Bu Blogda Ara

06 Şubat 2014

İsan Köylerinde Akşam

Kabuk bağlamış bir yaradır köyde sabah. Umut verir, heyecan verir, bir keser ağzı gibi keskindir. Kaşımazsan geçecektir kendiliğinden sanki, dokunmazsan iyileşecektir bir başına, ağır ağır kendisini bulacak, etrafındaki derinin rengine kavuşacaktır.

Kat kat tabakalara bürünmüş, yorgun bir bakıştır günün ağrıyan ışıkları burada. Horozlar kesik kesik gelen sesleriyle gün ışığından iki saat önce başlarlar sabahı müjdelemeye. Onları köpekler takip ederler, mahalle dedikoduları gibi yayılır havlamalar. Serçelerin ve cırcır böceklerinin şarkıları eklenir senfoniye. Bitmez tükenmez bir enerjinin habercisidir bu sesler, bitmez tükenmez bir hayatın.

Köyde hayat erken başlar; gözler erken açılır sabaha, duyular erkenden uyanır kokulara ve seslere. İşleri şansa bırakma lüksü yoktur köylünün hayatında. Hayat basittir. Çalış ve kazan. Doğrusal bir denklem gibidir her şey. Çözmek için dahi olmak gerekmez. Çalışırsan kazanırsın, çalışmazsan sürünürsün. Ne borsadaki kumarbazlardan haberdardır köylü ne de emlak piyasasının çalkantılarından. Elinin emeği, gözünün nuru, nefesinin ruhu bulaşır dokunduğu her şeye. İçinde emeğin olmadığı şeye tamah etmez köylü; burun kıvırır, görmezden gelir. Ya da…

Ya da bir yolunu bulur kendince. Köylü muaf değildir hayatın kendisine sunacağı adiliklerin getireceği rahatlıklardan. Ne Kampoon Boontawee’nin “Kuzeydoğu Çocuğu”romanında anlattığı gibi yüzde yüz masumdur İsan köylüsü ne de Yakup Kadri’nin Yaban romanında tasvir ettiği gibi yüzde yüz yavşak, çıkarcı ve cahildir. İşini bilir o da, tıpkı kentliler gibi. Rahatına düşkündür, özellikle tarlası toprağı varsa daha bir özgürdür gün boyu yatıp uzanmada. Ame her köyde böyle insan bir yada iki tane vardır. Çünkü çok toprak gerekir dört kişilik bir aileyi bile geçindirmek için. Bu yüzden beklentiler azdır buralarda. Yağmurun azlığı, suyun çok değerli oluşu dayanışmayı ve birlikteliği zorunlu kılar. Başka türlü ayakta kalmak imkânsızdır. Çalışmak şarttır, sabahtan akşama kadar aralıksız çalışmak, toprağı sıkıp içinden çıkan cevheri hayata dönüştürmek tek tutunma yöntemidir. Bunun için erkenden kalkmak gerekir, gün ışımadan, hava serinliğinden hiçbir şey kaybetmeden.

Sızlayan bir diştir yatakta sabahı beklemek. Temiz havada uyuyamıyorum fazla. Az uyku da yetiyor demek ki! Kentlerde bizi saatlerce uyutup, yataktan yorgun kaldırtan o iğrençliğe lanet etmemek elde mi köydeki som mavi gökyüzünü görünce? Hava biraz ışıyınca fark ediyorum yandaki boş araziye yeni yapılmış pembe duvarlı evi. Herkes uyanınca sordum bizimkilere kim bunlar diye. Hikâyesi uzunmuş, umut ve hayal kırıklığı doluymuş, buradaki her insanın hikâyesi gibi. İsan köylerinde böyle hikâyeler çoktur. Daha önce üç çocuk babası bir köylünün nasıl olup da travesti olmaya karar verdiğini –ya da kadın olduğunun farkına vardığını- ve Pattaya’ya gidip barlarda çalışmaya başladığını yazmıştım.  Yanı başımızdaki pembe duvarlı pembe çatılı pembe kapılı evin hikâyesi onunki kadar ilginç olmasa da yazmaya değer bir hikâye.

İşimiz kolay olsun diye adama Edward, kıza da Lek diyelim. Edward 60 yaşında, emekli bir İsveçli. Emekli maaşının yarısıyla bile Tayland’da krallar gibi yaşayabilecek birisi. Oğulları kızları var ülkesinde. Boşanmış ya karısından, aklı fikri kendisini yeniden genç hissettirecek bir eş bulmakta. İsveç’de bulamıyor tabii; parası olan, kariyeri olan, eğitimli İsveçli kız neden baksın altmış yaşındaki adama? Geliyor İsan’a; umudun kokuşmuş bir bataklık gibi her daim sürüncemede olduğu çorak topraklara. Buluyor fakir bir aile. Diyor ki onlara “Siz bana kızınızı verin, ben de size ev yapayım.” Dedim ya, buranın halkı doğrusal düşünür. Para gururun da kaynağıdır çoğu zaman. Ya paran olacak ya toprağın. Bu ikisinden birisi yoksa bir hiçsindir. Bulmuşlar altın yumurtlayan tavuğu, kaçırırlar mı? “He” diyorlar zengin yaşlıya. Adam kendisinden kırk yaş genç kızı kendine eş yapıyor. Ev yapmak için de bizim evin yanındaki arsayı satın alıyor ve evi inşa ediyor. Kız yirmi yaşında. Evin pembeliğinden belli çocuk olduğu, yaşını anmaya ne gerek var?  

Bu arada kız, bir oğlan bebek doğuruyor Edward’dan. Çocuk doğunca işler biraz karışıyor. Edward’ın İsveç’deki evlatları başından beri itiraz ettikleri evliliğe artık dayanamaz oluyorlar. Babalarının mirasına ortak olacak bir bebek gelmiş dünyaya, bir de kendi çocukları yaşlarında bir yeni gelin. Babayı İsveç’e dönmeye ikna ediyorlar. Lek de gidiyor onunla birlikte. Pembe duvarlı, pembe çatılı ev Lek’in ailesine kalıyor. Lek’in annesi babası kardeşleri buraya yerleşiyor. Bahçede salatalık, domates, biber, kabak, soğan yetiştirmeye başlıyorlar.

İsveç’de ise işler daha da kötüye gidiyor. Edward’ın aklı başına geliyor ya da bir şekilde farkına varıyor miras konusunda ortaya çıkan huzursuzluğun. “Ben o arsayı ve evi yatırım için yapmıştım. Satacaktım.” demeye başlıyor. Bu noktada araya girip bir yorum yapayım izin verirseniz. “Bir Avrupalının İsan bölgesine gelip, yatırım amaçlı arsa alması kadar ahmakça bir şey olamaz. Yatırım yapacaksan git Hua Hin’e, git Pattaya’ya, git Bangkok çevresine… Buradan arsa alıp satarak edeceğin kâr, satıştan doğacak vergi yükümlülüğünü bile karşılamaz, zarar edersin.”

Neyse, Edward akıllanıyor ama iş işten geçti bir kere. Arsa ve ev Lek’in üzerine. Boşanmaya karar veriyorlar.  Lek çocuğun velayetini Edward’a veriyor, kendisine de Iraklı göçmen bir sevgili ediniyor. Bir de iş buluyor İsveç’de. Lokantalarda, otellerde temizlik yapıyor. Şu aralar kazandığı paranın bir kısmını Edward’a veriyormuş evin ücretini ödemek için. Ara sıra da çocuğunu görmeye gidiyormuş. Kazandığı paranın kalanını da ailesine gönderiyormuş. Yaşı genç olduğu için gocunmuyordur yaşadıklarına herhalde. Ne yaptıysa ailesi için yapmıştır, ne yaptıysa annesi babası ve çocuğu için.

İşte böyle bir hikâye yatıyor bizim evin yanında. Yaşam mücadelesi, daha iyi koşullara kavuşmak için feda edilen bir evlat, kırık dökük hayaller, doğar doğmaz annesinden koparılan bir oğul… Lek, gençliğine ve deneyimsizliğine rağmen tüm aileyi sırtlamış götürüyor. Edward eski yalnızlığında. Birkaç yıllık maceradan geriye bir bebek kalıyor sadece. Bir de o bebeğe hırsız gözüyle bakan, bebekten belki 30-35 yaş büyük üvey ablalar ve abiler.

Bizim evin öteki yanındaki ev eski bir İsan evi. Ahşap bir yapı, sellerde zarar görmesin diye odalar yükseltilmiş. Evin arkasında pirinç makineleri var. Burada pirinci kabuğundan ayırıyorlar. Makine çalışınca gürültü dayanılmaz oluyor benim için. Onlar makineyi çalıştırınca ben kısa mesafe koşmaya çıkıyorum. Bu şekilde anlaşabiliyoruz ancak. Diğer köylüler de pirincini buraya getiriyor. Sanırım cüz’i bir ücret karşılığında komşuların işlerini yapıyorlar.  Bir de domuz ve tavuk yetiştiriyorlar bahçelerinin öteki tarafında. Sabahları yediğimiz yumurtalar ya bu komşudan geliyor ya da kayınpederin okulundaki tavuklardan. Aynı şekilde günlük öğünlerde yediğimiz muz, domates, biber, fesleğen yaprağı, nane, mango, papaya, limon, guava, patlıcan, kabak, soğan gibi meyve ve sebzeler de ya bizim bahçeden ya da komşuların bahçelerinden tedarik ediliyor.

Tavuklar ara sıra bizim bahçeye giriyor. Eskiden Tokcay tavuk falan sokmazdı bahçeye, gördüğünü kovalar, tavukları pert edene kadar koştururdu. Şimdilerde artık karışmıyor. Yaşlılık böyle bir şey olsa gerek. Gözlerinin önündeki hayat yenilenip, her gün baştan başlarken sen sadece seyrediyorsun, müdahale etmeye gerek duymuyorsun. Artık sadece seyirci olmak zevk veriyor sana, sadece izlemek ve hatıraların muallak ışığında geçmişi özlemek…

Sabahları evin önünden çocuklar geçiyor gruplar halinde. Hepsinin altında eski püskü bisikletler. Hepsi de şen şakrak, okula gidiyorlar şakalaşarak. Arada sırada şeker kamışı taşıyan kamyonların sesleri geliyor ana yoldan. Derin, hırıltılı bir ses; pencereleri zonklatan bir titreme. Yağmurdan ümidi kesen köylü pirinci bırakıp şeker kamışına yönelmiş son yıllarda. Daha çok para var şeker kamışında. Koca koca kamyonlar kasa yüksekliklerinin iki katı mal alıp yola çıkıyorlar. Kimisi devriliyor eğimli yollarda, kimisi varıyor ilçenin çıkışındaki kantara. Umut taşıyorlar ağır ağır, köylü şeker kamışını satacak da hükümet para verecek. Tarla sahibi bu parayı alacak çoluğunun çocuğunun karnını doyurabilecek, tarlasında çalıştırdığı ırgatlara ücretlerini ödeyebilecek.

Köydeki bir başka ilginç olay da hiçbir şeyin atılmıyor oluşu. Tabaka tabaka birikiyor hayat burada. Yıllar öncesine ait ufak tefek ayrıntılar tüm çıplaklığıyla korunuyor. Yıllar üzerinden geçerken en altta kalanlara bir şey olmuyor. Belki gözden uzaklaşıyorlar ama kaybolmuyorlar. Soğan gibi halka halka büyüyor hayat, büyüdükçe koruyor altta kalan tabakaları, büyüdükçe sarıp sarmalıyor geçmişi. Biri birinin üzerine inşa ediliyor, biri birini yıkmadan, yok etmeden.

Örneğin, bizim mutfak evin arkasındaki avludadır. Hoş, Tayland’daki evlerin hemen hepsinde mutfak dışarıdadır çünkü yemek yaparken kızartılan sarımsak ve acı biber çok ağır kokular çıkarır, evi yaşanmaz hale getirir. Hem zaten biz yemekleri de dışarıda yeriz. Yıllardır buraya gelir giderim, bir kere bile evin içinde yemek yediğimizi anımsamıyorum. Kayınvalide mutfağı genişleteyim, bulaşık yıkamayı kolaylaştırayım diye yeni lavabolar yaptırtmış. Modern mutfağa benzeyen türden bir mutfak duvarı dikmiş bahçe duvarı ile avlu arasına. Bu duvara tencereyi tavayı asıyor. Yalnız bunu yaparken eski mutfağa dokunmamış. Eski mekân olduğu gibi duruyor. Bozulan buzdolabını atacaklarına, üzerini muşambayla kaplamışlar. İçine sıklıkla gerekmeyecek eski belgeleri koymuşlar. Yeni buzdolabını da dışarıya koymuşlar. Eski ev pirinç deposu olmuş, eski bisiklet sırf çürümesin diye ayda bir sürülüyor evin önünde. Ev inşaat halindeyken kullanılmak üzere yapılan tuvalet halen duruyor. Kayınpeder bazen bahçedeki bu tuvalete gidiyor. Sırf nostalji olsun diye mi yoksa tuvalet işlerliğini yitirmesin diye mi bilmiyorum. Evde zaten iki tane tuvalet var. Bahçedekini neden yıkmıyoruz? Yıkmıyoruz çünkü yıkmaya gerek yok. Yıkmıyoruz çünkü yeniden yapması yıkmaktan çok daha zor. Yıkmıyoruz çünkü “Ya bir gün lazım olursa?” sorusuna kesin bir “Hayır, asla lazım olmaz.” yanıtı veremiyoruz. Yıkmamak bir seçenekten çok bir lüks aslında. Arazi bolsa neden yıkasın ki! Kentlerde yeniyi koymak için yer açman gerekir ve bu yüzden eskiyi atmak şarttır. Burada bahçe geniş, at bir kenara dursun. Belki bir gün lazım olur.

Geldiğimin ikinci günü bahçeye domates ve salatalık ekmiştim. Toprağa dokunmak iyi geliyor bana. Avuçlarıma alıp ufalıyorum sertleşmiş toprağı. O kuru toprak ufalandıkça içindeki canlar çıkıyor ortaya. Börtü-böcek, bilumum otlar ve artıklar… Milyonlarca yıllık oluşumun ve devinimin sonucu taşlar, çakıllar. Tırnaklarımın altı toprak oluyor ama gocunmuyorum hiç. Elektriğimi alır, evrene pozitif enerji gönderir falan demiyorum. Sadece fiziksel emek harcadığım için iyi gelir diyorum. Toprak bu, hepimizi eşitleyen sıfır noktası değil mi? Topraktan geldik ne de olsa, toprağa döneceğiz. (Kur’andaki ayette “Inna lillah ve inna ileyhi raciun” der. Toprak kelimesi geçmez.) Kentlerde yaşayan bizler toprağı çok az görüyoruz. Evden çıkıp işe varana kadar ayağım bir kere bile toprağa değmiyor. Asfaltların ve betonların üzerinde geçiriyoruz günlerimizi ve gecelerimizi.  Oysa toprak içerik olarak bize en yakın parçası dünyanın. Kırılgan bedenimizde ne varsa toprakta da var. Kırılgan ruhumuzdaki çarpıntıların kaynağı da (ya da çözümü) belki topraktır, kim bilir! Bana göre kent insanının kendisine ve doğaya yabancılaşmasında büyük bir rolü var topraktan uzakta olmanın. Kendisini var eden kaynağa yüz çeviren ve hatta onu gözden ırak tutmak için elinden geleni yapan bir tür oluverdik son birkaç yüzyılda. Kentlerin ortasına konuşlandırdığımız sembolik parklar dışında toprakla bir bağımız kalmadı. Onu bile çok görüyorlar kimi kentlerde, halkın şehitler vermesi gerekiyor üç beş karış toprak ve o toprak üzerinde yaşayan ağaçlar için.

Yediğimiz domateslerde toprağın kokusu yok (Burada yediklerim nasıl da güzel kokuyor. Tek tek burnuma götürüyorum domatesleri ısırmadan önce. Emilia filmindeki manavcı çocuk gibi.), ne ekmek ekmek gibi kokuyor kentlerde ne de salatalığın kendine has bir rayihası var. Artan dünya nüfusunu beslemek için üretilen çözümlerin en kötüsü genetiğiyle oynanmış besinlerdir. Durum o kadar kötü ki artık orijinalleri kaybetmek üzereyiz. Yani gerçek mısırı bir daha asla göremeyebiliriz, gerçek domatesi de…  Varsa yoksa aslı gibi görünen, üzerinde tek bir böcek gezinmemiş, uzun süre çürümeksizin kalabilen, dayanıklı, kaya gibi sert, fabrika ürünü gibi standardize edilmiş, olması gerekenden daha iri, ama aynı zamanda tatsız, kokusuz, içi sudan farksız kırmızı bir meyve…

Ektiğim tohumlar filizlenmişler. Yalnız çok sık ekmişiz, birkaç gün sonra o filizleri yerlerinden söküp, aralarına mesafe koyup tekrar ekeceğim. Deneyimsiz olunca böyle oluyor. Olsun! Toprak, emeğin karşılığını veren en adil tarafıdır dünyanın. Sen ona bakarsan o da sana bakıyor. Sen onu dinlersen o da seni dinliyor. Sen ona yamuk yaparsan o da sana yamuk yapıyor. Bizim ektiğimiz domateslerin ve salatalıkların hemen yanında kayınvalidenin ektiği naneler ve biberler var. Eski evin –şimdiki pirinç deposu- arkasındaki geniş alanda dragon meyvesi denilen meyveden ekmiş kayınpeder ama henüz ortada meyve yok. Birkaç yıla meyve verir diyor. Daha arkalarda uzun muz ağaçları var.

Burada muz en kolay yetişen meyvedir. Yağmur mevsiminde muz dalını sok toprağa, altı ay sonra sana on kilo muz verir. Bir de boy atar ki şaşar kalırsın, nereden geliyor bu kadar enerji diye. Sanasın toprağın altında bir muz ağacı vardı, sen dalı sokunca o ağaç uyandı ve gün yüzüne çıktı. Senin toprağa soktuğun dal kalınlaşmış, bacağın kadar olmuştur. Onun sağından solundan fışkıran ince dallarda onlarca muz yetişir. Nasıl taşır o kadar muzu bu ağaç, nasıl besler bu dallar bal gibi tatlı muz meyvesini… İş sadece muzla da bitmiyor. Aynı toprak diline dokunduğunda yedi düveline sövdürten biberleri de veriyor. Evin önündeki kelebek ağacındaki çonko çiçeklerine ne demeli peki? Geldiğimden beri her sabah yanlarına gidip, hayran hayran bakıyorum bu kırmızı-pembe çiçeklere.  Böyle manyak bir şey işte toprakla uğraşmak. Ayna gibi adeta, sen ona bakınca o da sana bakıyor. Sen ona sırtını dönünce o da sana sırtını dönüyor.

Bahçeyle ilgilenmediğim zamanlarda ya uyuyorum ya da okuyorum. Son on üç yıldır satın aldığım kitapların hemen hepsi burada. Beş yüzden fazla kitap var. Sadece bu köyün değil, belki Ban Ten ilçesinin en zengin kütüphanesi bizim evde. Büyük bir hevesle masama yığdığım kitapların iki tanesini bitirdim bile. Birkaç tanesini Çin’e götüreceğim. Vietnam’da çalışıyorken, Sienney, Hong Kong’dan getirmişti Lao She kitaplarını. Unutmuştum bu kitaplara sahip olduğumu. İyi oldu. Şanhay’da bulamamıştım Lao She’yi. Okuyup üzerine yazılacak kitapları var Lao She’nin. Özellikle “Camel Xiangzi” romanı ve “Teahouse” oyunu 20. Yüzyıl Çince edebiyatta önemli mihenk taşları olarak kabul ediliyorlar.   

Okuma ve yazmanın dışında pek de bir şey yapmıyorum burada. Bir haftadır zaten köyde değildik. Güneye indik. Bangkok’da üç gün geçirdik J’nin TC vatandaşlığına başvurusu için gereken resmi belgeleri tamamlamak için. Sonra Hua Hin tarafına indik. Üç günü deniz kenarında geçirdik. İyi oldu. “Denizi Özleyen Adam” olarak suya bedenimi sokup çıkarmam, bir yılın yorgunluğunu aldı. Dün geri geldik köye. Araba kullandığım için normalden daha fazla yoruluyorum yolculuklarda. Yattım uzandım tüm öğleden sonra. Hem zaten tatildeyim, dinlenmeyip ne yapacağım. Çin’de yaşamak bile yoruyor insanı, bari Tayland’da yaşamayayım. Benim için tatilde olmak demek kahvaltıda iki fincan kahve içtikten sonra, uykum geldi deyip yatıp uyumak demek. Böyle hiçbir şeyle ilgilenmemek, hiçbir şey yapmamak zoruma gitmiyor artık. Eskiden daha hafakanlıydım. Vaktimi boşa geçirdim mi suçluluk duygusu çökerdi içime, utanç dolu nehirler geçerdi damarlarımdan. Şimdilerde şunun farkına vardım. Yaşamazsan yazamazsın da! Öyle sabahtan akşama göt büyüttüğün yerde kitap okuyarak hayatı öğrenemiyor insan. Yaşaman, ellerini hayatın kirine sokman gerekiyor. Kirlenmeden, dışarıdan kirlenenleri izleyerek olmuyor. Bunu anlamam da yıllarımı aldı.

Akşam olunca çocukları evlerine dönerken görüyorum. Köylüler dört tekerli motosikletleriyle geçiyorlar. Tarladan eve dönüyorlar belli ki! Tüm gün çalışılmış; güneşin altında şeker kamışlarıyla, mısırlarla, pirinç saplarıyla mücadele edilmiş. Şimdi eve gitme ve yarın için hesap yapma vakti. Öyle ki bu topraklarda hiçbir hesabın tutmayacağını bilse de yapar hesabını köylü. Hükümet söz verdiği pirinç ödemesini dört aydır yapmamış, ne yapacak İsan’ın çiftçisi? İsyan edip Bangkok’u ele geçiremeyeceğine göre, sabredip bekleyecek. Hoş denediler bir kere. Pencerelerden sarkan keskin nişancılar tarafından vuruldular birer birer. Kızıl bir ırmak varacaktı Bangkok’a ama engellediler, işin içine haksız mücadeleyi soktular, siyasi çıkarlara alet oldular.

İsyan edemeyince bekleyecek köylü. Yağmurun daha fazla yağıp bir yılda birden fazla hasat yapabileceği günleri bekleyecek. Şeker kamışının, mısırın, patatesin hükümet tarafından peşin parayla alınacağı günleri bekleyecek. Erkek çocuklarının büyüyüp tarlada iş tutacağı, kız çocuklarının büyüyüp bir an önce uygun –mümkünse elini cebine soktuğunda çükünü değil de parayı tutan- birisiyle evleneceği günleri bekleyecek.

Akşamın karanlığı bastırıp, hüzün bir çıyan gibi kapıların pencerelerin altlarından evlere girince, İsan köylüsü köşesine çekilip dinlenecek. Tapınaktan gelen duaları dinleyecek, yapışkan pilavına katık ettiği biberli patlıcan ezmesini yerken, karanlıkta el yordamıyla bulduğu yarasına dokunacak. İşte o anda anlayacak evinin önünden geçen yolu ışıklandıran çocukların cıvıltılarını, o anda kavrayacak tarlada tüm gün çalışıp da hayatında neden bir iyileşmenin gerçekleşmediğini.

Bir döngü vardır hayatta ve bu döngü köyde en canlı, en hızlı, en acımasız olandır. Her sabah kaşınmaması gereken bir yarayla başlar. Gün boyunca kaşımamak için tutar kendisini, işe verir bedenini, kollarına ve ayaklarına verir kaslarındaki tüm gücü. Oysa gün ağarınca artık dayanılmaz olur kaşıma isteği. Uzaklardan bir kamyonun ağır hırıltısı gelir. Ölüm döşeğindeki hasta gibidir kimi mücadeleler. Hayat herkese adil değildir, toprak en çok kendisine bakana değil, kendisine sahip olana verir vereceğini. Bilir bunu köylü, bilir ve sabreder. Çünkü çok zamandır anlamıştır o, köydeki her akşamın kanayan bir yara olduğunu.


28 Ocak 2014

Uzun Zaman Aradan Sonra Tayland ve Tokcay

Dong Muan havaalanının bende özel bir hatırası vardır. İlk defa yurt dışına çıktığımda bu havaalanına inmiştim. Yani Yeşilköy’den sonra gördüğüm ilk havaalanıydı Dong Muan. Mart ayının ortasıydı. Uçaktan iner inmez şiddetli bir sıcak dalgası çarpmıştı yüzüme. Uzun süre eroin almış bağımlılar gibi gezmiştim mart ayının sıcağından dolayı. Sonra sıcağa alışmıştım, bu sefer soğuk ağır gelmeye başlamıştı. Hiçbir şeyi beğenmeyen insan!

Havaalanına girince hemen para bozdurmak istiyorum. Üzerimde bir tek Tayland Bahtı bile yok. Yalnız oran çok düşük geliyor. 1 RMBye 4.97 Baht veriyor para değiştirme kulübeleri. Ben de acil ihtiyaçlarımı karşılayabilecek kadar bozduruyorum. (İki gün sonra bizim köyün olduğu ilçede 1 RMByi 5.13 Bahta bozduracağım.) Elime geçen bozuk paralarla telefon kulübesine gidip J’ye vardığımı söylüyorum. Akşam 7:30 gibi beni Khon Kaen havaalanından alacaklar.

Dong Muang havaalanı sandığımdan pahalı. En ucuz yemek 200 Baht civarında. Suvarnaphum havaalanında her zaman gittiğim yemek salonunun aynısından burada da var mı diye bakıyorum ama bulamıyorum. Olsaydı 50 Bahta karnımı doyururdum. Sorun aslında para harcamak değil, sorun kendimin aptal yerine konmuş olduğunu hissetmek. Dışarıda taş çatlasa 40 Bahta yiyeceğim kamongay ya da pattay gun soğt için burada 200 Baht vermek rahatsız ediyor beni. Bir ara gözüme Çangmay’da geçirdiğim bir yılda severek yediğim Kao soy çarpıyor ama fiyatı görünce vaz geçiyorum. OTOP ürünlerinin satıldığı bir dükkâna girip çerez ve buzlu çay alıyorum. KK uçağı kalkana kadar midemi avutuyorum.

Akşam KK’e varınca J, kayınvalide ve kayınpeder karşılıyorlar beni. Doğruca yemek yemeye gidiyoruz. Ufak bir göletin etrafına konuşlanmış hasır evcikler. Saman çatıların altında sehpa yüksekliğinde masalar, yerlerde minderler. Oturduğumuz yerin tam karşısında bir kürsü var. Bir adam ve bir kadın gitar çalıyorlar. Biz içeri girdiğimizde Joan Baez’in “Dona Dona Dona”sını söylüyordu kız. Bir anda afallıyorum ben tabii. Nereye geldim ben diye? Bir sonraki parçanın “How many years must a man walk down before you call him a man…” olmasını diliyorum ama dileğim gerçekleşmiyor. Pop şarkılar söylüyorlar. Bu arada yemekler geliyor. Özlediğim Tay yemekleri birer birer diziliyor masaya: yam bıla mığk (kalamar salatası), dom yam bıla (balıklı dom yam çorbası) , pat pak nığa (etli sebze kızartması), lap bıla (balıklı-soğanlı-naneli bir salata)… Bir de Leo alıyoruz. Gelmeyin keyfime. Artık resmen Tayland’dayım. Ağzımızın içinde alevlenen yangına rağmen yiyoruz. Kayınpeder bile şikayet ediyor yemeklerin çok acı olmasından. Ehh, o şikâyet ediyorsa varın siz beni düşünün. Neyse ki sofrada soğuk salatalık ve beyaz lahana var. Dilimizdeki ateşi bir nebze dindiriyor bu soğuk sebzeler.

Yemekten sonra eve değil de otele gidiyoruz. Ben KK maratonuna katılacağım diye hem maratona kaydolmuş hem de yarışın başlayacağı noktaya yakın bir yerde otel ayarlamıştım. Geçen ay baş gösteren bel ağrım dolayısıyla koşmaktan vaz geçtim. Bu halde koşarsam belim daha kötü olur diye korktum açıkçası. 2012’de de İstanbul koşusundan sonra baş göstermişti belimin ağrısı. Demek ki birbirine yakın iki maraton koşamıyorum ben. En az üç-dört ay ara vermem gerekiyor.
Maratona katılmayacağım ama otelleri iptal ettiremedim. Madem parayı verdik, en azından sabah erkenden kalkar, bitiş çizgisine doğru azimle koşan yarışmacıları alkışlarız dedim. He sabahleyin bir de KK Üniversitesi’ndeki tarım fuarını gezeceğiz. Çiçek ve sebze tohumu alçağız bahçe için.

Tayland’da hava temiz. Derin derin çekiyorum havayı içime. Deliksiz uyuyorum. Sabah olunca fark ediyorum gökyüzünün mavisini. Ne kadar da parlak, ne kadar da canlı. Sanki elimi uzatsam beni de maviye bulayacak, içine alacak ve bir daha beni onsuz bırakmayacak. İnsanın içi bir anda yaşama sevinciyle doluyor aylar sonra böyle pak bir maviyi görünce. Bir de nefret oluşuyor tabii derinlerde bir yerlerde. Yaşadığı toprakların mavisini bu derece kirletip, insanları boz bir gökyüzsüzlüğüne mahkum eden “gelişme” ve “büyüme” masallarına.

Sabah kahvaltısından sonra yarış bitiş noktasına gidiyoruz. Kıskanarak alkışlıyorum koşucuları. Belim bu derece ağrımasaydı ben de şimdi alkışlananlardan birisi olacaktım. Hoş, bel ağrımın en büyük sorumlusu yazma alışkanlığım. Türkiye’deki doktor bilgisayar başında vakit harcama demişti. Ben de “he, olur” demiştim böyle bir şeyin imkânsız olduğunu kendime tekrarlayarak. Yazmak bu; sigara gibi alkol gibi bir şey; belki daha tehlikeli, daha ölümcül. Bir kere girdi mi kanına bir daha çıkmıyor ömür boyu. Ne zaman bir öykü kokusu alsam bir damar seyirtir alnımın kenarından beynimin dehlizlerine doğru. O damar ki şah damarı gibi kritik, o damar ki tutup sıksam nefesimi keser, göğsümde bir çarpıntı olur. Kolay mı öyle bırakmak bırak deyince? Şimdi bile bu satırları yazıyorken belimin sağ tarafında şiddetli bir ağrı var. “Acı çekmek ruhun fiyakasıdır.” deyip, devam ediyorum yazmaya. Yoksa öyle her fiskeden sonra oturup ağlarsak, hiçbir iş beceremeyiz biz. Hiçbir yol kat edemez, hiçbir yeni yer keşfedemeyiz.

Tarım fuarında bir iki saat gezindikten sonra köye doğru yola çıkıyoruz. Öğlen olmadan eve varıyoruz. Tokcay hasta olduğu için her zamanki heyecanlı karşılama törenini gerçekleştiremiyor beni görünce. Öyle mahzunca bakıyor bana, kuyruğunu hafifçe sallıyor, kafasını uzatıyor okşayayım diye. Ah benim pasaklı Tokcay’ım, ay benim bit torbam, ah benim kör topal yoldaşım…

Ben yola çıkmadan bir gün önce ameliyat oldu Tokcay. Taşaklarından birisi balon gibi şişmiş, tenis topu kadar olmuş. Veterinere danışmış J. Veteriner de kesilmesi gerekiyor demiş. Yoksa enfeksiyon tüm bedene yayılır, Tokcay ölürmüş. İyi dedik, ölmesin Tokcay. İyi kötü 12 yıllık köpeğimiz. Veteriner ertesi gün gelmiş, önce yemeğine uyku hapı koymuşlar. Yoksa yaklaştırmaz elinde iğneyle doktoru kendine. Sonra da genel anestezi yapmışlar. Almışlar Tokcay’ın iltihap kapmış taşağını.

Ben bahçe kapısından içeri girince uyukluyordu evin arkasında kendisi için hazırlanmış bezden kulübecikte. Kayınpeder “mao ya” (ilaç sarhoşu) diyor.   Üşümesin diye üzerine eski giysilerden atmışlar. Geceler soğuk oluyor bu aralar. Yanına gittim, “Tokcay ben geldim.” dedim. Kafasını kaldırdı ama tanıyamamış gibi yapıp kafasını geriye düşürdü. Halsizdi. Ben ısrar edince yerinden kalktı, yanpir yanpir yürüyerek yanıma geldi. Her zaman arabaların cam silecekleri gibi şiddetle ve katı bir disiplinle salladığı kuyruğu şimdi pili bitmiş bir oyuncak gibi salınıyor, yer yer yenik düşüyor yer çekimine. Kafasını okşuyorum, biraz kendine geliyor. Elimle gözlerindeki çapakları temizliyorum. İyice sevindirik oluyor. Kokumu almış olmalı. Elimi yalamaya başlıyor. Beni gördüğüne sevinmiş olmasına seviniyorum. Bu sevincime şaşırmıyorum çünkü geçen bir öğrencime yazdığım mektupta da bahsetmiştim. Sevgi emektir. Emek verdiğin şeyi seversin ve o şey/kişi tarafından sevilirsin. Tokcay on iki yıldır beni bilir. Eskiden daha sık gelirdim köye, her geldiğimde beni kapıda karşılar, etrafımda deli dana gibi koşardı. Sonra birlikte koşardık, patilerini dizlerime koyardı. Bacaklarını avucumun içine alınca rahatlardı. Bu hoş geldin merasimi neredeyse bir gün sürerdi.  İkinci gün ve sonraki günlerde benim sabah uyanıp bahçeye çıkmamı beklerdi. Ben çıkınca da bir gün önceki merasimin yüzde onluk kısmını tekrar ederdi.

Geçenlerde internette resimlerini görmüştüm, İran’a bir adam elli yıldır hiç yıkanmamış. Bizim Tokcay da o adamın köpek versiyonu. On iki yıldır bir kere bile suya girmedi. Azıcık su sıçratsak bile hemen hırlamaya başlar, rahatsızlık duyduğunu belli eder. Bu kadar kirli olduğu için zaten sağı solu mikrop kapıyor. Bir de kendinden büyük köpeklere dalaştığı için. Daha yavru bir köpekken kendisinin beş katı bir köpeğe kafa tutmuştu bizim saf. Bu iri köpek Tokcay’ın kafasını dişlemişti. Kafası iltihap kapacak diye veterinere götürmüş, dikiş attırmıştık. Yaramazdı, durmazdı yerinde. Bir keresinde benim acılı mama domyamımı yemeye kalkmıştı. Ağzı yandığı için saatlerce bahçedeki otlara sürtmüştü dilini. Kayınvalideyle her gün okula gider, okuldaki çocuklarla birlikte derse girerdi. Öğretmenler onun için mezuniyet töreni yapalım diyorlardı bir ara. Kayınvalide emekli olunca o da okulu bıraktı. Artık sadece sabahları bahçe kapısının önünde bekleyip, bisikletle okula giden köy çocuklarına bakıyor, iç geçiriyor. Belki de kendi kendine söyleniyor “Ben de sizin gibiydim. Her gün okula gider, yeni şeyler öğrenirdim. Ama şimdi mezun oldum, artık beni almıyorlar okula.”

Öğlen yemeğinden arta kalanları pirinçle karıştırıp Tokcay’ın yemek tabağına koyuyoruz ama kimseye yanaşmıyor. Ameliyattan sonra güvenini yitirmiş. Herkese kuşkuyla yanaşıyor. Bir tek ben varım güvendiği. Ben yemek verince yiyor, yanına yanaşmama izin veriyor. Kayınvalideyle kayınpedere ve hatta J’ye bile kızgın. Eee, zavallının taşağını kestiniz, kızmasın mı? Ağzı var dili yok hayvanın! Küfretse küfredemez! Bağırsa kimse anlamaz!  Ameliyat sırasında ben burada değildim, dolayısıyla ben tek güvenebileceği kişiyim. Bazı yemek parçalarını elimle ağzına koyuyorum. İştahla indiriyor her şeyi mideye.

Yemekten sonra güneşlik bir yer bulup uykuya dalıyor. Ben de sandalyemi çekip, yanı başında kitap okuyorum. Eski atikliğinden, çevikliğinden eser yok. Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan… Bir de bunun üzerine testosteron salgılayan bezlerini almışlar. İyice enerji kaybı var demektir bedeninde. Öyle değil mi? Bir canlının hayata tutunmasını sağlayan en önemli şey üreyebilme potansiyelidir. Yıllar önce Din Psikolojisi dersine girdiğim Hindistanlı bir profesör şöyle demişti: “İnsanın dikliği (dik durması) ile bedenin salgıladığı testosteron arasında güçlü bir pozitif korelasyon vardır. Sertleşmiş erkeklik organının pek çok kültürde (Antik Yunan, Orta Amerika, Güneydoğu Asya) ve dinde (Hinduizm) bereketin ve hayatın simgesi olması boşuna değildir. Diklik; canlılığın, hayatın, yaşama sevincinin göstergesidir. Yaşlandıkça bükülen bel aynı zamanda üreme potansiyelinin azalmasına bağlıdır. Bu yüzden insan da ağaç da gençken diktir. Yaşlandıkça eğilir, yer çekimine meydan okumayı bırakır. Çünkü hayat bir isyandır, bir meydan okumadır. Diyalektik bir mücadelenin sonucudur. Bu mücadele olmayınca hayat da olmaz.”

İnsanda bu potansiyel sanatla, edebiyatla, bilimle farklı pencerelere açılabilir, çeşitli organik olmayan yollara sevk edilebilir. Bilinci kendiliğini kavrayamamış bir hayvan için böylesi bir seçenek yoktur. Hayatın tek amacı üremektir. O da elden gidince geriye bir şey kalmaz. Tokcay’ın durumu da biraz böyle sanırım. Sessiz sakin uyuyor bahçe kapısının az berisinde. Eskiden kapıyı açık gördüğü anda dışrı fırlar, kolay kolay gelmezdi. Şimdi kapı açık olduğu halde ya hiç çıkmıyor dışarıya ya da kısa süreliğine çıkıp, etrafı kolaçan ediyor ve geri dönüyor. Kapının önünden geçen dişi köpeklere tepki bile vermiyor. Eski Tokcay olsaydı, önce yeri göğü inletir, ardından da bahçe duvarının üzerinden atlayıp o dişi köpeğe yanaşırdı.

Ben sessizce kitabımı okuyorum, uyukluyorum, uyanıp bilgisayara bir şeyler yazıyorum. Böylece akşamı ediyorum. Tayland’daki ilk günümde, gerçek bir tatilciye yaraşır bir şekilde kayda değer hiçbir şey yapmıyorum. 

Resimleri aşağıya ekliyorum:

Evin önünden geçen yol. İki yanında evler ve tarlalar var. Bu aralar şeker kamışı, mısır ve dragonfruit revaçta. 

Evin yakınlarında bir bakkal. Ana cadde üzerinde. 

Köydeki kitaplarım

Kao niyo (yapışkan pilav) yapmak için kullanılan sepet. Pirinç buharda pişiyor. 

Kayınvalidenin modern mutfağı. 

Bahçedeki papayalar

Olgunlaşmışlar ama henüz yenmeye hazır değiller. 

Jackfruits. Biz yemezsek kuşlar ve sincaplar yiyor. 

Mango ağaçları. Mangolar henüz ufacıklar. 

Tokcay. Mahzun mahzun bakıyor. 

Kayınvalide mutfakta.

Bahçe kapısından evin görünüşü. 

Kahvaltı

Arka avlu. Mutfağın yanı. Yemekler burada yeniyor. 

Mutfak ve Arka avlu

Kayınvalide bulaşıkları akıtıyor. 

Bu meyvelerin hepsi bizim bahçeden. Mango da vardı ama resme giremedi.

Dragonfruit ağacı. Meyvesi yok henüz. 

Bahçede açan bir çiçek. 



27 Ocak 2014

Çin Mektupları 21 - Otobüs Yolculuğu

Biraz çekinceliyim evi terk etmeden önce. Ne de olsa üç hafta kimse uğramayacak buraya. İki haftadır da yalnız yaşıyorum. Yalnız yaşayan bir erkeğin evine bekâr evi denir Türkiye’de. Kadınlar için  geçerli değildir aynısı çünkü bizimkisi gibi kültürlerde kadın ve ev neredeyse eş anlamlıdır. Bu yüzden zaten “evleniyoruz” biz. Bekâr iken asla sahip olamayacağımız o “ulvi” rütbeye ulaşmak için. "Evlenmek" sözcüğünün dilde var olması bile aslında kültürün bekârlığa bakışını ortaya koyan başlı başına bir gösterge. Gizli olarak sözcük bekârların ev sahibi olamayacağını da ima ediyor aslında. Ana babanın evinden çıkıp kendi evine gitmek demek evlenmek demek. Aksini düşünene dersini veriyor toplum. Başbakan bile inletti yeri göğü birkaç ay önce, uyardı ev sahiplerini bekara ev vermeme konusunda. İşin resmiyeti bile var yani, o derece! Neyse, konuya döneyim.

Sabah dolaptaki tüm yumurtaları, tüm biberleri, tüm domatesleri ve kocaman bir kelle soğanı karıp dev bir menemen yaptım kendime. Maksat mümkün olduğunca az sebze kalsın dolapta. Ekmeksiz götürdüm. Lahanalar ve mandalinalar için bir şey yapamadım. Aşağıdaki güvenlik görevlisine vereyim diye geçirdim içimden ama sonra nedense aklımdan çıkmış bu. Öylece kaldı diğer sebzeler ve meyveler. Geri geldiğimde çöpe atmak zorunda kalacağım.

Bütün fişleri çekiyorum, bütün camları kapatıyorum, bütün ışıkları söndürüyorum. Balkonda yeni astığım ıslak temiz çamaşırlar, ben gelene kadar tozdan tekrar kirlenecekler. Bir daha yıkarım, bir şey olmaz. Elde yıkamıyorum ya! Yatak havalansın diye çarşafı ve yorganı dürüp bir kenara yığıyorum. Yerleri usulca süpürüyorum. Ne kadar da çok toz var bu şehirde! Toz evrenseldir ama Çin’de toz yegane egemen güç gibi sanki. Her yer her zaman tozlu. İstediğin kadar temizle, odanın bir köşesi topak topak olmuş tozlarla doluyor birkaç gün içinde. Hayır; nereden geliyor bu kadar toz, nereden giriyor eve. Anlamam mümkün değil. Temizlerken yerleri, İnci Aral’ın cümleleri geliyor aklıma:

İnce bir toz tabakası kaplamış her yanı. Ama yalnızca geçen zamanı belirlemek açısından önemli olabilir bu şimdi. Zaman tozdur çünkü; kirdir, nemdir, eskimişliktir, yenilgidir. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım koruyamayız kendimizi ve nesneleri ondan. Boşuna o toz bezleri, fırçalar, paspaslar, cilalar, saç boyaları, kozmetikler. (Erkek Ölü Kuşlar)

Çok da abartmıyorum temizliği. Maskem de okulda kalmış zaten. Süpürdükçe burnum kaşınıyor, süpürdükçe gözlerimin önünde yer çekimine meydan okuyan milyonlarca parçacık…  Temizliği üstün körü de olsa bitirdikten sonra çöpleri toparlıyorum. Mutfaktaki sabahtan kalma bulaşıkları sıcak suya hiç gereksinim duymadan temizliyorum. Gelene kadar onlar da toza yenik düşecek ne de olsa. Saat altı gibi evden çıkıyorum. Kapıdaki güvenlik görevlisi büyük siyah bir çantayla çıktığımı görünce bir şeyler diyor. Çince “Ben Tayland’a gidiyorum” diyorum. Gülümsüyor, başıyla anladığını gösteriyor bir yandan “Tayland’a gidiyorsun ha!” diyerek. “Görüşürüz” diyorum ve taksi bulabileceğim bir yer bakıyorum. Taksilerin hepsi dolu geçiyor. Ana yola kadar yürüyorum ama orada da taksilerin duracağı bir boşluk yok. Arabaların yoluyla bisikletlerin yolu demir parmaklıklarla ayrıldığı için taksiler kaldırıma yanaşamıyorlar. Yürümeye devam ediyorum. Bir ara terminale yürüyerek gitmeyi bile düşünüyorum. Yarım saatte varırım, taş çatlasa kırk dakika. Ne de olsa vaktim var… Sonra vazgeçiyorum. İki büyük ana yolun kesiştiği noktada bekliyorum biraz. Orada da umudumu yitirince, terminale doğru ağır ağır yürümeye başlıyorum. Bir yandan da yolu gözetliyorum paranoyak bir hasta gibi. Neyse ki bir taksi duruyor. Atlıyorum hemen arka koltuğa. Her zaman 20 RMB tutan taksi ücreti bu akşam 11 RMB tutuyor. Demek baya yürümüşüm diyorum içimden. Taksiden iner inmez otobüs terminaline çıkıyorum.

Otobüs terminali pek çok yönüyle Çin’deki havaalanlarına benziyor. Bağırıp çağıran yok, kapılar otomatik, çantalar kontrolden geçiyor, yerler temiz, tuvaletler pis, tuvaletlerin yerleri hep ıslak, el yıkama yerlerinde yemek ve çay artıkları var, yemek yenilen yerlerde fiyatlar normalden fazla. Kapıların önünde görevli kızlar biletleri kontrol ediyorlar. Hangi kapıdan gireceğin bilette yazılı, saat kaçta kapının açılacağı da kapının üzerindeki elektronik levhada görünüyor. İçim rahat. Saat yedi bile değil. Bir şeyler yiyeyim diye terminaldeki lokantalara bakıyorum. İçlerinden birince tavuklu erişte çorbası görüyorum. Yolculuktan önce iyi gider diye alıyorum bir tane. Yiyorum çabucak, sıcak sıcak iyi geliyor mideme. Yemekten sonra tuvalete gidiyorum.

Çinli erkeklerin tuvaletlerdeki davranışları aslında genel olarak toplum içerisindeki davranışlarından farklı değil. Vurdumduymazlık, adamsendecilik ve başkalarının haklarını dikkate almadan kendi işini bir an önce halletme bencilliği burada da geçerli, dışarıda olduğu gibi. Beni en çok sinirlendiren davranışlardan birisi erkeklerin pisuvarı kullanmayı beceremiyor olmaları. Sırf bu yüzden pisuvarların önünde her daim iğrenç bir su birikintisi oluyor. Bir gün tutup birini bağıracağım “La oğlum, o tuttuğun şey sandığından daha kısa. Azıcık daha yanaş, içeriye işe, yere değil.” Tutuyorum kendimi. Pisuvarlar da kocaman, tutturmamak imkânsız. Kör olman lazım etrafı paçoz etmen için. Diğer ihtimali yazmak istemiyorum. Nasıl beceriyorlar anlamış değilim. Ya toplumun büyük bir çoğunluğu prostattan veya idrar yolları iltihabından mustarip (bu idrarın debisinin düşüklüğünü izah eder) ya da pisuvara uzak durmaktan erkekçe bir gurur duyuyorlar. İyi de canım benim, bu tuvaletteki herkes erkek, havan kime?  Sende olan herkeste var. Nedir o “Bak ben bir elimde sigarayla, iki metre ileriden işeyebilirim” cakası? Biliyorum, haz veren bir konu değil, kimsenin bir gezi yazısında görmek isteyeceği türden laflar da değil bunlar ama umumi tuvaletlerdeki bu hal beni çok rahatsız ediyor. Yazmadan edemedim.

Bir başka rahatsız edici nokta da lavabolardaki türlü türlü yemek artıklarının olukları tıkaması, biriken suyun iğrenç bir görüntüye ve kokuya neden olması. Bunun en büyük sorumlusu genç anneler ya da onların muavinliğini yapan nineler/dedeler (Tuvaletler ayrı olsa da lavabolar genelde ortak oluyor umumi mekânlarda). Çin toplumu, annelerin her türlü davranışını hoşgörüyle karşılayacak bir toplum. Bebekler toplumun en değerli birimleri (birey demiyorum) olduğu için yaşlanmanın tek mazeretinin çocuk büyütmek oluyor. Bu durumda da bebeklerin bilinçsizce yaptıkları şeyler herkes tarafından normal karşılanıyor. Babaannesinin elinden tutup, marketteki satılık pirincin içinde yürüttüğü, hoplatıp zıplattı torununun videosu ses getiren bir videoydu ama var olan sorunun çözümü için böylesi skandal videolardan çok daha fazlasının yapılması gerekiyor.

Öncelikle şu gerçeğe herkes alışmalı. Bir çocuğun her türlü rahatsız edici davranışından o çocuğu yetiştiren başta anne baba, sonra da dene nine sorumludur. Fakat birey olamadan (adam ya da kadın) anne baba olan insanlar için bu durumu anlamak zordur. Onlar kendileri için çizilmiş, defalarca denenmiş ve hep başarıyla sonuçlanmış bu yolda yürürken zorlanmamak için üzerlerine giydirilen kimliklerin gereğini yaşamak zorundadırlar. Bir kadın olmadan önce anne olan ve sırf bu yüzden gözleri hep yaşayamadığı gençlik günlerinde takılı kalan zavallı bir güruhtan söz ediyorum. Bu güruhun üyeleri yaşayamadıkları gençliklerinin hırsını çocuklarından çıkarırken en ufak bir pişmanlık duymazlar. Bu yüzdendir çocuklarını umumi ortamlarda acımasızca döverken etraftan müdahale edenlere “Size ne, benim çocuğum değil mi? Döverim de severim de” bakışıyla hırçınlıklarını savunuşları. Kaybolan gençliklerini annelik mesleğine paralel bir şekilde yaşamak isterken aslında ikisini de hakkıyla yaşayamazlar. Bunun yanında kendilerinin seçmedikleri bir anneliği hayatları boyunca omuzlarında taşıyacak olmalarının acı tadı, evlendikten hemen sonra kaybolan romantizmi iyice ulaşılamaz bir Mehlika sultan haline getirir.

İnternette yayınlanan bir makalede okumuştum, Çinli evli kadınların büyük bir çoğunluğunun mutsuz olduğunu. Makale mutsuzluğu büyük bir oranda cinselliğe bağlıyordu. Bundan daha doğal bir şey göremiyorum ben Çin gibi ataerkil bir toplumda. Yirmi yedi yaşına gelip evlenmemiş kadına “evde kalmış” ve “sorunlu” muamelesi yapan bir toplumda evlenmek anne babaların baskısıyla yapılan, yapılması şart koşulan bir ritüel. Evlenir evlenmez de pek çok çift hemen çocuk yapmak zorunda. Çocuk yapmazlarsa anne babalarına karşı en büyük sorumluluklarını yerine getirmemiş olurlar. Bu durumda severek evlenen çiftlerde bile, evlilikten sonra ciddi bir bıkkınlığın ve yorgunluğun oluşması normal değil mi? Zaten erkekler genelde çocuk doğduktan sonra gözlerini dışarıya dikiyorlar. Çünkü erkek evlat olarak vazifelerini yapmış olmanın gururuyla, dışarı çıkıp istedikleri gibi eğlenebilirler, arkadaşlarıyla içip sabaha kadar KTV’de şarkı söyleyebilirler ve hatta canları isterse –ekonomik anlamda da durumları iyiyse- başka kadınlarla kısa süreli ilişkiler yaşayabilirler. Peki ya kadın? Yirmi beş yaşında, bir yaşında altına eden bir bebekle yirmi dört saat geçirmek zorunda o. Gıkını çıkaramıyor önüne kader diye sürülen hayat tarzına karşı. Bir yandan sürekli bastırmak zorunda olduğu cinsel arzuları, bir yandan toplumsal hayatta eskisi kadar etkin rol alamamanın getirdiği uzaklaşmışlık duygusu, kadını yiyor bitiriyor. Bir de bunun üzerine akşam eve sarhoş ya da yorgun gelip, kendisinden tüm “karılık” görevlerini bekleyen ama “kocalık” görevine gelince şipşak bir ilişkiyle geçiştiren kocalar eklenince, nasıl huzursuz olmasın bu kadınlar?  Bir de bütün bunların üzerine televizyonda, sinemada, okuduğu dergilerde gördüğü o pop yıldızlarının, film aktörlerinin “özgür” hayat tarzlarına duyulan özlem eklenince, mutsuzluk katlanıyor tabii. Bakıyor filmlerdeki Amerikalı kadınlara. Canı istediği zaman sevişen, barda akşam tanıştığı erkekle yatağa giren, kendi parasını kazanıp kendi evleneceği zamanı belirleyen kadınlar Çinli ev hanımının içindeki mahkumu diriltiyor. Ehh yani, Amerikalının canı can da Çinlininki patlıcan mı?  Bütün bu güzellikler çığ olup kadının üzerine yağıyor, havasız bırakıyor onu, hem de gelinlik gibi bir beyazlığın ortasında…

Bu düşüncelerle otobüse biniyorum. Otobüs tam vaktinde, saat sekizde çıkıyor yola. Ne güzel diyorum içimden, her şey planlı programlı. Kuşkuya yer bırakmayacak denli düzenli. Demek sabah saat yedide varacağım Wuhan’a. Oradan da taksiye biner, hiç acele etmeden ulaşırım havaalanına. Otobüs dışarıdan temiz ve yeni görünüyor ama içeri girince fark ediyorum. Çin’in her yerinde olan paketin içerikten daha önemli olması geleneği bir kere daha karşıma çıkıyor. İçeride yoğun bir ter kokusu var. Koltukların üzerlerine konmuş olan beyaz bezler kirli. Koltuk numaramı bulup oturuyorum. Koridor tarafında mıyım yoksa cam tarafında mı anlayamıyorum. Cam tarafına kuruluyorum. Millet daha yerleşme aşamasındayken benim yaşlarımda bir adam bana biletini gösterip, İngilizce bir şeyler söylüyor. Önce anlamıyorum ne dediğini. Ardından önlerde bir yerlerde ayakta duran bir kadını gösteriyor. O zaman düşüyor benim jeton. Adam beni o kadının olduğu koltuğa göndermek istiyor. Böylece kendisi kadın ile yan yana oturabilecek. Başka zaman olsa kurallara uyma prensiplerimi öne sürer, adamın ricasını kabul etmezdim ama ne gerek var şimdi. Belki sevgilisidir, karısıdır, ne bileyim kız kardeşidir… Birlikte gitsinler işte. Benim kaybedecek neyim var ki?

Yeni koltuğumda yanımda genç bir çocuk var. Beni görünce dayanamıyor, soruyor nereli olduğumu. İngilizcesi fena değil, biraz özgüven eksikliği var. Yirmi üç yaşındaymış, Çanco’nun güney ilçesi olan Wujin’de bilgisayar programcısı olarak çalışıyormuş. Wuhan’a anne babasının ve kız arkadaşının yanına gidiyormuş. Üniversiteyi de orada okumuş. Kız arkadaşı da seneye mezun olunca Çanco’ya yerleşecekmiş. İngilizce konuşmayı pek beceremiyormuş, kusura bakmayaymışım. Ama yazması ve okuması iyiymiş. Kitap okumayı seviyormuş. Pazar günleri Çanco kütüphanesinin İngilizce kitap okuma programına ben de katılmalıymışım. Ben tatilden geri dönünce beraber gidebilirmişiz. Şanhay’dan uçmak varken Wuhan’ı tercih etmiş olmam tuhafmış. Çok daha rahat edermişim Şanhay’dan uçsaymışım. Otobüs yolculuğu uzun sürecekmiş. Sabah saat 11’de varırmışız.

Ben bu sonuncusunu duyunca ikircikleniyorum. Bana sabah yedide varacağımızı söylemişlerdi diyorum. Yanımdaki programcı arkadaş (adının Wei Shao Xin olduğunu sonradan öğreneceğim) belli olmaz diyor. Çok yolcu var, sık duracaktır diyor. Canım sıkılıyor ama belli etmiyorum. Otobüs durduğunda soracağım şoföre. En iyi o bilir saat kaçta varacağımızı. Gassalın elindeki meyyitim sonuçta. Otobüsten başka çarem yok. Zamanında ucuza bilet alayım diye Wuhan’dan uçmayı seçmiştim. Sonra da tren bileti alma konusunda yeteri kadar acele edemediğim için otobüse kalmıştım. Hoş, otobüs biletinin fiyatı bile olması gerekenin neredeyse üç katıydı. Başka çarem yoktu. Bu bileti de almasaydım tatil parmaklarımın arasından su gibi kayıp gidecekti. Hem bu şekilde yeni bir şehir göreceğim diye avutuyordum kendimi. Yeni bir Çin şehri; yani büyük bir gölet, geniş yollar, gri bir gökyüzü, içime çektiğim anda genzimi yakan bir hava, tozdan yeşili zor görünen parklar ve bahçeler, şehrin 60-70 km dışında dev bir havaalanı…

Yola çıkmadan hemen önce yolculara torba dağıtıyorlar. Herhalde midesi bulananlar içindir diyorum. Güzel bir uygulama olduğunu bile düşünüyorum, hele çocukluğum boyunca İstanbul’da ne zaman otobüse binecek olsak annemin yola poşetlerle çıktığını hesaba katarsam daha bir anlamlı oluyor bu benim için. Otobüs hareket ettikten beş dakika sonra ışıklar hemen kapanıyor. Kitap okuma ümidim karanlığın içinde yok oluyor. Telefonun pili hemen bitmesin diye müzik de dinleyemiyorum. Geriye tek seçenek kalıyor. Uyku. Rahat dalıyorum uykuya. Yer yer belime saplanan ağrıya rağmen kesintisiz uyuyorum. Birkaç saat sonra otobüs duruyor. Tuvalet molası. Hemen herkes iniyor. Tuvalet ihtiyacı giderildikten sonra bekleme yapmıyoruz. En fazla bir sigara içimlik bir zaman bekleniyor. Şoföre soramıyorum saat kaçta varacağımızı. Otobüse biniyoruz. Otobüsün içi ter ve yorgunluk kokuyor.

Gece saat üç buçuk gibi uyanıyorum. Üçte durmuştu otobüs ama tuvalet ihtiyacım olmadığı için yerimden kalkmamıştım. Demek yarım saattir hareketsiz duruyoruz burada. Otobüsün için karanlık, motor durmuş, hava kesif ve bayat, ufak tefek konuşmalar duyuyorum. Camdaki buğuyu silip dışarıya bakıyorum. Bir otobüs var yanımızda ama içinde hiçbir ışık yanmıyor. Yer yer önümüzden arabalar geçiyor, insanların belli belirsiz konuşmalarını işitiyorum. Koltuğumu dikletip, etrafa bakıyorum. Neden gitmiyoruz? Mola verdiysek neden kimse dışarıda değil? Bu kadar uzun mola olur muymuş bi’kere?

Koridorun karşı tarafındaki adam poşetleri hışırdatarak yiyecek bir şeyler arıyor. Gecenin sessizliğinde o kadar çok hışırtı çıkarıyor ki onun önündeki adam uyanıyor. Ters ters hışırtılı adama bakıyor. Adamın umurunda değil, bir türlü aradığını bulamamış olsa gerek ki bir poşeti koyup bir diğerini açıyor. Hışır hışır hışır hışır… Ben, nev’i şahsına münhasır bu işkencevari gürültünün bitmesini beklerken, hışırtıcı adamın arkasındaki eleman horlamaya başlıyor. Horluyor ama nasıl horluyor, tüm otobüs sallanıyor. Otobüsün kapıları kapalı, içeride elli küsür insan! Sanasın tüm oksijeni bu eleman tüketiyor. Horlama başlayınca elemanın yanındaki kız da uyanıyor. Cep telefonunu eline alıp oyalanmaya başlıyor. Bu sırada çaprazımdaki adam –hışırtıdan ilk rahatsız olan kişi- ayaklarını önündeki koltuğun arkasına dikiyor. Tavana doğru dikilmiş bir çift ayak. Hayır, nasıl rahat ediyor anlamış değilim. Böyle bir rahat etme yöntemi olabilir mi? Hışırtı çıkaran adamın yanındaki adam –pencere kenarındaki- uyanıyor. Etrafına şöyle bir bakıyor. Ardından boğazını temizliyor. Yalnız öksürme değil yaptığı, resmen sökmeye çalışıyor bir şeyleri. Sanki tüm midesini boşaltacak, boğazını yırtıp ne var ne yok dışarı çıkaracak. En sonunda yeteri kadar hırıltı çıkarmış olduğu kanısına varıyor ve önündeki poşete okkalı bir tükürük savuruyor. Böylece ben de anlamış oluyorum bu poşetlerin varlık nedenlerini.
Bütün bu olan bitenden rahatsızlık duymuyorum aslında. Adâb-ı muaşaret konusunda daha önce yazmıştım. Şimdi bu görüntüler sadece gülünç geliyor bana. Beni asıl rahatsız eden şey otobüsün hareket etmiyor olması –uyanmamın nedeni de buydu- ve kimsenin bu durumdan rahatsız olmaması. Güneşin doğmasını mı bekliyoruz ne? 

Midem bulanıyor. Hem havasızlıktan hem de uçağı kaçırma korkusundan. Ne yaparım ben Wuhan’da uçağı kaçırırsam? Zaten yeni yıl dönemi, uçaklarda trenlerde yer yok. Murat Gülsoy’un “Zoraki Turist” öyküsündeki karakter gibi kalırım Wuhan’da bir başıma. Yeni yıl kargaşasının bitmesini, bilet bulup Çanco’ya geri dönmeyi beklerim iki-üç hafta boyunca.

Shao Xin yanımda uyuyor. Üzerine paltosunu yorgan gibi çekmiş. Gözlükleri gözünde, yüzüne huzurlu bir eve dönüş sinmiş. Bir süre kendimle mücadele ediyorum, uyandırıp uyandırmama konusunda tereddüt yaşadığım için. En sonunda dayanamıyorum, hafifçe koluna dokunup uyandırıyorum.

- Neden durduk biliyor musun?
- Şoför dinleniyor.
- Nasıl ya? Ne zaman hareket edeceğiz peki?
- Saat beşte.
- İyi ama saat dört bile değil. Neden uyuyor şoför?
- Güvenlik çok önemli. Şoför uykusuz kalmasın ki sağ salim varabilelim evimize.
- İyi ama şoför yola çıkmadan önce uyusaymış böyle bir sorun olmazdı. Başka ülkelerde böyle yapıyorlar  şehirlerarası uzun yolculukları. Yol çok uzunsa iki şoför oluyor. Bir sürerken diğeri arkadaki yatakta uyuyor.
- Burası Çin. Burada hep böyle yapılır. Bak dışarıda bir sürü otobüs var. Onlar da uyuyor.
- Peki bizim şoför nerede şimdi? Arkada yataklık bir bölge yok.
- Koltuğunda. Bak orada, üzerini battaniyeyle örtmüş.

Ben yerimden doğrulup şoför koltuğuna bakıyorum. Hakikaten koyu renkli bir battaniye var şoför koltuğunun olduğu kısımda. Altında da şoför olduğu aşikâr. İçerliyorum, sinirlerim iyice geriliyor. Arthur Smith’in 130 yıl önce kaleme aldığı kitapta yaptığı taraflı gözlemler geliyor aklıma. Anekdotlardan birisinde Çinlilerin uyku alışkanlığıyla alay ederken, bir başkasında da Çinlilerin bir işi kısa zamanda bitirmek gibi bir hırslarının olmadığından söz ediyordu. “İlla günü bölecekler, birkaç saat çalışıp uyku arası verecekler, işi ertesi güne sarkıtma pahasına uykularından taviz vermeyecekler.” diyordu. Bizim okulda verilen iki saatlik uyku molasının bir benzeri de burada, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde gerçekleşiyordu. Aslına bakılırsa ne şoförün uyumasına ne de Çinlilerin bir işi olası en kısa zamanda bitirme hırsından mahrum olmalarına karşıyım. Benim karşı olduğum şeyler şöyle sıralanabilir:

1.       Ben bileti alırken bana on bir saat sonra, yani sabah saat yedide Wuhan’a varacağım söylenmişti. Oysa şimdi sabah on-on bir gibi varacağım söyleniyor. Bu farkın arkasında yatan neden büyük bir olasılıkla uyku molasının bilet satarken hesaba katılmaması. Bileti satarken uyku molasız varış saatini söylerken, yolculuk sırasında yolcuya kazık atar gibi karar değiştirmek etik açıdan doğru değil.

2.       Dinlenmek güzel bir şey ama bunu daha uygun bir şekilde yapamaz mıyız? Yani, havalandırması kapalı, pencereleri açılmayan bir otobüste elli küsur kişiyi tutmak ne kadar sağlıklı, ne kadar verimli bir dinlenme şekli?

Olması gerekeni biliyor olmam sıkıntımı azaltmıyor, aksine artırıyor. Sessizce bekliyorum saatin beş olmasını. Midemdeki çalkantı artıyor, burnumu elimle kapatıp ağzımla nefes alıyorum bir süre. Saat beşe beş kala yolculardan birisi şoförü uyandırıyor. Kapılar açılıyor, herkes bir anda ayağa fırlayıp tuvalete gidiyor. Ben şoförü kapının ağzında sigara içerken görünce konuşmak için yanaşıyorum ama Çincem yeterli olmadığı için araya Shao Xin’i sokuyorum. Şoför beş saat daha yolumuz var diyor. Ben neden uyuduğumuzu, bu yüzden uçağımı kaçırabileceğimi söylüyorum. Şoför omuzlarını silkiyor, “burada herkes uyur diyor” etraftaki diğer karanlık otobüsleri gösterirken. Meseleyi uzatıp, otobüste bir şikâyet merkezi olmak istemiyorum. Otobüse binip, yerime oturuyorum. Saat tam beşte hareket ediyoruz.

Şehrin merkezine girdiğimizde yoğun bir trafikle karşılaşmamıza rağmen 09:25’te terminale giriyoruz. Uçuşa üç saat var. Herhalde sıkıntı yaşamadan yetişirim. Yine de içim rahat değil, havaalanı çok uzakta ve şehrin merkezindeki trafik filmlerde yansıtılan Bangkok trafiğini anımsatıyor. Şoför kontağı kapatır kapatmaz iniyorum arabadan, aşağıdan bavulumu kapıyorum. Shao Xin taksi konusunda bana yardımcı olacağını söylemişti. Onunla birlikte terminalin dışına yürüyoruz. Shao Xin kahvaltı yapalım mı diyor. Ben “Acelem var biliyorsun.” diyorum. “Çanco’da yaparız kahvaltıyı. Şimdi hemen bir taksi bulmalıyım.” Shao Xin “Sorun değil. Tasa etme, havaalanına zamanında varırsın.” diyor. Bir taksi durduruyoruz. Shao Xin şoföre gideceği yeri söylüyor. Konuşulanlardan anladığım kadarıyla şoför iç hatlar mı dış hatlar mı diye soruyor. Shao Xin Tayland’a gideceğimi söylüyor. Ben de taksi hareket ettikten sonra birkaç defa tekrar ediyorum. “Wo çü Taygua, wo çü Taygua” “Kuvey çü, kuvey çü”…

Bir anda kendimizi yüzlerce aracın içinde buluyoruz. İleride kırmızı ışık görünüyor ama yoldaki şeritler birbirine girmiş durumda. Taksi şoförü boş bulduğu yere sokuyor burnunu, elinden gelse tavşan gibi zıplayarak gidecek arabaların arasından. Trafiği kısa sürede atlatıyoruz ama yol uzun. Git git bitmiyor. Sisten ucu bucağı görünmeyen köprülerin üzerinden geçiyoruz, trafiği görünce hemen ara bir yola girip, birkaç kilometre ileriden aynı yola dâhil oluyoruz. Kafamda bin bir türlü senaryo. Ya kaçırırsam, ya uçağa almazlarsa. Yıllar önce Kuala Lumpur’da kaçırdığımız Ho Çi Min Kenti uçağı geliyor aklıma. Yirmi dört saat hava alanında kalmıştık. Paramız da yoktu. Dört öğün boyunca aynı ucuz şeyleri yemiştik. O da Airasia’ydı. Acımıyorlar geç kalan yolcuya, biliyorum. Bir kere ağzım yanmış sütten, yoğurdu üfleyerek yemem için bahanem hazır.

60-70 km gidiyoruz. Saat 10:35’te hava alanına varıyorum. Taksi 125 Yuan tutuyor. Koşarak havaalanına giriyorum.  Daha yolcu kayıt sistemi açılmamış bile. Boşunaymış onca hafakanım, onca kaygım. Ama bu derece kaygılı olmasam da bu kadar hızlı gelemezdim diyorum içimden haklılığımı kendime kanıtlamak istercesine. Bir süre etrafta oyalanıp yolculuk kartını alıyorum ve bekleme odasına geçiyorum. Uçak tam zamanında kalkıyor. Öğleden sonra üç buçuk gibi Don Muang havaalanına iniyoruz.

*** Bu mektubu yazdıktan yaklaşık bir ay sonra şu alaycı yazıyı okudum.  http://www.haohaoreport.com/l/48220 Demek ki tuvaletlerdeki su birikintilerinden rahatsız olan tek kişi ben değilmişim.

07 Ocak 2014

Çin Mektupları 20 - Binalar ve Metresler

Aralık 2013’te yazmadım ama gezdim. Önce yarı-maraton koşmak için Şanhay’a gittim, ardından İstatistik semineri için Çıngdu’ya (Chengdu). Bir hafta sonra okuldaki öğretmen arkadaşlarla birlikte kilden yapılma çaydanlıklarıyla ünlü olan Yişing’e gittik. Bir hafta sonu Çanco’da kaldıktan sonra, Aralık ayının son haftasonunda da Nanjing’e gittim. Şaka maka iyi gezmişim. Gören de zannedecek Çin’de iş yapan bir tüccarım. Sadece denk geldi, yoksa bazı aylar oluyor ki Çanco’dan dışarı çıkmıyorum. Yalnız burası gerçekten sıkıcı bir kent. Benim gibi İstanbul’da doğup büyümüş birisi için dar geliyor, nefes alamaz oluyorum. Kentteki tek müzeyi gezdim, üç eski tapınağın üçüne de gittim, pagodanın tepesine çıktım, en büyük parkları gezdim, küçüklerini de gezdim. Pek bir şey kalmadı yapacak. Mecburen hava almaya kentin dışına çıkmam gerekiyor.

Tuhaf olan Çin’deki hemen hemen tüm kentlerin (Şanhay gibi büyük kentler hariç.) sıkıcılık yönüyle birbirlerine benzemeleri. Bir kere nereye gidersem gideyim hava puslu. Güneşe hasret gözlerle yeni bir yere gidince hep aynı hayal kırıklığına uğruyorum. Bunda kışın ve ayazın payı büyük tabii ama asıl neden hava kirliliği, kentlerin dışına konuşlanmış fabrikalar, kömür yakarak elektrik üreten santraller.

İkinci olarak Çin’deki kentlerin gezginler için önerilen mekanlarının büyük bir çoğunluğunu parklar, bahçeler ve tapınaklar oluşturuyor. Geldiğimden beri parkları, bahçeleri ve tapınakları gezip duruyorum. Gına geldi artık. Arkadaşlar diyorlar ki Suğcoğ’daki (Suzhou) bahçeler çok güzelmiş. Ben de inat ettim, uzak olmamasına rağmen sırf bağ bahçe görmeye Sucoğ’a gitmemek için direniyorum. Nehir güzel diyorlar. Çamur rengi olduğuna göre bir dakikadan fazla bakamam ben o nehre. Geçen pazar günü iki saat bisiklet sürerek Yangtze nehrine gittik. Ne yolculuğa değdi (yol boyunca dümdüz yolların iki tarafına serilmiş yüzlerce fabrika gördük, sürekli genzimiz yandı kirli havadan dolayı ve yer yer kokudan kusma noktasına geldik) ne de nehri gördüğümüze (sisten dolayı iki yüz metreden ilerisi görünmüyordu)

Aslında gezerken beni en çok etkileyen şeyler boş sokaklar oluyor, yollarda avare avare yürüyen gençler, KTV’lerin önünde biriken üniversite öğrencileri, eski evlerin önünde oturmuş dedikodu yapan yaşlı çiftler, rengarenk meyvelerin satıldığı manav tezgahının önünde oturup akşama kadar müşteri bekleyen kadınlar, yol kenarında tatlı patates satan güler yüzlü adamlar…. Asıl güzellikler onlarda, çünkü onların yüzlerindeki kırışıklıklarda yaşanmış bir ömrün izleri gizli, onların seslerinde maziye gömülmek istemeyen bir tarihin çırpınışları hissediliyor.

Hızla kentleşen Çin’de bu seslere kulak asıp, melankolik zırvalıklarla vakit kaybetmeye, nostaljik muhabbetlerle duraklamaya, kimsenin niyeti yok. Niye olsun ki! Zaten geç kalmışlık duygusu hâkim Çin halkına. Yüz yıl önce yapmaları gereken atılımları şimdi yapabiliyor olmaları onlar için bir utanç kaynağı. Yeni nesle göre Çin çoktan dünya liderliğini almalıydı ve üstün kültürüyle dünyayı arkasından sürüklemeliydi. Bu geç kalmışlık duygusuna, yeni yeni elde edilen maddi güç eklenince ortaya muazzam bir kabuğundan sıyrılma resmi çıkıyor. 

Her sabah bisikletle yanından geçtiğim eski evler vardı, BRT durağının yakınında bir köşede. Bu sabah fark ettim, evleri yıkmışlar. Büyük bir olasılıkla ya 30-40 katlı bir bina dikecekler yerine ya da kent merkezinde işe yaramaz yeni bir AVM açacaklar. O kadar çok AVM var ki sağda solda, insan merak etmeden duramıyor, kim gidiyor bu AVMlere bu kadar? Benim evin yakınında Injoy adında bir AVM var. Önünde fıskıyeler falan, içerisi hep yaklaşan festivallere göre süslenmiş, noelse noel, yılbaşıysa yılbaşı, sevgililer günüyse sevgililer günü... Bunca çabaya rağmen mekana ne zaman gitsem boş buluyorum içerisini. İn cin top oynuyor. Okuldan çıkıp, en üst kattaki sinemaya gelen gençlerin dışında gerçekten alışveriş yapmaya gelen kimseyi görmüyorum. Işıl ışıl, rengârenk, dev binalar var her yerde. Bütün bu binalarda dükkan açıp, umutlarını tüketen genç girişimciler var. Dükkânların birisi açılıyor, birisi kapanıyor. Tutunabilenler cep telefonu ve elektronik eşya satanlar. Onların da sermayesi büyük zaten, batsalar başka yerde edindikleri kârlar kurtarır zararlarını. Buna rağmen dur durak bilmiyor Çinli yatırımcılar, her yere dev binalar dikmeye devam ediyorlar. Uydu kentler kuruluyor, asıl kentlerin göbeğinde. Kirlenen hava hiçe sayılarak devam ediyor bu, kirlenen yollar ve kaldırımlar…

Bu kadar çok insanın bu kadar dar bir araziye sığmayacağı gün gibi açıkken, zorladıkça zorluyor hükümet. Ne kadar az arazi harcanırsa, o kadar çok arazi kalır ileride satacak. Ayrıca, bir kent ne kadar küçük bir alana kurulursa, o kadar ucuz olur o kentin masrafları. Enine genişlemek altyapı masraflarını katlar; ulaşım, iletişim gibi temel ihtiyaçlar pahalıya patlar. Bu yüzden yeni kentler gerekiyor ülkeye, yeni yani uzun ve ince, yeni yani çok-işlevli ve güzel, yeni yani saldırgan ve gözü açık.    
       
Kentler bu yüzden geleneksel olanı yutuyor çabucak. Ciddi bir demokratik gelenek de olmadığı için değerli ama işe yaramaz olarak addedilen pek çok şey en erken fırsatta yok edilirken kimsenin gıkı çıkmıyor. Yeni ve pürüzsüz geliyor. Eski olan, yani üzerinde mazinin izlerini barındıranlar çöpe atılıyor. Yişing’de gittiğimiz mağarayı örnek vereyim. Mağara, birkaç yüzyıl önce yaşamış Çinli bir bilge tarafından keşfedilmiş. Aynı zamanda şair olan bu bilge, Yişing’e geldiğinde bu mağarada kalır, günlerce dışarı çıkmazmış. Biz gezginler tabii heyecanlıyız, mağara göreceğiz, elimiz ayağımız toza bulanacak, hadi toz olmasa da en azından eğri büğrü zeminde yalpalayarak yürüyeceğiz, karanlığı tadacağız; ne bileyim işte, belki sesimiz yankılanacak, belki karanlık sularda mağara tavanının mükemmel görüntüsünü yakalayacağız. Bunların hiçbirisi gerçekleşmiyor maalesef.

Çin’li yetkililer sağ olsunlar; sülün gibi güzelim mağarayı gazete kuponuyla alınmış maket eve çevirmişler. Mağaranın zeminine beton dökmüşler. İçeriye merdivenler inşa etmişler, mağaranın her yeri ışıl ışıl. O kadar ki bazı yerlerde ışık oyunları var, sanasın diskoteğe geldik. Mağaranın duvarlarını da betonlamışlar, düzeltmişler. Pürüzlü olan ne varsa gözden ırak tutulmuş. Dümdüz duvar görmek isteseydim evimden çıkmazdım, değil mi? Mağaranın tavanından akan sular için oluklar yapılmış, kayaların üzerine kocaman harflerle Çince bir şeyler kazımışlar. Hadi bunların hepsine tamam diyelim. İnsan böylesi bir mağaraya girdi mi uygarlıktan uzak olmanın tadına varmak ister değil mi? Oysa Çinli gezginler tam tersi. Telefonlar çekmemezlik etmesin diye mağaranın sağına soluna telefon şirketlerinin vericilerini döşemişler. Dolayısıyla yerin üç kat altına girdiğinizde bile yanı başınızdakilerin telefondaki bağırmalı çağırmalı konuşmasını dinleyebiliyorsunuz. Daha önce Laos’da, Tayland’da ve Vietnam’da mağaralar gezmiş birisi olarak bu durumu çok garipsediğimi ifade etmeliyim. Anlaşılan o ki Çinli yetkililer, daha fazla gezgin çekelim diye mağaranın mağaralığına son vermeyi yeğlemişler. Bizim Çanco'daki kent surları da öyle. Kentin göbeğindeki surları yıkmışlar, yenisini yapmışlar. Ben ilk gittiğimde sandım ki burası tarihi bir yıkıntı. Oysa hiç alakası yok! Var olan sur kalıntılarını buldozerlerle dümdüz etmişler, yerine gezmelik ve fotoğraf çekmelik yepisyenisini yapmışlar. Maksat herhalde surlar temiz görünsün, düzgün görünsün, gelenler ayıplamasın. Yeni Çin'in yeni görüntüsüne uyum sağlasın. 

Yukarıda da dediğim gibi pürüzlü olan yüzeylere olan düşmanlık had safhada bu ülkede. Köyleri yıkıp, araziye dev gökdelenler dikiyorlar. Her taraf bina ama yetmediğini iddia eden devlet görevlilerince yenileri yapılıyor. Fiyatlar yüksek olduğu için köydeki evinden vazgeçen halk; en kuytu, en değersiz yerlerde kutu gibi bir daire alıp, ömrünün sonunu bu kümes evlerde bekliyor. Bazı araştırmacılara göre Pekin’de, apartmanların bodrum katlarında, penceresiz ve 10-20 metrekarelik odalarda yaşayan insanların sayısı iki milyona yakın. Hükümet bu sayının 280.000 civarında olduğunu iddia ediyor. Hadi diyelim hükümetin iddiası doğru. 280.000 kişi az mı? Çin’de ev fiyatları yıllık %10-15 civarında artıyor. Oysa insanların maaşları bu kadar hızlı artmıyor. Ayrıca Pekin, Şanhay gibi büyük kentlerdeki daire fiyatları, New York ile kıyaslandığında, satın alma paritesine göre üç kat daha pahalı. Yani bir New York sakini 10 yılda bir daire alabiliyorsa, aynı daireyi yaklaşık aynı şartlarda yaşayan bir Çinli otuz yılda alabiliyor. Yine bir başka araştırmaya göre Çin’deki çiftlerin büyük bir çoğunluğu, toplam gelirlerinin ortalama %42’sini ev mortgage’ına yatırıyor. Bir çeşit ev köleliği…Bu konuda yazılmış güzel bir makale şuradan okunabilir. 

Kimi yerlerde ise hayalet kentler almış başlarını gitmişler. Yüzbinlerce insanın yaşayabileceği kentler bomboş bekliyorlar. Hem yerleşik kent düzeninden uzak olduğu için hem de fiyatları bir türlü düşmediği için kimse rağbet etmiyor bu hayalet kentlere. Aşağıdaki kısa haber hayalet kentler üzerine yapılmış bir özet olarak izlenebilir. Videonun bir yerinde dünyanın en büyük AVMsini gösteriyor. Bu aynı zamanda dünyanın en boş AVMsi. Dört günde tek bir oyuncak satan oyuncakçı da var bu videoda, bir milyon kişi için hazırlanmış ama içinde on yedi bin kişinin yaşadığı boş kentler de…



Bir yandan bu sefalet ve dengesizlik devam ediyorken, bir yandan da metreslerine ev alan zenginler var. Geçenlerde ev fiyatlarındaki artışı Çinli zenginlerin metres düşkünlüğüne bağlayan bir makale  okumuştum. Adamda para bol zaten, düşünmüyor ki harcarken. Metres de bunu biliyor. Geleceğini garantiye almak için ya nazla ya da şantajla –karına söylerim, gazeteye giderim, üssüne şikâyet ederim…- bir şekilde beraber olduğu evli erkekten daireleri alıyor. 

Zaytung’a benzer bir başka sitede, Çinlilerin metres edinme hastalığını alaya alan güzel bir haber vardı. “Baskılara dayanamayan genç parti üyesi ilk metresini edindi.” gibi bir başlık atmışlardı. Benim yaşadığım eyalet olan Jiangsu’daki bir parti görevlisinin yüz kırk (140) tane metresi olduğu ortaya çıkınca çok da büyük bir gürültü çıkmamıştı aslında. Buradaki insanlar kabullenmiş gibi görünüyorlar rolleri. Adam yüz kırk tane kadını idare ediyor, bunların her biri hakkında günce tutuyor, ilişkileri ayrıntılarıyla yazıyor. Zengin birinin oğlu olsa emeğine saygı duyacağım (yazdığı için, yattığı için değil) ama bu kişi Çin Halk Cumhuriyeti’nde, halkın adını taşıyan partinin bir görevlisi. Görevi de halka hizmet etmek, zihniyle ve bedeniyle insanların sorunlarıyla uğraşmak. Hayır, ne yiyor ne içiyor da bir yandan yüz kırk (140) kadını idare ediyorken, bir yandan da halkın sorunlarıyla ilgileniyor? 

Batıda evlilik öncesi cinsel ilişki tuhaf karşılanmazken burada evlilik sonrası cinsel ilişkiye girmeyen erkekler tuhaf karşılanıyor. Bana göre bunun en büyük nedeni birey olamadan karı-koca-baba-anne olmaya zorlanan insanlar. Sevgiyi gençliklerinde yaşamadıkları için ileriki yaşlarında paraya ve güce kavuştukları zaman satın almaya çalışıyorlar. Örneğin, yirmi yedi yaşına gelmiş bir genç kız henüz evlenmemişse, shengnu (şınnüğü) lakabını alıyor. Şınnüğü, yani evde kalmış kadın. Acıyarak bakıyorlar bu kadınlara. Üzerlerinde bu baskı olduğu için de kızlar bir an önce evlenmenin yolunu arıyorlar. Kolay değil, ana baba torun istiyor. Malum, ana babaya yapacağın en büyük kötülük, hatta Çin kültüründe işleyebileceğin en büyük günah ana babaya torun vermemek. Bu derece baskı olunca ne yapsın kızlar? 

Çin’de yeni yılda ailesini görmeye gidecek kızlar için birkaç günlüğüne erkek arkadaş kiralayan şirketler bile var. Kız şirkete parayı veriyor, oğlanı alıp memleketine gidiyor. Anne ve babasıyla tanıştırıyor. Maksat “Ben yalnız ve umutsuz değilim, bakın!” demek. Kısa erimli bir çözüm. Hoş, kadınlar bu derece baskı altında ama erkekler de pek farklı değil. Onlar da ailelerinin kendileri için uygun gördüğü kızlara kolay kolay hayır diyemiyorlar. Onların da tepesinde “torun isterüüüm” diye her gün her saat yakınan ebeveynler var. Eee, böylesi baskının olduğu bir toplumda aşk evliliği ne kadar olur, insan sevmediğini nasıl söyler birlikte olduğu eşe? İnsan ne kadar tanıyabilir karşı tarafı? Tabii aynı toplum, iş insanların davranışlarını yaftalamaya gelince, yine tüm ikiyüzlülüğünü gösteriyor. Bir erkek aldatınca daha çok erkek oluyor, prestiji artıyor; bir kadın bırak aldatmayı başka bir erkeği kucaklasa ya da öpse hemen sürtük oluyor, yosma oluyor. Toplum her zamanki gibi zayıf bulduğunu ezmede hiç vakit harcamıyor. Çin'de zengin ya da güçlü birisi hiç utanıp çekinmeden arkadaşlarına metresini tanıştırabiliyor, metresiyle toplantılara ya da resmi gezilere gidebiliyor.  

Erkeklerle kadınların birbirlerinde aradıkları özelliklerin gündelik dile yansıması da ilginç. Evlenilecek erkeğin kıstasları gao, fu, shuai (uzun boylu, zengin ve yakışıklı). Evlenilecek kadında aranacak özellikler ise bai, fu, mei (beyaz tenli, zengin ve güzel). Her iki taraf da zengin eş arıyor, her iki taraf da iyi görünüm arıyor. Tayland’da, Hindistan’da görmeye alıştığım ırkçı “beyaz” aşkı burada da var. Kadınlar burada da beyaz kalmak için bir ton para harcayıp, güneşten alabildiğine kaçıyorlar. Televizyonum olmadığı için reklamları izleyemiyorum ama Tayland kadar olmasa da burada da hiçbir işe yaramayan beyazlatıcı kremlerin reklamları bol bol yapılıyordur herhalde. 

Çince pek çok konuda zengin olduğu gibi kadınları sınıflandırma konusunda kendini aşmış bir dil. “Yaşlı öküzler genç otları çiğnemeyi severler” lafı yaşı ilerlediği halde genç fahişelerden el ayak çekemeyen erkekler için söyleniyor. Yine, “ernai” (ikinci kadın) metres demek ama çiçek saksısı anlamındaki “huaping” de kullanılıyor. Bunun yanında  xiaosan (küçük üç) da metres demek. Bu makalede dilin zenginliği hakkında fazlasıyla örnek var.

Ernai (ırnay) ile xiaosan (şiaosan) arasındaki kategorik fark önemli. Irnay, kendisinin ikinci kadın olduğunun bilincinde, yerini biliyor. Adamın yasal karısıyla hiç uğraşmıyor. Parasını alıyor, nazı geçtikçe adamdan kopardığını koparıyor. Yaşı ilerleyip, yeteri kadar para kazanınca da ayrılıp, kendi hayatını kuruyor, belki evleniyor ve çocuk yapıyor. Biraz iş kadını gibi. Bana istediğimi ver, ben de sana istediğini vereyim. Kimse kimseyi rahatsız etmesin. Bu kadınların büyük bir çoğunluğu kırsal kesimden büyük kentlere göçmüş kadınlar. Ana babalarına para göndermek zorunda olanlar. Bazılarının erkek arkadaşları bile var doğup büyüdükleri ufak kentlerde.

Xiaosan (Şiaosan) ise kentli kadın ama bir şekilde gönlünü evli bir erkeğe kaptırmış. Karşılıklı duygusal ve cinsel çekim var (ya da en azından ilişki böyle başlıyor.) Çoğunun maddi anlamda hali vakti yerinde. Bu kadınlar daha çok tercih ediliyorlar partililerce/zenginlerce çünkü pahalı lokantalarda nasıl davranacaklarını, partilerde ne giyineceklerini, resepsiyonlarda nasıl gülümseyeceklerini biliyorlar. Yalnız taşıdıkları risk de fazla. Adamı sürekli sıkıştırıyor boşanması için. Tehditler ediyor, şantajlar yapıyor. Son yıllarda pek çok parti yetkilisinin başı böyle kadınlardan dolayı derde girdi. Partiden atılanlar, şantajlara dayanamayıp kadını şoförüne dövdürtenler, hatta katil kiralayıp biricik şiaosanını öldürtenler oldu. Şiaosanların derdi para değil sonuçta; prestij, şöhret, şatafat,   “küçük üç” değil, “büyük iki” olmak istiyorlar. Ben ırnaylarlı masanın altında uyuklayan, kendisine verilen kemiklerle meşgul olan cici bir köpeğe benzetiyorum. İstediğini aldığı sürece sırnaşmıyor, rahatsız etmiyor. Şiaosanları da yemek sırasında iki de bir kucağa atlayıp rahatsız eden bir kediye benzetiyorum. Sevgi istiyor, ilgi istiyor, kıskanıyor, istediğini alamayınca hırçınlaşıyor. 

Biraz empati yapınca bu kadınlara hak vermeden edemiyorum açıkcası. Kadınların sürekli olarak ikincil görüldüğü bir ülkede, erkek evlat sahibi olmanın şeref sayıldığı bir kültürde, eğer bir iş tutturacak kadar eğitim alma fırsatını elde edememişlerse ya da ana babalarının parasıyla kendilerine bir hayat kuramamışlarsa; bedenleriyle para kazandıkları için onları suçlayabilir miyiz? Talep varsa arz da vardır. Nasıl ki bazı insanlar yirmi daireye sahipken bazıları tek bir daire sahibi bile olamıyor, aynı dengesizlik kadını bir meta olarak gören gelenekçi-kapitalist sisteme de yansıyor. Parası olan kırmızıları (100 Yuan'ın rengi) gösterip istediği kadar kadını satın alırken, parası olmayan ya hiç evlenemiyor ya da mecburiyetten sadık bir eş olarak ömrünü geçiriyor. 

Çin’in metres sorununun tek çözümü erken yaşta evlenmeye zorlanmayan, aşkı ve cinselliği suçluluk duymadan yaşayan, cinselliği alışveriş malzemesi yapmayan insanlar yetiştirmektir. Bunun olması da ciddi bir kültürel değişim demektir. Bunun yanında kadının ekonomik bağımsızlığına kavuşması gerekir. Yaşamak için bir erkeğin gölgesine muhtaç olmayacak, kendi ayakları üzerinde durabilecek duruma gelmelidir. Bu da eğitimle, kadınların da erkekler gibi hayatın her alanında eşit haklarla istihdam edilmeleriyle olur. Erkeğin kayrıldığı ve daha çok kazanması için yolların açıldığı bir toplumda, hiyerarşinin en altında kalan kadınlar, onurlu bir hayat için gerekirse bedenlerini satma yoluna gireceklerdir. Tarih bunun en büyük şahididir. Çin dışarıya açılmayı sürdürdükçe, kadınların ekonomik anlamda güçlenmesiyle Çinli erkeklerin metres edinme kültürü de geri plana çekilecektir. En azından böylesi bir alışkanlıktan gurur duymaktan vaz geçip, utanmaya başlayacaklardır. Bu bile büyük bir değişim olarak algılanabilir böylesi köklü bir gelenek için. 

Bu konuda yazılmış detaylı bir makaleyi de buraya ekliyorum. İleride kaynak olarak kullanabilmek için:

http://www.aeonmagazine.com/living-together/why-young-women-in-rural-china-become-the-mistresses-of-wealthy-older-men/