Bu Blogda Ara

kelâm kanıtı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kelâm kanıtı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mayıs 2014

T. B.'ye Mektup 4.2 - Kelâm Kanıtı (2)

Üçüncü İtiraz: Evrenin yasalarını Tanrı yapmadıysa kim yaptı?

                                   Nature and Nature’s laws lay hid in night:
                                   God said, Let Newton be! and all was light.
                                                                               Alexander Pope

Bu soruya haddimi aşarak yanıt vermeye çalışacağımı belirteyim öncelikle. Ne teorik fizik konusunda ciddi araştırmalar yapmış birisiyim ne de matematiğin son yıllarda hızla gelişmekte olan karmaşık sistemler kuramına aşinayım. Okuduklarımdan öğrendiklerimin dışında bu konulara kafa yormuş da değilim. Hoş, okuduğum bilimsel kitaplarda da aradığım yanıtları pek bulamadığımı itiraf etmeliyim. Büyük bir olasılıkla yanlış yere bakıyorum. Aradığım şey tatmin edici bir yanıttan ziyade biraz hayal gücü ve bu hayal gücünün ürünlerini sade bir dille anlatabilen kıvrak bir kalem. Bulamadığım için de aklıma yatan iki temel hipotezden söz edeceğim bu yazıda.  Bunlardan birincisi zaten herkesin bildiği M-kuramı. Diğeri ise henüz emekleme aşamasında bir kuram olan Yakınsak Markov Zinciri kuramı. Bu kuramların her ikisi de alabildiğine teknik bilgi gerektiriyor. Benim bilgisizliğim, konuları basite indirgememe ve basit örneklerle anlatmama yardımcı olacaktır diye düşünüyorum. Denemekte yarar var. Zor olandan başlayayım.

Birinci Hipotez: Evren Yakınsak Markov Zincirleri Toplamıdır?

Bomboş bir yolda araba sürdüğünüzü düşünün. Arabanızın hızını kendiniz belirlersiniz. İsterseniz saatte 50 km hızla gidersiniz, isterseniz saatte 150 km hızla. Zikzak yaparak, dur kalk yaparak, motoru gürleterek, direksiyonun başında uyuklayarak… Yolda tek başınıza olduğunuz için karışanınız olmaz. Kaza yapma olasılığınız düşüktür. Hayatta kalma içgüdüsünden başka yolun bir kuralının olmadığını düşünürsünüz. Böyle bir süre gittikten sonra sizinle aynı yönde giden bir arabaya rastladığınızı düşünelim. O arabayı gördükten sonra mutlaka arabayı sürüş şeklinizde bir değişiklik olacaktır. Ne de olsa yolu paylaşmak zorundasınız. Yol çok geniş olsa da bu durum değişmeyecektir çünkü kaza yapma olasılığınız önceki duruma göre bir hayli yükselmiştir. Biraz daha ilerleyince yolda başka arabaların da olduğunu görürsünüz. Git gide daha temkinli, daha dikkatli sürersiniz arabayı. Bir süre sonra arabaların yol üzerindeki yoğunluğu o kadar artar ki artık istediğiniz zaman direksiyonu sağa sola kıvıramazsınız, sürekli aynaya bakmak zorunda kalırsınız, hızınızı siz değil trafiğin kendisi ayarlar, zikzak yapamazsınız, emniyet şeridine giremezsiniz. Kaza yapmamak için mecburen trafiğin meydana getirdiği kurallara uymak zorundasınızdır. Başlangıçtaki keyfi halinizden eser kalmamıştır. Artık her hareketinizi sağınızı solunuzu, önünüzü arkanızı dolduran araçlar belirler. Yeri geldiği zaman yol verirsiniz –kavga etmek istemiyorsunuzdur-, yeri geldiği zaman önünüzdeki araçla aranıza mesafe koyarsınız –uykuya dalıp çarpmak istemezsiniz-. Buna rağmen kaşınan burnunuzu kaşıyabilir, uzun süredir çalmakta olan CD’yi değiştirebilirsiniz. Özgürlüğünüz arabanın içiyle sınırlanmıştır. Dışarıdan bakan birisi için arabanın içinde istediğini yapan ama yol üzerinde varsayılan kuralları sonuna kadar uygulayan bir şoförsünüzdür. Oysa yol üzerinde herhangi bir kural yoktur. Kurallar arabaların sayısının artmasıyla evrilmiştir, kısa sürede şu anki halini almıştır. Trafiğin debisiyle trafikteki araba sayısı arasındaki ilişki döngüseldir. Artan araba sayısı debiyi düşürür, düşen debi araba sayısını arttırır. Araba sayısı arttıkça trafik belli kurallara yakınsamıştır. Bu yakınsamanın tek bir kuralı vardır, o da hayatta kalma içgüdüsüdür.

Şimdi bu örnekten çıkıp evrene bakalım. Evrendeki yasalar da bu şekilde evrilmiş olabilirler. Biliyoruz ki evrene hakim olan yasaların hepsi matematiksel ifadelerle yazılabiliyor. Bu kolaylık aslında bize evrenin yasalarının fiziksel (bu evrenle ilişkili) değil de matematiksel (bu evrenden bağımsız) olabileceği konusunda bir fikir verebilir. Biliyoruz ki matematiksel cümleler evrenin her yerinde, hatta evrenin olmadığı bir ortamda bile geçerli olacaktır. Örneğin, 2+2 olası tüm evrenlerde 4’e eşittir. Çünkü 2+2’nin 4’e eşit olmadığı bir evren rasyonel olarak mümkün değildir ve en azından biz insanlar için evren olarak tanımlanmayı hak etmiyordur. Einsten’ın deyimiyle bu evrenin en anlaşılmaz yönü evrenin anlaşılabilir olduğu gerçeğidir. Anlaşılamayacak bir evrenin evrenlik vasfını yitirebileceğini, ontolojik açıdan olmasa da, epistemolojik açıdan iddia edebiliriz. 

Matematiğin çok-evrenselliği konusunda daha kapsamlı ve ilginç bir örnek vereyim. Elimizde herhangi bir yerden toplanmış 1000 tane sayı olsun. Bu sayılar herhangi bir değişkenin almış olduğu 1000 değer olabilir. İsterseniz gezegenler arası mesafeyi ölçün, isterseniz mahalledeki çocukların boylarını. Fark etmez. Bu 1000 değer içinden rastgele 50 elemanlı bir örneklem (sample) seçelim. İstatistiksel bir kuram olan Merkezi Limit Kuramı (Central Limit Theorem) bize der ki olası tüm 50 elemanlı örneklemlerin aritmetik ortalamalarının frekans dağılımı Normal Dağılıma yaklaşacaktır. Burada unutulmaması gereken bir şey olası tüm örneklemlerin sayısının 1000 üzeri 50 gibi çok büyük bir sayı olmasıdır. Sayının çok büyük olması bizi çok ilgilendirmez çünkü kuram sayılardan bağımsız olarak, tüm olası popülasyonlar için kanıtlanmıştır. Asıl dikkat etmemiz gereken nokta bu kuramın evrenden bağımsız olarak geçerliliğini sürdürebiliyor olmasıdır. Yani, ister bu evrenden topladığınız değerleri koyun bilgisayar programına, isterseniz olası başka bir evrenden topladığınız sayıları. Sonuç değişmeyecektir. Örneklem dağılımı normal dağılıma o kadar yakın olacaktır ki olasılıkları hesaplarken basit bir normal dağılım tablosundan alacağımız değerleri kullanabileceğizdir.

Bu örneği şu yüzden verdim. Evrenin yasaları rastgele var olan değerlerin belli dağılımlara yakınsamaları sonucu oluşmuş olabilirler. Kısacası yasayı var eden iki önemli kavramdan söz edebiliriz. Matematiksel kesinlik ve rastgele değerler. Bu ikisinin de evrende bol miktarda bulunduğunu söyleyebiliriz. Tanrıtanırların argümanlarına destek olarak sundukları düşük olasılıklar da aslında bu noktada çözümlenebilir. Bu düşük olasılıkların büyük bir çoğunluğu bilgi yoksunluğunun sonucudur. Eksik olarak öne sürdüğümüz modellerde doğal olarak bilgi filtrelemesi yapmamız belli bir noktadan sonra olanaksız hale gelmektedir. Örneğin, bir torbada 1’den 1000’e kadar sayılar olsa ve ben rastgele bir sayı seçsem, bu sayının 500’den büyük olma olasılığı 0,5’dir.  Sayının 400’den büyük olduğu bana söylenmişse bu durumda bir bilgi filtremesi uygulayabilirim. Sayının 400’den büyük olduğu biliniyorken, 500’den de büyük olma olasılığı 0,83 civarındadır. Sayının 450’den büyük olduğunu biliyorsam, bu durumda sayının 500’den büyük olma olasılığı 0,9’un üzerinde olacaktır. Kısacası, bilgi arttıkça daha önce çok küçük olan olasılık artacaktır. Bu filtreleme işlemi uzun süre devam ettirilince olasılığın 1 (%100) gibi bir kesinliğe yaklaşabileceğini kestirebiliriz. İşte bu noktada işin içine Markov Zincirleri girmekte.

Yine basit bir örnekle izah edeyim. Diyelim ki bir kasabada bugün yağmur yağarsa yarın da yağmur yağma olasılığı 0,6’dır. Bugün yağmur yağmazsa yarın yağmur yağma olasılığı 0,2’dir. Kolaylık açısından bu olasılıkların sabit olduklarını kabul edelim. Bu durumda, örneğin pazartesi yağmur yağarsa, salı günü yağmur yağma olasılığını biliyorumdur.  Hatta çarşamba ve perşembe günlerinin yağmur olasılıklarını da basit bir ikili ağaç (binary tree) yardımıyla hesaplayabilirim. Örneğin pazartesi günü yağmur yağmışsa çarşamba günü yağmur yağma olasılığı 0,6*0,6 + 0,2*0,4 = 0,44’dür. perşembe günü yağmur yağma olasılığı ise 0,6*0,6*0,6 + 0,2*0,4*0,6 + 0.6*0,2*0,4 + 0,6*0,8*0,4 = 0,376’dır. Bu hesaplamaları kolaylaştıran ikili ağacı aşağıya ekliyorum.

Çerçeve içine alınmış sayıları çarpıp, dört çerçevenin sonucunu toplarsak sonuca ulaşırız.

Buraya kadar ilginç bir durum yok. Basit bir olasılık hesabından başka bir şey yapmadık. İlginçlik pazartesinden ileriye doğru gittiğimizde ortaya çıkıyor. Pazartesi yağmur yağdığını biliyorsam, ileriki günlerde yağmur yağma olasılıklarının gitgide düştüğünü (0,6 à 0,44 à 0,376 à …) gözlemleyebilirim. Ayrıca bu azalma oranın düştüğünü de gözlemleyebiliyorum. Dikkat edilirse sayılar arasındaki fark düşmektedir. Bu durumda şöyle bir soru sorabilirim: Bu sayılar belli bir sayıya yakınsıyor mu? Yani, pazartesi yağmur yağdığını biliyorsam, beş bin gün sonra yağmur yağma olasılığını hesaplayabilir miyim?

Yanıtımız evet. Evet, çünkü bu örnek tipik bir Yakınsak Markov Zinciri örneğidir. Eğer yukarıdaki her bir ikili ağacı bir geçiş matrisine (transition matrix) çevirirsem, hesapların basit bir matris çarpımına indirgendiğini görürüm. Bu matrise T diyeyim. Eğer, bu matris uzun erimde yakınsayacaksa bir limiti olmalıdır. Aşağıdaki resimde, yağmur örneğinin geçiş matrisini ve bu matrisin yakınsadığı limitin nasıl hesaplandığını görebilirsiniz.

R+ yağmur yağma durumunu, R- ise yağmma durumunu gösteriyor. Matrisin her bir satırındaki olasılıkların toplamı 1'e eşit olmak zorundadır. Bu tek bir koşul altındaki tüm olasılıkların toplamının 1'e eşit olmasıyla aynı şeydir.  

Resimde de görüldüğü gibi bugün yağmur yağıyorsa sonsuz gün sonra yağmurun yağma olasılığı 0,33 gibi bir sayıya yakınsamaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi filtreleme işleminin tersini yapıyor olduğumuzdur. Yani, sonsuzdaki günden bir önceki gün yağmur yağdığını bilsem, sonsuzdaki günde yağmur yağma olasılığı yine 0,6 olacaktır. Tabii ki 0,33 olasılığına ulaşmak için sonsuza kadar beklemek gerekmez. Yirmi gün sonra olasılık 0,33’e o kadar yakın olacaktır ki farkı ihmal etmemek abes kaçacaktır.

Şimdi bu örnekte verdiğim 2x2 matrisin yerine 10000x10000 bir matris düşünün. Evrenin büyüklüğü ve sayısal değerlerin çokluğu göze alındığında çok daha büyük bir matrise ihtiyacımız olacağını varsayabiliriz. Yalnız bu matriste bol bol sıfır olacaktır çünkü olası tüm olayları sıraladığımızda pek çok olay birbiriyle çelişeceği için bunların birbiri ardı gelme olasılıklar sıfır ya da sıfıra yakın olacaktır. Böyle bir matrisin de uzun erimde tıpkı benim yukarıda ifade ettiğim matris gibi artık değişmeyen bir limite yakınsayacağını söyleyebiliriz. Bu değişmeyen matris de aslında bizim evren yasaları dediğimiz yasaları içeren matristen başka bir şey değildir. Limit matristeki sıfır sayısı, ilk matristekinden daha çok olacaktır ve bu durum bizim işimize yarayacak bir sonucu getirecektir. Sıfırların bol olması, örneğin herhangi bir satırda bir tane 0,999999999999999999999999999999999999999999999 gibi bir sayının olmasını gerektirebilir. Bu durumda şimşek çaktıktan sonra neden göğün gürlemesi gerektiğini çözmüş oluruz. Gök gürlemesi gerektiği için değil, diğer tüm olasılıklar sıfıra yaklaştığı için gürlemektedir. Aynı şekilde bir odada bulunan oksijen atomları kafa kafaya verip odanın bir köşesine toplanabilir ve odada yaşayan canlıların ölümüne neden olabilirler. Böyle bir şeyle karşılaşmayız çünkü bizim entropi dediğimiz yasanın tersine işleme olasılığı sıfıra çok yakındır. Bu sıfıra yakınsama herhangi bir yasa koyucunun elinden çıkmış olabileceği gibi salt matematiğin rastgelelik üzerinde işleyen kuralları doğrultusunda da gelişmiş olabilir.

Tüm bu yazdıklarımın bir hipotezden ibaret olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Yalnız Tanrı’nın varlığı da bir hipotez olduğuna göre, rakip bir hipotez üretmiş sayılabilirim. Ayrıca Tanrı’nın varlığı gibi sınanamayacak bir hipotez değildir benim ortaya koyduğum argüman. Örneğin, 1980’lerde bir matematikçi (Conway) tarafından ortaya atılan Hayat Oyunu (Game of Life) benim yukarıda taslağını çizdiğim evrenin yakınsak bir Markov Zinciri olabileceği hipotezine benzer sonuçlar vermiştir. Conway’in oyunu çok basit iki ilkeye dayanmaktadır. Sonsuz uzunlukta ve ende bir satranç tahtası düşünün. Bu tahta üzerindeki kareler için iki durum söz konusudur: Canlı veya Ölü. İki ilke ise şunlardan ibarettir:

1.       Canlı bir kare eğer iki ya da üç canlı komşusu varsa canlı kalır. Üçten fazla komşusu olduğunda aşırı nüfus yoğunluğundan dolayı ölür. (Hayatta kalma ilkesi)
2.       Ölü bir kare üç tane canlı komşuya sahip olduğunda canlı hale gelir. Canlı komşu sayısı sıfıra ya da bire düştüğünde, kare yalnızlıktan dolayı ölür. (Doğum ilkesi)

Başlangıçta çok basit olan bu ilkeler oyun başladıktan kısa süre sonra çok karmaşık, önceden tahmin edilemeyen sonuçlar doğurabilmektedir. Tıpkı trafik örneğinde izah ettiğim gibi akla hayale gelmeyecek örüntüler oluşup, bu örüntüler arasında karmaşık kurallar belirmektedir. Oyunu burada uzun uzun anlatmak yerine aşağıdaki videoları izlemenizi ya da http://www.emergentuniverse.org/#/life sayfasındaki oyunu bizzat oynamanızı tavsiye ederim. Beş-on dakikanızı alacak bir iştir ama hayat oyununun tam olarak ne anlama geldiğini kavramak açısından internetin sağladığı olanakları kullanmak, kelimelerle oyunu izah etmekten hem daha öğretici hem de daha zaman kazandırıcı bir yöntem.  

Videolardan ilk ikisi ayrık (discrete) zaman dilimlerini kullanarak ilerleyen sistemler. Oyunun orijinal versiyonu da böyle. Üçüncüsü, aynı oyunun sürekli (continuous) zamana uyarlanmış hali. Dördüncü video ise wolfram alpha arama motorunun kurucusu, aynı zamanda fizikçi olan Stephen Wolfram’ın üniversite öğrencilerine verdiği doksan dakikalık bir ders. Bu ders sırasında Wolfram, uzun uzadıya basit algoritmalardan nasıl çok kompleks örüntülerin oluşturulabileceğini anlatıyor.

Ayrık zamanlı Hayat Oyunundan Farklı Kombinasyonlar


Ayrık zamanlı Hayat Oyunundan Farklı Kombinasyonlar


Sürekli zamanlı Hayat Oyunundan Farklı Kombinasyonlar


                                              Stephen Wolfram'ın verdiği bir buçuk saatlik ders. 

Peki, Hayat Oyunu bize tam olarak ne anlatmaktadır? Tam olarak ne anlatmakta olduğunu henüz çözmüş değiliz. Matematikçiler ve bilgisayar programcıları, özellikle son yıllarda, yoğun bir şekilde bu ve benzeri oyunlar üzerinde kafa yoruyorlar. Amaçları hayatın ya da daha büyük ölçekte evrenin başlangıcı konusunda ip uçları elde etmek. Daha geniş anlamda evrenin çok basit birkaç kuralın sürekli kendisini tekrar etmesi sonucu (recursive) oluştuğunu, yeryüzündeki hayatın da yine buna benzer bir yolu izleyerek oluştuğunu kanıtlamak. Böyle bir hipotez sanıldığından çok daha iddialıdır çünkü elimizde ne evrenin ilk koşulları hakkında yeterli bilgi vardır ne de evrenin sahip olduğu enerjiyi laboratuvara sokma yetimiz mevcuttur. Sonlu beyin gücümüzle, sonlu bilgisayarlarımızla çok büyük ölçekte kombinasyonları taramak zorundayız. Bunun vakit alacağı, pek çok seferde bizi yanıltıp başa döndüreceği aşikardır. Bu demek değildir ki sonuç bize çok uzaktır. Başta da dediğim gibi bilim iğneyle kuyu kazma işidir. Ucunda garanti olsaydı herkes bilim insanı olurdu. Belki böylesi bir çözümü bizim neslimiz göremeyecek. Belki 300-500 yıl alacak sağlıklı sonuçlara ulaşmamız. Yine de denemekten bıkmayacağız; aramaya, sorgulamaya, her düşüşümüzden sonra bir dahakine daha iyi düşmek için ayağa kalkmaya devam edeceğiz.

Çünkü bilime inanan insanlar evrenin doğumu ve yasaların oluşumu üzerine kafa yormayı bırakırsa ortamın kimlere kalacağı aşikardır. Kolay çözüm evreni kendi dışında bir bilince bağlamaktır ki bu bilinç ne bilimsel olarak kanıtlanabilir ne de herhangi bir araştırmanın konusu olabilir. Bir önceki yazıda da dediğim gibi Büyük Patlama’nın (BP) niçin oluştuğuna bilim herkesin kabul edeceği bir yanıt veremeyecektir. Çünkü BP başlamadan önce ortada zaman yoktu ve bilimsel çalışmalar için zamanın olmadığı yerde fizikten bahsetmek yersiz olacaktır. BP’nin ötesinde ne vardı sorusuna akıllı bir bilim insanı “BP’nin ötesi yoktur.” şeklinde yanıt verecektir. Başlangıçta BP vardı, derken zaman ve mekan oluştu, derken rastgele dağılan milyar kere milyar kere milyar sayıdaki parçacıkların dağılımları matematiksel dağılımlara yakınsadı. Yakınsayamayanlar bir çeşit doğal seçim sonucunda ya kayboldu ya da olasılıkları sıfıra çok yaklaştı. Bu yakınsama sonucunda bizim bugün evreni mümkün kılan birimsiz sabit sayılara ulaşıldı. Bu açıklamayla tatmin olmayan tanrıtanıra, bilim insanının yapacağı başka bir şey yoktur. Bilim insanının görevi tanrıtanırı inancından vazgeçirmek değildir zaten. İnanmak isteyen kişi her halükarda inanmak için bir gerekçe üretecektir.

İkinci Hipotez: M-kuramı

M-kuramı ya da çoklu evrenler kuramı denilen bu kuram son yıllarda fizikçiler ve evrenbilimciler arasında rağbet görmeye başlamıştır. Özellikle ip kuramının (string theory) matematikçiler tarafından ele alınıp, topolojik simetride incelenmeye başlamasıyla, M-kuramı daha bir popüler olmuştur. Bu kurama göre atom altı parçacıklar, tek boyutlu birbirlerine farklı formlarda iplerden oluşmakta ve bu iplerin farklı konumlarını izah etmek için on bir boyut gerekmektedir. İşin fizik boyutu beni aşmakta olduğu için detaya giremeyeceğim ama anladığım kadarıyla bu yazıyı ilgilendiren kısmı şu şekilde özetlenebilir.

İçinde yaşadığımız evren olası pek çok evrenden sadece birisidir. Burada “pek çok” derken, birkaç demek istemiyorum. Stephen Hawking, en son yayınlanan “The Grand Design” kitabında bu sayının 10500 (1’in yanına konan 500 tane sıfır rakamı düşünün) civarında olduğunu söylüyor. Yani yaşadığımız her saniyede milyarlarca evren sıfırdan var olup yaşayamadığı için tekrar yok oluyor. İçinde yaşadığımız evren bu 10500 tane evrenden birisi ve gördüğümüz kadarıyla yaşayabilmiş. Evrenimiz yaşadığı için de içinde gezegenler, yıldızlar oluşabilmiş. Bizimkisi gibi yaşayan başka evrenler de var olabilir, onlarda da “canlı” olarak adlandırılabilecek varlıklar yaşıyor olabilirler.

M-kuramı benim yukarıda anlattığım ilk hipoteze göre çok daha kolay bir yol öneriyor evrenin oluşumu sorusunu yanıtlamak için. Kolay derken bu fizikçiler için var olan bir kolaylık değil, evrenin nereden geldiğini düşünen ama işin bilim kısmına pek de bulaşmak itemeyen benim gibiler için bulunmaz bir yanıt sunuyor. Eğer içinde yaşadığımız evren, olası 10500 evrenden birisiyse, bu durumda bunların içinden en az bir tanesinin hayatı barındırma olasılığı hiç de sandığımız kadar düşük olmayabilir. Bu da ince ayar ya da ilk başlatıcı sorusuna yanıt olabilir.

Bütün bunları yazmışken değinmeden geçemeyeceğim. M-kuramı ya da İp Kuramı henüz fizikçiler tarafından doğrulanmış kuramlar değillerdir. Daha çok matematiksel temelleri olan, bir takım matematiksel tutarlılık testlerini geçebilmiş hipotezler olarak anılmaktadır. Dolayısıyla bilim dünyasında da tanrıtanır çevrelerde de henüz pek rağbet görmediğini söyleyebiliriz. Hatta bazı Hristiyan çevreler, benim bir önceki yazımda da iddia ettiğim gibi, M-kuramı kanıtlansa bile bu Tanrı’nın olmadığını kanıtlamaz demektedirler. Bu da bizi en başa, Tanrı’nın varlığını kanıtlama sorumluluğunun kimde olduğu sorusuna götürür.

Başta da dediğim gibi bilim insanın ya da tanrıtanımazın Tanrı ile bir alıp veremediği yoktur. Keşke Hawking kitabı boyunca Tanrı’nın varlığından hiç söz etmeseydi –bu durumda satışlar büyük oranda düşecektir- ve salt fizikten ve matematikten söz etseydi. Çünkü tanrıtanımazlar bilimsel kuramların yardımıyla yeni hipotezler ortaya atıp, Tanrı’yı her seferinde biraz daha köşeye sıkıştırınca –ya da sıkıştırdıklarını sanınca-, tanrıtanırların eleştirilerine maruz kalıyorlar. Bu eleştiriler genelde iki yönde oluyor. Birincisi bilimin de yanılabileceği, tüm bu yazılıp çizilenlerin tanrıtanımaz bilim insanlarının taraflı görüşleri olduğu eleştirisi. Bu eleştiride tanrıtanırlar tamamıyla yanılıyorlar diyemeyiz ama zaten bilim insanları yanılabiliyor olduklarını saklamazlar kimseden. İkincisi ise bir önceki yazıda da dediğim gibi “Eeee, en baştaki madde nereden geldi?, En baştaki enerjinin kaynağı neydi? BP neden durup dururken gerçekleşti?” gibi bilimin –ve başka hiçbir makamın- yanıtlayamayacağı sorularla kafaları karıştırıp, yanıtın olmamasından yola çıkarak Tanrı sonucuna ulaşmak.

Bu yazdığım iki hipoteze yenileri de eklenebilir ama acizane kanaatimce hiçbirisi tanrıtanırın “Hepsi nereden geldi?” tavrına –artık sorusuna demiyorum- tatmin edici bir yanıt veremeyecektir. Bunun en büyük nedeni de bu tavrın mantıksal değil de psikolojik bir tavır olmasıdır. Eğer bir insan kendisini güvende hissetmiyorsa ve bu hayatın bir gün gelip de sonlanacağı gerçeğine katlanamıyorsa, inanmak işine gelecektir. İnanç onu rahatlatacak, uykusuz gecelerden kurtaracak, sonsuz sorulardan arındıracaktır. Böylesi bir rahatlığı kim bırakmak ister? Tanrıtanımazlık cesaret işidir, risk almaktır. Evrende yalnız olduğumuz, bu hayatın tek fırsat olduğu, bir gün sadece kendi hayatlarının değil evrenin hayatının da sonlanacağı gerçeğine alışmak, bunu kabullenmek kolay değildir. Dolayısıyla böylesi bir cesareti gösterebilen insanın, bu cesareti göstermek yerine kolaya kaçarak sırtını kutsal bir güce dayayan insanlar tarafından anlaşılması doğal olarak zordur.

Tanrıtanırla tanrıtanımaz arasındaki tavır farkını şu örnekle izah edeyim. Bir çocuk düşünün. Annesi onu lunaparka götürmüştür. Çocuk o kadar eğlenir ki akşam eve dönmek istemez. Annesi bir ton dil döker. “Oğlum, hadi hava kararacak. Baban eve gelecek. Biz de gidelim, babandan önce eve varalım, akşam yemeğini hazırlayalım.” diyecektir. O akşam eve giderler ama çocuğun aklı lunaparkta kalmıştır. Her fırsatta parka gitmek, oynamak ister. Çünkü var olan zevkin sonlanacağı gerçeğine çocuğun alışması kolay değildir. İşte tanrıtanır bu çocuğa benzer. Bu dünyaya gelmiştir, güzel güzel yaşamıştır. Baktı hayat bitiyor, perde kapanıyor. İçindeki çocuk uyanır. Bitsin istemez, burada bitse bile başka bir yerde devam etsin ister. Bu yüzden de önüne hazır konan inanç şerbetini içer, rahatlar. Böylece gönlü rahat olur, sıkıntılarından kurtulur. Tanrı var ya da yok, o dünya hayatında huzura kavuşmuştur. Hep alıntıladığım bir roman cümlesiyle bitireyim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanında Mümtaz, bir akrabası olan Suat’a sorar “Neden inanmıyorsun?” diye. Suat’ın yanıtı hafızalara kazınacak cinstendir: “O saadetten mahrumum.“

Peki inanmak bu derece saadetse, insanı sıkıntılardan kurtarıyorsa neden inanmayanlar inanmamakta ısrar ediyorlar? Bu da iki ya da üç sonraki yazının konusu olsun. Bir sonraki yazıda estetik ve/veya ahlâk kanıtlarını ele alacağım.


* Bu yazıyı yazmadan önce iki kitap okudum. Bunların birincisi William Poundstone’un The Recursive Universe kitabı. Beni Conway’in hayat oyunuyla o tanıştırdı. İkinci kitap ise yazıda da sözünü ettiğim Stephen Hawking’in “The Grand Design” adlı kitabı. 

06 Mayıs 2014

T. B.'ye Mektup 4.1 - Kelâm Kanıtı

Evrenbilimsel (Kozmolojik ya da Kelâm) Kanıt:

Tanrı kanıtlamaları içinde en sık rastlanılanlardan bir diğeri de kozmolojik (evrenbilimsel) kanıttır. Her ne kadar nizam (amaçbilimsel) kanıtıyla örtüşen yanları bir hayli çok olsa da ayrık yanları azımsanmayacak sayıdadır. İslam felsefesinde “kelâm kanıtı” adıyla bilinir ama ben daha Türkçe olması ve anlambilimsel olarak içeriğini çağrıştırması nedeniyle evrenbilimsel kanıt diyeceğim. Kökeni antik Yunan’a kadar gider. Plato ve Aristotales bu konuda ilk sistematik argümanları ortaya koyanlardır. Onların “İlk Hareket Ettirici” adını vermelerinden dolayı “İlk Neden” kanıtı olarak da bilinir. Yine Aziz Augustine bu kanıta Latince “primus motor” demiştir. Orta çağda formüle ettiği meşhur beş Tanrı kanıtından birisidir. Said Nursi, Risale-i Nur’da bu konudan bahsederken “Müsebbib-ül Esbab”, yani “Tüm Nedenleri Yaratan Baş Neden” ifadesini kullanır. Kim tarafından, ne zaman ve nasıl söylenmişse söylenmiş, günümüze kadar gelebilmiş ve tanrıtanırlar tarafından genelde ilk olarak öne sürülen kanıttır. Ayrıca, Türkiye’de geçen ay kurulan Ateizm Derneği’nin facebook sayfasında, tanrıtanırların “Küçücük bir dernek bile kurucusuz olamıyor, bu koca evren nasıl yaratıcısız olacak?” diyerek kendilerince tebliğde bulunurlarken, adını bilmeden de olsa kullandıkları argümandır evrenbilimsel kanıt.

Kanıtın mantıksal silsilesi şu şekilde özetlenebilir:

1.       Evrende var olmaya başlayan (hareket eden) her şeyin bir nedeni (hareket ettiricisi) vardır.
2.       Bir neden-sonuç zinciri  (a) sonsuza kadar süremez, (b) kısır döngüye giremez.
3.       Evren var olmaya (hareket etmeye) başlamıştır ve süreç devam etmektedir.
4.       O halde evrenin de bir başlatıcı nedeni (hareket ettiricisi) vardır. Bu başlatıcı neden (2a)dan dolayı kendisinden başka nedeni olmayan bir sonsuz güçtür ve (2b)den dolayı evrenin kendisi olmayandır.
5.       Kendiliğinden olan (hareket ettiriciye ihtiyacı olmayan) bu varlığa Tanrı deriz.

Kanıtı daha iyi anlayabilmek için basamaklarını tek tek inceleyelim.

Birinci ve ikinci basamaklar varsayımlarımızdır. Mantıkta öncül (premise) denilen önermeyi veya önermeler grubunu temsil ederler. Örneğin “Tüm insanlar ölümlüdür. Sokrat bir insandır. O halde Sokrat ölümlüdür.” tümdengelimsel çıkarımındaki “Tüm insanlar ölümlüdür” ifadesi bir öncüldür. Bunu doğru kabul ederek tümdengelimsel çıkarıma başlarız. Tüm insanların ölümlü olduğunu da şimdiye kadar doğmuş olan milyarlarca insanın ölmüş olmasından, kısacası tümevarımsal bir yöntemden çıkarsarız. Bu durumda evrenbilimsel kanıttan, bizi birinci ve ikinci öncüllere götürecek bir takım gözlemlerin veya deneylerin var olmasını bekleyebiliriz.

Üçüncü basamak evrenin ezeli olmadığı gerçeğini ifade etmektedir. Bilimsel verilere dayanarak bu ifadenin doğruluk değerini sınayabiliriz. Özellikle son elli yılın bilimsel çalışmalarını baz alırsak, Büyük Patlama (BP) kuramının, günümüzde baskın paradigma olduğunu söyleyebiliriz. Hemen hemen tüm bilim insanları BP’nin elimizdeki en iyi evrendoğumsal (kozmogonik) açıklama olduğu konusunda hemfikir. Bu durum bizi evrenin bir başlangıcının olduğu konusunda ikna edecek kadar yeterlidir.

Dördüncü basamakta sonuç önermesini görüyoruz. Eğer birinci ve ikinci basamaktaki öncüller gerçeklikle örtüşüyorsa (çelişmiyorsa) ve bunun üzerine üçüncü basamaktaki gözlem doğrulanabiliyorsa, sonuç önermesi doğru olmalıdır. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, bu çıkarımın mantıksal geçerliliğinin öncüllerin doğruluk değerine bağlı olmamasıdır. Çıkarım öncüller yanlış olsa da doğru olacaktır. Yalnız, bu doğruluk, çıkarımın yöntemini ilgilendirir, gerçekle olan ilişkisini değil*. Sonuç önermesinin gerçeklikle olan ilişkisinin sağlıklı olması için öncüllerin doğruluğu şarttır. Kısacası, eğer “Tüm insanlar ölümlüdür” öncülü gerçeklikle örtüşük olmasaydı bile bu durum “Sokrat’ın ölümlü olduğu.” çıkarımını yanlışlamayacaktı . Peki, bu sonuç önermesi gerçek mi olacaktı? Kesinlikle hayır. Eğer “Tüm insanlar ölümlüdür.” önermesi doğrulanamaz ya da tümevarımsal olarak doğruluğu kesinliğe yakın bir şekilde kanıtlanamazsa, Sokrat’ın ölümlü olduğu çıkarımı da doğru sayılamaz.

Beşinci ve son basamak ise bir çeşit adlandırma girişimidir. Mantıksal sürecin sonucunda ulaşılan varlığa Tanrı denilmesi gerektiği ifade edilir. Böylece kanıt sonlandırılmış olunur. Burada doğal olarak Tanrı’nın önemli birkaç vasfı da ön plana çıkmaktadır. Madem böylesi devasa bir evreni yaratabilecek kadar güçlü ve akıllıdır, o halde Tanrı her şeye gücü yeten (Kadir-i Mutlak, omni-potent) ve her şeyi bilen (Alim-i Mutlak, omni-scient) olmalıdır. Yine İslami gelenekten devam edersek, var olmak için başka kimseye muhtaç olmadığı için Tanrı’nın bir adı “Samed”dir. Bu işleri yaparken rakibi olamayacağına göre, bir adı “Ehad”dır. Yaratmış olduğu evren’den daha büyük olacağı için bir adı “Kebir”dir. 

Şimdi gelelim bu kanıta yapacağımız itirazlara. Aşağıya kanıtla ilgili her türlü itirazı yazacağım. Bunların bir kısmı mantıksal çıkarıma dair olacaktır. Diğerleri ise olası farklı açıklamalar üzerine.

Birinci İtiraz: BP’den önce ne vardı ve daha da önemlisi bu sorunun muhatabı kimdir?

Sorunun iki yönü var. Birincisi BP’den önce neyin olduğu, ikincisi de nasıl bir yanıtın tatmin edici olacağı. Benim amacım zaten BP’den önce ne olduğunu yanıtlamak değil, bu soruyu yanıtlayamamanın bize ne getirdiğini izah etmek.

Öncelikle; felsefeciler ve ilahiyatçılar istedikleri kadar tartışadursunlar BP’den önce ne olduğunu. Bu bilim insanlarını zırnık ilgilendirmez. Sorunun muhatabı kendisini bu konuya vermiş fizikçilerdir. Onların dışında söz söyleyenlerin ne söylediklerinin bir önemi yoktur. Dolayısıyla, evren hakkında nesnel sonuçlara ulaşmak isteyen insanlar olarak öncelikle şu konuda hemfikir olmalıyız. Evrenin var oluşu ve bugüne kadar varlığını sürdürüşü konusunda tek otorite bilim insanlarıdır. Çünkü gözlem yapan, gözlemlere dayanarak hipotezler üreten, bu hipotezleri laboratuvarlarda sınayan, kanıtları yeterli bulmayıp başa dönen, bu uğurda makaleler yazan, bilimsel tartışmalara girişen kişi bilim insanıdır. Bu konuda, oturduğu yerden ahkâm kesen ilahiyatçıya ya da felsefeciye göre çok daha fazla söz hakkı vardır.

Evrenbilimsel kanıta göre evrenin doğumundan önce, “nedeni olmayan bir neden” vardır. Bilime göre de bu nedeni olmayan neden BP’nin ta kendisidir.  Bu durumda BP’nin bir “ilk neden” olduğunu kabul edebiliriz. Sonuç olarak BP nedeni olmayan neden tarifine uymaktadır. Yalnız BP’nin nasıl oluştuğu muallaklığını koruyan bir sorudur. Bildiğim kadarıyla bilim insanlarının BP’yi neyi tetiklediği konusunda çok kapsamlı bir bilgisi yok. Bilinen şeyler mekânın ve zamanın BP ile başladığı ve patlamadan önce “singularity” diye adlandırılmış, zamansız ve mekansız bir fiziksel büyüklüğün var olduğu. Bu yüzden de “BP’den önce” ifadesi zaten oksimoronik (kendi içinde çelişkili) bir ifadedir. Bu tıpkı kuzey kutbunun kuzeyinde ne var demek gibi bir şeydir. Kuzey kutbunda kuzey yoktur çünkü kuzey tükenmiştir ya da kuzeyin kaynağına varılmıştır. Aynı şekilde, BP’den öncesi yoktur çünkü uzay-zaman BP ile başlamıştır. Ne olduysa olmuş ve BP meydana gelmiştir. Mekân ve zaman, BP ile ortaya çıkmıştır.

Bilim muhakkak ki önümüzdeki yıllarda (ya da yüzyıllarda) bu konuda ciddi aşamalar kat edecektir. Buna rağmen, yani henüz yanıtlanmamış bir soru olarak BP’yi tetikleyen iradeyi bulmaya çalışırsak, hipotezlerden ileriye gidemeyiz. Buna Tanrı demek zorunda mıyız? Bir bilim insanına sorarsak, kocaman bir “hayır” yanıtı alırız. “Dur daha yeni başladık.” diyecektir bilim insanı. “Şunun şurasında BP’nin elli yıllık bir geçmişi bile yok. Öyle her tosladığımız kayaya Tanrı adını vereceksek, bilimin ne anlamı kalır? Mutlaka BP’yi tetikleyen iradenin de bilimsel bir açıklaması yapılacaktır zamanla. Böylesi bir açıklama yapılamazsa bu açıklamanın neden yapılamayacağı açıklanacaktır ki bu da pek çok soruyu yanıtlayabilir tanrıtanır ilahiyatçılar ve felsefeciler için. Bilim iğneyle kuyu kazmaktır; sabır ister, metanet ister, azim ister.”  

Gelelim sorunun olası yanıtının felsefecilerde ya da ilahiyatçılarda meydana getireceği etkiye. Diyelim ki fizikçiler on yıllarca çalışıp, BP’yi tetikleyen iradeyi saptadılar. Dediler ki “BP maddenin şu ve şu durumları dolayısıyla gerçekleşmiştir. Başlangıçta bu ve bu vardı, ardından şöyle oldu ve şu matematiksel denklemlerde de görüldüğü üzere BP gerçekleşti.” Tüm bu bilimsel açıklama yine bilimsel temellere dayanacağı için BP’den önce ne olduğunu izah etmekten çok BP’nin nasıl oluştuğunu açıklamaya yetecektir. Daha doğrusu BP’nin nasıl oluştuğunu izah edecektir ama niçin oluştuğunu izah edemeyecektir. Peki bu açıklama, oturduğu yerden Tanrı hipotezleri üreten ve bilimin henüz yanıt veremediği her soruya vakit kaybetmeksizin “İşte Tanrı’nın kanıtı.” diye koşuşturan tanrıtanır ilahiyatçıyı ya da felsefeciyi ikna edecek midir? Kesinlikle hayır! Çünkü onların beklediği şey; yasalardan bağımsız, her şeyi izah edecek, tüm sorulara tek bir hamlede yanıt verebilecek, mükemmel bir yanıt makinesidir. Bilim bu görevi üstlenemeyeceği için, BP’nin oluşumunu izah eden bilim insanına hemen soruyu yapıştıracaklardır. “Peki, iyi güzel, çok iyi dedin; ama bana bir de şunu söyle; BP’den önce ne vardı?”

Döndük mü başa? Döndük; çünkü bilim, ilahiyatçının beklentisini karşılayamayacak durumdadır. Karşılayamayacak olması bilimin eksikliğini değil, tam aksine soruyu soranın peşin hükümlülüğünü gösterir. Çünkü bilim insanı BP’nin ötesinde ne olduğunu bilemez. Fizik bilimi için BP’nin ötesini gözlemlenemez, sınanamaz ve hakkında konuşulamazdır. Bilim insanı hakkında konuşamadığı noktaya gelince susar. İlahiyatçı için ise bu durum kaçırılmaz fırsattır. Bilim insanının sustuğu yerde istediği gibi kurgular yapabilecektir; kimsenin yanlışlayamayacağı (aynı zamanda doğrulayamayacağı) önermeler ortaya atıp, bunlar üzerinden asla algılanamayacak yeni bir evren kurabilecektir. Dolayısıyla, bilim istediği kadar BP’ye açıklama getirsin; inatçı ilahiyatçıyı ikna edemeyecektir. Bu ikna olamamanın tek nedeni de ilahiyatçının bilimden beklentisinin bilimsel bir istek olmamasıdır.

Burada ilahiyatçının tatmin olamaması kaçınılmazdır çünkü bilimsel olmayan bir hipoteze bilimsel bir kanıt aramakla meşguldür kendisi. Bilim insanı BP’nin başlangıcında “singularity” bulmuşsa ona Tanrı adını vermekte bir mahzur görmeyecektir. Tabii ki “singularity”, İbrahimi dinlerin önerdiği gibi bilinçli bir varlık değildir. Tüm evreni baştan planladığını, evrende insana özel bir yer hazırladığını, ölen insanları cennete ya da cehenneme gönderdiğini söyleyemeyiz. Sonlu da olsa çok büyük bir güç olduğunu ve bu gücün saçılmasıyla evrenin varlığa erdiğini söyleyebiliriz. Bilim insanı için de bu yanıt yeterli olacaktır. Bunun dışındaki sorulara; örneğin zamanın ve mekânın nasıl oluştuğuna, evrenin nasıl genişlediğine, canlı organizmaların nasıl ilk ortaya çıktıklarına yanıtlar arayacaktır. Bilim insanı için bilim zaten artan sorular demektir. Bir soruyu yanıtlarken on tane yeni soru çıkar ortaya, on tane yeni kavram belirir.

Kısaca özetlemek gerekirse; bilim insanının evrenbilimsel kanıta verebileceği bir yanıtı yoktur. Onun verebileceği kanıtın her bir aşamasına tanrıtanır, “Eeee, o neden vardı.” diye soracaktır. Bilim insanı için kendiliğinden var olan bir cisim başlı başına bir çelişki içermez. Bunu çelişki gibi gösteren tanrıtanırın evrenin dışında bir anlam arayışının ortaya çıkardığı beklentidir. Bilim insanından da bu beklentiyi karşılamasını ummak bilimdışı bir eylem olur.

İkinci İtiraz: Öncüller evrenin dışında geçerli midirler?

Evrenbilimsel kanıta yapılacak ilk itirazın, tanrıtanırın beklentisini karşılama adına işe yaramayacağını gördük. Yalnız bu, kanıtın doğru olduğunu (ya da Tanrı’nın var olduğunu) değil, tanrıtanırın bilimsel kanıtlarla tatmin olamayacağını gösterir. Peki biz, evrenbilimsel kanıtın yöntemine yönelik bir eleştiri yöneltebilir miyiz? Şimdi de bu soruyu yanıtlayalım.

Kanıtın ilk öncül önermesini anımsayalım:

1.       Evrende var olmaya başlayan (hareket eden) her şeyin bir nedeni (hareket ettiricisi) vardır.

Evrende var olan her şeyin bir nedeni vardır. Nedensellik yasası da denilen bu önerme aslında bilimin en önemli ilkelerinden birisidir. Kant’ın haklı olarak metafizik kategorisine aldığı nedensellik ilkesi evreni anlamamızı sağlayan çok güçlü bir araçtır. Bir silsile olarak yazıldığında karşımıza şu çıkar:  A’nın nedeni B’dir, B’nin nedeni C’dir, C’nin nedeni D’dir… Bu şekilde gidebildiğimiz yere kadar gideriz. Evrenin içerisinde kaldığımız sürece nedensellik yasası geçerliliğini korur çünkü bilimsel kuramlar, insanın bitmez tükenmez bilme iştahını karşılayacak nedenler keşfetmek zorundadır.

Son cümlede geçen “evrenin içerisinde kaldığımız sürece” ifadesinin altını çizmek istiyorum. Nedensellik ilkesi evrenle birlikte var olan, evrenin doğasının bir sonucudur. Nereden ve nasıl çıktığı sorusuna üçüncü itirazda değineceğim için şimdilik bu soruyu bir kenara bırakalım. Bizim için önemli olan nedensellik ilkesinin bu evrenle birlikte var olmaya başlamış olmasıdır. Dolayısıyla nedensellik ilkesini evrenin dışındaki bir varlığa doğru uzatmak, sanki evrenin dışında da aynı yasa geçerliymiş gibi bir sonuca ulaşmak doğru olmaz. Bu evren içerisinde var olan şeyler nedensellik ilkesiyle izah etmek demek, bu evrenin varlığını da aynı nedensellik ilkesiyle izah edebileceğimiz anlamına gelmez çünkü evren burada yokken nedensellik de yoktu. Bu durumda evrenin de bir nedeni olduğu sonucu geçerliliğini yitirecektir.

Akla pek de yatkın gelmeyen bu çıkarımı basit bir matematiksel analojiyle izah edeyim. Cebirsel bir denklemin her iki tarafına da aynı sayıyı ekleyebileceğimizi ilkokul yıllarından beri biliyoruz. Örneğin, 5=5 ifadesinin her iki tarafına da 2 eklersek 5+2 = 5+2 ifadesini elde ederiz ki burada eşitliğin bozulmadığını görürüz. Bu kural sonlu olan tüm kavramlar (fonksiyon, seri, dizi…) için geçerlidir.  Yani, eşitliğin iki tarafına sonlu bir fonksiyon olan f(x) eklesem aynı kural geçerliliğini koruyacaktı. Bu kuralın bir uzantısı da eşitliğin iki tarafına farklı sayılar eklediğimde eşitliğin kesinlikle bozulacağı gerçeğidir.  Yani 5 = 5 eşitliğinin sol yanına 2, sağ yanına 3 eklersem; karşıma 7 eşittir 8 ifadesi çıkar ki biz bu ifadenin yanlış olduğunu biliyoruz.

Peki, bu kuralı sonsuz olan bir değere uyguladığımda ne olur? Kolaylık olsun diye sonsuzu “&” işareti ile göstereceğim. Sonsuz kavramından biliyoruz ki sonsuza ne eklersek ekleyelim sonuç yine sonsuz olacaktır. Dolayısıyla &+2 = & yazabiliriz. Dikkat edilirse bu işlemde yukarıdaki kuralı kullanmadım çünkü sonsuzda işlem yaparken yukarıdaki kural işe yaramayacaktır.  Şimdi de sonsuzda işlem yaptığımızı unutup yukarıdaki kuralı uygulamaya kalkalım ve eşitliğin iki tarafından & çıkaralım. Karşımıza 2 = 0 çıkacaktır. Sonucun yanlış olması bizim işlemlerde bir hata yaptığımızı gösterir. Buradaki hata, sadece sonlu kavramlara uygulanması gereken bir kuralı sonsuz kavramlara uygulama çabasıdır. Yani iki taraftan sonsuz çıkarma gibi bir lüksümüz yoktur çünkü sonsuz sayısal bir değer değildir. Sonlu kavramların birbirleriyle etkileşimini idare eden cebirsel kural sonsuz kavramlara gelince geçerliliğini yitirmektedir.

Tıpkı evrenin içerisinde var olduğunu kabul ettiğimiz nedensellik ilkesinin evrenin dışı için geçerli olmayabileceği gibi. Burada evrenin dışı derken sanki evrenin dışı varmış da orada nedenselliğin borusu ötmüyormuş gibi bir anlam çıkabilir. Kesinlikle hayır. Zaten bilim insanı için evrenin dışı diye bir şey yoktur. Bilinebilecek her şey evrenin içindedir. Evrenin dışı var demek evrenin başka bir şeyin içinde olduğunu kabul etmek demektir. Oysa evren, dışı olmayan bir mekândır dolayısıyla var olması için gereken koşullardan birisi olarak nedenselliği öne süremeyiz. Hem zaten evrenin de başka bir mekânın içinde olduğunu öne sürersek, bu mekânın da başka bir büyük mekânın içinde olduğunu söylemek zorunda kalırız. Gereksiz yere –kanıtımız da olmadan- bir ton evren üretmiş oluruz.

Bir başka analoji de şu şekilde yapılabilir. Bir okul düşünelim. Bu okulda yabancı diller öğretilsin. Okula gelen öğrenciler İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, Japonca, İspanyolca gibi dilleri öğrensinler. Herhangi bir okuldan beklenileceği gibi bu okulda da eğitimi ve öğretimi sorunsuz bir biçimde sürdürebilmek için bir takım kurallar olmak zorundadır. Zil çaldığında öğrencilerin hepsinin sınıfta olması, öğretmenin derse zamanında başlayıp zamanında bitirmesi, yemeklerin belli bir yerin dışında yenmemesi, öğrencilerin giyecekleri üniformaların renkleri ve modelleri ve sayısı artırılabilecek yüzlerce kural okulun yönetmeliğine yazılır. Öyle ki bir konuda sorun yaşayan müdür, yönetmeliği eline alır ve okur. Kurala göre karar verir. Bir gün okula gelen müfettiş okul müdürüne bu okulun binasının nasıl yapıldığını sorar. Okul müdürü önce afallar. Sonra aklına yönetmeliğe bakmak gelir. Oysa yönetmelikte okul binasının nasıl inşa edildiği üzerine herhangi bir bilgi yoktur. Öğretmenlere sorar, öğrencilere sorar ama kimse bu soruyu yanıtlayamamaktadır. Bu durumda müfettişe verebileceği yanıt "Bilmiyoruz. Biz geldiğimizde okul binası buradaydı. Biz de kuralları okul binasının odalarının birbirine yakınlığına, dersliklerin yemekhaneden uzaklığına, zil sesinin her yerden duyulabiliyor olmasına göre yazdık.Okul binası inşa ediliyorkenki koşullarla şu anki koşullar çok farklıdır." şeklinde olacaktır. Okulun eğitim öğretim yönetmeliği okul binasının inşaat yöntemini açıklayamaz çünkü inşaat yöntemi okul yapılmadan önce vardır (ya da yoktur, bilemeyiz!). Okulun kuralları ise okul var olduktan sonra ortaya çıkmış ve evrilerek bugünkü halini almıştır. 

Evrenbilimsel kanıtta kullanılan öncüllerin, kanıtın ileriki aşamalarında kullanılamayacağını gösterdik ama burada iş bitmiyor. Çünkü tanrıtanırcı bir insan ilk öncülde şöyle bir tamire gidebilir: “Evrende var olmaya başlayan (hareket eden) her şeyin bir nedeni (hareket ettiricisi) vardır.” cümlesinden “evrende” şartını çıkarır. Böylece öncül şu şekilde ifade edilir: Var olmaya başlayan (hareket eden) her şeyin bir nedeni (hareket ettiricisi) vardır. Böylesi bir tamir aslında tanrıtanırın başına daha büyük bir sorun açacaktır çünkü bu tamir sorunu çözmekten çok ertelemiş olacaktır.

Eğer her şeyin bir nedeni olduğunu kabul edersek, Tanrı’nın da bir nedeni (yaratıcısı) olup olmadığını sorabilmeliyiz. Çünkü sonuçta Tanrı da vardır ve varlığın bir parçasıdır. İlk öncülümüz doğruysa eğer Tanrı’nın da kendisini var eden bir nedene ihtiyacı olacaktır. Tanrıtanırcı bu noktada ikinci öncülü öne sürüp “İyi ama sonsuza kadar gidemezsin.” diyebilir. Tanrıtanımazın bu durumda tanrıtanıra vereceği yanıt şu olacaktır. “Sonsuza kadar gitmiyorum, gidebildiğim yere kadar gidiyorum.” diyebilir. Belki onuncudan sonra duracaktır, belki de yüzüncüden sonra. Hangi sayıda durursa dursun, hiçbir mantıksal çıkarım tek bir Tanrı’da durmamız gerektiği sonucunu vermez. Hem ayrıca yüzüp yüzüp en sonunda bir yerde duracaksak, neden bilim insanlarının vardıkları son yerde durmuyoruz?

Benim Cennet Muhabbetleri öyküsünde alegorik olarak ele aldığım bu konu aslında tanrıtanırların da üzerinde düşünmeleri gereken bir konudur. En azından, tanrıtanırlar kendilerine sormuyorlarsa bile Tanrı’nın  kendisine bu soruyu sorup sormadığını sorgulamaları gerekir. Yani Tanrı, ezeli ve ebedi olan varlığının nereden geldiğini sorgulamıyor mu hiç? Bir insan, sonlu fiziksel kabiliyetine ve sonlu hayal gücüne rağmen varlığının kaynağını sorgulayabiliyorsa bunu Tanrı neden yapmıyor? Sorgulamaması için bir neden var mı? Ben en büyüğüm, en bilgiliyim, en mükemmelim diyerek; belki de kendisini var eden gücü inkâr etmiş olmuyor mu? Bir insan “Tanrı yoktur, bu evrende yalnızız. Ne yaparsak yanımıza kalır. Bu yüzden iyiliği yayalım, barışı ve kardeşliği övelim.” dediğinde kibirli ve nankör yaftasını yiyorsa, kendisini var eden gücü aramayan, sorgulamayan ve her fırsatta insanlara ben en güçlüyüm mesajı veren Tanrı hangi sıfatı hak etmektedir?

Üçüncü İtiraz: Evrenin yasalarını Tanrı yapmadıysa kim yaptı?

Devam edecek… (Üçüncü İtiraz çok uzun olacağı için ayrı bir sayfayı hak ediyor.)


* Burada demek istediğim şey şu. “Bütün kuşlar uçar. Tavuk bir kuştur. O halde tavuk uçar.“ çıkarımı doğru bir çıkarımdır çünkü mantıksal ilkelere uygundur. (Modus Ponens: p àq ve p. Dolayısıyla q). Yalnız mantıksal çıkarımın doğru olması sonucun gerçeklikle örtüştüğü anlamına gelmez. Hepimiz biliyoruz ki tavuk uçmaz. Burada suçlanması gereken şey mantık değildir, öncül olarak öne sürülen “Bütün kuşlar uçar” önermesinin yanlış olmasıdır.