Sonra anlatırım.- Bunun yanında bizim binanın 500 metre
ilerisinde yer alan ve içinde tek bir bar dahi olmasa da “bar street” diye
anılan cadde geceleri fahişe kaynıyor. Ben caddeden gündüz geçtim, bir akşam da
J ile birlikte yürüdük. Hepsi pahalı kulüpler, zengin gençlerin gittiği türden
üst sınıf eğlence yerleri. Bunun yanında caddenin sonunda masaj dükkânları var.
Asya’da azıcık da olsa yaşamış herkes bilir bu masaj dükkânlarının hangi amaca
hizmet ettiklerini.
Benim akşamları koştuğum Hong Mei parkında hava karardı mı çiftleri
oturakların üzerinde, birbirlerinin dizlerinin üzerinde görmek mümkün. Oğlan
oturuyor, kız da onun kucağına oturuyor. Bir de karanlık yerleri seçiyorlar ki
kimse bunları görmesin. Bir keresinde az daha çarpıyordum bir çifte. Zaten ağaçlardan
bir şey görünmüyor, patikalar ıssız… Kız oturmuş oğlanın kucağına, telefonda konuşuyor.
Artık nasıl bir fanteziyse bunlarınki! Keşke üzerlerinde bir baskı hissetmeseler
de ışığın olduğu yerde yaşasalar aşklarını. Biz de rahat rahat koşabilsek. Hayır,
ben utanıyorum onları görünce, ben onlarla göz göze gelince rahatsız olacaklar,
durduk yere suçluluk duygusuna kapılacaklar diye.
Bir başka örnek de tren istasyonuna giden yol üzerindeki “sex
shop”lar. Sıra sıra dizilmişler; kuru yemiş satar gibi dildo, vibratör, plastik
kadın satıyorlar. Kim alıyor bunları? Herhalde büyük kentten gelenler ya da dış
ülkelerden gelen “ahlaksız” yabancılar almıyor. Çanco’nun halkı alıyor.
Alsınlar da zaten, sorun değil. Yalnız bu kadar ortalıkta olması hem şaşırtıcı
hem de yanlış geldi bana. Herhangi bir gizlenme, çekinme yok. Bildiğin giriş
katı dükkânı, kapısı açık, içeride orta yaşlı bir kadın oturuyor. Zaten önünden
geçerken ister istemez gözün takılıyor. Annesinin elinden kurtulan bir çocuk
oyuncak dükkânına dalıyorum diye rahatlıkla bu dükkânların birine girebilir.
Sonra elinde ışın kılıcıyla çıkar J
Nasıl izin alıyorlar, nasıl halk tepki göstermiyor anlamış değilim.
Tutuculuk böyledir işte. Bir yerden hortlar, hiç farkına
varamazsın. Hayatı boyunca kadına dokunmayan adam oğlancı olur çıkar (Bakınız Katolik
kilisesi), hayatını darmaya (Buda’nın aydınlık yolu) adar ama BMW arabası ve o
arabayı garajında sakladığı kocaman bir villası vardır (Bakınız Tayland’daki
rahip skandalları). Yirminci yüzyılın başlarında ütopik
kitaplar yazan Budist-Konfüçyüsçü reformcu Kang Youwei bile bu örneklere
eklenebilir. Adam reform yapacağım, Mançu krallığını ikna edeceğim, Çin’i
değiştireceğim diye destekçilerden bir ton para topluyor. Macao’dan, Hong kong’dan,
ABD’den, Japonya’dan bir sürü insanı peşine yakıyor. Sonra da yanına 17 yaşında
bir kız alıp, dünyayı geziyor. Çin tarihçisi Jonathan D Spence durumu şu
cümlelerle anlatıyor:
One cannot calculate the costs of Kang Youwei’s peregrinations between
1904 and 1910, but they must have been enormous: Herculaneum, Pompeii, and
Rome; Milan, Paris, Berlin, Copenhagen; West Point, Yellowstone National Park,
Salt Lake City, Monte Carlo, the Alhambra, Fez; Uppsala and Trond heim; Kandy,
Luxor, Jerusalem, Constantinople—these are only a fraction of the places he
visited, and in many of them he stayed in the most luxurious hotels. Why did he
travel so much? Partly because he felt homeless and restless, as he admitted to
Liang Qichao. Partly because as of 1907 he had a new companion, a
seventeen-year-old Chinese girl from Guangdong province who had settled with
her family in the United States. With delightful candor (in the very spirit
that Kang Youwei had exhorted the world’s women to adopt) she had
offered herself to Kang as consort (his third) companion, and secretary, after
being passionately impressed by his photograph. (They traveled everywhere
together, lingered awhile on a little island Kang had bought off the Swedish
coast, and had a son in December 1908.
Ehh, sen gezmeye bu kadar para harcarsan Çin’de reformu kim
yapacak? Bir de gittiği yerlerde romantik şiirler yazıyor, yanında da 17
yaşındaki saf karısı. İstanbul’a vardığı gün ikinci Meşrutiyet ilan ediliyor. Hüzünleniyor
tabii Kang, bizde neden olmuyor diye! Ben de soruyorum işte, neden acaba? Hakikaten
neden acaba! Neyse ki Kang’ın düşperest yorumları rafa kaldırılıyor ve Sun Yat
Sen taraftarları reform falan dinlemeyip, Mançuların kıçına tekmeyi 1912’de
vuruyor. Yoksa Kang’a kalsa Çin daha yüz yıl cumhuriyet yüzü göremezdi.
Şangay'da gördüğüm bir başka ilginçlik de bekar pazarıydı. Müzmin bekarların ya da onların anne-babalarının geldiği bir pazar burası. Bir çeşit çevirimdışı arkadaşlık sitesi. Profilini bırakıyorsun, talibin çıkana kadar bekliyorsun. Malum, Çin'de aile çok önemli. Gençler bir an önce evlenmeli, anne-babaya torun vermeli. Bu yüzden eğitim ve meslek gibi "malayani" dünya işlerine dalıp, evlenmeyi unutan gençler için, anne babaları, kentin göbeğindeki Halk Parkına (İngilizcesi People's Square olan bu mekanı nedense Halk Meydanı diye çevirmek istemedim çünkü meydandan çok parka benziyor.) gelip, çocuklarının profillerinin yazılı olduğu büyük kağıtları parkın içindeki panolara asıyorlar ya da yanlarında getirdikleri şemsiyelerin üzerine koyuyorlar. Bazıları bu işten para da kazanıyor. Komisyonla çalışan bu çöpçatanlar binlerce profili duvarlarında barındırıyorlar. Profiller Çince olduğu için anlayamadım ama birkaç tanesi İngilizce yazılmıştı. Onlarda gördüklerim: Yaş, boy, kilo, aylık maaş ve hukou. Bilmeyenler için Hukou'yu kısaca izah edeyim. Çin'deki ikametgah sistemine verilen ad. Atılan demokratik atılımlarla her ne kadar gevşemiş olduğu iddia edilse bile Şangay'lı bir aile kolay kolay Şangay'da ikametgahı olmayan birisine kız vermez diyorlar. Çocuklarının gideceği en iyi okullar Şangay'dayken, en iyi imkanlar bu kentteyken, buralı birisinin kolay kolay bu kenti bırakıp başka bir kente gitmesi pek düşünülemez.
Komisyonla çalışan çöpçatanlar ve potfolyolarındaki profiller.
Bunlar da çaresiz ebeveynler. Şemsiyeye sığdırdıkları evlatları. Satışa hazır bir el işi gibi.
Şangay’ı yazacaktım yine nelerden bahsetmiş oldum. Şangay’ın
da adı ara ara geçmiş oldu. Hoş, bu düşüncelerin çoğu ben Şangay’dayken ya da Şangay vesilesiyle geldi
aklıma, oradayken küçük defterime notlar aldım. Bu yüzden Şangay başlığı altında olmayı
her şeye rağmen hak ediyorlar. Bana sen neden gezi yazısı yazmıyorsun diyenler
de anlamışlardır benim neden öyle şeyler yazamadığımı. Kafası dağınık bir
insanım ben. Görüntüler değil, o görüntülerin arkasındaki tarih, kültür,
ekonomik ve toplumsal nedenler ilgilendiriyor beni. Gezecek adam alır Lonely
Planet’ı gezer. Ben bile öyle yapıyorum. Orada her şey yazıyor zaten, gezilecek
yerler, yenilecek yerler, tarih ve kültürel zenginlik dahil. Ayrica Şanghay'da yaşayan bir Türkiyeli olan Dinçer Mola Bey'in hazırlamış olduğu Şangay Rehberi sayfası Türkiyeli gezginler için eşi bulunmaz bir kaynak.
Aşağıya kalan resimleri ekliyorum. Şangay defterini bu
şekilde kapatıyorum.
Çay matarasını önüne koymuş, manzaranın fotoğrafını çekiyor. Bund'da, nehrin kenarında.
4 saati 100 Yuan'dan bir otel. Yürümekten yorulup, birkaç saatliğine dinlenmek isteyenler için :)
Jackfruit satan bir kadın.
Epeski usule göre yapılmış yepyeni bir bina.
Bir AVM'nin en üst katından bakınca görünen lambalar.
Jing'an Tapınağı'nda dua eden Budist kadınlar. Nedense dua eden tek bir erkek görmedim bu tapınaklarda.
Jing'an Parkı
Century Park - Yüzyıl Parkı: İnsanlar parkı çevreleyen nehircikte kayıkcıklara biniyorlar.
Yuyuan Bahçesi
Konfüçyüs Tapınağı - Konfüçyüs'ün heykeli
Konfüçyüs Tapınağı
Jing'an Heykel Parkı: Kesinlikle gezilmesi gereken bir yer.
Jing'an Heykel Parkı
Jing'an Heykel Parkı
Jing'an Heykel Parkı
Jing'an Heykel Parkı
Jing'an Heykel Parkı
Jing'an Heykel Parkı
Sun Yat Sen ve devrin diğer siyasi simaları
Sun Yat Sen'in Heykeli. Şangay'daki evinin önünde. Evi şimdi müze.
Elektrik tellerine asılmış ıslak çamaşırlar.
Şangay'daki parklardan birisi. Büyük olasılıkla Halk Parkı.
Şangay Çağdaş Sanat Müzesi: Şangay'a yakışmayacak kadar küçük ama tasarımı güzel. Sergi berbattı, hiç sözünü etmeyeceğim.
Okul hakkında düşündükçe yeni şeyler geldi aklıma. Biraz
daha yazmam gerektiğine karar verdim. Sonuçta günümün neredeyse on saatini
okulda harcıyorum. Mesai sabah 7:15’de başlıyor. Ben genelde saat 7’de
varıyorum ofise. İlk iki hafta 6:45’te evden çıkıp, yürüyerek 25 dakikada
varıyordum. Sonra bisiklet aldım. On dakika sürüyor kapıdan kapıya yolculuğum.
Yolculuk vakti 15 dakika kısaldı ama ben evden çıkış saatimi o kadar değiştirmedim.
Rutine girmiş şeyleri değiştiremiyorum ben, otomatiğe bir kere bağlandı mı hep
öyle gitsin istiyorum; ta ki önüne ciddi bir engel çıkana kadar.
Saat 7:00 gibi ofiste oluyorum. Mesai 17:15’te bitiyor. Gün
uzun ama bana yine de yetmiyor. İş çok, hem zaten çok olmasa da yetmezdi bana
zaman. Ben kendi halimde oturduğum koltukta kendime iş çıkarmaya bayıldığım
için iş olmasa bile “haddimi de aşarak” başkalarının işlerini de yapıyorum.
Böylece sessiz sakin küçülüyorum olduğum yerde, küçüldükçe sessizleşiyorum,
sağırlaşıyorum, körleşiyorum. Bunların hiçbirisi benim için sorun değil, yeter
ki birileri gölge etmesin. Zaten takım halinde iş yapmaktan nefret eden
birisiyim ben. Zorunda olmadıkça yanaşmam. Bu yüzdendir zaten okumayı, yazmayı,
koşmayı ve matematiği sevişim. Bu saydıklarımın hepsi yalnız başına yapılan
işler. Birisi benim hazırladığım işe burnunu soktu mu tüm büyü bozuluyor sanki,
tüm gizem gidiyor, sinir oluyorum.
Dedim ya, gün uzun ama onu uzun yapan çalışma saatleri
değil, günün ortasına konmuş iki saatlik öğlen yemeği molası. Bunca yıldır
öğretmenim ve bugüne kadar yarım düzine okulda çalıştım, hiçbirinde bir saatin
üzerinde yemek molası görmedim. Hem zaten okulların çoğunda yemek molası da
olmazdı. Öğretmensen, boş bir vakitte yemeğini yer, sonra da işinin başına
dönersin. Oysa burada bize çalışmamamız öğütleniyor. İster sıranın altına hamak
as, boylu boyunca uzan. İster evine git, yemeğini ye, üzerine de bir saat
şekerleme yap. Zaten öğretmen arkadaşların bazıları yüzmeye gidiyorlar öğle
arasında, kimisi de spor salonuna. Parka gidip koşan, sonra gelip duş alan bile
var. Aslında bu iki saatlik süre resmi işleri halletmek için mükemmel ama
bankalar, postaneler ve diğer bilumum resmi kurumlar da yaklaşık olarak aynı
saatlerde kapalı olduğu için hiçbir şey halledemiyoruz. Ben şimdilik, yemekten
sonraları ofise girip, Türk kahvesiyle birlikte Sait Faik’den öyküler okuyorum.
Günde bir ya da iki öykü okuyorum ki hemen bitmesin kitap. Yanımda getirdiğim
Türkçe kitaplar bitmek üzere. İktisatlı kullanmam gerekiyor.
Aslında kitabımı alıp, bahçede bir yerde okumak istiyorum. Maksat
ofisten uzaklaşmak, temiz hava almak. Ama maalesef yapamıyorum. O kadar güzel
bir bahçe yapmışlar, içinde nilüferlerin yeşerdiği, balıkların yüzdüğü havuzlar
yapmışlar ama bir yere de oturak koymamışlar. Oysa ne güzel olurdu, Sait Faik’imi
elime alıp, bir ağacın altındaki oturağa kurulup, şöyle yarım saat kitap
okuyabilsem. Sessiz, sakin, ağırdan, sindire sindire… Hem onun için de
değişiklik olur, sever Sait Faik açık havayı. Gerçi sıkılır o denizi olmayan
kentlerden; bir Rum balıkçı yoksa etrafta, şöyle bir Marmara’nın soğuk sularına
dalıp yosunların arasından bir mercan balığına bakamayacaksa, ne yapsın Sait
Faik o kentin güzelliklerini. O zaman ben de kendisine demek isterim. “Ne
yapalım paşam. Bize babamızdan miras kalmadı ev ocak. Para nerede biz orada!
Buna da şükür.” Güler Sait Faik benim lafıma. Güler ve söylenir “Ne Lüzumsuz
Adamsın Sen Be!” diye…
Hoş okul, kentin en büyük parkı olan Hong Mei (Kırmızı Erik)
parkına yürüyerek beş dakika mesafede. Oraya gidip de okunabilir kitap ama kim
çıkacak şimdi okulun kampüsünden. Otur oturduğun yerde. Ben parka akşamları
koşmaya gidiyorum. Fizik öğretmeni arkadaş bana 2 km’lik bir koşu yolu
gösterdi. Dolanıp duruyorum o yolda. Şangay yarı maratonuna hazırlanıyorum.
Şunun şurasında iki ay kaldı. Haftaya 12 km yapacağım. Sorun çıkmaz herhalde.
Tek korkum hava kirliliğinin dayanılmaz noktaya ulaşması. Kirli havada koşmak ve
bundan yarar ummak demek, tertemiz süngeri pis suya sokup, süngeri sıktığımızda
temiz su beklemekle aynı şey. Ehh, sünger burada ciğerlerimiz oluyor tabii. Pis
hava derin derin içeri sızdıkça çıkması zorlaşıyor, yapışıyor her yere.
Yarardan çok zarar veriyor bünyeye.
Okulun hemen karşısında bir kütüphane var. Çanco Kent
Kütüphanesi diye geçiyor ama maalesef tek bir İngilizce kitap yok üç katlı
binada. Bir defa gittim, görevli kız İngilizce kitapları bulacağım yeri tarif
etti. Hevesle gittim ama bulduklarımın tamamı İngilizce öğrenme ve sınavlara
hazırlık kitaplarıydı. Kırılan hayalimi cebime koyup, kimseye göstermeden
çıktım kütüphaneden.
Öğlen arası yapılacak bir başka şey de ofiste uyumak. Birkaç
defa uyumaya yeltendim ama olmadı. Öğrencilerin bu konuda maşallahı var. Hepsi
sıralarına başlarına koyup, mışıl mışıl uyuyorlar. Dolayısıyla öğlen arasından
hemen sonra dersim olunca ilk dakikalar çocukların mahmurluklarıyla mücadeleyle
geçiyor. En az beş dakika erken gidiyorum ki dersin vakti çalınmasın. Yüzlerini
yıkattırıyorum, sıralara vuruyorum, kırtasiyeden farkında olmadan aldığım müzikli
kahve kupamı çocukların kulaklarına yaklaştırıyorum. Sonuçta hepsi çok da
mızmızlanmadan uyanıyor.
Her katta tuvalet var. Öğrencilerin ve öğretmenlerin tuvaletleri
ayrı değil. Bu nokta da ilginç! Sen gel, bir yandan öğretmeni tanrı yerine koy.
Onları öğrencinin kayıtsız şartsız dinleyeceği ve itaat edeceği insanüstü
varlıklar olarak lanse et. Sonra, öğrencilerle öğretmenleri aynı tuvalete
gönder. Olacak iş mi? Benim için hava hoş ama Çinli öğretmenler için zor
olmalı. Ne bileyim, adamlar her yerde otorite. Çocuklar Çinli bir öğretmeni
görünce anında hizaya diziliyorlar, gıkları çıkmıyor. Sanki ordu komutanı her
birisi, tümeni içtimaya çekiyorlar. Çocuklar bizi görünce de maymuna
bağlıyorlar işi. “Hello, Mr Bean” diye bana selam vermeye bile başladılar. Demek
yay o kadar sıkışıyor ki Çinli olmayan öğretmeni görür görmez tüm potansiyel
enerjisini boşaltıyor üzerimize.
Bir sonraki teneffüste göz egzersizi var. Beş dakika
boyunca, hoparlörlerden gelen tiz bir çocuk sesi eşliğinde, çocuklar göz
egzersizi yapıyorlar. Aslında buna, göz egzersizi yerine, gözün etrafına
yapılan hafif masaj demek daha doğru olur. Günde iki defa yapıyorlar ve
zannedersem tüm Çin okullarında yapılan bir şey bu. Gerçi, şimdiye kadar beş
dakika boyunca gözüne masaj yapan bir öğrenci görmedim. Çocuklar aşmışlar
artık. Büyük bir olasılıkla ilkokuldan beri yaptıkları bir şey olduğu için
yalama olmuşlar. Faydasına var mı bilmiyorum. Aşağıdaki videoda çocukları göz
masajı yapıyorken görebilirsiniz. Videoyu ben çekmedim ama bizim okuldaki
hoparlörlerden gelen tiz çocuk sesi de bu videodakinin aynısı. Demek merkezi
bir yerden gönderiliyor bu beş dakikalık masaj yönlendirme kaydı.
Bu göz masajı günde iki kere yapılıyor. İlki sabah üçüncü
dersten sonra. Benim öğrencilerim her ikisini de takmıyorlar. “Yapın da bir
göreyim” dedim, yanaşmadılar. Ben de üstelemedim.
Derslerin saatleri tutarlı değil. Bir ders kırk dakika, bir
başka ders kırk beş ya da elli dakika. Neye göre ayarlanmış bilmiyorum. Yalnız,
ikinci teneffüs yarım saat sürüyor. Çocuklar genelde bu teneffüste bahçeye
çıkıyorlar. Erkekler terden eriyene kadar basketbol oynuyorlar (sırılsıklam
geliyorlar üçüncü derse). Kızlar ise evrensel yürüyüşlerini yapıyorlar kız
kıza. Yalnız, erkeklerin ve kızların birlikte oynadıkları bir oyun da var ve
çok popüler: Bedmintın. Herhalde erkeğin kızı fiziksel üstünlüğüyle ezemediği nadir
sporlardan birisi bedmintın. Geçen baktım iki öğrenci oynuyor, koridordan
başımı uzatıp izledim onları. Bir yandan kendi çocukluğumu düşündüm, gazoz
kapağının peşinde futbol oynayan minik Ali’yi, bir yandan da onların güle
oynaya mantarkuşa (shuttlecock) vuruşlarını izledim. Oyun bir süre devam etti,
sonra mantarkuş bahçenin kenarında yeni büyümekte olan bambu ağaçlarının
arasına düştü. Çocuklar da oyunu bırakıp, dersliklerine döndüler. Bu bana biraz
tuhaf geldi doğal olarak. Türkiyeli çocuklar olsa, ne kadar ucuz olursa olsun,
oyuncaklarını ağaçta bırakmazlar. Onu oradan almak bir gurur meselesidir. Oysa
bu çocuklar gayet sakinler. “Ohh, mantar kuş gitti, oyun bitti” modunda,
neredeyse ruhsuz diyebileceğim bir halde oynuyorlardı. Zaten okul başladığından
beri gözlemlediğim şeylerden birisiydi bu. Öğrencilerin dersler dışında hırs
gösterdiği bir şey yok. Dersleri de başarı eşiğini aşacak kadar hallediyorlar.
Gerisine karışmıyorlar. Göz masajında olduğu gibi okulla ilgili hemen her
konuda bir yalama olmuşluk, bir bıkkınlık var.
İşte asıl yazılması gereken konuya vardım. Çocuklardaki hırs
yoksunluğu sorunu. Derslerde aktifler, denileni yapıyorlar, uslular ama bu uslu
duruşun götürdüğü, yok ettiği bir gençlik ruhu var sanki. Çocuk dediğin azıcık
yaramaz olur çünkü o yaramazlığın arkasında keşfetme arzusu, kendi yolunu bulma
tutkusu vardır. Bu yaramazlık olmazsa yaratıcılık da olmaz. Çocukları birer
asker yapmak istiyorsak, onların itaatkâr, sadık ve düzenli bireyler olmasını
isteyebiliriz. Eğer çocukların; özgürce düşünen, sorgulayan, üreten ve yanlış
karşısında sesini yükselten bireyler olmasını istiyorsak, onların yaşlarına
uygun bir şekilde davranmalarına izin vermeliyiz. Robot gibi davranan
çocuklardan yaratıcı bireyler çıkarmak imkânsızdır. Tabii ki çocuğun
taşkınlıklarının bir sınırı olmalı ve öğretmenler gerekli yerde müdahalede
bulunmalılar. Orta yol ya da ortaya yakın yol bulunabilir gibime geliyor.
Geçen yıl çalıştığım
okulda öğrenciler aşırı derecede yaramaz, şımarık ve hatta çoğu zaman
küstahlardı. Bunun yanında aynı öğrenciler kendi başlarına şiir akşamı düzenleyip,
ezberledikleri şiirleri, işe biraz oyunculuk da katarak sergileyebiliyorlardı. Keman
çalanlar, resim yapanlar, hikâye ve şiir yazanlar, web sayfası yapanlar,
tiyatro oyununda oynayanlar… Şu anki okulumdaki öğrencilerin performansını
izledim geçen akşam. Piyano çalandan şarkı söyleyene, hemen hepsi de bana “yapmış
olmak için yapıyorum” mesajı verdiler, performanslarındaki heves ve tutku yoksunluğuyla.
İnsan sormadan
edemiyor tabii; sınır çizgisi nerede çizilmeli? Sınav canavarı yetiştirmek
değil eğitimin amacı –aileler öyle istiyor ama- , küstah ve kendini bilmez
insanlar yetiştirmek de değil. O halde çizgiyi nereye çizmeliyiz ki öğrenci
kendi bireyselliğini –çocukluğunu ve gençliğini- gereğinden fazla terk etmeden,
zihnini bilim aşkıyla doldursun, matematiği sevsin, edebiyata aşina olsun…
Buna benzer bir başka sorun da çocukların İngilizceleri.
Hemen hepsi Amerikalılar gibi konuşuyorlar. Ağızlarını sağa sola yamultup, o
çıkması zor sesleri çıkarıyorlar. Konuşmalarının bir aksanın etkisi altında
olmaması her ne kadar kayda değer bir başarı olarak görülse de gözden kaçan bir
şey var: İçerik. Ben çocukları anlamakta kimi zaman zorlanıyorum ve zorlandığım
nokta dillerine yapışan yerelliğin getirdiği aksan değil, söylediklerinin özde
bir anlamı olmaması. Çocuklar boş konuşuyorlar, bir anlamı olmaksızın, sırf
ağızlarını açıp Kuzey Amerika aksanını nasıl taklit edebildiklerini göstermiş
olmak için konuşuyorlar. O kadar ki artık derslerde çocuklara tam cümle kurma
zorunluluğu getirdim. Öyle, yarım yamalak ifadelerle yanıt veremeyecekler bana.
Anlamıyorum yahu, kafam almıyor ne demek istediklerini. Ya da bir şey demek
istemiyorlar! Bunca yıldır öğretmenim. Tayland’da yarım yamalak İngilizceyle
konuşan ama konuşmak için bir derdi olan çocukları rahatlıkla anlardım. Vietnam’da
da öyle. Çünkü çocuğun ağzından çıkan balonun içi dolu, balonun rengiyle,
güzelliğiyle değil içeriğiyle meşgul. Ben buradaki çocuklara da dedim ilk
girdiğim derslerin birinde: Benden sizin gibi konuşmamı beklemeyin. Ne dediğimi
anladığınız sürece hedefe varmışız demektir. Ben de sizi anlayabiliyorsam
iletişim amacına ulaşmıştır. Bunun dışında insanlar neden konuşur ki zaten.
Bütün bunları yazdım, fazlasıyla müteşekki bir görüntü
ortaya koymuş olabilirim. Aslına bakılırsa gayet memnunum okuldan. Sorunlar
tabii ki olacak, sorunlar olsun ki biz de bir şeyler öğrenebilelim. Yerçekimi
olmasaydı ağaçlar ne diye göğe doğru boy atarlardı ki, değil mi? Hem başka
nerede bulacağım kravat zorunluluğu olmayan, sakal bırakmama izin veren, yakalı
tişörte bile ses çıkarmayan okul? Üç hafta dönem arası tatili de var. Sırf bu
tatil yüzünden Tayland’da ilk yarı maratonumu koşacağım. Öpüp başıma koyuyorum, tüm öğrencilerimi ve
öğretmen arkadaşlarımı.
Saat geç oldu. Yarın yine altıda kalkacağım. Dün sabah –yani
bu sabah- saat beşte uyandım dışarıdan gelen havai fişek seslerinden ötürü.
Yine birileri dükkân açıyordu sanırım. Sabahın beşinde kötü ruhları kovalamak
için çıkmışlar yollara, bizim cengâver, halk sever vatandaşlarımız. Tam bir
saat boyunca inlettiler kentin merkezini. Güm, güm, güm, güm… Güm de güm…
Türkiye’de olsam darbe oldu sanırdım. Ya da Çarşı yönetime el koydu. Onların
bile azıcık insafı olurdu. Buradakiler hiç dinlemediler benim küfürlerimi;
millet uyuyordur, işe gidecek olanlar yorgundur diye. Bana sorsalardı ben
onlara kentteki kötü ruhların nerede olduğunu söylerdim.
Bir öğretmen olarak Çin’deki okullara dair gözlemlerimden
başlamam doğru olur sanırım. Yalnız, daha önce de dedim, şimdi de diyorum,
bundan sonra da diyeceğim; benim Çin’im Çanco’dan ve etrafta gördüğüm birkaç
kentten (Wuxi, Yixing, Shanghai) ibaret. Bu kentlerden yola çıkarak tüm Çin hakkında ahkâm kesmek pek
doğru olmayabilir. Yine de resmin bir parçası olması bakımından, her ne kadar
ufak olsa da, yazdıklarımın bir değerinin olacağını düşünüyorum. Sonuçta sözünü
edeceğim okullar ÇHC Eğitim Bakanlığı’na bağlı devlet okulları. Dolayısıyla
özde (teoride) birbirlerine benzemelerini bekleyebiliriz.
Okulların dış görünüşünden başlayayım. Şimdiye kadar
gördüğüm okulların hemen hepsi devasa alanlara kurulmuşlar. Bizim okul üç bin
öğrenci kapasiteli. İçinde en az on tane bina var. Binaların ikisi öğrenci
yurdu, birisi yemekhane. Kalanlar derslikler, konferans salonları, spor salonları falan. Ayrıca
okulun gerçek boyutlarda bir futbol sahası, altı tane basketbol kortu, kapalı
spor salonu (bedminton, masa tenisi gibi sporlar için), kocaman bahçeleri,
bahçelerde okuldan yetişmiş düşünür/şair/yazar/bilim insanı olmayı başarmış
ünlülerin heykelleri ve küçük havuzlar var.
Futbol sahasının etrafındaki koşu parkuru. Burada koşuyorum akşamları.
Wuxi’de konferans için gittiğimiz okul beş bin kişilikti.
Okulun bahçesinin ortasından nehir geçiyordu. Görünce “Oha” demiştim. Benim İstanbul'da okuduğum ortaokulun bahçesinde de hep
kömür olurdu çünkü okulun kömürlüğü ya yoktu ya da çok küçük olduğu için okula
gereken kömür kömürlüğe sığmazdı. Bahçeye yığılan kömürler yüzünden top oynayamazdık, üstümüz başımız kirlenirdi... Çin'deki okullar ise tam tersi, utanmasalar içinden tren geçirecekler. Bizde bu kadar araziye üniversite
yaparlar, boş kalan yerleri de Starbucks’a falan kiralarlar. Beş bin lise öğrencisi
bir arada, ne demek yahu! Tabii, bu yüksek sayılarda Çin’in devasa nüfusunun
büyük payı var. Burada 4 milyon nüfuslu bir kent küçük sayılıyor. Büyük kentler
10 milyondan başlıyor. Şangay’ın nüfusu 20 milyon civarında. Eee, bu kadar
insan doğuruyor, çocuk büyütüyor. Nereye gidecek onca çocuk.
Okulun binalarından birisi.
Bizim okul seçkin bir mekan olduğu için sınıf başına düşen
öğrenci sayısı otuz civarında ama tanıştığım bir “özel” okul öğretmeni bana 68
öğrencisi olduğunu söylemişti. Youtube’da izlediğim bir belgeselde, orta Çin’deki
bir kentteki okulun sınıflarında ortalama 120 küsür öğrenci vardı. Minik minik çocuklar, ufacık masalara sığışmışlar, kimisi de yerlerde... İnsanın aklı
hayali almıyor, 120 öğrenciyle nasıl ders işlenir? Her birisine bir defa gülümsesen,
şöyle bir soruyla yoklasan, adlarını sorsan zaten ders biter, yetmez bile ikinci derse sarkar iş.
Okullar genel anlamda bakımlı ve temiz. Yalnız temizliğin en
büyük sorumlusu öğrenciler. Günün her saatinde çocukları ellerinde süpürgelerle
görmek mümkün. Özellikle yaprakların döküldüğü bu aylarda ha bire sonbaharı
dolduruyorlar küreklere. Onlar temizledikçe ağaçlar tekrar döküyor yaprakları.
Sisifos’un işkencesi işte. Ya da ev kadınlarının bitmeyen çilesi… Geçenlerde şöyle bir laf görmüştüm internette: Pırıl pırıl bir ev, mis gibi kokan bir banyo, tertemiz bir mutfak; boşa geçen bir ömrün göstergesidir. Hak vermemek elde değil, Türkiye'deki kadınların temizlik takıntısını düşününce.
Sadece bahçeyi değil sınıflarını da temiz tutuyor çocuklar.
Yerlerde bir tane çöp yok. Sınıflarını süpürüyorlar, sıralarını siliyorlar,
çöplerini akşamları döküyorlar. Geçen yıl Türkiye'de tanık olduklarımdan sonra -çocuk çöpünü yere atar, kendisini uyaran öğretmene de ekonomi dersi verirdi: Hademeler işsiz kalmasın diye hocaaaam"- bu
öğrenciler melek gibiler gözümde. Çok da hoşuma gidiyor çocukları sınıflarını
temizlerken görmek. Öğreniyorlar işte sorumlu birey olmayı. Öyle kırk dakika
boyunca ozon tabakası nasihatı vermekle öğretilmez çevre bilinci. Çocuk elini
değdirecek süpürgeye, küreğe. Temizliğin değerini bilecek. Türk ev kadınlarının çilesine geri dönersek, onların en büyük kabahati kocalarını kolaya alıştırmaları. Sen adama hiçbir ev işi yaptırmazsan, adam da bilmez temizliğin değerini.
Öğrenciler böyle de biz farklı mıyız? Yok, öğretmenler de
aynı. Örneğin, bizim odaya şimdiye kadar herhangi bir hademenin girdiğini
görmedim. Çöpümüzü kendimiz topluyoruz. Sebilin önündeki olukta biriken suyu kendimiz döküyoruz, altlığını kendimiz temizliyoruz. Masalarımızın altını akşamları
çıkmadan önce temizliyoruz. Herkes kendi bardağını, çanağını yıkıyor. Kısacası odamızdan sorumluyuz. Tıpkı çocukların sınıflarından sorumlu olmaları gibi…
Sınıflar çok ufak değil, çok geniş de değil. Otuz öğrenciyi
rahat ettirecek genişlikte. Daha fazlasını alırsak sıkıntı olur gibi. Her
sınıfta ÇHC bayrağı ve SAAT var. Saati büyük harfle yazdım bilerek. Geçen yıl
çalıştığım okuldaki sınıflara saat koyalım deyince, müdür başyardımcısı bana
saatin dikkat dağıtacağını, öğrencilerin öğrenmelerini olumsuz yönde
etkileyeceğini söylemişti. Oysa benim öğrenciler hiçbir sıkıntı yaşamıyorlar saat nedeniyle. Tam tersine faydası çok. Sınav sırasında zırt pırt "Kaç dakika kaldı?" diye sormuyorlar, öğretmen olarak basit bir göz kaydırmasıyla saati görebiliyor ve dersin kalan kısmı için gerekli planı yapabiliyorum. İstenirse sınıfın duvarına saat asılabiliyormuş
demek ki, istenirse öğrenciler aptal yerine konmuyormuş… Bir de bahane üretmişti evlere şenlik, "Sınıf içi sıcaklıklar farklı olduğu için saatlerin bazıları hızlı, bazıları yavaş ilerliyormuş. Bu da sorun olurmuş." Bir Fizik öğretmeninden duyacağınız son sözler bunlar. Sanki atom saati istedim, altı üstü pilli bir saat. Madem piller sorun oluyor, fişli yap. Prize takalım çalışsın. Prizden gelen elektirk akımı da mı etkileniyor sınıf içi sıcaklıktan? Neyse... Çin'e geri dönelim.
Öğrencilerin pek çoğu okula bisikletle geliyor ama okul
kampüsü içerisinde bisiklet sürmeleri yasak. Kapıya kadar bisikletle geliyorlar
ve kapıdan sonra bisikletleriyle yürüyorlar. Tabii bu teoride böyle. Gördüğüm
kadarıyla bu yasağa uyan öğrenci yok. Girişte öğretmen olmadığı sürece çocuklar
kafalarına göre takılıyorlar. Geçen gün kapıdaki hoca beni de durdurdu. Bana bisikletten nasıl ineceğimi ve bisikletle nasıl yürüyeceğimi uygulamalı olarak gösterdi. Adam İngilizce konuşmuyordu, ben de Çince bilmiyorum henüz. Anlaşabilseydik, okula arabayla gelen hocaların ne yaptığını soracaktım. Arabadan inip, itmiyorlar herhalde!
Hoş, yine burası iyi sayılır. Tayland’da da aynı
kural vardı. Çocuklar motosikletlerini –kimi zaman ağır olur motosikletler,
özellikle motor hacmi büyükse- sürükleyerek getirirlerdi kapıdan park yerine
kadar. Bir de öğrencilerin sınıflara ayakkabıyla girememeleri vardı ki dillere
destan bir durumdu. Çocuklar dersliklerin kapısında bırakıyorlardı
ayakkabılarını ve derslikte beyaz çoraplarıyla geziyorlardı. Öğretmenin
ayakkabısıyla gezdiği yerde onlar ayakkabısız durmak zorundaydılar. Öğretmenle
konuşurken de dizlerinin üzerlerine çöküyorlardı. İnsanın onurunu çizen, çizmek
ne kelime, parçalayan bir durum. Çocuğu adam yerine koymazsan çocuk da seni
insan yerine koymaz –melek der, öğretmen der, süpermen der ama adam demez-. Gerçi Tayland kırallıkla yönetilen bir ülke olduğu için bu durumu yadırgamamak lazım. Kıral varsa zaten temelsiz bir bölünme başlamıştır toplumda, saygı kavramının rahatlıkla suistimal edileceği milyonlarca ortam yaratılabilir.
Öğrenciler, öğretmenlerine karşı alabildiğine saygılılar.
Şimdiye kadar tek bir sorunla karşılaşmadım. Harıl harıl ders çalışıyorlar,
ödev veriyorum ertesi gün hepsi yapmış olarak ödevlerini teslim ediyorlar –Bazıları
kopya çekiyor tabii ama buna da şükür. Bu kopya meselesine sonra geleceğim.- Sınıfta derse başladığımda, kimseye bağırmak
çağırmak zorunda kalmıyorum. Zaten zil çalar çalmaz sıralarına geçiyorlar ve
beni bekliyorlar. Nazar değecek diye korkar oldum, o kadar uslular, o kadar
saygılılar. Bazen zombi gibiler dediğim oluyor, dostlara yazdığım mektuplarda onlardan bahsederken, ama şikayetçi değilim. Ayrıca iş matematiğe gelince
meraklılar da! Soruyorlar, yorum yapıyorlar, dersle ilgileniyorlar. Bir
matematik öğretmeninin hayalindeki okul diyebilirim burası için.
Bazı öğrenciler çok zeki, bazıları da ileri konuları çalışmış.
Geçen olasılık ağacı çizerek çözülebilecek bir soru yazdım tahtaya. Çocuğun
birisi Markov Zinciri yardımıyla, matriks çarpımı yaparak çözüme ulaşmaya
kalktı. Ben Markov Zincirini aktüerya masterı yapıyorken öğrenmiştim. Bu liseli öğrenci
nereden biliyor? Neyse, sordum neden Markov’u kullandığını. İşlemi yapabiliyor
ama izah edemiyor. Sonuçta Markov’u kullanmak için çok özel belli şartların
sağlanması lazım. Bu şartlar beni sorduğum soruda rastlantı eseri sağlanmıştı
ama bu şartların nasıl sağlandığını izah etmeden yazacağın her çözüm eksik
sayılır. Öğrenciyi, hevesini kırmamaya özen göstererek uyardım. Gösterdiğim
yöntemle yapmasını söyledim. Zaten gireceği AP sınavında Markov'lu bir çözüm yazsa sıfır puan alır.
Varyans'ın ikinci formülünü birinci formülden çıkarsamışız.
Öğrencilerin en büyük sorunlarından birisi de bu. Konuyu tam
olarak kavramadan soru çözmeye başladıkları için çoğu zaman otomatiğe bağlamış
olarak varıyorlar sonuca. Yazma zahmetine bile katlanmıyorlar. Neymiş,
kafasından yapmışmış! "Yok, ben çözümü görmek istiyorum" diyorum. Hemen bir kâğıdın
kenarına iki çiziktiriyor, cevabını da altına yazıyor. Ne çözümü yorumlayabiliyorlar
ne de yöntemi var eden etkenleri farklı ortamlarda sınayabiliyorlar. Bu da bir
öğretmen olarak üzüyor beni. Sırf bu yüzden haftada bir etkinlik yapıyoruz
derslerde. Bozuk paralarla, zarlarla deneyler yapıp, tahtaya grafikler,
tablolar çiziyoruz. Bir şeyleri deney yoluyla kanıtlıyoruz (doğruluğunu
gösteriyoruz). İyi de oluyor. Hem
eğleniyorlar hem de bir şeyler öğreniyorlar. Matematiğin sadece sıralarda kös kös
oturarak öğrenilen bir şey olmadığını kavrıyorlar en azından. Hepsini yerinden kaldırıyorum, kimse sırasında kalmayacak diyorum. Homurdanarak başlıyorlar ama sonunda eğleniyorlar. Damarlarına azıcık kan gidiyor.
Öğrenciler Büyük Sayılar Kanununu bozuk paralar ve zarlar yardımıyla kanıtlıyorlar (doğru olabileceğini gösteriyorlar).
Okulun yemekhanesi üç katlı ve yemeklerin kalitesi iyi değil.
Birkaç defa gittim oraya ama her gün gidemiyorum. Yemekler paralı ama fiyatlar
çok ucuz. Üç çeşit yemeğin yanında haşlanmış pirinç 5 Yuan falan (1,7 TL).
Üçüncü katta öğretmenler için klimalı özel bir oda var. İki defa da oraya
gittim. Orada da fiyatlar pek farklı değil, yemeğin kalitesi biraz daha iyi.
Ayrıca meyveler ve tatlılar ücretsiz. Yalnız buraya erken gitmek gerekiyor. Yemek çabucak bitiyor, masa bulmak da sıkıntı.
Okulda yemediğim zamanlarda 100 metre ilerideki "esnaf lokantası"nda yiyorum.
Kopya sorunu burada da ciddi bir sorun. Yalnız Çin gibi bin
yıllık bir sınav sistemini içselleştirmiş bir toplumda tuhaf karşılamıyorum bu
durumu. Adamlar bin küsür yıldır bildiğimiz KPSS, LYS yapıyorlar. Çanco
müzesine gittik. Müzenin girişinde bu kentten kaç öğrencinin imparatorluk
sınavlarında başarılı olduğu yazıyordu. 1546 kişi başarılı olmuş bu zor
sınavlarda. Yani sınav geçmek ve önemli noktalara gelmek yüzyıllardır halkın
kanına işlemiş bir yetkinlik, ana babaların çocukları üzerindeki hakları. Durum
böyle olunca bu sınavlarda kopya çekmek ya da çekme kabiliyetini geliştirmek de
zamanla evriliyor, gelişiyor, mükemmelleşiyor.
Örneğin, ABD merkezli SAT sınavı
Çin topraklarında yapılmıyor. Daha önce yapılıyormuş ama SAT yetkilileri ciddi
kopya skandallarını ortaya çıkarmışlar. Skandalın içinde öğretmenler de olduğu için iş iyice çığırından çıkmış. Sınavın geçerliliği, itibarı yerle bir
olmuş. Bu yüzden benim öğrencilerin hepsi haftaya Hong Kong’a gidecekler SAT
sınavına girmek için. Bir ülke adına ne kadar utanç verici bir durum, değil mi? Ülke olarak uluslararası bir sınavdan men edilmek ve buna neden olarak, yabancı öğretmenlerin (sınav gözetmenlerinin), senin ülkenin yetiştirdiği öğrencilerin ve öğretmenlerin dürüst olmamasını göstermeleri. Ürküyor insan…
Bir yandan aileden gelen baskı, bir yandan başarısız olma
korkusu. Çocuklara da hak vermemek elde değil ama kopyanın neresini
savunabiliriz ki. Gerçi, her şeyin sahtesinin –çakmasının- yapıldığı Çin’de
kopyanın sadece okullara ait bir sorun olmadığını söylemek gayet mümkündür.
Bizim evin altında Nike logosunu kullanıp ayakkabı satan dükkan da var,
McDonalds’ın M’sini kullanarak burger satan yeçıkcı da (yeçık: fastfood için
uydurduğum kelime). Cep telefonundan o telefonda kullanılan sohbet programına
kadar hemen her şey çakma burada. Adamlar sığır etinin bile sahtesini yapmışlar
domuz etine boya ve balmumu katarak, daha neler yapmasınlar? Hoş, Türkiye’de de
at eti, eşek eti yediriyorlar insanlara.
Aradaki farkı ve benzer konuları da
bir sonraki yazıda, Çin’in ekonomisini ve toplum yapısını anlatacağım yazıda
tartışayım.
Ofisteki masam. Türk kahvesi yapıp içiyorum öğlen yemeklerinden sonra.
Sabah erkenden uyanıyorum. Hoş, uyuduğuma uyku denir mi
bilinmez, jetlagin esiriyim halen. Ann, beni otelden alıyor. Birlikte emlakçıyla buluşup, yedi tane ev
bakacağız. Ben neden yedi diyorum. Ann “Çünkü emlakçının elinde o kadar ev var”
diyor. “Bize uygun mesafede ve fiyatta.” Yola çıkıyoruz. Taksi tutacağız ama
taksiler durmuyor. Ya dolu geçiyorlar ya da yüzümüze bile bakmadan sürüyorlar
arabalarını. On dakika kadar sıcakta bekledikten sonra umudu kesiyoruz. Ann, “Yürüyelim
mi, çok uzak değil.” diyor. Benim için hava hoş. “Yürüyelim” diyorum. Ve
başlıyoruz yarım günlük ev maratonuna.
Yalnız Taksilerin durmaması beni düşündürüyor. Neden
durmuyorlar? Daha önce de olmuştu bu. Ya taksi sayısı az olduğu için çoğunun
müşterisi var ya da fiyat ucuz olduğu için pek çoğu takmıyor müşteri kapmaya.
Gerçi bu ikisi aynı kapıya çıkıyor. Taksiler ucuz olduğu için firma yatırım
yapmıyor. Dolayısıyla ne kalite artıyor ne de sayı. Taksilerin hepsinin eski
olması bundan olabilir. Ucuz olunca talep de artıyor tabii. Sonuç olarak kıtlık
meydana geliyor. Şoförlerin bir kazançları yok mu acaba aldıkları müşteri
başına? Taksimetrelere fiş kesme makinesi eklemiş olmaları bunda etkili
olabilir. Kaçak müşteri alamıyorlar.
Oysa yolda beklediğinizi gören pek çok sivil araba duruyor ve istediğiniz yere
sizi götüreyim diyor. Ekonomik olmayan bir neden de yabancı görüp korkmaları
olabilir. İyi ama Ann de mi yabancı?
Neyse, biz yürümeye devam ediyoruz. Dün yemek yediğimiz
yerin az ilerisinde bir kilise görüyorum. Kapısının üzerinde “Christian Church”
(Hristiyan Kilisesi) yazıyor. Normalde bir kilisenin üzerinde Katolik, Ortodoks,
Süryani falan yazar. Çinde doğrudan dini temsil ediyor anlaşılan kilise,
herhangi bir mezhebe gerek kalmadan işi hallediyor. Zaten dinler bölmüşler
insanları yeteri kadar, bir de mezheplere böldürmeyelim demek istiyor herhalde.
Kilisenin az ilerisinde güzel bir kafe var. Onun yanında ise Pizza Hut. Kentin
merkezinde olduğumuz için burada tüm batılı fast food markalarını görmek
mümkün. Zaten Mc Donalds’ı, KFC’yi ve Starbucks’ı görmem çok zaman almıyor.
Hristiyan Kilisesi. Kiliseyi doğru açıdan görmek için ekranınızı 90 derece saat yönünde çevirin.
Bir süre daha yürüdükten sonra emlakçıyla buluşuyoruz. Uzun
boylu, kırklı yaşlarda, saçlarını hafifçe kızıla boyatmış bir kadın.
E-bisikletini bir lokantanın önüne park etmiş, bizi bekliyor. Onu da yanımıza
alıp yürümeye devam ediyoruz. Kentin sokakları genelde temiz, öyle insanın
midesini bulandıracak, ciddi anlamda göz zevkini bozacak bir düzensizlik yok.
Sadece, daha önce de sözünü ettiğim sessiz e-bisikletler ve kaldırımları işgal
etmiş arabalar var. Ben kısa zamanda yön algımı kaybettiğim için okuldan ne
kadar uzak olduğumuzu bilmiyorum. Ana yoldan bir ara sokağa girip 30-40 katlı
bir binaya giriyoruz. Hoş buradaki binaların hepsi 30-40 katlı. Çin’in kentleri
küçük alanlara sığdırıp, hizmet sektörünü güçlendirme ve bir yandan da halka
daha ucuz yoldan hizmet götürme politikasının neticesi bu binalar. Aksini
düşünsek ne olurdu, kim bilir? Şu 40 katlı binada yaşayan insanları köy usulü
evlere koysak, kaplayacağı alan tarlalarıyla birlikte orta ölçekli bir köyü
geçer. Bunun yerine bir dönümlük alana bini aşan insanı sığdırıyor. Bir de Çin
halkının bir an önce evlenip, çocuk yapma ve ufak da olsa bir ev sahibi olma
arzusu var. Ev, yani anne-babanın adının devam ettiği, onlara saygının ve
onların genlerinin hüküm sürdüğü alanlar.
Kentin merkezinden bir görüntü.
Emlak konusunda Çin hızlı atılımlar yapıyor inşaat
sektöründe. Bir zamanlar köy olan alanları istimlak edip, oradaki halkı şantiye
benzeri evlere tıkıyor. Proje bittiğinde de en istenmeyen, en az para edecek
evleri o köylülere kakalıyor. Tıpkı Türkiye’de TOKİ’nin yaptığı gibi. Aynı
arazi üzerine inşa edilen, güzel manzaralı, püfür püfür rüzgar alan dubleks
daireyi de neredeyse tüm köyü aldığı fiyata bir zengine satıyor. İnşaat sektörü
o kadar alıp başını gitmiş ki artık neredeyse her yerde hayalet kentlerden
bahsediliyor. İçinde kimsenin yaşayamadığı, insanların alım gücünün çok çok
üzerinde fiyatlara satılmak istenen on binlerce daireden oluşan uydu kentler
boş boş duruyorlar. Zaten Çin’de ekonomik büyüme durursa ilk kriz buradan
vuracak ülkeyi. Bu kadar borçla harçla yapılan dev projeler ederinin çok daha
altında satılmaya zorlandığında iş çığırından çıkacak. Şimdilik ülkenin hızlı
büyümesi böylesi bir hızlı para akışına neden olacak panik havasını engelliyor.
Peki ya ileride? Çin ucuz işgücü avantajını korumak için daha ne kadar yuan’ı
dizginleyecek? Hadi para politikası halkı pek ilgilendirmiyor diyebiliriz ama
işçinin saatlik ücretini de benzer bir politikayla yönetiyor oluşu halk için
pek de iç açıcı bir gelecek resmi çizmiyor.
Baktığım ama tutmadığım dairelerden birisinin manzarası.
Neyse, konudan uzaklaştım. Bu konulara daha çok gireceğim
ileride. Gelelim bizim ev işine. Evlerle ilgili detaylara girmemin bir anlamı
yok. Gittiğim her evde, evle alakalı ayrıntıları defterime yazıyorum. Bir süre
sonra zaten iki ev diğerlerini geçiyor, açık arayla kendilerini belli ediyorlar.
Hem fiyat yönünden hem de evlerin büyüklükleri açısından ikisi arasında
kararsız kalıyorum. Ann’e, yarına kadar bana izin vermesini söylüyorum. O da
sorun değil diyor. Amacım düşünmek değil tabii ki, akşam olunca J’ye soracağım.
Hoş, akşama bile gerek kalmıyor. Otele döner dönmez skype’dan görüşüyoruz. Ona
iki evden bahsediyorum. İki evi de ayrıntılarıyla anlatıyorum. J birini
seçiyor. Böylece en azından bir yıl boyunca yaşayacağım ev belli olmuş oluyor. Sıkıntısız,
hafakansız…
Yeri gelmişten bahsedeyim. Ev baktığımız günden aklımda iki
tuhaf ayrıntı kaldı. Birincisi öğlen yemeği için gittiğimiz lokantada hesabın
emlakçı tarafından ödenmesiydi -su alınca da parayı o ödedi-. Ben elimi cüzdanıma atıp, tipik Anadolu
delikanlısı gösterisi yapacaktım ki Ann “Bırak o ödesin, bu işten para
kazanıyor.” dedi. Sanırım yarım kira alıyormuş emlakçı. Yarım kira bizden,
yarım kira da ev sahibinden. Türkiye’deki sistemle yaklaşık olarak aynı. Yalnız
Türkiye’deki emlakçılar kiracı için kıllarını kıpırdatmazlar. Evi gösterirler,
türlü tahşidatlarla evi överler ama iş hizmete gelince hiçbirisi yanaşmaz.
Bir diğer tuhaflık da –daha önceden de bildiğim ama görünce
insan ayrı bir şaşırıyor- 35 derece sıcaklıkta saatlerce yürüdükten sonra bile
soğuk su değil de ılık su içmek isteyen Çinli yoldaşlarım. Yahu kardeşim,
yanıyoruz, pişiyoruz; insan soğuk su içer. Yok, soğuk su sağlığa zararlıdır diyorlar.
Ben soğuk suyun sağlığa zararlı olduğu hakkında herhangi bir bilimsel makale
okumadım hayatım boyunca. Kirli su ya da aşırı sıcak su sağlığa zararlı
olabilir ama soğuk su harareti giderir, en azından ferahlatır, bir süre
susatmaz. Ilık su dediğin, kan gibi boğazından aşağıya indiğinde, su içtin mi
içmedin mi farkına bile varamazsın. Ne anladım ben o işten!
Konfüçyüs aşırıya
gitmeyin, aşırıdan kaçının derken aşırı derecede sıkıcı olun demek istememiştir
herhalde. İnsan bazen aşmalı, sınırları zorlamalı. Tabii ki soğuk su içerek
olmaz bu ama en azından o bile bir göstergedir. Hasta olsalar ya da bir
rahatsızlıklar olsa anlayacağım. Yok, değil. Zaten dükkânlarda bile soğuk su
bulmak zor. Su isteyince ılık su veriyorlar. Soğuk su isteyince önce şaşırıyorlar,
eroin istemişim gibi ayıplıyorlar. Sonra da buzlu suyun içinden çıkardıkları,
üzerinden şapır şupur sular damlayan plastik şişeyi veriyorlar.
Yeri gelmişken
bahsedeyim. Bulunduğum binanın 24. katında yaşıyorum. Yalnız 4 rakamı ölümü
çağrıştırdığı için uğursuz sayılıyor burada. Dolayısıyla bina da 4., 14., 24. katlar
yok. Bunların yerine 3A, 13A, 23A gibi kat numaraları var. Yalnız, 13 sayısı da
batılılarca uğursuz sayıldığı için 13 sayısı da yok. Dolayısıyla 12’den sonra
12A, sonrasında da 12B geliyor. Ardından da 15! Böylesi batıl inançların hüküm
sürdüğü bir toplum Çin. Adam o kadar okuyup inşaat mühendisi oluyor ama uğursuz
sayı saçmalığını atlatamıyor. O atlatsa müteahhit ya da satış müdürü
atlatamadığı için sayılar yine olması gereken yerlere yazılmıyor.
3 de yok. O niye yok bilmiyorum.
Binaya taşındığımın ilk gününde asansörle motosikletini
30. kattaki dairesine taşıyan bir adamla tanışmıştım. Herif, güle oynaya
motosikletini asansöre yükledi ve düğmeye bastı. Ben asansörün içinde, ağzım
açık adamı izliyorum. Hoş, bu durumdan dersini alan ben de bisiklet alır almaz
onu üst kata çıkarmaya başladım. Buralarda sıklıkla söylenen bir laf var
yabancılar arasında: Bisikletin çalınmadıkça Çin’e varmış sayılmazsın. Bu
gidişle Çin’e vardığıma sevinemeyeceğim anlaşılan. Ya da asla varamayacağım.
Asansördeki motosiklet
Bu arada taşındığım dairenin iki kat üstünde bizim okulda
çalışan bir Fizik öğretmeni var. Binanın hemen yanında da bir Uygur camisi,
caminin etrafında yaşayan küçük bir Müslüman aile var. İki tane de lokanta var
caminin altında. Birisi sokakta tavuk şiş yapıyor (Uygur usulü), yanında bir de
ekmek pişiriyor. Diğeri ise, caminin alt katındaki lüks Uygur lokantası. Bir
defa gittim, ne fiyatlarını ne de yemeklerini beğendim. Bir daha da
gitmeyeceğim. Caminin yanında yaşıyor olmama rağmen bugüne kadar bir kere bile
ezan duymadım. Ezan duymadım ama Budist ilahilerle uyandığım çok oldu. Bir de yeni
açılan bir dükkânın kutlamalarıyla, kötü ruhlar gitsin diye atılan havai fişeklerle,
saçma sapan pop şarkılarla uyandığım zamanlar.
Evin hemen yanındaki Uygur cami. Sen kalk, camiler şehri İstanbul'dan Çin'e gel. Bula bula yine bir caminin yanında ev tut. İstanbul'dayken bile bu kadar yakın değildim camiye.
Not: Bundan sonra kronolojik bir sıra takip etmeyeceğim. Bir
ya da birbirine yakın birkaç konu seçip onlar üzerine yazacağım. Günler hızlı
geçiyor, okulda cidden yoğunum. Şu anda
da yorgunum. Yazıyı bir defa bile okumadan koyacağım, sonra da uyuyacağım. Yarın
okulda düzeltirim.
Burada araya girip bir hazımsızlığımı arz etmek istiyorum.
Ann’in söylediği “This Is China” cümlesi, her ne kadar Ann buna olumlu bir
anlam vermiş olsa da, gelişmemiş ya da yeni gelişmekte olan tüm ülkelerin, yabancılarının
ve yabancılarla iş yapan vatandaşlarının diline dolanmış, aslında temelinde oryantalist
bakış açısı içeren bir cümledir. Post-kolonyal romanlarda batılı sömürgeciden
daha çok batıyı öven yerli halktan karakterler olur. Örneğin Orwell’ın Burma
Günleri romanındaki Dr Veraswami tam olarak bu tanıma uyan bir karakterdir.
Roman boyunca yaptığı tek iş İngilizleri övmek ve kendi halkını –Burmalıları ve
Hindistanlıları- aptal mahluklar olarak lanse etmektir. Bu cümle işte bana o
karakterleri hatırlatıyor.
Tayland’dayken bu cümle, “This Is Thailand” idi, Vietnam’dayken
“This Is Vietnam” ve hatta Türkiye’deyken yabancı arkadaşların Türkiye hakkında
“This is Turkey” dediklerine şahit oldum birkaç kere. Bir de bunu kısaltırlar;
TIT, TIV, TIC yaparlar, söyleme zahmetine katlanmamak ya da gizli bir şifreyi kendi
aralarında paylaşmış olmak için. Böylece; deneyimledikleri tuhaflıkların, misafiri
oldukları ülkedeki insanların düşünce sistemlerinin eksik, yanlış ya da tam
olgunlaşmamış olmasından kaynaklandığını ima etmiş olurlar.
Ne zaman bir iş yolunda gitmese bunu kendi
beceriksizliklerine ya da her ülkede olabilecek sıradan aksaklıklara vermek
yerine, “Ohh, TIT” deyip geçerler. Ne sorunu çözmek için bir adım atarlar ne de
sorunun çözülebileceğine inanırlar. “Böyle gelmiş, böyle giderci” zihniyetin
ürünüdür bu laf. Bunu söylerken düşünmez ki misafiri olduğu ülkede yaşadığı
huzur ve rahatlık aslında bu nemelazımcılığın bir ürünüdür, yerel halk
tarafından kendisine gösterilen yersiz teveccühle aynı kaynaktan beslenmektedir.
Eğer, gelişmekte olan ya da gelişmemiş ülkeler de Avrupa ülkeleri gibi
kuralların tıkırında işlediği yerler olsaydı, bu ülkeler de gelişmiş olarak
anılacaklardı ve doğal olarak tüm bu düzenin bir fiyatı olacağı için her türlü
hizmetin fiyatı yüksek olacaktı. Bu durumda da o kişi turist olarak ya da
yabancı çalışan olarak bu ülkeye hiç adımını atamamış olacaktı.
Konu yine dağıldı ama olsun. Yazmasaydım içimde kalacaktı.
Yazdım kurtuldum. Şimdi kaldığım yerden devam edebilirim. Ann ile otelden
çıktık ve ilk olarak SIM kartı almaya gittik. Çanco hakkındaki ilk izlenimim
sessizliği oldu. Hiç de beklediğim gibi kalabalık insan ya da araç yığınları
yok ortalıkta. Çin hakkındaki önyargılarımdan birisi daha yıkıldı. Zaten
e-bisikletler gürültü çıkarmıyorlar. Hava kirliliğini azaltmaya bir faydası
olmasa bile gürültü kirliliğini engelleme konusunda mutlak anlamda işe
yarıyorlar.
Kaldırımlar geniş ama bu iyi mi değil mi karar veremedim
çünkü kaldırımlar geniş olduğu için yayaların yanında bisikletlere,
e-bisikletlere ve hatta arabalara da açık. Yani kaldırımda yürürken bile
sağınıza solunuza bakmanız gerekiyor. Öyle kafanıza estiği gibi zikzak
çizemiyorsunuz. Hele o e-bisikletler tam bir sessiz katile dönüşüyorlar
kaldırımlarda. İnsan içinden demiyor değil, “Dar yapaydınız da sadece yayaların
olsaydı.” Arabalar yine kısa mesafe gittikleri için kaldırımda yavaş ve
sabırlılar. Ama her biri birer kamikaze kesilmiş e-bisiklet sürücüleri
kaldırımı gerçek bir yolmuş gibi kullanıyorlar. Zaten daha ilk günümde dersimi
aldım ben: Bir kadın e-bisiklet sürücüsünün elinde taşıdığı şemsiye Ann’in
kafasına çarptı. Kadın ne durup özür diledi ne de yavaşlayıp geriye baktı.
Neyse ki ciddi bir şey olmadı. Yolumuza devam ediyoruz. Telefon
şirketi köşedeymiş. On dakikada işimizi hallediyoruz. Türkiye’de olduğu gibi
burada da pasaport –kimlik- gerekiyor SIM kart için. İlginçtir, başka bir
sosyalist ülke olan Vietnam’da gerekmezdi. Hattım anında açılıyor, hiç öyle “bekleyin,
sistem arızalı, iki saat sonra telefonunuzu açıp kapayın” gibi Türkiye’ye has
şeyler yok. SIM’i taktım, telefonu açtım, tadaaaa! Artık Çin’deyim. Internete
bile anında bağlandı.
Telefonu hallettikten sonra bankaya gideceğiz. Taksi
durdurmaya çalışıyoruz ama adamlar durmuyorlar. Bazıları boş geçmelerine rağmen
bizi geç fark ettikleri için durma zahmetine katlanmıyorlar. Tayland’da,
Türkiye’de, hele hele Vietnam’da olsa şoför arabaya havada U dönüşü yaptırır,
yine yolcuyu kapar. Buradaki şoförlerin umurunda değil. Zaten taksilerin çoğu
eski, hayatım boyunca görmediğim bir Volkswagen ve Honda modeli. Ne ilginçtir
ki arabaların da çoğu Avrupa arabası. Ben Japonya ve Kore hâkimiyeti
beklemiştim, bu ülkelerin coğrafi olarak yakın olmalarından dolayı. Gerçi Çin’de
hemen hemen tüm Avrupa markalarının fabrikası vardır. Dolayısıyla normal
karşılamak lazım böylesi bir dağılımı.
Neyse, bekle bekle bekle, en sonunda bir taksi duruyor.
Atlıyoruz hemen. Şoför yine eldivenli, çaylı ve kemersiz! Bir de öyle deli
kullanıyor ki arabayı, sanki Formula 1 yarışındayız. Çayına mı güveniyor ne! Bankanın
önünde iniyoruz. Burada açılış ücreti 9 RMB (3 TL) ama 3 km’ye kadar bu ücret
sabit. Ardından da 1,8 RMB (60 Kuruş) artıyor km başına. Bankanın içi geniş ve
serin. Hemen sıra numarası alıyoruz. Bu arada ben bir su içeyim diyorum.
Sebilin mavi çeşmesinden su alıyorum ama suyu içtiğimde soğuk olmadığını fark
ediyorum. Acaba yanıldım mı diye soruyorum Ann’e. “Yok” diyor. “Biz soğuk su
içmeyiz. Sağlığa zararlıdır.” Gidip sebili tekrar kontrol ediyorum ve fişinin
takılı olmadığını görüyorum. Bu arada sıramız geliyor.
Tüm banka çalışanları kalın bir cam veznenin gerisindeler.
Belge alıp vermek için önümüzdeki mazgalı itiyoruz, belgeyi deliğe koyuyoruz ve
sonra da mazgalı çekiyoruz. Böylece belgemiz karşı tarafa güvenli bir şekilde
ulaşmış oluyor. Yalnız bu sistem zahmetli olduğu için, eğer gönderilecek belge
inceyse –bir deste para ya da pasaport değilse- , görevli memur bunu cam ile
mazgal arasında kalan incecik aralıktan da gönderilebiliyor. Dolayısıyla koca
güvenlik önlemi bypass edilmiş oluyor. Ben Ann’a böyle bir sistemin gerçekten
güvenliği sağlayıp sağlamadığını soruyorum. “Tabii ki” diyor. “Bu kalın camlar
ve mazgallar olmasa soyguncular soyarlar bankayı.” Aklıma yatmıyor ama sesimi
çıkarmıyorum. Belki resimde fark etmediğim başka ayrıntılar vardır, belki de
gerçekten caydırıyordur soyguncuları. Bunun için Çin’deki yıllık soygun
denemelerine, başarı oranlarına falan bakmak gerek.
Camın ucunun olduğu yerde bir çukur, çukurun üzerinde de hareket eden bir mazgal var.
Hesabı açmamız da sürpriz bir şekilde çok az vaktimizi
alıyor. O kadar ki elimdeki paranın bir kısmını hesabıma yatırdıktan sonra
banka bana ATM kartımı veriyor. Öyle, “Kuryeyle adresinize göndereceğiz, şu
numarayı arayın ve kuryeyi yönlendirin” gibi saçma sapan yol uzatıcı
direktifler yok. Çin’e gelmeden önce Akbank’ta kredi kartı başvurusu yapmıştım.
Güya diğer kredi kartımı iptal edip, öteki bankadaki hesabımı kapatacak ve tek
bir bankayla çalışmış olacaktım. Amacım işlerimi kolaylaştırmak ve bankalarla
olan işlerimi minimize etmekti. Başvurumun üzerinden bir buçuk ay geçmesine
rağmen ben Çin’e doğru yola çıkarken halen gelmemişti kart. ATM kartını da İş
Bankası iki haftada çıkarmıştı zaten. Akbank ise bana ATM kartı vermeyi bile
akıl etmedi… Ne düşünüyorlarsa artık!
(Biliyorum, Türkiye'ye karşı çok gaddarım ama olsun. Sinirim geçene kadar yermeye devam edeceğim uzak ve yalnız ülkemi.Kendisini darı ambarında gören tavuklar gibi sürekli şişirilmiş rakamlarla övünen muktedirleri ve onların takipçilerini. Elimiz, kolumuz yok ki dövelim; ancak böyle kaleme kuvvet eleştiriyoruz işte...)
Hesabı da açtıktan sonra Ann “Yemek yiyelim.” diyor. Saat 12
olmuş. Genelde gençlerin ve orta hallilerin takıldığı bir yemek holüne (food
court) gidiyoruz. Adını bilmediğim, etli bir nudıl alıyorum. Yiyorum ama
nedense içime sinmiyor tadı ve görünüşü. Yarısını bırakmak zorunda kalıyorum.
Ann’in maşallahı var, koca tası bitiriyor. Yemekten sonra küçük bir jest olsun
diye “İçecekler benden” diyorum. Zorla kabul ettiriyorum ama buz istemiyor Ann,
buzlu çayında. Yani buzsuz buzlu çay içiyor. Ben de buzlu buzlu çay içiyorum. Sırada
okulu gezmek ve çalışma izni için fotoğraf çektirmek var.
Onları da çabucak hallediyoruz. Okulun genel görünümü
hakkında daha sonra ayrıntılı yazacağım için geçiyorum. Fotoğraf işi de çabucak
halloluyor. “Tıraş olsam, bir temizlensem
paklansam, fotoğrafı öyle çektirsek” diyorum. “Yoo, böyle iyisin” diyor. “Zaten
bu fotoğrafları sen görmeyeceksin. Hepsi bende kalacak; başvuru formlarına,
çalışma bakanlığına, eyalet eğitim bürosuna vereceğim.” “İyi” diyorum. Bu defa taksi bulmakta zorlanacağımızı
bildiğimiz için otobüse binmeye karar veriyoruz.
Kendilerine ayrılmış yolda ilerleyen BRT otobüsleri.
Çanco kentinin çok düzenli işleyen bir otobüs sistemi var.
Adı BRT (Bus Rapid Transit). Bizde tek bir hat üzerinde işleyen metrobüs,
burada, Tokyo’da, Seul’de yeraltında çalışan metro gibi yerüstünden işliyor.
Gayet de hızlı. Hem içinde durak adlarını İngilizce yazan elektronik bir sistem
de var. Makine İngilizce konuşuyor. Tıpkı hızlı trende olduğu gibi.
Rahatlıyorum bu sistemi görünce. Ücret ise komik denecek kadar az: 0,6 RMB (20
Kuruş). Bir de hat değiştirdiğiniz zaman tekrar kart basmanız gerekmiyor. Yani
20 kuruş vererek kentin bir ucundan diğerine gidebilirsiniz, 3-4 defa otobüse
binebilirsiniz. Metro kadar iyi olmasa da 3-4 milyon nüfuslu bir kent için fena
bir hizmet sayılmaz. Ayrıca bildiğim kadarıyla metro inşasına başlanmış son
yıllarda. Ne zaman biter bilemiyorum.
BRT Haritası. Daha büyüğünü bulamadım.
Fotoğrafları çektiriyoruz, hemen alıyoruz ve dükkandan çıkıyoruz.
Hoş, girdiğimiz yer dükkana benzemiyordu ama olsun. Yaşlı bir kadının eviydi. Kadın
evin arka odasında yaşıyor sanırım, girişte de fotoğraf çekiyor. Kapının hemen
yanında bir ayna var, aynanın yanında da kravatlar, gömlekler falan. İçeriye
girince ayakkabılarımızı çıkarıyoruz. Sonuçta kadının evi burası. Oturuyorum
bir iskemleye, şip şak bitiyor iş. Hiç öyle kafanı sola kaydır, dik dur,
gülümse falan yok. Neysen o! Kadın bıkmış anlaşılan, insanların ruhlarının
fotoğrafını çekiyor, hiç müdahale etmiyor. “Duruşun ve oturuşun ruh halini yansıtır.”
demek istiyor.
Fotoğrafçıdan çıkınca işimiz bitmiş oluyor. “Bugünlük bu
kadar yetsin, yarın ev bakacağız.” diyor Ann. “Tamam” diyorum. Beni otelin
olduğu caddenin başında bırakıyor. Saat öğleden sonra 2 gibi. Yorgun değilim
ama uykusuzum. Sanırım jetlag etkisini göstermeye başlıyor.
Otele girmeden önce
yolun kenarındaki süpermarkete giriyorum. Bir yıldan beridir görmediğim ve
özlediğim meyveleri görünce seviniyorum tabii. O mankutlar, o dürienler, o
mamuanlar…
Meyvelerin kralı: Dürien. Kokarca kadar sinsi, kirpi kadar tehlikeli, tarif edilmez derecede lezzetli.
Yiyeceklerin
fiyatlarına bakıyorum. Sandığımdan da ucuz görünüyorlar. Biraz bir şeyler
aldıktan sonra fark ediyorum durumu. Nedense tüm meyvelerin, sebzelerin ve et
ürünlerinin fiyatları yarım kilo üzerinden yazılmış, benim alıştığım 1 kg
üzerinden değil. Türkiye’de de böyle şeyler yapılır, özellikle malın fiyatı
aşırı derecede yüksekse ya da kimse o malı bir kilo almayacaksa –örneğin ıhlamurun
fiyatı Türkiye’deki marketlerde 100 gr üzerinden yazılır-. Yalnız, bunu bir
kural haline getirmeleri ve tüm yiyecek ürünlerine uygulamaları ilginç. İşin
psikolojik ve sosyoekonomik yönünü kurcalamak gerekir diyor içimden bir ses.
Öyle ya, sonuçta Çin halkı zengin değil. Fiyatı görür görmez kaçmasınlar diye
yapılmış olabilir gibime geliyor.
Mankutlar... O kalın mor mantonun altında ne tatlı bir beyazlık var kim bilir!
Bu arada kurabiyeye benzeyen bazı ürünler görüyorum ama cam
bir kapağın altında oldukları için alamıyorum. O sırada yakında bekleyen bir
bayan market görevlisine ellerimle camı gösteriyorum. Derdim benim açmayı
beceremediğim kapağı onun açması ya da bana nasıl açılacağını göstermesi. Bayan
market görevlisi dediğime bakmayın, lise öğrencisi yaşlarında uzun boylu, ince,
gözlüklü bir kız. Bana yardımcı oluyor, bir iki kurabiye alıp tarttırıyorum.
Tam kurabiyeleri elimdeki sepete koyacağım kız utana sıkıla, bozuk İngilizcesiyle
şu cümleyi kuruyor: “You are very handsome.” Haydaaaa, dakika bir gol bir! Apışıp
kalıyorum. Belli ki kızcağız hayatında hiç yakışıklı erkek görmemiş, benim gibi
karga burunlu, saçlarına ak düşmüş birini yakışıklı zannediyor. Ne yapacağım?
Teşekkür ettim, gülümsedim ve ayrıldım oradan. Asyalıların uzun burun, büyük
göz ve beyaz ten merakını biliyorum da bu biraz ağır geldi. Hele bir de
uykusuzluktan gözlerim kapanıyorken…
Süpermarketten çıktım, otele doğru gidiyorum. Bir adam
elinde çöp poşetiyle yola çıkıyor. Yalnız tam çöp poşetini konteynıra atacakken,
poşetin üzerindeki bir çift eski ayakkabıyı –eski olmayabilirler, ben öyle
tahmin ediyorum- diğer eline alıyor. Poşeti konteynıra, ayakkabıları da
bisiklet (e-bisiklet) yoluna atıyor. Ben tabii merakla izliyorum ne olacağını.
Öncelikle bu harekete bir anlam vermeye çalışıyorum. Aklıma yatan tek senaryo
şu oluyor: Adamın ayakkabılara ihtiyacı kalmadı ya da hiç olmadı. Dolayısıyla
ayakkabıları çöpe atacağına genelde orta ve alt kesimin geçip gittiği yola
atıyor. Böylece yoldan geçen ve ayakkabıya ihtiyacı olan bir bisiklet
(e-bisiklet) sürücüsü ayakkabıları alabilir. Adamın niyeti bu muydu yoksa başka
bir derdi mi vardı bilmem imkânsız. Dilini bilmiyorum ki sorayım. Zaten
durmuyor adam, ayakkabıları yola fırlatıp geldiği yere geri dönüyor. Ben bir süre
kaldırımda bekleyip, ayakkabının akıbetini görmek için yolu gözlüyorum ama
kimse durup da ayakkabıları almıyor. Ben de en sonunda sıkılıp otele dönüyorum.
Duş alıp, temiz bir şeyler giyindikten sonra yatağa
uzandığımda aklımda yine o ayakkabılar var. Acaba ihtiyacı olan birisi aldı mı?
Yoksa üzerlerinden e-bisikletle geçip iyice hırpaladılar mı zaten eski olan
ayakkabıları. Bu düşüncelerle –belki de bir öykünün konusu bu vakti gelince
yazılacak olan- uykuya dalıyorum.
Tianning Pagodası'nın akşamki görüntüsü. Gece yarısından önce ışıklar söndürülüyor.