Bu Blogda Ara

05 Eylül 2012

Türkiye'den Mektuplar 12


Dün ilk dersime girdim. Türkiye’de en son, Bakırköy’deki bir dershanede çoğu benden yaşlı olan insanlara matematik öğretmiştim. Sanırım yıl 1999’du. O zamandan beri Türkiye’de sınıfa girmemiştim. Hem o zamanlar bir öğrenciydim ve öğretmenliği, ek para kazanmak için yapıyordum. 18 Haziran 2012’de, Vietnam’daki son İstatistik dersime girdikten sonra –aynı zamanda okuldaki son resmi günümdü- üzülmüştüm biraz. Sonuçta iki aydan uzun bir süre sınıflardan ve öğrencilerden uzak kalacaktım. Özellikle son altı yılda en uzun tatillerimin üç hafta olduğu düşünülürse iki ay cidden uzun bir süre. Sınıfın –ben gittikten sonra adları derslik olmuş- sihirli bir havası var. Öğrenciler saygı duyuyormuş gibi yapıyorlar –saygının anlamını bildiklerini sanmıyorum- ve öğretmen sınıfa girince bir yarı sessizlik oluşuyor. Hoş, dün ben sınıfa girince böyle bir sessizlik olmadı çünkü öğrencilerin çoğu verdikleri aradan henüz dönmemişlerdi. Ben içeri girip, bir de üzerime kapıyı kapatmaya çalışınca ciddi olduğumu anladılar sanırım, hemen peşimden doluşmaya başladılar. Hiçbiri de yerine oturmadı, sıralarının önünde ayakta bekliyorlardı. Ben o noktada farkına vardım bir üniversitede değil de bir lisede olduğumu. “Oturun” dedim İngilizce. Tabii, birden yılıştılar. Karşılarında Türkiyeli bir hoca, tek kelime Türkçe konuşmadan derse başlıyor. Kendimi tanıttım, derste asla Türkçe konuşmayacağımı, onlara da Türkçe konuşturmayacağımı söyledim. Gereksiz olduğunu bilsem de ikide bir “Susun lütfen” diye bağırdım ve yüzüklü parmağımla tahtayı tıklattım. Fırsat buldukça da dersimi anlattım –Sayı kümeleri-. Bu öğrenciler halen yaz tatili havasındalar ve okul resmi olarak başlamadığı için tavırlarında birazcık sallapatilik var. Herhalde dönem başlayınca durum biraz daha farklı olur. Bir sonraki ders için ufak bir oyun-etkinlik yapmayı düşünüyorum. Belki oyun olunca, İngilizce konuşulan ortamın baskısından uzaklaşırlar, daha rahat olurlar.

 İlk dersimde tek bir ciddi sorun yaşadım diyebilirim. Dersin süresi sadece 40 dakikaydı.  Son altı yıldır dersler benim için 80-85 dakika olduğu için, daha doğru dürüst konuya bile girmeden dersin süresi bitti. Ben de onların teneffüs sürelerini çaldım. Sanırım bu da bir alışma süreci gerektiriyor benim için. Sonuç olarak, ilk ders iyiydi, hoştu. Öğrenciler hem akıllılar hem de meraklılar. Başta biraz direttiler Türkçe konusunda ama sonunda beni bükemeyeceklerini anlayınca vaz geçtiler ısrarlarından. Dersten sonra üç öğrenci koridorda beni gördü ve “Hocam, dersiniz çok güzeldi. Gerçekten eğlendik. Bir sonrakini sabırsızlıkla bekliyoruz.” gibisinden laflar etti. Teşekkür ettim ve yoluma devam ettim ama içimden ne kadar sevindiğimi herhalde kimseye tarif edemem. Biraz klişe olacak ama doğru olduğu için yazayım: Bir öğretmen için en büyük başarı öğrencilerinin başarılı olmasıdır. Öğrencinin başarılı olmasının anahtarı da dersi, öğretmeni, okulu sevmesiyle başlar.

 Yukarıda “saygı” sözcüğü geçti ama sanırım öğrencilerin saygının ne olduğunu bilmemesi ifadesini açmam gerekecek. Bir öğrenci için –özellikle lise ve alt düzeyler- saygı görsel bir şovdan ibarettir. Öğretmen sınıfa girince ayağa kalkmak, öğretmen bir şey rica edince hemen koşup yardımcı olmaya kalkışmak, öğretmene yemek sırasında öncelik vermek ve benzeri. Oysa nereden bakarsanız bakın öğretmen için de öğrenci için de bu “törensel hareketler”in çoğu alışkanlık haline gelmiş davranışlardır. Oysa saygı dediğimiz olay farkındalık gerektirir. A kişisi B kişisine, B kişisi saygıyı hak ettiği için saygı duyar, B kişisine saygı duyulması birileri tarafından empoze edildiği için değil. Ayrıca saygı ya karşılıklı olarak vardır ya da karşılıklı olarak yoktur. Ben Tayland’dayken, sınıfa girdiğimde ayağa kalkan öğrencilere “lokantada size yemek servisi yapan garson geldiğinde ayağa kalkıyor musunuz?” diye sorardım. Yanıtı “hayır” olarak alınca, “İşte ben de o garsondan farksızım. Size bilgi servisi vermeye geldim.” derdim. Bir insanın başka bir insan için ayağa kalkmasına karşı değilim. Mesela bir odada oturuyorsunuz ve içeriye tanımadığınız birisi tanışmak amacıyla giriyor. Siz mal mal yerinizde oturup, oturduğunuz yerden el sıkışıyorsanız biraz kabalık etmiş olursunuz. İnsanların birbirlerine insan oldukları için saygı duymalarına bir lafım yok ama meslekteki rütbe farklarından doğan saygı kültürüne çok sıcak bakmıyorum.  Yukarıda da dediğim gibi insan kazanmalı saygıyı, gökten paketlenmiş halde inmiş olan saygı kültürü görsel bir şölenden farksızdır ve en çok diplomatlara, politikacılara, o saygıdan kazanç sağlayacak bilumum insanlara yakışır. Öğrenciler öğretmenlerine ancak ve ancak öğretmenlerini tanıyıp, sevdikten sonra saygı duymalıdırlar. Ayrıca bu saygıyı her ders başlangıcında ayağa kalkarak değil de dersi anlamaya çalışarak, derse ilgi göstererek, derste başarılı olmaya çalışarak, gerektiği yerde arkadaşlarına yardımcı olmaya çalışarak göstermelidirler. Öyle ki bu durumda öğretmen de öğrencisine saygı duyacaktır ve nihayetinde gerçek anlamda –karşılığını bulan- saygı tesis edilmiş olacaktır.

Yazdıkça aklıma yeni şeyler geliyor. Saygı kavramının içinin doldurulup, hak ettiği içeriğe kavuşması önemli ama bir de zaman kavramı var beni rahatsız eden. Bu biraz kişisel bir şey ama ben geç kalmayı ve geç kalanları sevmem. Derse geç başlamayı ise hiç sevmem. Yalnız yeni okulumda sınıflarda ve öğretmen odalarında saat yok. Bu beni rahatsız ediyor. Özellikle sınıfta olmaması referans almanıza engel oluyor. Referans derken anayasa gibi bir dayanak noktasından bahsediyorum. Nasıl ki anayasa bir ülkenin vatandaşlarının temel hak ve hürriyetlerini garanti altına alır, onların diğer yasalar –ceza hukuku, miras hukuku, evlilik hukuku vb- karşısında mağdur olmamaları için başvuru kaynağı olur; sınıfa konan ya da öğretmenin yanında getireceği dev bir saat de aynı işlevsellikle sınıfa düzen getirebilir.  Hem öğrencilerin derse başlama saatinde sınıfta olmaları açısından hem de öğretmenin ders bitimi saatinde sınıftan çıkması açısından işe yarayabilir. Büyük bir olasılıkla bir sonraki dersime koltuğumun altında, büyük bir duvar saatiyle gideceğim.  Ancak bu şekilde öğrencileri zaman konusunda bilinçlendirebileceğimi düşünüyorum. Tayland’da işe yaramıştı bu yöntem. Saat düşüp, kırılınca da öyküsünü yazmış ve yazarlık serüvenine başlamıştım. Bakalım burada öğrencilerin tepkisi nasıl olacak.

Son bir noktaya da kısaca değinip, bitireyim. Öğrenciler öğretmenlerini nasıl çağırmalılar? Ben derste “My name is Ali and you can call me Ali.” dedim. Gülüştüler tabii. Kimisi “cool yaaa” gibisinden yayıldı, kimisi de “ahbap gibi mi yani hocam?” diye sordu. Vietnam’dayken öğrenciler bana Ali ya da Mr Ali derlerdi. Ben her ne kadar basit bir “Ali”yi tercih etsem de sanırım bu okul yönetimince pek hoş karşılanmayacaktır. Bana bir şey olmaz tabii ama başka bir öğretmen benim öğrencilerimin beni adımla çağırdığını  duyarsa öğrencileri azarlayabilir. Bu yüzden ikinci dersimde yaptığım yanlışı düzeltip, öğrencilerin bana “Mr Ali” ya da “Mr Arıcan” demelerini isteyeceğim. Belki de ders içi ve ders dışı ayrımı yaparız. Derste bana adımla hitap edebilirler –derste başka bir öğretmen/müfettiş olmadığı sürece- ama koridorlarda, yemekhanede bana “Mr Ali” falan derler.

Dün akşam ilk dersime girdiğim gibi hayatımın ilk yemekli boğaz gezisine de çıktım. Okul tüm öğretmenlerine güzel bir teknede, boğaz turu eşliğinde akşam yemeği verdi. Öğretmenlerin kaynaşması açısından güzeldi. Bu sayede birkaç yeni öğretmenin adını daha öğrendim. Malum, adlar konusunda çok kötüyüm. Neredeyse iki haftadır aynı ofiste çalıştığımız arkadaşların adlarını bile halen tam olarak bilmiyorum. Bazılarıyla uzun muhabbetler çeviriyorum, öğlen yemeği sırasında kahkahalar eşliğinde konuşuyoruz ama yine de adlarını sormak nedense aklıma gelmiyor. Zaten adlarını söyleseler de ben addaki vurguya dikkat etmediğim için çok kısa bir süre sonra aklımda çıkıyor. Örneğin “Osman”, “Ömer”, “Mehmet”, “Serdar”  gibi adlar aklımda kalabiliyorlar (Arapça ya d Farsça kökenlerinden dolayı). Bunun yanında “Melisa”, “Nilsu”, “Kibar” gibi adlar da kalıyor (İlginç olmalarından dolayı). Yalnız “Gülsu”, “Gülben” ya da “İlkgül”, “Songül” gibi adlar kesinlikle aklımda yer etmiyorlar. Sanırım bu adların en büyük sorunu kendilerine benzeyen başka adların olması ve iki kelimeden oluşmaları. Bazen okulda birisini çağıracak oluyorum ama adını bilmediğim için işi erteliyorum. Keşke herkes adlarını üzerlerine yazıp gezinse iş ortamında! Ya da bakınca insanların adlarını gösteren ultraviole gözlüklerimiz olsa…

Bugünkü yazı da eften püften bir yazı oldu. Saat 8’e geliyor. Yine yazamadım 10. madde ve sonrasını. Sorun değil, üst sınırımız yok ne de olsa. Bir de 9. maddeye eklemeler yapacağım daha.

Not: Bu arada evle okul arasındaki en kısa yolu buldum dün. Kapıdan kapıya süre 18 dakikaya kadar iniyor. Sanırım artık yeni yollar denemeyi bırakıp, 18 dakika üzerinden veri toplamaya başlayabilirim. 

04 Eylül 2012

Türkiye'den Mektuplar 11


Sabahın alacakaranlığı, hafif bir rüzgar esiyor avlunun kapısından içeriye doğru, sarı yapraklar savruluyor havada. Kapının paslı demirlerini görünce Çang May’daki okulun yurdunda olduğumu anlıyorum. Yerler ıslanmış biraz, belli yağmış hafiften. Yanımda bir öğrenci var yüzü tanıdık gelen ama adını bilmediğim. “Mu” diyorum içimden, “Lin” diyorum, “Ays” diyorum yakında bulacağımı umarak. Sonra onu görüyorum ya da nasıl oluyorsa gördüğümün o olduğunu seziyorum –belli ki bu bir rüya-. Üzerinde ince bir yelek, sol eli yeleğin cebinde, ayağında kısa topuklu terlikler, eteği hafif hafif havalanıyor bacaklarının beyazlığını ortaya çıkarmak istercesine. Arkası bana dönük olduğu için göremiyorum yüzünü ama biliyorum azıcık daha beklersem dönüp bana bakacağını. Yalnız, o bana bakıyorken benim ona bakıyor olduğumu görmesini istemiyorum. Ters bir durum bu, olanaksız bir nazlanış! Bu durumda onun bana bakıp bakmadığını asla bilemeyeceğim. Tereddütlerim son haddine varıyor, öyle iki arada bir derede kararsız! Ben böyle bir yere bir havaya, geçişler sırasında ona bakıyorken, o hafifçe dönüyor ve gözleriyle azarlıyor beni. Her zamanki düğme deliği gözler, her zamanki “hep senin yüzünden” diyen bakışlar. Uyanıyorum! Yorganın altından çıkan ayaklarımı içeriye sokuyorum. Saat daha 5:30.

Yataktan kalktım, salona geçtim. Okula gitmeme 3 saat var. Uyumak istesem uyuyamayacağımı biliyorum ama yine de uzanıyorum üçlü koltuğa. Bir süre beni uyandıran rüyayı düşünüyorum. Tuhaf bir ses bölüyor sessizliği. Ses televizyonun arkasından geliyor. Kalkıp, televizyonun arkasına bakıyorum ama görünürde bir şey yok, sesin şiddeti ise artmış durumda. Duvara biraz daha yaklaşıyorum ve böylece keşfediyorum sesin kaynağını: Duvardaki saat. “Vay” diyorum kendi kendime. “Bir duvar saati bu kadar ses çıkarır mı yahu?”.  Aslında saatin olağanüstü bir ses çıkardığı yok. Sadece, sabahın zifiri sessizliği, sıradan seyrinde işleyen saati gürleyen bir canavara dönüştürüyor. Buğday üreten bir değirmen tekeri gibi uğulduyor. Öylece bakakalıyorum saniyenin yürüyüşüne. Zamanın akışına tanık olmak, hatta bir de buna şaşırmak günün her saatinde nasip olmuyor insana.

Geri dönüp tekrar uzanıyorum koltuğa. Saatin cızırtısı kesintisiz kazınıyor kafama. Aklıma yine az önce gördüğüm rüya geliyor. Canım sıkılıyor, moralim zaten bozuk. Kalkıp önce notlarımı, sonra da bilgisayarı açıyorum. Sayfanın başında okula gidiş ve gelişlerimin süre kayıtları var. Yeni bir yol buldum birkaç gün önce. Artık dairenin kapısından ofisin kapısına 19 dakikada ulaşabiliyorum. Gazete almak için durduğumda bu süre 20 dakikaya çıkıyor. Şimdilik standart sapma yarım dakikanın altında.  Ortalama ise 19 dakika 23 saniye. Uzun erimde ne standart sapma ne de ortalama değişir gibime geliyor çünkü yürüyüş güzergâhımda beni durduran ya da hızımı yavaşlatan herhangi bir engel yok.  Eğer varış sürem bir rastgele değişkense ve bu değişken normal dağılıyorsa , %99.7 olasılıkla okula 22 dakikadan daha kısa bir sürede varabilirim. Saçma ve kimsenin umurunda olmayan şeylerden bahsettiğimin farkındayım ama ben rutin hayatı daha da rutinleştirmeyi severim. Sonuç olarak okula gidip geleceğim, muayyen bir yolu –muhtemelen en kısa olanı- takip edeceğim ve günlerimin çoğu bu mekanik döngüsel çizgide geçecek. Öyleyse neden ben bu mekanikliği daha da mekanikleştirip, hayatın kalanını –ya da bunun dışında kalan hayatın kendisini- özgürce yaşamayayım?

Defterin başına büyük harflerle “DOĞADAKİ DENGESİZLİK” yazmışım. Bugünlerde doğadaki dengesizliği düşünüyorum boyuna. Sağda solda görüyorum, evrim karşıtlığını yayacağım diye saçma sapan hipotezlerle yola çıkıp, en sonunda baştan planladığı Tanrı’ya varan yazıları. Onlardan söz etmek niyetim yok şimdi. Asıl niyetim doğadaki denge denen bir şeyin olmamasını anlatmak. Denge durağan sistemler için kullanılması gereken bir kelimedir çünkü denge hareketsizliği imler. Oysa doğa alabildiğine dinamiktir. Sürekli değişir ve değişime ayak uyduramayan ya yok olur ya da uyum sağlayabileceği yeni ortamlara göçer. Doğanın en büyük silahı da bu dengesizliktir, dengeye muhtaç olmamasıdır. Durup bir soluklanmak doğaya yakışmaz. Devinim ve değişimdir onun akranları. Durum böyle olunca denge lafı da pek yakışmaz doğaya.
İnsanın en büyük hatası bu dengesizliğe denge getirme çabasıdır. Eğer bir dere insanların hırs dolu yaşamlarından bağımsız olarak kurumuşsa, o dere yatağında barınan yaşam ya göç edecektir, ya susuzluğa adapte olacaktır ya da tümüyle ölecektir. Dünyanın 5 milyarlık yaşı boyunca milyonlarca tür yok olmuş, milyonlarca yeni tür ortaya çıkmıştır ya da mutasyona uğramıştır. Bu doğanın statik bir dengeyi kabul etmemesinin sonucudur. Peki biz ne yapıyoruz! Hem ihtiyacımızdan fazlasını üretip/tüketip doğanın içine ediyoruz hem de ardından “denge denge denge” diye bağırıp dengesizliği bozuyoruz.

Hayvanlar ve bitkiler yeri geldiği zaman sessizce ölmeyi ve göç etmeyi biliyorlar. Bunu bilmeyen bizler, ölmemek ve alıştığımız toprakları terk etmemek için “bilinçli” bir şekilde doğayı değiştiriyoruz. Örneğin, bir dere insanlardan bağımsız nedenlerden dolayı kurursa, köyümüzden ayrılmamak için başka bir dereyi köyümüze bağlıyoruz. Bunun sonucunda başka dereleri kurutuyor, başka çevrelerde yaşayan canlılara zarar veriyoruz. Bilinç burada bencil davranıyor ve belki de evrime en büyük darbeyi bu şekilde vuruyor. Bir çeşit yılanın kendisini yemeye kuyruğundan başlaması gibi bir şey. Bilinç ve evrim aslında bir ve aynı şeyler –Yazının ve labirentin aynı ve bir olması gibi mi, sayın Borges?-. Bunun yanında bilincin yaşam silahı olarak görülebilecek akıl, evrimin en büyük düşmanı görünümünde. Çünkü akıl, Darwin’in “Öl, Göç Et ya da Adapte ol” üçlemesine bir dördüncüsünü ekliyor: doğayı kendi keyfine göre düzenle/değiştir. Bu dördüncü seçenek aslında doğadaki dengesizliğe vurulan en büyük darbedir çünkü hiçbir hayvan/bitki kendi keyfi için doğayı hançerlemez. İhtiyacını giderir, yaşar, çoğalır ve ölür. İnsanlar ihtiyaçlarının çok üstünde varlık sahibi olsalar da daha fazlasını isteyecekleri için durulmaz bir yıkım çabasının içindedirler. Bu noktadan bakınca aklın gelişimi evrimin intiharı olarak görülebilir. Peki neden evrim bu tür bir kendi-yıkıma (self-destruction) yönelsin? Belki de bu da aynı dengesizliğin bir parçasıdır. Savaşlar için nasıl ki en büyük neden kaynakların adilce paylaşılamamasıdır, aklın gelişmesinin nedeni de insan soyunun durdurulamaz gelişimine bir nokta koymaktır. Ancak bu şekilde, yani kendimizi –en azından bir kısmımızı- yok ederek yola devam edebiliriz mesajı çıkıyor evrimin aklı bize vermesinden.

Olumsuz ve arzu edilmeyen bir sonuca vardım, hiç de tasarlamamışken. Hayatı anlamak için evrimi anlamak şart çünkü az önce yazdığım gibi evrim ve bilinç aynı şeyler. Bir yoldaki araçların hızlarının trafiğin yoğunluğu tarafından belirlenmesini düşünün. Trafik yoğunsa araçlar hızlı gidemezler, trafik yoğun değilse araçlar istedikleri hızlarda ilerleyebilirler. Ama aynı zamanda trafiğin yoğunluğunu kendisini oluşturan araçların hızları belirler. Yani trafik araçsız olmaz. Bu durumda bir kısır döngü vardır tek tek her bir aracın hızıyla, trafiğin ortalama hızı arasında. İşte bilinç de böyle bir şeydir. Hegelci bir idealizme kaçıp evrensel “Geist”den bahsetmiyorum burada. Benim sözünü ettiğim şey tamamen materyalist dünyaya ait, tertemiz ve bizden bir kavram. Hayatın her aşamasında rahatlıkla gözlemlenebilecek bir döngü bu. Trafik örneğine dönersek bilinç dediğimiz şey trafiğin kendisidir. Trafik araçlar için farkındalık yaratır. Araçlar trafiğin hızına adapte olmaktan başka bir şey yapamazlar. Ne hızlı gidebilirler ne de yavaş. Araçların her birinin bu adapte olması, başka bir yola sapması ya da durup trafik dışı kalması da evrim sürecinin işliyor olmasıdır.   

Bu noktadan bakınca evrim, eğitim hayatının her yılında defalarca öğretilmesi gereken bir yaşam dersidir. Evrimi sadece biyolojiyle, canlıların değişimiyle sınırlamamak gerekir. Bir havaalanı da evrimleşir, bir kahve fincanı da. Kurallar hayatın hemen her noktasında benzer keskin virajlarla işler. Bu yüzden öğrencilerin evrimi sadece öğrenmeleri değil aynı zamanda içselleştirmeleri gerekir. Tuhaftır, bu günlerde evrim yine masaya yatırılıyor eğitimciler tarafından. Yok kanun değilmiş, yok kurammış, yok yaratıcılık kuramı okullarda öğretilmeliymiş, yok insanın atası maymun değilmiş. Okuduğunu anlamayan ya da hiç okumayan bir neslin karın gurultuları bunlar. Dünya çapındaki bilim insanları evrime “geçici” bir kuram gözüyle bakmaz –Bilim insanı için bütün kuramlar/kanunlar değişebilir. Öteki türlü bilim yapılmaz zaten.-. Einstein’ın görecelilik kuramı ne kadar işe yarıyorsa Darwin’in evrim kuramı da o derece işe yarıyordur. Bilimsel kuramlar tabii ki işe yararlılıklarıyla ölçülmezler ama en azından bu, kuramın uzun erimde doğrulanması için bir ölçüdür. Bugün evrimin geldiği nokta, mikrobiyolojiden zoolojiye kadar bilimin pek çok alanını izah edebilecek yetkinliktedir.

Daha kapsayıcı bir kuram geliştirilip, canlıların çeşitliliği ve gelişimi açıklanana kadar evrim elimizdeki en iyi açıklamadır. Yaratıcılık bir bilimsel kuram değildir. Bir kısım bilim-düşmanlarının yere  göğe sığdıramadığı postmodern Popper’ın kıstaslarına göre bile bilimsel değildir çünkü Tanrı’nın varlığı / yaratmışlığı yanlışlanamaz. Popper evrimi de aynı kategoriye koymak istemiştir ama modern biyologlar evrimin yanlışlanabileceğini evrim kuramının da evrim geçirdiğini göstererek kanıtlamışlardır. Yaratıcılık kuramı asla evrime alternatif olarak okutulmamalıdır çünkü bilimsel olanla bilimsel olmayanı karşılaştırmaya kalkarsak işin için çıkamayız.

Saat yine 8 oldu. Daha yazacaktım ama burada durmalıyım. Geri kalmışlık sorununa da değinemedim bugün. Artık bir sonraki yazıya, kem küm etmeden başlar, o maddelerde biraz ilerlerim.

29 Ağustos 2012

Türkiye'den Mektuplar 10


Pazar akşamı erkenden yattım ama uykuya dalmam vakit aldı. Bir yandan geçen haftadan kalan inatçı öksürük, bir yandan ertesi sabahın yeni okulumda ilk günün olması, yatakta Mevlevi dervişi gibi kendi eksenim etrafımda döndüm durdum. Neyse ki ara ara uyudum da sabaha dinç olarak uyanabildim. Yeni işe ilk gününde uykulu gözlerle gitmek pek de hoş olmazdı herhalde. Saat 6’da koşu saatim çaldı. Kalktım, salona geçtim. Kahve yaptım kendime. Kahvaltıyı okulda yapacağımızı söylemişlerdi ama saat 9 çok geç bir vakit benim için. Ufak tefek atıştırdım kahvenin yanında. Biraz televizyon izledikten sonra –Gazeteler okunuyor her sabah. Sıra “Star” gazetesine geldiğinde sunucu arkadaş bir haberin başlığında kullanılan “departman” kelimesini eleştirdi. Niye İngilizce kelime kullanmışlarmış? Türkçesi yok muymuş?   Ben de güldüm tabii kıs kıs! Be adam, adı “Star” olan bir gazeteden Türkçe diline saygı beklemek zaten abesle iştigal değil midir? Bir süre daha oyalanıp hazırlanmaya başladım. -

 J’nin bir gün önceden ütülemiş olduğu gömleği ve pantolonu giyerken içimde çocuksu bir kıpırtı hissettim. 18 Haziran’dan beri resmi bir işim yoktu ve bu sabah yaklaşık 70 gün aradan sonra tekrar “işe yarayan” ve hatta “ihtiyaç duyulan” bir insan olacaktım. “The Bicycle”daki Minh’in dediği gibi “People need to be needed”. İnsan çürüyor hiçbir işe yaramamaktan. Hoş, ben boş durmadım. 20,000 kelimenin üzerinde yazdım, ev kiraladım, eve eşya aldım, ıvır zıvır bir yığın işi hallettim, ehliyet aldım, biraz gezdim… Ama tüm bu yapılanların topluma somut anlamda bir etkisi yok. Yazmak belki dumanı çok sonradan tüten bir ateşe benzetilebilir ama benim bu aralar yazdıklarımdan o da beklenmez. Sırf kendimi tatmin etmek ve yazma alışkanlığımdan uzak kalmamak için yazıyorum. Dolayısıyla gömleği üzerime geçirince öpücükle prense dönüşen kurbağa gibi sevindim bir anda. “Lan” dedim kendi kendime, “Bak yine hoca oldun!”  Kravatı da takınca tam ayar oldum, aynadaki görüntüm 1000 kat büyüdü bir anda. “Tamam” dedim, “demek eksik olan buymuş. İnsana değer kazandıran şey insanlara değer katan görevidir.”  

Merdivenleri ağır ağır indim, sokağa çıktım. Sabah tipik bir Ağustos sabahı ama ben tipik bir Ali değilim. Taktım koşu kulaklığımı kulaklarıma, açtım Wagner’i, başladım çıkmaya günlerdir her çıkışımda daha da uzadığını düşündüğüm yokuşu. Paspas –Bizim apartmanın önünde yatarak nöbet tutan köpek. Bazen binaya giriyor, 2. ya da 3. katın kapısının önünde uzanıyor. Sürekli yattığı için ona “Paspas” adını verdim. – selamladı beni kuyruğunu sallayarak. Şaşırmıştı haklı olarak, daha önce takmazdı beni hiç. Gördü tabii kravatı, gömleği; hemen yılışacak. Komşunun beyaz kedisi –Kar- şöyle bir süzdü beni baştan aşağıya, gözlerine inanamamıştı belli. “Günlerdir en höşül kıyafetlerle sokağa çıkan bu serseri beyaz yakalı bir memur muymuş?” diye soruyordu belki de içinden.

Onları geçtim, çöp konteynırının etrafındaki pislik yığını hiç bozmadı moralimi. İki adım önüme düşen ve yarılıp bana içini gösteren incir bile şaşırtmadı. Bu bir işaret dedim kendi kendime. İçi hayat dolu bir bozluktan geçiyorum. Ağır ağır çıktım yokuşu, sonra da okula doğru inişe geçtim. Kıl bir durum bu aslında! Yani okulla neredeyse aynı yükseklikteyiz ama arada yol olabilecek arazi M..... denilen bir siteye satılmış. Sitenin içinden geçmek yasak olduğu için etrafından dolanmak gerekiyor. Ben bu civara ev tutmaya ilk geldiğimde sormuştum kiraları bu M...... denilen yerde. Telefondaki kadın ekmeğin fiyatını söyler gibi iğrenç bir doğallıkla “dört biiin” demişti. Buna rağmen canım sıkılmadı. Evin kapısından okulun kapısına tam olarak 21 dakikada -kronometreyle ölçüyorum ileride yapacağım istatiksel çalışmalar için- vardım. Biraz terledim ama değdi. Yokuş çıkıp inme olmasa büyük bir olasılıkla hem terlemez hem de mesafeyi 10-15 dakikada kat ederdim.

Okulda akşama kadar olanlar bir önceki işimde yaşadığım ilk günden farksızdı. Tek farkı kahvaltılı olmasıydı. Oryantasyon programı her zaman olduğu gibi sıkıcı ve uzundu. Bunun önüne geçmek ve oryantasyonu zevkli hale getirmek sanırım mümkün değil çünkü oryantasyon programları içerikten yoksun hale getirilmiş biçemi işe yeni başlayanlara anlatma çabasından ibarettir. Araba sürmeyi bir kere bile şoför koltuğuna oturmadan öğrenmek gibi bir şey. İnsan yeni bir okula başladığı zaman öğrenmesi gereken şeyler sanırım şunlardan ibarettir:

1.  Önemli odalar: Müdürün odası, bölüm odası, fotokopi odası, yemekhane ve kafeterya, tuvaletler, okulun girişleri ve çıkışları vb…

2. Okulun tarihi ve öğretmen/öğrenci profili: Kimlere öğretmenlik yapacağımız önemli tabii.

3.   Beklentiler/Kurallar: Okul bir öğretmenden ne bekliyor ve bu beklentileri karşılamak için uyulması gereken kurallar nelerdir. Giriş ve çıkış saatleri, özel durumlarda izin alma prosedürü. 

      Bunların dışında söylenilecek şeyler zaten akılda kalmayacaktır. Bir de yabancı öğretmenler için yeterli malzeme hazırlanmamış olması ilginçti. Okulda 3-4 yıl İngilizce eğitim veriliyor ama ne web sayfasında ne de okul içindeki kitapçıklarda yeteri kadar İngilizce bilgilendirme var. Ben Türkçe bilmeyen bir öğretmen olsam fıttırırdım herhalde. Hoş, hemen herkes -özellikle o gün işe başlayan çevirmen arkadaş- yabancı arkadaşlara yardımcı olmak için seferber oldu ama yine de bu çok daha profesyonel bir şekilde, çok daha az enerji ve zaman harcayarak halledilebilirdi.

     Velhasıl-ı kelam, okulun ilk günü güzeldi.  Korktuğumdan daha az sorun yaşadım. Hatta kişisel olarak hiç sorun yaşamadım. Öyle geldi geçti işte. Şimdi kaldığım yerden “Geri Kalmışlık İşaretleri”ne devam edebilirim. 
                    
      9.  Etnik ya da Dini Gerekçelerle Çatışmaların Olması: 

İnsanlar arası çatışmaların hemen hepsinin, kaynakları ele geçirme sevdasıyla yapıldığına inananlardanım. Geniş ve sulak bir arazi düşünün. Bu arazide yaşayan üç aile varsa, kaynaklar bol olduğu için kolay kolay kavga dövüş çıkmaz. Bir de aynı araziye üç yüz aile yerleştirin. Ondan sonra izleyin hiç bitmeyen keşmekeşi. Dünyamızda kaynaklar sınırlı –yetersiz demiyorum-, insanların istekleri ise sahip olduğumuz sistemin paradigması tarafından sınırsızlaştırılmıştır –oysa insanların kendileri için sınırlı, toplum için sınırsız arzuya sahip olmaları mümkündür-.  Durum böyle olunca kaynakları ele geçirmek ve bu yolla huzura kavuşmak insanların en büyük idealleri oluyor. ABD’nin kuduz köpek gibi yeraltı kaynakları bol olan ülkelere saldırması ve o ülkelerde dev projeleri kendi  firmalarına peşkeş çekmesi bundandır. Kaynakların akılcı yöntemlerle kullanılıp, insanların topluca yaşayabilmesine imkân sağlamasına ekonomi deniyor. Bu yöntemleri belirleyenlere de siyasetçi.

Tarih boyunca yaşanmış savaşların pek çoğunda dini ya da etnik motif bulunabilir. Bu, savaşların nedeni etnik ya da dini anlamına gelmez. Zaten temelde dinin de çıkış noktası politik bir güç olma çabasıdır. Meclis binalarıyla/saraylarla camilerin/kiliselerin/tapınakların boy/cüsse yarışına girmeleri de bundandır. İnsanı kontrol etmek, onu arz-talep dengesini aşırı derecede bozmadan idare etmek, yoksulu teskin edip zengini memnun etmek, toplumda çıkacak herhangi bir sosyal patlamanın önüne geçmek vb görevler din ve siyaset görevlileri tarafından birlikte yürütülürler. Dolayısıyla adına cihat denilen dinsel motifli savaşın temelinde de aslında ekonomik nedenler vardır. Bakınız Osmanlı’ya. Cihatlar bitince ülke çökmüştür. Çünkü ekonominin temelinde cihatlardan elde edilen ganimetler, vergiye bağlanan yeni “Osmanlı vatandaşları”, ölen askerlerin karılarından ve çocuklarından oluşan köleler vardır. Bunlar ortadan kalkınca ekonomik bozulma toplumsal bozulmayı, toplumsal bozulma da siyasi erkteki çatlakları getirmiştir.

İnsanların şu anda içinde bulunduğumuz sistem içerisinde huzur içinde yaşamaları için tek şart üretimi durdurmalarıdır. Bunu da ancak emekli olduktan sonra köylerine giden yaşlılarda görürüz. Adamlar unu elemişler, eleği asmışlar. Hepsi aylık maaşlarını sağlama almışlar. Kimsenin rahatını bozup “patates ekeyim de baharda pazara götürür satarız” dediği yok. Yani köyde tarlalar bol ve boş. İnekler otluyorlar üzerinde, şehirlerden gelen torunlar piknik yapıyorlar. Bu kadar bol kaynak olunca ve talep de olmayınca huzur kendiliğinden geliyor tabii köye. 30-40 yıl önce tarladaki bir ayak sınır ihlali için birbirini boğazlayan köylüler, nirvanaya ermiş Buda gibi sakin ve huzurlular şimdi. Neden? Çünkü üretim yok, çünkü kaynaklar kaynak olma özelliğini yitirmiş, çünkü üzerine kavga edecek bir şey yok.

İşin ekonomik yanı böyle özetlenebilir. Etnik yanı biraz daha karışık ama çözümsüz değil. Ülkenin adından başlamalıyız bence. Neden biz ülkemize “Türkiye” diyoruz. “Türk” kelimesi Çince kökenli, bir rivayete göre “güçlü, kuvvetli” anlamına geliyor, bir başka rivayete göre de “demirci ustalarının taktığı metal kask” anlamına. Ülkeyi “Türki” diye çağırmak, yani “Türklerin yaşadığı yer” olarak adlandırmak Arapça/Latince kökenli. Sonrasında Fransızların ve diğer Avrupalı güçlerin aynı adı kullanmaları ve cumhuriyetin ilanıyla da bizim bu adı kanıksamamız işi sonlandırıyor. Ben bir ülkenin adının etnik bir temele dayandırılmasına karşıyım. Neden mesela ülkeye “Anadolu” demiyoruz? Anadolu bu toprağın adıdır. Türkçeleştirilmiş bir Yunanca kelime (Anatolia güneşin doğuşu anlamına gelir.).  Hadi birazımız Trakya’da kalıyor diyelim. O zaman “Anadolut” diyelim. Ya da “Tanadolu”. Saçma görünüyor olabilir ama “buzdolabı”na, “bilgisayar”a, “imeyil”e alışan bir halk buna da alışır. Hem Tanadolu Trakya'nın coğrafi olarak ülkedeki payını da yansıtıyor. T, Tanadolu'da bir harf, sekiz harften birisi. Yani %12.5i. Trakyalıların itiraz etme hakkı da ortadan kalkıyor böylece. Ben bu ad değişikliğinin büyük bir paradigma değişikliğine yol açabileceğini düşünüyorum. İnsanların kafasındaki “Bu ülke şu etnik kimliğe sahip olanlarındır, diğerleri ikincildir.” yanılgısını kıracaktır. Anayasa’da ülkenin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir ve bu değiştirilmez diye yazılmış olabilir. Anayasa’nın zırt pırt değiştirilmesine ben de karşıyım ama büyük bir yanlışı düzeltecek ve belki de gelecek nesilleri daha sağlam bir ulusalcı/halkçı/evrenselci çizgiye çekecekse neden olmasın?

Konu dağıldı! Sabah 6’da kalktım ki gece boyunca kafamda dönüp duran şeyleri soğutmadan yazayım. Sanırım motor fazla ısınmış, kapağı açınca birden fışkırdı. Derli toplu olamadı. Kısaca demek istediğim halkların kendilerini idare etme hakları verilmeli –Lenin daha 20. yüzyılın başında savunuyordu bunu.- ve bu idareler Tanadolu Cumhuriyeti tarafından güvence altına alınmalı. Tıpkı ABD’de olduğu gibi, farklı eyaletler kendi yasalarını koyabilmeli ve uygulayabilmeli. Bunun yanında hepsi Tanadolu vatandaşı olmanın ayrıcalığını yaşamalı. Yok bu ülke Türklerin, Türklerin kalacak diyorsanız, daha çok kan akacaktır. Tek dil, tek din diyorsanız barıştan, toplumsal uzlaşıdan bahsetmenin pek de bir anlamı yok.

Din sorununa da kısaca değineyim. Dinlerin doğası gereği politik olmaları su götürmez bir gerçek. Hele bir de din görevlisiyle siyasetçi el ele verirse halkın asıl çilesi o zaman başlar. Siyasetçi vergileri arttırdıkça camideki vaizin, kilisedeki papazın sesi daha gür çıkar “Sabredin, baldan ırmaklar, altından saraylar, mis kokulu huriler sizi bekliyor”. diye. Din aslında sınıfsız, sosyalist bir toplumu önerir kapitalizm altında inleyen halka. Sonuçta cennette mülkiyet yoktur. Yani öyle gayri-menkul zengini olamazsınız orada. Kaynaklar sonsuz olduğu için ekonomi kelimesinin bir anlamı yoktur. Peki kim yapar pis işleri cennette? Yani mesela kim temizler evleri, caddeleri? Tıkanan kanalizasyonu kim açar? Evler kirlenmez, kanalizasyon tıkanmaz –Cennette boşaltım var mı?- diyorsanız, amenna!  Hoş, o zaman bizlerin bağırsakları da olmamalı. Tüm bağırsaklarımız kör bağırsağa dönüşüyor!  “Yok, o işleri köleler yapacak” diyorsanız, geldik aynı yere. Demek ki cennette de sömürülen bir halk olacak. O yetmiş kat entari giyip yine de çıplak bedenleri görülen huriler, istemezlerse ilişkiye giremeyebilecekler mi cenneti hak etmiş 33 yaşındaki erkeklerle? Hurilerin hizmet talep eden bir erkeğe hayır deme hakkı yoksa –“başım ağrıyor” ifadesini bilmiyor olabilirler-, bunun sömürüden ne farkı var? Şu da söylenebilir, “Ama huriler bunun için yaratıldılar. Fıtratları gereği itiraz edemezler. Birer zevk makinesi onlar.” Bu durumda onların birer insan olmadıklarını, insan dışı bir varlık olduklarını iddia ediyoruz demektir. İyi ama böyle makineler günümüzde de yapılıyor. Ben, yalnız ve müzmin bekarlar –bir de eşlerinden tatmin olamayan evliler- dışında bu makinelere rağbet edenler olduğunu sanmıyorum. Japonlar istedikleri kadar gerçeğine yakın robot sevişgenler (profesyonel fahişe ya da jigoloya verdiğim ortak isim) üretsinler, insanlar yine de kendi türlerini tercih edecektir. Çünkü doğal olan budur ve cinsel dürtü çoğalma arzusunun bir katalizörüdür. Cennette çoğalamayacağımıza göre sevişmenin de -özellikle katolikler çok karşı çıkacaktır bu işe- bir zevk oluşturmayacağını söyleyebiliriz. 

Yine saptık konudan! Bu cennet düşüncesi böyle bir şey işte,  adamın aklını başından alıyor. Din konusunda birbirleriyle barışık topluluklara kavuşmak istiyorsak bunun tek yolu devletin tam anlamıyla laik olmasıdır. Herhangi bir dinden yana kararlar vermemesi, kimseyi kayırmamasıdır. Bu gerçekleşmediği sürece insanların şikayetleri sürecektir. Bana kalırsa din hizmeti özelleştirilmeli ve devletin elinden tamamen çıkmalıdır. Nasıl ki telefon hizmetini istersek alıyoruz, istersek almıyoruz ve aldığımız hizmet karşılığında belli bir ücret ödüyoruz, din hizmeti için de insanlar alacakları hizmet karşılığında ödeme yapmalıdırlar. İmamların, rahiplerin, hahamların ücretleri devlet tarafından değil de hizmeti alan insanlar tarafından ödenmelidir. Bu konuda biraz da matrak olan öykümü aşağıdaki ağbağından okuyabilirsiniz.


Saat 8’e geliyor. Hazırlanıp okula gitmem gerek. Devam edeceğim günce soslu denemelere…

26 Ağustos 2012

Türkiye'den Mektuplar 9


Geçen hafta köydeydim. Bu yaz İstanbul’a tıkılıp kaldım, yeni bir kente yerleşme ve yeni bir işe başlama meşgaleleri yüzünden. Dedim, bir köye gideyim, temiz hava alayım. Fena da olmadı! Konacık’ın rakımı 1200 metre civarında. Dolayısıyla nereye gidersen git rüzgârı eksik olmuyor. Bir de ben tepelere çıkıp etrafa bakma meraklısı olduğum için bol bol yedim o rüzgârdan. Sonuç, önce boğaz ağrısı ve burun akıntısı, ardından da baş ağrısı ve halsizlik. İki gece terledim köyde ama fayda etmedi.  İstanbul’a döndük ama henüz geçmedi burnumun akıntısı ve öksürük. Yarın da okul başlayacak. Burnumu ikide bir silmekten yara ettim. Evden dışarı çıkmıyorum ki hem çabucak iyileşeyim hem de hastalığı etrafa yaymayayım. Dakika 1, gol 1 diye buna diyorlar sanırım. Sen misin hiç alışık olmadığın halde eksik kıyafetlerle rüzgârı bağrına çeken? 12 yıl boyunca 20 derecenin altına girmemiş bu beden, köyde bir hafta boyunca iki kalın yorganın altında uyumak zorunda kaldı. Buna rağmen hasta da oldu. Tabii, alıştık kısa kollu bir t-gömlekle ve kısa pantolonla sokağa çıkmaya. 12 yıl boyunca sokağa çıkarken “dışarıda hava nasıl?” diye sormadık hiç. Nihayetinde hava “default” olarak sıcaktır oralarda. Yağmur yağıyorsa bir şemsiye ya da yağmurluk alırsın ama yine üzerine fazladan bir giyecek almana gerek kalmaz çünkü hava soğumaz. Beden soğuğu unutuyor, sıcakta mayışıyor. Yumuşamışız sıcak diyarlarda, öyle rüzgâra, soğuğa gelemiyoruz. Bakalım bu kış nasıl geçecek! Kar, dolu, tipi, insanın kemiğine işleyen soğuk… Kelimeler bile korkutuyor beni.

 Neyse, geldik işte! Bir ülkenin geri kalmışlığının işaretlerini yazmaya devam edeyim. Evden de çıkamıyorum. Oysa ne güzel İlyas Salman’ın Berlin Film Festivali’nden ödülle dönen “Lal Gecesi” filmine gidecektim bu hafta sonu. Bir de F. U. İle görüşecektik. Ona kitabımı verecektim, yıllar önce Cağaloğlu yokuşunda bir kitapçıdan aldığım “HURUFİLİK” kitabını imzalatacaktım. Artık haftaya kaldı bu plânlar. Kaldığım yerden devam edeyim.

    5.    Hiçbir işin tamamıyla ve zamanında yapılmaması. Eğer zamanında yapıldıysa eksik olması, eğer tamamı bitmişse gecikmiş olması. Bazen hem eksik hem geç olması.

Mesudiye’den otobüse bindik. Koltuğa oturur oturmaz muavin geldi ve nerede ineceğimizi sordu. Ben de 4. Levent yakınlarında inebileceğimizi söyledim. Elindeki listeye yazdı ve gitti. Bu durumda benim düşünmem gereken nedir? Otobüs beni 4. Levent’e bırakacağı, değil mi? Yok ama, ben fazlasıyla mükemmeliyetçi birisi olduğum için hatalıyım. Meğer, otobüs İstanbul’a girdiğinde Kartal’a varmadan bir yerde durmuştu. O sırada muavin bağırmış “karşıya gidecek yolcular servise binsinler” diye. Ben duymadım! Duymam mı gerekiyordu? Adam dışarıda bağırıyor. Hem ben nerede ineceğimi söylemişim ve muavin de elindeki kağıda not almıştı, hangi koltuk numarasının nerede ineceğini. Gelip bana söyleyebilir. Ama bunu yapmak yerine dışarıda anons ediyor. Sonuçta 14 saatlik bir yolculuktan bahsediyoruz. Yolcu uyuyor olabilir, müzik dinliyor olabilir, dalgın olabilir. Velhasıl-ı kelam, yolcuya baştan söylenmemişse nasıl davranacağı, her türlü şeyle meşgul olabilir. Böyleyken böyle, biz kaldık Anadolu yakasında. Kavacık’ta indik, 4. Levent’de inme hayalleri kurarken. Gece saat 00:30. Ortalıkta taksi yoktu ama otobüs durağında bekleyenler vardı.  Dedim herhalde otobüsler çalışıyor. 10 dakika kadar bekledikten sonra efsanevi 500T göründü ufukta. Bindik gittik.

Bu deneyim bana iki şey öğretti. Kendine sağlama almazsan hizmet sektörü seni ve sorunlarını iplemez. Bu toplumda kendi başınasın. Başının çaresine bakmazsan, servis sağlayıcılar suçu sana atar –neden duymadınız benim bağırmalarımı, o kadar söyledim karşıya geçecekler minibüse binsin diye- ve kabak gibi kalırsın ortada. Başlıkta da dediğim gibi, onlardan beklemeyeceksin servisin kusursuz olmasını. Çeke çeke, söke söke alacaksın. Öğrendiğim ikinci şey ise saat sabah 1’den sonra bile Beşiktaş-Sarıyer minibüslerinin çalıştığı. Birden minibüslere karşı tavrım değişti. Metro 12’de kapanıyor ama minibüsler seyrek de olsa çalışmaya devam ediyorlar. Helal olsun valla!

Şimdi geri dönelim başlığa: Hiçbir işin tamamıyla ve zamanında yapılmaması. Eğer zamanında yapıldıysa eksik olması, eğer tamamı bitmişse gecikmiş olması. Bazen hem eksik hem geç olması. Türkiye’ye geldiğimden beri yalnızca bir defa işimi zamanında ve bütün olarak halledebildim. O da yakınlarda bir dükkândan sehpa ve masa aldım. Adam bu akşam getiririm dedi ve saat 7 olmadan masam ve sehpalarım eve geldi. Bunun dışındaki her türlü hizmet talebim başlığa yazdığım tümceleri doğrular mahiyette gelişti. İşte de örnekler:

a.       İnternet bağlantısı 6 saat içinde açılır dedi eve gelen teknisyen, internetin açılması neredeyse 48 saat aldı.
b.      Suyu, elektriği, doğalgazı açtırmam bir haftadan uzun sürdü. Ya sistem bahane ediliyor ya da ellerinde olmayan yoğunluk.
c.       Camına ertesi gün teslim yazan mobilyacıdan mobilya aldım, 1 hafta sonrasına tarih verdiler.
d.      Yurt dışından getirdiğim telefonu açtırmak için vergi dairesine para yatırdım ama sonradan öğrendim ki eşim yabancı olduğu ve geçici ikametgâh belgesi olmadığı için –TÖMER’de öğrenci olmak yeterli değil yani- telefonunu kullanamazmış. Bunu neden baştan söylemediklerini anlamış değilim.
e.      Perdeci Ş perdeleri hem geç hem de yanlış getirdi. Ardından bana, ona ödediğimin bir kısmını geri vereceğini söyledi. Bunun üzerinden neredeyse 1 ay geçti. Arıyorum, yakında vereceğim diyor. Sonra bir daha arayana kadar ses soluk çıkmıyor adamdan.
f.         Ehliyet için başvuruyorum. Memur diyor ki “Hastaneden aldığınız heyet raporu olmaz. Aile hekiminden alacaksınız.” Aile hekimine gidiyorum. Hekim hanım diyor ki “Öyle şey mi olur? Ben seni nasıl muayene edeyim hem gözünden hem aklından. O polis yasayı bilmiyor.” En sonunda aile hekiminden “Ekteki rapora binaen …“ diye başlayan, imzalı bir rapor alıyorum. Memur ekteki raporu koparıp bana veriyor, eksiz halde hiçbir hükmü olmayan aile hekiminin raporunu kabul ediyor.
g.       Yine ehliyet almak için internetten randevu almak gerekiyor. Zor bela randevuyu alıyorum ama trafik tescil kurumundaki sıra numaralarının hiçbirisi çalışmıyor. Dolayısıyla bulduğunuz bir yere oturuyorsunuz. Görevli memur kaş-göz işaretiyle sizi çağırıyor müsait olduğunda. Bu arada randevu almış olmanın hiçbir hükmü yok.
Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bunlar sadece benim başıma gelenler. Kim bilir başkalarının başlarına ne trajik, ne “insanı hayattan bir anda soğutan cinsten” şeyler geliyordur. Haberlere ya da ekşisözlük’e şöyle bir bakmak aslında yeter de artar. Yeni açılan Kartal-Kadıköy metrosunun metobüs bağlantısında 20 dakika yürümek gerekiyormuş metrodan metrobüse geçmek için. Ben 20 dakika yürürüm, sorun değil ama hızlı ulaşım beklentisi içine giren halk 20 dakika yürür mü? Hem bunun yağmuru, karı var! Yaşlılar var, çocuklu aileler var! Bu mu yani belediyenin entegre ulaşımdan anladığı? Hem sonra yürüyen merdivenler sık sık bozuluyormuş. Yerin bilmem kaç metre altına metro yapmak işi tamamlamış olmak değildir. O merdivenleri çıkabilen zaten çıkar ama ya çıkamayanlar?
  
     6.      Sporun ve Sanatın Elit Kesimin Elindeki Etkinlikler Olarak Algılanmaları:

İşin sanat yönü sanırım kuşku götürmez bir gerçek. İnsanların çoğu için sanat gereksiz bir ayrıntıdır hayat için. Sinema deyince akıllarına Cüneyt Arkın, müzik deyince İbrahim Tatlıses ya da adlarını bilmediğim popçulardan biri, resim deyince de ortaokuldaki resim öğretmenleri gelir. Bunun dışında sanat yoktur veya onların radarına girmez. Eğer, işten güçten, kahvehanedeki oyundan, televizyondaki saçma sapan programlardan, kaldırımlardaki hiç bitmeyen dedikodulardan vakit kalırsa ilgi duyabilirler sanata, güzele ve doğruya. Bunun dışında hayat iş-ev-kıraathane-ev-iş-halı saha maçı-ev-sokak muhabbeti-ev gibi döngülerde devam eder.  Bunun ekonomik koşullarla da ilgisi var tabii ki ama yine de fakir olmak doğrudan cahil olmayı gerektirmez. İnsan bir şekilde boş vakitlerini değerlendirebilir. Bunun için gerekli yönlendirmeler okullarda erken yaşlarda yapılsa belki bizim içimizden de Picassolar, Mozartlar, Daliler çıkacak.

Spor ise gördüğüm kadarıyla futbolun tekelinde. Hemen herkes futbolla ilgileniyor. İnsanlar birbirlerini bıçaklıyorlar futbol için. Öyle ki halkın üzerine laf ettirmediği üç tabudan birisi haline gelmiş tuttukları takımlar –diğer ikisi din ve milliyetçilik-. Sanırım süperlig dedikleri, 8-9 ay süren şampiyonluk maratonunun maçlarının yayın haklarını tek bir kanal almış. Dolayısıyla diğer kanallar maç sırasında hiçbir şey göstermiyorlar. Yalnız, dün maç sırasında –ne maçı olduğunu anımsamıyorum- bir başka kanalda analizler yapılıyordu. Yani maçı ekrandaki yorumcular izliyorlar ama seyirciye göstermiyorlar. İzledikçe de yorum yapıyorlar, seyirciye bilgi veriyorlar. Parası olmayan taraftar sanırım kahveye gidip izliyordur maçı. Kim bu devirde televizyonun karşısında oturur ki üç futbol uzmanının muhabbetlerini dinlemek için?

Öyle ya da böyle, ülkedeki futbol fanatizmi diğer sporlara gölge düşürecek derecede vahim. Olimpiyatlar sırasında herkes neden bu kadar başarısız olduğumuzu soruyordu. Oysa olimpiyatlarda başarısız olmak spordan uzun süre mahrum kalmış olmanın bir getirisi. Ben İstanbul’a geldiğimde ilk yaptığım şeylerden birisi koşacak yol aramak olmuştu. Hem Anadolu yakasındaki evin yakınında hem de yeni taşındığım evin yakınında koşmak için yerler buldum. Yokuşa ve toprağa rağmen haftada 2-3 kere koşmaya çalışıyorum –dizim elverdiği sürece- . Beni asıl üzen şey böylesine güzel koşu yollarının olduğu İstanbul’da çok az kişinin koşmaya –ya da herhangi başka bir spora- ilgi göstermesi. Hatta pek çok insan sporu “boşuna yorulmak” olarak algılıyor. Bu yönde yazı yazan, kitap yayınlamış, belli bir okur kitlesine sahip olmuş yazarlar bile var. Bunlardan bir örneğini aşağıdaki ağbağından okuyabilirsiniz. Bazıları ironi yapmış diyor olsa da bana hiç de sarkastik bir yazı gibi gelmedi bu deneme. Ya yazar dediği gibi düşünüyor ya da sarkastik yazmayı beceremiyor.


Oysa sporun insanın hayatına ve toplumun genel düzenine katkısı çoktur. Spor; azmi, sıkı çalışmayı, disiplini, kendini aşmayı öğretir insana. Bireyler en iyi sporla öğrenirler kendi bedenlerine ve zihinlerine meydan okumayı. Ben her koşuda zamanımı ölçerim, eğer uzun zaman ara vermediysem, bir önceki hızımdan biraz daha hızlı koşmayı amaçlarım. Bir hedef koyarım kendime ve koşarım o hedefi tamamlayana kadar. Sporda asıl rakip her zaman için sporcunun kendisidir. Bu ilkeyle ilerlemeye çalışır spor yapan kişi. Asıl olan zihni terbiye etmek ve bu şekilde bedenin sınırlarını zorlamaktır. Yurt dışındayken ne zaman birkaç yabancı arkadaşla tenis maçı izlesem şu lafı duyardım: “This is a very mental game” (Bu, ziyadesiyle zihne dayalı bir oyun).  Konsantrasyon gerektirir her spor, beynin diğer fakültelerine kilit vurup tek bir şeye odaklanmanı bekler. Bunu yapan oyuncu zaten disiplinli çalışmak zorunda hisseder kendini. Sabahın köründe uyanıp, antrenman yapar, kendisini hedefe kilitler. Yapamayan ise yolda kalır, hiçbir zaman zafer kazanamaz.  
     
      7. İnsanların Çoğunun Hayattaki İdealleri “Oku - SSK’lı İş Bul – Evlen – Çocuk Yetiştir – Emekli Ol – Torun Sev – Öl” Çizgisinden İbaret Olması

Bu böyle lineer bir yoldur. Denenmiştir, başarılı olduğu garantilidir. Bu güvenceden dolayı da toplumun %99’u bu yolu takip eder. Risk almak istemez, fazlasını yapmaktan ölesiye çekinir, Amerika’yı gereksiz yere keşfetmekten korkar. Risk almayan insan başarılı olamaz çünkü zaten risk almadan başarılan işler başkaları tarafından yapılıyordur. Toplum –özellikle büyüklerimiz- bizlere daha önce denenmiş ve başarılı olunmuş yolları gösterir takip etmemiz için. Bireyin birey olabilmesi için yapması gereken ise bu tavsiyelere uymayıp, kendi yolunu çizme adına adımlar atmasıdır. Aksi takdirde ne bilim gelişir bir toplumda ne de sanat.

Aslına bakılırsa böyle bir alışkanlığın sorun olarak algılanması taraftarı değildim ama köye gidip gelince fikrim biraz değişti. Köydeki yaşlıları görünce, insanların “yolumu bulayım da gerisi önemli değil” tavırlarına şahit olunca anladım ne büyük bir kısır döngünün içinde olduğumuzu. Köydeki yaşlıların -55 yaş ve üstü- hepsi emekli, hepsi toruna tosuna karışmış. Köyde oturuyorlar, hiçbir şey yapmıyorlar. Oysa pek çoğunun enerjisi yerinde, isterlerse belki bir 20 yıl daha çalışabilirler. Hadi çalışmasınlar, gençlere yol açsınlar. Birinin eline bir kitap alıp okuduğunu göremezsiniz. Hemen tüm vakitleri köy derneği adı verilmiş kahvehanede çay içip oyun oynamak. Sorsan şu hayatta ne başardın, söyleyecek bir şeyleri olmaz. Olmalı mı? Değil tabii ki! İnsan biyolojik bir canlıdır ve tıpkı diğer canlılar gibi dünyadaki varlık amacı genlerinin devamını sağlayacak çocukları yapmaktır. Yalnız bu minimumdur. İster istemez, bir şekilde olandır. Çoluğa çocuğa karışmak için çok çalışmak ya da alın teri dökmek gerekmez. Hadi diyelim çocuk doğduğunda ilk birkaç yıl ciddi fedakârlıklar yapmak şarttır. Peki ya sonra? Çocuklar büyüdükten sonra?    Biyolojik öz-gerçekleşmeden sonra bir de varoluşsal bir öz-gerçekleşme olmamalı mı? İnsan aklıyla, karakteriyle, çalışmasıyla geriye bir şeyler bırakmalı değil midir? Bunun için çabalaması ve bir yere varamasa bile sırf uğraşması ile kendini var etmesi doğru olmaz mı? Varoluşçuların deyimiyle insan kendisini var eden bir varlıktır, varoluşu özünden önce gelir. Ancak kendisini var edebildiği zaman hayatı anlam kazanır. Maalesef bizde bu kendini var etme ifadesi çoluğa çocuğa karışmak ve kendine benzeyen çocuklar doğurmakla eşdeğer tutuluyor.

      8.  Kadınların İstihdamda Erkeklere Kıyasla Çok Az Yer Edinmeleri:

Belki de göz alışkanlığı, bilemiyorum. Tayland’da ve Vietnam’da inşaatlarda çalışan kadın sayısı azımsanmayacak kadar çoktu. Yol çalışmalarında, kaldırım temizliklerinde, çöp kamyonlarında…  Bir lokantaya girerseniz garsonların çoğu genç kadındır. Berberlerde kadınlar çalışır, saç keserler, saç yıkarlar. Türkiye’ye bakınca durumun çok farklı olduğunu görüyorum. Bir lokantaya girersiniz. Bir tane bile kadın garson yoktur. Ayakkabı mağazalarında, alışveriş merkezlerinde, yemek yenilen ortamlarda çalışanların çoğu yine erkekler. “Kadınlar ağır işlerde çalışsın, yıpransınlar, ölsünler, bitsinler, eşitlik budur” gibi bir iddiada bulunmuyorum. Yalnızca kadınların da kendilerine fiziksel ya da zihinsel zarar vermeden yapabilecekleri pek çok işin erkekler tarafından işgal edilmiş durumda olduğunu söylemeye çalışıyorum.

Dolayısıyla pek çok kadın çalışmayıp evde oturuyor, kendilerine göre bir işi uzun zaman bulamayınca iş aramaktan vazgeçiyorlar ve işsizlik rakamları bu yüzden olması gerekenden çok düşük çıkıyor. Oysa ideal olan çalışmak isteyen için işin olmasıdır. Kadınların toplumun her kesiminde yer alması gerektiğini savunuyorsak onlara her türlü meslekte eşit haklar vermeliyiz. Fazlasıyla erkek güdümünde ilerleyen bir toplum olduğumuz için ve kadınları “doğurma makinaları” olarak gördüğümüz için böylesine köklü bir sorunun nasıl çözülebileceğini bilemiyorum. Her gün, artık sıradan bir haber haline gelen, aile içi şiddet ve cinayet haberleri aslında ekonomik özgürlüğünü kazanamamış kadının ve ekonomik özgürlüğünü kazanmış kadını hazmedemeyen erkeklerin göstergesidir.  Ayrıca kadın hakları konusunda sadece kadın yazarların mücadele etmesi de bunun başka bir işaretidir. Gelişmiş bir toplumda kadınlar ve erkekler arasında şeffaflık vardır. Şirketler, dil, din, ırk ve CİNSİYET ayrımı yapmaksızın alırlar çalıştıracakları işçileri.

 Devam Edecek.

Aşağıya kalan maddeleri liste halinde yazıyorum. İlk altı madde üzerinde uzun uzun yazabilirim ama kalanlar zaten yeteri kadar açık. Yarın okul başlayacağı için biraz daha kendi alanımla, yani eğitimle ilgili konulara eğilmek istiyorum. En yakın zamanda 9, 10, 11, 12, 13 ve 14. maddeleri yazacağım

 9.  Etnik ya da Dini Gerekçelerle Çatışmaların Olması:
   10.  Demokrasinin Seçimlerden İbaret Olarak Algılanması ve Başbakanın Her Fırsatta Basına Fırça Atması:
   11.  Bir Türlü Gerçek Anlamda Laik Olamaması ve Laikliğin Modern Yaşamın Bir Olmazsa Olmazı Olduğunu    Kavrayamaması:
   12.  Eğitim Sisteminin Şamar Oğlanına Dönmüş Olması ve Giderek Bilgi Toplumu İdealinden Uzaklaşması:  
   13.    İnternetin ve Basının Sansürlenmesi (Buna Porno Sansürü De Dahil):
   14.   Devletin Bilime Değil de Teknolojiye Yatırım Yapması
   15.   Dilin Hoyratça Kullanılması ve İnsanların Dillerini Bilmemesi
   16.  İnsanların Yazdıklarından Dolayı Değil de Yazmadıklarından Dolayı Eleştirilmesi
   17.    Halka Açık Sebillerde Duvara Zincirle Bağlanmış Alüminyum Bir Bardağın Olması
   18.   Lokantalarda İçinde Ürünlerin ve Fiyatların Eksiksiz Yazılı Olduğu Menülerin Olmaması
   19.   Hizmet Alımlarında Yetkili Kişinin Resmi Tutumdan Çabucak Uzaklaşıp Müşteriyle Ahbap Çavuş Olması ve Bunun Hizmetin Kalitesini Olumsuz Yönde Etkilemesi:
   20.   Aşırı Hassas Olması ve Dine/Siyasete/Geleneğe Azıcık Dokunan Mizahı Mahkemelerde Süründürmesi

24 Ağustos 2012

Türkiye'den Mektuplar 8

Hastanenin yakınındaki bir kafedeyim. Ehliyet için sağlık raporu almam gerekiyor. 1998’de aldığım ehliyet sertifikasıyla ehliyet alacağım. Sabah 8’de geldim buraya. İki dakikalık bir işlemden sonra, şimdi git saat 11’de muayeneye gel dediler. Eve gittim geldim, 3 saat boyunca hastanede boş boş durmamak için. Gelirken bilgisayarı da getirdim ki öğleden sonra bir yerlere oturur yazarım. Muayeneden sonra da şimdi git, saat 3’de raporu almaya gel dediler. Sürpriz değil bu kısmı, zaten raporların saat 3’den önce verilmeyeceği ve bu konuda ısrarcı olmanın bir faydasının olmadığı, heyet salonunun kapısında kocaman harflerle yazıyor.  İşte şimdi de dışarıdayım, açtım defterimi önüme, önümde İstinye körfezine demir atmış yatlar, yazıyorum.

Basit bir sağlık raporu alma işinin tüm günü yiyen bir meşgaleye dönüşecek olması rahatsız etmiyor beni. Rapora basit dememin nedeni raporun varlık nedenini küçümsemek değil, doktorların yüzümüze bile bakmadan “sağlam” yazıp, kağıda imza atmaları. KBBci doktor youtube’de video izliyordu ben içeri girdiğimde. Ne videoyu durdurdu ne de bana en ufak bir soru sordu. Kağıdı aldı, imza attı ve bana geri verdi. İç hastalıkları uzmanı bana sordu bir rahatsızlığım olup olmadığını. Ben de “Bildiğim kadarıyla yok.” dedim. Adam mantıklı olup da “Belki bilmediğin bir rahatsızlığın vardır” deyip muayene etmedi beni. Diğer üç doktor (Göz, Psikiyatri ve Ortopedi) gerekeni minimal derecede yaptılar diyebilirim. Hâl böyle olunca trafikte niye bu kadar çok kaza olduğunu, neden bu kadar çok insanı kazalara kurban verdiğimizi anlamak çok da zor olmuyor. Doktorun bu derece duyarsızca mühür bastığı bir belgeyi kullanarak alınan ehliyet doğal olarak caydırıcı olmayacaktır, kuralları çiğnemek isteyen şoför için.


Birkaç gündür uzun bir liste yapma uğraşısına daldım. Bir ülkenin geri kalmışlığına dair işaretler (alamet-i farikalar) topluyorum etrafımdan. Öyle makroekonomik rakamlara dayanarak, BM raporlarını altüst ederek ortaya bir şeyler çıkarmak değil amacım. Daha çok etrafımda gördüğüm; sokaklarda, resmi kurumlarda, lokantalarda, otobüs duraklarında şahit olduğum tuhaflıklardan yola çıkarak meydana getirdiğim bir liste bu. Maksat yıllarca yurt dışında yaşadıktan sonra ülkesine dönen bir Türkiyelinin gözüyle, belki pek çok insanın alışıp, görmezlikten geldiği konulardan söz etmek. Listenin başlangıcı var ama sonu yok.   Gidebildiği yere kadar gidecek ya da ben saat 3’e kadar –pil dayanırsa- yazacağım.

                 Bir Ülkenin Geri Kalmışlığının İşaretleri

1.       Çöp Kültürünün Olmaması:

Doğal süreçte tüketim hiçbir zaman yüzde yüz verimli olamaz. Mutlaka bir posa, mutlaka bir artık olacaktır. Bünyelerimiz doğanın ürettiklerini bütün olarak alır ve sonrasında da artanı dışarı atar. Buraya kadar her şey normal, sorun buradan sonra başlıyor. İnsanlar yediklerinin temizliğinden ve besin değerinin olup olmasından sorumlu oldukları kadar çöplerinden de sorumludurlar. Yani çöp bizim bir parçamız, sistemin bir olmazsa olmazıdır. Dolayısıyla insan çöpünden sorumludur ve çöpünü uygun kanallarla sağlıklı bir şekilde kendinden uzaklaştırmak toplumsal bir görevdir.

Oysa bakıyorum etrafımda gözlemlediğim insanlara. Komşularımız çöplerini dairelerinin önlerine akşamdan koyuyorlar ki sabah giderken alıp gitsinler ve çöp konteynırına atsınlar. “Gece boyunca bina kokuyor“ desem, “Eeee evim mi koksun?” diyecekler sanki başka bir alternatif –çöpü akşamdan atmak mesela- yokmuş gibi. Hadi bu neyse, hadi bu iş bina yönetimiyle konuşulup çözülebilecek bir şey. Peki ya o konteynırların kapaklarının sürekli açık olmasına ne demeli, peki ya insanların içtikleri suyun şişesini yere atmalarına ne demeli, peki ya çöplerini iki metre ilerideki kutuya atmak yerine apartman kapısının önüne koyanlara ne demeli… Çöpü üretmeyi biliyoruz ama tüketmeyi bilmiyoruz. Bunu çocuklarımıza öğretmediğimiz için çocuklar da aynı bizler gibi yetişiyorlar. Yedikleri elmanın koçanını otobüsün camından atan öğrenci gördüm ben. İçtiği suyun şişesini arabadan dışarıya fırlatan BMW sürücüleri de bu vatanın evladı… En çok sinir olduğum da parktaki banka oturup, saatlerce çekirdek çıtlatan ve yediği çekirdeğin kabuğunu ayağının dibine atan insanlar. İdrakım, muhayyilem, hafsalam almıyor bu insanların kendi çöpü üzerinde yükselen horoz misali, sorunsuz bir şekilde istediklerini yapmalarını.

2.       Altyapı Sorununu Çözmeden Yeni Sistemler Kurma Çabası:  

Bu biraz da siyasi bir iştahın sonucu sanırım. Yani boy gösterisinin, şov kültürünün bir getirisi. “Biz ulaşım sorununu çözmek için metrobüs yaptık.” demek için.  “İyi ama, zırt pırt bozuluyor bu menet. Buna güvenip de yola çıkan binlerce insan yollarda helak oluyorlar.”. Yanıt yok doğal olarak. Varsa da metrobüsü iktidardan halka verilen bir ulufe olarak gören siyasi liderler açısından bu özürden çok azara yakın bir ifade oluyor. Siz bu kadarına layıksınız türünden bir ifade. Hemen her gün bir kaza ya da araç arızası vukû buluyor metrobüs hattında. Ya bir araç metrobüs yoluna dalıyor, ya metrobüs bozulup yolu tıkıyor. İki metrobüsün çarpıştığını bile duydum. Ne anladım ben o zaman güvenli ve hızlı ulaşım hedefinden?

Ben geldiğimden beri “Şu an sistem arızalı, sonra gelin.” cümlesini o kadar çok duydum ki artık bir yerden hizmet talebinde bulunacağım zaman orada fazladan harcayacağım 2-3 saat için yanımda yapacak iş –yazma, ders çalışma, okuma falan- ayarlıyorum.  Aksi halde fıttırmamak elde değil. Tamam, birileri çalışıp güzel şeyler yapmak istiyorlar ama bunu yaparken üzerine inşa edecekleri altyapıyı kontrol etme ihtiyacı hissetmemeleri abesliğin zirvesi. Pazartesi günü Emniyet Müdürlüğüne ehliyet için başvurmak için gitmiştim. “Gerekli evrakları tamamlayın, internetten randevu alın, öyle gelin” dediler. Eyvallah dedim. Gerekli evrakları tamamladım, eve gidip e-randevu sisteminden randevu alayım dedim. Üç gün sonunda alabildim basit bir randevuyu. Ya sistem error veriyor, ya bilgisayar benim bilgileri kaybediyor, ya ekranda basmam gereken tuş görünmüyor, ya sistem kilitleniyor… Vatandaşa kolaylık olsun diye hazırlanan sistem kâbusa dönüşüyor. İster istemez bir Gogol öyküsünde, sürekli talepleri ertelenen müzmin devlet memuru gibi hissediyorsunuz.

3.       Ulaşım Sorununun Çözülmemiş Olması ve Ad Hoc Eklentilerle Bu İşi Çözmeye Çalışma Çabası:

Yıl 2012, İstanbul’da halâ kentin bütün önemli noktalarını birbirine bağlayan, kesintisiz biçimde çalışan bir metro ağı yok. Ne var? Metrobüs yalanı var. Ne var? Hafif metro var. Ne var? Trafik ışıklarında duran, arabalarla aynı yolu kullanan tramvay var. Gidelim, bakalım dünyanın İstanbul kadar –hatta İstanbul’un yarısı kadar- olan şehirlerine. Hepsinde, şehri bir örümcek ağı gibi yerin altından örmüş metro hatları vardır. Otobüsler yine çalışsın, vapurlar yine boğazda yolcu taşısın ama metro, yani trafiği tıkanmayan, geç kalmayan, ikide bir bozulmayan bir sistem hep olsun, insanlara güven versin. Maalesef! 12 yıl önce İstanbul’dan ayrılırken Levent-Taksim metrosu açılmıştı. O zamandan bu zamana yapılan tek şey Levent’ten Hacıosman’a kadar hattı uzatmak ve bir de Kartal-Kadıköy metrosunu inşa etmek. Levent metrosu bir de Kabataş’a ve Şişhane’ye bağlanıyorlar. Çok bir şey değil ama hiç yoktan iyidir diyebiliriz. Bunların yanında Marmaray projesi var ama ne zaman biteceği belli değil. Trafiğe büyük bir rahatlama getireceğini düşündüğüm bu projenin bu kadar gecikmiş olması –Manş tüneli ne zaman yapılmıştı? 40 yıl önce mi?- sadece düşündürücü değil, aynı zamanda küçük düşürücü bir durum. 


   Bu İETT'nin Metrobüs Reklamı - Halkla Alay Eder Gibi

Bir de nedense bizde hatlar dümdüz, ip gibi yapılıyorlar. Oysa yapılması gereken, “L” şeklinde, “S” şeklinde ve hatta “O ya da U” şeklinde hatlardır. Yolcu hatta girdiğinde çıkana kadar aktarmalar yapmalı ve ücreti sistemden çıkarken, gittiği mesafenin uzunluğuyla doğru orantılı olacak şekilde ödemelidir. Mesela Kartal-Kadıköy hattı yerine, Kartal – Ümraniye hattı olmalı, Kadıköy’e gidecekler Göztepe’de inip Üsküdar -  Ataşehir hattına geçebilmelidir. Sisteme bir girdikten sonra çıkana kadar kart tekrar kullanılmamalıdır. Ayrıca metro illa yerin altından gidecek diye bir kural yok. Etrafı çevrilerek güvenli hale getirilmiş raylı sistemler yerin üstüne de döşenebilir. Tabii bunun için şehrin içinden alan kırpmak gerekecektir. Bir de minibüslerin ve taksilerin neden İstanbulkart kabul etmediklerini anlamış değilim. Entegre bir sistemden bahsedeceksek tek bir giriş kartıyla İstanbullu olmak mümkün olmalı. Böyle olmayacaksa ne anlamı var karta şehrin adını vermenin?


Bu da Hayrettin adında matrak bir gencin yaptığı metrobüs tanıtımı. Gerçekten komik.

Bir ülkedeki insanların mutlulukları insanların verimlilikleriyle doğru orantılıdır. Yollarda kaybedilen saatleri insan sayısına çarptığımızda, ne kadar büyük bir insan gücünü çöpe attığımızı anlarız. Eğer hakikaten ileri uygarlıkların yanında yer almak ve kendimizi onlarla eş görmek istiyorsak, ne yapıp ne edip ulaşım sorununu çözmeliyiz. Hem öyle ekleme çıkarma metrobüs, treleybüs, minibüs gibi zırvalıklarla değil, bozulma ve yolcuyu yolda bırakma olasılığı çok az olan sistemlerle çözmeliyiz sorunu. Ben inanıyorum ki bir kentte işleyen bir ulaşım sistemi olursa, o kente hareket gelir, hareketin olduğu yere de bereket gelir –where is hareket there is bereket düsturunca-.  Metro duraklarına yeni dükkanlar açılır, ulaşımdan kazanılan zamandan çok daha güzel işler yapılır.

4.       İktidarın Sürekli Düzelen Ekonomiden Bahsedip Halkı Ezmeye Devam Etmesi:

Başımızdakiler sürekli düzelen ekonomiden, artan ihracat rakamlarından, azalan cari açıktan, Türkiye’nin dünya ekonomileri arasındaki sırasından bahsediyorlar. Neymiş efendim, dünyanın 17. büyük ekonomisiymişiz, neymiş efendim Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi bizdeymiş, neymiş efendim yeni duble yollar yapılıyormuş, enflasyon tek haneli rakama düşmüş –sepete inşaat demirini, matkabı, diş ipini koyarsan benim de enflasyonum düşer!-. Dünyanın 17. büyük ekonomisi olmanın bireyler bazında hiçbir anlamının olmadığını görmek çok zor olmasa gerek. Zaten öyle olsaydı Çin’in ve Hindistan’ın hallerinden memnun olmaları gerekirdi.  Nüfusumuz fazla, dolayısıyla Hollanda, Belçika, Slovenya gibi küçük ama refah seviyesinde bizden çok ötelere ulaşmış ülkelere fark atmamız normal.

Bu durumda bakılması gereken ekonominin büyüklüğü değil, kişi başına düşen ortalama (aritmetik ortalama) gelirdir. Hatta daha iyi bir tespit için aritmetik ortalamaya değil medyana –sıra ortasına- bakmak gerekir çünkü aritmetik ortalama aşırı yüksek değerlere karşı hassastır.  1000 tane işçinin yanına bir Sabancı eklerseniz, aritmetik ortalama bir işçinin gelirinin on katı çıkar. Doğal olarak da bu rakam örneklem içinde saydığınız 1001 kişinin gelir düzeyini yansıtmış olmaz. Oysa medyan sıraya dizilmiş rakamları tam ortadan ikiye ayırır, yüzde 50’lik kısmın nerede olduğunu gösterir. Mesela Türkiye’de kişi başına düşen gelir 12,000 doların üzerinde olmasına rağmen medyan gelir 5,000 dolar civarındadır. Bu da halkın yarısının yıllık kazancının 9,000 liradan (aylık 750 lira) az olduğunu gösterir. Halkının yarısının aylık geliri 750 lira ve daha az olan bir ülke zengin bir ülke midir?

Oysa bir ülkenin refah düzeyini ölçmek için elimizde daha iyi endeksler vardır. Bunlardan birisi de Birleşmiş Milletler Gelişim Programı (UNDP) 1980’lerde ortaya attığı İnsani Gelişmişlik Endeksi (Human Development Index, HDI). Bu endeks gelirden başka eğitimi ve sağlığı da hesaba katıyor. Bu üç etken (Ortalama gelir, ortalama ömür ve ortalama eğitim alım süresi) birbiriyle ilişkili (variables with interaction) değişkenler olduğu için HDI hesaplanmasında bu üç katsayı çarpılıp, çıkan sayısının küpkökü alınıyor. Mesela, diyelim A ülkesinin ortalama gelir katsayısı 0.90, ortalama ömür katsayısı 0.95 ve ortalama eğitim alım süresi 0.87. Bu durumda HDI = 0.9061. Her bir katsayıda o katsayının konusu olan en iyi ülkenin değeri 1 olarak alınıyor. Japonya ortalama ömürde şampiyonsa, çarpma işlemine dahil olan katsayısı 1 olacaktır. Dolayısıyla bir ülke her alanda birinciyse HDIsı 1 çıkacaktır. BM son yıllarda bu katsayı üzerinde revizyona gitti ve bir takım değişiklikler yaptı. Revizyona gerekçe olarak da HDI’nın yıllık gelirle olan korelasyonunun çok yüksek çıkması (r2 = 0.92). Bu şu demek oluyor, eğer paranız varsa bir şekilde sağlık sisteminiz ve eğitilmiş insan oranınız iyileşiyor. Bu durumda üç ayrı sayıya bakmanın pek bir anlamı yok, yıllık gelire bakalım yeter. Bu arada Türkiye HDI sıralamasında dünyada 79uncu. Başbakanımızın beğenmediği Avrupa ülkelerinin HDI rakamlarına  http://en.wikipedia.org/wiki/Human_development_index ağbağından ulaşabilirsiniz.

Benim bu konuda UNDP’ye bir tavsiyem olacak. Bütün bu makroekonomik / sosyoekonomik  hesapları bir yana bırakalım ve kendimize şu soruyu soralım: Bizi ne mutlu ediyor? Paranın insanı mutlu etmediğini söyleyerek banal bir romantizme kaçmayalım. Para insanı mutlu etmese bile parasızlık insanı mutsuz eder. Bu da şu demektir. İnsanı mutlu eden şey onurlu bir yaşam için gereksinimlerini (barınma, gıda, eğitim, sağlık, çocuklarının geleceği hakkında güvence, yılda en az bir kere yaşadığı yerden uzak bir tatil vb) karşılamaktır. Bunun dışındaki paranın mutluluk getirme olasılığı, bunun dışındaki parasızlığın mutsuzluk getirme olasılığından fazla değildir.  Bu durumda ortalama gelirin (ister aritmetik ortalama olsun ister medyan) çok bir şey ifade etmediği aşikârdır. Asıl bakılması gereken rakam ortalama gelirden çıkarılan ortalama giderdir. Çünkü insan temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra yaşamaya başlar. Hasta çocuğunu hastaneye götüremeyen bir babadan verimli bir hayat bekleyemezsiniz. Çocuklarının karnını doyuramayan bir annenin topluma faydalı olmak için sanatla, edebiyatla uğraşacağına kimse inanmaz.  Gelir eksi gider insanın hayat kalitesini belirleyen rakamdır.  Kalan parayla insan istediği kitabı alır, çocuğuna bayramda hediye alır, kafası bunaldığında uzun bir tatile çıkabilir, zevk için Portekizce öğrenebilir.

Buradan yola çıkarak ortalama vatandaşın hayat kalitesini medyan gelirden çıkarılan medyan giderle ölçebiliriz. Bundan daha iyisi gelirlerle giderleri her bir vatandaş için toplayıp, medyan “disposable income”a bakmak olacaktır. Bence Türkiye’de bu rakam eksi bile çıkabilir çünkü Türkiye gerçekten pahalı bir ülke ve şimdiye kadar tanıştığım pek çok insan borç içinde yüzüyor -ve bunu dert etmiyor-. Norveç’ten sonra en pahalı benzin bizde.  Dolayısıyla eğitimden sağlığa, gıdadan barınmaya her şey pahalı oluyor ülkede. Abuk subuk her konuda vergi var. Bir doğal afet oluyor. Yaraları sarmak için halkın temel ihtiyaçlarından birisine ek bir vergi konuyor. Yaralar sarılıyor, afetler unutuluyor ama o vergi hesaptan düşülmüyor. Bugün haberlerde vardı, ortalama bir evin 1999 depreminden beri deprem vergisi adı altında 4,000 TL ödediği. Bu parayı istediğin için, gönlünden koptuğu için vermiyorsun. Yaraları sarmak sorumluluğu olan devlet senden zorla alıyor. Türkiye’de bir ehliyet almak kurs da dahil 1000 TL’nin üzerinde bir fiyata patlıyor. Bu rakam Tayland’da 10 TL civarında. Hani bu kadar para alınıyor da bizim sürücülerimiz çok mu iyi? Kazaların sıklığına bakınca durumun hiç de öyle olmadığını anlamak zor olmuyor.   

Bir önceki yazımda Türkiye’nin Avrupa’ya en çok benzeyen yanının pahalılığı olduğunu söylemiştim. Evet, pahalılıkta yarışıyoruz Avrupa’yla. Bunun dışında her konuda geriyiz. Kirada oturan ve iki çocuğu olan bir aile düşünün. Bu ailenin giderleri rahatlıkla 2000 lirayı geçecektir.  Kira, elektrik, su, doğalgaz, internet, ulaşım, eğitim, sağlık… Eğer anne babanın işleri iyi değilse bu ailenin yaz ayları geldiğinde tatil yapmaları olanaklı mıdır? Peki yurt dışına gidip, ailecek farklı bir kültürü, farklı bir toplumu deneyimleyebilirler mi? Canları sıkıldığı zaman kentin dışına çıkıp, bir hafta sonunu gürültüden uzak bir dağ evinde geçirebilirler mi? Bir işe yarayacağından değil de sırf zevk için yabancı bir dil –örneğin İspanyolca ya da Farsça- veya yabancı bir kültüre ait bir dans/sanat öğrenebilirler mi? Yanıt halkın büyük bir çoğunluğu için bu saydığım etkinliklerin lüks olduğudur. Dolayısıyla büyük bir kesim ne tatile çıkabilir –yılda bir köye gitmek dışında- ne de sırf zevk için farklı bir sanat öğrenebilir. Bu olmadığı için de hayat bu insanlar için ev-iş ya da ev-okul arasında mekik dokumakla geçer. Kimi zaman araya duman altı olmak için gidilen kahvehaneler girer, kimi zaman nezih arkadaş ortamları, ama döngü kırılmaz. İnsanlar ellerindekilerle yetindikleri için bir süre sonra arzu etmeyi de unuturlar. Yoksulluk kader olur, kader içinden çıkılmaz bir girdap.

5. Hiçbir İşin Tek Seferde Tam Olarak ve Zamanında Yapılmaması:

Devam edecek...

Not: Bu yazıyı hastanenin yakınındaki kafede değil, bir hafta sonra, Ordu-Mesudiye-Konacık köyünde bitirdim. Araya bayramda anne babayı ziyaret, piknikler, keşkek günü gibi hayata dair tatlı ayrıntılar girdi. 

15 Ağustos 2012

Türkiye'den Mektuplar 7


İyi şeylerden bahsedeyim diyorum, hayatın tozpembe güzelliklerinden, İstanbul’un kadîm hüzünbazlığından, parklarda el ele gezen yeniyetme âşıklardan, etrafta cıvıl cıvıl oynayan çocuklardan ve onların şen şakrak çığlıklarından bahsedeyim ve böylece dert tasa yanımıza uğramasın diyorum; ama olmuyor, olmuyor, olmuyor! Öyle “Bütün dünya buna inansa / bir inansa / hayat bayram olsaaaaa / insanlar hep kardeş olsa / el ele tutuşsa / uzansak sonsuzaaaa” diyerek hayatı bayram yerine dönüştüremiyoruz maalesef. Kötü haberler, can sıkıcı görüntüler, insanı bir andan hayattan ve içindeki her şeyden soğutan olaylar bırakmıyor peşimizi. Oysa hafta sonu ne güzeldi, gittik Ağva’ya;  J, yengem, abim, iki bıcır bıcır yeğen, hep birlikte. Uzandım kumların üzerine, Ömer Hayyamvari bir kafayla dedim kendime: kum, deniz ve rüzgar / işte hayat bu yüzden var /  şarap, aşk, bilim ve kitap / gerisi hepten anlamsız, hepten tarumar.

 Zaten tatil bu demektir. Kısa süreliğine dünyadan elini eteğini çekme, kapıyı her zaman seni meşgul eden şeylerin üzerine kapatma, “tembelliğe” yelken açma.  Bir çeşit geçici sarhoşluktur tatile çıkmak. Tatile çıkamadığımız için içiyoruz şarabı da zaten, ertesi gün ya da bir sonraki gün işe gideceğimiz için, kısa yoldan kafamızı tatile çıkarıyoruz, bedenimiz aynı kentin aynı sokaklarında sürüklenirken.  Ama bitiyor işte, tatiller de sarhoşluklar da. Sonra bir şok yaşıyorsun, geri dönüşün şoku, hayata kaldığın yerden devam etme zorunluluğunun şoku, sen ortalıkta yokken dünyanın dönmeye devam ettiğini, ölümlerin ve acıların tatile çıkmamış olduğunu fark ediyorsun. İşte bu koyuyor.

Bu sabah gördüm videoyu. İzmir’de sıradan bir trafik kavgası ölümle bitiyor. Bir önceki yazımda, celalli olduğumuzu, ufak bir özürle, basit bir hoşgörüyle kapanacak pek çok konuyu, kanlı kavgalara dönüştürdüğümüzü yazmıştım. Severken de döverken de ayarını tutturamıyoruz. Nedir derdimiz, bir anlayabilsem? Bu derece şiddet eğilimi nereden geliyor? Olaya bakıyorum, sıradan bir araba çiziği, kavgaya bakıyorum, sanki biri birisinin hanesine tecavüz edip, hane sakinlerini esir almış. İki kardeş araba kullanırken bir polis arabasına çarpıyor. Öyle kafa kafaya bir çarpışma falan değil, belki tamponda bir çizik, ufak bir ezilme. Sonrasında polis ceza yazmak istiyor haklı olarak. Gençlerden birisi buna engel olmak istiyor, kardeşim yakında askere gidecek bahanesiyle. Polis de bunun ya da kardeşinin kafasına telsizle vuruyor –haksız olarak-. Ardından kavga çıkıyor. Bundan sonrası videoda izlenebilir. Kavga sırasında abi eline bir sandalye almış, birilerinin üzerine yürüyor. Etraf polis kaynıyor. İsteseler rahatlıkla bu genci etkisiz hale getirebilirler. Ama gencin üzerine atlayıp, kavgayı sonlandırmak yerine, gerilerden gelen bir polis silahını çekip yakın mesafeden gencin üzerine dört mermi sıkıyor. İki kurşun bacağına, bir kurşun da karnına geliyor. Tabii, ondan sonrası bağrışma, didişme falan. Cankurtaran geliyor ama maalesef genç hastanede ölüyor. İki kişi de seken kurşunlardan dolayı yaralı.

Bütün bir resme baktığımız zaman Türkiye’de hayatın ne kadar ucuz olduğunu, aslında sırf yaşadığımız için şanslı sayılabileceğimizi düşünebiliriz. Eve her geldiğimizde “Bugün de ölmedim bir serseri çakısıyla ya da bir polis mermisiyle, çok şükür.” Demeliyiz belki de. Polis böylesi bir olay karşısında ne yapacağını bilmiyor ya da bildiği halde kolayına geldiği için silahını kullanmayı tercih ediyor. İşin tuhaf yanlarından birisi de olaydan sonra mahallenin gencine kurşun yağdıran polisin yolun köşesinde hiçbir şey olmamış gibi cep telefonunda görüşme yapıyor olması.  Belki üslerini arıyor olayı kendi lehine çekebilmek için, belki tüm olayın videoya kaydedildiğinden haberi olmadığından dolayı çok farklı bir şekilde rapor ediyor durumu amirine. Sanki az önce bir insanın ölümüne neden olmuş polis kendisi değilmiş, manavdan karpuz siparişi verir gibi duruyor orada, mahallelinin şaşkın, tırsmış ve kesinlikle kin dolu bakışlarına aldırmaksızın. İşte video burada. Genç bir insanın –ne kadar kusurlu olursa olsun ölümü hak etmeyen bir insanın- yasal kurşunlarla öldürülüşünü görmeye dayanamayacaksanız izlememenizi salık veriyorum. Bir de arzu ederseniz olaydan sonra bir başka emniyet müdürünün bir sosyal paylaşım sitesinde yazdığı mesajı buradan okuyabilirsiniz:

http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1344932601&year=2012&month=08&day=14



Bir de bu var, aynı günlerde yaşanan: http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1344933503&year=2012&month=08&day=14

Şimdi buradan yola çıkarak Paracelsus’un bir lafını hatırlatacağım. “Kötülük ayartılmış iyiliktir.” demiş Alman (İsviçreli) düşünür. Öyle bizim kötü diye tanımladığımız insanlar kötülük yapıyorum diye işlemezler cürümlerini. Öncelikle kendilerini doğru olanı yaptıklarına inandırırlar. Ardından da kendileri için bu doğru olan eylemi türlü kılıflara sokup, türlü bahaneler eşliğinde yürürlüğe koyarlar.  Bunlar kimlerdir. Torpille iş bulanlar, bir bildiklerini araya sokup uzaklara çıkan tayinlerini iptal ettirenler, yukarıdan birilerini ayarlayıp hapisten adam çıkartanlar, rüşvetle iş halledenler, tanıdıklarına kolaylık sağlayanlar, aile ve akrabalarına her türlü muameleyi yapanlar… Liste uzayıp gider ve bu uzayıp giden listeye dahil olan o kadar çok insan vardır ki toplumumuzda, bir türlü akıl sır erdiremeyiz neden eli yüzü düzgün bir toplum olamadığımıza! Neden bir Almanya gibi çalışkan, neden bir Japonya kadar temiz, neden bir Fransa kadar üretken, neden bir Singapur kadar rahat değiliz? Çünkü hemen hepimiz ayartılmış iyiliklere bulanmış durumdayız. Öyle ki bu durumları normal karşılıyoruz, “olmazsa olmaz” olarak algılıyoruz. Herkes yolunu bulma, bir an önce en kısa yolda köşeyi dönme derdinde. Makyavelci bir bakış açısıyla “hedefe ulaştıran her araç mubahtır.” Bununla da kalmayıp, hedefe ulaştıracak tüm araçları –doğru ya da yanlış fark etmez- seferber etmeyenleri ahmaklıkla, yol iz bilmemezlikle suçluyoruz.  Ancak aptallar bilemez köşeyi nasıl döneceklerini. Ancak ahmaklar uzun sıralarda beklerler, tayinlerine ne çıkarsa giderler, sahte raporlar düzenleyip çalışmadan aylık almanın yolunu yordamını bilemezler. Ve ahmak olmayanlar içimizde yaşayan, saygınlık kazanmış kişiler olurlar. Bir şekilde yollarını buldukları için de etraflarına toplayacakları, hayatta edindikleri düsturları aktaracakları yeni yetme gençler mutlaka olacaktır. Onlara abi, dayı, bey, efendi, hacı diyen, kısa sürede aynı yolun yolcusu olacak henüz ayartılmamış iyi insanlar…

Kötülüğün ayartılmış iyilik olması aslında ilk düşününce insanı sarsan bir hava yaratır. Mesela, televizyondaki banka reklamlarına bakalım. İş Bankası “Geleneksel bayram kredisi” diye bir şeyden bahsediyor reklamda. Bir şey gelenekselse uzun süredir insanlar tarafından kullanılıyor ve takdir görüyor demektir. Ben ne küçüklüğümde, ne gençliğimde ne de yetişkin yaşımda “geleneksel bayram kredisi” diye bir şey duydum. Öyle bir şeyin var olduğunu bile düşünmüyorum. Ama iş reklama, toplumun değer verdiği şeyleri kullanarak yeni kârlar yaratmaya gelince reklamcılık sınır tanımaz. Bu konuda yalan ahlâksızlık olmaz çünkü zaten reklam yapanlar ekran altlarında ufacık yazılarla kanunları, aslında kimlerin bu reklamda anlatılanların içine dahil olamayacağını “açık ve seçik” olarak yazarlar. Sonuç olarak o ufacık yazıları okumayan bizler suçlu oluruz kanun önünde. Önemli olan para kazanmaksa kapitalizm kutsal falan tanımaz; kullanır, eskitir ve atar. İleride “Geleneksel Kadir Gecesi” kredisi, “Geleneksel Sevgililer Günü” kredisi adları altında geleneğin adını kullanarak daha neler üretirler. 

Maksat zaten borca batmış insanları daha bir borca sokmak. Peki borca batan insan neyi yapamaz. Mutlu olur, harcamaya devam eder, arkadaşlıklarını sürdürür, kredi kartlarının verdiği limitler içinde yemeye ve eğlenmeye devam eder. Yapamayacağı şey isyandır. Kendisine yapılan haksızlığa ses çıkaramaz borca batan insan, patron hakkını yediğinde yutkunmaktan başka bir şey gelmez elinden. Çünkü ödenecek faturalar vardır, bekleyen borçlular vardır, eşyaların taksitleri, evin kredisi, çocuğun okulunun masrafları vardır. Borçlu insan başı dik yürüyemez, beli bükü yürür. Sistem de bindirdikçe bindirir bu bükük belin üzerine, yeter ki doğrultmasın belini, yeter ki göremesin önünü.  Televizyona bakıyorum, en çok reklamı çıkan ürünler: banka kredileri. Neden? Harcayın ki unutun, harcayın ki biz para kazanalım. Boşuna değil tabii son birkaç yıldır Türkiye’de en çok kâr yapan kurumların bankalar oluşu.

Bakın bu Ramazanda en ilgincime giden reklamlardan birisi cocacola reklamları. Yok efendim iftar sofralarının vazgeçilmez lezzetiymiş, yok dedemiz cocacola olmayan sofraya oturmazmış, yok gökten yağmur gibi cocacola yağıyormuş. Ya bunlar halkı aptal yerine koymaya bayılıyorlar ya da gerçekten aptalız biz. Biz ne zaman bu kadar colakolik olduk?  Cocacola’nın içinde alkol olduğu konusu daha geçen yıl Avrupa’nın gündemine oturmuş, bazı ülkeler alkol satışı izni olmayan dükkânlarda cocacola satışlarını yasaklamıştı. Hem sonra cocacola kadar kapitalizme simge olabilecek başka bir marka var mı? Aynı kapitalizmin bir diğer simgesi de silah satışları ve savaşlardır. Afganistan’da, Irak’ta ABD’nin yaptığı bunca zulme ve neden olduğu bunca acıya Türk-Müslüman toplumu kola içerek mi ortak oluyor? Bu mudur yani Türkiye halkının bilinçli Müslümanlığı?

Malum, modern olamadan post-modern olduğumuz için geleneğe karşı bir zayıflığımız var. Avrupa modernizmi yaşadıktan, onun yanıt veremediği bazı sorunları deneyimledikten sonra postmoderne kaydı ama bu kayışın temelinde ciddi bir modern altyapı vardı. O altyapı halen var ve her şeye rağmen yıkılmıyorlar. Bizde ne var: cılkı çıkarılmış bir postmodernizm furyası. Yok evlerimizi feng şui tarzında döşeyelim, yok çakralarımız mahrum kalmasın pozitif enerjiden, yok roman içine roman sokup en sonunda hepsinin aslında okuyucunun rüyasında rüya gören yazarın intiharı olduğunu ima edelim, hep birlikte Murakami okuyup, Osmanlı desenli minderler üzerinde yoga yapalım… Artık midem bulanmaya başladı bu klişe postmodern zırvalıklar görünce. Boş kardeşim boş, bu işler boş. Hepsi çöp, çöpten bile değersiz…

Ama bizde postmodernizm, İslam’ın ve Osmanlı geleneğinin dirilişi olarak algılandığı için muhafazakar kesimin çok ama çooook  hoşuna gidiyor. Hal böyle olunca tabii, “modernizm tu kaka, Avrupa batıyor, biz daha iyiyiz” laflarıyla büyüyor bir nesil. Şunu söyleyeyim Avrupa’yla denk olduğumuz tek konu pahalılığımız. Kalan hemen her konuda geriyiz, sürünüyoruz, rezil haldeyiz. Eğitim, sağlık, ulaşım, teknoloji, bilim… Neresinden tutarsanız tutun, geriyiz.  Postmodernism sadece sıvadı çirkinliklerin üzerini, kapattı temiz bir cilayla. “Ama biz Müslümanız, biz farklıyız, Avrupa bizi böyle kabul etmeli” bahaneleriyle tıkadı tüm modernleşme gayretlerini. Oysa altta değişen bir şey yok. Toplum halâ cahil, halâ eğitimsiz, halâ bilime ve bilgiye karşı duyarsız. Herkesin elinde, parmaklarının ucunda çevirdikleri cep telefonları olmasına rağmen bilgiye karşı sırtımızı dönmüş konumdayız.

 Unutmamak gerekir ki teknoloji denenmiş ve kanıtlanmış bilimin ürünüdür. Oysa bilim denenmemiş ve henüz kanıtlanmamışın peşinde koşar. Maalesef bu tanıma uygun bilim yapan bir Müslüman ülke dünya üzerinde yoktur ve uzun süre daha var olacağa benzemiyor.  Bu postmodern bela öyle başımızı sardı ki artık bilime de kafa tutar olduk –bilimi bilsek de yapsak neyse, cahil cesaretiyle saldırıyoruz-. Yok bilim her şeyi açıklayamazmış, yok metafizik* bilimin konusu dışındaymış, yok bilim insanı mutlu edemezmiş. Peki  ne eder?  Yanıtı biliyoruz zaten! Tekrara gerek yok.

Bir de işin şu yönü var: AKP’nin son on yılda getirdiği gazla kurumsallaştı modern toplumlarda “pre-modern” 
olarak görülen pek çok şey. Her yeni yapılan inşaata bir kemer eklenmeye başladılar mimarlar. Oysa düşünseler azıcık, o kemerlerin Osmanlı’dan önce Romalılar tarafından gelenek haline getirildiklerini, vaz geçecekler belki de sağa sola kemer inşa etmekten. Sağda solda görüyorum, kahve + fal = 10 TL diye. Şaka gibi ama gerçek! Millet fal baktırmak için para veriyor, sosyete bu konuda yarışıyor, televizyonda astroloji programları yapılıyor. Dedim ya, pre-modernden post-moderne atladık. Modern, aklın üstünlüğünü kabul eden, bilimsel bilgiyi her şeyin önüne koyan toplumdu. Post-modern ise modern toplumda yaşayanların mutlu olamadıklarına kanaât getirip geleneğe yönelme eğilimi getirdi. Böyle olunca; bir zamanların hipileri Hindistan’a gidip uzun sakallı bir deri bir kemik kalmış guruların dizlerinin dibinde, Kant’tan, Hume’dan, Rousseou’dan öğrenemediklerini öğrendiler –güya!-, mistik olan, sırf batıcı otoriter aklı reddettiği için el üstünde tutulur oldu, toplumumuz henüz akla değer veren bir toplum olamamışken bir anda akıldışının büyüsüne kapıldı, akıntıda savrulmaya başladı, aklın duvarlarına kafa tutar oldu.

Bilime yatırım yapmak yerine teknolojiye yatırım yapıyor oluşumuz bundandır. Batıyla aramızdaki farkı olduğundan az göstermektir amacımız. Mesele robot yapmak, telefon üretmek, televizyon satmak değildir. Mesele, bilime inanan, bilgi edinmeye sevdalanmış,  yaşamı bir öğrenme süreci olarak gören bir nesil yetiştirebilmektir. Bakın üniversitelerimize. İlk beş yüze her yıl ya bir ya iki üniversite giriyor çünkü bir üniversitenin değeri istihdam yaratarak yükseltilmez, bilgi üreterek, üretilen bilgileri mevcut olanla harmanlayarak, yeni yayınlar yaparak yükseltilir.

Geri kalmışlığımızın, daha da geri kalacağımızın işaretlerini sıralamak, bu konuda yazmak uzun ve çetrefilli bir iş ama yapılamayacak bir iş değil. Neden bu kadar geriyiz sorusunun yanıtı aslında geride, yani geçmişte saklı. Bizi biz yapan değerleri, dini, geleneği, dili, tarihi ele almadan geri kalmışlığımızı tartışamayız. O da ileriki yazılara kalsın.


* Türkçe’de “metafizik” kadar yanlış anlaşılan bir sözcük yoktur herhalde. Dindar insanlar metafizik deyince “Tanrı, melek, şeytan, ruh” falan anlıyorlar. Yok kardeşim, yok! Metafizik sözcüğünün bilimsel olmayan kavramlarla hiç mi hiçbir ilişkisi yok. Metafizik, fizik biliminin teknik olarak elinin uzanamadığı kavramları tartışır. Mesela, “nedensellik” nedir, “madde” nedir, “uzam” nedir, “zaman” nedir?. Teknik olarak dedim çünkü metafiziğin ilgi alanına giren pek çok soru fizik biliminin gelişmesi ve yeni bulgular sayesinde açıklık kazanmış ya da kısmen yeni sorulara yol açmıştır. Daha geniş bilgi ve bu derin yanlış anlamanın kaynağı için kelimenin etimolojisini aşağıya ekliyorum. Kaynak: http://en.wikipedia.org/wiki/Metaphysics

The word "metaphysics" derives from the Greek words μετά (metá) ("beyond", "upon" or "after") and φυσικά (physiká) ("physics").[7] It was first used as the title for several of Aristotle's works, because they were usually anthologized after the works on physics in complete editions. The prefix meta- ("beyond") indicates that these works come "after" the chapters on physics. However, Aristotle himself did not call the subject of these books "Metaphysics": he referred to it as "first philosophy." The editor of Aristotle's works,Andronicus of Rhodes, is thought to have placed the books on first philosophy right after another work, Physics, and called them τὰ μετὰ τὰ φυσικὰ βιβλία (ta meta ta physika biblia) or "the books that come after the [books on] physics". This was misread by Latinscholiasts, who thought it meant "the science of what is beyond the physical."
However, once the name was given, the commentators sought to find intrinsic reasons for its appropriateness. For instance, it was understood to mean "the science of the world beyond nature (phusis in Greek)," that is, the science of the immaterial. Again, it was understood to refer to the chronological or pedagogical order among our philosophical studies, so that the "metaphysical sciences would mean, those that we study after having mastered the sciences that deal with the physical world" (St. Thomas Aquinas, "In Lib, Boeth. de Trin.", V, 1).
There is a widespread use of the term in current popular literature, which replicates this error, i.e. that metaphysical means spiritual non-physical: thus, "metaphysical healing" means healing by means of remedies that are not physical.[8]