Bu Blogda Ara

Tanrı kanıtlamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tanrı kanıtlamaları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2014

T. B'ye Mektup 5 (Son) - Ahlâk ve Estetik Kanıtı

Tanrı kanıtlamaları içinde diğerlerine göre pek sık olmasa da sosyolojik ve antropolojik tartışmalarda sıklıkla öne çıkan bir tanesi de ahlâk kanıtıdır. Bu kanıta göre insan ahlâklı olmak için değişmeyen bir referans noktasına muhtaçtır. Mutlak iyiyi ve doğruyu ona telkin edecek bir yol gösterici olmadan toplumsal varlığını devam ettiremez, iyi olamaz, iyilik yapmak için bir gerekçeye sahip olamaz. Demek ki mutlak iyiyi ve mutlak doğruyu temsil eden bir Tanrı vardır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ahlâk kanıtının ahlâkın kaynağını değil, Tanrı’nın varlığını kanıtlama amacı güdüyor olmasıdır. Aynı düşünce silsilesini tersinden yürütürsek, yani Tanrı vardır öncülünden başlayıp Tanrı’nın mutlak iyi olması gerektiği sonucuna ulaşabiliriz. Böylece de ahlâkın kaynağının Tanrısal bilgi olduğu sonucuna varırız.

Bu kanıtın en büyük sorunu baştan sona sorunlu olmasıdır. Daha önce incelediğim iki kanıtta nesnel bir takım öncüllere dayandırılan sonuç önermelerine yaptığım itirazları yazmıştım. Bu kanıtta öncülün kendisi de yanlış olduğu için kanıt baştan sona sorunludur. Önce mantıksal bir silsile olarak çıkarımı görelim.
1.       İnsan iyi olmak için mutlak bir iyiye muhtaçtır.

2.       İnsan iyi olmak zorundadır ya da içinde iyi olmak için yanan bir kıvılcımla yaşar.
3.       O halde içimize bu mutlak iyi düşüncesini koyan mutlak iyi bir Tanrı vardır.

Şimdi de itirazlar:

Birinci İtiraz: Ontolojik olarak Tanrı mı yoksa İyi mi önce gelir?

Bu çok önemli bir itirazdır çünkü birazdan da göreceğimiz üzere bu soruya verilebilecek iki yanıt da bizi kaçınılmaz bir çelişkiye götürmektedir.

Birinci Yanıt: Tanrı, İyi’den önce gelir ve dolayısıyla Tanrı İyi’yi yaratmıştır: Eğer bu yanıtı kabul edersek iyi düşüncesinin Tanrı’nın herhangi dayanak noktasına gerek duymadan, rastgele var edildiği sonucuna ulaşırız. Çünkü eğer ontolojik olarak Tanrı önceyse, bu, Tanrı’nın eylemlerini ve söylemlerini bağlayan bir iyilik sınırlaması yoktur demektir. Bu da “Karşıdan karşıya geçen yaşlı amcaya yardım etmek iyidir” demekle “İyidir çünkü onu Tanrı öyle istemiştir” demekle aynı şeydir. Bu durumda eğer Tanrı “Öldürmek iyidir.” demiş olsaydı, Tanrı böyle dediği için öldürme eylemini iyi olarak kabul edecektik.  Bu ise iyilik kavramının içini boşaltmaktan başka bir şey değildir. Bu çelişkiden kurtulmak için şu söylenebilir. “İyi ama Tanrı mutlak aklıyla iyiyi ve kötüyü bildiği için asla kötüyü emretmeyecektir.” Böyle bir kaçış bizi ikinci seçeneğin kollarına bırakır.

İkinci Yanıt: İyi, Tanrı’dan önce gelir ve Tanrı iyidir:  Bu yanıtı kabul ettiğimiz anda başka bir çelişkinin içinde buluruz kendimizi. Eğer ontolojik olarak İyi önceyse, Tanrı’nın, söylemlerini ve eylemlerini, kendisinden önce var olan İyi kavramının sınırlarına göre seçmesi gerekirdi. Bu ise Tanrı’nın her şeye gücü yeten ve kimseye hesap vermeyen kimliğiyle çelişmektedir. Karşımızda, İyi’nin kurallarına uymak zorunda kalmış, eli kolu bağlı bir Tanrı resmi vardır ki bu baştan sonra İbrahimi dinlerin önerdiği Tanrı anlayışına terstir. Tanrı iyidir demek Tanrı’yı kendi tanımıyla çatıştırmaktır.

Tanrı iyiyse eğer iyi olmak için referans aldığı İyi kavramını kim yarattı diye sorabiliriz. Eğer bu iyi kavramı Tanrı’dan bağımsız olarak varsa zaten vermiş olduğumuz yanıtın yanlış olduğu sonucuna varırız. Yok eğer İyi kavramını Tanrı yarattıysa birinci çelişkiye dönmüş oluruz. Kısacası her halükârda Tanrı ile İyi arasında mutlak gücü garanti altına alan bir bağ kurulamamaktadır.

İkinci İtiraz: İnsan iyi olmak için mutlak iyiye muhtaç mıdır?

James Rachel, “The Elements of Moral Philosophy” başlıklı kitabının on dokuzuncu sayfasında ahlâkı şu şekilde tanımlamış: Minimalist bir tanım verecek olursak, ahlâk, bir insanın herhangi bir eylemi gerçekleştirirken aklını kullanıp, kişinin hem kendisinin hem de eylemden etkilenecek olan diğerlerinin çıkarlarını eşit şekilde gözeterek, eylemi gerçekleştirmesini sağlayan kurallar bütünüdür.

Bu tanımda eşit derece ifadesinin altını çizdim çünkü işin en zor kısmı bu eşitliği sağlamakta. Şöyle bir örnek verelim. Bir kamyonun frenleri patlamış ve yokuş aşağıya iniyor. Önünde bir panayır var ve panayırda on kişilik bir grup alışveriş yapıyor. Şoför panayıra girmek istemiyorsa direksiyonu sağa kırmak zorunda kalacak ama bu durumda da kaldırımda bekleyen bir adamı ezecek. Böyle bir durumda şoförün ne yapması gerekir? Panayıra dalıp on kişiyi öldürmemek için yol kenarında duran bir kişiyi öldürecek. Bir kişiyi öldürmek on kişiyi öldürmekten daha iyidir diyorsak yukarıdaki tanımdaki eşitlik ilkesini çiğnemiş oluruz.  

Benzer bir çelişki dilenciye para verme konusunda da çıkar karşımıza. Dilenciye para vermek iyi midir ya da dilenciyi görmezden gelmek kötü müdür? “Dilenciye para vermek iyidir çünkü yardıma muhtaç birisine yardım etmek evrensel anlamda iyidir.” diyebiliriz. Ya da “Dilenciye para vererek aslında iyilik yapmıyorsun, onun dilenci olarak kalmasını sağlıyorsun.” da diyebiliriz. Ya da “Aslında dilenciye para vererek dilenciye değil kendine iyilik yapmış oluyorsun çünkü sırf kalbindeki suçluluk duygusunu bastırmak için yardım ediyorsun dilenciye.” de denilebilir. Ya da “Her insan istediğini yapmakta özgürdür ve insanlar genelde kendilerini mutlu eden eylemleri gerçekleştirirler. Sen kendini mutlu etmek için dilenciye para veriyorsan bunun neresi iyiliktir.” denilebilir. Kısacası onlarca farklı açıdan yaklaşabiliriz dilenciye para verme sorununa.

Çalıştığım okulda Yeni Zelanda’lı bir arkadaş var, kadın öğlen yemeği arasında dışarı çıktığı her gün alt geçitin merdivenlerinde bekleyen dilencilere para verir. Bunu büyük bir içtenlikle yapar, onlara selam verir, gülümser, “Bugün nasılsın, iyi misin?” diye sorar. Bozukluğu yoksa 10 Yuan verir (yaklaşık 4 TL), bazen elindeki yemeği paylaşır. Şimdi böylesi bir samimiyetle davranan bir insana “Sen bunu suçluluk duygusundan kurtulmak için yapıyorsun. Aslında sen de bencilin tekisin. Sırf daha iyi hissetmek için, gösteriş için dilencilere iyi davranıyorsun.” diyebilir miyiz? Bence diyemeyiz. Sonuçta dilencinin karnı doymaktadır, kucağındaki çocuğunun boğazından sıcak çorba geçecektir. Bütün bunları görmezden gelip, dilenciye yardım eden insanı bencillikle suçlayarak nereye varırız? Bana göre lafazanlık dışında hiçbir yere! Yalnız burada benim ne düşündüğümün pek bir önemi yok çünkü büyük bir olasılıkla dilencilere para veren birisi olduğum için ve kendi davranışımı haklı çıkarmak için böyle düşünüyorum. Buradaki asıl sorun, dilenciye para vermek gibi basit bir gündelik bir eylemin bile ahlâki açıdan tek bir çıkış noktasının olmamasıdır.

Ahlâk felsefesi kitapları bu tür örneklerle doludur ve aynı soruya verilen onlarca farklı yanıt vardır. Kimisi psikolojik egoizm prensiplerine dayanarak yanıt verir, kimisi utilitarianist prensiplere göre, kimisi Kant’ın evrensel imperatiflerine göre. İstediğin prensibe dayanarak yanıt ver, sonuç değişmeyecektir. Bir şekilde birilerinin hakkı yenecektir, bir şekilde birileri bencil damgasını yiyecektir, diğerleri iyi kalpli diye göklere çıkarılacaktır. Gerçek hayatta bu kadar dramatik olmasa da benzer durumlarla sıklıkla karşılaşırız. Genelde bir karar verir, “Ölen öldü, kalan sağlar bizimdir” deyip yola devam ederiz. Mutlak bir doğru arayarak geçiremeyiz ömrümüzü çünkü mutlak bir doğru çoğu zaman yoktur. Pratik olmak zorundayızdır ve klişe bir söylemle ifade edecek olursak “Hayat her şeye rağmen devam etmektedir”.

Bu örneklerden şu sonuca varmak istiyorum. Hayatımızı sorunsuz bir biçimde devam ettirmemiz için mutlak iyiye ve mutlak doğruya muhtaç değilizdir. İyi ve doğru olan eylem çoğu zaman toplumlara, kimi zaman da bireylere göre değişebilen bir kavramdır. Bu görecelilik mutlak olma zorunluluğuyla açıklanamayacağına göre daha insan merkezli bir hipoteze gereksinim duyarız. İnsanın idealden uzak olması yönüyle eksik olması gibi onun ahlâki değerleri de eksiktir. Ahlâki değerler değişkendir ve coğrafi, iklimsel ve ekonomik koşullara göre şekillenir. Nasıl ki biyolojik bir evrimin sonucunda canlılar içinde bulundukları ortama uyum sağlıyorlar, ahlâk yasaları dediğimiz prensipler de aslında insanın toplumsal yaşama uyum sağlamasının bir sonucudur. Farklı toplumlarda farklı yasaların olması da bu toplumlardaki koşulların farklı olmasından dolayıdır. 

Örneğin Eskimolar, yaşlanan insanları, yerleşim merkezlerinden uzaklarda bir yerde ölüme terk ederlermiş. Düşünsenize; nineniz yaşlandı, iş yapamaz hale geldi. Bu yüzden ninenizi öldürüyorsunuz. Bizim toplumumuzda cinayet diye adlandırılabilecek bir eylemdir bu. Peki, aynı şeyi soğuk havaya, şiddetli kar fırtınalarına, tarım arazisinden yoksun hayat koşullarına karşı direnen Eskimolar için söyleyebilir miyiz? Nine, ekonomik olarak aileye ve topluma bir yarar getirmediği gibi tüketmeye devam ettiği için topluma zarar vermektedir, yeni yetişen neslin boğazındaki lokmayı çalmaktadır. Bir insan olarak zaten hayatının amacını gerçekleştirmiştir. Çocuklarını büyütmüş, genlerini yeni nesillere aktarmıştır. Bundan sonra yaşaması için çok da bir neden yoktur. İnsanın birey olarak var olamadığı Eskimo kültüründe ninenin ölüme terk edilmesi ahlâksız bir davranış olarak görülmez. Hatta tam tersine, nineyi öldürmeyip yeni doğan bebeklerin yemeğini nineyle pay yaparak ahlâksızlık yapmış oluruz.  

Kaynakların sınırlı oluşuna çözüm olarak üretilmiş bu ahlâki yasa / geleneksel töre, kaynakların bollaştığı zaman ortadan kalkacaktır ya da başka formlara bürünecektir. Değişen zamana direnemez hiçbir töre. Tabii ki değişim kolay değildir ve kurbanlar verecektir. Özellikle dünyanın gittikçe küçüldüğü günümüzde, ekonomik olarak güçlü olan toplumların zayıf olanlara yardım edebileceklerini hesaba katarsak, böylesi yasaların bir an önce ortadan kalkması için insanlık el ele verip, sorunları kökünden kazımalıdır. Örneğin namus cinayetleri, örneğin Hindistan’da ölen kocalarıyla birlikte yakılan kadınlar, örneğin din değiştirdi diye idama mahkûm edilen insanlar, örneğin Afrika'da sünnet edilip sakat bırakılan kız çocukları… Bilimin ve nesnel bilginin yaygınlaşmasıyla insanlar daha ortak bir ahlâki bütünlüğe doğru yol almaktadırlar. Dünya küçüldükçe, iletişim ağlarıyla daha bir donatıldıkça; farklar ortadan kalkacaktır.

Yukarıda ahlâk yasalarının tıpkı biyolojik evrimle gelişen canlılar gibi geliştiğini ve değiştiğini iddia etmiştim. Bunu da bir örnekle izah edeyim. Kelam kanıtında verdiğim örneğin aynısını vereceğim. Geniş bir yolda tek başınıza araba kullanıyorsanız sizi sınırlayan bir yasa yoktur. Ne zaman ki yolda başka arabalar belirir, o zaman mecburen arabanızın hızını, yönünü, şeridini diğer arabalara göre ayarlamak zorunda kalırsınız. Kendinize ve diğerlerine zarar vermemek gibi basit “hayatta kalma” prensibinden başka bir prensibiniz yoktur ama zamanla bu basit prensipten karmaşık kurallar doğar. Örneğin, şerit değiştirirken sinyal vermeniz gerektiği sonucuna varırsınız ya da yolun ortasında kafanıza göre duramayacağınızı bilirsiniz. Trafiği var eden siz ve arabanız, yarattığınız trafiğin kurallarının esiri olursunuz. Döngüsel bir süreç vardır. Süreç döngüseldir ama yerinde saymaz, bir spiral gibi düzensizden düzenliye göre entropinin tersine bir yönde ilerler. Çünkü sisteme dışarıdan enjekte edilen enerji (insan ömrü ve rasyonalitesi) uzun erimde sistemin içerisindeki entropiyi azaltır.

Buradan yola çıkarak “öldürmeyeceksin” ya da “çalmayacaksın” gibi ilkelerin kaynağına ulaşabiliriz. Öldürmeyiz çünkü öldürürsek bir başkası da bizi öldürebilir. Oysa hayatta kalma ve üreme dürtüsü hayatın en dinamik kuralıdır. Hayatta kalmak zorunda olduğumuz için öldürmeme kuralına sahibizdir, Tanrı on emire “öldürmeyeceksin” diye başladığı için değil. Aynı şekilde mülkiyetin kutsal olarak kabul gördüğü toplumumuzda çalmayız çünkü biz çalarsak ve çalmayı meşru sayarsak birilerinin bizim malımızı çalmasını engelleyemeyiz. Toplumsal barış uzun erimde bireylerin huzur içinde yaşamalarını sağlamak için vardır ve bu varlığını sürdürmesi için herkes tarafından kabul gören ahlâki prensiplere dayanmak zorundadır.

Kant’ın “Ahlak Metafiziğinin Temelleri” kitabında sözünü ettiği ve günümüzde de geçerliliğini koruyan ilkesini anımsayalım: “Öyle davranmalısın ki seçtiğin eylemin aynı zamanda evrensel bir doğru olarak kabul görmesini istiyor olmalısın.” Bu ne demektir? Eğer kırmızı ışıkta geçiyorsan, kırmızı ışıkta geçmenin evrensel bir doğru olduğunu kabul ediyorsun demektir. Yok eğer bunu kabul etmiyorsan kırmızı ışıkta geçmenin ahlâki anlamda yanlış olduğunu kabul ediyorsun demektir. Çünkü Kant’ın yukarıdaki ilkesine göre kırmızı ışıkta geçerek eyleminin evrenselliğini onaylıyorsundur. Onaylamıyorsan zaten ahlâksızsındır.  Burada Kant’ın kullandığı “evrensel” sözcüğünü çıkarıp “toplumsal sözleşme” ifadesini koyarsak daha modern bir ahlâki ilkeye ulaşmış oluruz. Öyle davranmalısın ki seçtiğin eylemin aynı zamanda toplumsal sözleşmeye uygun bir doğru olarak kabul görmesini istiyor olmalısın.

Üçüncü İtiraz: Ahlâkın kaynağı Tanrı’ysa tüm tanrıtanımazlar ahlâksız, tüm tanrıtanırlar ahlâklıdır.

Böyle bir iddianın doğru olmadığını hepimiz biliyoruz. Tarih bunun aksini kanıtlayacak örneklerle dolu. Ne Tanrı’ya inanmak bir insanı iyi yapar ne de Tanrı’ya inanmamak bir insanı kötü yapar. Tanrı’ya inanç pratik bir sorunun yanıtıdır. Hayatı düzenlemede çok ciddi bir rolü yoktur. Tanrı inancının İnsanlara belli davranışları telkin etmesi yönüyle güçlü bir motivasyon kaynağı olduğunu iddia edebiliriz. Örneğin, savaşlarda insanları cepheye göndermek için dinsel inanç eşi bulunmaz bir araçtır. Aynı şekilde bağış yapmak istemeyen bir insanı ikna etmek için cennet mükâfatını öne sürmek büyük bir olasılıkla işe yarar bir yöntemdir. Her iki durumda da ahlâklı davranışın kuramsal bir temelini savunmuş olmuyoruz aslında. Pragmatik bir araçtır din ve yeri geldiği zaman tersi yönde de kullanılabilir. Örneğin, Haçlı seferlerinde amaç doğunun kıymetli hazinelerini ele geçirmek olduğu halde Avrupalı halk cennet rüyasıyla kandırılmış ve sefere gönderilmiştir. Oysa tarihteki tüm savaşlar gibi Haçlı seferlerinin arkasında da ekonomik nedenler yatmaktadır.

İnsanlar iyi ya da kötü davrandıklarında bunun arkasında yatan nedeni inancında değil de onu bu davranışı yapmaya sürükleyen ekonomik ve toplumsal nedenlerde aramalıyız. Bir tanrıtanımaz cinayet işlediğinde bunu Tanrı’ya inanmadığı için değil, öldürdüğü kişinin parasını çalmak için yapmıştır. Aynı şeyi bir tanrıtanır da yapabilirdi. Cinayetin nedeni inançsızlık değildir; parasızlıktır, hırstır, açgözlülüktür…

Uzun uzun yazdım ama daha estetik kanıta gelemedim bile. Aslında estetik kanıtın ahlâk kanıtından pek farkı yok. İnsandaki güzellik algısının bir kaynağının olması gerektiği ve bu kaynağın Tanrı olması gerektiği üzerine kuruludur estetik kanıt. Ahlâk kanıtına getirilen tüm itirazlar estetik kanıta da getirilebilir. Sonuç olarak estetik ölçütlerimiz de tıpkı ahlâki ölçütlerimiz gibi toplumdan topluma değişen, insanın doğayla ilişkisinden kaynaklanan, evrimsel süreçle gelişen değerlerden oluşur. Örneğin kıtlığın hakim olduğu bir ülkede kilolu kadınlar güzel kabul edilirken (Yirmi otuz yıl öncesine kadar Hindistan, Türkiye, Çin), yiyecek sorunu olmayan bir ülkede zayıf kadınlar güzel olarak görülebilir. Ayrıca, estetik kavramının da tıpkı ahlaki doğruluk kavramı gibi siyasi bir yanı vardır. Siyasi, ekonomik ve askeri yönden baskın olan kültürlerin sanat formları, aynı yönlerden pasif olan kültürlerin sanat formlarını bastırır. Bu durumda güzel kavramı güçlünün tarafına doğru kayar.

İkinci dünya savaşı sonrasında oluşan post-modern akımın dünyaya bir yararını sayacaksak herhalde kültürler arası geçişkenliği ve göreceli eşitliği sağlamış olmasını sayabiliriz. Post-modernizm bu noktada büyük işler başarmış olsa da bu sadece insanların farklı kültürlerin sanat formlarına saygı duymalarını sağlamıştır, onları anlamalarını değil. Örneğin, Çin’de bir sanat dalı olarak çok rağbet gören kaya figürleri, Çin kültürünü özümsememiş insanlarca anlamsız bulunacaktır. Aynı zamanda Çin ekonomik ve siyasi gücünü arttırdıkça günümüzde sadece Çinlilerin sevip hayran kaldığı sanat dalları diğer ülkelere yayılacak, bu ülkelerdeki insanlar tarafından da güzel olarak nitelendirilecektir. Çünkü güzele olan hayranlık o kadar basit bir iş değildir. Eğitim, kültürel özümseme ve anlama gayreti gerektirir. Gelelim konunun bizi ilgilendiren kısmına.

Amorfik bir kaya parçası mı yoksa güzelliğiyle göz kamaştıran bir sanat eseri mi?
İnsanda bulunan güzel olana duyulan eğilimi Tanrı’nın varlığına kanıt olarak görenler olabilir. “Madem güzel olana yönelik bir hayranlık besliyorsun, bu hayranlığın bir kaynağı vardır? Bu kaynağı evrende bulamadığımıza göre bu duygu bize evrenin dışından verilmiş bir yetenektir. O halde Tanrı vardır.” şeklinde özetlenebilecek bu tez Paley’in saati örneğinde de karşımıza çıkmaktadır. Çölde gezen adam sadece mekanik olarak mükemmel şekilde çalışan bir saat bulmakla kalmamıştır, aynı zamanda bu saatin, çok değerli taşlarla, çok kabiliyetli olduğu sanatından belli olan bir sanatçı tarafından, özene bezene süslendiğini gözlemlemiştir. Bu durumda saati yapan saatçi aynı zamanda renklerin uyumlarını bilen, değerli taşların dengesini anlamış, doğadaki ahengi çözmüş bir sanatçıdır.

Öncelikle şunu ifade edeyim. İnsanların sanat adı altında ürettikleri eserlerin hepsi duyulara hitap ederler. Beş duyumuzu ve aklımızı kullanarak güzel olan bir esere hayranlık besler, onu yapan sanatçıyı tebrik ederiz. Resim sanatı görme yetimize hitap eder, müzik sanatı duyma yetimize. Eğer bedenimiz termal kameralar gibi ısıyı algılama olanağına sahip olsaydı, termal kameraların ekranlarında oluşan görüntülere benzer resimler yapar, bunları sergilerdik müzelerde. Çünkü termal kamera görüntüleri aşina olduğumuz algısal dünyada yaşıyor olurduk. Dolayısıyla, güzellik algımızın beş duyumuzla sınırlı olduğunu ifade edebiliriz. Güzel bulduğumuz şeyler beş duyumuzla algılamaya aşina olduğumuz şeylerdir.

Uzayın başka bir köşesinden ve evreni bizim beş duyumuzdan çok daha farklı duyularla algılayan dünyadışı varlıkların güzel anlayışı bizimkinden çok farklı olacaktır. Benim saatlerce bakıp da hiçbir şey anlamadığım biçimsiz kayalar, Çin’de fahiş fiyatlarda alıcı buluyor. Tıpkı Andy Warhol’un milyon dolarlık tablolarının bana saçma gelmesi gibi. Ahlâk yasalarında olduğu gibi estetik ölçütlerimiz de doğayla ve içinde yaşadığımız toplumla olan etkileşimimizden kaynaklanır. Evrenin kendisi ne güzeldir ne de çirkin. Toplumsal koşullanmışlığımızın sonucu olarak masmavi bir denizde parıldayan yakamozları görünce “Ahh ne güzel!” diyor oluşumuz manzaranın kendiliğinden güzel olmasından değildir. Bizim böylesi bir manzaraya duyduğumuz özlemdir içimizdeki hayranlığın kaynağı, mavinin çocukluğumuzdan beri özgürlükle özdeşleştirilmesindendir, suyun serinliğine duyduğumuz aşk derecesinde hissettiğimiz tutkudur. 

Geçenlerde izlediğim bir Kazak filminde filmin başkahramanının en büyük hayali kız kardeşinin yakınında bir yere yerleşmek ve hayvancılık yapmaktı. Oysa bunu yapmak istediği yer çölün ortası, bildiğimiz Orta Asya stepi. Hiçbir şeyin ortası, kum fırtınalarını ve susuzluğu saymazsak. Benim gibi kentte doğup büyümüş bir insan için alabildiğine çirkin (zor, çetrefilli, anlamsız) olan bu hayat tarzı filmdeki kahraman için en güzel hayal niteliğinde. Bu basit örnek bile güzellik kavramının içinde doğup büyüdüğümüz koşullar tarafından nasıl şekillendirildiği sorusuna verilebilecek güzel bir yanıttır sanırım. Öyle gökten zembille inen bir güzellik kavramı yoktur. Mutlu olmak, hayatına anlam katmak isteyen insanlar vardır. Güzellik de hayata anlam katan renklerden birisidir.

---

Böylece Tanrı kanıtlamaları yazılarının sonuna gelmiş oldum. Şaka maka yaklaşık 16.000 kelime yazmışım. Umarım okuyanlara bir faydası olur yazdıklarımın. Son olarak şunları da ekleyeyim.

Bu dünyayı bir gemi gibi düşünün. Bizler de o gemideki yolcularız. Yolculuk sırasında yapılması gereken en önemli şey huzuru bozmamak ve elimizden geldiğince yardıma muhtaç olanlara yardımcı olmaktır. Amaç yolculuğu kazasız belasız atlatabilmektir. Kimseye zarar vermeden, kimseye kötülük yapmadan, kimsenin hakkına tecavüz etmeden yolculuk tamamlanmalıdır. Geminin bir kaptanının olması ya da olmaması bizim iyi bir yolcu olarak tutumumuzu değiştirmemelidir. Kaptan varsa ve siz onun varlığına inanmamışsanız, size sırf bu yüzden bir ceza vermesi mantıklı değildir. Kaptan yok deyip diğer yolculuklarla iyi geçinmek, onların ihtiyaçlarını gidermek, gemiye katkıda bulunmak mümkündür. Aynı şekilde kaptan vardır deyip gemiye zarar vermek, birilerinin hakkını yemek de mümkündür. İkinci durumun birinci duruma göre çok daha esaslı bir cezayı gerektirdiği aşikârdır. Kaptan, siz onun varlığına inanmıyorsanız, en kötü olasılıkla sizi gemiden aşağıya atar. Böylesi bir durumda bile ceza sonsuz değildir. Bir süre bocalarsınız, ya boğulursunuz ya da balıklara yem olursunuz. Sonuçta acınız sonludur. Kaptan size sonsuz bir ceza vermez. Niye versin ki? Böylesi bir cezanın kime ne yararı vardır? Bunun yanında, kaptanın varlığına inananlar, bu inanca rağmen gemideki düzeni bozdularsa, gemiye zarar verdilerse, onların cezası ne olacaktır? Onların sizinkine kıyasla daha hafif bir cezayla cezalandırılmaları kaptanın “adil” vasfına zarar vermiyordur de ne yapıyordur? Geminin bir sınav meydanı olması da bu cezayı gerekçelendiremez çünkü gemideki yolcuların gemide olmama şansları yoktur. Seçerek gelmemişlerdir oraya, zorla getirilmişlerdir. Getirildikleri gibi de sınava sokulmuşlardır. Siz okulun ilk günü yapılan sınavda başarısız olan çocukların okuldan atıldığını gördünüz mü hiç?

Örnekler çoğaltılabilir, sorular sonsuza kadar arttırılabilir. Bütün bu sorular bir Tanrı’nın var olduğunu kabul etmekle aslında soruların bitmediğini, bilakis katlanarak arttığını gösterir. TB’ye mektuplar dizisindeki tüm çabam klasik Tanrı kanıtlamalarına itiraz etmekten ibaretti, gerisini kurcalamaya pek niyetim yok. Kanıtların geçersizliği Tanrı’nın var olmadığı anlamına gelmez, yok olduğu anlamına da gelmez. İnsanların büyük bir çoğunluğu herhangi bir kanıta ihtiyaç duymaksızın, toplumsal veya ailevi geleneklerden dolayı inanırlar Tanrı’ya. Gerisini pek düşünmezler. Amacım Tanrı vardır diyenlere yanıt vermek değildi, tam tersine Tanrı var olmayabilir diyenlerin boş olmadıklarını göstermekti. Eğer tanrıtanırlar kendi inançlarına saygı bekliyorlarsa aynı saygıyı tanrıtanımazlara karşı göstermek zorundadırlar. Tanrıtanırlar nasıl ki kendilerince Tanrı’nın var olduğuna dair kanıtlar ortaya koyabiliyorlarsa, tanrıtanımazlar da aynı şekilde karşı-argümanlar geliştirebilirler. Tanrı’nın varlığı hipotezi bilimsel bir hipotez olmadığı için ne varlığı ne de yokluğu bilimsel yöntemlerle kanıtlanabilir. İnsanların inanma özgürlükleri gibi inanmama özgürlükleri vardır. Aynı şekilde, inandıklarını ifade etme özgürlükleri varsa inanmadıklarını ifade etme özgürlükleri de vardır. Kimsenin inançsız olduğu için bir insanı hor görmeye, haklarından mahrum etmeye, işinden atmaya hakkı yoktur.

Birileri bana “Gel bu görüşlerini televizyonda tartış, karşında da ünlü tanrıtanır XYZ olsun.” dese ben kesinlikle reddederim çünkü ortada tartışılacak bir konu yoktur. Benim bu yazılara başlarkenki isteksizliğimin nedeni de biraz buydu. Tanrı’ya inanan bir insan inandığı dinin tüm ilkelerini Tanrı’nın sonsuz hikmetiyle izah edebilecektir çünkü Tanrı’nın varlığı sadece doğrulanamayan değil, aynı zamanda yanlışlanamayan bir hipotezdir. Dolayısıyla ben desem ki “Madem Tanrı var, neden adaletsizlik var dünyada?”, karşımdaki insanın her zaman dayanacağı son direk “Tanrı’nın sonsuz hikmetini sorgulayamayız. Her şeyin en iyisini o bilir. Senin adaletsizlik olarak gördüğün şey aslında sonsuz adaletin ta kendisidir.” olacaktır. Eeee, yapacağım her itiraza böylesi bir ad hoc hipotezle yanıt verilebilecekse ben neyi tartışacağım?

İnsanların bir Tanrı’ya inanmalarının farklı nedenleri olabilir ama tanrıtanırların büyük bir çoğunluğu kolaylarına geldikleri için inanmaktadırlar. Tanrı hipotezi öylesine güçlüdür ki tüm soruları basit bir yanıtla geçiştirir ve bu geçiştirme insanların hoşuna gider. Hayat zaten zordur, geçim derdi, çocukların eğitimi, kazalar, ölümler, acılar… Bunlarla baş edebilmek için kafanın sağlam olması gerekmektedir. İnanmak insana bu yararı sağlar. Bir kere inanırsın ve yoluna devam edersin. Tanrıtanımazlık ise zor yolu seçmektir. Evrendeki yalnızlığımıza, hayatın kendisinin dışında bir anlamının olmamasına inanmaktır. Bu yüzden tanrıtanımaz hayata anlam katmak için sanata, bilime, eğitime, insanlara yararlı olacak eylemlere sarılmak zorundadır. Hayatın kendisinin dışında bir anlamı yoktur ama hayatın içine anlam enjekte edecek olan bizlerizdir. Hayatı anlamlı yaşamak, arkamızda güzel eserler bırakmak, sonlu da olsa arkamıza güzel anılar saçarak ilerlemek hayatının amacıdır. Tanrıtanırın cennetle, Tanrı’yla hallettiği anlam verme işini tanrıtanımaz çok daha çetrefilli bir yolla halletmek zorundadır. İşi zordur ama yapılamayacak bir şey değildir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Gelecekte de aynı örneklerin tekrar etmeyeceğine inanmamız için bir neden yoktur.


Bu satırları okuyan genç zihinlere tavsiyem Tanrı var mıdır yok mudur sorusuyla hayatlarını zehir etmemeleri olacaktır. Yanıt öyle birkaç okumayla, üç beş günde karşınıza çıkmaz. Yıllar sürer. Bol bol okuyun, düşünün, hayatın içine dalın, tartışın. Tanrı’ya inanmanız ya da inanmamanız hiç önemli değil etrafınızdaki insanlarca. Önemli olan iyi bir insan olmaktır, anlamlı bir hayat yaşamaktır. Tanrı sorusu bir gün kendiliğinden çözülecektir. Vereceğiniz yanıt her ne olursa olsun, önemli olan bu yanıta kendi başınıza; okuyarak ve düşünerek ulaşmış olmanızdır. Toplumsal baskılardan uzaklaşıp, kendi kimliğinizle baş başa kaldığınızda vereceğiniz yanıt sizi tatmin ediyorsa başkalarının ne dediğinin bir önemi yoktur. Ayrıca, soruya vereceğiniz yanıtı kimseyle paylaşmak zorunda değilsinizdir.  Zaten sizler iyi ve üretken bir insan olduğunuz sürece neye inandığınız hakkınızda sorgulanacak en son şeydir.  

12 Mayıs 2014

T. B.'ye Mektup 4.2 - Kelâm Kanıtı (2)

Üçüncü İtiraz: Evrenin yasalarını Tanrı yapmadıysa kim yaptı?

                                   Nature and Nature’s laws lay hid in night:
                                   God said, Let Newton be! and all was light.
                                                                               Alexander Pope

Bu soruya haddimi aşarak yanıt vermeye çalışacağımı belirteyim öncelikle. Ne teorik fizik konusunda ciddi araştırmalar yapmış birisiyim ne de matematiğin son yıllarda hızla gelişmekte olan karmaşık sistemler kuramına aşinayım. Okuduklarımdan öğrendiklerimin dışında bu konulara kafa yormuş da değilim. Hoş, okuduğum bilimsel kitaplarda da aradığım yanıtları pek bulamadığımı itiraf etmeliyim. Büyük bir olasılıkla yanlış yere bakıyorum. Aradığım şey tatmin edici bir yanıttan ziyade biraz hayal gücü ve bu hayal gücünün ürünlerini sade bir dille anlatabilen kıvrak bir kalem. Bulamadığım için de aklıma yatan iki temel hipotezden söz edeceğim bu yazıda.  Bunlardan birincisi zaten herkesin bildiği M-kuramı. Diğeri ise henüz emekleme aşamasında bir kuram olan Yakınsak Markov Zinciri kuramı. Bu kuramların her ikisi de alabildiğine teknik bilgi gerektiriyor. Benim bilgisizliğim, konuları basite indirgememe ve basit örneklerle anlatmama yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Denemekte yarar var. Zor olandan başlayayım.

Birinci Hipotez: Evren Yakınsak Markov Zincirleri Toplamıdır?

Bomboş bir yolda araba sürdüğünüzü düşünün. Arabanızın hızını kendiniz belirlersiniz. İsterseniz saatte 50 km hızla gidersiniz, isterseniz saatte 150 km hızla. Zikzak yaparak, dur kalk yaparak, motoru gürleterek, direksiyonun başında uyuklayarak… Yolda tek başınıza olduğunuz için karışanınız olmaz. Kaza yapma olasılığınız düşüktür. Hayatta kalma içgüdüsünden başka yolun bir kuralının olmadığını düşünürsünüz. Böyle bir süre gittikten sonra sizinle aynı yönde giden bir arabaya rastladığınızı düşünelim. O arabayı gördükten sonra mutlaka arabayı sürüş şeklinizde bir değişiklik olacaktır. Ne de olsa yolu paylaşmak zorundasınız. Yol çok geniş olsa da bu durum değişmeyecektir çünkü kaza yapma olasılığınız önceki duruma göre bir hayli yükselmiştir. Biraz daha ilerleyince yolda başka arabaların da olduğunu görürsünüz. Git gide daha temkinli, daha dikkatli sürersiniz arabayı. Bir süre sonra arabaların yol üzerindeki yoğunluğu o kadar artar ki artık istediğiniz zaman direksiyonu sağa sola kıvıramazsınız, sürekli aynaya bakmak zorunda kalırsınız, hızınızı siz değil trafiğin kendisi ayarlar, zikzak yapamazsınız, emniyet şeridine giremezsiniz. Kaza yapmamak için mecburen trafiğin meydana getirdiği kurallara uymak zorundasınızdır. Başlangıçtaki keyfi halinizden eser kalmamıştır. Artık her hareketinizi sağınızı solunuzu, önünüzü arkanızı dolduran araçlar belirler. Yeri geldiği zaman yol verirsiniz –kavga etmek istemiyorsunuzdur-, yeri geldiği zaman önünüzdeki araçla aranıza mesafe koyarsınız –uykuya dalıp çarpmak istemezsiniz-. Buna rağmen kaşınan burnunuzu kaşıyabilir, uzun süredir çalmakta olan CD’yi değiştirebilirsiniz. Özgürlüğünüz arabanın içiyle sınırlanmıştır. Dışarıdan bakan birisi için arabanın içinde istediğini yapan ama yol üzerinde varsayılan kuralları sonuna kadar uygulayan bir şoförsünüzdür. Oysa yol üzerinde herhangi bir kural yoktur. Kurallar arabaların sayısının artmasıyla evrilmiştir, kısa sürede şu anki halini almıştır. Trafiğin debisiyle trafikteki araba sayısı arasındaki ilişki döngüseldir. Artan araba sayısı debiyi düşürür, düşen debi araba sayısını arttırır. Araba sayısı arttıkça trafik belli kurallara yakınsamıştır. Bu yakınsamanın tek bir kuralı vardır, o da hayatta kalma içgüdüsüdür.

Şimdi bu örnekten çıkıp evrene bakalım. Evrendeki yasalar da bu şekilde evrilmiş olabilirler. Biliyoruz ki evrene hakim olan yasaların hepsi matematiksel ifadelerle yazılabiliyor. Bu kolaylık aslında bize evrenin yasalarının fiziksel (bu evrenle ilişkili) değil de matematiksel (bu evrenden bağımsız) olabileceği konusunda bir fikir verebilir. Biliyoruz ki matematiksel cümleler evrenin her yerinde, hatta evrenin olmadığı bir ortamda bile geçerli olacaktır. Örneğin, 2+2 olası tüm evrenlerde 4’e eşittir. Çünkü 2+2’nin 4’e eşit olmadığı bir evren rasyonel olarak mümkün değildir ve en azından biz insanlar için evren olarak tanımlanmayı hak etmiyordur. Einsten’ın deyimiyle bu evrenin en anlaşılmaz yönü evrenin anlaşılabilir olduğu gerçeğidir. Anlaşılamayacak bir evrenin evrenlik vasfını yitirebileceğini, ontolojik açıdan olmasa da, epistemolojik açıdan iddia edebiliriz. 

Matematiğin çok-evrenselliği konusunda daha kapsamlı ve ilginç bir örnek vereyim. Elimizde herhangi bir yerden toplanmış 1000 tane sayı olsun. Bu sayılar herhangi bir değişkenin almış olduğu 1000 değer olabilir. İsterseniz gezegenler arası mesafeyi ölçün, isterseniz mahalledeki çocukların boylarını. Fark etmez. Bu 1000 değer içinden rastgele 50 elemanlı bir örneklem (sample) seçelim. İstatistiksel bir kuram olan Merkezi Limit Kuramı (Central Limit Theorem) bize der ki olası tüm 50 elemanlı örneklemlerin aritmetik ortalamalarının frekans dağılımı Normal Dağılıma yaklaşacaktır. Burada unutulmaması gereken bir şey olası tüm örneklemlerin sayısının 1000 üzeri 50 gibi çok büyük bir sayı olmasıdır. Sayının çok büyük olması bizi çok ilgilendirmez çünkü kuram sayılardan bağımsız olarak, tüm olası popülasyonlar için kanıtlanmıştır. Asıl dikkat etmemiz gereken nokta bu kuramın evrenden bağımsız olarak geçerliliğini sürdürebiliyor olmasıdır. Yani, ister bu evrenden topladığınız değerleri koyun bilgisayar programına, isterseniz olası başka bir evrenden topladığınız sayıları. Sonuç değişmeyecektir. Örneklem dağılımı normal dağılıma o kadar yakın olacaktır ki olasılıkları hesaplarken basit bir normal dağılım tablosundan alacağımız değerleri kullanabileceğizdir.

Bu örneği şu yüzden verdim. Evrenin yasaları rastgele var olan değerlerin belli dağılımlara yakınsamaları sonucu oluşmuş olabilirler. Kısacası yasayı var eden iki önemli kavramdan söz edebiliriz. Matematiksel kesinlik ve rastgele değerler. Bu ikisinin de evrende bol miktarda bulunduğunu söyleyebiliriz. Tanrıtanırların argümanlarına destek olarak sundukları düşük olasılıklar da aslında bu noktada çözümlenebilir. Bu düşük olasılıkların büyük bir çoğunluğu bilgi yoksunluğunun sonucudur. Eksik olarak öne sürdüğümüz modellerde doğal olarak bilgi filtrelemesi yapmamız belli bir noktadan sonra olanaksız hale gelmektedir. Örneğin, bir torbada 1’den 1000’e kadar sayılar olsa ve ben rastgele bir sayı seçsem, bu sayının 500’den büyük olma olasılığı 0,5’dir.  Sayının 400’den büyük olduğu bana söylenmişse bu durumda bir bilgi filtremesi uygulayabilirim. Sayının 400’den büyük olduğu biliniyorken, 500’den de büyük olma olasılığı 0,83 civarındadır. Sayının 450’den büyük olduğunu biliyorsam, bu durumda sayının 500’den büyük olma olasılığı 0,9’un üzerinde olacaktır. Kısacası, bilgi arttıkça daha önce çok küçük olan olasılık artacaktır. Bu filtreleme işlemi uzun süre devam ettirilince olasılığın 1 (%100) gibi bir kesinliğe yaklaşabileceğini kestirebiliriz. İşte bu noktada işin içine Markov Zincirleri girmekte.

Yine basit bir örnekle izah edeyim. Diyelim ki bir kasabada bugün yağmur yağarsa yarın da yağmur yağma olasılığı 0,6’dır. Bugün yağmur yağmazsa yarın yağmur yağma olasılığı 0,2’dir. Kolaylık açısından bu olasılıkların sabit olduklarını kabul edelim. Bu durumda, örneğin pazartesi yağmur yağarsa, salı günü yağmur yağma olasılığını biliyorumdur.  Hatta çarşamba ve perşembe günlerinin yağmur olasılıklarını da basit bir ikili ağaç (binary tree) yardımıyla hesaplayabilirim. Örneğin pazartesi günü yağmur yağmışsa çarşamba günü yağmur yağma olasılığı 0,6*0,6 + 0,2*0,4 = 0,44’dür. perşembe günü yağmur yağma olasılığı ise 0,6*0,6*0,6 + 0,2*0,4*0,6 + 0.6*0,2*0,4 + 0,6*0,8*0,4 = 0,376’dır. Bu hesaplamaları kolaylaştıran ikili ağacı aşağıya ekliyorum.

Çerçeve içine alınmış sayıları çarpıp, dört çerçevenin sonucunu toplarsak sonuca ulaşırız.

Buraya kadar ilginç bir durum yok. Basit bir olasılık hesabından başka bir şey yapmadık. İlginçlik pazartesinden ileriye doğru gittiğimizde ortaya çıkıyor. Pazartesi yağmur yağdığını biliyorsam, ileriki günlerde yağmur yağma olasılıklarının gitgide düştüğünü (0,6 à 0,44 à 0,376 à …) gözlemleyebilirim. Ayrıca bu azalma oranın düştüğünü de gözlemleyebiliyorum. Dikkat edilirse sayılar arasındaki fark düşmektedir. Bu durumda şöyle bir soru sorabilirim: Bu sayılar belli bir sayıya yakınsıyor mu? Yani, pazartesi yağmur yağdığını biliyorsam, beş bin gün sonra yağmur yağma olasılığını hesaplayabilir miyim?

Yanıtımız evet. Evet, çünkü bu örnek tipik bir Yakınsak Markov Zinciri örneğidir. Eğer yukarıdaki her bir ikili ağacı bir geçiş matrisine (transition matrix) çevirirsem, hesapların basit bir matris çarpımına indirgendiğini görürüm. Bu matrise T diyeyim. Eğer, bu matris uzun erimde yakınsayacaksa bir limiti olmalıdır. Aşağıdaki resimde, yağmur örneğinin geçiş matrisini ve bu matrisin yakınsadığı limitin nasıl hesaplandığını görebilirsiniz.

R+ yağmur yağma durumunu, R- ise yağmma durumunu gösteriyor. Matrisin her bir satırındaki olasılıkların toplamı 1'e eşit olmak zorundadır. Bu tek bir koşul altındaki tüm olasılıkların toplamının 1'e eşit olmasıyla aynı şeydir.  

Resimde de görüldüğü gibi bugün yağmur yağıyorsa sonsuz gün sonra yağmurun yağma olasılığı 0,33 gibi bir sayıya yakınsamaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi filtreleme işleminin tersini yapıyor olduğumuzdur. Yani, sonsuzdaki günden bir önceki gün yağmur yağdığını bilsem, sonsuzdaki günde yağmur yağma olasılığı yine 0,6 olacaktır. Tabii ki 0,33 olasılığına ulaşmak için sonsuza kadar beklemek gerekmez. Yirmi gün sonra olasılık 0,33’e o kadar yakın olacaktır ki farkı ihmal etmemek abes kaçacaktır.

Şimdi bu örnekte verdiğim 2x2 matrisin yerine 10000x10000 bir matris düşünün. Evrenin büyüklüğü ve sayısal değerlerin çokluğu göze alındığında çok daha büyük bir matrise ihtiyacımız olacağını varsayabiliriz. Yalnız bu matriste bol bol sıfır olacaktır çünkü olası tüm olayları sıraladığımızda pek çok olay birbiriyle çelişeceği için bunların birbiri ardı gelme olasılıklar sıfır ya da sıfıra yakın olacaktır. Böyle bir matrisin de uzun erimde tıpkı benim yukarıda ifade ettiğim matris gibi artık değişmeyen bir limite yakınsayacağını söyleyebiliriz. Bu değişmeyen matris de aslında bizim evren yasaları dediğimiz yasaları içeren matristen başka bir şey değildir. Limit matristeki sıfır sayısı, ilk matristekinden daha çok olacaktır ve bu durum bizim işimize yarayacak bir sonucu getirecektir. Sıfırların bol olması, örneğin herhangi bir satırda bir tane 0,999999999999999999999999999999999999999999999 gibi bir sayının olmasını gerektirebilir. Bu durumda şimşek çaktıktan sonra neden göğün gürlemesi gerektiğini çözmüş oluruz. Gök gürlemesi gerektiği için değil, diğer tüm olasılıklar sıfıra yaklaştığı için gürlemektedir. Aynı şekilde bir odada bulunan oksijen atomları kafa kafaya verip odanın bir köşesine toplanabilir ve odada yaşayan canlıların ölümüne neden olabilirler. Böyle bir şeyle karşılaşmayız çünkü bizim entropi dediğimiz yasanın tersine işleme olasılığı sıfıra çok yakındır. Bu sıfıra yakınsama herhangi bir yasa koyucunun elinden çıkmış olabileceği gibi salt matematiğin rastgelelik üzerinde işleyen kuralları doğrultusunda da gelişmiş olabilir.

Tüm bu yazdıklarımın bir hipotezden ibaret olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Yalnız Tanrı’nın varlığı da bir hipotez olduğuna göre, rakip bir hipotez üretmiş sayılabilirim. Ayrıca Tanrı’nın varlığı gibi sınanamayacak bir hipotez değildir benim ortaya koyduğum argüman. Örneğin, 1980’lerde bir matematikçi (Conway) tarafından ortaya atılan Hayat Oyunu (Game of Life) benim yukarıda taslağını çizdiğim evrenin yakınsak bir Markov Zinciri olabileceği hipotezine benzer sonuçlar vermiştir. Conway’in oyunu çok basit iki ilkeye dayanmaktadır. Sonsuz uzunlukta ve ende bir satranç tahtası düşünün. Bu tahta üzerindeki kareler için iki durum söz konusudur: Canlı veya Ölü. İki ilke ise şunlardan ibarettir:

1.       Canlı bir kare eğer iki ya da üç canlı komşusu varsa canlı kalır. Üçten fazla komşusu olduğunda aşırı nüfus yoğunluğundan dolayı ölür. (Hayatta kalma ilkesi)
2.       Ölü bir kare üç tane canlı komşuya sahip olduğunda canlı hale gelir. Canlı komşu sayısı sıfıra ya da bire düştüğünde, kare yalnızlıktan dolayı ölür. (Doğum ilkesi)

Başlangıçta çok basit olan bu ilkeler oyun başladıktan kısa süre sonra çok karmaşık, önceden tahmin edilemeyen sonuçlar doğurabilmektedir. Tıpkı trafik örneğinde izah ettiğim gibi akla hayale gelmeyecek örüntüler oluşup, bu örüntüler arasında karmaşık kurallar belirmektedir. Oyunu burada uzun uzun anlatmak yerine aşağıdaki videoları izlemenizi ya da http://www.emergentuniverse.org/#/life sayfasındaki oyunu bizzat oynamanızı tavsiye ederim. Beş-on dakikanızı alacak bir iştir ama hayat oyununun tam olarak ne anlama geldiğini kavramak açısından internetin sağladığı olanakları kullanmak, kelimelerle oyunu izah etmekten hem daha öğretici hem de daha zaman kazandırıcı bir yöntem.  

Videolardan ilk ikisi ayrık (discrete) zaman dilimlerini kullanarak ilerleyen sistemler. Oyunun orijinal versiyonu da böyle. Üçüncüsü, aynı oyunun sürekli (continuous) zamana uyarlanmış hali. Dördüncü video ise wolfram alpha arama motorunun kurucusu, aynı zamanda fizikçi olan Stephen Wolfram’ın üniversite öğrencilerine verdiği doksan dakikalık bir ders. Bu ders sırasında Wolfram, uzun uzadıya basit algoritmalardan nasıl çok kompleks örüntülerin oluşturulabileceğini anlatıyor.

Ayrık zamanlı Hayat Oyunundan Farklı Kombinasyonlar


Ayrık zamanlı Hayat Oyunundan Farklı Kombinasyonlar


Sürekli zamanlı Hayat Oyunundan Farklı Kombinasyonlar


                                              Stephen Wolfram'ın verdiği bir buçuk saatlik ders. 

Peki, Hayat Oyunu bize tam olarak ne anlatmaktadır? Tam olarak ne anlatmakta olduğunu henüz çözmüş değiliz. Matematikçiler ve bilgisayar programcıları, özellikle son yıllarda, yoğun bir şekilde bu ve benzeri oyunlar üzerinde kafa yoruyorlar. Amaçları hayatın ya da daha büyük ölçekte evrenin başlangıcı konusunda ip uçları elde etmek. Daha geniş anlamda evrenin çok basit birkaç kuralın sürekli kendisini tekrar etmesi sonucu (recursive) oluştuğunu, yeryüzündeki hayatın da yine buna benzer bir yolu izleyerek oluştuğunu kanıtlamak. Böyle bir hipotez sanıldığından çok daha iddialıdır çünkü elimizde ne evrenin ilk koşulları hakkında yeterli bilgi vardır ne de evrenin sahip olduğu enerjiyi laboratuvara sokma yetimiz mevcuttur. Sonlu beyin gücümüzle, sonlu bilgisayarlarımızla çok büyük ölçekte kombinasyonları taramak zorundayız. Bunun vakit alacağı, pek çok seferde bizi yanıltıp başa döndüreceği aşikardır. Bu demek değildir ki sonuç bize çok uzaktır. Başta da dediğim gibi bilim iğneyle kuyu kazma işidir. Ucunda garanti olsaydı herkes bilim insanı olurdu. Belki böylesi bir çözümü bizim neslimiz göremeyecek. Belki 300-500 yıl alacak sağlıklı sonuçlara ulaşmamız. Yine de denemekten bıkmayacağız; aramaya, sorgulamaya, her düşüşümüzden sonra bir dahakine daha iyi düşmek için ayağa kalkmaya devam edeceğiz.

Çünkü bilime inanan insanlar evrenin doğumu ve yasaların oluşumu üzerine kafa yormayı bırakırsa ortamın kimlere kalacağı aşikardır. Kolay çözüm evreni kendi dışında bir bilince bağlamaktır ki bu bilinç ne bilimsel olarak kanıtlanabilir ne de herhangi bir araştırmanın konusu olabilir. Bir önceki yazıda da dediğim gibi Büyük Patlama’nın (BP) niçin oluştuğuna bilim herkesin kabul edeceği bir yanıt veremeyecektir. Çünkü BP başlamadan önce ortada zaman yoktu ve bilimsel çalışmalar için zamanın olmadığı yerde fizikten bahsetmek yersiz olacaktır. BP’nin ötesinde ne vardı sorusuna akıllı bir bilim insanı “BP’nin ötesi yoktur.” şeklinde yanıt verecektir. Başlangıçta BP vardı, derken zaman ve mekan oluştu, derken rastgele dağılan milyar kere milyar kere milyar sayıdaki parçacıkların dağılımları matematiksel dağılımlara yakınsadı. Yakınsayamayanlar bir çeşit doğal seçim sonucunda ya kayboldu ya da olasılıkları sıfıra çok yaklaştı. Bu yakınsama sonucunda bizim bugün evreni mümkün kılan birimsiz sabit sayılara ulaşıldı. Bu açıklamayla tatmin olmayan tanrıtanıra, bilim insanının yapacağı başka bir şey yoktur. Bilim insanının görevi tanrıtanırı inancından vazgeçirmek değildir zaten. İnanmak isteyen kişi her halükarda inanmak için bir gerekçe üretecektir.

İkinci Hipotez: M-kuramı

M-kuramı ya da çoklu evrenler kuramı denilen bu kuram son yıllarda fizikçiler ve evrenbilimciler arasında rağbet görmeye başlamıştır. Özellikle ip kuramının (string theory) matematikçiler tarafından ele alınıp, topolojik simetride incelenmeye başlamasıyla, M-kuramı daha bir popüler olmuştur. Bu kurama göre atom altı parçacıklar, tek boyutlu birbirlerine farklı formlarda iplerden oluşmakta ve bu iplerin farklı konumlarını izah etmek için on bir boyut gerekmektedir. İşin fizik boyutu beni aşmakta olduğu için detaya giremeyeceğim ama anladığım kadarıyla bu yazıyı ilgilendiren kısmı şu şekilde özetlenebilir.

İçinde yaşadığımız evren olası pek çok evrenden sadece birisidir. Burada “pek çok” derken, birkaç demek istemiyorum. Stephen Hawking, en son yayınlanan “The Grand Design” kitabında bu sayının 10500 (1’in yanına konan 500 tane sıfır rakamı düşünün) civarında olduğunu söylüyor. Yani yaşadığımız her saniyede milyarlarca evren sıfırdan var olup yaşayamadığı için tekrar yok oluyor. İçinde yaşadığımız evren bu 10500 tane evrenden birisi ve gördüğümüz kadarıyla yaşayabilmiş. Evrenimiz yaşadığı için de içinde gezegenler, yıldızlar oluşabilmiş. Bizimkisi gibi yaşayan başka evrenler de var olabilir, onlarda da “canlı” olarak adlandırılabilecek varlıklar yaşıyor olabilirler.

M-kuramı benim yukarıda anlattığım ilk hipoteze göre çok daha kolay bir yol öneriyor evrenin oluşumu sorusunu yanıtlamak için. Kolay derken bu fizikçiler için var olan bir kolaylık değil, evrenin nereden geldiğini düşünen ama işin bilim kısmına pek de bulaşmak itemeyen benim gibiler için bulunmaz bir yanıt sunuyor. Eğer içinde yaşadığımız evren, olası 10500 evrenden birisiyse, bu durumda bunların içinden en az bir tanesinin hayatı barındırma olasılığı hiç de sandığımız kadar düşük olmayabilir. Bu da ince ayar ya da ilk başlatıcı sorusuna yanıt olabilir.

Bütün bunları yazmışken değinmeden geçemeyeceğim. M-kuramı ya da İp Kuramı henüz fizikçiler tarafından doğrulanmış kuramlar değillerdir. Daha çok matematiksel temelleri olan, bir takım matematiksel tutarlılık testlerini geçebilmiş hipotezler olarak anılmaktadır. Dolayısıyla bilim dünyasında da tanrıtanır çevrelerde de henüz pek rağbet görmediğini söyleyebiliriz. Hatta bazı Hristiyan çevreler, benim bir önceki yazımda da iddia ettiğim gibi, M-kuramı kanıtlansa bile bu Tanrı’nın olmadığını kanıtlamaz demektedirler. Bu da bizi en başa, Tanrı’nın varlığını kanıtlama sorumluluğunun kimde olduğu sorusuna götürür.

Başta da dediğim gibi bilim insanın ya da tanrıtanımazın Tanrı ile bir alıp veremediği yoktur. Keşke Hawking kitabı boyunca Tanrı’nın varlığından hiç söz etmeseydi –bu durumda satışlar büyük oranda düşecektir- ve salt fizikten ve matematikten söz etseydi. Çünkü tanrıtanımazlar bilimsel kuramların yardımıyla yeni hipotezler ortaya atıp, Tanrı’yı her seferinde biraz daha köşeye sıkıştırınca –ya da sıkıştırdıklarını sanınca-, tanrıtanırların eleştirilerine maruz kalıyorlar. Bu eleştiriler genelde iki yönde oluyor. Birincisi bilimin de yanılabileceği, tüm bu yazılıp çizilenlerin tanrıtanımaz bilim insanlarının taraflı görüşleri olduğu eleştirisi. Bu eleştiride tanrıtanırlar tamamıyla yanılıyorlar diyemeyiz ama zaten bilim insanları yanılabiliyor olduklarını saklamazlar kimseden. İkincisi ise bir önceki yazıda da dediğim gibi “Eeee, en baştaki madde nereden geldi?, En baştaki enerjinin kaynağı neydi? BP neden durup dururken gerçekleşti?” gibi bilimin –ve başka hiçbir makamın- yanıtlayamayacağı sorularla kafaları karıştırıp, yanıtın olmamasından yola çıkarak Tanrı sonucuna ulaşmak.

Bu yazdığım iki hipoteze yenileri de eklenebilir ama acizane kanaatimce hiçbirisi tanrıtanırın “Hepsi nereden geldi?” tavrına –artık sorusuna demiyorum- tatmin edici bir yanıt veremeyecektir. Bunun en büyük nedeni de bu tavrın mantıksal değil de psikolojik bir tavır olmasıdır. Eğer bir insan kendisini güvende hissetmiyorsa ve bu hayatın bir gün gelip de sonlanacağı gerçeğine katlanamıyorsa, inanmak işine gelecektir. İnanç onu rahatlatacak, uykusuz gecelerden kurtaracak, sonsuz sorulardan arındıracaktır. Böylesi bir rahatlığı kim bırakmak ister? Tanrıtanımazlık cesaret işidir, risk almaktır. Evrende yalnız olduğumuz, bu hayatın tek fırsat olduğu, bir gün sadece kendi hayatlarının değil evrenin hayatının da sonlanacağı gerçeğine alışmak, bunu kabullenmek kolay değildir. Dolayısıyla böylesi bir cesareti gösterebilen insanın, bu cesareti göstermek yerine kolaya kaçarak sırtını kutsal bir güce dayayan insanlar tarafından anlaşılması doğal olarak zordur.

Tanrıtanırla tanrıtanımaz arasındaki tavır farkını şu örnekle izah edeyim. Bir çocuk düşünün. Annesi onu lunaparka götürmüştür. Çocuk o kadar eğlenir ki akşam eve dönmek istemez. Annesi bir ton dil döker. “Oğlum, hadi hava kararacak. Baban eve gelecek. Biz de gidelim, babandan önce eve varalım, akşam yemeğini hazırlayalım.” diyecektir. O akşam eve giderler ama çocuğun aklı lunaparkta kalmıştır. Her fırsatta parka gitmek, oynamak ister. Çünkü var olan zevkin sonlanacağı gerçeğine çocuğun alışması kolay değildir. İşte tanrıtanır bu çocuğa benzer. Bu dünyaya gelmiştir, güzel güzel yaşamıştır. Baktı hayat bitiyor, perde kapanıyor. İçindeki çocuk uyanır. Bitsin istemez, burada bitse bile başka bir yerde devam etsin ister. Bu yüzden de önüne hazır konan inanç şerbetini içer, rahatlar. Böylece gönlü rahat olur, sıkıntılarından kurtulur. Tanrı var ya da yok, o dünya hayatında huzura kavuşmuştur. Hep alıntıladığım bir roman cümlesiyle bitireyim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanında Mümtaz, bir akrabası olan Suat’a sorar “Neden inanmıyorsun?” diye. Suat’ın yanıtı hafızalara kazınacak cinstendir: “O saadetten mahrumum.“

Peki inanmak bu derece saadetse, insanı sıkıntılardan kurtarıyorsa neden inanmayanlar inanmamakta ısrar ediyorlar? Bu da iki ya da üç sonraki yazının konusu olsun. Bir sonraki yazıda estetik ve/veya ahlâk kanıtlarını ele alacağım.


* Bu yazıyı yazmadan önce iki kitap okudum. Bunların birincisi William Poundstone’un The Recursive Universe kitabı. Beni Conway’in hayat oyunuyla o tanıştırdı. İkinci kitap ise yazıda da sözünü ettiğim Stephen Hawking’in “The Grand Design” adlı kitabı. 

27 Nisan 2014

T. B.'ye Mektup (2)

Tanrı’nın Var Olup Olmadığını Bilmek Ne Kadar Önemlidir?

Bizler nerdeyse tüm nüfusu tektanrılı bir dine inanan bir ülkeden geldiğimiz için, çoğunluğu tantıtanımaz insanlardan oluşan bir toplumun nasıl şekillenebileceğini tahayyül etmekte zorlanıyoruz. Bu doğal bir bilememe durumudur çünkü insan pek çok şeyi gözlemlemeden, hatta bazen bizzat deneyimlemeden kabul edemez. Ben Tayland’a gitmeden önce insanların ekmeksiz, peynirsiz, zeytinsiz kahvaltı yapabilecekleri aklımın ucundan bile geçmemişti. Oysa Tayland insanı için sabah kahvaltısı ile öğlen yemeği arasında niteliksel anlamda pek bir fark yoktur. Sabah da haşlanmış pirinç yer, öğlen de, akşam da. Bunu kavramak için oraya gitmek, orada yaşamak, en azından bir süreliğine orayı deneyimlemek şarttır. Ancak bu şekilde kendimizinkinin dışında hayat tarzlarının mümkün olabildiğini kavrayabiliriz. Gezmek, farklı kültürleri tanımak, farklı coğrafyaların ve iklimlerin ortaya çıkardığı insanlarının davranışlarını incelemek bu yüzden çok önemlidir. 

Şimdiye kadar Türkiye dışında çalıştığım ve yaşadığım üç ülkede de bizim anladığımız anlamda tektanrılı bir din hakimiyeti yok. Tayland’ın resmi dini Theraveda Budizmi. Tanrısal inancın tersine, alabildiğine maddeci bir felsefi anlayış var bu inancın temelinde. Buda zaten anatman doktriniyle bedenin dışında var olup, değişmeden sonsuza dek aynı kalan bir ruhun varlığını inkar etmiştir.  Vietnam’da ve Çin’de resmi din yok. Halkın büyük bir çoğunluğu kendisini ya dinsiz olarak tanımlıyor ya da Konfüçyüsçülük, Taoculuk gibi dinden ziyade, yaşam felsefesi özelliği gösteren öğretilerin peşinden gidiyorlar. Ne Tao’nun öğretisinde ne de Konfüçyüs’ün öğretisinde her şeyi bilen, her şeyi gören, her şeyi idare eden bir Tanrı anlayışı var. Ölümden sonra insanın ruhunun etrafta dolandığına dair bir inanç var ama bu ruh cennete ya da cehenneme gitmiyor. Evlatları arkasında iyi işler yaptıkça mutlu ve huzurlu bir biçimde ruh olarak yaşıyor. Mutlak bir güç yok ve dolayısıyla mutlak güce hesap vermek yok. Benim hiç gitmediğim ama okuduğum makalelerden haklarında bilgi edindiğim Kuzey Avrupa ülkelerinde de insanların kayda değer bir oranı kendilerini tanrıtanımaz olarak görüyorlar.

Peki, Tanrı inancının baskın olmadığı bu ülkelerde insanlar ahlaksızca mı yaşıyorlar? Toplumsal düzenin yerini anarşi mi alıyor? Tektanrılı dinlerin baskın olduğu ülkelerde din ile ahlak arasında, en azından halkın nazarında, nedensel bir bağ kurulmuştur. Tanrı sadece sonsuz güçlü ve sonsuz bilgili değildir, aynı zamanda sonsuz iyidir de. Hatta iyi olmakla kalmaz, iyiliğin kaynağıdır aynı zamanda. Ona inanmadan iyi olmak olanaksızdır. Bu yüzden tarih boyunca dinsizler ve tanrıtanımazlar; en vahşi katillerden bile aşağıda görülmüşlerdir. Dinden çıkan ya da tanrıtanımaz olan bir insan zapt edilemez bir cani, tüm kadınların ırzına göz dikmiş bir tecavüzcü, çalıp çırpmakta beis görmeyen bir eşkıya, insanlara acı çektirmekten hoşlanan bir işkenceci konumundadır. Buna iyi bir örnek Turgenyev’in Babalar ve Oğullar romanındaki başkahraman Bazarov’dan gelir.  Bazarov “Tanrı öldü, artık her şey mubahtır.” derken aslında sıkıştırılmış bir yayın serbest bırakıldığında ne kadar yükseğe fırlayacağını ifade etmektedir. Peki ya eğer yay hiç sıkışmamışsa ya da yay yavaş yavaş serbest bırakılırsa, yine bir fırlama gözlemleyebilecek miyiz?

Tanrı ve ahlak arasındaki felsefi ilişkiyi daha sonra gelecek olan “Ahlak Kanıtı” başlığı altında inceleyeceğim. Şimdilik sadece pragmatik yönden böylesi bir bağın ne kadar gerçek dışı olduğu konusuna değineyim. Çin’i ele alalım örneğin. Sekiz aydır buradayım ve yaşadığım en güvenli, en temiz (göreceli olarak), en rahat ülke Çin. Dışarıdan gazel okuyup Çin hakkında atıp tutanlara kulak asmamak gerek. Burada yaşayan yabancıların hemen hepsi memnun hayatlarından. Tabii ki sorunlar var, tabii ki tamamlanması  gereken toplumsal eksiklikler var. Türkiye’de yok mu? Suudi Arabistan’da yok mu? Afganistan’da yok mu? Almanya’da yok mu?  İnsanlar bir Tanrı’ya inanmadıkları halde birbirlerini öldürmüyor burada. Türkiye ile kıyaslarsak çok daha az cinayet var, çok daha az toplumsal kargaşa var,  çok daha az huzursuzluk var. İnsanlar gayet sakin, öldükten sonra bir Tanrı’ya hesap vereceklerine inanmadıkları için “Madem hesap günü yok, her haltı karıştırayım.” diyerek birbirlerinin haklarına tecavüz etmiyorlar. O kadar ki Türkiye’dekine oranla çok daha huzurlu ve güvenli bir ortam var burada. Benzeri bir durumu Vietnam’da ve Tayland’da da yaşamıştım. Cehennem korkusu olmadan da gayet güzel bir şekilde yaşıyor Tayland’ın halkı. Tanrı’ya ve onun cehennemine inansalardı çok da farklı olmazdı ülkedeki durum. Kuzey Avrupa ülkeleri ise bildiğim kadarıyla refah seviyesinde tavan yapmıştırlar. Hem üretkenlik hem de yaşam standardı yönüyle örnek alınabilecek ülkeler arasında sayılırlar.

Özetlemem gerekirse, Tanrı’ya inanmaksızın yaşayan toplumların hiç de sanıldığı gibi kaosa sürüklendikleri yoktur. Bakınız Çin’e, bakınız Vietnam’a, bakınız nüfusunun büyük bir çoğunluğunun kendisini tanrıtanımaz olarak tanımladığı kuzey Avrupa ülkelerine. Cımbızla bir iki olay seçip, “Aha işte, dinsiz bir toplumda bunlar oluyor.” diyenlere karşılık olarak; Afganistan’da yüzüne asit atılan kadınları, Türkiye’de namus davasına sokak ortasında öldürülen gencecik kızları örnek verip İslam’ı kötülersek ne derece haksızlık yaptığımızı anlamış oluruz.

Tanrıtanımaz toplumların bir başka özelliği de tanrıtanır toplumların evrensel farz ettiği soruları pek de önemsemiyor olmalarıdır. Örneğin, benim öğrencilerimin neredeyse hiçbirisi Tanrı’ya inanmıyor. Öyle bir dertleri yok, akıllarına bizim yanıtlamak için yana döne uğraştığımız sorular gelmiyor. Tanrı’ya inanmıyorlar ama benim on dört yıllık öğretmenlik hayatımda gördüğüm en çalışkan, en terbiyeli, en saygılı, en uslu öğrenciler bunlar. Evreni izah etmeye çalışırken evrenin dışına çıkma gereği duymuyorlar çünkü kafalarını bu yönde karıştıracak bir eğitimden geçmemişler. Bir Tanrı’nın varlığını kabul etmeden de sorulabilecek tüm soruları yanıtlayabiliyorlar. Aileden herhangi bir Tanrı inancı telkini olmayınca, çocukların akıllarına bile gelmiyor böylesi bir olasılık. Anne babasından Tanrı kelimesini duymamış, çevresi tarafından hiçbir şekilde din eğitimi almamış bir insanın Tanrı’yı kendi başına bulma olasılığı çok düşüktür.

Hani bizde İbrahim peygambere atfedilen bir kıssa vardır. Güneşi görür, benim Tanrım bu der. Akşam olunca bakar güneş batıyor ay çıkıyor, bu sefer aya bel bağlar. Böyle böyle düşe kalka doğadan bağımsız olan gerçek Tanrı’yı bulur. Bu kıssadan alınması gereken ders insanın aklını kullanarak Tanrı’yı bulabileceğidir. Ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum. Bir kere Tanrı kavramı bir kişilik ömre yetmeyecek kadar karmaşık bir kavramdır. Binlerce yıllık bir düşünsel evrimin sonucudur. Toplumsal, ekonomik, coğrafi pek çok etken vardır Tanrı kavramını şekillendiren. Binlerce yıl süren bir gelişimin ve değişimin neticesinde insan Tanrı’yı kendi suretinde yaratmıştır. Sınırlı görme yeteneği olduğu için Tanrı’ya sınırsız görme yeteneği vermiştir, sınırlı duyma yeteneği olduğu için Tanrı’ya sınırsız duyma yeteneği vermiştir, sınırlı bilgisi olduğu için Tanrı’yı sınırsız bilgi sahibi yapmıştır. Bir çeşit, tüm eksikliklerinden arındırılmış insandır Tanrı.  

Yanıtlanmamış Sorular, Bilim ve Tanrı

Yanıtlanamayan sorular ya sorulmaması gereken sorulardır ya da bilimin henüz yeterli yetkinliğe ulaşmadığı için boşlukta bıraktığı sorulardır. Böylesi sorular için tanrıtanırlar kolaya kaçıp hemen Tanrı yanıtını verirler. Örneğin, Büyük Patlama neden gerçekleşti? Bilim henüz bu soruya yanıt vermemiştir.  O halde Büyük Patlama’yı Tanrı yapmıştır. Bilim yanıt veremediğine göre, yanıt Tanrı olmalıdır. Oysa Tanrı sözcüğünü duymamış, ya da öylesi bir eğitimden geçmemiş bir insan için yanıt şu da olabilir: Bilim henüz Büyük Patlama’nın kökenine inmiş değildir. Araştırmalar sürüyor. Belki on yıl, belki yüz yıl, belki bin yıl sonra daha sağlıklı yanıtlara ulaşılacaktır.

Modern bilimi Galileo ve Francis Bacon’la başlatacak olursak, topu topu 400 yıllık bir tarihi olduğunu görürüz. İnsanlığın birkaç yüz bin yıllık tarihinin, canlıların birkaç yüz milyon yıllık tarihinin, dünyanın beş milyar yıllık tarihinin ve evrenin on beş milyar yıllık tarihinin yanında modern bilimin tarihi çok cılız kalacaktır. Doğal olarak bilimin henüz yanıtlayamadığı sorular vardır. Fakat, yanıtlanamayan her soruya karşılık olarak “Aha işte, gördün mü bak! Yanıtlayamıyorsun, o halde Tanrı var.” diye çıkışmalar hem bilim insanına yapılan bir haksızlıktır hem de bilimsel düşüncenin evriminin önüne konan bir engeldir. Hem böyle yaparsak orta çağ skolastiklerinden ya da ilkel çağın animistlerinden ne farkımız kalır? Bilim iğneyle kuyu kazma işidir, çoğu zaman yanıt peşinde koşarken hesapta olmayan şeyler öğrenilir. Bu yüzden doğru soruları sormak ve bu soruları yanıtlamak için doğru hipotezler üretip, o hipotezleri doğru şekilde sınamak; en azından yanıtları bulmak kadar önemlidir.

Bir düşünelim, geçmişte Tanrı’nın sesi olarak adlandırılan gök gürültüsü ve Tanrı’nın kılıcı olarak görülen yıldırım; günümüzde bilim insanları tarafından açıklanmıştır. Bizler eski insanların bu inanışlarına nasıl bugün gülüyorsak, beş yüz yıl sonra yaşayıp; bugün yanıtlamadığımız soruların büyük bir çoğunluğuna yanıtlar bulmuş olan insanlar da bizim Tanrı saplantımıza güleceklerdir. Hoş, o zaman da yanıtlanamamış sorular kalacağı için Tanrı’nın varlığı bir hipotez olarak geçerliliğini sürdürecektir.

Thomas Aquinas bir yerde diyor ki, “Eğer her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Tanrı’nın varlığını kabul edersek evrende açıklanması gereken bir çelişki kalmaz.” Aslında benim söylemek istediğimi çok güzel bir şekilde özetliyor bu cümle. Tanrı hipotezinin neden bilimdışı olduğu konusuna da açıklık getiriyor. Bilim, yanlışlanabilir (sınanabilir) ama henüz yanlışlanmamış kuramlar üzerinde ilerler. Gelecekte bir gün, günümüzde doğruluğuna inandığımız pek çok bilimsel doğrunun çürütüldüğüne şahit olabiliriz. Bilim insanı bu yüzden mütevazı olmak zorundadır. Bildiğimiz her şey elimizdeki verilerin yardımıyla ortaya attığımız ve yine aynı verilerin yardımıyla doğruluğunu kanıtladığımız modellerden ibarettir. Bilgimiz arttıkça elimizdeki modellerin yetersiz kalacağını göreceğiz ve daha kapsamlı, daha hassas modeller geliştireceğiz.  Örneğin, neredeyse üç yüz yıl bilim dünyasında hakimiyetini sürdürmüş Newton’un klasik fizik kuramları, 20. Yüzyılda yerini kuantum fiziğine bırakmıştır. Bunun nedeni Newton’un üç yüz yıl boyunca bilim dünyasını kandırmış olması değildir. Tam aksine bugün kullandığımız arabalardan tutun savaş uçaklarına kadar hemen her şey Newton’un fiziği göz önüne alınarak yapılır. Bunun nedeni düşük hızlarda ve atom kadar küçük olmayan boyutlarda, Newton’un halen çok işe yarıyor olmasıdır. Kuantum fiziğinin Newton fiziğinin verdiği tüm yanıtları vermesinin yanında Newton’un açıklayamadığı olayları da izah edebiliyor olması kuantum fiziğini baskın (dominant) model yapar. Bilim insanı, karşısına çıkan soruları yanıtlamak için deney ve gözlemden başka bir araç kullanamaz. Ortaya atacağı hipotezler de sınanabilir ve yanlışlanabilir olmalıdır. Russell’ın çaydanlık örneğini anımsarsak, isteyen insan güneşin etrafında dolanıp duran görünmez (algılanamaz) bir çaydanlığın var olduğuna inanabilir. Bu inanç çaydanlığın varlığını bilimsel bir soru haline getirmez.  

Bu kısa bilim tarihi açıklamasından sonra Thomas Aquinas’ın cümlesine geri dönelim. Her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir Tanrı’nın varlığını kabul etmek sadece bilim insanlarının soracakları soruları ortadan kaldırmaz. Toplumsal ve ahlaki sorunları da bir kabulle ortadan kaldırır. Örneğin, “Madem sonsuz güçlü Tanrı var, neden dünyada adaletsizlik ve açlık var?” diye sorsak, inanan insan hemen “Her şeyin en iyisini bilen Tanrı’nın hikmetinden sual olunmaz.” diye yanıt verecektir. İşin ucunu bırakmasan, biraz sıkıştırsan, , tanrıtanırın yanıtı şu şekle bürünecektir. “Bu dünya bir sınav dünyasıdır. Asıl olan öteki dünyadır. Bu dünyada acı çekenler öteki dünyada mutlu ve huzurlu olacaktır.” Görüldüğü gibi kanıtı olmayan bir Tanrı kavramının eylemlerini meşrulaştırmak için kanıtı olmayan öteki dünya “ad hoc” hipotezini üretmiş olur tanrıtanır. Bu şekilde yavaş yavaş gerçeklikle ilişkisi olmayan, kuralları bizimkisinden çok farklı olan ikinci bir evren kurulur. Bu evren ne zaman bir şeye ihtiyacı olsa inanan insan yeni bir ad hoc hipotezle yardıma koşacaktır. Zamanla bu ikinci evren o kadar büyür ki kendi içerisinde tutarlı bir görünüme kavuşur. Resmin içine melekler, şeytan, cennet, cehennem, peygamberler, ibadetler, dualar girer. Bir süre sonra bu kendi içinde tutarlı evrene inanmamak zor hale gelir. Pek çok insanın düşünmeksizin dinsel dogmalara bağlanmasının nedeni de biraz karşısında bulduğu bu eksiksiz resimdir. Bir ayağını diğer ayağının üzerine basarak duran bu resim, dışarıdan bir dayanak olmamasına rağmen inandırıcı oluşunu zamanla içine eklenen ek hipotezlere borçludur.

Bu durum aklıma Cem Yılmaz’ın bir esprisini getirdi. Hani adam aldatırsa, kıvıramaz, soruya soruyla yanıt verir. Kadın aldatırsa öyle bir anlatır ki adam soruyu sorduğuna pişman olur. Kadının yanıtına eklediği her bir ayrıntı, yanıtı dinleyen kişideki gerçeklik olgusunun içinin dolmasına yarar. Eğer sadece “Otele arkadaşımı görmeye gitmiştim.” deseydi, belki adamın kuşkuları tamamıyla yok olmayacaktı.

Yalana kuyruk ekledikçe inandırıcılığını arttırdığı üzerine güzel bir örnek. Vakit kazanmak için 3:30'dan başlayınız.  

Bu noktadan bakınca dinler ile Tanrı’nın varlığı arasında ontolojik bir bağın olduğunu söyleyebiliriz. Tanrı varlığını ister istemez dinin sağladığı ayrıntılara borçludur. Belki de bu yüzden deist diye adlandırılan felsefi akım tarihin hiçbir devrinde güçlü bir taraftar toplayamamıştır. Laplace kurmuş olduğu güneş sistemi maketini Napolyon’a gösterirken Napolyon sorar, “Bu modelde Tanrı’yı göremiyorum.” Laplace’a göre Tanrı ilk hareketi vermiş ve gerisine karışmamıştır. Tanrıtanımazlıkla tanrıtanırlık arasında bir yerde görülebilecek olan bu âtıl Tanrı anlayışı, Tanrı’nın ayrıntıları hakkında bilgi veremediği için cılız kalmıştır. Oysa tektanrılı dinler her daim müdahil olan bir Tanrı modelini ortaya koyarken bu sorunu da çözmüş olurlar.


Devam Edecek

T. B.'ye Mektup (1)

Sevgili T B,

Birkaç haftadır Tanrı'nın varlığının kanıtları ve bu kanıtlara getirilen felsefi itirazlar üzerine yazışıyoruz. En son gönderdiğim iletilerden sonra ben, senin önerdiğin yazarın iki kitabını ve internet üzerinden konuyla ilgili onlarca makale okudum.  İtiraf edeyim ki bu konularda yazmak bana artık eskiden olduğu gibi haz vermiyor. Bunun en büyük nedeni Tanrı'nın varlığının kanıtları konusunda son birkaç yüzyıldır ortaya yeni bir tezin ortaya konmamış olması. Bir kere bu temel argümanları (Thomas Aquinas’ın derleyip topladığı beş kanıtı) okuyup sindirdikten sonra, okunan her metin aynı şarkının bitmez tükenmez nakaratlarını dinlemekten farksız geliyor bana.  Aynı argümanları ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar, sanki kendileri bunları yeni bulmuş gibi. Sürekli deştikleri konularda uzmanlaşıp bir de popülerlik kazanıyorlar, televizyonlarda boy gösteriyorlar, pop yıldızları gibi arkalarında bir hayran kitlesi oluşuyor. Kısacası banal bir tartışma ortamı oluşmuş durumda. Okumayan, düşünmeyen bir kitle; kendilerini yönlendirecek, inançlarına ters düşmeyecek bir rehber arıyorlardı. Günümüzün konjonktürüne uygun, post-modern birisini de bulmuşlar sanırım.  Senin bana önerdiğin yazar; okudukça, izledikçe düştü gözümden. Üniversitedeki konumuna ve çalıştığı konulara kıyasla yazdıkları bana çok banal, tek taraflı, tartışma zemininden uzak geldi. O konumda birisinden çok daha derinlikli, çok daha detaylı çözümlemeler beklerdim. Sonuçta işi bu, sabah akşam bu konular üzerine kafa yoruyor.

Tartışmanın gündelik hayattaki yansımasının minimal olması da bu banallığı etkileyen başka bir etken. İnanan insan kanıtlar olmadan da inanıyor zaten. Bir inancın faydalı olması için doğru olması gerekmez ki! “Placebo etkisi” diye adlandırılabilecek önemli bir yanı var; dinsel olsun, din dışı olsun her türlü inanışın. Örneğin benim annem yüzde yüz inançlı bir insandır. Çünkü inanmış olması onun hayatını kolaylaştırır, işlerini tanzim eder, karar vermesinde yardımcı olur, ikilemlerden kurtarır. Kendisi için daha iyi bir alternatif bulamadığı için de inanmaya ve inancı doğrultusunda ibadet etmeye devam eder. Tanrı varsa da yoksa da onun hayatında inanmış olmanın getirdiği bir yarar vardır. Bu pragmatik yarar kuramsal bir doğruluğu gerektirmez. Tıpkı kanser hastalarının kanser olmadıklarına inanıp, kazandıkları moralle biraz daha uzun yaşamaları gibi.

İnanmayan insan ise kanıtların yetersiz olduğuna inandığı için inanmamaya devam eder. Sırf ortaya atılan felsefi kanıtlardan ya da karşıt kanıtlardan dolayı bir insanın inancından vaz geçtiği çok nadiren görülebilecek bir şeydir. Çünkü felsefi argümanlara açık olmak için kuşku duymak gerekir. Oysa kuşku imanın zıttıdır. Kur’an bu yüzden daha Bakara’nın en başında “Zalikel kitabu la raybe fihi …” der. Yani “Bu kitap ki içinde kuşkuya yer yoktur…” Tek bir cümleyle kesip atar kuşku filizlerini. Ya her bir cümlesine inanacaksın ya da okumayı hemen şimdi bırakacaksın. Okuyarak imana eremezsin, okumadan önce inanmış olman gerekir. Bu ufak bir ayrıntı gibi görünse de çok önemli bir noktadır. Bu yüzden Kur'anda sıklıkla geçen "Lealleküm tağkilun", "lealleküm tefekkürün" (akıl etmiyor musunuz?, düşün müyür musunuz?) ifadeleri imanı arttırdığı sürece tecviz edilir. Aksi takdirde kişi kuşku batağına saplanmıştır ve yanlış yola girmiştir. Gazali'nin ortodoks  İslam'da ısrarı da İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd gibi zamanın filozoflarının kuşku duymada Yunan fllozoflarını kendilerine rehber edinip, İslamın izin verdiği çizgiyi aşmış olmalarından dolayıdır. 

Okumayı kolaylaştırmak için bu yazıya ara başlıklar ekleyeceğim. Bu başlıkların büyük bir çoğunluğu soru niteliğinde olacaklar. Peşinden gelen paragrafta da soruyu yanıtlamaya çalışacağım. Bu arada bir konuya açıklık getireyim. Yazının tamamında Allah sözcüğü yerine, Tanrı kelimesini kullanacağım. Bunun en büyük nedeni Allah sözcüğünün İslam dinindeki Tanrı’ya verilen ad olmasıdır. Zaten dilbilimcilerin çoğunun düşüncesine göre Allah sözcüğü, Arapça’daki El-İlah* (The God) ifadesinden gelmiştir. Yani özel bir isim bile değildir Allah. Sadece tüm tanrılar içinde özel olan bir Tanrı’dır. Bu özel olma durumunu da büyük T kullanarak vermiş oluyorum zaten.

Tanrı’nın Varlığını ya da Yokluğunu Kanıtlama Sorumluluğu Kimin Üzerindedir?

Bu soruyla başlamak önemli çünkü “Ateistler Tanrı’nın yokluğunu kanıtlayamıyorlar.” cümlesi sıklıkla duyduğum bir cümle. Kanıtlanması gereken şey Tanrı’nın yokluğu değil, varlığıdır. Nasıl ki yoldan çevirdiğiniz bir vatandaşa “Masum olduğunu kanıtla.”diyemeyiz, Tanrı’ya inanmayan (ateist ya da tanrıtanımaz) bir insana da “O halde yokluğunu kanıtla.” diyemeyiz. Çünkü iddia sahibi iddiasını kanıtlamak zorundadır ve burada iddia sahibi Tanrı’ya inanan (teist ya da tanrıtanır) kişidir. Bu konuda Russell, “Bir insan güneşin etrafında dönmekte olan bir çaydanlığın** var olduğunu ve bu çaydanlığın elimizdeki bilimsel araçlarla tespit edilemeyeceğini iddia ediyorsa, bu iddiasını kanıtlamak zorundadır.” der. Çünkü çaydanlığın olmadığını kanıtlamak istesek bile bunu beceremiyeceğimiz bir gerçektir. Bunun yanında çaydanlık iddiası olmadan da gayet güzel bir şekilde yaşıyorduk dolayısıyla bizi bozan bir durum olmayacaktır ortada.

Örnekten gerçeğe dönersek, tanrıtanımaz için ortada bir sorunun olmadığını söyleyebiliriz. O zaten yolunu bulmuş, hayatını elinden geldiğince doğru bildiği normlar etrafında idame ettirme çabasındadır.  İnsan yaşamı sırasında Tanrı’nın var olduğunu doğrudan gerektirecek herhangi net bir kanıta rastlamaz. Dinbilimcilerin ortaya attıkları kanıtların hiçbirisi doğrudan gözlemin ya da herhangi bir bilimsel deneyin sonucu değildir. Olsa olsa spekülatif akıl yürütme olarak sınıflandırılabilirler. İleride bu konuya detaylı olarak değineceğim. Şimdilik olası bir kanıtın yöntemi üzerindeki düşüncelerimi yazayım. 

İstatistikten birkaç terim ödünç alıp izah edeceğim. Yoldan çevirdiğimiz vatandaşın masum olduğu bizim varsayılan hipotezimizdir (null hypothesis). Adam masumdur çünkü masum olmasaydı hapishanede olurdu. Onun kendi masumiyetini kanıtlaması için o güne kadar yaşadığı her anı ve bu tüm anlarda kanunların aksi yönünde bir eylemde bulunmadığını bize göstermesi gerekmektedir. Pratik anlamda bu olanaksızdır. Eğer adamın suçlu olduğunu düşünüyorsanız bir savcı olarak onun suçluluğunu kanıtlamak sizin görevinizdir. Adamın suçlu olması durumu istatistikte alternatif hipotez (alternative hypothesis) olarak adlandırılır. Savcı adamın kuyumcuda çekilmiş soygun görüntülerini elde etmişse, adamın aleyhine tanıklık edecek iki şahit bulmuşsa, kuyumcu dükkânının sağında solunda parmak izine rastlamışsa; bu kanıtlar eşliğinde adam için tutuklama emri çıkaracaktır. Yok eğer kamera görüntülerinde adam yoksa, parmak izleri başka birisine aitse, tanıklar adama bakıp “soyguncu bu değildi, onun bıyığı vardı” diyorsa; bu durumda adam hakkında tutuklama kararı çıkaramayacaktır. Yalnız tutuklama kararının çıkmamasının nedeni adamın masumiyeti değildir, aleyhine yeterli kanıt olmamasıdır. Aslına bakılırsa bizler de masum olduğumuz için değil, hakkımızda bizi hapse tıkacak kadar sağlam kanıtlar olmadığı için dışarıdayız.

Gözlemlerimizle ya da deneylerimizle nesnel olarak Tanrı’yı algılayamadığımız bir gerçek. Örneğin hava vardır, göremeyiz ama hissederiz ya da bilimsel deneyler aracılığıyla havanın varlığını kanıtlayabliriz. Işık vardır; göremeyiz ama nesnelerden yansıyan fotonlardan onun varlığını çıkarımsarız. Işığın dalga mı yoksa parçacık mı olduğunu nesnelerden yansıyan ışığı gözlemleyerek anlayamayız ama kontrollü deney odalarında ışığın her iki modele de uygun davrandığını kanıtlarız. Bilim, adı üzerinde, bilinenlerin bilgisinden ibarettir. Evrende gözlemlenebilecek ve deneylenebilecek konuları ele alır, onlar hakkında hipotezler üretir, bu hipotezleri çürütür ya da çürütemediği için çürütene kadar doğruluğunu kabul eder. Dolayısıyla bilimsel doğruların hepsi tam anlamıyla doğru değildir. Daha iyi bir model gelip, daha fazla soruyu yanıtlayana kadar kullanırız bu kuramları. Bilim insanı bu yüzden mütevazi olmak zorundadır çünkü asla bildiklerinden emin olamaz. Sadece elindeki verilerin ışığı altında oluşturduğu sistemin doğru olduğunu iddia edebilir. Bu küçümsenecek bir durum değildir çünkü günümüzde kullandığımız uçaklardan tut, elektronik sistemlere kadar her şey doğruluklarından yüzde yüz emin olamadığımız bu kuramlar üzerine kuruludur.

Bilimin doğasını bu şekilde izah ettikten sonra bilimle Tanrı arasındaki ilişkiye bakalım. Tanrı, tanımı gereği aşkın (transcendental) bir varlıktır. Yani bir madde değildir, atomlardan oluşmamıştır. Yine tanımı gereği sonsuz ve sınırsızdır. Yani sonlu olduğunu bildiğimiz evrene sığmayacak kadar büyüktür. Kısacası dinlerin tanımına göre Tanrı hakkında bildiğimiz tek şey aslında onun var olduğudur. Bu varlık, bildiğimiz varlık formlarının dışında bir formdur ve dolayısıyla elimizdeki alet edevatla bu varlığı algılamamız, ölçmemiz, tartmamız, varlığını ya da yokluğunu iki kere iki dört edercesine kanıtlamamız olanaksızdır. Bu yüzden bilim insanı Tanrı hipotezini soruların dışında tutarak yürütür çalışmalarını. Asla varlığını kanıtlayamayacağı neden konu edinsin ki? İstiyorsa yine inanabilir, bunda bilimsel anlamda mantıksal bir çelişki yoktur. Yalnız eğer Tanrı’nın varlığı hipotezini bilimsel olarak henüz açıklayamadığı yerlerde kullanacaksa, bu durumda hipotezi kanıtlaması şarttır. Aksi takdirde doğruluğu kanıtlanmamış bir hipotez üzerine kuram inşa etmiş olur ki böylesi bir kuramın doğruluk dayanağı yoktur. 

Ara başlıkta verdiğim soruya dönersem, Tanrı’nın varlığını kanıtlama sorumluluğu Tanrı’ya inanan kişiye aittir. Bir tanrıtanımaz için böyle bir sorumluluk yoktur. Dolayısıyla “Ateistler Tanrı’nın yokluğunu kanıtlayamıyorlar.” ifadesi hem semantik açıdan hem de mantıksal açıdan hükümsüzdür. Bir insan önüne getirilen kanıtları yetersiz gördüğü için Tanrı’nın varlığına inanmaz. Çünkü yukarıda saydığım nedenlerden dolayı varsayılan hipotez Tanrı’nın yok olduğudur. Biz bir savcı gibi davranıp varsayılan hipotezi reddetmek için kanıt toplamak zorundayız. Kimi savcı en basit bir kanıta bakıp, çok da derin düşünmeden hemen varsayılan hipotezi reddetme yoluna gidebilir. Kimi savcı da derin düşündüğü ya da önüne getirilen kanıtlarla tatmin olmadığı için ikna olmayabilir. Sonuç olarak söyleyeceği cümle de zaten “Tanrı yoktur.” olmayacaktır. “Tanrı’nın yokluğunu inkar etmeye yetecek kadar elimizde kanıt yoktur.” diyecektir.  Bu ikisi arasında bilimsel olarak ciddi bir fark vardır. “Tanrı yoktur.” diyen kişi Tanrı’nın yok olduğunu kanıtlamış gibi kesin bir argüman ileri sürmektedir. Oysa ikinci cümle “Aradım bulamadım. Aramaya devam ediyorum. Kanıtlar artarsa ikna olabilirim.” demektir.

Kimilerine göre bu şekilde konuşan bir insan kibirlidir. Bana göre aklının ve bu konuları düşünmeden önceki inancının gerektirdiği gibi davranıyordur. Eldeki kanıtlara bakıp çabucak ikna olan insana göre daha az kibirli değildir.  Kibir kelimesi taşıdığı olumsuz anlam nedeniyle burada zaten gereksiz bir konumdadır. Tanrı’nın varlığına inanmadığını açıkça ifade eden pek çok iyi insan vardır tarihte ve günümüzde. Bunun yanında Tanrı’nın varlığına inanıp da milyonlarca insanın katili olmuş kişiler de vardır. Tanrı inancı tek başına insanı ne iyi ne de kötü yapar. Bu yüzden inanmayan bir insanı aşağılamak, ona kibirli ya da mağrur muamelesi yapmak bir bakıma onun inançsızlığına karşı duyulan hazımsızlığın, daha popüler bir ifadeyle saygısızlığın sonucudur. 

Maalesef iki kitap okuyup, azıcık konuya hakim olan herkes inanmayanları Tanrı’ya karşı küstahlıkla, akılsızlıkla, ahmaklıkla suçlamaktadır. Benim bildiğim kadarıyla Russell ne akılsız bir insandı ne de ahmaktı. Tam tersine devrinin en zeki matematikçilerinden biriydi. Kendisine Tanrı hakkında sorulduğunda şöyle demiştir***. Ben Tanrı’ya inanmıyorum. Eğer varsa ve öldükten sonra beni sorgularsa kendisine “Dünyaya koyduğun kanıtlar yetersizdi. İkna olamadım.” diyeceğim. Ben burada kibirden ziyade cesaret görüyorum. İşini garantiye almak için, Pascal**** gibi ödlekçe “Ne olur ne olmaz, ya varsa! En iyisi biz inanalım.” demek yerine; inançsızlığının arkasında durmuştur.

Şimdilik bu kadar. Mektup uzayacak. Aşağıda gelecek kısımların başlıklarını bulabilirsin. Başka bir şey yazmaksızın bu konuya devam edeceğim. 

Tanrı’nın Var Olup Olmadığını Bilmek Ne Kadar Önemlidir?
Yanıtlanmamış Sorular ve Kontrolsüz Evren Deneyi
Kozmolojik ve Teleolojik Kanıtlara Verilebilecek Yanıtlar
Ahlak ve Arzular Kanıtına Verilecek Yanıtlar
Olasılık, Filtreleme ve Artan p-değeri
Tanrı’nın Varlığı Dışında Yanıtlanması Gereken Sorular

* Türkçede, Arapçadaki “el” önekini karşılayacak bir kelime yok. İngilizcedeki “the” ile aynı görevi görmektedir. Dolayısıyla Allah (El-ilah) sözcüğünün İngilizce karşılığı da “The God” olmalıdır.  İslam’dan önce Arap putperestler ve Hristiyanlar tarafından da kullanılmıştır. Kökeni milattan önce 100 yıllarında yaşamış semitik bir dil konuşan Nebatilere kadar gitmektedir. Peygamberin babasının adının Abdullah oluşu da aslında Allah sözcüğünün Arap yarımadasında kullanıldığının bir kanıtıdır. Bu konuda wikipedia’daki makale kısa ve bilgilendiricidir. http://en.wikipedia.org/wiki/Allah Türkçedeki “Tanrı” sözcüğünün etimolojik kökeni için: http://en.wikipedia.org/wiki/Tengri

** Russell’ın çaydanlık örneğini detaylı olarak buradan okuyabilirsin: http://en.wikipedia.org/wiki/Russell's_teapot

*** Attributed to Russell in the New York Times article So God's Really in the Details? (May 11, 2002) by Emily Eakin, where she writes: "Asked what he would say if God appeared to him after his death and demanded to know why he had failed to believe, the British philosopher and staunch evidentialist Bertrand Russell replied that he would say, 'Not enough evidence, God! Not enough evidence.'
Actually, the quote is slightly inaccurate. The original source of this line comes from an article by Leo Rosten published in Saturday Review/World (February 23, 1974) which features an interview with Russell. There, Rostenwrites: "Confronted with the Almighty, [Russell] would ask, 'Sir, why did you not give me better evidence?'"
Source: http://en.wikiquote.org/wiki/Bertrand_Russell#What_I_Believe_.281925.29


**** Pascal’ın bir kumardan farksız olan düşünce silsilesi şuradan okunabilir: http://en.wikipedia.org/wiki/Pascal's_Wager