Bu Blogda Ara

12 Mayıs 2017

Duvar Yazıları 2


Çin’de yaşamaya başladığım ilk aylarda beni en çok rahatsız eden şeylerden birisi devletin devasa boyutlara erişen sansür politikasıydı. Çin dışındaki dünyada kullanmaya alışık olduğumuz –kişisel bilgilerimizi Amerikalı dev şirketlerin kâr amaçlı kullanımlarına hibe ettiğimizi bilip de önemsemediğimiz- Facebook, Twitter, Google, Instagram, Youtube gibi pek çok internet ürünü Çin’de yasak. Bunları kullanmanız için bilgisayarınıza ya da telefonunuza VPN yüklemeniz gerekiyor. Ücretsiz VPN servisleri istikrarlı bir performans sergileyemedikleri için burada yaşayan yabancıların büyük bir çoğunluğu ücretli VPN servilerine abone olmak zorundalar.
Çin, sayıları bir milyona yaklaşan yabancıların VPN kullanımına ses çıkarmıyor. Bu ses çıkarmama güçsüzlükten ziyade bir çeşit, misafire belli sınırlar dâhilinde müsamaha gösterme ve bu şekilde şikâyetleri minimum düzeyde tutma stratejisi. Durumun böyle olduğunu en iyi şekilde, bazı hassas zamanlarda –ÇKP’nin yılda bir kez gerçekleşen siyasi toplantıları sırasında- devletin, en etkin VPN programlarını bile etkisiz hale getirebiliyor oluşundan anlayabiliyoruz.
Kısacası şunu demek istiyor devlet: VPN kullanarak yasa dışı bir iş yapıyorsunuz ama sakın bunun farkında olmadığımızı sanmayın. İstersek sansürün şiddetini o kadar arttırırız ki o çok güvendiğiniz programların hiçbirisi çalışmaz.
Çin için sansürün iki temel nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi iç güvenlik. Büyük bir hızla büyüyen ve büyüme hızı son zamanlarda yavaşlamaya başlayan Çin ekonomisinin en son ihtiyacı olan şey toplumsal huzuru bozacak propagandalardır. Bu yüzden Çin, özelikle eyleme dönüşme potansiyeline sahip mesajları, yorumları ve haberleri çabucak siliyor sanal ortamdan. Sanıldığı gibi devleti eleştirmek, siyasi kararlar hakkında yorum yapmak ya da toplumsal hassasiyeti olan konularda görüş bildirmek yasak değil Çin’de. Burada en önemli kıstas yazılanların eyleme dönüşme potansiyelinin olup olmaması. Çin devleti, insanların sokağa dökülmesini ve hükümeti ya da onun emrinde çalışan güvenlik güçlerini protesto etmelerini istemiyor. Bunu engelleyemediği zamanlarda, bir anda alevlenip sokağa taşan kızgın kalabalığı hemen bastırıyor ve olayın haberini –tüm medya devletin elindedir Çin’de- yaptırmıyor. Eğer sosyal medya üzerinden bu olaylar hakkında paylaşımlarda bulunanlar olursa, bu paylaşımları da kısa sürede siliyor.
İkinci neden ise ekonomik. 1,3 milyar nüfusuyla müthiş bir sermaye potansiyeline sahip olan Çin’in reklam ve teknoloji gelirlerini elinde tutması, hem kendi halkının zenginleşmesi için hem de insanlara ekonomik kalkınmadan başka önerecek meşruiyeti olmayan rejimin elini güçlendirmesi için kaçırılmaz bir fırsat.
Sıradan bir Çinli için Facebook, Twitter, Google, Youtube gibi ürünler Kaf Dağı’nın ardındaki su perileri gibi bir şeydir. Bunların yerine Çinlilerin şaşırtıcı bir verimlilik ve hızla kullandığı Sina, Weibo, Baidu, Youku gibi ürünler vardır. İlk başlarda Batılıların ürünlerini taklit ederek ortaya çıkmış olsalar da, artık kendi başlarına var olan bu internet devleri yaratıcılık ve yenilik konusunda pek çok Batılı muadili geride bırakmış durumda. Örneğin ben; cep telefonumdaki Wechat –Whatsapp gibi bir mesajlaşma uygulaması- programını kullanarak yemek siparişi verebiliyor, tren ve uçak bileti alabiliyor, taksi çağırabiliyor, sinemada istediğim film için bilet alabiliyorum. Daha da ilginci, Wechat kullanarak ödemelerimi anında yapabiliyorum. Bir arkadaşıma olan borcumu telefonla birkaç saniyelik bir işlemle ödeyebiliyorum ya da telefonuma para yükleyebiliyorum. Bir lokantada yemek yedikten sonra veya süpermarkette alışveriş yaptıktan sonra ücreti Wechat’in ekranındaki QR kodunu taratarak ödeyebiliyorum. Öyle ki bazı lokantalarda artık ne menü var ne de para! Menü de hesap da Wechat üzerinden geliyor!
Çin, interneti hayatın bir parçası yapma ve bunu yaparken de ekonomik geliri arttırma konusunda oldukça başarılı. Bunun en büyük nedeni de doğal olarak geniş bir coğrafyaya yayılmış 1,3 milyarlık nüfusu. Her ülke, bu kadar nüfusa sahip olmadığına göre Çin gibi kendi ürünlerini ortaya koyarak dünyaya kafa tutma cüretkârlığını gösterememektedirler.
Başlıkta geçen Vikipedi örneğine dönersek, durumun önceki örneklere ne kadar benzerlik gösterdiğini anlayabiliriz. Öncelikle Vikipedi’nin İngilizce versiyonu Çin’de sorunsuz çalışıyor. Hatta en hassas konular olan Tiananmen Katliamı, Tank Adam, Falun Gong; Tibet, Sincan ve Tayvan gibi makalelere de VPN kullanmaksızın Çin içinden rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Bunun en büyük nedeni Çinlilerin büyük bir çoğunluğunun İngilizce Vikipedi okumamalarıdır. Onun yerine Çinliler baike.com adını taşıyan –eski adı Hudong- ve devlet tarafından sorunsuzca kontrol edilebilen Çince muadilini kullanıyorlar. Vikipedi’nin Çince versiyonu ise sık sık sansürleniyor, yasaklar kalktığı zamanlarda da genel okur kitlesi tarafından oto-sansürle suçlanıyor.
Türkiye’deki internet yasakları da Çin’dekilerden pek farklı görünmüyorlar. Genel olarak ya vergilerle ilgili bir soruna dikkat çekiyorlar (booking.com Türkiye’de hizmet veriyorsa neden Türkiye’ye vergi ödemiyor?) ya da devletin resmi doğrularıyla çelişen yorumlara. Aradaki en büyük fark Türkiye’deki hükümetin, karşısına aldığı bu dev şirketlerle rekabet edebilecek ürünleri ortaya koyamaması. Ne Google’ın karşısına koyacak bir Baidu’muz var, ne de Vikipedi’nin karşısına koyacak bir Baike’miz.
Ekonomik büyüme ya da halkı için çalışan bir hükümet gibi söylemler de çok rağbet görmediği için wikipedia.org ve booking.com yasakları kolay kolay unutulacak türden yasaklar değiller. İşin bilgiye erişim özgürlüğü yanı ise apayrı bir konudur ki demokratik bir ülke olduğunu iddia eden Türkiye Cumhuriyeti için bu tür yasaklar hiçbir şekilde açıklanamaz.
Ayrıca Türkiye’de seçimle gelmiş bir hükümet var ve hükümet değişince politikalar da değişiyor. Çin’de ise ÇKP ülkeyi ilelebet yönetme iddiasını taşıyor. Yani halkın bir alternatifi yok. Xi Jinping liderliğindeki hükümet hem yolsuzlukların üzerine istikrarlı bir şekilde gidişiyle hem de ekonomik büyümeyi ve geleneksel değerleri korumayı birincil hedefler olarak parti programına koymasıyla halkın büyük bir çoğunluğunun beğenisini kazanmış durumda. İşte tam bu yüzden ülkedeki yasaklar ve sansürler sıradan bir Çinliyi pek etkilemiyor. Etkilenenlerin sesini de zaten devlet çabucak kısabiliyor.
Türkiye bugüne kadar, Avrupa Birliği’nden ne zaman sert bir eleştiri alsa hemen “İstemezseniz biz de Çin’e yanaşırız.” gibisinden tehditlerle sorunların üzerini kapatmayı denedi. Bunu yaparken tek güvencesi Çin’in iş yaptığı ülkelerin iç işlerine karışmıyor oluşuydu. Oysa Çin, Sincan olayları sırasında Türkiye’nin takındığı tutumdan ve Antalya’daki G20 zirvesi sırasında Türk hükümetinin NATO’ya yaranma adına Çin’e yaşattığı hayal kırıklığından dolayı Türkiye’ye pek güvenmiyor. Türkiye’nin bu ilkesiz siyasetinden de –iki yana da kuyruk sallayıp, adayları birbiriyle kızıştırma ve kendini bulunmaz Hint kumaşı olarak lanse etme görgüsüzlüğü- bıkmış durumda.
Önümüzdeki yıllar ne gösterir bilinmez ama Türkiye’nin ekonomik gelişme ya da halkın refahı konusunda değil de sadece sansür ve yasaklar konusunda Çin’e yanaşacağını şimdiden öngörebiliriz.
Çin’de uygulanan sansür politikaları ve sansürün işleyiş şekli hakkında yazdığım daha detaylı bir makaleyi şuradan okuyabilirsiniz: ÇİN VE SANSÜR
* Yazının yayımlandığı sayfa: http://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2017/05/08/cinli-de-yasakliyor-ama/

01 Mayıs 2017

İki Haber

China Today Türkiye dergisinde çıkan kısa haber. 

Changzhou Evening Post gazetesinde çıkan tam sayfa haber. 

29 Nisan 2017

Çin'de Bahar - Duvar1

Gazete Duvar'dan yazı istemişlerdi. Ben de iki haftada bir yazabilirim demiştim. Bu ilk yazı oldu. Bundan sonra iki haftada bir yazacağım ve yazı gazeteduvar.com.tr sayfasında yayımlandıktan bir gün sonra burada da olacak.

ÇANCO'DA BAHAR

Çanco’ya bahar geldi; gökyüzü her zamankinden daha cömert, ağaçlar adı konulmamış çılgınlıklar peşinde, güneş önüne çıkan bulutları mağlup etmiş olmanın gururuyla göğsünü gere gere gülümsüyor müzmin evlatlarına. Diş ağrısı gibi geçmek bilmeyen uzun kış gecelerini, kükürt ve karbondioksit kokularının eşiklerde beklediği sabahları, tam kurumamış çamaşırların yarattığı o baygın kokuların çökerttiği ruh dünyalarını, elektrik kesintisi gibi bir anda üzerimize çullanan akşam karanlıklarını geride bıraktık. Ne uzak semtlerin ışıkları gibi bakıyor insanlar artık ne de kapı aralığından misafiri gözetleyen utangaç çocuklar gibi. Hayatın kendisini yineleyen gücü, çok bilinmeyenli o muhteşem denklem, en katı kurallarla bile dizginlenemeyen delişmenlik, bet sesli saksağanların seslerine karışan davetkâr kedilerin miyavlamaları, kış boyunca açık kalıp da cemrenin düşüşüyle kapanmaya başlayan umarsız cılk yaralar, ne’idüğü belirsiz tıngırtıların insanın damarına aşıladığı fiyakalı heyecanlar, dedikodu kumkumalarından arta kalan serin ve taze fidanlar, sevilmekten yorulmaya hazır hale gelmiş genç âşıklar ve onların nadasa bırakılmış tül gibi ince yürekleri… Yağıyorlar üzerimize bulutsuzluk özleminin bir yanıtı olarak.  

Evet, Çanco’ya da bahar geldi, tıpkı Çin’in daha soğuk bölgelerine geldiği gibi. Her görüşmede ilk defa karşılaşılıyormuşuz gibi tepki verdiğimiz –bu tepkiyi verme hakkına sahip olduğumuzu sandığımız- ve ister istemez bizlere “Bu güzelliği hak etmek için ne yaptım ben?” dedirten bir dilber gibi geçti kapımızın eşiğinden. İnsan, her şeyden önce önündeki ve ardındaki baharları saymalı. Kaç bahar gördüm bugüne kadar ve kaç bahar daha göreceğim? Öyle ya, insanın ölümlü bir varlık olduğuna en çok hayıflanacağı mevsimdir bahar. Doğanın silkinmesi, kendisine gelmesi, yol boyunca sağlı sollu dizilmiş dev iskeletleri andıran ağaçların yeşillenip tomurcuğa vurması, insanı mutsuz olmaya utandıracak harikaların gözün değdiği her yerde deli fışkınlar halinde boy atması ve var olma kusurlarımızın üzerlerini örtmesi. Budur bahar, dirilişten ziyade daha önce hiç başlamamış gibi başlamanın hakkını verebilmektir, çizginin berisine ayakucunu bir kere daha değdirmektir. Beklemektir kimseler beklemiyorken, döngüye girmiş bir düzeneğin bozulup yeni döngüler arayışına çıkmasıdır. Çiçeklerin güneşin parlaklığına şaşırıp, yüzlerini hangi yöne döneceklerine bir türlü karar verememeleridir.

Evet, Çanco’ya da bahar geldi. Gelirmiş yani, öğrenmiş olduk. Kışın sevimsizliğinden kurtulmaktan şikâyet edemeyiz elbette ama, baharın bir tereddüt mevsimi olduğu kaçınılmaz bir gerçektir, özü varlığın önüne koyan acemi yaşam uzmanları için. Sokaklara, caddelere taşan bu kalabalıkların kafasında hep aynı soru işaretleri vardır. “Ya öğleden sonra hava serinlerse, ya akşama sert eserse rüzgâr, ya şu uzaktaki boz bulut yağmur getirirse gölge yerine…” Tereddüt dinç tutar zihni, bilinci alışkanlıklardan korur, tembellikler girmesin diye kapıda bekleyen muhafız olur. Kırık piyano tuşlarını andıran kaldırımlarda salına salına yürürken, arkadan sessiz katil gibi yaklaşan e-bisikletlerin varlığını unutmazsınız bu aylarda. Teninizi sabahları ısıran, öğlenleri yakan, akşamları ise acıtan havanın dilini anlar ve saygı duyarsınız doğanın sözünün eri oluşuna. Caddelerde yağ gibi akan araç ve insan seline bakar, parklarda koşuşturan çocukların cıvıltılarına kulak verir, bekçilerin ısrarlı –kimi zaman gülünç ve sıradan- düdüklerini ihmal eder ve en çok da küs haritalarının ağır ağır yok olmaya başladıklarını gözlemlerseniz. Bir balyoz gibi iner kışın kuyruğuna ağaçları süsleyen efsuni kokular, aydınlık bir gölge gibi ışıtır evlerin arka odalarına gulyabani gibi çöken yalnızlıkların üzerini, dirilişin bir adının da direnmek olduğunu anımsatırcasına hareketi tembihler ergen ve acemi zihinlere. Tepemizden süzülerek geçen bulutun gölgesi daha az sarsar içimizdeki o hassas dengeyi bu mevsimde.  Hayat sunar kendisini, tıpkı bir tepside sunulan düğün hediyeleri gibi, geri çevrilmeyeceğini umarak. 

Evet, bahar geldi Çanco’ya. Nan Da Jie insan kaynıyor gündüzün en ışıklı saatlerinde. Yan Ling yolu, metro inşaatına rağmen kıpır kıpır günün her vaktinde. Kırmızı Erik Parkı’nda ağaçlar gelinlik giymiş genç kızlar gibi dans ediyorlar tiril tiril. Parklar daha önce börtü böcük görmemiş çocukların avuçlarında daha hızlı yeşeriyor, daha çabuk dönüyor yüzünü insana. Çıplak ayakla çimlerin üzerinde yürüyen çocukların parmaklarının arasını gıdıklayan nemli otlardır bize müjdelenen, sevgilinin kirpiklerinin gölgesinden çıkıp ağaçların gövdelerine vurulmaktır belki de.  “Doğa uysal değildir ama uysal görünmeyi sever. Bu yüzden sessizliği intikam planlarıyla doludur.” diyen küskün yazardır bahar, elindeki küçücük kurşun kalemle sarkacın en yavaş olduğu anda kentin ruhunu resmetmeye çalışan fiyakalı şairdir kimi zaman.

Bahar geldi ya Çanco’ya, kış istenmeyen misafir gibi bu derece bıktırmışken bizleri, nasıl olur da uyandırmaz tene değen güneşin ılık nefesi içimizdeki baygın közleri? Renk cümbüşlerinden insanların kahkahalarına; köpek havlamalarından arabaların sessiz kararsızlıklarına kadar sızacaktır havadaki değişim insanın bedenine. Dışarıdan içeriye giren cevher, içerinin dışarıya doğru açılmasına ön ayak olacaktır. Ayılacaktır kimi ölgün duygular meltemlerin ıslıklarıyla, uyarılıp ayaklanacaktır kimi arzular sirenlerin şarkılarına kanan gemiciler gibi. Ve düşecektir insan bahara; yolculuğa ve aşka düşer gibi. Öpüldükçe kapanan yaralar baharın mümkün kıldığı bahçelerde kuruyup, dökülecektir yeryüzünün uçsuz bucaksız zeminine.

Çanco’ya bahar hoş geldi, evet! Yeni başlangıçların sözünü vererek girdi kanımıza, ılıttı yüreğimizi. “Bu da böyle bir başlangıç olsun” dedi, kendisini ele vererek, kendi üzerine kapanarak. Ardından da ekledi, sonsözü başkasına bırakmayacağını herkese kanıtlamak istercesine,  “Gerisi gelecektir elbet!”
                                                                                                                 
                                                                       25 Nisan 2017 – Çanco, Çin

    

13 Nisan 2017

OBLIVIOUS KILLER



                                                 OBLIVIOUS KILLER

He seemed suspicious and even worse, he didn’t want to hide his suspicion at all. In his blinking eyes, I saw a hungry hunter hiding among the trees, waiting for the weak moment of his prey.

“So you are saying that you opened the door and found this dead body here, right? And you want me to believe this story?”

His hand was on my left shoulder. It was clear that this wasn’t a friendly approach but still I have no choice other than playing the game with his rules.

“Yes, officer. That is exactly what has happened. Actually I should not have said that I found her. As you see, I mean you know better than me as a professional crime solver but… She came to my door so shouldn’t we say she found me. As soon as I saw her I called 155. I swear!”

I saw the tiny movement on his lips and the weak light emitting from his eyes. His sarcasm was wordless but powerful, something that I cannot dig into.  

“And you don’t know this woman, right?”

“Exactly. I have never seen her in my entire life. Actually when I first saw her I thought she might be the woman I met a few years ago at a picnic but when I looked carefully my hesitation has gone away. No, she is not her. I am very certain.”

He stepped back, removed his hand from my shoulder. He seemed like a losing boxer who believes that the game is not over yet. There is a long way to go and this is just the beginning. I took a long breath and he did the same thing, perhaps as a retaliation.

“You don’t know her so why is she here? And she is dead! Do you know what this means? Dead! Someone killed her or she killed herself. Are you sure she is not one of your ex-girlfriends? This is usually what we end up with when we deal with a dead woman. Please look at her carefully. She has been dead for at least eight hours. Her face is pale, her body is stiff and but still she did not change that much. Look closer, she can remind you someone you knew in the past.”

“No, officer; what girlfriend, what ex do you talk about? I have never had a girlfriend in my life. At least not that I can recall.”

I was trying to be sincere, knowing that sincerity may not work when having a conversation with a police officer. However, I have nothing to hide and being sincere is the only choice I got.

“What do you mean? You never loved anyone? How old are you? You look at least 40 to me.”

“No, I don’t mean that. I might have loved or might not have loved! Maybe I fell in love but I did not realize I was in love. You know it happens sometimes.”

“What the hell are you talking about? Did you or didn’t you fall in love in the past? Stop giving confusing answers. It is a very straightforward question and deserves a straightforward answer.”

I sensed some anger in his voice, regardless of the fact that he was trying to hide his emotion. This gave me some courage as if I might be winning this silly war of words. Innoncence come with price, especially when one has to prove it.

“I loved… I don’t know how I should say… Maybe I loved, maybe I did not. Do you understand what I mean? Certain things in my head cannot reach my tongue. It becomes tangled, you know? My heart and my mind speak different languages. I sometimes have difficulty to find a midway between them.”

“I think the problem is in your head, not in your tongue. Hurry up please! The forensic team finished their work and will take the body away soon. Give me some clue that I can work on. Something that you know about this woman. There is no one living on this floor other than you”

“But officer, I cannot say anything certain. I am not sure of… Let me explain again. I am a person who believes that neither my words nor my actions can affect anyone in this world. All my life I thought I am useless and nobody cared about me. I cannot say further than this. What else do you want me to say?”

“Say it brother, say it! Continue speaking. If not a few words now, you will learn how to sing in the police station anyway!”

At this moment I realized that he was clueless and he was ready to do what clueless people do when they have no other options: take risk and be cruel. I had to act better, perhaps play a bit down and make him understand that I have nothing to do with the murder case –assuming there is a murder-.

“Po po police station? Why? Why do I have to go to the police station? How am I related to this dead woman? I opened my door like in any other morning and I found this unknown lady at the threshold. It seems she looked for a place to die and finally found my door. You don’t even know why and how she died. If a woman falls on my car while I am driving on the highway, does this make me a criminal? In what way are these two different from each other?”

I was defending myself more than I needed. He threatens me with taking me to the police station. I might be naive or indifferent to the events around, but I know what it means to go to the police station in this country. Their job is to find the criminal and charge him with the crime. When they cannot find the right person they appropriate the evidences such that they can blame anyone. Once the stain sticks to your skin, it will never come off.

“To find her here won’t make you a criminal but it definitely makes you the main suspect. Now, please stop speakig nonsense and answer my question. Can this woman be one of your ex-lovers?”

“No, officer! I already told you. I have never had a romantic relationship in my life. Not in the past, not at the present and it seems not in the future either. What I mean is I…”

He sighed. The sigh of wasting time, of encountering a hard shell, of falling into a vicious cycle…

“We talked, talked, talked and came to the same point. Stop being so childish. Confess whatever you know. Captain will come soon. If he sees me I got nothing from you for all this time he will first get disappointed and then angry and aggressive. So speak now or you will regret later.”

“Officer, you need to understand me! I have never seen myself as a man who deserves to be loved. I mean I cannot imagine a woman who would fall in love with me. This is what I want to say. Why would she do that? Look at me? My nose looks like the fat end of an eggplant, my ears are so large that even my mother used to call them satellite dishes, look at my eyes, what do you see other than two popping balls? If a woman loves me all I can say is she pities me. She lies to me so that I will not feel sad about myself. Thinking about it more thoroughly, if I was a woman I wouldn’t get close to me.”

“Get close to who”

He looked bewildered for a second. Perhaps his mind was at somewhere else. His eye balls kept rolling like loose cannons, trying to hit something worthed.   

“I mean if I was a woman… I the woman wouldn’t get close to the I the man! Do you understand?”

“You speak nonsense again. Ok, I got it. You are not a model but I am sure there is a woman out there who will find you attractive. You are not particularly ugly and not all women are Angelina Jolie. You know this, right? Perhaps you have some secret admirers. Just because you speak absurd like this none of them approaches you. Maybe there are some nice ladies out there who like you but because of your constant indecisive mode they keep distance from you. Maybe if you stop being hesitant, they will come closer. Don’t you think it is possible?

“Don’t joke with me, officer. Who and why would someone admire me? You see, you also started looking down on me. This talk, the way you generalize things, the way you want to change my mind… All signify one thing. You too, pity me and try to help me by matching me with someone. Who am I? Why would someone care for me? I know my position in this society as much as I knew my place in my family. Look at the face of the deceased woman. She is very beautiful. What can she gain by being around a guy like me? I know myself or I think I know myself. I mean most of the times…”

He scratched his head, shrugged his shoulders and sighed again. Maybe I was doing the right thing. I will wear him off and once he gets tired he will be gone without me.

“I have seen many men before but never seen an indecisive guy like you. You neither know what you know nor know what you don’t know. Perhaps the woman who wanted to get close to you ran away after seeing all this ambiguous logic and low self-esteem that you have put around yourself. You created it to look down on others and disguised it in other way around, in the name of being humble. Look, one of these poor women is lying on the floor. Most probably because of you.”

“When you said ambiguous, do you mean the word coming from the root “ambigere?”

“Shut up, you idiot! That’s enough! Give me your wrists?”

He shouted at me first time, losing his temper and losing his patience. What about me? What was I losing? My freedom?

“Wrists? My wrists? Why?”

“I will put a bracelet on them. Ha ha ha, give me your wrists now. Hurry up!”

I showed him my hands, extending my arms towards him. There were other policemen behind so there was no way of running away.

“Are you arresting me?”

“I have no authority to arrest you. All I can do is to take you into the custody.”

“But, but, what did I do?”

“I don’t know. What I know is if I take you into the custody there will not be another dead woman at your door tomorrow morning. This is what I am sure of ad enough as a reason for taking you.”

                                                                 
                                                        Written on April 4th 2017

                                                        Translated on April 11th 2017

21 Mart 2017

CRI Turkish - Puslu Kentin Mavisi

CRI Turkish (Uluslararası Çin Radyosu Türkçe Bölümü'nün) benim hakkımda yapmış olduğu  program. Genel olarak Puslu Kentin Mavisi'ni, Çanco (Changzhou) kentini, okulumu ve öğrencilerimi konuştuk.

Emekleri için Pekin'den gelen yapımcı arkadaşlara (Sedat ve Yavuz) çok teşekkür ediyorum.

Keyifli izlemeler,

AA


       

12 Mart 2017

Türk Yazardan Modern Çin Öyküleri: Puslu Kenti Mavisi

Uluslararası Çin Radyosu Türkçe Bölümü'nün Puslu Kentin Mavisi hakkında benimle yaptığı röportajı aşağıya ekliyorum. Röportaj e-posta yoluyla yapılmıştı. Yazının aslı  http://turkish.cri.cn/1781/2017/01/17/1s180832.htm sayfasından okunabilir. 
---
Ali Rıza Arıcan, Çin'in Jiangsu eyaletinde matematik öğretmenliği yapıyor. Arıcan'ın istatistik ve calculus öğretmek dışında bir uğraşı daha var: Edebiyat.
Daha önce Pasifik Öyküleri (2007), Motosiklet Üzerinde Aşk (2009) ve İngilizce yayımlanan The Bicycle (2011) adlı kitaplarıyla okurla buluşan Ali Rıza Arıcan, modern Çin'den öykülere yer verdiği Puslu Kentin Mavisi'yle Çin deneyimini edebiyata yansıtmaya devam ediyor. Yazarın önceki eserleriyse, Tayland ve Vietnam'da yaşadığı dönemde yazılmış.
"Kitaptaki öykülerin hepsi aldığım notların, başımdan geçebilecek nitelikte olayların ya da gazetede okuduğum haberlerden aldığım ilhamların sonucunda yazıldı" diyor Ali Rıza Arıcan. Kitabın ortaya çıkış sürecinin, Çin'e gelişiyle başladığını belirtiyor.
Kitapta 8 ayrı öykü yer alıyor. Denizi Özleyen Adam adlı ilk öyküde, Calvino'nun Marcovaldo'suna benzer bir şehir deneyimi görüyoruz. Marcovaldo'nun tuhaflıklarının tek bir amacı vardı, şehri başka türlü deneyimlemek ve başka türlü görmek. Denizi Özleyen Adam'ın da kendini taksiye atıp "Nereye efendim?" diye soran şoföre "Denize!" demesinin başka izahı yok. Changzhou denizsiz bir şehir, ama yine de bu şehirde denizi görmek isteyen, hatta gördüğünü iddia eden başkaları olduğu söyleniyor…
Baloncu adlı ikinci öyküde, mekanik, soğuk ve katı devlet aygıtı karşısında sıradan insanı görüyoruz. Çin'in hızlı gelişmesi, bu tip pek çok hikâye üretti.
Modern Çin'den öyküler derken, sadece kitapta yer alan hikayelerin Çin'de geçiyor olması değil mesele; Ali Rıza Arıcan, modern Çin toplumunun gelgitlerini, çelişkilerini, bunalımlarını, bisiklet üzerinde mutlu olmaktansa BMW içinde ağlamayı tercih eden genç kızı, zabıtaların tarafından dövülerek öldürülen karpuzcuyu, sosyal şiddeti, duyarsızlıkları, tek başınalıkları başarıyla koyuyor öykülerinin arka planına.
"Hep bu sarkaç, vicdanımın vidalarına bağlanamayan aklım…"
Puslu Kentin Mavisi, s.44
Arıcan: İnsan derin bir muamma, asla her yönüyle kavranamaz
Peki, Ali Rıza Arıcan kendi kitabını nasıl değerlendiriyor? Sözü yazara bırakalım.
Kitabın ortaya çıkış sürecini öğrenebilir miyiz? Öyküler hangi şartlarda yazıldı, bu süreçte neler seni etkiledi?
Aslına bakılırsa kitabın ortaya çıkış süreci benim Çin'e varışımla başladı. Düzenli olarak yazan birisiyim. Bu kitaptan önce de yine çalıştığım ve gezdiğim ülkelerin sorunlarını, o ülkelerde yaşayan insanların kültürlerini yansıtan öyküler, denemeler, eleştiriler yazdım ve yayımladım. Tayland'dayken "Pasifik Öyküleri", Vietnam'dayken "Motosiklet Üzerinde Aşk" ve "The Bicycle" yayımlanmıştı. Çin'e gelince de ister istemez notlar almaya, kitaplar okumaya, tanıştığım insanlarla Çin üzerine konuşmaya ve yerel haberleri takip etmeye özen gösterdim. Kitaptaki öykülerin hepsi aldığım bu notların, başımdan geçebilecek nitelikte olayların ya da gazetede okuduğum haberlerden aldığım ilhamların sonucunda yazıldı. Tabii ki iki paragraflık bir haberden elli sayfalık bir öykü çıkarırken gözlemlere, daha önceden yazılmış notlara ve yazılara bol bol bakıldı. Her yazarın yazma şekli, yazma rutini, yazma zamanı farklı olsa da yazmadan önceki hazırlık kısmı az çok aynıdır. Gözlem yapmadan, gözlemler dikkatlice defterlere yazılmadan, bu yazılanlar defalarca farklı imbiklerden geçirilip öykülerde gerekli yerlere monte edilmeden bırakın öyküyü ya da romanı, hiçbir edebi yapıt elde edilemez.
Ben tam zamanlı olarak çalışan bir öğretmenim. Dolayısıyla öyküleri ya öğlen aralarında yemekten hemen sonra gittiğim kafede (Cafe Mori) yazdım ya da hafta sonları evde. Yazarken en çok dikkat ettiğim nokta bir yandan yerel değerleri ele alırken bir yandan da evrensel değerlere elimden geldiğince atıfta bulunmaktı. Ne yazarsa yazsın, bir edebiyatçının amacı insanı anlamak ve anlatmaktır. İnsan, çok katmanlı, asla her yönüyle kavranılamayacak, derin bir muamma. Örneğin "Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam" öyküsünü isterseniz gerçekten de yağmurun durmasını beklerken misafirlikte mahsur kalmış bir adamın öyküsü olarak okursunuz; isterseniz memleketinden uzaklaşıp geri dönememenin sancısını çeken ve anavatan özlemiyle ömrünü geçiren, dünyanın hemen yerinde örnekleri görülebilecek göçmen bir insanın öyküsü olarak. Geri dönememek, özlediğin halde geçmişle arana giren mesafeye karşı gelememek sadece modern insanın sorunu değildir zaten. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. Yine "Çanco Kanatlarımın Altında" öyküsü işçi bir kadının iç dünyasına ışık tutması yönüyle okunabileceği gibi onun arkadaşıyla kurduğu ilişki göze alınarak, sınıfsal çatışmanın ve sınıflar arası geçişin öyküsü olarak da okunabilir. Bir yerde içinde doğup büyüdüğü sınıfı kabul eden işçi bir kadın vardır, bir yerde de insanların az çok "Yeni Çin" diye nitelediği, hırslı, gözü açık başka bir işçi kadın. Bu ikisi arkadaştır ama ortak bir geleceği paylaşmazlar. Biri diğerinin küllerinden doğar adeta. Benzeri şekilde "Bir Seri Katilin Doğuşu" öyküsünde masum bir insanın içindeki canavarın dirilişine tanık oluruz. Bu da içimizden çıktıkları halde içimizden çıktıklarını inkâr ederek bilincimizi rahatlattığımız ve kendimizi göreceli olarak güvende hissettiğimiz canilere gönderme yapmaktadır.
Changzhou (Çanco) kentinin bir sakini olarak, kitapta yer alan öykülerin neresinde hissediyorsun kendini?
Yaklaşık dört yıldır bu kentte yaşıyorum. Aslına bakılırsa Çanco'nun Çin'in hemen her yerinde görülen orta ölçekli diğer kentlerden pek farkı yok. Yüksek binalar, geniş kaldırımlar, kentin sağına soluna serpiştirilmiş irili ufaklı parklar, dev alışveriş merkezleri… Bunlar Çin'in hemen her kentinde var olan şeyler zaten. Dolayısıyla öykülerin Çanco'da geçiyor olmaları çok da önemli değil. Bir yer kullanmak gerektiği için ve benim en iyi bildiğim kent Çanco olduğu için burayı seçtim. Daha önce Ho Chi Minh Kenti'nde yaşamıştım ve o kentten geçen öyküler yazmıştım. Aynı şey Bangkok ve İstanbul için de geçerli.
Yalnız, şunu da eklemeliyim. İstediğim kadar bu kentte yaşayayım, istediğim kadar bu kentin çocuklarına matematik öğreteyim, sokaklarında gezineyim, parklarında oturayım; hiçbir zaman Çanco'yu –ve bütün bir Çin'i- onların gözüyle göremeyeceğim. Bu zaten teknik olarak imkânsızdır. İster dili akıcı bir şekilde konuşayım, istersem bu kentte yirmi yılımı geçirmiş olayım… Yine de dışarıdan gelmiş bir yabancının gözüyle göreceğim Çanco'yu. Bu demek değil ki yazdıklarım baştan aşağıya hatalıdır ya da sistematik olarak taraflıdır. Bilakis, kitabın kapağında benim adım var. Dolayısıyla, kitabı okuyan okur biliyor ki bu kitapta yazılanlar Türkiyeli bir yazarın Çin gözlemlerinden yola çıkılarak kaleme alınmıştır. Biliyor ki yazarın Çin'i anlama kapasitesi hiçbir zaman herhangi bir Çinli'nin seviyesine ulaşamayacak. Evet, İstanbul'da doğup büyüdüm. Üniversitede matematik, fizik ve batı felsefesi okudum, aydınlanma felsefesi çalıştım. Eflatun'u, Voltaire'i, Kant'ı, Descartes'i, Hume'u severek ve ilgiyle öğrendim. Bunların üzerimde çok büyük etkileri olduğunu inkâr edemem. Aynı şekilde farklı bir kültürden gelmiş olmanın Çanco hakkında yazmaya engel olabileceğine de katılmam. Eğer dışarıdan gelenlere "Sen bu toplumu tanıyamazsın, tanısan bile anlayamazsın." muamelesi yapılırsa Orwell "Burma Günleri" romanını asla yazamazdı. Aynı şekilde Burgess, Kipling, Durrell, Bowles, Naipaul gibi pek çok değerli –ve ünlü- yazar kendi toplumları dışındaki toplumlar hakkında öyküler ve romanlar kaleme alamazlardı. Yer yer oryantalist ya da kolonialist yaklaşımlar sergilemişlerse de genel olarak bu yazarların yapıtları dünya çapında beğenilerek okunmaya devam etmekte ve evrensel değerler –duygular- arayışındaki insanlara yol göstermektedir. Bu yönden bakılınca, Çin'i bir yabancının gözüyle görme ve anlama çabası olarak, öykülerin önemli bir boşluğu dolduracağına inanıyorum. Başarılı olup olmadıklarını tabii ki zaman gösterecek. Zaten zamanın çarklarına dayanamazsa edebiyat olma payesine erişememişler demektir. Umarım okuyucusunu bulur, hak ettiği şekilde eleştirilir.
Modern Çin toplumunun pek çok özelliği öykülerde işlenmiş. Önemli sosyal olaylara da atıf yapıyorsun. Modern Çin toplumunu nasıl değerlendiriyorsun? Hangi sorunları veya olumlu toplumsal özellikleri teşhis ediyorsun?
Modernlik zihinde gerçekleşen bir şey, insanların hayata ve hayatın içinde yer alan değerlere bakış açısıyla ilgili. Çin çok hızlı büyüyen bir ülke ve bu büyümeyle yüz milyonlarca insan yoksulluk batağından kurtarılıp, insan onuruna yakışacak koşullara kavuşturuldu. Bunu göz ardı edemeyiz. Devasa planlardan ve muhteşem bir gelişmeden söz ediyoruz. Dolayısıyla bu boyutlarda bir dönüşüm beraberinde pek çok sorunu da getiriyor. Örneğin büyük kentlere çalışmaya gelen göçmen işçiler, sınavlarda başarılı olmak isteyen çocukların ve ailelerin çektikleri sıkıntılar, kent hayatına uyum sağlayamayan dedelerin ve ninelerin caddelerde ve kaldırımlarda köydeymiş gibi yürümeleri ve davranmaları, zenginle yoksul arasındaki genişleyen gelir uçurumu… Örnekler çoğaltılabilir ama genel düşünce aynı kalacaktır. Çin değişiyor, muazzam bir mekanizma işliyor ülkenin her yanında. Doğal olarak da bu mekanizmada yer yer aksaklıklar ya da baştan hesaplanmamış yan etkiler baş gösteriyor. Hayatı gözlemleyen birisi olarak da yazar sorumlu hissetmelidir kendisini, bu değişim sürecinde ihmal edilenlere ya da diğerlerine göre geride kalanlara söz hakkı verme konusunda. Öyle ya, bir yazar turizm şirketi değildir ki her cümlesinde içinde yaşadığı ülkeyi övsün, bu ülkenin ne kadar mükemmel bir yer olduğundan bahsetsin. Benim amacım ne yermektir ne de övmek. Amacım elimden geldiğince nesnel bakarak, sorunlara parmak basmak; sesi pek çıkmayan insanlara söz hakkı vermektir. Bunu dün Tayland'da, Türkiye'de ve Vietnam'da yapmıştım, bugün Çin'de yapıyorum, yarın gidip çalışacağım başka bir ülkede yapacağım. Benim için Çin, dünyanın herhangi bir ülkesidir. Büyüklük ve tarihsel zenginlik açısından Çin'in durumu farklılıklar gösterse de edebiyat açısından ve bireylerin yaşamlarındaki sorunları yansıtma açısından çok bir fark yok. Buradaki insanlar da âşık oluyor, nefret ediyor, yalan söylüyor, yardıma muhtaç olana yardım ediyor, utanıyor, kızıyor, ağlıyor, gülüyor, bağışta bulunuyor, cömertçe davranıyor, cimrilik yapıyor… Zaten edebiyatın görevi de en temel insanı değerlere, en ortak yanlarımıza ışık tutmak değil midir? Bunu yaparken, eğer yazar dili iyi kullanabilmiş ve insanın iç dünyasındaki çelişkileri ölçülü bir şekilde yansıtabilmişse, arka plandaki ülke arka planda kalmaya mahkûm olacaktır. Olmalıdır da zaten! Şehirler değişir, ülkeler, kıtalar, o kıtaların üzerindeki kültürler ve mimari yapılar değişir ama insanın hırsı, aşkı, bencilliği, diğerkâmlığı, şefkâti pek değişmez.
Modern Çin edebiyatını nasıl değerlendiriyorsun? Türk okur, Çin edebiyatında neler bulabilir?
Modern edebiyat deyince akla ilk gelen ad Lu Xun'dur sanırım. Öykülerinin ve denemelerinin Çin gençliği için çok değerli olduğunu düşünüyorum. Onun yanında Lao She, Mao Dun gibi yazarlar da büyük katkıda bulunmuşlardır edebiyatın modernleşmesine, çok katmanlı yapıtların okuyucularla buluşmasına. Son yıllarda pek çok genç yazar var, çağdaş Çin'in sorunlarını ele alan ve eleştiri noktasında cesur davranan. Gelişme, değişme ve modern-gelenek kutuplaşması gibi pek çok konuda Çin ile Türkiye ortak sorunlar paylaşmakta. Dolayısıyla, edebiyatlarda da bu ortak noktaların yansıması olacaktır. Mo Yan, Yu Hua gibi ünlü yazarlar Türkçe'ye çevrildiler. Her ikisini de beğenerek okuduğumu söyleyebilirim.
Yeni kitap projeleri vardır muhakkak, neler bekliyor okurları?
Konusu aşk ve cinayet olan ve yine Çanco'da geçen, yaklaşık 250 sayfalık bir roman var. Yazmayı bitirdim, son düzeltmeleri yapıyorum. Eğer bir aksilik çıkmazsa 2017 sonbaharına doğru yayımlanır. Bahar Bayramı sonrasında üzerindeki çalışmaları hızlandıracağım üç uzun öykülük bir proje daha var. Üç ayrı ülkeden üç ayrı hayvanın (Çinli bir kedi, Taylandlı bir köpek ve Vietnamlı bir fare) gözüyle anlatılan ve yine toplumsal eleştiri ve felsefi sorgulama yönünde içeriği bol olan öyküler bunlar. Yaza kadar bitirip – yarısından çoğu yazıldı zaten-, yaz tatili sırasında yayımcılara göndermeyi planlıyorum.

11 Mart 2017

Çin Mektupları 31

Çin Notları 1: Evet, çalıştığım okuldaki sınıflarda ısıtma sistemi olmadığı için derse montla, hatta bazen kaşkolla ve eldivenle giriyorum. Başta tuhaf gelmişti ama zamanla alıştım. Bazı şeyler tuhaf gelmeyecekse neden başka bir ülkeye gitsin ki insan, değil mi? Zaten benim garipsediğim bu durum Çinliler için gayet sıradan. Sorun yoksulluk ya da cimrilik değil, sorun hem Çinlilerin soğuk karşısında takındığı tavır hem de biz Türklerin (ve diğer yabancıların) rahata düşkün olmaları. Öğrencilerimin derste montla oturuyor olmalarından şikâyet ettiklerini hiç duymadım. Arada soğuktan şikâyet ederler, kalem tutan elleri üşür, avuçlarına hohlarlar :) Hemen hepsi varlıklı ailelerden gelmelerine rağmen soğuğu dert etmezler pek. Zaten bütün bir ülke montla oturuyor evinde, ofisinde, okulunda; neden ve kime şikâyet edecekler? Şimdiye kadar gittiğim evlerde de ofislerde de elbise askılığı (girişteki) olmaması, montla oturmanın kültürün bir parçası olduğunu gösteriyor. Çinliler için kış, "azıcık daha sık dişini, geçecek" türünde bir reklam arası. Bahar Bayramını ocak ayında yapmak da benzeri bir iyimserliğin göstergesi değil mi? Dur daha, şubat var, mart var... Biz "mart kapıdan baktırır..." deriz. Burada mart parkların çocuklarla ve gençlerle dolduğu ay. Erik ve kiraz ağaçlarının köpük köpük çiçekle dolup taştığı, insanların içinin umutla dolduğu aylar. Tabii bu söylediklerim Yangtze Nehri'nin güneyindeki kesimler için geçerli. Sanırım hava kirliliğiyle mücadelede ve enerjide dışa bağımlılığı önlemede önemli bir faktör merkezi ısıtma sistemlerini yasaklamak. Kuzey kısımlarda, yani daha soğuk olan eyaletlerde, merkezi ısıtma sistemleri var, evler kaloriferli, okullar alttan ısıtmalı falan. Bizim okulda ne ofis ne de sınıflar ısınır gün boyunca. Klimaları açarız çok soğuk olunca. Onlar da koca odayı yarım günde anca ısıtıyorlar. Sabah ilk gelen klimayı açsa bile oda öğlene doğru ısınıyor. Sınıflarda da benzeri bir durum yaşanabiliyor. Klimalar var ama yetersiz, ya da sık sık bozuldukları için pek verimli değiller. Sınıflarda sıcak su sebili var. Çocuklar sık sık mataralarını sıcak suyla doldurup, gün boyu su ya da çay içiyorlar. Vücudun iç ısısını dengede tutmak için fena bir yöntem değil aslında. Kömür ya da gaz yakarak vücuda ısı pompalamak yerine, sıcak suyla hallediyorlar işi. Ehh, montlar da ısının kaçmasını engelliyor. İnsanın derisi üşüse bile, vücut direncini koruyor, enerjisini ısınmaya değil de başka işlere verebiliyor. Bazı çocukların elektrikli el ısıtıcıları var.Fişi takıyorlar, içi su dolu olan dışı yünlü ve yumuşak termos ısınıyor. Sonra fişi çekiyor ve elini içine sokup, üşüyen parmaklarına can veriyor tekrar. Dışarıda kar yağarken bile -seyrek de olsa kar yağar burada- pencereleri açıp, sınıfı havalandırır birileri. Gerekçe olarak da sıcağın çocukların öğrenmesine olumsuz etkide bulunacağı gösterilir. Sıcak asıl korkulması gerekendir, bireylerin zorluklara karşı güçlü ve iradeli yetişmeleri şarttır. Belki de bu yüzden bizim okulda koridor dışarıda olur. Yani, sınıftan ya da ofisten dışarı adımınızı attığınız anda kendinizi açık havada bulursunuz. Türkiye'deki gibi "kapalı kutu" okullar yok Çanco'da. Kuzeyde nasıl bilmiyorum ama Şanghay'da, Wuxi'de ve Suzhou'da gittiğim okullar da bizimkisi gibiydi. Chengdu'daki kapalı kutu gibiydi. Tüm bu soğuğa, üşümelere ve yer yer ayyuka çıkan isyan duygularına rağmen öğrenciler pek hasta olmazlar. O kadar ki koca bir yıl geçti, benim lise ikilerden herhangi bir öğrencinin okula gelmediği bir günü anımsamıyorum. Sınıf her gün tam! Her gün, istisnasız! Kimse soğuğu bahane etmiyor ya da üşütüp yataklara düşmüyor. Bizde azıcık hava değişikliği olsun, hemen üç beş öğrenci yorgan döşek yatar. Belki de soğuğa biraz daha alışmalı, sıcağın mayıştıran yönünden uzak durmalıyız. Bilemiyorum. Soğuğu sevmeyen birisi olarak bana da zor geliyor bu teklif ama işe yaradığını görünce neden olmasın diyorum içimden... Beni öldürmeyen şey güçlendirir deyip kolaya kaçmayacağım. Düşmanı düşman yapan şey senin zihnindeki korkudur diyelim. Korkuyu yenersen, düşmanını da yenersin. (Yine bir resim ekliyorum. İlk resmi de bunu da China Radio International çalışanları (Sedat ve Türkçe adı Yavuz olan Çinli arkadaş) röportaj için geldiklerinde çekmişlerdi. Onlara da bu güzel resimler için ayriyeten teşekkür ediyorum.)
Lise 2'lerle Calculus dersi. 
Çin Notları 002: Çinliler dinsiz ve ateist midir? Sıklıkla sorulan bir sorudur bu. Kısa yanıt: Ateisttirler ama dinsiz değildirler. Bunu söylerken ateizmi bir din olarak algıladığım sanılmasın. Hayır, ateizmi bir din olarak görmüyorum ama buna rağmen insanların ateist ve dindar olabileceklerini söylüyorum. Uzun yanıta geçmeden önce din kavramını “efradını cami ağyarını mani” bir şekilde tanımlayalım. Din, bireye yaşama oryantasyonu veren, hayata dışarıdan anlam enjekte eden ve bir çeşit kurtuluş müjdesi vererek bu dünyadan sonrası için bireyi çalışıp çabalamaya (ibadet, dua, iyilik, bağış vb) yönlendiren inançlar bütünüdür. Dinin tanımında Tanrı yoktur. Zaten olsaydı Budizm’i dinden saymamamız gerekirdi. Tanrısız dinlerin en güzel örnekleri Budizm, Konfüçyüsçülük, Taoculuk, Şintoizm gibi Asya dinleridir. Bunların içinde Konfüçyüsçülük ayrı bir yer tutar çünkü Konfüçyüsçülük’te bireyin iyi bir kul ya da insan olması değil, iyi bir vatandaş olması beklenir. Yani devlete itaat, otoriteye boyun eğme her şeyden önce gelir. Anne babaya saygı da zaten aynı itaat duygusunun bir tezahürüdür. Çin’de insanlar kendilerini ya dinsiz (Konfüçyüsçü) ya da Budist / Taoist olarak tanımlar. Müslümanlar ve Hristiyanlar tabii ki var ama onlar hem azınlık olmaları nedeniyle hem de bu dinlerin uzak diyarlarda doğup Çin’e sonradan ithal edilmeleri nedeniyle Çinli deyince bu dinlerin mensupları akla gelmez. Konfüçyüsçülük katı bir disiplin dinidir. Anne-babaya itaat en büyük ibadettir. Aile her şeydir ve birey ailenin onuru için çok çalışmalıdır. İnsan doğası gereği vahşi ve barbardır. Ancak eğitimle “vatandaş” makamına erişebilir. Bu yüzden eğitim, Çin’de ciddiye alınan en önemli iştir (Ayrı bir notun konusu bu). Peki, Konfüçyüsçülük’ü din yapan öğe nedir? Aslına bakılırsa onu din yapan öğelerin Konfüçyüs’ten gelmediğini söyleyebiliriz. Ya öncesinde var olan ya da sonrasında ithal edilen inançlarla karışmıştır Konfüçyüsçülük ve uzun erimde harmanlanmış, toplumu şekillendiren büyük bir projeye dönüşmüştür. Bunlardan en temeli ruhun varlığı ve ölümsüzlüğüdür. Bu noktada “anatman” doktrinine sahip olan Budizm’den ayrılır ama bu konuya şimdilik girmeyelim. Yani, insanın bedeninin haricinde bir ruhu vardır ve bu ruh insan ölse bile yaşamına devam etmektedir. Bu inancı anne-babaya sorgusuz itaatle birleştirince ortaya, anne-babanın ruhlarının sonsuza kadar huzura kavuşması için çalışması gereken bireyler elde ederiz. Bir Çinli, anne-babasının mirasını sürdürmek, onların ruhlarını utandırmamak ve onları kendi eylemleriyle gururlandırmak için yaşar; iyilik yapar, para kazanır (para kazanmak da iyiliktir), çocuklarını da yine aynı düşünceyle itaatkâr bireyler olarak yetiştirir. Bu yönüyle Konfüçyüsçü bireyin herhangi bir Müslüman’dan ya da Hristiyan’dan daha az tutucu olmayacağını iddia edebiliriz. Şanghay ve Pekin gibi büyük kentlerin dışındaki yerlerde muhafazakâr bir toplum yapısını görürüz. İnsanlar kendileri için belirlenmiş bir hayatı sırf üzerlerinde güzel durduğu için yaşarlar ve toplumsal düzenin korunması her şeyin öncesinde gelir. Buna rağmen Konfüçyüsçülük Çinliler için bile bir din değildir. Bu yüzden pek çok Çinli Konfüçyüsçü yaşam tarzını devam ettirirken bir yandan da Budist ya da Taoist olabilir. Bu dinlerin bir arada yaşanıyor olmasında bir Çinli için herhangi bir mahzur yoktur. Din, yaşama hizmet etmek için, insanı mutlu etmek için, bireye huzur vermek için vardır. Bir insan Budist tapınağında tütsü yakıp dilek dilemek ve Konfüçyüsçü tapınakta atalarına saygılarını sunmak istiyorsa ve bunu yapmaktan huzur duyuyorsa onu kim engelleyebilir? Dini yaymak, kendi dinleri dışındakileri cehennemle tehdit etmek gibi bir dertleri olmadığı için de tütsüler eşliğinde yapılan dilekler genelde akıllı / ahlaklı bir çocuk, iyi bir iş / eş, güzel bir ev / araba, az zamanda çok para gibi dünyevi yararlardan ibaret olur. 

Yaşadığım kent olan Changzhou'nun merkezindeki Tianning Tapınağı'nın kapılarından birisi.
Çin Notları 003: Sabahları okulun bahçesine girince gözüme çarpan ilk manzara ellerinde uzun saplı süpürgelerle ve faraşlarla yaprakları temizleyen öğrenciler olur. Yerde tek bir yaprak bırakmamak için deli gibi tararlar koca alanı. Yaz kış değişmeyen bir resimdir bu. Sadece yaprakları değil tabii ki, bahçede ne varsa süpürürler. Okulun temizliğinden sorumlu hademeler var ama sanırım yeterli değiller. Okul çok büyük, yaklaşık üç bin öğrencisi var. Yemekhanesi bile üç katlı ve yetmediği için lise sonlar on beş dakika önce gidiyorlar yemeğe. Çocuklar çöp kutularını yerlerden topladıkları gübürle dolduruyorlar, hademeler de çöp kutularını toplayıp götürüyorlar. Gerçi istihdam konusunda devlet çok güzel iş çıkarıyor Çin’de. Belki de konu hademelerin yetip yetmemesi değil, öğrencilere sorumluluk yüklemek ve onları bu şekilde geleceğe hazırlamaktır. Öğrenciler sadece bahçeden sorumlu değiller. Sınıflardan ve sınıfların çevresinden de sorumlular. Temizlik bezleriyle, süpürgeyle, faraşla; düzenli olarak silip süpürüyorlar her yeri. Öğrencilerin kendi öğrenim alanlarının temizliğinden sorumlu olmaları güzel bir şey ama ufak bir dezavantajı var. Seçmeli derslerin yapıldığı sınıflar kimseye ait olmadıkları için öğrenciler bu sınıfları “dingonun ahırı” gibi kullanmayı tercih ediyorlar. Kendi sınıflarında yedikleri bisküvinin paketini kalkıp çöpe atıyorsa, seçmeli ders aldığı sınıfta aynı paketi sırasının altında bırakıyor. Olan da benim gibi lise sonlara İstatistik ve Sayısal Analiz öğreten öğretmenlere oluyor. Benim sınıflar hem soğuk olur –çünkü bütün gün içinde kimse olmaz- hem de pis. Bazen ben çocukları gaza getirip sınıfı temizletirim ama isteksiz olurlar. Zaten kendi sınıflarından sorumlular, neden ek iş yapsınlar? Hayır, onlara temizlik konusunda ahkâm kesiyorum ama ya ben, hatta biz! Yani tüm yabancı öğretmenler! Bizim odamıza da hademeler girmez. Sadece sebilin suyunu değiştirmeye gelen yaşlı amca girer haftada bir ya da iki kere, o da ofiste en fazla yirmi saniye kalır. Bu yıl okuldaki dördüncü yılım, bu amcanın tek kelime ettiğini duymadım. Kapıdan girer, sessizce suyu bırakır ve tek kelime etmeden çıkar. Bu amcanın dışındaki hademelerin ofisimize –öğretmenler odası da denilebilir- girmemesinin nedenini sormuştum bir ara. Güvenlik nedeniyle demişlerdi. Hırsızlıktan korkuyorlar sanırım. Ya da okula ait belgelerin –sınav kâğıtları, çözümlü ders kitapları vb- öğrencilerin eline geçmesinden çekiniyorlar. Öyle ya da böyle, öğretmenler odasına hademe giremez. Dolayısıyla bizim çöp sepetleri tepeleme dolana kadar boşaltılmaz, yerler ancak toz parçaları bir araya gelip bulutsu kütleler halinde bize kafa tutmaya başladıklarında süpürülür, sebilin önündeki su kabında biriken suda yeşil mavi mantarlar bitene kadar o kap temizlenmez, mikrodalga fırının ve buzdolabının içine bakanlar son iki üç yıl boyunca yenmiş olan tüm yemeklerin izlerini bulabilir, fotokopi makinesinin etrafı da atık kâğıt fabrikası gibidir. Silme zaten hiç yok! Arada kazara çay, kahve falan dökülürse masaya, o bahaneyle tüm masa elden geçirilir. İşte o kadar! Gerçi bazı arkadaşlar temizlik konusunda hassaslar. Ben değilim. Dağınık olmayınca çalışamıyorum. Daha doğrusu çalışmaya başlayınca kısa sürede dağılıyorum. Toparlama zahmetine girmediğim için de entropi gittikçe artıyor ve bir süre sonra süreksiz bir Markov Zincirini takip ederek kendi dengesini (Terminal State) buluyor. :

Sabah temizliği yapan öğrenciler. 
Çin Notları 004: Çin'e ilk geldiğim zamanlarda beni oldukça şaşırtan ilginçliklerden birisi de havai fişeklerin ve çatapatların sabahın tazeliğinin ortasına birer ses bombası gibi düşmeleri olmuştu. Günün "en yumuşak karnı" denilebilecek sabah vakti kokofonik bir ses fırtınasının içinde kör bir testereye dönüşüyor ister istemez. Önceleri, "herhalde birileri şikâyet eder, birazdan bu gürültü diner." diye düşünmüştüm ama zaman geçtikçe ve beklenen kurtarıcıdan umudumu kestikçe alışmak zorunda kaldım. Hem zaten sadece sabahları yapılmıyor ki! Öğlenleyin, akşamları, gece yarısında... Zaman neye göre ayarlanıyor, seçilen zamanla şölenin gerekçesi arasında bir ilişki var mı bilemiyorum. Birkaç kişiye sordum ama tatmin edici bir yanıt alamadım. Artık duymuyorum bile bu sesleri, sadece kedilerin her seferinde ilk defa duyuyorlarmış gibi verdikleri tepkilere gülüyorum, o kadar. Alıştıkça da anladım bunun kültürel bir zenginlik olduğunu ve şikâyetten ziyade saygı ve anlayış gerektirdiğini. Öyle ya, İstanbul'a gelen bir Çinli sabah ezanından şikâyet edebilir mi? "Uyumak istiyorum kesin şu sesi" diyebilir mi? Diyemez. Çinliler bin yıldan uzun bir süredir kötü ruhları ve talihsizlikleri kovmak için havai fişek ve çatapat patlatıyorlar. İrrasyonel bir gerekçesi olsa da bu irrasyonelliğin getirdiği pek çok sosyal işlev var. Zaten sosyal bir yarar olmasaydı bu kadar zamandır hayatta kalamazdı. Genelde yeni bir iş yeri açıldığında, düğünlerde, çocuk doğduğunda ya da benzeri önemli bir olay olduğunda yapılıyor bu ses şöleni. Etraftaki insanların dikkatini çekmek ve haberi yaymak için güzel bir yöntem ama arkasında bıraktığı yanık kokusu ve duman büyük kentlerde sorun olmaya başladı bile. Bazı belediyeler, önümüzdeki yıllarda, vatandaşların havai fişek ve çatapat patlatma özgürlüklerinde kısıtlamaya gidecek gibi. Sadece hava ve gürültü kirliliği olsa neyse, çatapatların patlatılıp havai fişeklerin göğe gönderildiği noktayı da olduğu gibi bırakıp gidiyorlar genelde. Ne de olsa bir temizlikçi gelir, temizler diye düşünüyorlar maalesef. Aşırı istihdamın insanlarda meydana getirdiği rahatlık ve vurdumduymazlık diyorum ben buna. Bazen öğrencilerde bile gözlemliyorum. Aşağıdaki fotoğrafı bu sabah çektim. Daha güneş doğmamıştı, başladılar çat çat pat pat sesleriyle siteyi inletmeye. Yaklaşık bir saat sonra sitenin kapısından çıkarken de bu manzarayla karşılaştım.

Sabah böyleydi. Akşam eve döndüğümde temizlenmişti. 
----


Birkaç fotoğraf da çalıştığım okuldan. Geçenlerde hava çok güzel açtı, gökyüzü masmavi oldu. Seyrek rastlanılan bir görüntüydü bu bizim için. Bu yüzden fotoğrafı çekmeden duramadım.

Okulun girişi. Sağdaki ilk binada bizim ofisimiz bulunuyor. 

Toplantılar ve gösteriler için kullanılan bina. 

Okuldan görülen Tianning Pagodası manzarası. 

08 Mart 2017

GÖĞÜN ALTINDA BİR DÜNYA



Emre Demir’in “Göğün Altında Bir Dünya: Çin’de 5 Yıl, 10 Kent” adını taşıyan anlatı kitabı birkaç ay önce Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, adından da anlaşılacağı üzere, yazarın Çin’de yaşarken özümsediği kültürü, tarihi ve edebiyatı anlatıyor. Demir’in kitabı yazmaktaki amacı turist rehberleri için kaynak üretmek ya da Çin’in güzelliklerini övmek değil. Şöyle özetliyor Demir, kitabı yazarken kendisine yaverlik eden düşünceleri:
Çin çalışan, Çin’le ilgilenen, Çin hakkında yazan pek çoklarından farklı olarak, ben bu ülkeye “kariyer” amaçlı gelmedim. Çin deneyimimi bir kariyere dönüştürüp “Çin uzmanı” olmaya çalışmadım. Bu metin bir master tezi değil, araştırma inceleme metni de değil; orada bulunmanın ve her geçen gün onlardan biri olmanın hikâyesi. (s 13)
Okuduklarından, gözlemlediklerinden ve en çok da deneyimlediklerinden yola çıkarak kafasının içinde kurduğu Çin’i, kentlerin fiziksel yapısını ve bu kentlerin ruhlarını var eden tarihlerini sıçrama taşı yapıp, ayrıntılarıyla anlatıyor bize. Bunu yaparken, kimi zaman bir şairin yaşamöyküsünün izini sürüyor, kimi zaman da çay gibi, panda gibi, kungfu gibi; kültürün ayrılmaz bir parçası olmuş temel bir öğenin üzerinden yola çıkarak okuyucuyu renkli ve heyecanlı bir serüvene sürüklüyor.
Demir’in Çin’i, kentlerden, bu kentlerde yaşayan halklardan, bu halkların binlerce yıldır sürdürdükleri yaşamların evrimleşme ve başkalaşma sürecinden ibaret. Yazdıklarından çıkarılan en birinci ders, bir ülkenin insanlarını sevmek için onların kültürlerini anlamanın bir zorunluluk olduğu. Bunu yaparken yazar, metni bir yandan tarihsel gerçeklere ve kişisel gözlemlere dayandırırken bir yandan da anlatının akıcılığıyla ve dilin kıvraklığıyla, bizleri birbirinden efsunlu hikâyelerin içine sokuyor. Çin’in binlerce yıllık tarihini kentlerin tarihleri üzerinden okurken, efsanelerle gerçekliğin birbirinin içine girdiğini görüyor; alacakaranlıkta içine düştüğümüz yüksek duvarlı bir labirentin ortasında, çıkmayı arzu etmeksizin eğlenmeye devam ediyoruz. Dildeki şiirsellik, üsluptaki ustalık ve anlatıdaki akıcılık; kitabı elinizden bırakmadan okumanız için gereken başlıca nedenlerden sadece birkaçı.
Demir’in on kenti, kadim Çin tarihinin ilk izlerinin bulunduğu, Sarı Nehir kıyılarındaki Zhengzhou’yla başlıyor. Sarı İmparator’u, onun halkı için yaptıklarını, Çin kültürünün yapıtaşlarından birisi olan atalara saygı ritüellerinin bireylerin kişisel yaşamındaki rolünü, Tanrı’ya inanmasa da bir insanın dindar olabileceğini bu satırlarda okuyoruz.  “Çin’de ataya saygı kültünün sosyal işlevini iyi okumak gerekir. Ataya saygı, ihtiyacı olan sonsuzluk hissini veriyor insana ve bu işleviyle dinin yerini alıyor.” diyor yazar bir Çinli’yi Çinli yapan en önemli özelliklerden birisini izah ederken.
Sonrasında rotamızı Xian’a, Tang Hanedanı’nın ekonomik ve sosyal başkentine çeviriyoruz. İslam’ın Çin’e varışına, Xian’ın, dünyanın her bir yerinden –Avrupa’dan, İran’dan, Arabistan’dan, Kuzey Afrika’dan…-  gelen misafirleriyle kozmopolit bir kente dönüşmesine tanık oluyoruz. Yer yer dönemin Çinli şairleri eşlik ediyor tarih turumuza, yer yer de Calvino gibi, Tanpınar gibi, Nâzım Hikmet ve Walter Benjamin gibi tanıdık adlar…  Yasak Kent’le Pekin’i, Batı Gölü’yle ve kente valilik yapmış hüzünlü şairlerle Hangzhou’yu tanıyoruz. Nanjing’e varışımızla kararan bulutlar kitabın sayfalarına da sirayet ediyor ister istemez. Japon askerlerin canice işledikleri cinayetler bizleri bir kere daha insanlığımızdan utandırıyor. Onların barbarlıkları karşısında, nasıl olup da, toplum tarafından en alt tabakada görülen hayat kadınlarının çocuk yaştaki genç kızlar için kendi canlarını feda ettiklerini okuyoruz. Şanghay’ı Fransız etkisinde kalmış mimarisiyle, Chengdu’yu pandaları ve acılı yemekleriyle, Kaşgar’ı Pekin’e gelin gönderilen İparhan’ın yaşamöyküsüyle, Akçi’yi Yusuf Mamay’ın okuduğu Manas Destanı’yla öğreniyor; bu yörelerin insanlarına ve kültürlerine karşı içsel bir yakınlık hissediyoruz. Bu öyle bir yakınlık ki kitap bittiğinde Çin’in binlerce yıllık tatları, kokuları, sesleri sizin ruhunuzun da birer parçası haline gelmiş oluyorlar.
“Göğün Altında Bir Dünya: Çin’de 5 Yıl, 10 Kent”, Çin’i tarihi ve kültürüyle birlikte, içeriden bir bakışın diliyle anlamak isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat sunuyor okuyucusuna. Ayrıca; özlemek, kalmak, gitmek, dönememek, sevmek, sevememek gibi, insan oluşumuzun temel eylemleri ve eylemsizlikleri üzerine, tınısı uzun süre aklınızdan çıkmayacak hayati öneme sahip sorular soruyor. Kitaptan bir cümleyle bitireyim:
Bazı kentler vardır, seversiniz, ancak ayrılırken burukluk olmaz. Zira artık ev de özlenmeye başlanmıştır. Bazı kentler vardır, seversiniz, hep ötelenmeye çalışılan ayrılık vakti gelip çattığında, o kentte daha fazla kalabilmeyi veya bir vesileyle bir daha o kente nasıl geleceğinizi değil, sizi oraya bağlayan esasın ne olduğunu anlamaya çalışırsınız. Bana bu kentte ne oldu? Her kentin çıkışında, bu soru sorulmalıdır. (s 142)
Ali Rıza Arıcan – edebiyathaber.net (7 Mart 2017)
Kaynak: http://www.edebiyathaber.net/kentler-uzerinden-bir-kultur-okumasi-gogun-altinda-bir-dunya-ali-riza-arican/



07 Mart 2017

Çin'den Puslu Öyküler

Çin’den puslu öyküler
02.03.2017 00:29 BİRGÜN KİTAP
Ali Rıza Arıcan, modern zamanlar denilen bu çağın, dünyanın her yerinde benzer sorun ve dayatmalara maruz bıraktığı bireyin tanıdık bunaltısını, kaçıp kurtulma arzusunu, sığınaklarını anlatıyor. Arıcan gerçek bir dünya vatandaşı olduğunu yazdıklarıyla da kanıtlıyor. 

ŞİRVAN ERCİYES


Ali Rıza Arıcan, 1977 İstanbul doğumlu bir yazar. Boğaziçi Üniversitesi Matematik Öğretmenliği Bölümünden mezun olduktan sonra Tayland’da başladığı öğretmenliğe Vietnam’da devam etmiş, şimdilerde ise Çin’in Ciangsu (Jiangsu) eyaletine bağlı Çanco (Changzhou) kentinde yaşamını sürdürüyor. Yazarın, Pasifik Öyküleri, Motosiklet Üzerinde Aşk, The Bicycle adlı kitapları daha önceden okurla buluşmuş. Arıcan, yeni öykülerini, Puslu Kentin Mavisi adını verdiği eserde toplamış. 2014 yılında Arkitera’nın düzenlediği yarışmada birincilik ödülünü kazanan Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam öyküsü de bu kitapta yer alıyor.

                          


Yazarın, Doğu Asya’nın farklı ülkelerinde yıllardan beri yaşadığını öğrenmek elbette ilgi çekici. Japonya, Çin ya da Vietnam çoğumuz için varlığından haberdar olduğumuz ama uzaklığından dolayı gitmeyi hayal dahi edemediğimiz diyarlardır. Öyle ki biraz Kaf Dağı gibidir, masalsı ve gizemli. Ali Rıza Arıcan’ı ilginç kılan tek yanı Doğu Asya’da yıllardır yaşıyor oluşu değil elbette, dile gösterdiği özen, emek ve detayları yakalamaktaki ustalığı da dikkate değer.

Arıcan, geçmişle bugün arasında bağlar kurarak, yer yer eleştirel bakış açısıyla, ilginç gözlemlerle, ince mizahla ve gizli kederle can veriyor öykülerine. Çin’de yaşayan bir yabancının başına gelen ilginçlikler üzerinden ilerleyen öykülerden oluşan bir kitap okumaya başladığını sananlar daha ilk öyküde yanıldığını anlayacaktır. Yazar, yaşama herhangi bir Çinli gibi bakmayı deneyerek, insan olmanın ortak dili üzerinden inşa etmiş öykülerini. Modern zamanlar denilen bu çağın, dünyanın her yerinde benzer sorun ve dayatmalara maruz bıraktığı bireyin tanıdık bunaltısını, kaçıp kurtulma arzusunu, sığınaklarını anlatıyor Puslu Kentin Mavisi. Gerçek bir dünya vatandaşı olduğunu yazdıklarıyla da kanıtlıyor Arıcan.

On sayfa ile kırk dokuz sayfa arasında değişen sekiz öykünün yer aldığı Puslu Kentin Mavi’sinin kahramanlarından yalnızca biri kötücül duygulara teslim oluyor. Bir Seri Katilin Doğuşu adlı öyküde Dostoyevski kahramanlarını anımsatan bir karakter çıkıyor karşımıza. Kurallara saygılı yaşayan, herkesin dost canlısı ve yardımsever olarak niteleyebileceği bir mühendisin, giriştiği iç hesaplaşma sonucunda seri katile dönüşümü ve kahramanın, kendini haklı çıkarma / vicdanını devre dışı bırakma gayreti, duygusal değişimleri ve öfkesi, cinayetlerin itiraf edildiği bölümler, okurun zihninden kolayca silinmeyecek bir ustalıkla kurgulanmış.

Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam öyküsünde tesadüfen gittiği akraba evinde, yağmur nedeniyle mahsur kalan bir gencin öyküsü çıkıyor karşımıza. Yağmur hiç dinmiyor ve mahsur kalma hali gittikçe bir kabule ve alışkanlığa dönüşüyor. “ Geride bıraktığı hayatı aklına getirmediği günlerden dolayı yetişkince bir gurur duyardı içinde, bir şeyleri geride bırakabiliyor olmanın getirdiği haklı bir özgüven belirirdi göğsünün ortasında.” (syf.64) diyor genç adam. Gitmek ve dönememek üzerine metaforik bir öykü olarak okunabilir.

Çanco Kanatlarımın Altında, kitaptaki en uzun, en sürükleyici ve en gerçekçi öykü. Apartman temizleyerek para kazanmaya çalışan iki kadın işçinin hayatlarına, koşullarına, beklentilerine ortak olurken sıçan kabilesi ile de tanışıyoruz. Çin’de, bodrum katlarında, penceresiz, küflü, kötü kokulu, daracık odalarda yaşayanlara ve yaşadıkları bu mekanlara sıçan kabilesi (shǔ zú) adı veriliyormuş. Büyük kentlere iş bulmak için gelen, az paraya çok çalışan, insanlık dışı koşullara boyun eğmek zorunda bırakılan bu insanlar, sömürünün tüm dünyada benzer olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Sıçan kabilesinden Wang, koşullarını sorgulama gereği duymadan çalışmaktadır. Köyünde bıraktığı çocuğuna para yollamak dışında bir hayali yoktur. Li ise yeni evli, genç bir kadındır, daha iyi bir hayata kavuşmak, sınıf atlamak gibi hayalleri vardır. Bu hayallere kavuşmak için bir adım atarak, kendisine ve Wang’a ek iş bulur. Çin’de yaygın olarak kullanılan bir sosyal medya sitesinde paylaşılan fotoğraflara bakacak ve kategorilere ayırarak, silecek ya da hesapları kapatacaklardır. Wang’ın hiç bilmediği görmediği farklı bir Çin çıkar karşısına, mutlu ve güzel insanlar, yenilen yemekler, yapılan alışverişler, gezilen yerler, pornografik görüntüler. Wang’ın apartman temizleyerek geçen yıllarında hiç tanık olmadığı bu dünyada herkes sağlıklı, mutlu ve zengindir. Işıltıyla sunulmuş bu görüntüler ne kadar gerçeği yansıtır, ne kadar yanıltır? Onların yaşadığı hayatsa Wang’ın yaşadığı nedir gibi soruların etrafında döne dolana okunacak bir öykü.

Puslu Kentin Mavisi, “Uzak Asya” dediğimiz diyarın, aslında o kadar da uzak olmadığını duyumsatırken yalnızlıktan, aşksızlıktan, haksızlıktan, baskıdan, sansürden bunalan insanların konuştuğu evrensel dille sarmalıyor okura. Satır aralarında Çin’de kendinden büyüklere abla ya da amca diye hitap edildiğini, ailenin çok değerli olduğunu, gençlerin bir an önce evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya teşvik edildiğini, artık tek çocuk kuralının kalktığını ve isteyen tüm ailelerin iki çocuk yapabileceğini öğrenmek de ilgi çekici.

Marco Polo’yu unutulmaz kılan Çine’e giden ilk yabancı olması değil, Çin’de gördüklerini anlattığı bir kitap yazmasıydı. Ali Rıza Arıcan’da Çin’e giden ilk Türk değil elbette, hatta Çin’le ilgili yazan ilk Türk de değil. Ama Çinlilerin gözünden yaşama bakarak, onların mutluluklarını, sevinçlerini, kederlerini, umutlarını ya da kırgınlıklarını Türkçe olarak anlatan ilk yazar, işte bu yanıyla benzersiz.

Ancak Puslu Kentin Mavisi, daha çok, akıcı bir anlatıyı, güçlü bir dili, sezgiyi ve zekâyı barındıran öykülerden oluştuğu için okunmayı hak ediyor.