Bu Blogda Ara

Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2014

T. B.'ye Mektup (2)

Tanrı’nın Var Olup Olmadığını Bilmek Ne Kadar Önemlidir?

Bizler nerdeyse tüm nüfusu tektanrılı bir dine inanan bir ülkeden geldiğimiz için, çoğunluğu tantıtanımaz insanlardan oluşan bir toplumun nasıl şekillenebileceğini tahayyül etmekte zorlanıyoruz. Bu doğal bir bilememe durumudur çünkü insan pek çok şeyi gözlemlemeden, hatta bazen bizzat deneyimlemeden kabul edemez. Ben Tayland’a gitmeden önce insanların ekmeksiz, peynirsiz, zeytinsiz kahvaltı yapabilecekleri aklımın ucundan bile geçmemişti. Oysa Tayland insanı için sabah kahvaltısı ile öğlen yemeği arasında niteliksel anlamda pek bir fark yoktur. Sabah da haşlanmış pirinç yer, öğlen de, akşam da. Bunu kavramak için oraya gitmek, orada yaşamak, en azından bir süreliğine orayı deneyimlemek şarttır. Ancak bu şekilde kendimizinkinin dışında hayat tarzlarının mümkün olabildiğini kavrayabiliriz. Gezmek, farklı kültürleri tanımak, farklı coğrafyaların ve iklimlerin ortaya çıkardığı insanlarının davranışlarını incelemek bu yüzden çok önemlidir. 

Şimdiye kadar Türkiye dışında çalıştığım ve yaşadığım üç ülkede de bizim anladığımız anlamda tektanrılı bir din hakimiyeti yok. Tayland’ın resmi dini Theraveda Budizmi. Tanrısal inancın tersine, alabildiğine maddeci bir felsefi anlayış var bu inancın temelinde. Buda zaten anatman doktriniyle bedenin dışında var olup, değişmeden sonsuza dek aynı kalan bir ruhun varlığını inkar etmiştir.  Vietnam’da ve Çin’de resmi din yok. Halkın büyük bir çoğunluğu kendisini ya dinsiz olarak tanımlıyor ya da Konfüçyüsçülük, Taoculuk gibi dinden ziyade, yaşam felsefesi özelliği gösteren öğretilerin peşinden gidiyorlar. Ne Tao’nun öğretisinde ne de Konfüçyüs’ün öğretisinde her şeyi bilen, her şeyi gören, her şeyi idare eden bir Tanrı anlayışı var. Ölümden sonra insanın ruhunun etrafta dolandığına dair bir inanç var ama bu ruh cennete ya da cehenneme gitmiyor. Evlatları arkasında iyi işler yaptıkça mutlu ve huzurlu bir biçimde ruh olarak yaşıyor. Mutlak bir güç yok ve dolayısıyla mutlak güce hesap vermek yok. Benim hiç gitmediğim ama okuduğum makalelerden haklarında bilgi edindiğim Kuzey Avrupa ülkelerinde de insanların kayda değer bir oranı kendilerini tanrıtanımaz olarak görüyorlar.

Peki, Tanrı inancının baskın olmadığı bu ülkelerde insanlar ahlaksızca mı yaşıyorlar? Toplumsal düzenin yerini anarşi mi alıyor? Tektanrılı dinlerin baskın olduğu ülkelerde din ile ahlak arasında, en azından halkın nazarında, nedensel bir bağ kurulmuştur. Tanrı sadece sonsuz güçlü ve sonsuz bilgili değildir, aynı zamanda sonsuz iyidir de. Hatta iyi olmakla kalmaz, iyiliğin kaynağıdır aynı zamanda. Ona inanmadan iyi olmak olanaksızdır. Bu yüzden tarih boyunca dinsizler ve tanrıtanımazlar; en vahşi katillerden bile aşağıda görülmüşlerdir. Dinden çıkan ya da tanrıtanımaz olan bir insan zapt edilemez bir cani, tüm kadınların ırzına göz dikmiş bir tecavüzcü, çalıp çırpmakta beis görmeyen bir eşkıya, insanlara acı çektirmekten hoşlanan bir işkenceci konumundadır. Buna iyi bir örnek Turgenyev’in Babalar ve Oğullar romanındaki başkahraman Bazarov’dan gelir.  Bazarov “Tanrı öldü, artık her şey mubahtır.” derken aslında sıkıştırılmış bir yayın serbest bırakıldığında ne kadar yükseğe fırlayacağını ifade etmektedir. Peki ya eğer yay hiç sıkışmamışsa ya da yay yavaş yavaş serbest bırakılırsa, yine bir fırlama gözlemleyebilecek miyiz?

Tanrı ve ahlak arasındaki felsefi ilişkiyi daha sonra gelecek olan “Ahlak Kanıtı” başlığı altında inceleyeceğim. Şimdilik sadece pragmatik yönden böylesi bir bağın ne kadar gerçek dışı olduğu konusuna değineyim. Çin’i ele alalım örneğin. Sekiz aydır buradayım ve yaşadığım en güvenli, en temiz (göreceli olarak), en rahat ülke Çin. Dışarıdan gazel okuyup Çin hakkında atıp tutanlara kulak asmamak gerek. Burada yaşayan yabancıların hemen hepsi memnun hayatlarından. Tabii ki sorunlar var, tabii ki tamamlanması  gereken toplumsal eksiklikler var. Türkiye’de yok mu? Suudi Arabistan’da yok mu? Afganistan’da yok mu? Almanya’da yok mu?  İnsanlar bir Tanrı’ya inanmadıkları halde birbirlerini öldürmüyor burada. Türkiye ile kıyaslarsak çok daha az cinayet var, çok daha az toplumsal kargaşa var,  çok daha az huzursuzluk var. İnsanlar gayet sakin, öldükten sonra bir Tanrı’ya hesap vereceklerine inanmadıkları için “Madem hesap günü yok, her haltı karıştırayım.” diyerek birbirlerinin haklarına tecavüz etmiyorlar. O kadar ki Türkiye’dekine oranla çok daha huzurlu ve güvenli bir ortam var burada. Benzeri bir durumu Vietnam’da ve Tayland’da da yaşamıştım. Cehennem korkusu olmadan da gayet güzel bir şekilde yaşıyor Tayland’ın halkı. Tanrı’ya ve onun cehennemine inansalardı çok da farklı olmazdı ülkedeki durum. Kuzey Avrupa ülkeleri ise bildiğim kadarıyla refah seviyesinde tavan yapmıştırlar. Hem üretkenlik hem de yaşam standardı yönüyle örnek alınabilecek ülkeler arasında sayılırlar.

Özetlemem gerekirse, Tanrı’ya inanmaksızın yaşayan toplumların hiç de sanıldığı gibi kaosa sürüklendikleri yoktur. Bakınız Çin’e, bakınız Vietnam’a, bakınız nüfusunun büyük bir çoğunluğunun kendisini tanrıtanımaz olarak tanımladığı kuzey Avrupa ülkelerine. Cımbızla bir iki olay seçip, “Aha işte, dinsiz bir toplumda bunlar oluyor.” diyenlere karşılık olarak; Afganistan’da yüzüne asit atılan kadınları, Türkiye’de namus davasına sokak ortasında öldürülen gencecik kızları örnek verip İslam’ı kötülersek ne derece haksızlık yaptığımızı anlamış oluruz.

Tanrıtanımaz toplumların bir başka özelliği de tanrıtanır toplumların evrensel farz ettiği soruları pek de önemsemiyor olmalarıdır. Örneğin, benim öğrencilerimin neredeyse hiçbirisi Tanrı’ya inanmıyor. Öyle bir dertleri yok, akıllarına bizim yanıtlamak için yana döne uğraştığımız sorular gelmiyor. Tanrı’ya inanmıyorlar ama benim on dört yıllık öğretmenlik hayatımda gördüğüm en çalışkan, en terbiyeli, en saygılı, en uslu öğrenciler bunlar. Evreni izah etmeye çalışırken evrenin dışına çıkma gereği duymuyorlar çünkü kafalarını bu yönde karıştıracak bir eğitimden geçmemişler. Bir Tanrı’nın varlığını kabul etmeden de sorulabilecek tüm soruları yanıtlayabiliyorlar. Aileden herhangi bir Tanrı inancı telkini olmayınca, çocukların akıllarına bile gelmiyor böylesi bir olasılık. Anne babasından Tanrı kelimesini duymamış, çevresi tarafından hiçbir şekilde din eğitimi almamış bir insanın Tanrı’yı kendi başına bulma olasılığı çok düşüktür.

Hani bizde İbrahim peygambere atfedilen bir kıssa vardır. Güneşi görür, benim Tanrım bu der. Akşam olunca bakar güneş batıyor ay çıkıyor, bu sefer aya bel bağlar. Böyle böyle düşe kalka doğadan bağımsız olan gerçek Tanrı’yı bulur. Bu kıssadan alınması gereken ders insanın aklını kullanarak Tanrı’yı bulabileceğidir. Ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum. Bir kere Tanrı kavramı bir kişilik ömre yetmeyecek kadar karmaşık bir kavramdır. Binlerce yıllık bir düşünsel evrimin sonucudur. Toplumsal, ekonomik, coğrafi pek çok etken vardır Tanrı kavramını şekillendiren. Binlerce yıl süren bir gelişimin ve değişimin neticesinde insan Tanrı’yı kendi suretinde yaratmıştır. Sınırlı görme yeteneği olduğu için Tanrı’ya sınırsız görme yeteneği vermiştir, sınırlı duyma yeteneği olduğu için Tanrı’ya sınırsız duyma yeteneği vermiştir, sınırlı bilgisi olduğu için Tanrı’yı sınırsız bilgi sahibi yapmıştır. Bir çeşit, tüm eksikliklerinden arındırılmış insandır Tanrı.  

Yanıtlanmamış Sorular, Bilim ve Tanrı

Yanıtlanamayan sorular ya sorulmaması gereken sorulardır ya da bilimin henüz yeterli yetkinliğe ulaşmadığı için boşlukta bıraktığı sorulardır. Böylesi sorular için tanrıtanırlar kolaya kaçıp hemen Tanrı yanıtını verirler. Örneğin, Büyük Patlama neden gerçekleşti? Bilim henüz bu soruya yanıt vermemiştir.  O halde Büyük Patlama’yı Tanrı yapmıştır. Bilim yanıt veremediğine göre, yanıt Tanrı olmalıdır. Oysa Tanrı sözcüğünü duymamış, ya da öylesi bir eğitimden geçmemiş bir insan için yanıt şu da olabilir: Bilim henüz Büyük Patlama’nın kökenine inmiş değildir. Araştırmalar sürüyor. Belki on yıl, belki yüz yıl, belki bin yıl sonra daha sağlıklı yanıtlara ulaşılacaktır.

Modern bilimi Galileo ve Francis Bacon’la başlatacak olursak, topu topu 400 yıllık bir tarihi olduğunu görürüz. İnsanlığın birkaç yüz bin yıllık tarihinin, canlıların birkaç yüz milyon yıllık tarihinin, dünyanın beş milyar yıllık tarihinin ve evrenin on beş milyar yıllık tarihinin yanında modern bilimin tarihi çok cılız kalacaktır. Doğal olarak bilimin henüz yanıtlayamadığı sorular vardır. Fakat, yanıtlanamayan her soruya karşılık olarak “Aha işte, gördün mü bak! Yanıtlayamıyorsun, o halde Tanrı var.” diye çıkışmalar hem bilim insanına yapılan bir haksızlıktır hem de bilimsel düşüncenin evriminin önüne konan bir engeldir. Hem böyle yaparsak orta çağ skolastiklerinden ya da ilkel çağın animistlerinden ne farkımız kalır? Bilim iğneyle kuyu kazma işidir, çoğu zaman yanıt peşinde koşarken hesapta olmayan şeyler öğrenilir. Bu yüzden doğru soruları sormak ve bu soruları yanıtlamak için doğru hipotezler üretip, o hipotezleri doğru şekilde sınamak; en azından yanıtları bulmak kadar önemlidir.

Bir düşünelim, geçmişte Tanrı’nın sesi olarak adlandırılan gök gürültüsü ve Tanrı’nın kılıcı olarak görülen yıldırım; günümüzde bilim insanları tarafından açıklanmıştır. Bizler eski insanların bu inanışlarına nasıl bugün gülüyorsak, beş yüz yıl sonra yaşayıp; bugün yanıtlamadığımız soruların büyük bir çoğunluğuna yanıtlar bulmuş olan insanlar da bizim Tanrı saplantımıza güleceklerdir. Hoş, o zaman da yanıtlanamamış sorular kalacağı için Tanrı’nın varlığı bir hipotez olarak geçerliliğini sürdürecektir.

Thomas Aquinas bir yerde diyor ki, “Eğer her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir Tanrı’nın varlığını kabul edersek evrende açıklanması gereken bir çelişki kalmaz.” Aslında benim söylemek istediğimi çok güzel bir şekilde özetliyor bu cümle. Tanrı hipotezinin neden bilimdışı olduğu konusuna da açıklık getiriyor. Bilim, yanlışlanabilir (sınanabilir) ama henüz yanlışlanmamış kuramlar üzerinde ilerler. Gelecekte bir gün, günümüzde doğruluğuna inandığımız pek çok bilimsel doğrunun çürütüldüğüne şahit olabiliriz. Bilim insanı bu yüzden mütevazı olmak zorundadır. Bildiğimiz her şey elimizdeki verilerin yardımıyla ortaya attığımız ve yine aynı verilerin yardımıyla doğruluğunu kanıtladığımız modellerden ibarettir. Bilgimiz arttıkça elimizdeki modellerin yetersiz kalacağını göreceğiz ve daha kapsamlı, daha hassas modeller geliştireceğiz.  Örneğin, neredeyse üç yüz yıl bilim dünyasında hakimiyetini sürdürmüş Newton’un klasik fizik kuramları, 20. Yüzyılda yerini kuantum fiziğine bırakmıştır. Bunun nedeni Newton’un üç yüz yıl boyunca bilim dünyasını kandırmış olması değildir. Tam aksine bugün kullandığımız arabalardan tutun savaş uçaklarına kadar hemen her şey Newton’un fiziği göz önüne alınarak yapılır. Bunun nedeni düşük hızlarda ve atom kadar küçük olmayan boyutlarda, Newton’un halen çok işe yarıyor olmasıdır. Kuantum fiziğinin Newton fiziğinin verdiği tüm yanıtları vermesinin yanında Newton’un açıklayamadığı olayları da izah edebiliyor olması kuantum fiziğini baskın (dominant) model yapar. Bilim insanı, karşısına çıkan soruları yanıtlamak için deney ve gözlemden başka bir araç kullanamaz. Ortaya atacağı hipotezler de sınanabilir ve yanlışlanabilir olmalıdır. Russell’ın çaydanlık örneğini anımsarsak, isteyen insan güneşin etrafında dolanıp duran görünmez (algılanamaz) bir çaydanlığın var olduğuna inanabilir. Bu inanç çaydanlığın varlığını bilimsel bir soru haline getirmez.  

Bu kısa bilim tarihi açıklamasından sonra Thomas Aquinas’ın cümlesine geri dönelim. Her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir Tanrı’nın varlığını kabul etmek sadece bilim insanlarının soracakları soruları ortadan kaldırmaz. Toplumsal ve ahlaki sorunları da bir kabulle ortadan kaldırır. Örneğin, “Madem sonsuz güçlü Tanrı var, neden dünyada adaletsizlik ve açlık var?” diye sorsak, inanan insan hemen “Her şeyin en iyisini bilen Tanrı’nın hikmetinden sual olunmaz.” diye yanıt verecektir. İşin ucunu bırakmasan, biraz sıkıştırsan, , tanrıtanırın yanıtı şu şekle bürünecektir. “Bu dünya bir sınav dünyasıdır. Asıl olan öteki dünyadır. Bu dünyada acı çekenler öteki dünyada mutlu ve huzurlu olacaktır.” Görüldüğü gibi kanıtı olmayan bir Tanrı kavramının eylemlerini meşrulaştırmak için kanıtı olmayan öteki dünya “ad hoc” hipotezini üretmiş olur tanrıtanır. Bu şekilde yavaş yavaş gerçeklikle ilişkisi olmayan, kuralları bizimkisinden çok farklı olan ikinci bir evren kurulur. Bu evren ne zaman bir şeye ihtiyacı olsa inanan insan yeni bir ad hoc hipotezle yardıma koşacaktır. Zamanla bu ikinci evren o kadar büyür ki kendi içerisinde tutarlı bir görünüme kavuşur. Resmin içine melekler, şeytan, cennet, cehennem, peygamberler, ibadetler, dualar girer. Bir süre sonra bu kendi içinde tutarlı evrene inanmamak zor hale gelir. Pek çok insanın düşünmeksizin dinsel dogmalara bağlanmasının nedeni de biraz karşısında bulduğu bu eksiksiz resimdir. Bir ayağını diğer ayağının üzerine basarak duran bu resim, dışarıdan bir dayanak olmamasına rağmen inandırıcı oluşunu zamanla içine eklenen ek hipotezlere borçludur.

Bu durum aklıma Cem Yılmaz’ın bir esprisini getirdi. Hani adam aldatırsa, kıvıramaz, soruya soruyla yanıt verir. Kadın aldatırsa öyle bir anlatır ki adam soruyu sorduğuna pişman olur. Kadının yanıtına eklediği her bir ayrıntı, yanıtı dinleyen kişideki gerçeklik olgusunun içinin dolmasına yarar. Eğer sadece “Otele arkadaşımı görmeye gitmiştim.” deseydi, belki adamın kuşkuları tamamıyla yok olmayacaktı.

Yalana kuyruk ekledikçe inandırıcılığını arttırdığı üzerine güzel bir örnek. Vakit kazanmak için 3:30'dan başlayınız.  

Bu noktadan bakınca dinler ile Tanrı’nın varlığı arasında ontolojik bir bağın olduğunu söyleyebiliriz. Tanrı varlığını ister istemez dinin sağladığı ayrıntılara borçludur. Belki de bu yüzden deist diye adlandırılan felsefi akım tarihin hiçbir devrinde güçlü bir taraftar toplayamamıştır. Laplace kurmuş olduğu güneş sistemi maketini Napolyon’a gösterirken Napolyon sorar, “Bu modelde Tanrı’yı göremiyorum.” Laplace’a göre Tanrı ilk hareketi vermiş ve gerisine karışmamıştır. Tanrıtanımazlıkla tanrıtanırlık arasında bir yerde görülebilecek olan bu âtıl Tanrı anlayışı, Tanrı’nın ayrıntıları hakkında bilgi veremediği için cılız kalmıştır. Oysa tektanrılı dinler her daim müdahil olan bir Tanrı modelini ortaya koyarken bu sorunu da çözmüş olurlar.


Devam Edecek

18 Mayıs 2012

Bilim ve Ahlak


“Batının bilimini alalım, ahlaksızlığını almayalım.” cümlesiyle büyüdü bizim neslimiz. Batı bir yandan arabalar, bilgisayarlar, cep telefonları, uzay roketleri yapıyorken, bir yandan da ahlaksızlığın dibine vuruyordu güya. Biz müslüman Türkler çok ahlaklı, çok vicdanlı olduğumuz için diyorduk bunu. Evlilik öncesi ilişkileri hoş karşılamasıyla, eşcinselliği doğal bulmasıyla, ailecek içki içmedeki rahatlıklarıyla, erken yaşta gönül ilişkileriyle tanışmalarıyla ve isteyene istediğini elde etme olanağını veren özgürlükçü tutumuyla; Anadolu müslümanında kıskançlık noktasına varan bir nefrete yol açıyordu, batının bu dillere destan ahlaksızlığı. Bu yüzden batıdan bilimi ve tekniği almalı, onların ahlaksızlıklarına sırt çevirmeliydik. Sadece batıya değil, onu olduğu gibi içimize getirmeye çalışan düzenbazlara da kızıyorduk. Özgürlük, esarete alışmış bedenimize bol geldiği için çemkiriyorduk onu üzerine oturtmaya çalışanlara; etiketi yapıştırıyorduk hemen, “entel”, “lümpen”, “görgüsüz”, “batı borazanı”, “oryantalist” gibi yeni keşfedilen, anlamını bile tam kavrayamadığımız sözcüklerle...

Slogan haline gelen bu ifade sadece bir neslin değil, belki bin yıllık geri kalmışlığımızın da mührü durumundadır aslında. Gerileme dönemi Osmanlı padişahlarından tutun, devrim yapacağız diye faşist fikirlerle binlerce masumun kanına giren İttihat ve Terakki’ye kadar hep savunuldu bu tuhaf fikir. Batı, bilimde ve teknikte iyiydi ama ahlak noktasında çökmüştü. Onun bu çökmüşlüğünden ders alıp, kendi ahlaki anlayışımızı, temelleri 1400 yıl öncesine dayanan bir yaşam tarzını topluma yansıtmalıydık. Ancak bu şekilde korunabilirdik dalga dalga üzerimize gelen çirkefliklerden. Yaptık da, bilimi ithal ettik. Cep telefonu yapamadık ama kullanmayı öğrendik, araba yapamadık ama onların fabrikalarında işçi olduk, bilgisayar yapamadık ama parçalarını toplayıp satmayı öğrendik. Bilgi üretemedik ama tüketimde bir numara olduk. Vel hasılı kelam; yürüdük, yürüdük, yürüdük, ama bir arpa boyu yol kat edemedik.

Bunca yıldır gündemde olmasına rağmen hâlâ tek bir gelişmiş İslam ülkesi yoktur dünyada. Neden? Zengin olanlar var doğal kaynaklardan dolayı ama bilimde ve teknikte dünyaya örnek olabilecek, bilim insanları yetiştirecek, onları insanlığın hizmetine sunacak birileri çıkmış değil henüz. Eğitime harcanan milyarlarca dolara rağmen yok, batıdan getirilen misafir profesörlere rağmen yok, ultra-modern kampüslere ve o kampüslerdeki en gelişmiş laboratuvarlara rağmen yok... Tek tük Mısır’dan, Türkiye’den, Hindistan’dan müslüman bilim insanları çıksa da bunların çoğu eğitimlerini batıda yapmış, batı kültürüyle yetişmiş insanlar. Dolayısıyla müslüman bilim insanı olarak anılmayı ne kadar hak ediyorlar, sorulması gerekir.

Yaptığımız ve görünen o ki ileride de yapmaya devam edeceğimiz en büyük hata bilimi diğer toplumsal dinamiklerden bağımsız bir olgu olarak algılamamızdır. Oysa bilim etrafındaki pekçok siyasi ve toplumsal gelişmeye organik bir biçimde bağlıdır. Tek başına var olamaz, dışarıdan ithal edilemez, belli şartların yerli yerinde gerçekleşmesinden sonra, zamanla gelişir, dallanıp budaklanır, meyve vermeye başlar. Antik Yunan’ı felsefe ve bilim için cennet haline getiren etkenler deniz ticaretiyle zenginleşen halk ve kentleşmenin getirdiği ehilleşmeyle ortaya çıkan boş zaman bolluğudur. Coğrafi keşiflerin sonucunda zenginleşen, rönesansla tanrı-merkezlikten insan-merkezliğe dönen ve reform hareketiyle kiliseye karşı savaşı kazanmaya başlamış olan batı toplumu geliştirebilmiştir modern bilimi. Durduk yere çıkmamıştır Newtonlar, Gausslar, Galileolar... 

Ortaçağda, Yunanca’dan çevirdikleri eserleri yorumlayıp, dünya bilimine katkıda bulunan müslümanları da aynı çerçevede inceleyebiliriz. Çölde, doğal kaynaklardan ve toplumsal hayattan uzak yaşayan Araplar; ele geçirilen ganimetlerle, fethedilen topraklar üzerinde kurulan kentlerde, kurumsallaşmış eğitimle, kendilerinden önce varolmuş kadim medeniyetlerin arkada bıraktıkları eserlerle ve en önemlisi ehilleşmenin getirdiği boş zamanla tanıştılar. Bunun sonucunda da bilim, felsefe ve matematik, üzerinde gelişip serpileceği uygun bir zemin bulmuş oldu.  Fakat maalesef bilim İslam  dünyasında hiçbir zaman halk tabakasına yönelme çabasına girmedi, giremedi. Saf zihinleri iğfal etmemek için İslam alimleri bilgiye ve felsefeye sınırlar getirmekte gecikmediler. Ortodoks İslam kendisi dışındaki tüm akımların önünü tıkamak için ciddi bir kampanyaya girişti. Öyle ki bundan sadece Şiiler değil, bugün yine post-modern kitle tarafından “çeşitlilik” bahanesiyle kabul gören sufilik de etkilendi. Bir süre sonra da eli kolu bağlanan bilim insanları, tamamıyla tarih sahnesinden silindiler, kaybolup gittiler.

Gazali’nin İbn-i Rüşd’e karşı Tehafüt-el Felasife’de yazdıklarıyla felsefeyi adeta bir düşman olarak görmesi aslında müslüman coğrafyada bilimin önünün kesilmesinin başlangıcı olarak görülebilir. Öyle ki günümüzdeki müslüman alimleri Gazali’den sonra pek bir mesafe kat edememişler, bin yıllık bir durağanlığı kime ve neye atfedeceklerine karar verememişlerdir. Günümüzün post-modern dindarları her ne kadar Gazali’nin nedensellik karşıtlığını Hume’un eleştirileri derecesinde alkışlasalar da aradaki farkı görememek, basiretsizlikten başka bir şey değildir. Hume her şeye rağmen bilimi savunan, nedensellik sorunsalının çözümsüzlüğünü insan psikolojisine veren bir tutumu benimsedi. Gazali ise pamuğun yanmasını Allah’ın iradesiyle izah edip, bilimin içine asla yanlışlanamayacak bir öğe soktu. Aradaki fark İslam ve batı uygarlıkları arasındaki uçurumu da izah eden bir çatallaşmanın en ilkel halidir. 

Oysa bilime gerekli olan “her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen” bir Tanrı değildi. Çünkü Tanrı’yı denkleme dahil ettiğimiz zaman her türlü soru şıp diye çözülür; düşünmeye, kafa yormaya hiç gerek kalmaz. Ne diye uğraşsın o zaman bir fizikçi ışığın neden kırıldığını izah etmeye? Tanrı öyle istiyor der, çıkar işin içinden.  Zaten öyle de olmuştur. Pek çok İslam düşünürü bilim yapmak ya da bilimi teşvik etmek yerine Kur’an’daki bilimsel mucizelere yönelmiş, kişisel yorumlar eşliğinde kutsal kitabın sayfalarında elektriği, televizyonu, telefonu, büyük patlamayı, yedi kat göğü keşfe girişmişlerdir. Gazali’yle son bulan felsefi ve bilimsel merak yavaş yavaş yerini bilim düşmanlığına ve yobazlığa bıraktı. İslam’ın bilime katkılarını her fırsatta konu edinen yazarlarımız neden acaba son sekiz yüz yılda İslam’ın bilimle bir türlü barışamadığı üzerine bir şeyler yazmıyorlar? Bu barışamamanın, bu bozukluğun nedeni nedir?

Düşünürlerimiz (Ya da düşünmezlerimiz mi demeliyim?) bunun nedenini araştırmak, işin derinine inmek yerine, kolaya kaçıp, “Batının bilimini alalım, ahlaksızlığını almayalım.” sloganına sarıldılar. Oysa kimse kendi ahlaklılığımızı ölçmeye yeltenmedi. Kendi halkının üzerine bomba yağdırmak mı ahlaklılıktı, yoksa provakasyon var diye ozanların ve yazarların bulunduğu bir oteli ateşe vermek mi ahlaklılık oluyordu? Peki ya maçlara şike karıştırmak, peki ya devlete ağır ağır sızmak, peki ya televizyondaki erkeğe baktı diye eşini dövmek, peki ya 13 yaşındaki kızı erkeklere pazarlamak, peki ya dolandırmak, çalmak, yağmalamak, sömürmek, öldürmek, haklarından mahrum etmek, sürgüne göndermek, ırkçılık yapmak, peki ya namusumuz temizlensin diye kızını öldürmek, hapse düşmeyeyim diye bunu 15 yaşındaki yeğenine yaptırtmak? Bunlar ahlaklılık mı oluyordu? En azından batı dürüst davranıp, toplumu rahatsız etmediği sürece, ne yaparsanız yapın diyor bireylere. Gerisine karışmıyor. Keşke biz de o kadar “ahlaksız” olabilsek.

Yukarıda da dediğim gibi, bilimin bir toplumda gelişmesi için o toplumun kafa yapısının değişmesi gerekir. Taşıma suyla değirmen dönmeyeceği gibi ithal beyinlerle, teknoloji tüketimiyle, yabancı şirketlerin fabrikalarını burada açmakla bilim gelişmez, tam tersine geriler. Var olan cevheri de yitiririz. Bilimin gelişeceği toprakta özgürlük olmalıdır, insan-merkezcilik olmalıdır, tabulara karşı gelebilen güçlü bir sanatçı topluluğu olmalıdır, insan başkalarını rahatsız etmediği sürece istediğini istediği zaman yapabiliyor olmalıdır, yüksek zekâlılara verebileceğin kaliteli eğitim olmalıdır, bilimin üstünlüğü noktasında toplumun bilinci olmalıdır, bilim insanına saygı olmalıdır, bilimin önünde hiçbir engel tanınmamalıdır, ahlak ve toplumsal adetler bilimsel bir bakış açısıyla değerlendirilip yeniden şekillendirilmelidir... Ancak toprak verimli olursa nitelikli ürün alabilirsiniz. Yoksa daha çok mırıldanırız biz aynı lakırdıları. Daha çok sayarız yerimizde. Daha çok kavga ederiz ahlaksız bilimle, Don Kişot’un yeldeğirmenlerine saldırması gibi...

26 Şubat 2012

Dindar Bir Nesil Arzulamamak İçin Gerekçeler

Başbakanın dindar bir nesil yetiştirmek konusundaki sözleri uzun süre yankılandı medyamızın bir ucu hapishanelere diğer ucu meydanlara uzanan duvarlarında. Kimileri eleştirdi başbakanı bu söyleminden dolayı, kimileri tebrik etti. Eleştirenlere başbakanın verdiği yanıt da tarihe geçecek cinstendi. Dindar olmasınlar da serseri ya da tinerci mi olsunlar? Gençlerimizin serseri olmasını istemeyeceğimize göre onları dindar yapmalıyız mantıksal çıkarsaması bir süre havada asılı kaldı ve sonra da kayboldu. Ne de olsa birileri alttan alta, sıza sıza bu işi yapacak gücü elinde bulunduruyordu. Kim ne derse desin, dindar bir nesil gelecekti, gelmeliydi. İki kere iki dört edercesine bir zaruretti bu.

Bütün bu curcunada başbakanın dindar bir nesil arzulamasındaki temel gerekçesini nasıl algılamalıyız sorusu pek sorulmadı ya da soruldu da ben kaçırdım! Neden bilimsel düşünen ya da sorgulayan bir nesil arzulamak yerine dindar bir nesil istiyordu başbakan? Yirmibirinci yüzyılın dünyasında düşünen, eleştiren, değiştiren bireylere ihtiyaç kalmıyor muydu? Yoksa önüne konan her şeyi şuursuzca tüketmeye, dünyadaki en ciddi sorunları bile ergen vurdumduymazlığı ile geçiştirmeye, futbolu siyasetin önüne koymaya alışmış, eli azıcık para gördüğü için Avrupa’ya meydan okumaya, ders vermeye çalışan bir nesilin iktidar tarafındakilere vereceği bilinmeyen bir yararı mı vardı? Sanmıyorum!

Öncelikle dindarlıkla özgür düşünce arasındaki kapanmaz uçurumdan bahsetmek gerekir sanırım. Düşünen insan dindar olamaz demiyorum. Zaten böyle bir şey desem üniversitelerin, mahkemelerin, dev şirketlerin başlarındaki pek çok inançlı insan beni çabucak yalanlayacaklardır. Ama dindar bir insanın özgürce düşünemeyeceğini, düşüncelerinde sınırlamalara gitmek zorunda kalacağı kuşku götürmez bir gerçektir. Çünkü din imanı, bilim ise kuşkuyu gerektirir. Kur’an, Bakara süresinin daha en başında “La raybe fi hi…” derken kuşkuyu öldürme yoluna gitmiştir. İmanı inşa etmek için kuşku terk edilmelidir. Bundan daha doğal ne olabilir? Bir bardaktaki su ve hava gibidir kuşku ve iman. Su (kuşku) girdiği anda hava (iman) dışarı çıkar. Su çıktığı anda da içeriye hava dolar.

Kuşku ve biraz delilik olmadan bilim zaten hiç mümkün değildir. Çılgın olmalıdır bilim adamı, ucunda en ufak bir ışık bile görmediği mağaraya dalmalı, aylarca, belki de yıllarca sezgilerinin öngördüğü ışığı aramalıdır. Bilimin ilerlemesinin doğasında vardır bu çılgınlık, bu karşı konulmaz heves. Özellikle genç yaşlarda, damarlarda akan kanın çığırtkanlığında bulunur bu herkese ve her şeye meydan okuma hırsı, dünyayı karşına alabilme cesareti, hayatı baştan sona yeniden anlamlandırma cüreti.

Dindar bir nesilden beklenen ise bunun tersidir. Denileni yapan, kitaba uyan, sesini çıkarmayan, haksızlıklar karşısında hakkını aramayı öteki tarafa bırakan, sömürüler karşısında mülkiyetin kutsallığı ile susturulan bir nesilden bahsediyoruz. Ahlakın kurallarını dinden aldığı için dini ahlaktan üstün gören bir nesil nasıl bir amaca hizmet edecektir? Hadi başbakan, dindar derken ahlaklı demek istemişti. Bunu belki de sonraki eklemelerinden çıkarsayabiliriz.

Bu durumda dindar insanın ahlaklı olması gerektiği sonucuna varırız ki yapılan araştırmalar durumun hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Sanılanın tam tersine dinsiz (dindar olmayan da diyebiliriz) toplumlarda suç oranının azlığı ve insanların birbirlerine daha saygılı davrandıkları uzun zamandır gözlemlenen bir gerçek. Çünkü insanlar ahlaklı olmak için kendi kurallarını kendileri belirliyorlar, karşılıklı saygı ve sevgiyi her şeyin önüne koyuyorlar. Köhneleşmiş gelenekleri, insana zarar veren binyıllık kuralları akıldışı oldukları için reddediyorlar. İnsanı merkeze koyup, onun etrafında toplumu ve kurallarını üretiyorlar. Mükemmel bir toplum olma yolunda belki alınacak çok yol var ama sonuçta insanın mutluluğunu her kuralın esası yapan bir toplumun, insanı iktidara itaat etmesi gereken bir kul olarak gören bir toplumdan daha ileride olduğunu rahatlıkla kabul edebiliriz.

Bizde ne oluyor? Gün geçmiyor ki haberlerde görmeyelim kızkardeşini ya da karısını yol ortasında bıçaklayan erkekleri, on iki yaşındaki kızı elli yaşındaki adama satmaya çalışan aileleri, din kardeşliği adıyla kurdukları fonlarla milyonlarca doları ceplerine indiren dolandırıcıları. İnsanı iyi ya da kötü yapan din değildir. Yalnız din insanı kanıtı olmaksızın inanmaya zorladığı için, kısa sürede ve kolaylıkla, insan üzerinde büyük bir güce sahip olur. İşte bu güç sayesinde yine kanıtı olmaksızın insan cinayet işleyebilir, başkalarının mutluluğuna toplum adına bozabilir, huzuru ve toplumsal düzeni insanların üzerlerinde hemfikir olmadıkları kurallara dayanarak yerlebir edebilir.

İşte bu yüzden dini değil de bilimi ve matematiği teşvik etmeliyiz toplumda. Kanıtsız, gözlemsiz, deneysiz ortaya atılan iddialara inanmamak ve bu iddiaların sonucunda yanlış yollarda sürüklenmemek için bilimsel düşünceyi yaymalı, gençlere matematiği ve matematiksel çözümsel düşünde tarzını aşılamalıyız. Yoksa her yazılana inanan, her duyduğuna kulak verip ona göre hareket etmek isteyen insan bizi sadece geri götürür, geçmişte götürmüştür, gelecekte de götürecektir.

Böyle bir insan modeli iktidarın işine geliyor görünse bile uzun erimde dünyanın başdöndürücü hızını yakalayamayacağı için iktidarın başına da bela olur. Üretmeyen ama tüketen, düşünmeyen ama düşünülmüşleri tekrar eden, ahlakı elbisenin boyunda ya da bolluğunda arayan, din ile bilimi uzlaştırmaya çalışarak, bilimi dinin boyundurluğuna vermek isteyen, özgür düşünceyi ve kuşkuyu değil de sorgulamaksızın inanmayı fazilet sayan bir nesili istememekte haklı değil miyiz?

Dindar bir nesil değil, özgür düşünen, düşündüğünü ifade edebilen, bilime ve matematiğe saygılı, öğrenme hırsıyla yanıp tutuşan, sanata ve kültüre meraklı, ahlakı her şeyin üstünde gören ve ahlakın bağlayıcılığını hayatına düstur edinen bir nesil istiyoruz. Kısacası; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir nesil istiyoruz.
* Bu yazıyı yarım saat içinde, ders çalışmaya ara verdiğim bir zamanda yazdım. Biraz dağınık oldu, vermek istediğim mesajı tam veremedim gibi. Neyse, zaten uzun zamandır bir şey yazamıyordum. Bu belki ısınma olur benim için.

Saygılar,

a.