Bu Blogda Ara

din felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2014

T. B'ye Mektup 5 (Son) - Ahlâk ve Estetik Kanıtı

Tanrı kanıtlamaları içinde diğerlerine göre pek sık olmasa da sosyolojik ve antropolojik tartışmalarda sıklıkla öne çıkan bir tanesi de ahlâk kanıtıdır. Bu kanıta göre insan ahlâklı olmak için değişmeyen bir referans noktasına muhtaçtır. Mutlak iyiyi ve doğruyu ona telkin edecek bir yol gösterici olmadan toplumsal varlığını devam ettiremez, iyi olamaz, iyilik yapmak için bir gerekçeye sahip olamaz. Demek ki mutlak iyiyi ve mutlak doğruyu temsil eden bir Tanrı vardır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ahlâk kanıtının ahlâkın kaynağını değil, Tanrı’nın varlığını kanıtlama amacı güdüyor olmasıdır. Aynı düşünce silsilesini tersinden yürütürsek, yani Tanrı vardır öncülünden başlayıp Tanrı’nın mutlak iyi olması gerektiği sonucuna ulaşabiliriz. Böylece de ahlâkın kaynağının Tanrısal bilgi olduğu sonucuna varırız.

Bu kanıtın en büyük sorunu baştan sona sorunlu olmasıdır. Daha önce incelediğim iki kanıtta nesnel bir takım öncüllere dayandırılan sonuç önermelerine yaptığım itirazları yazmıştım. Bu kanıtta öncülün kendisi de yanlış olduğu için kanıt baştan sona sorunludur. Önce mantıksal bir silsile olarak çıkarımı görelim.
1.       İnsan iyi olmak için mutlak bir iyiye muhtaçtır.

2.       İnsan iyi olmak zorundadır ya da içinde iyi olmak için yanan bir kıvılcımla yaşar.
3.       O halde içimize bu mutlak iyi düşüncesini koyan mutlak iyi bir Tanrı vardır.

Şimdi de itirazlar:

Birinci İtiraz: Ontolojik olarak Tanrı mı yoksa İyi mi önce gelir?

Bu çok önemli bir itirazdır çünkü birazdan da göreceğimiz üzere bu soruya verilebilecek iki yanıt da bizi kaçınılmaz bir çelişkiye götürmektedir.

Birinci Yanıt: Tanrı, İyi’den önce gelir ve dolayısıyla Tanrı İyi’yi yaratmıştır: Eğer bu yanıtı kabul edersek iyi düşüncesinin Tanrı’nın herhangi dayanak noktasına gerek duymadan, rastgele var edildiği sonucuna ulaşırız. Çünkü eğer ontolojik olarak Tanrı önceyse, bu, Tanrı’nın eylemlerini ve söylemlerini bağlayan bir iyilik sınırlaması yoktur demektir. Bu da “Karşıdan karşıya geçen yaşlı amcaya yardım etmek iyidir” demekle “İyidir çünkü onu Tanrı öyle istemiştir” demekle aynı şeydir. Bu durumda eğer Tanrı “Öldürmek iyidir.” demiş olsaydı, Tanrı böyle dediği için öldürme eylemini iyi olarak kabul edecektik.  Bu ise iyilik kavramının içini boşaltmaktan başka bir şey değildir. Bu çelişkiden kurtulmak için şu söylenebilir. “İyi ama Tanrı mutlak aklıyla iyiyi ve kötüyü bildiği için asla kötüyü emretmeyecektir.” Böyle bir kaçış bizi ikinci seçeneğin kollarına bırakır.

İkinci Yanıt: İyi, Tanrı’dan önce gelir ve Tanrı iyidir:  Bu yanıtı kabul ettiğimiz anda başka bir çelişkinin içinde buluruz kendimizi. Eğer ontolojik olarak İyi önceyse, Tanrı’nın, söylemlerini ve eylemlerini, kendisinden önce var olan İyi kavramının sınırlarına göre seçmesi gerekirdi. Bu ise Tanrı’nın her şeye gücü yeten ve kimseye hesap vermeyen kimliğiyle çelişmektedir. Karşımızda, İyi’nin kurallarına uymak zorunda kalmış, eli kolu bağlı bir Tanrı resmi vardır ki bu baştan sonra İbrahimi dinlerin önerdiği Tanrı anlayışına terstir. Tanrı iyidir demek Tanrı’yı kendi tanımıyla çatıştırmaktır.

Tanrı iyiyse eğer iyi olmak için referans aldığı İyi kavramını kim yarattı diye sorabiliriz. Eğer bu iyi kavramı Tanrı’dan bağımsız olarak varsa zaten vermiş olduğumuz yanıtın yanlış olduğu sonucuna varırız. Yok eğer İyi kavramını Tanrı yarattıysa birinci çelişkiye dönmüş oluruz. Kısacası her halükârda Tanrı ile İyi arasında mutlak gücü garanti altına alan bir bağ kurulamamaktadır.

İkinci İtiraz: İnsan iyi olmak için mutlak iyiye muhtaç mıdır?

James Rachel, “The Elements of Moral Philosophy” başlıklı kitabının on dokuzuncu sayfasında ahlâkı şu şekilde tanımlamış: Minimalist bir tanım verecek olursak, ahlâk, bir insanın herhangi bir eylemi gerçekleştirirken aklını kullanıp, kişinin hem kendisinin hem de eylemden etkilenecek olan diğerlerinin çıkarlarını eşit şekilde gözeterek, eylemi gerçekleştirmesini sağlayan kurallar bütünüdür.

Bu tanımda eşit derece ifadesinin altını çizdim çünkü işin en zor kısmı bu eşitliği sağlamakta. Şöyle bir örnek verelim. Bir kamyonun frenleri patlamış ve yokuş aşağıya iniyor. Önünde bir panayır var ve panayırda on kişilik bir grup alışveriş yapıyor. Şoför panayıra girmek istemiyorsa direksiyonu sağa kırmak zorunda kalacak ama bu durumda da kaldırımda bekleyen bir adamı ezecek. Böyle bir durumda şoförün ne yapması gerekir? Panayıra dalıp on kişiyi öldürmemek için yol kenarında duran bir kişiyi öldürecek. Bir kişiyi öldürmek on kişiyi öldürmekten daha iyidir diyorsak yukarıdaki tanımdaki eşitlik ilkesini çiğnemiş oluruz.  

Benzer bir çelişki dilenciye para verme konusunda da çıkar karşımıza. Dilenciye para vermek iyi midir ya da dilenciyi görmezden gelmek kötü müdür? “Dilenciye para vermek iyidir çünkü yardıma muhtaç birisine yardım etmek evrensel anlamda iyidir.” diyebiliriz. Ya da “Dilenciye para vererek aslında iyilik yapmıyorsun, onun dilenci olarak kalmasını sağlıyorsun.” da diyebiliriz. Ya da “Aslında dilenciye para vererek dilenciye değil kendine iyilik yapmış oluyorsun çünkü sırf kalbindeki suçluluk duygusunu bastırmak için yardım ediyorsun dilenciye.” de denilebilir. Ya da “Her insan istediğini yapmakta özgürdür ve insanlar genelde kendilerini mutlu eden eylemleri gerçekleştirirler. Sen kendini mutlu etmek için dilenciye para veriyorsan bunun neresi iyiliktir.” denilebilir. Kısacası onlarca farklı açıdan yaklaşabiliriz dilenciye para verme sorununa.

Çalıştığım okulda Yeni Zelanda’lı bir arkadaş var, kadın öğlen yemeği arasında dışarı çıktığı her gün alt geçitin merdivenlerinde bekleyen dilencilere para verir. Bunu büyük bir içtenlikle yapar, onlara selam verir, gülümser, “Bugün nasılsın, iyi misin?” diye sorar. Bozukluğu yoksa 10 Yuan verir (yaklaşık 4 TL), bazen elindeki yemeği paylaşır. Şimdi böylesi bir samimiyetle davranan bir insana “Sen bunu suçluluk duygusundan kurtulmak için yapıyorsun. Aslında sen de bencilin tekisin. Sırf daha iyi hissetmek için, gösteriş için dilencilere iyi davranıyorsun.” diyebilir miyiz? Bence diyemeyiz. Sonuçta dilencinin karnı doymaktadır, kucağındaki çocuğunun boğazından sıcak çorba geçecektir. Bütün bunları görmezden gelip, dilenciye yardım eden insanı bencillikle suçlayarak nereye varırız? Bana göre lafazanlık dışında hiçbir yere! Yalnız burada benim ne düşündüğümün pek bir önemi yok çünkü büyük bir olasılıkla dilencilere para veren birisi olduğum için ve kendi davranışımı haklı çıkarmak için böyle düşünüyorum. Buradaki asıl sorun, dilenciye para vermek gibi basit bir gündelik bir eylemin bile ahlâki açıdan tek bir çıkış noktasının olmamasıdır.

Ahlâk felsefesi kitapları bu tür örneklerle doludur ve aynı soruya verilen onlarca farklı yanıt vardır. Kimisi psikolojik egoizm prensiplerine dayanarak yanıt verir, kimisi utilitarianist prensiplere göre, kimisi Kant’ın evrensel imperatiflerine göre. İstediğin prensibe dayanarak yanıt ver, sonuç değişmeyecektir. Bir şekilde birilerinin hakkı yenecektir, bir şekilde birileri bencil damgasını yiyecektir, diğerleri iyi kalpli diye göklere çıkarılacaktır. Gerçek hayatta bu kadar dramatik olmasa da benzer durumlarla sıklıkla karşılaşırız. Genelde bir karar verir, “Ölen öldü, kalan sağlar bizimdir” deyip yola devam ederiz. Mutlak bir doğru arayarak geçiremeyiz ömrümüzü çünkü mutlak bir doğru çoğu zaman yoktur. Pratik olmak zorundayızdır ve klişe bir söylemle ifade edecek olursak “Hayat her şeye rağmen devam etmektedir”.

Bu örneklerden şu sonuca varmak istiyorum. Hayatımızı sorunsuz bir biçimde devam ettirmemiz için mutlak iyiye ve mutlak doğruya muhtaç değilizdir. İyi ve doğru olan eylem çoğu zaman toplumlara, kimi zaman da bireylere göre değişebilen bir kavramdır. Bu görecelilik mutlak olma zorunluluğuyla açıklanamayacağına göre daha insan merkezli bir hipoteze gereksinim duyarız. İnsanın idealden uzak olması yönüyle eksik olması gibi onun ahlâki değerleri de eksiktir. Ahlâki değerler değişkendir ve coğrafi, iklimsel ve ekonomik koşullara göre şekillenir. Nasıl ki biyolojik bir evrimin sonucunda canlılar içinde bulundukları ortama uyum sağlıyorlar, ahlâk yasaları dediğimiz prensipler de aslında insanın toplumsal yaşama uyum sağlamasının bir sonucudur. Farklı toplumlarda farklı yasaların olması da bu toplumlardaki koşulların farklı olmasından dolayıdır. 

Örneğin Eskimolar, yaşlanan insanları, yerleşim merkezlerinden uzaklarda bir yerde ölüme terk ederlermiş. Düşünsenize; nineniz yaşlandı, iş yapamaz hale geldi. Bu yüzden ninenizi öldürüyorsunuz. Bizim toplumumuzda cinayet diye adlandırılabilecek bir eylemdir bu. Peki, aynı şeyi soğuk havaya, şiddetli kar fırtınalarına, tarım arazisinden yoksun hayat koşullarına karşı direnen Eskimolar için söyleyebilir miyiz? Nine, ekonomik olarak aileye ve topluma bir yarar getirmediği gibi tüketmeye devam ettiği için topluma zarar vermektedir, yeni yetişen neslin boğazındaki lokmayı çalmaktadır. Bir insan olarak zaten hayatının amacını gerçekleştirmiştir. Çocuklarını büyütmüş, genlerini yeni nesillere aktarmıştır. Bundan sonra yaşaması için çok da bir neden yoktur. İnsanın birey olarak var olamadığı Eskimo kültüründe ninenin ölüme terk edilmesi ahlâksız bir davranış olarak görülmez. Hatta tam tersine, nineyi öldürmeyip yeni doğan bebeklerin yemeğini nineyle pay yaparak ahlâksızlık yapmış oluruz.  

Kaynakların sınırlı oluşuna çözüm olarak üretilmiş bu ahlâki yasa / geleneksel töre, kaynakların bollaştığı zaman ortadan kalkacaktır ya da başka formlara bürünecektir. Değişen zamana direnemez hiçbir töre. Tabii ki değişim kolay değildir ve kurbanlar verecektir. Özellikle dünyanın gittikçe küçüldüğü günümüzde, ekonomik olarak güçlü olan toplumların zayıf olanlara yardım edebileceklerini hesaba katarsak, böylesi yasaların bir an önce ortadan kalkması için insanlık el ele verip, sorunları kökünden kazımalıdır. Örneğin namus cinayetleri, örneğin Hindistan’da ölen kocalarıyla birlikte yakılan kadınlar, örneğin din değiştirdi diye idama mahkûm edilen insanlar, örneğin Afrika'da sünnet edilip sakat bırakılan kız çocukları… Bilimin ve nesnel bilginin yaygınlaşmasıyla insanlar daha ortak bir ahlâki bütünlüğe doğru yol almaktadırlar. Dünya küçüldükçe, iletişim ağlarıyla daha bir donatıldıkça; farklar ortadan kalkacaktır.

Yukarıda ahlâk yasalarının tıpkı biyolojik evrimle gelişen canlılar gibi geliştiğini ve değiştiğini iddia etmiştim. Bunu da bir örnekle izah edeyim. Kelam kanıtında verdiğim örneğin aynısını vereceğim. Geniş bir yolda tek başınıza araba kullanıyorsanız sizi sınırlayan bir yasa yoktur. Ne zaman ki yolda başka arabalar belirir, o zaman mecburen arabanızın hızını, yönünü, şeridini diğer arabalara göre ayarlamak zorunda kalırsınız. Kendinize ve diğerlerine zarar vermemek gibi basit “hayatta kalma” prensibinden başka bir prensibiniz yoktur ama zamanla bu basit prensipten karmaşık kurallar doğar. Örneğin, şerit değiştirirken sinyal vermeniz gerektiği sonucuna varırsınız ya da yolun ortasında kafanıza göre duramayacağınızı bilirsiniz. Trafiği var eden siz ve arabanız, yarattığınız trafiğin kurallarının esiri olursunuz. Döngüsel bir süreç vardır. Süreç döngüseldir ama yerinde saymaz, bir spiral gibi düzensizden düzenliye göre entropinin tersine bir yönde ilerler. Çünkü sisteme dışarıdan enjekte edilen enerji (insan ömrü ve rasyonalitesi) uzun erimde sistemin içerisindeki entropiyi azaltır.

Buradan yola çıkarak “öldürmeyeceksin” ya da “çalmayacaksın” gibi ilkelerin kaynağına ulaşabiliriz. Öldürmeyiz çünkü öldürürsek bir başkası da bizi öldürebilir. Oysa hayatta kalma ve üreme dürtüsü hayatın en dinamik kuralıdır. Hayatta kalmak zorunda olduğumuz için öldürmeme kuralına sahibizdir, Tanrı on emire “öldürmeyeceksin” diye başladığı için değil. Aynı şekilde mülkiyetin kutsal olarak kabul gördüğü toplumumuzda çalmayız çünkü biz çalarsak ve çalmayı meşru sayarsak birilerinin bizim malımızı çalmasını engelleyemeyiz. Toplumsal barış uzun erimde bireylerin huzur içinde yaşamalarını sağlamak için vardır ve bu varlığını sürdürmesi için herkes tarafından kabul gören ahlâki prensiplere dayanmak zorundadır.

Kant’ın “Ahlak Metafiziğinin Temelleri” kitabında sözünü ettiği ve günümüzde de geçerliliğini koruyan ilkesini anımsayalım: “Öyle davranmalısın ki seçtiğin eylemin aynı zamanda evrensel bir doğru olarak kabul görmesini istiyor olmalısın.” Bu ne demektir? Eğer kırmızı ışıkta geçiyorsan, kırmızı ışıkta geçmenin evrensel bir doğru olduğunu kabul ediyorsun demektir. Yok eğer bunu kabul etmiyorsan kırmızı ışıkta geçmenin ahlâki anlamda yanlış olduğunu kabul ediyorsun demektir. Çünkü Kant’ın yukarıdaki ilkesine göre kırmızı ışıkta geçerek eyleminin evrenselliğini onaylıyorsundur. Onaylamıyorsan zaten ahlâksızsındır.  Burada Kant’ın kullandığı “evrensel” sözcüğünü çıkarıp “toplumsal sözleşme” ifadesini koyarsak daha modern bir ahlâki ilkeye ulaşmış oluruz. Öyle davranmalısın ki seçtiğin eylemin aynı zamanda toplumsal sözleşmeye uygun bir doğru olarak kabul görmesini istiyor olmalısın.

Üçüncü İtiraz: Ahlâkın kaynağı Tanrı’ysa tüm tanrıtanımazlar ahlâksız, tüm tanrıtanırlar ahlâklıdır.

Böyle bir iddianın doğru olmadığını hepimiz biliyoruz. Tarih bunun aksini kanıtlayacak örneklerle dolu. Ne Tanrı’ya inanmak bir insanı iyi yapar ne de Tanrı’ya inanmamak bir insanı kötü yapar. Tanrı’ya inanç pratik bir sorunun yanıtıdır. Hayatı düzenlemede çok ciddi bir rolü yoktur. Tanrı inancının İnsanlara belli davranışları telkin etmesi yönüyle güçlü bir motivasyon kaynağı olduğunu iddia edebiliriz. Örneğin, savaşlarda insanları cepheye göndermek için dinsel inanç eşi bulunmaz bir araçtır. Aynı şekilde bağış yapmak istemeyen bir insanı ikna etmek için cennet mükâfatını öne sürmek büyük bir olasılıkla işe yarar bir yöntemdir. Her iki durumda da ahlâklı davranışın kuramsal bir temelini savunmuş olmuyoruz aslında. Pragmatik bir araçtır din ve yeri geldiği zaman tersi yönde de kullanılabilir. Örneğin, Haçlı seferlerinde amaç doğunun kıymetli hazinelerini ele geçirmek olduğu halde Avrupalı halk cennet rüyasıyla kandırılmış ve sefere gönderilmiştir. Oysa tarihteki tüm savaşlar gibi Haçlı seferlerinin arkasında da ekonomik nedenler yatmaktadır.

İnsanlar iyi ya da kötü davrandıklarında bunun arkasında yatan nedeni inancında değil de onu bu davranışı yapmaya sürükleyen ekonomik ve toplumsal nedenlerde aramalıyız. Bir tanrıtanımaz cinayet işlediğinde bunu Tanrı’ya inanmadığı için değil, öldürdüğü kişinin parasını çalmak için yapmıştır. Aynı şeyi bir tanrıtanır da yapabilirdi. Cinayetin nedeni inançsızlık değildir; parasızlıktır, hırstır, açgözlülüktür…

Uzun uzun yazdım ama daha estetik kanıta gelemedim bile. Aslında estetik kanıtın ahlâk kanıtından pek farkı yok. İnsandaki güzellik algısının bir kaynağının olması gerektiği ve bu kaynağın Tanrı olması gerektiği üzerine kuruludur estetik kanıt. Ahlâk kanıtına getirilen tüm itirazlar estetik kanıta da getirilebilir. Sonuç olarak estetik ölçütlerimiz de tıpkı ahlâki ölçütlerimiz gibi toplumdan topluma değişen, insanın doğayla ilişkisinden kaynaklanan, evrimsel süreçle gelişen değerlerden oluşur. Örneğin kıtlığın hakim olduğu bir ülkede kilolu kadınlar güzel kabul edilirken (Yirmi otuz yıl öncesine kadar Hindistan, Türkiye, Çin), yiyecek sorunu olmayan bir ülkede zayıf kadınlar güzel olarak görülebilir. Ayrıca, estetik kavramının da tıpkı ahlaki doğruluk kavramı gibi siyasi bir yanı vardır. Siyasi, ekonomik ve askeri yönden baskın olan kültürlerin sanat formları, aynı yönlerden pasif olan kültürlerin sanat formlarını bastırır. Bu durumda güzel kavramı güçlünün tarafına doğru kayar.

İkinci dünya savaşı sonrasında oluşan post-modern akımın dünyaya bir yararını sayacaksak herhalde kültürler arası geçişkenliği ve göreceli eşitliği sağlamış olmasını sayabiliriz. Post-modernizm bu noktada büyük işler başarmış olsa da bu sadece insanların farklı kültürlerin sanat formlarına saygı duymalarını sağlamıştır, onları anlamalarını değil. Örneğin, Çin’de bir sanat dalı olarak çok rağbet gören kaya figürleri, Çin kültürünü özümsememiş insanlarca anlamsız bulunacaktır. Aynı zamanda Çin ekonomik ve siyasi gücünü arttırdıkça günümüzde sadece Çinlilerin sevip hayran kaldığı sanat dalları diğer ülkelere yayılacak, bu ülkelerdeki insanlar tarafından da güzel olarak nitelendirilecektir. Çünkü güzele olan hayranlık o kadar basit bir iş değildir. Eğitim, kültürel özümseme ve anlama gayreti gerektirir. Gelelim konunun bizi ilgilendiren kısmına.

Amorfik bir kaya parçası mı yoksa güzelliğiyle göz kamaştıran bir sanat eseri mi?
İnsanda bulunan güzel olana duyulan eğilimi Tanrı’nın varlığına kanıt olarak görenler olabilir. “Madem güzel olana yönelik bir hayranlık besliyorsun, bu hayranlığın bir kaynağı vardır? Bu kaynağı evrende bulamadığımıza göre bu duygu bize evrenin dışından verilmiş bir yetenektir. O halde Tanrı vardır.” şeklinde özetlenebilecek bu tez Paley’in saati örneğinde de karşımıza çıkmaktadır. Çölde gezen adam sadece mekanik olarak mükemmel şekilde çalışan bir saat bulmakla kalmamıştır, aynı zamanda bu saatin, çok değerli taşlarla, çok kabiliyetli olduğu sanatından belli olan bir sanatçı tarafından, özene bezene süslendiğini gözlemlemiştir. Bu durumda saati yapan saatçi aynı zamanda renklerin uyumlarını bilen, değerli taşların dengesini anlamış, doğadaki ahengi çözmüş bir sanatçıdır.

Öncelikle şunu ifade edeyim. İnsanların sanat adı altında ürettikleri eserlerin hepsi duyulara hitap ederler. Beş duyumuzu ve aklımızı kullanarak güzel olan bir esere hayranlık besler, onu yapan sanatçıyı tebrik ederiz. Resim sanatı görme yetimize hitap eder, müzik sanatı duyma yetimize. Eğer bedenimiz termal kameralar gibi ısıyı algılama olanağına sahip olsaydı, termal kameraların ekranlarında oluşan görüntülere benzer resimler yapar, bunları sergilerdik müzelerde. Çünkü termal kamera görüntüleri aşina olduğumuz algısal dünyada yaşıyor olurduk. Dolayısıyla, güzellik algımızın beş duyumuzla sınırlı olduğunu ifade edebiliriz. Güzel bulduğumuz şeyler beş duyumuzla algılamaya aşina olduğumuz şeylerdir.

Uzayın başka bir köşesinden ve evreni bizim beş duyumuzdan çok daha farklı duyularla algılayan dünyadışı varlıkların güzel anlayışı bizimkinden çok farklı olacaktır. Benim saatlerce bakıp da hiçbir şey anlamadığım biçimsiz kayalar, Çin’de fahiş fiyatlarda alıcı buluyor. Tıpkı Andy Warhol’un milyon dolarlık tablolarının bana saçma gelmesi gibi. Ahlâk yasalarında olduğu gibi estetik ölçütlerimiz de doğayla ve içinde yaşadığımız toplumla olan etkileşimimizden kaynaklanır. Evrenin kendisi ne güzeldir ne de çirkin. Toplumsal koşullanmışlığımızın sonucu olarak masmavi bir denizde parıldayan yakamozları görünce “Ahh ne güzel!” diyor oluşumuz manzaranın kendiliğinden güzel olmasından değildir. Bizim böylesi bir manzaraya duyduğumuz özlemdir içimizdeki hayranlığın kaynağı, mavinin çocukluğumuzdan beri özgürlükle özdeşleştirilmesindendir, suyun serinliğine duyduğumuz aşk derecesinde hissettiğimiz tutkudur. 

Geçenlerde izlediğim bir Kazak filminde filmin başkahramanının en büyük hayali kız kardeşinin yakınında bir yere yerleşmek ve hayvancılık yapmaktı. Oysa bunu yapmak istediği yer çölün ortası, bildiğimiz Orta Asya stepi. Hiçbir şeyin ortası, kum fırtınalarını ve susuzluğu saymazsak. Benim gibi kentte doğup büyümüş bir insan için alabildiğine çirkin (zor, çetrefilli, anlamsız) olan bu hayat tarzı filmdeki kahraman için en güzel hayal niteliğinde. Bu basit örnek bile güzellik kavramının içinde doğup büyüdüğümüz koşullar tarafından nasıl şekillendirildiği sorusuna verilebilecek güzel bir yanıttır sanırım. Öyle gökten zembille inen bir güzellik kavramı yoktur. Mutlu olmak, hayatına anlam katmak isteyen insanlar vardır. Güzellik de hayata anlam katan renklerden birisidir.

---

Böylece Tanrı kanıtlamaları yazılarının sonuna gelmiş oldum. Şaka maka yaklaşık 16.000 kelime yazmışım. Umarım okuyanlara bir faydası olur yazdıklarımın. Son olarak şunları da ekleyeyim.

Bu dünyayı bir gemi gibi düşünün. Bizler de o gemideki yolcularız. Yolculuk sırasında yapılması gereken en önemli şey huzuru bozmamak ve elimizden geldiğince yardıma muhtaç olanlara yardımcı olmaktır. Amaç yolculuğu kazasız belasız atlatabilmektir. Kimseye zarar vermeden, kimseye kötülük yapmadan, kimsenin hakkına tecavüz etmeden yolculuk tamamlanmalıdır. Geminin bir kaptanının olması ya da olmaması bizim iyi bir yolcu olarak tutumumuzu değiştirmemelidir. Kaptan varsa ve siz onun varlığına inanmamışsanız, size sırf bu yüzden bir ceza vermesi mantıklı değildir. Kaptan yok deyip diğer yolculuklarla iyi geçinmek, onların ihtiyaçlarını gidermek, gemiye katkıda bulunmak mümkündür. Aynı şekilde kaptan vardır deyip gemiye zarar vermek, birilerinin hakkını yemek de mümkündür. İkinci durumun birinci duruma göre çok daha esaslı bir cezayı gerektirdiği aşikârdır. Kaptan, siz onun varlığına inanmıyorsanız, en kötü olasılıkla sizi gemiden aşağıya atar. Böylesi bir durumda bile ceza sonsuz değildir. Bir süre bocalarsınız, ya boğulursunuz ya da balıklara yem olursunuz. Sonuçta acınız sonludur. Kaptan size sonsuz bir ceza vermez. Niye versin ki? Böylesi bir cezanın kime ne yararı vardır? Bunun yanında, kaptanın varlığına inananlar, bu inanca rağmen gemideki düzeni bozdularsa, gemiye zarar verdilerse, onların cezası ne olacaktır? Onların sizinkine kıyasla daha hafif bir cezayla cezalandırılmaları kaptanın “adil” vasfına zarar vermiyordur de ne yapıyordur? Geminin bir sınav meydanı olması da bu cezayı gerekçelendiremez çünkü gemideki yolcuların gemide olmama şansları yoktur. Seçerek gelmemişlerdir oraya, zorla getirilmişlerdir. Getirildikleri gibi de sınava sokulmuşlardır. Siz okulun ilk günü yapılan sınavda başarısız olan çocukların okuldan atıldığını gördünüz mü hiç?

Örnekler çoğaltılabilir, sorular sonsuza kadar arttırılabilir. Bütün bu sorular bir Tanrı’nın var olduğunu kabul etmekle aslında soruların bitmediğini, bilakis katlanarak arttığını gösterir. TB’ye mektuplar dizisindeki tüm çabam klasik Tanrı kanıtlamalarına itiraz etmekten ibaretti, gerisini kurcalamaya pek niyetim yok. Kanıtların geçersizliği Tanrı’nın var olmadığı anlamına gelmez, yok olduğu anlamına da gelmez. İnsanların büyük bir çoğunluğu herhangi bir kanıta ihtiyaç duymaksızın, toplumsal veya ailevi geleneklerden dolayı inanırlar Tanrı’ya. Gerisini pek düşünmezler. Amacım Tanrı vardır diyenlere yanıt vermek değildi, tam tersine Tanrı var olmayabilir diyenlerin boş olmadıklarını göstermekti. Eğer tanrıtanırlar kendi inançlarına saygı bekliyorlarsa aynı saygıyı tanrıtanımazlara karşı göstermek zorundadırlar. Tanrıtanırlar nasıl ki kendilerince Tanrı’nın var olduğuna dair kanıtlar ortaya koyabiliyorlarsa, tanrıtanımazlar da aynı şekilde karşı-argümanlar geliştirebilirler. Tanrı’nın varlığı hipotezi bilimsel bir hipotez olmadığı için ne varlığı ne de yokluğu bilimsel yöntemlerle kanıtlanabilir. İnsanların inanma özgürlükleri gibi inanmama özgürlükleri vardır. Aynı şekilde, inandıklarını ifade etme özgürlükleri varsa inanmadıklarını ifade etme özgürlükleri de vardır. Kimsenin inançsız olduğu için bir insanı hor görmeye, haklarından mahrum etmeye, işinden atmaya hakkı yoktur.

Birileri bana “Gel bu görüşlerini televizyonda tartış, karşında da ünlü tanrıtanır XYZ olsun.” dese ben kesinlikle reddederim çünkü ortada tartışılacak bir konu yoktur. Benim bu yazılara başlarkenki isteksizliğimin nedeni de biraz buydu. Tanrı’ya inanan bir insan inandığı dinin tüm ilkelerini Tanrı’nın sonsuz hikmetiyle izah edebilecektir çünkü Tanrı’nın varlığı sadece doğrulanamayan değil, aynı zamanda yanlışlanamayan bir hipotezdir. Dolayısıyla ben desem ki “Madem Tanrı var, neden adaletsizlik var dünyada?”, karşımdaki insanın her zaman dayanacağı son direk “Tanrı’nın sonsuz hikmetini sorgulayamayız. Her şeyin en iyisini o bilir. Senin adaletsizlik olarak gördüğün şey aslında sonsuz adaletin ta kendisidir.” olacaktır. Eeee, yapacağım her itiraza böylesi bir ad hoc hipotezle yanıt verilebilecekse ben neyi tartışacağım?

İnsanların bir Tanrı’ya inanmalarının farklı nedenleri olabilir ama tanrıtanırların büyük bir çoğunluğu kolaylarına geldikleri için inanmaktadırlar. Tanrı hipotezi öylesine güçlüdür ki tüm soruları basit bir yanıtla geçiştirir ve bu geçiştirme insanların hoşuna gider. Hayat zaten zordur, geçim derdi, çocukların eğitimi, kazalar, ölümler, acılar… Bunlarla baş edebilmek için kafanın sağlam olması gerekmektedir. İnanmak insana bu yararı sağlar. Bir kere inanırsın ve yoluna devam edersin. Tanrıtanımazlık ise zor yolu seçmektir. Evrendeki yalnızlığımıza, hayatın kendisinin dışında bir anlamının olmamasına inanmaktır. Bu yüzden tanrıtanımaz hayata anlam katmak için sanata, bilime, eğitime, insanlara yararlı olacak eylemlere sarılmak zorundadır. Hayatın kendisinin dışında bir anlamı yoktur ama hayatın içine anlam enjekte edecek olan bizlerizdir. Hayatı anlamlı yaşamak, arkamızda güzel eserler bırakmak, sonlu da olsa arkamıza güzel anılar saçarak ilerlemek hayatının amacıdır. Tanrıtanırın cennetle, Tanrı’yla hallettiği anlam verme işini tanrıtanımaz çok daha çetrefilli bir yolla halletmek zorundadır. İşi zordur ama yapılamayacak bir şey değildir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Gelecekte de aynı örneklerin tekrar etmeyeceğine inanmamız için bir neden yoktur.


Bu satırları okuyan genç zihinlere tavsiyem Tanrı var mıdır yok mudur sorusuyla hayatlarını zehir etmemeleri olacaktır. Yanıt öyle birkaç okumayla, üç beş günde karşınıza çıkmaz. Yıllar sürer. Bol bol okuyun, düşünün, hayatın içine dalın, tartışın. Tanrı’ya inanmanız ya da inanmamanız hiç önemli değil etrafınızdaki insanlarca. Önemli olan iyi bir insan olmaktır, anlamlı bir hayat yaşamaktır. Tanrı sorusu bir gün kendiliğinden çözülecektir. Vereceğiniz yanıt her ne olursa olsun, önemli olan bu yanıta kendi başınıza; okuyarak ve düşünerek ulaşmış olmanızdır. Toplumsal baskılardan uzaklaşıp, kendi kimliğinizle baş başa kaldığınızda vereceğiniz yanıt sizi tatmin ediyorsa başkalarının ne dediğinin bir önemi yoktur. Ayrıca, soruya vereceğiniz yanıtı kimseyle paylaşmak zorunda değilsinizdir.  Zaten sizler iyi ve üretken bir insan olduğunuz sürece neye inandığınız hakkınızda sorgulanacak en son şeydir.  

02 Mayıs 2014

T. B.'ye Mektup (3) - Nizam Kanıtı

Teleolojik (Amaçbilimsel) Kanıt ve Bu Kanıta Getirilebilecek İtirazlar

Tanrı kanıtlamalarının en sık rastlanılanı amaçbilimsel kanıttır. Kökeni Yunan filozofu Aristotales’e kadar giden bu kanıt, hristiyan ve müslüman felsefeciler tarafından orta çağda yeniden yorumlanmış, bugün kullanılan halini almıştır. Son birkaç on yılda teleoloji teriminin yerini “akıllı nizam kanıtı” (intelligent design evidence) ya da kısaca “nizam kanıtı”(design evidence) almış olsa da kanıtın özünde herhangi bir değişiklik yoktur. Pek çok varyantı olan bu kanıtın hemen hepsinde temel olan tek bir düşünce savunulur. İster Said Nursi’nin 23. Lema’sını okuyun, ister Fethullah Gülen’in Darwinizm Konferansını dinleyin, ister Adnan Oktar’ın rengarenk kuşe kağıda basılmış kitaplarına göz atın; bu kanıtın özünde herhangi bir farklılık gözlemlemeyeceksinizdir. Kimisi fizikten, kimisi kimyadan, kimisi biyolojiden seçer örneklerini. İnsan bedeninde var olduğu iddia edilen hassas dengeden tutun da evrenin her yerini idare eden birimsiz sabitlere kadar yüzlerce, binlerce örnek verilir. Bütün bu örneklerde kullanılan argümanlar birbirinin aynısıdır. Temelde çıkarsama şu şekilde özetlenebilir:

1. Düzenli olarak işleyen bir sistemin, kendisinden üstün bir yapıcısı vardır.

2. Evren düzenli olarak işleyen, değişmez kuralları olan bir sistemdir.

3. O halde evreni yapan ve ona nasıl hareket etmesi gerektiğini öğreten bir yapıcı vardır. Bu yapıcıya Tanrı deriz.

Yani, bir ok hedefi vurmuşsa, öncesinde o oku atan deneyimli bir okçu var olmalıdır. Bir yerde ayak izi varsa, orada birisinin yürümüş olduğuna ikna oluruz. Bir makine eksiksiz çalışıyorsa o makineyi tasarlayan bir mühendisin var olduğunu biliriz. Aynı şekilde gözümüzün önünde her gün, her saat, her saniye bir kere bile aksamaksızın çalışan evrenin, muhakkak ki bir yaratıcısı; ona nizam veren bir ustası olmalıdır.  Bir sistem, bilinci olmaksızın kendi başına sorunsuz bir şekilde işliyorsa, bu o sistemi var eden bir düzen koyucunun varlığını zorunlu kılar. Kendi kendine var olacağını düşünmek tanrıtanırlara göre ahmaklık, kendisine yapılan telkinlere rağmen tanrıtanımazın kanıtları yetersiz görmesi de kibirliliktir.

Nizam kanıtında sıklıkla kullanılan bir örnek Paley’in saatidir. Bu örnek her ne kadar daha önce farklı düşünürler tarafından kullanılmış olsa da 1802 yılında William Paley’in yazmış olduğu kitaptaki haliyle günümüzde bilindiği için bu adı kullanacağım. Said Nursi Tabiat Risalesi’nde eczane örneğini verir, başka yazarlar Mars’ta bulunan uzay gemisi örneğini. Yukarıda da dediğim gibi örnekler farklılık gösterse de çıkarımda bir farklılık yoktur dolayısıyla örnekleri artırmanın kanıta bir yararı olmayacaktır.  Kolaylık olsun diye Paley’in saati örneğini inceleyelim ve bu örnek üzerinden gidip, analojideki eksik ve yanlış yönleri ortaya koyarak; nizam kanıtının nasıl olup da evrenin dışında, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir Tanrı’yı gerektirmeyeceğini izah etmeye çalışalım.

Dikkat ederseniz benim Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak gibi bir derdim yok, olamaz da! İlk yazıda belirttiğim gibi iddia sahibi iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Ben tanrıtanırların ortaya koydukları kanıtın yetersizliğini ortaya koymakla yükümlüyüm. Onlar savcıysa (kanıt geliştirmekle yükümlü), ben avukatım ve müvekkilim aleyhindeki kanıtların yeterli olmadıklarını savunuyorum.

Paley’in saati örneği şu şekilde özetlenebilir: Diyelim ki çölde yürüyorsunuz. Bir anda yerde, kumların arasında bir saat görüyorsunuz. Saati elinize alıp inceliyorsunuz; mükemmel bir şekilde çalıştığını fark ediyorsunuz. Sonra merak edip içine bakıyorsunuz. İçindeki çarkların, vidaların, yayların muhteşem bir hassasiyetle yerleştirildiğini; her şeyin olması gerektiği yerde olduğunu görüyorsunuz. Saatin, saniyeler boyunca hiç şaşmadan çalıştığına, çarklarda ve yaylarda eksiksiz bir ayarın işlemekte olduğuna tanıklık ediyorsunuz. Ardından içinde bulunduğunuz çöle bir kere daha bakıyorsunuz. Ortada bu saati yaptığını iddia edecek birisini göremiyorsunuz ama saatin kendi kendine oraya gelmiş olabileceği hipotezi de size makul gelmiyor. Buradan yola çıkarak, bu saatin mutlaka usta bir saatçi tarafından incelikle tasarlandığını kabul ediyorsunuz. Bu öyle bir saatçi ki hem mekanik biliminin en ücra ayrıntılarını çözmüş hem de saati çölün zor şartlarına dayanıklı yapmış.

 Bu örnekten (ya da benzerlerinden) yola çıkan tanrıtanır şu çıkarsamayı yapma hakkını kendinde buluyor. Evren de tıpkı bu örnekteki saat gibi işleyen bir makinedir. İnsan bedeninden tutun da gökteki yıldızlara kadar tüm varlık, tıpkı bir saatin çarkları gibi uyum içerisinde çalışmaktadır. Varlık sürekli olarak bir değişim ve dönüşüm sürecini yaşamaktadır. O halde tüm bu var oluşun, bu değişimin, bu muhteşem düzenin bir yapıcısı, bir yaratıcısı, bir mimarı olmalıdır. Bu yaratıcı hem sonsuz güçlüdür (Kadir-i mutlak)* hem de sonsuz bilgilidir (Alim-i Mutlak). 

Nizam kanıtına yaptığım bu kısa girişten sonra artık eleştirilerime başlayabilirim. Aşağıda üç madde halinde yapacağım itirazlar aslında birbirinden tam bağımsız değiller. Ortak yanlarından çok ayrık yanları olduğu için birleştirmemeyi tercih ettim. Benzeşen yanlarına değil de ayrışan yanlarına odaklanınız:  

Birinci İtiraz: Evren bir saat değildir.

Evrenin saat gibi düzenli işleyen bir düzeneği olduğunu iddia edemeyiz. Var olan ya da olduğunu var saydığımız düzen doğal ayıklamadan arta kalandır. Canlılar gibi cansızlar da bu ayıklamaya maruz kalırlar. Gözlemlediğimiz bir evrenin var olma olasılığı çok düşük görünebilir ama şunu ifade etmeliyiz ki evren bir önceki halinden aldığı bilgiyle hareket eden, tek-bellekli bir sisteme benzetilebilir. Bu durumda bir çeşit Yakınsak Markov Zinciri’ni andırır. Evrenin matematiksel** yasaları (bu yasaların nasıl ortaya çıktıklarını kozmolojik kanıtlarda inceleyeceğim), sürekli bir seçim yapılmasını zorunlu kılar. Matematiksel yasaların varlığını şimdilik kabul edersek önümüze şöyle bir tablo çıkar. Gözlemleyebildiğimiz ve deneyimleyebildiğimiz evren milyarlarca yıllık bir serüvenin ürünüdür. Örneğin, “Eğer yer çekimi ivmesi 9,8 m/s2 olmasaydı hayat mümkün olmazdı.” ya da “Atmosferdeki sürtünme kuvveti olmasaydı göktaşları yeryüzüne bütün olarak düşerdi ve canlı hayatı olanaksız hale getirirdi.” gibi ifadeler tamamıyla soruya yanlış yönden bakıyor olmanın neticesidir.

Öncelikle, yerçekimi ivmesi daha büyük ya da daha küçük olsaydı boyumuz bugünkünden farklı olurdu, organlarımız farklı gelişirdi, ağaçlar farklı şekilde büyürdü, kuşlar ya hiç uçamazdı ya da kuş olmayanlar da uçardı. Yerçekimi çok çok büyük olsaydı, belki yeryüzünde hayat hiç başlamayacaktı ve bu soruyu da soramayacaktık. Ayrıca yerçekiminin farklı olmasının nedeni ya yerin kütlesinin farklı olmasıdır ya da evrensel çekim sabitinin farklı olması. Birinci durumda yeryüzü daha büyük olacaktı, belki daha fazla kaynak olacaktı ve hayatı besleyebilecek farklı ürünlere yer açılacaktı. İkinci durumda ise evrendeki tüm olaylar baştan sona değişecekti ki böylesi bir senaryoyu hayal etmemiz mümkün değildir.

Kısacası hangi yöne gidersek gidelim sorundan kurtulamayız. Argümanın sunuluş biçiminde mantıkta Argumentum Ad Speculum denilen yanılgı vardır. Daha önce çevirdiğim Aşk Bir Yanılgıdır öyküsünden olduğu gibi alıntılıyorum.

“Şimdi de Argumentum Ad Speculum'u inceleyeceğiz."

“Ohh ne hoş!” dedi Polly.

“Dinle: Eğer Madam Curie fotoğraf plağını siyah mineralli taşların arasında unutmasaydı, bugünkü modern bilim halen radyumun varlığından haberdar olmayacaktı.“

“Haklısın, evet” dedi Polly, başıyla tasdik ederek. “Filmi izledin mi? Ben izledim. Acayip etkiledi beni!”

 “Ben yine de bunun bir yanılgı olduğunu söyleyeyim, Pollyciğim. Belki Madam Curie radyumu birkaç yıl sonra keşfedecekti. Belki de başka birisi bulacaktı radyumu. Pek çok hayal edemeyeceğimiz şey olacaktı, kim bilir. Doğru olmayan bir hipotezle yola çıkıp, doğru sonuçlara varamayız.“

Evrenin mükemmel şekilde tasarlanmış bir saat olarak algılanmasındaki yanılgıyı başka bir örnekle izah etmeye çalışayım. Diyelim ki Ali’nin dedesi, yirmi yaşındayken, kendi ailesine kıyasla çok daha zengin olan bir ailenin güzel kızına aşıktı ve fakir olduğu için aşık olduğu kızla evleneceğine pek inanamıyordu. Garson olarak çalıştığı lokantada aynı günde iki tabak ve bir bardak kırdığı için işten atılan dede kendini bir anda sokakta buldu. Otobüs durağına doğru yürürken bir yankesici buna çarptı ve cebindeki son parayı çaldı. Dede mecburen eve kadar yürümek zorunda kaldı. Yürürken kaldırımda bir piyango bileti buldu. Bulduğu piyango biletini hiç düşünmeden cebine attı.

Piyango biletinin üzerinde 10 basamaklı bir sayı olsun. Bu durumda büyük ikramiyenin bu bilete çıkma olasılığı 0,0000000001’dir. Şans bu ya, büyük ikramiye Ali’nin dedesine çıkmış olsun. Bir anda zenginleyen dede ilk iş kendisine ev ve araba alsın. Ardından da hiç vakit kaybetmeden, annesini babasını yanına alıp, sevdiği kızı istemeye gitsin. Sevdiği kızla evlensin, çocukları olsun. Yaptığı yatırımlar iyi ürünler verdiği için çocukları rahat bir hayat sürsünler. Sonra Ali doğuversin ve çok da zeki olmayan Ali yirmi yaşına geldiğinde özel bir üniversitede zorunlu istatistik dersini alsın. Babasının ona anlattığı hikâyeye göre dedesinin piyangodan çıkan ikramiyeyle zenginlemiş olduğunu öğrensin ama böyle bir olayın gerçekleşme olasılığı çok düşük olduğu için buna bir türlü inanamasın. Ali kabaca şöyle bir hesap yapsın.

Bir kere herhangi bir garsonun bir gün içinde iki tabak ve bir bardak kırma olasılığı çok düşüktür. Ali buna 0,001 diyor. Ayrıca eğer dedesi parasını çaldırmamış olsaydı otobüse binecekti ve bileti asla bulamayacaktı. Bir insanın yolda yürürken parasını çaldırma olasılığına da 0,001 diyelim. Bir de bunun üzerine 0,0000000001’lik ikramiyenin herhangi birisine çıkma olasılığı ekleniyor. Bunlar bağımsız olaylar oldukları için çarpılmaları gerekiyor. Ortaya çıkan sonuç 0,0000000000000001 gibi uçuk bir sayı. Aynı gün gerçekleşen tüm olayları sayarsak olasılık iyice düşecektir. Ali bu çok düşük olasılık değerlerine bakıp kendisine piyango hikayesini anlatan babasını yalancılıkla suçluyor.

Burada Ali’nin yaptığı hata aslında yukarıda sözünü ettiğim “argumentum as speculum” ile aynı. Öncelikle dedesi o ikramiyeyi kazanmamış olsaydı sevdiği kızla evlenemeyecekti. Başka birisiyle evlenecekti. Bu durumda doğacak çocuklar en azından yarı yarıya farklı genler taşıyacağı için, büyük bir olasılıkla onlar da farklı eşlerle evleneceklerdi. Bu durumda torun olan Ali’nin tam olarak bu genlerle dünyaya gelmesi bile olanaksızlaşacaktı çünkü sonuç olarak genlerinin %25’i piyango kazanan dedesinden gelmişti. Böylece o küçük olasılığın kafasını karıştırdığı Ali de var olmayacaktı. Ali’nin yerine adı X (adı yine Ali olabilir) olan başka bir torun olacaktı ve bu torun dedesinden gelen yüklü bir mirasa konmadığı için özel bir üniversiteye gidip, olasılık hesaplarını öğrenmeyecekti.  Kısacası, o gün meydana gelen olaylar meydana gelmemiş olsaydı Ali var bile olmayacaktı. Bu durumda Ali’nin kendisinde sorma hakkı bulduğu soru da var olmayacaktı.

Kısaca özetlersek, evren ustaca tasarlanmış bir saattir benzetmesi doğru değildir. Onun yerine, evren doğal elemelerin sonucunda bugüne ulaşmış bir süreçtir. O bu şekilde var olduğu için biz var olduk ve bugün bu soruları sorabiliyoruz. Aksi halde sorular da olmayacaktı. Çölde gezinen Ali kumların arasında saate rastladıysa bunun tek açıklaması saatin ve Ali’nin aynı kaynaktan beslenen iki ürün olmalarıdır. Bu spekülatif tezi üçüncü itirazda ele alacağım.

İkinci İtiraz:  Evren çölde bir saat değildir.

Paley’in örneğinde gözden kaçan önemli bir nokta saati bulan kişinin neden bir usta saatçi sonucuna varmak zorunda olduğudur. Böyle bir sonuca varmak için iki neden olabilir.

1.       Daha önce gördüğü tüm saatlerin bir saatçi tarafından yapıldığını gözlemlemiş ya da deneyimlemiştir. Saatçi olmaksızın saatin var olabileceği olasılık dışıdır çünkü böylesi bir durumu asla deneyimlememiştir.
2.       Daha önce gördüğü, saat olmasa bile ona benzeyen tüm mekanik sistemlerin, birer usta tarafından tasarlandığını gözlemlemiş ya da deneyimlemiştir. Mekanik bir sistemin bir ustasız var olamayacağı sonucuna bu saati bulmadan önce ulaşmıştır. Bunun yanında, neden-sonuç ilişkilerini kurabilen ve gördüğü olaylara bu ilişkiler uygulayabilen bir zihne sahiptir.

Yani, saati bulan kişinin kafasında, var olduğunu kabul ettiğimiz bir nedensellik ilkesi vardır.  Saati bulan kişiye göre her saat bir saatçiyi gerekli kılar. Ya aynı örnekleri ya da benzer örnekleri gördüğü için böyle bir sonuca ulaşmaktadır. Peki, evren bir saat midir? Daha doğrusu evrenin karşısındaki insanın konumu, çölde saat bulan adamın konumuyla aynı mıdır? Bildiğimiz kadarıyla evren bir kere var olmuştur. Daha önce, bu evrenin dışında bir evrenin, bir evrenci tarafından yapıldığına şahit olmadık. Bu ya da benzeri bir evrenin var olması için gerekli şartların ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok. Bize bu konuda fikir verebilecek, kıyas yapmamızı sağlayacak bir eş evren de yok. Daha önce kaç evren gördük yanında evrencisiyle birlikte ki bu evrenin de bir evrencisi olduğunu iddia edebilelim?

Belki de içinde bulunduğumuz evren olası milyarlarca evrenden sadece birisidir. Böyle olması bizim açımızdan bir şey değiştirmez çünkü sonuçta diğer evrenleri deneyimleme ya da kanıtlama şansımız en azından şimdilik yok. Buna rağmen, içinde yaşadığımız ve parçası olduğumuz evreni replikasyonu olmayan bir deney olarak algılayabiliriz. Replikasyonu olmadığı gibi gözlemlerimizi denetleyen bir kontrol mekanizması da yoktur. Dolayısıyla bulduğumuz düşük p-değerlerinin istatistiksel anlamları geçersizdir. İşin istatistiksel kısmı kozmolojik kanıtta detaylı inceleneceği için şimdilik Paley’in saati örneğine dönüyorum.

Çölde bulduğumuz şey bir saat değil de herhangi bir kaya parçası ya da diğerlerinde pek de farkı olmayan bir kum tepesi olsun. Bu durumda, önemsemeden kayanın yanından geçip gidecektik çünkü biliyoruz ki kaya parçaları rüzgâr ve yağmur gibi bilinci olmayan doğal güçlerin sonucunda şekil alırlar. Kayaların var olmaları için bir bilince ihtiyacı olmamaları bizde herhangi bir hayranlık uyandırmaz çünkü çöle varmadan önce edindiğimiz deneyimler bizi bu konuda bilgilendirmiştir. Biz şekilsiz kayaya bakarken rastgele oyuklar, hiçbir plana ve programa uymayacak inişler ve çıkışlar görürüz. Eğer ciddi bir jeoloji eğitimi almamışsak bu oyuklardan tek bir sonuç bile çıkaramayız. Eğer jeoloji eğitimi almışsak, oyukların ne tür yağmurlar tarafından oluşturulduğunu, rüzgârın hangi yönde estiğini, yağmur suyunun pH derecesini, kum fırtınalarının kayalara nasıl etkide bulunduğunu, çölde hangi hayvanların yaşadığını ve benzeri pek çok bilgiyi kayaya bakarak çıkarsayabilirsiniz. Birisi için gözümüzün önündeki cisim rastgele oyukların ve kabarıklıkların bir araya gelmesiyle oluşmuş kaya iken, bir diğeri için bilimsel bir hazine haline gelmiştir.

Aynı şey saat örneği için de geçerlidir. Nasıl ki kayanın üzerindeki oyuklardan sistematik bilgiler çıkarabilmek için daha önce kayaları çalışmış bir jeolog olmak gerekiyor, saate bakıp da saatçiye varmak için de mekanik sistemler hakkında en temel düzeyde bir bilgi sahibi olmak gerekir. Hayatında hiç saat görmemiş, hiç zamanla işi olmamış, nedensellik ilkesini deneyimlememiş birisi saati gördüğünde; jeoloji eğitimi görmemiş insanın kayayı gördüğünde vereceği tepkiyi verecektir. Çünkü başka bir alternatifi yoktur. Saatten saatçiye çıkan yolda, saatle saatçi arasında mecburi bir ilişki kurabilen yetişkin insan zihni vardır. Maalesef, nedensellik ilkesini deneyimlememiş yetişkin birisini bulmamız olanaksızdır çünkü homo sapiens dediğimiz modern insan türü nedensellik ilkesini bebek yaşlarında edinir ve hayatı boyunca da bu ve benzeri ilkelerin yönlendirmesiyle hareket eder. İlla bir deney yapılacaksa, bir bebeği çöle bırakırsınız. Bebek saati bulunca önce eliyle yoklar, saatçiyi falan düşünmez. Henüz oral düzeyi atlatmadığı için saati ağzına atar, yeni çıkan dişlerine sürter, belki emer. Baktı annesinin memesinin yerini tutmuyor, atar saati bir tarafa ve süt arayışına devam eder. Bebeğin zihninde saatten saatçiye gidecek donanım henüz yoktur. Yetişkin bir insanda böylesi bir donanımın var olması ise analojiyi başarısız hale getiren unsurun ta kendisidir.

Üçüncü İtiraz: Evren çölde bulunan bir saat değildir.

Saatle saati bulan aynı bütünün, yani çölün, bir parçasıdır. Sonuç olarak saati bulan kişinin beyni de çöldeki kumlar gibi atomlardan meydana gelmiştir. Dolayısıyla insan zihninin doğaya bakıp doğada bir düzen görmesi kaçınılmazdır. Aynı evrenin parçaları olduğumuza göre ve aynı matematiksel yasalarla idare edildiğimize göre, aramızda ortak noktalar bulmamız doğaldır. Kısacası evren, çölde bulunan bir saatten ziyade, içinde bulanı ve bulunanı barındıran bir çöldür. Çölün özelliklerini gösterirler. Görüntüde farklı olmaları onları farklı yapmaz çünkü sonuçta aynı matematiksel yasalara uyarak var olabilmişlerdir.  Bizim bilinç dediğimiz şey aslında evrenin matematiksel yasalarının sonucu oluşan göreceli düzene adapte olmuş içsel bir gözden başka bir şey değildir. Biraz tümtanrıcı (panteist) gibi görünen bu görüş aslında tam tersine tümevrencidir.

Evreni bir simülasyon olarak algılarsak insan zihni onun içinde kendine has rolü olan bir öğeden ibarettir. Evreni anlamak için değil, evrenle birlikte var olmak için vardır. Dolayısıyla insan, dinlerin önerdiği gibi, özel olarak yaratılıp, evrene efendilik yapsın diye gönderilmiş bir tür değildir. Tıpkı diğer türler gibi evrenin bağrında yeşermiş, onunla büyüyen ve gelişen bir parçadır. Saati bulan kişiyle saat aynı bilinçsiz evrenin içerisinde gerçekleşen yansımadan ibarettir. Şöyle ki, insan zihni ayna gibi bir görev üstlenip, evrendeki matematiksel yasaları içselleştirir. Bu şekilde yasaların evrenin bile ontolojik olarak öncesinde olduğu gerçeğine ulaşır. Yine kozmolojik kanıtta ayrıntıyla inceleyeceğim ama burada da kısaca değineyim.

Ben, evrenin yasalarının fiziksel değil de matematiksel olduklarını düşünüyorum. Yani, yasalar olasılıksal bir sistemde, evrenden bağımsız olarak vardırlar. Uzun erimde, milyarlarca milyarlarca milyarlarca kere süren kesintili Markov durumlarının birbirini takip etmesi sonucunda, olasılıksal değerler 1’e yakınsamış ve bizim fizik yasaları dediğimiz belli kesinliği olan ilkeler ortaya çıkmıştır. Benim fizik yasaları demekten kaçınmamın nedeni fizik yasaları teriminin evrenin içinde ya da dışında bir yerden desteklenmesi koşulundan paçayı sıyırtamamamızdır. Oysa matematik için aynı şart yoktur. 1=1 önermesi olası tüm evrenlerde doğrudur.  

Çünkü ne bir sayısı ne de eşitlik kavramı evrenle ilintilidir. Evrende bir tane olan tüm nesnelerin tek ortak yönü 1 sayısıdır. İki küme arasında birebir ve örten bir bağıntı kurabilirsek, o iki kümedeki eleman sayıları eşittir. Görüldüğü gibi her iki durumda da evrensel bir imgeyi kullanmadık. Dolayısıyla matematiğin büyük patlamadan önce de var olduğunu iddia edebiliriz. Hatta Tanrı var olsa bile bu gerçek değişmeyecektir çünkü Tanrı da bir olmakla kendisini vasıflandırır. İslam’ın Tanrı’sının bir adı da “Ehad” (Bir)’dır. Bunun yanında birin dışında diğer sayıların var olduğunu ama kendisinin diğer sayılarla ilişkilendirilemeyeceğini ifade etmek için bir başka adı da “Vahid” (Tek)’dir.  

Başlangıçta verdiğim hedefi bulmuş ok örneğine dönersem, evren hedefi 12’den vurmuş bir ok değildir. Ok tahtayı bulduktan sonra, dairelerin okun ucunu merkez alarak çizildiğini de iddia etmiyorum. Okun ve iç içe geçmiş dairelerin birlikte yeşerdiklerini, birlikte var olduklarını ve bir gün yok olacaklarsa yine birlikte yok olacaklarını iddia ediyorum. Yani başlangıçta bir tahta vardı. Zamanla bu tahtanın herhangi bir yerinden bir ok yeşerdi. Okun yeşerdiği noktanın etrafında da eşmerkezli daireler oluştu. Sonradan tahtanın başına gelenler (burada Paley’in saati örneğine geri dönüyoruz), o oku oraya atan kartal gözlü okçuyu aramanın derdine düştüler. Kimileri de dairelere hayran kalıp, daireleri çizen ressamı aramaya başladılar.  Bu ressam benzetmesini bilinçsizce yapmadım. Sırası gelince estetik/etik kanıtı da burada tartışacağım.

---

Vakit geç oldu (2:22 am), yoruldum. Yazıyı baştan sona bir kere daha okuyup sayfaya koyacağım. Şu anda okumakta olduğum kitabı bitirir bitirmez, kozmolojik kanıt üzerine yazacağım.  
---
Sonlu bir evrenin neden sonsuz güçte bir Tanrı gerektirdiği sorusunu ilk olarak David Hume sorar. Eğer evren sonluysa onu yapan Tanrı bu sonlu yükten on kat, yüz kat ya da ne bileyim bir milyon kat güçlü olsun. Bu durum hiçbir şekilde Tanrı’nın sonsuz güçte olmasını gerektirmez. Sonsuz kavramındaki çelişkiye ileride değineceğim.


** Yukarıda hafiften değindim. İleriki yazılarda yasaların neden matematiksel olduklarını detaylarıyla inceleyeceğim. 

27 Nisan 2014

T. B.'ye Mektup (1)

Sevgili T B,

Birkaç haftadır Tanrı'nın varlığının kanıtları ve bu kanıtlara getirilen felsefi itirazlar üzerine yazışıyoruz. En son gönderdiğim iletilerden sonra ben, senin önerdiğin yazarın iki kitabını ve internet üzerinden konuyla ilgili onlarca makale okudum.  İtiraf edeyim ki bu konularda yazmak bana artık eskiden olduğu gibi haz vermiyor. Bunun en büyük nedeni Tanrı'nın varlığının kanıtları konusunda son birkaç yüzyıldır ortaya yeni bir tezin ortaya konmamış olması. Bir kere bu temel argümanları (Thomas Aquinas’ın derleyip topladığı beş kanıtı) okuyup sindirdikten sonra, okunan her metin aynı şarkının bitmez tükenmez nakaratlarını dinlemekten farksız geliyor bana.  Aynı argümanları ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlar, sanki kendileri bunları yeni bulmuş gibi. Sürekli deştikleri konularda uzmanlaşıp bir de popülerlik kazanıyorlar, televizyonlarda boy gösteriyorlar, pop yıldızları gibi arkalarında bir hayran kitlesi oluşuyor. Kısacası banal bir tartışma ortamı oluşmuş durumda. Okumayan, düşünmeyen bir kitle; kendilerini yönlendirecek, inançlarına ters düşmeyecek bir rehber arıyorlardı. Günümüzün konjonktürüne uygun, post-modern birisini de bulmuşlar sanırım.  Senin bana önerdiğin yazar; okudukça, izledikçe düştü gözümden. Üniversitedeki konumuna ve çalıştığı konulara kıyasla yazdıkları bana çok banal, tek taraflı, tartışma zemininden uzak geldi. O konumda birisinden çok daha derinlikli, çok daha detaylı çözümlemeler beklerdim. Sonuçta işi bu, sabah akşam bu konular üzerine kafa yoruyor.

Tartışmanın gündelik hayattaki yansımasının minimal olması da bu banallığı etkileyen başka bir etken. İnanan insan kanıtlar olmadan da inanıyor zaten. Bir inancın faydalı olması için doğru olması gerekmez ki! “Placebo etkisi” diye adlandırılabilecek önemli bir yanı var; dinsel olsun, din dışı olsun her türlü inanışın. Örneğin benim annem yüzde yüz inançlı bir insandır. Çünkü inanmış olması onun hayatını kolaylaştırır, işlerini tanzim eder, karar vermesinde yardımcı olur, ikilemlerden kurtarır. Kendisi için daha iyi bir alternatif bulamadığı için de inanmaya ve inancı doğrultusunda ibadet etmeye devam eder. Tanrı varsa da yoksa da onun hayatında inanmış olmanın getirdiği bir yarar vardır. Bu pragmatik yarar kuramsal bir doğruluğu gerektirmez. Tıpkı kanser hastalarının kanser olmadıklarına inanıp, kazandıkları moralle biraz daha uzun yaşamaları gibi.

İnanmayan insan ise kanıtların yetersiz olduğuna inandığı için inanmamaya devam eder. Sırf ortaya atılan felsefi kanıtlardan ya da karşıt kanıtlardan dolayı bir insanın inancından vaz geçtiği çok nadiren görülebilecek bir şeydir. Çünkü felsefi argümanlara açık olmak için kuşku duymak gerekir. Oysa kuşku imanın zıttıdır. Kur’an bu yüzden daha Bakara’nın en başında “Zalikel kitabu la raybe fihi …” der. Yani “Bu kitap ki içinde kuşkuya yer yoktur…” Tek bir cümleyle kesip atar kuşku filizlerini. Ya her bir cümlesine inanacaksın ya da okumayı hemen şimdi bırakacaksın. Okuyarak imana eremezsin, okumadan önce inanmış olman gerekir. Bu ufak bir ayrıntı gibi görünse de çok önemli bir noktadır. Bu yüzden Kur'anda sıklıkla geçen "Lealleküm tağkilun", "lealleküm tefekkürün" (akıl etmiyor musunuz?, düşün müyür musunuz?) ifadeleri imanı arttırdığı sürece tecviz edilir. Aksi takdirde kişi kuşku batağına saplanmıştır ve yanlış yola girmiştir. Gazali'nin ortodoks  İslam'da ısrarı da İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd gibi zamanın filozoflarının kuşku duymada Yunan fllozoflarını kendilerine rehber edinip, İslamın izin verdiği çizgiyi aşmış olmalarından dolayıdır. 

Okumayı kolaylaştırmak için bu yazıya ara başlıklar ekleyeceğim. Bu başlıkların büyük bir çoğunluğu soru niteliğinde olacaklar. Peşinden gelen paragrafta da soruyu yanıtlamaya çalışacağım. Bu arada bir konuya açıklık getireyim. Yazının tamamında Allah sözcüğü yerine, Tanrı kelimesini kullanacağım. Bunun en büyük nedeni Allah sözcüğünün İslam dinindeki Tanrı’ya verilen ad olmasıdır. Zaten dilbilimcilerin çoğunun düşüncesine göre Allah sözcüğü, Arapça’daki El-İlah* (The God) ifadesinden gelmiştir. Yani özel bir isim bile değildir Allah. Sadece tüm tanrılar içinde özel olan bir Tanrı’dır. Bu özel olma durumunu da büyük T kullanarak vermiş oluyorum zaten.

Tanrı’nın Varlığını ya da Yokluğunu Kanıtlama Sorumluluğu Kimin Üzerindedir?

Bu soruyla başlamak önemli çünkü “Ateistler Tanrı’nın yokluğunu kanıtlayamıyorlar.” cümlesi sıklıkla duyduğum bir cümle. Kanıtlanması gereken şey Tanrı’nın yokluğu değil, varlığıdır. Nasıl ki yoldan çevirdiğiniz bir vatandaşa “Masum olduğunu kanıtla.”diyemeyiz, Tanrı’ya inanmayan (ateist ya da tanrıtanımaz) bir insana da “O halde yokluğunu kanıtla.” diyemeyiz. Çünkü iddia sahibi iddiasını kanıtlamak zorundadır ve burada iddia sahibi Tanrı’ya inanan (teist ya da tanrıtanır) kişidir. Bu konuda Russell, “Bir insan güneşin etrafında dönmekte olan bir çaydanlığın** var olduğunu ve bu çaydanlığın elimizdeki bilimsel araçlarla tespit edilemeyeceğini iddia ediyorsa, bu iddiasını kanıtlamak zorundadır.” der. Çünkü çaydanlığın olmadığını kanıtlamak istesek bile bunu beceremiyeceğimiz bir gerçektir. Bunun yanında çaydanlık iddiası olmadan da gayet güzel bir şekilde yaşıyorduk dolayısıyla bizi bozan bir durum olmayacaktır ortada.

Örnekten gerçeğe dönersek, tanrıtanımaz için ortada bir sorunun olmadığını söyleyebiliriz. O zaten yolunu bulmuş, hayatını elinden geldiğince doğru bildiği normlar etrafında idame ettirme çabasındadır.  İnsan yaşamı sırasında Tanrı’nın var olduğunu doğrudan gerektirecek herhangi net bir kanıta rastlamaz. Dinbilimcilerin ortaya attıkları kanıtların hiçbirisi doğrudan gözlemin ya da herhangi bir bilimsel deneyin sonucu değildir. Olsa olsa spekülatif akıl yürütme olarak sınıflandırılabilirler. İleride bu konuya detaylı olarak değineceğim. Şimdilik olası bir kanıtın yöntemi üzerindeki düşüncelerimi yazayım. 

İstatistikten birkaç terim ödünç alıp izah edeceğim. Yoldan çevirdiğimiz vatandaşın masum olduğu bizim varsayılan hipotezimizdir (null hypothesis). Adam masumdur çünkü masum olmasaydı hapishanede olurdu. Onun kendi masumiyetini kanıtlaması için o güne kadar yaşadığı her anı ve bu tüm anlarda kanunların aksi yönünde bir eylemde bulunmadığını bize göstermesi gerekmektedir. Pratik anlamda bu olanaksızdır. Eğer adamın suçlu olduğunu düşünüyorsanız bir savcı olarak onun suçluluğunu kanıtlamak sizin görevinizdir. Adamın suçlu olması durumu istatistikte alternatif hipotez (alternative hypothesis) olarak adlandırılır. Savcı adamın kuyumcuda çekilmiş soygun görüntülerini elde etmişse, adamın aleyhine tanıklık edecek iki şahit bulmuşsa, kuyumcu dükkânının sağında solunda parmak izine rastlamışsa; bu kanıtlar eşliğinde adam için tutuklama emri çıkaracaktır. Yok eğer kamera görüntülerinde adam yoksa, parmak izleri başka birisine aitse, tanıklar adama bakıp “soyguncu bu değildi, onun bıyığı vardı” diyorsa; bu durumda adam hakkında tutuklama kararı çıkaramayacaktır. Yalnız tutuklama kararının çıkmamasının nedeni adamın masumiyeti değildir, aleyhine yeterli kanıt olmamasıdır. Aslına bakılırsa bizler de masum olduğumuz için değil, hakkımızda bizi hapse tıkacak kadar sağlam kanıtlar olmadığı için dışarıdayız.

Gözlemlerimizle ya da deneylerimizle nesnel olarak Tanrı’yı algılayamadığımız bir gerçek. Örneğin hava vardır, göremeyiz ama hissederiz ya da bilimsel deneyler aracılığıyla havanın varlığını kanıtlayabliriz. Işık vardır; göremeyiz ama nesnelerden yansıyan fotonlardan onun varlığını çıkarımsarız. Işığın dalga mı yoksa parçacık mı olduğunu nesnelerden yansıyan ışığı gözlemleyerek anlayamayız ama kontrollü deney odalarında ışığın her iki modele de uygun davrandığını kanıtlarız. Bilim, adı üzerinde, bilinenlerin bilgisinden ibarettir. Evrende gözlemlenebilecek ve deneylenebilecek konuları ele alır, onlar hakkında hipotezler üretir, bu hipotezleri çürütür ya da çürütemediği için çürütene kadar doğruluğunu kabul eder. Dolayısıyla bilimsel doğruların hepsi tam anlamıyla doğru değildir. Daha iyi bir model gelip, daha fazla soruyu yanıtlayana kadar kullanırız bu kuramları. Bilim insanı bu yüzden mütevazi olmak zorundadır çünkü asla bildiklerinden emin olamaz. Sadece elindeki verilerin ışığı altında oluşturduğu sistemin doğru olduğunu iddia edebilir. Bu küçümsenecek bir durum değildir çünkü günümüzde kullandığımız uçaklardan tut, elektronik sistemlere kadar her şey doğruluklarından yüzde yüz emin olamadığımız bu kuramlar üzerine kuruludur.

Bilimin doğasını bu şekilde izah ettikten sonra bilimle Tanrı arasındaki ilişkiye bakalım. Tanrı, tanımı gereği aşkın (transcendental) bir varlıktır. Yani bir madde değildir, atomlardan oluşmamıştır. Yine tanımı gereği sonsuz ve sınırsızdır. Yani sonlu olduğunu bildiğimiz evrene sığmayacak kadar büyüktür. Kısacası dinlerin tanımına göre Tanrı hakkında bildiğimiz tek şey aslında onun var olduğudur. Bu varlık, bildiğimiz varlık formlarının dışında bir formdur ve dolayısıyla elimizdeki alet edevatla bu varlığı algılamamız, ölçmemiz, tartmamız, varlığını ya da yokluğunu iki kere iki dört edercesine kanıtlamamız olanaksızdır. Bu yüzden bilim insanı Tanrı hipotezini soruların dışında tutarak yürütür çalışmalarını. Asla varlığını kanıtlayamayacağı neden konu edinsin ki? İstiyorsa yine inanabilir, bunda bilimsel anlamda mantıksal bir çelişki yoktur. Yalnız eğer Tanrı’nın varlığı hipotezini bilimsel olarak henüz açıklayamadığı yerlerde kullanacaksa, bu durumda hipotezi kanıtlaması şarttır. Aksi takdirde doğruluğu kanıtlanmamış bir hipotez üzerine kuram inşa etmiş olur ki böylesi bir kuramın doğruluk dayanağı yoktur. 

Ara başlıkta verdiğim soruya dönersem, Tanrı’nın varlığını kanıtlama sorumluluğu Tanrı’ya inanan kişiye aittir. Bir tanrıtanımaz için böyle bir sorumluluk yoktur. Dolayısıyla “Ateistler Tanrı’nın yokluğunu kanıtlayamıyorlar.” ifadesi hem semantik açıdan hem de mantıksal açıdan hükümsüzdür. Bir insan önüne getirilen kanıtları yetersiz gördüğü için Tanrı’nın varlığına inanmaz. Çünkü yukarıda saydığım nedenlerden dolayı varsayılan hipotez Tanrı’nın yok olduğudur. Biz bir savcı gibi davranıp varsayılan hipotezi reddetmek için kanıt toplamak zorundayız. Kimi savcı en basit bir kanıta bakıp, çok da derin düşünmeden hemen varsayılan hipotezi reddetme yoluna gidebilir. Kimi savcı da derin düşündüğü ya da önüne getirilen kanıtlarla tatmin olmadığı için ikna olmayabilir. Sonuç olarak söyleyeceği cümle de zaten “Tanrı yoktur.” olmayacaktır. “Tanrı’nın yokluğunu inkar etmeye yetecek kadar elimizde kanıt yoktur.” diyecektir.  Bu ikisi arasında bilimsel olarak ciddi bir fark vardır. “Tanrı yoktur.” diyen kişi Tanrı’nın yok olduğunu kanıtlamış gibi kesin bir argüman ileri sürmektedir. Oysa ikinci cümle “Aradım bulamadım. Aramaya devam ediyorum. Kanıtlar artarsa ikna olabilirim.” demektir.

Kimilerine göre bu şekilde konuşan bir insan kibirlidir. Bana göre aklının ve bu konuları düşünmeden önceki inancının gerektirdiği gibi davranıyordur. Eldeki kanıtlara bakıp çabucak ikna olan insana göre daha az kibirli değildir.  Kibir kelimesi taşıdığı olumsuz anlam nedeniyle burada zaten gereksiz bir konumdadır. Tanrı’nın varlığına inanmadığını açıkça ifade eden pek çok iyi insan vardır tarihte ve günümüzde. Bunun yanında Tanrı’nın varlığına inanıp da milyonlarca insanın katili olmuş kişiler de vardır. Tanrı inancı tek başına insanı ne iyi ne de kötü yapar. Bu yüzden inanmayan bir insanı aşağılamak, ona kibirli ya da mağrur muamelesi yapmak bir bakıma onun inançsızlığına karşı duyulan hazımsızlığın, daha popüler bir ifadeyle saygısızlığın sonucudur. 

Maalesef iki kitap okuyup, azıcık konuya hakim olan herkes inanmayanları Tanrı’ya karşı küstahlıkla, akılsızlıkla, ahmaklıkla suçlamaktadır. Benim bildiğim kadarıyla Russell ne akılsız bir insandı ne de ahmaktı. Tam tersine devrinin en zeki matematikçilerinden biriydi. Kendisine Tanrı hakkında sorulduğunda şöyle demiştir***. Ben Tanrı’ya inanmıyorum. Eğer varsa ve öldükten sonra beni sorgularsa kendisine “Dünyaya koyduğun kanıtlar yetersizdi. İkna olamadım.” diyeceğim. Ben burada kibirden ziyade cesaret görüyorum. İşini garantiye almak için, Pascal**** gibi ödlekçe “Ne olur ne olmaz, ya varsa! En iyisi biz inanalım.” demek yerine; inançsızlığının arkasında durmuştur.

Şimdilik bu kadar. Mektup uzayacak. Aşağıda gelecek kısımların başlıklarını bulabilirsin. Başka bir şey yazmaksızın bu konuya devam edeceğim. 

Tanrı’nın Var Olup Olmadığını Bilmek Ne Kadar Önemlidir?
Yanıtlanmamış Sorular ve Kontrolsüz Evren Deneyi
Kozmolojik ve Teleolojik Kanıtlara Verilebilecek Yanıtlar
Ahlak ve Arzular Kanıtına Verilecek Yanıtlar
Olasılık, Filtreleme ve Artan p-değeri
Tanrı’nın Varlığı Dışında Yanıtlanması Gereken Sorular

* Türkçede, Arapçadaki “el” önekini karşılayacak bir kelime yok. İngilizcedeki “the” ile aynı görevi görmektedir. Dolayısıyla Allah (El-ilah) sözcüğünün İngilizce karşılığı da “The God” olmalıdır.  İslam’dan önce Arap putperestler ve Hristiyanlar tarafından da kullanılmıştır. Kökeni milattan önce 100 yıllarında yaşamış semitik bir dil konuşan Nebatilere kadar gitmektedir. Peygamberin babasının adının Abdullah oluşu da aslında Allah sözcüğünün Arap yarımadasında kullanıldığının bir kanıtıdır. Bu konuda wikipedia’daki makale kısa ve bilgilendiricidir. http://en.wikipedia.org/wiki/Allah Türkçedeki “Tanrı” sözcüğünün etimolojik kökeni için: http://en.wikipedia.org/wiki/Tengri

** Russell’ın çaydanlık örneğini detaylı olarak buradan okuyabilirsin: http://en.wikipedia.org/wiki/Russell's_teapot

*** Attributed to Russell in the New York Times article So God's Really in the Details? (May 11, 2002) by Emily Eakin, where she writes: "Asked what he would say if God appeared to him after his death and demanded to know why he had failed to believe, the British philosopher and staunch evidentialist Bertrand Russell replied that he would say, 'Not enough evidence, God! Not enough evidence.'
Actually, the quote is slightly inaccurate. The original source of this line comes from an article by Leo Rosten published in Saturday Review/World (February 23, 1974) which features an interview with Russell. There, Rostenwrites: "Confronted with the Almighty, [Russell] would ask, 'Sir, why did you not give me better evidence?'"
Source: http://en.wikiquote.org/wiki/Bertrand_Russell#What_I_Believe_.281925.29


**** Pascal’ın bir kumardan farksız olan düşünce silsilesi şuradan okunabilir: http://en.wikipedia.org/wiki/Pascal's_Wager