Bu Blogda Ara

21 Eylül 2012

Türkiye'den Mektuplar 14


Günlük yokuş kotamın sonuncusunu da tırmanmış, “imamın bakkalı” adını verdiğim dükkânın yanına yaklaşmıştım ki Y Bey elinde ufak bir soda şişesiyle kapıdan dışarı çıktı. Beni görünce gülümsedi, ben de “Merhaba Y Bey” diyerek karşılık verdim. İmam olsa da insanlara mesleklerinden dolayı verilen lakaplarla hitap etmeyi sevmem. Resmiyet en zahmetsiz olanı insan ilişkilerinde, öyle sizli bizli konuşmak, beni değil de muallak bir bizi temsil ediyormuş gibi burnu havada laflar etmek... Her zaman için kaçılacak bir tarafı oluyor resmi muhabbetlerin. Seviyorum o yüzden.

-Bu yoldan mı dönüyorsunuz, Ali hocam? Yukarıdaki caminin oradan gelseniz daha kısa olmaz mı?

(Ben ona kendisi imam olduğu halde “hocam” demiyorum ama o bana öğretmen olduğum için “hocam diyor. Kaderin cilvesi işte.)

-Yok, Y Bey. Ölçtüm ben. O yol daha uzun. En kısası bu yol. Bir aydır en az beş farklı yol denedim. En kısa olanın bu olduğuna karar verdim.

-Yok, Ali hocam, ben 30 yıldır burada yaşıyorum. Hatta 30 yıldan da fazla, doğma büyüme bu mahalleliyim ben. Ben bilmeyeceğim de kim bilecek!

-Tamam Y bey, anlıyorum sizin buraların emektar muhkimi (nereden de çıktı bu kelime ağzımdan) olduğunuzu ama ben yolları kronometreyle ölçtüm. Yukarıdan giden yol en az 22 dakika sürüyor, bu yol yavaş yürüsem bile 19 dakikada beni bölümün kapısına ulaştırıyor.

(O arada eklemek isterdim “İnsan otobüs şoförünü izleyerek şoför olamaz.” diye. Bu mahallede 30 yıl yaşarsın ama benim gidip geldiğim yolu bir kere başından sonuna kadar kat etmezsin. Dolayısıyla da bir yerde yaşıyor olmak o yerin her yolunu biliyor olma sanrısını yaratır. Oysa yönlendirilip terbiye edilmemiş deneyim öğretici olmaz. Tıpkı yanında eğitmeni olmadan 30 yıl boyunca kemanla oynayan bir insanın asla keman virtüözü olamayacağı gibi.)

- Nereden gidiyorsunuz böyle? Aşağılardan mı dolanıyorsunuz?

- Evet, dolanarak gidiyorum. Böylece buradan yukarıdaki camiye kadar olan yokuşu çıkmamış oluyorum. Bir de o yokuşun inişinden zaman tasarruf etmiş oluyorum. Caminin etrafında dolanmak da ayrı bir vakit alıyor.

-Anladım. Bence yine de yukarıdaki yol daha kısadır. Siz dolanarak uzatıyorsunuz yolu.

(Ne diyeyim ben şimdi Y Bey’e? Ölçtüm diyorum, kronometre diyorum, bilimsel yöntem diyorum… Yok, bu sonuncusunu demedim. Demem mi gerekiyor? Hem ne önemi var. Böyle gereksiz laflamaları hiç sevmem. Geçen manavda vardı böyle bir muhabbet. Üç adam meyve alacak. Hepsi sanki daha önceden anlaşmış gibi “sıranın önemli olmadığını, herkesin eninde sonunda meyvesini alıp evine gideceğini” söylüyor. Bir defa söylersin anlarım, iki defa söylersin anlarım ama beş dakika boyunca aynı sınırlı kelimeler etrafında aynı muhabbeti yapmanın anlamı ne? Sırf onları haksız çıkarmak için sıradan çıkıp, meyve almadan eve gitmek istedim valla! Neyse, Konu kapansa da şimdi evime gitsem bari.)

-Değil, değil. Ben ölçtüm ve en kısa yolu buldum. Hem de en az yorucu olanı. Toplamda daha az yokuş çıkıp, daha az yoruluyorum.

-Neyse, siz bilirsiniz. Bu arada öğlen eşimiz geldi. Bir şeyler istedi. Nereliydi o?

-Taylandlı.

-Taylandlı mı? Ne güzel, maşallah, maşallah!

-Hmmm

-Eşiniz değil mi?

-Evet. (Ağız mı yokluyor?)

-Mısır unu istemişti. Kalmamış, yarın gelecek dedim. İnşallah anlamıştır.

-“Yarın gelecek” ifadesini anlamıştır. Mısır Unu’nu da iyi anlamışsınız. Sağolun.

(İstemsiz bir taktik uygulaması bu. Durduk yere teşekkür et çünkü teşekkür etmek genelde konuşmaları sonlandırmada etkilidirler.)

- İyi, iyi, güzel konuşuyor. Ne yapıyor burada o?

- Türkçe öğreniyor. Biraz dili öğrensin, iş bakmaya başlar.

- Maşallah, Müslüman oldu değil mi? Tabii sizden görmüştür, olmuştur.

(Hayda, direk damardan girdi adam! Hiç öyle aradan dolanayım, alıştırarak sorayım falan yok! Biz bile eşitlik, adalet kelimelerini ağzımıza almadan kırk takla atıyoruz.)

- Ehm, hımm, oldu gibi. Yani oldu ama takip etmiyor.

-İyi iyi, Müslüman yani. Müslüman adı var mı?

-Yok. Ana-babasının verdiği adı kullanıyor. Böylesi daha iyi. Malum, ana-baba kutsaldır. Onları kırmak doğru olmaz.

(Kutsal kelimesini kullandığım iyi oldu. İmamı kendi silahıyla vurdum.)

-Siz Müslümansınız değil mi?

(Artık frenlemek imkansız. Yokuş aşağı, dört teker ve iki dingil üzeri gidiyoruz. Çarparak dursak bile mutlaka bir şeyleri devireceğiz.)

- Ben de çok dinle ilişkili değilim. Yani bilgim var ama hayatıma uygulamıyorum.

-Müslümansınız ama değil mi?

-Yani, evet de denilebilir hayır da denilebilir.

-Ama Müslümansınız sonuçta?

-Dedim ya işte, bir şeyler var… 

-Müslümansınız işte, elhamdülillah.

-He he, hımmm…

(Yurt dışındayken ne güzeldi. Kimse sormazdı böyle soruları. İnsanların çekinceleri vardı. Dinin insanın özel hayatı olması en azından kabul görmüş bir normdu. İlla soracaksa da cümleye bir özürle başlanırdı. Baktın karşındaki yanıt vermek istemiyor, talep ikinci bir özürle sonlandırılırdı.)

-Aman hocam. Ne diyor Kur’an, Allah nazarında tek din İslam’dır.

(Madem patladı frenler, madem çarpmaktan kurtuluş yok. Ben de dalayım artık bodoslama. Pişmanlık artık garanti, en azından düdüğüm ötsün yeteri kadar.)

- Nazarında demiyor, katında diyor. Pardon, gerçi siz daha iyi bilirsiniz ama! İnneddine indallahül İslam, yani Allah katında yegâne din İslamdır diyor.  

(Kaşınan benim, bu apaçık ortada. Ya da o kabuk bağlamış yarayı kaşıdı, hemen fışkırdı kan. Gerçi çok bilinen bir ayettir bu. Cuma hutbelerinde okunur. Hem Arapça hem de Türkçe olarak.)

*** Sonradan ekleme:  Avrupa Birliği reformları doğrultusunda Türkçesi hutbeden çıkartılmış. Traji-komik geldiği için buraya ekleme ihtiyacı hissettim. Eğer başka dinden insanların üzüleceğinden endişe ediyorsan Arapçasını da okuma. Yok doğru olduğuna inanıyorsan bırak Müslümanlar okunan metnin Türkçesini bilsin. ***   

-Evet hocam, aynen dediğiniz gibi. Geçen gün yutupta bir video izledim. Musevi bir adam, anlatıyor. Musevilik bitmiş diyor, Hristiyanlık bitmiş diyor. Bir tek İslam var diyor. Adam tüm kutsal kitapları okumuş, en sonunda Kur’an’da karar kılmış ve Müslüman olmuş.

(Ben de diyorum, Musevi bir adamı neden izlemiş durup dururken. Adam eskiden Musevi imiş, şimdi Müslüman olmuş. Demek istediğim şey, Musevilik bitmiş diyen adam Musevi değil.)

-Anladım

 (Yavaş yavaş adım atıyorum dükkânın önünden uzaklaşmak için)

-İşte hocam, Kur’an’ın başında diyor zaten. Bu kitap müttakiler için rehberdir diyor.

-Öyle demiyor. Tam olarak, zalikel kitabu la raybe fihi hüden lil müttakiğn diyor. Yani, bu bir kitaptır ki içinde kuşku yoktur ve bu kitap müttakiler için yol göstericidir. Birinci kısım da önemli.

(Benim için birinci kısım kitabın geri kalanını okumamak için iyi bir gerekçe ama Y bey bunu öyle anlamayacak tabii ki. Matematikçiler vardır kitabında hata bulanlara para ödülü teklif ederler. Ben böyle kitapları severim.)

 -Maşallah hocam. Siz de vakıfsınız baya Arapçaya falan.

-Yok, estağfurullah. İşte öyle, sağda solda okumaktan aklımda kalmış.

-İşte hocam. Ben o müttaki kelimesine takıldım en çok. Müttaki benim için arayan demek. Hak dini arayan, araştıran. 

(Bak şimdi. Müttaki günahlardan sakınan demektir. Bazı tefsirciler müttakiyi bu şekilde anlamış olabilirler ama bu durumda da senin sanki kendi düşüncenmiş gibi “ben böyle anlıyorum” demen abes kaçıyor. Bari “bazı alimlere göre” de. Ama yok, bu sefer düşmeyeceğim ağa. Açmayacağım şom ağzımı.)

- Anladım. Benim şimdi gitmem gerekiyor. Sonra görüşürüz.

- Valla hocam, şaşırttınız beni. Arapça’nız var, yurt dışında yaşamışsınız, Tayland’lı bir insanın hidayetine vesile olmuşsunuz.

-Niye canım, sizin Arapçanızın yanında benimkinin lafı mı olur? Koca caminin imamısınız sonuçta.

- Kim, ben mi? Yok Ali bey, ben imam değilim.

-Nasıl ya? Siz aşağıdaki E caminin imamı değil misiniz?

-Yok yok, ben sadece gönüllü temizlik yapıyorum orada. İmam benim yakın akrabam olur.

-Haaa, ben sizi hep imam biliyordum.

-Yok değilim. Ama bizim imam her Cuma akşamı yatsıdan sonra evinde sohbet düzenliyor. İsterseniz, siz de buyurun gelin. Çay içiyoruz, ufak tefek atıştırıyoruz, güzel güzel konuşuyoruz peygamberden, Kur’an’dan, sahabeden.

- Anladım, ben meşgul oluyorum akşamları.

(Ayaküstü adam tebliğ yaptı ya, bravo doğrusu. İşte bu yüzden başarılı oluyor adamlar. Canla başla çalışıyorlar. Bizim özgürlük savunucusu, eşitlikçi arkadaşlar da ya eylemlerde ya da meyhanede. İki ay kadar önce Beyoğlu’nda karşılaştığım Marksist gençlere “Beni etkinliklerinize çağırın. Seve seve gelirim” dedim. Arayan soran olmadı. Belki de ajan olduğumu düşündüler. Adreslerini bilsem ben gideceğim ama verdikleri kağıdı kaybettim.)

- Aman Ali hocam! Akşam yatsıdan sonra ne iş olacak. Gelin buyurun, sohbete kalmazsanız bir çayımızı içersiniz.

(Meşgulüm ifadesi çok hafif kaçtı sanırım. Daha ağır bir bahane bulmalıydım. Annem çok hasta ya da Cuma akşamları Ankara’ya eski karımdan olan çocuğumu görmeye gidiyorum gibi bir şeyler uydurabilirdim. Ama o zaman da yalan söylemiş olacaktım.)

- Yok, ben gelemem büyük bir olasılıkla. Akşamları yorgun oluyorum. Evde dinlenmeyi tercih ediyorum.  

-Valla Ali hocam, dinlenmek için bizim oradan daha iyi bir yer var mı? Çayınızı içerken, ashab-ı kiram’ın hikayelerini dinlersiniz, imam Kur’an’dan seçtiği kıssaları anlatır. Bundan daha güzel bir dinlenme yöntemi bilmiyorum ben.

- Anladım, Y bey. Ben düşüneyim biraz. Konuşuruz sonra. Günde iki kere geçiyorum kapınızın önünden ne de olsa.

(“Ben düşüneyim biraz. Size sonra dönerim.” bildiğim en kibar “hayır” yanıtıdır. Daha ne diyeyim, bilemedim ki! Yolumu mu değiştirsem acaba bundan sonra?. Beni her gördüğünde tebliğe kalkışır mı böyle? Belki de onun cesaretinden ders çıkarmalıyım.)

- İyi o zaman, görüşürüz. Size iyi günler.

-Görüşürüz. Size de iyi günler.

*** Yukarıdaki konuşmanın ufak bir kısmı (karakterler) gerçek, büyük bir kısmı (konuşmalar) kurgu. Olayın gerçek olan kısmı iki gün önce meydana geldi. Eve dönerken, birkaç dakikalığına durup, bakkalın önünde muhabbet ettiğim bakkalın sahibi arkadaş beni Cuma sohbetlerine çağırdı. Hoş sohbet, güler yüzlü, iyi niyetli bir insan. Kurgu kısmı ise şimdi yazarken oluştu. Benim hafakanlarımdan ve gece gündüz kendi kendimle konuşmalarımdan doğdu.

16 Eylül 2012

Şehitlik Kavramı


Geçen hafta Afyonkarahisar’da hayatını kaybeden yirmi beş vatan evladının haberiyle sarsıldık. Neden öldüklerini az çok biliyoruz artık. Toplumun her kesimine yayılmış vurdumduymazlığın, adamsendeciliğin, cehaletin ve bunun sonucunda ayyuka çıkan ne’idüğü belirsiz bir özgüvenin kurbanıdır bu yirmi beş er. Belki üç-beş liraya alınabileceği halde ihmal edilip alınmayan bir aracın, belki de kurallara bir kereliğine karşı gelirsek ne olur tembelliğinin ürünüdür cayır cayır önce tepeleri yakan, ardından da anaların ocağını kavuran o ateşin kaynağı.

Türkiye’ye döndüğümden beri defalarca şahit oldum bu soruna, hatta yazdım da bu konuda birkaç defa, biraz sinirden biraz hayal kırıklığından. Bu ülkede hiçbir şeyi hem zamanında hem de tam olarak yapmak mümkün değil. Zamanında yapılmışsa eksik yapılmıştır, tam yapılmışsa zaten gecikmiş olduğunun farkına varmışsınızdır. Perdecisinden mühendisine, sucusundan beyaz eşya satıcısına kadar hemen her iş sahibi bu savsaklama huyundan nasibini almış durumda. İş böyle olduğu halde ülkede herkes uzman, herkes her şey hakkında bilgili, herkes her şeyi tamir edebilir, hiç yoktan var da edebilir, var olanı yok da edebilir.

Birkaç hafta önce de Uludere’ye giden bir askeri araç devrilmiş, içindeki on er hayatını yitirmişti. Aracın niye yoldan çıktığını, neden böylesi bir faciaya sebebiyet verdiğini anlamak yerine basınımız yaralı askerlere yardıma koşan Uludere’li köylüleri haber konusu yapmıştı. İnsanın ve insanca yaşamın hakim olduğu her yerde olabilecek bu tarz bir yardıma basınımız olağanüstü değer biçti ve nedense bunu tuhaf bir şeymiş gibi yansıttı. Sanki Kürt köylüler insan değildi de onlardan böylesine bir yardımseverlik görmek üzerinde saatlerce konuşulacak derin bir konuydu. Oysa böylesi bir kazada –aslında her kazada- sorulması gereken ilk soru kazanın kaynağını bulmaya yönelik olmalıdır. Bunun önemli olmasının nedeni de aynı kazayı tekrar yaşamama arzusudur. Kazaya sebebiyet veren ihmali yapan kişiyi de cezalandırmak yine aynı tekrarın önüne geçmek için kaçınılmaz -acı ama gerçek- bir yöntemdir. Kuralları hiçe sayıp, insanların güvenliğini ateşe atan bir yönetici, bir kumandan, bir işveren eğer kazadan sonra elini kolunu sallayarak geziyorsa, bu aymazlıkların arkasının kesileceğine dair umutlara da pek yer yoktur toplumun vicdanında.  

Ulududere'deki kazadan sonra bilmem soruldu mu şu sorular: Şoför yorgun ve uykusuz muydu? Şoför gerçekten doğunun sarp ve dönemeçli yollarında araba kullanma konusunda ehliyetli miydi? Arabanın bakımı yapılmış mıydı? Araba bu yollarda kullanılmak için uygun muydu? Yollar araba için uygun muydu? Yollarda bir yapım hatası ya da bir sinyalizasyon hatası var mıydı?  Eğer bu sorulara yanıt bulmazsak, kazalara da son veremeyiz. On er hayatını yitirir, arkalarında gözü yaşı eşler, nişanlılar, analar babalar bırakırlar ama o erleri bağrına alıp korumakla yükümlü olan kurumda bir değişiklik olmaz. Halka da içi kof hale getirilmiş kelimelerle avunmak kalır.

Evet, kavramları olur olmaz yerlerde kullandıkça onların içlerini boşaltırız. "Demokrasi" kelimesi nasıl seçimlere indirgenmiş, "hayat kadını" kelimesi nasıl toplumumuzdaki sefaleti görmezlikten gelmek için icad edilmişse, maalesef "şehitlik" kelimesi de bir takım politik ya da yönetimsel hataların üzerini örtmek için kullanılır hale gelmiştir.  Kelimelerin içini boşaltma işlemi eğer gücü elinde bulunduranların işine yarıyorsa daha bir laçkalaşır, şımarıklaşır, tepeden inerken hızla büyüyen kartopu gibi toplumun içine eder. Ağızlara sakız olur, her derde derman olur, kel başa şimşir tarak olur, ölür badem gözlü olur, kalır kahraman olur… 

Dinsel açıdan görev sırasında hayatını yitiren bir polis/asker şehit sayılıyor olabilir. İster bu görev güle oynaya bomba istiflemek olsun, isterse şarkı söyleyerek araba sürmek. Bu o dine inananların, kaybettikleri yakınları için iyi şeyler hissetmelerine neden olabilir. Peki mantıklı olarak düşününce, dağda bayırda vatan toprağı için savaşırken vurulup, azıcık dikkatle kolaylıkla önlenebilecek bir kazanın kurbanları aynı sözcüğün kapsama alanında anılmayı hak ediyor mu? Peki bu adlandırma, yani her ölene şehit demek aslında ölümleri şirin göstermek isteyen bir güruhun ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yarıyor mu? Birinci durumda katiller vatan toprağına göz diken düşman askerleridir. Çanakkale'de yedi düvelle savaşıp, boğazı düşmanlara dar eden mehmetçik bu kategoride anılır. Diğer durumda ise katiller içimizdeki gereksiz özgüvendir, kuralları çiğnemeyi kahramanlık sayan şarlatanlardır. Açıkça söylemem gerekirse, ben, kırmızı ışıkta geçip kazaya neden olmasa bile daha sonra aynı şeyi yapıp kazaya neden olan birisine kötü örnek olan insanla, askeriyede ya da poliste gerekli hassasiyeti göstermeyip, insanların canlarına mâl olan kazalara neden olan insanlar aynı kefeye koyarım. 

Amacım kimsenin şehadetine, kutsalına laf atmak değil. İsteyen istediğini şehit diye anar. Ahiret gününe kadar kimin şehit, kimin değil olduğunu asla bilemeyiz. Hassas bir konuyu deştiğimin farkındayım. Anlatmak istediğim şey, şehadet kelimesinin kapsama alanının genişliğinden hükümetlerin, askeri kurumların ve bilumum şiddet bezirgânlarının faydalandıklarıdır.Şehit deyip işi ucuza getirmek, olası tepkiyi azaltmaktır. Belki de çözüm ayırmaktır şehitleri. Resmi şehitler (görev şehidi, ihmal şehidi...) ve dini şehitler olarak. Bir de farklı ideolojilerin davaları sırasında ölenlere taktıkları adları ekleyebiliriz, örneğin "devrim şehidi". 

Kur’an “Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin, onlar diridirler” diyor. Peki bizim askerlerimiz gerçekten de hakkın yolunda mı hayatlarını yitiriyorlar yoksa kendisini uzman zanneden ama hiçbir şeyden anlamayan, tedbirsiz, nemelazımcı insanların yolunda mı? Bu sorunun yanıtını ciğeri yanan bir baba veriyor. Her şehit cenazesinde duymaya alışık olduğumuz “Vatan sağ olsun!” lafını söylemiyor bu acılı baba. “Vatan sağ olmasın, oğlum sağ olsun!” diyor. Çünkü istemiyor başka babaların aynı acıyı çekmesini, istemiyor yirmi yaşındaki oğlunu damatlığını giymeden al bayrağa sarılı tabutun içinde görmeyi.

Bakın bugün -geçen hafta oldu- bir İETT otobüsü yoldan çıkıp, bir simitçiyi ezmiş -ekmek parası için cadde kenarında simit satan bir insan görevde ölünce herhangi bir makama ulaşmıyor maalesef!-. Sonra karşı şeride geçip, iki minibüse çarpmış ve sonunda durabilmiş. Kazanın nedeni ne peki? İstanbulkartını basamayan yolcuya yardımcı olmaya çalışan şoför! Oysa kurallar bellidir, şoförle konuşmak bile yasaktır. Oysa bizde kurallara harfiyen uymak ahmaklık olarak görülür. Boş yolda kırmızı ışıkta dursan aptal olan sensindir, geçenler akıllıdır. Ara bir caddede dönerken sinyal versen geri zekalısındır.Ebediyyen şerbetlenmiş bir millet olan Türk milleti bu kafayı değiştirmedikçe daha çoook bombalar patlayacak, çoook otobüsler minibüsler karşı yola geçip masum insanları ezecek, daha pek çook çocuk üstü kapatılmamış kuyulara düşüp boğulacaktır.

Bu yazıyı, haberlerdeki can sıkıcı görüntüleri izledikten sonra yazmıştım. Sonra bilgisayara kaydetmişim, öyle kalmış. Bugün şehit cenazelerini görünce aklıma geldi. Çok sarsıcı, çok kahredici bir şey, anaların, babaların, kimi zaman evlatların ve eşlerin o acılı törende dimdik dururken, içlerinde dönen kin fırtınalarından haberdar olmak. 

Yukarıda bahsettiğim acılı babanın sözlerini biraz yumuşatıp tekrar yazayım. Vatan da sağ olsun, oğlum da sağ olsun. Gelecek ancak bu cümle ile mümkündür. 



07 Eylül 2012

Türkiye'den Mektuplar 13 - Köprü


Nemli boy havlusunu yatağın sağ köşesinde unuttuğumu, kahve fincanım elimde, mavi terliklerimi ararken fark ettim. Bir elimde kahve, bir elimde havlu balkona çıktığımda, ilk önce yanlış gördüm sandım. Bir duvardan diğerine doğru sallanan iplerin üzerine asılmış dünden kalma gömleklerin ve pantolonların arkasında köprüye benzer beyaz bir yol görünüyordu. Düş mü değil mi bu gördüğüm derken açıp bakmaya karar verdim. Usul usul astım havluyu ipin boş kalmış köşesine. Sonra diğer iki ipi de elimle hafiften oynatıp, balkonun ötesini görmek için pantolonları ve gömlekleri kenara ittim. Az kalsın elimdeki fincan yere düşecek, bin pâre olacaktı ayaklarımın dibinde. Evet, bu gördüğüm bir düş, bir mucize ya da bir illüzyon falan değildi. Yapan yapmıştı işte! Çalıştığım şirketten evimin balkonuna, iki kişinin yan yana güle oynaya yürüyebileceği genişlikte bir köprücük yapmışlardı. Köprücük diyorum ama bunu emeğe saygısızlık olarak görmemek lazım.  Köprünün iki tarafındaki çitler rengarenk balonlardan, diğer köprülerde asfalt olarak görmeye alıştığım zemini ise beyaz köpükten yapılmıştı. Balonların yükseklikleri yer yer boyumu geçiyorlardı.  Malzemeden mi çaldılar yoksa en son geliştirilen teknolojiyle mi inşa ettiler bilemeyeceğim! Ama köprü pek şahane, pek ihtişamlı görünüyordu.

Kahvemden bir yudum alıp, sabahın ilk keskin acısını ağzımın içine dolduran sıvıyı henüz yutamamışken, üçer beşer adımla içeriye koştum. “Kalk J, kalk” diye inlettim yatak odasını. “Kalk, balkonumuza köprü bağlanmış. Artık o dolambaçlı sokaklarda en kısa yolu bulmak için Dijkstra algoritması oynamama gerek kalmayacak. “ J kafasını gömdüğü damalı yorganın içinden, ilahi bir uyarıyı ikinci defa tekrar ediyormuş gibi, beni köprünün varlığından daha çok şaşırtan yanıtını verdi, “O köprü iki gündür orada, sen daha yeni mi gördün?” Şaşırtarak sevindireceğim sevdiğimden böyle bir yanıtı alınca şaşıran ben oldum tabii. “İyi, hadi kalk. Yürüyelim birlikte” dedim sesime çocuksu bir şımarıklık ekleyerek. Biraz bekledim ama yorganda en ufak bir kımıltı olmadı. “Hadi amaaaa!” dedim, “Bak işe geç kalacağım.” Yine derin bir sessizlik. Sanki yorganın içindeki süngerimsi madde tüm heyecanımı emiyor, içeride uyuyan J’ye hiçbir şey iletmiyordu. Son bir gayretle “İyi o zaman, ben çıkıyorum. Sen ister gel, ister gelme.”

Tekrar balkona çıktım. Bir türlü cesaret edemiyorum adımımı atmaya. Ya göçerse benim ağırlığımı tartamayarak, ya beşik gibi sallanırsa yelin etkisiyle! Ayağımda yine o mavi terlikler, üzerimde süt kahvesi bir yelek, bacaklarımda siyah ütüsü yitmiş bir pantolon. Bu kıyafetle gidilir mi ofise? Ne derler sonra? Ne derlerse desinler. Bugün kimse yargılayamaz beni. Giysilerime gülenlere köprüyü anlatırım, dolguları düşer, dilleri boğazlarından aşağıya kayar bayram şekeri gibi. Buradan pek seçilmiyor ama öyle zannediyorum ki köprünün diğer ucu, benim ofisin sağdan ikinci penceresine açılıyor. Bu da demek oluyor ki köprüden indiğim anda masama oturacağım. Vay anasını! En son bulduğum yolda süre on yedi buçuk dakikaya kadar inmişti. Herhalde bu köprü sayesinde on dakikaya varırım. Ama yooook, kronometreyi almayacağım yanıma. Zevkini çıkaracağım yaşadığım mahalleyi yukarıdan izleyebiliyor olmanın.

İlk adımımı atıyorum; yumuşak, güven veren bir his geziniyor topuklarımda, tüm bedenime yayılıyor bu ılık güvence. Hava rüzgârlı ama nedense üşümüyorum. Aşağıya bakıyorum, Paspas kuyruğunu sallıyor yukarıya bakarak. “Bak, bu köftehor da farkındaymış köprünün varlığından. Yoksa binanın önünde beklerdi.” O anda aklımda bir şimşek çakıyor. ”Belki dün de bu tarafta beklemişti beni. O yüzden göremedim kendisini apartman kapısının ağzında.” Bir süre aval aval bakışıyoruz. Karnı açtır zavallının diyorum içimden ama tekrar mutfağa dönüp dünkü artıkları toparlamaya üşeniyorum. “Sonra” diye bağırıyorum aşağıya doğru, “Ofise varınca J’yi ararım, sana dünden kalma tavuk kemiklerini haşlanmış pirinçle karıştırıp verir.” Anlıyor beni Paspas, belki de ömründe ilk defa. “Tamam, aramayı unutma ama! Dünden beri açım!” diyen bakışlarla içime yazıyor sözlerini.

Paspas’ın hemen arkasında bir gecekondu var. ÇT mahallesinin binlerce gecekondusundan birisi. Damında üç, kapısında iki, avlusunda da iki kedi sayıyorum. Toplam yedi. Bunlar Pamuk Prensesin kedileri diyorum içimden. Annelerini bekleyen yedizler gibi Pamuk Prensesi bekliyorlar. Prenses şimdi uyuyordur, ne de olsa yaz tatili. Sabahları uyanınca kedileri, bir gece öncesinden kalma yemeklerin suyuna batırılmış ekmeklerle doyurur. Sonra da arkadaşlarıyla oynamaya başlar sokağın öteki köşesinde. Yaşı ya dokuzdur ya on, matematiği sevmez ama yine de en yüksek notları almayı becerir. Zaten her sabah yedi kediyi besleyen bir küçük prensesin matematikte başarısız olması düşünülebilir mi? Kediler, sokağın gerçek sahibidirler. Çöp kutularından da, gelen giden komşulardan da onlar sorumludurlar. Mahalleli köpekleri evlerinin önünde güvenlikçi memur oldukları için beslerken, kedileri hiçbir baltaya sap olmayacaklarını bildikleri halde beslerler. Onların o kendini beğenmiş, bencil ve özgür halleri insanlara derinden bir kıskançlık duygusu yaşatır. Kediler nabzıdır sokağın, dinleyin mırmırlarını soğuk kış gecelerinde, anlarsınız ne demek istediğimi.

Köprü boyunca ilerledikçe gecekonduların ne kadar çok olduklarını fark ediyorum. Yanlarından yürüyünce bu kadar çok olduklarını anlaması zor oluyormuş demek ki! Sokağın başında bir belediye temizlik memurunu görüyorum, elinde motorlu bir testere, yolun kenarındaki ağacı kesiyor.  “Hooop, kardeşim! Ne diye kesiyorsun o ağacı sabah sabah” diyorum ama sonra “sabah sabah”ı sona eklediğim için pişmanlık duyuyorum. Şimdi adam “akşam akşam”mı keseyim dese, muhabbet boşuna uzayacak. “Sanane abi, kesiyorum işte.” diye bağırıyor, yüzünde makineyi benim yüzümden durdurmak zorunda kalmış olmasının getirdiği suçlayıcı bir bakış. “Olur mu ya, güzelim ağaç. Ne zararı var sana? Hem sen sokakları temizlemekle sorumlu değil misin, ağaçlarla ne işin var?”. Adam iyice kızıyor benim sorularıma. “Çattık valla yaaa! Sanane abi, sen tıpış tıpış yürü yeni açılan köpründe. Bu ağaçlar caddeyi kirletiyorlar dökülen yapraklarıyla. Ben de kesiyorum. Yolun üst kısmındaki incirleri ve erikleri de keseceğim. Kimse toplamıyor meyveleri, yollar leş gibi. Bıktım yaprak ve çürük meyve temizlemekten. Çıkan odunları da kurutup, kışın yakacağım. Hem sen balkonundan ofisine köprü yapılırken katledilen ağaçların hesabını ver önce, ondan sonra konuşalım.” 
Susuyorum! Adam beni suçluyor üzerimde yürüdüğüm köprü için. İyi de kim, neden yapmış ki bu köprüyü. Bu kadar uzun olduğuna göre, altına destek için uzun kavak gövdeleri kullanmış olabilirler diyorum. 

Utanıyorum kendimden, geri mi dönsem, on yedi buçukluk yoldan mı gitsem işyerime? Ama benim geri dönmem köprünün zararını sonlandırmayacak ki! Olan olmuş bir kere, kim yapmışsa böylesine gereksiz bir köprüyü, büyük ayıp etmiş. Yani, düşlerde bile olmaz bu derece küçük düşürücü bir israf. Benim balkonumdan çalıştığım ofise kadar gittiğine göre beni tanıyan, bana yardım etmek isteyen birisi yapmış olmalı. Dur bakalım, herhalde öğrenirim gün bitmeden deyip yola devam etmeye karar veriyorum. Aşağıdaki belediye işçisinin de yakasında yazan kimlik numarasını –altı haneli, üçe ve yediye bölünebilen bir rakam- sol bileğimin üzerine not ediyorum.

Köprü aheste aheste sallanıyor ama henüz korkutacak kadar ciddi bir hareket yok. Bu kadarı Boğaziçi Köprüsü’nde de olur diyorum kendime cesaret vermiş olmak için. Sağ yanımda Büyükdere caddesinin bu tarafında kalmayı başarmış nadir ormanlardan biri, yemyeşil bir ova gibi bana selam çakıyor. Çam ağaçlarının koyu yeşil tonu sanki tüm mahalleye ağır bir hava katmış gibi. Yollarda yürüyen tek tük insanlar, çoğu işe giden gençler, başını yarım yamalak bağlamış genç bir kız, biten sigarasının peşine bir sonrakini yakan bir delikanlı, çöp kutusuna yanaşan kedileri savuşturan yaşlı bir teyze, ağır adımlarla yokuşu çıkan orta yaşlı bir memur… Kış aylarında, sabahları gecenin bitimine yakın vakitlerde, evlerin ışıklarının birer birer yanıp karanlığı kışkışlamada güneşe yardım etmeleri gibi bu insanların kendi çaplarında katıldıkları dev hareket, gitgide büyüyen hayat ırmağını besleyen ufak dereler olma arzuları, bir anda takdire şayan bir mucizeymiş gibi parlıyor gözümün önünde. “Küçük insanların küçük gayretleridir büyük nehirleri akıtan güç diyorum” kendi kendime.

Yolun bitip, Y şeklinde bir çatala dönüştüğü yerde beyaz bir BMW duruyor. Onun az gerisinde ise siyah bir Audi. Bu arabaları önceden de görmüş, onların bu yoksul mahallede olmalarına önceden de şaşırmıştım. Belki de şofördür bu evlerde yaşayanlar demiştim o zaman. Şimdi de aynı şeyi söylüyorum kendi kendime. Ya da benim gibilerin iyimserliği ve naifliğidir bu insanları BMW ve Audi sahibi yapan. Sonuçta burada oturan halkın büyük bir çoğunluğu evlerini yaptıkları araziye para vermediler. Verdilerse bile ellerinde tapu olmayacağı için, tapulu bir araziye verilecek olanın çok azını vermişlerdir. Bunun yanında 30-40, belki de 50 sene boyunca kira vermediler. Dolayısıyla para biriktirmek için ellerinde iyi bir fırsat olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Zor bir iş böylesi bir konuda akıl yürütmek.  Başka zamanlarda şartsız şurtsuz yanlarında yer alacağım ezilen gecekonducular benim asla sahip olamayacağım arabalara sahip olabiliyorlarsa ezilen mi ezen mi oldukları sorusunu tekrar sormak gerekebilir. Bunun güzel bir örneği Armuttepe’de yaşanmıştı. Bir zamanlar gecekondu mahallesi olan o deniz manzaralı tepe, şimdi yollarında Mercedes’lerin eksik olmadığı, çok katlı binaların sahiplerine iki-üç aile geçindirecek kadar gelir sağladıkları bir yere dönüşmüş durumda. Bunun yanında ömrü boyunca namusuyla çalışıp, aldığı üş beş kuruş maaşın yarısını kiraya veren insanlar, aradan 30-40 sene geçince bile ne bir ev sahibi olabiliyorlar ne de araba. Bu çelişki sarsıyor düşünen insanı, neye kime neden destek vermesi gerektiği sorusunu tekrar sordurtuyor.

Yol yokuş aşağıya yönelince adı da “Aşağı” olan camiyi görüyorum. Ellerim köprünün kenarındaki balonlara dokunuyor sık sık.  Gacır gucur sesler çıkıyor plastikle elimin temasından. Balonların yarattığı renk cümbüşünün arkasından caminin minaresi, balonlara batırılmak için havaya dikilmiş bir kalemi andırıyor. Ha patlattı, ha patlatacak diyorum içimden. Bu mahalledeki üç camiden birisidir bu. Diğer ikisi de –Merkez Cami ve Hz Ebubekir Cami-  sağ tarafımda kalıyorlar. Üçü de birbirine 300-400 metre mesafede. Birbirine bu kadar yakın üç caminin, böylesine bir gecekondu mahallesine yapılmış olmasını anlamak zor değil. Gecekonducular için cami ve okul yıkıma karşı bir çeşit emniyet supabıdır. Cami varsa yıkım zorlaşır, hele okul varsa yıkım neredeyse imkânsızlaşır.  Bunların yanına bir de halk eğitim merkezi ya da sağlık ocağı dikersen zaten mahalle resmiyet kazanmış olur. Yalnız bir ya da iki cami yetmez miydi ki üçüncüyü yapmışlar. Görünen o ki, camiler sadece öteki dünyayı değil, bu dünyayı kurtarma amacına da hizmet ediyorlar. Köprünün sol tarafında kalan, daha çok varsıl ailelerin yaşadığı lüks sitelerde ise hiç cami yok –ya da var ama ufak olduğu için binaların arasından seçilemiyor-. Oysa o bölgenin nüfusu daha fazladır buraya göre. İlginç, diyorum kendi kendime. Gelir düzeyi düştükçe cami sayısı artıyor. Bu bir çeşit avunma mekanizması mı? Yoksa doğal bir süreç mi hayatın kontrolünü ele geçiren insanın isyanıyla biten? Bu sorularla kafa yormayı bırakıp manzaranın keyfini çıkarmaya devam ediyorum.

Caminin az berisinde, ara sokak gibi görünen bir yolda, standart ölçülerde bir İETT durağı var. Köprüden bakınca ufak görünüyor ama daha önce önünden geçtiğim için biliyorum ölçülerini. Şimdiye kadar bu durakta herhangi bir otobüsün durduğunu ne gördüm ne de işittim. Böyle bir yerde otobüs durağının varlığı, İETT’nin “Her sokağa durak” kampanyasının bir sonucu olsa gerek. Durağın bir camında Aydın Üniversitesi’nin reklamı görünüyor. “Lisans üstü ve doktora” programları varmış. İki çocuk durağın tavanının üzerine uzanmışlar. Bir tanesi de tırmanmakla meşgul. Herhalde bunlar diyorum lisans üstü yapmak isteyenler. Reçel kavanozunu işgal eden karıncalar gibi çevrelemişler durağı. Oysa daha saat dokuz bile değil. Bir diğer çocuk da durağın önünden durağın içindeki cam duvara doğru şut çekiyorlar. Yolun karşı tarafında ise çekirdek çıtlatan ve ip atlayan küçük kızlar var. Bu çocukları böylesine bir ortamda görünce hem seviniyorum hem de üzülüyorum. Gidecekleri bir spor tesisinin olmaması, vakitlerini değerlendirecekleri bir kültür merkezinden mahrum olmaları…

Oysa belli, kaynıyor kanları. Hareket etmeleri, ergenliğin verdiği o fazladan enerjilerini çevreye saçarak boşaltmak istiyorlar. Bu boşaltma işlemi sistematik olmazsa, yani bir uzmanın rehberliğinde doğru kanallara, doğru şekilde akıtılmazsa, maalesef pek bir şey öğrenemeden geçiriyorlar bu dönemi.  On yaşındaki bir kız çeşitli danslar öğrenebilir, farklı bir dille ilgilenebilir, satranç oynayabilir. Durağa tırmanarak hem kendilerini hem de durağı tehlikeye atan o çocuklar disiplinli çalışabilecekleri bir takımda futbol ya da tenis oynayabilirler ve en azından çalışmadan, alın teri dökmeden, inat etmeden hayatta hiçbir şeyin başarılamayacağını öğrenirler. Bu bile daha iyidir durağın tepesine çıkıp, güneşin altında uyumaktan. Bari ağaca çıksalar, en azından meyve falan toplarlar. Kendi çocukluğum geliyor aklıma. Erik ağaçlarından inmeyen Ali, tüm öğleden sonra ağaçta oturup karıncalı incirleri mideye indiren ve akşam karın ağrısından kabız eşek gibi dört dönen Ali, para kazanmak için arkadaşlarıyla “niyet çekilişleri” yapan ve kazanılan parayla Beykoz sahiline gidip, kola içen Ali…

Yolun yarısını geçtim. Köprünün altından geçen arabaları görünce metroya çıkan geniş yolun üzerinde olduğumu anlıyorum. Geri dönüp bakınca, az önce ipe astığım havlu belli belirsiz göz kırpıyor bana, balkonun ucundan. Uzun ve soğuk bir yel esiyor yolun altından yukarıya doğru. İçim kamaşıyor, titrek bedenimi kontrol edemiyorum bir süre. Yolun iki yanına dizilmiş yaşlı amcalar, sabahın dokuzunda öğlen namazını beklemeye çalışıyorlar. Öylece oturup, saatlerce laklak ediyorlar, sonra da öğlen namazını kılıp görevlerini yerine getiriyorlar. Önceleri bu amcaların önlerinden geçerken selam verirdim, içimden de "Bunlar kesin bağkurlu, böyle bağ kurup oturduklarına göre." der, gülerdim. Ama böyle avare avare tüm günü geçirdiklerini fark edince selamı sabahı kestim. Gerçi akşamları yerlerini yaşlı teyzelere bırakır amcalar. Kendileri kahvehaneye ya da köy derneklerine istirahate çekiliyorlar galiba.

Yel şiddetleniyor. Aklımdan geriye dönme düşüncesi geçiyor ama savuruyorum, geri dönmek yenilgidir cümlesini kendime anımsatarak. Aklıma birkaç gün önce, bir teknenin içinde Boğaz Köprüsünün altından geçerken, yanımdaki arkadaşın “Köprüler de ne kadar güzel görünüyor buradan.” cümlesi geliyor. Benim köprüm o kadar düz ve güzel değil ama yine de işlevsellik yönüyle diğerlerinden farksız. Belki cillop gibi yolları yok, olsun! Hafiflik açısından belki de bir ilk. O anda aklıma balonların ne işe yaradıkları, geç düşen bir jeton gibi düşüyor beynimin dehlizvari guddelerinden birisine. Balonların aralarındaki boşluklardan istifade edip, o ana kadar mevcut olduklarını var saydığım köprü ayaklarını arıyorum ama bulamıyorum. “Tamam” diyorum. “Ya ben bir rüyanın ortasındayım ya da bu köprü uçan balonların yardımıyla havada duruyor. Zeminin beyaz köpükten yapılmış olması da bu hipoteze destek veriyor.”

Önce keşfetmiş olmanın sarhoşluk duygusunu tattıran bu buluş, biraz daha düşününce içime korku salmaya başlıyor. Az önce tüm hücrelerimi dolduran ferahlık ve huzur bir anda, ağzı serbest bırakılan balonun havada rastgele orbitler çizerek sağa sola çarpması gibi beni köprünün dar yolunda savurmaya başlıyor. “Tamam” diyorum içimden, “yolun sonuna gelmeden yolun sonuna geldim”.  

Tutunduğum balonlardan birisini tırnağımla patlatarak –boğulayazan insan neden kendisini kurtarmaya gelen cankurtaranı aşağıya çeker?- aşağıya açılan daha geniş bir pencere oluşturuyorum. Köprü nasıl olmuşsa alçalmış –ben bir balonu patlattım diye mi oldu bu?-, perdeci Ş’nin arabası geçiyor yoldan. Bağırıyorum ama duymuyor beni. Belki de para isteyeceğimi sanıyor. Sonra köşede bakkal işleten Y beyi görüyorum. “Bu su temiz çıktı hocam.” diyerek bana 10 litrelik plastik damacanayı uzatıyor. Ben köprünün her geçen saniye biraz daha yere yaklaştığını hissettikçe –Acaba Inception’da olduğu gibi bu düşüş de saatler sürecek mi?-  çırpınıyorum ama çırpındıkça daha hızlı alçalıyor köprü. Az ileride birileri köprünün tabanındaki ince plastik boruları tutmuş, kesmeye başlamışlar. “Köprünün sonu geldi ama benim halâ umudum var“ diyorum içimden.

Orada, her akşam evinin önüne oturmuş sigara içerken gördüğüm yaşlı amcanın yüzünü seçiyorum. “Sen misin bize yukardan bakan, her sabah kulağında kulaklık, cebinde son model telefonla bizim yoksul sokaklarımızı arşınlayan?” diye soruyor amca.  “Bize yolu soracağına o gâvur icadı alete bakarak en kısa yolu bulmaya çalışan! Yoksuluz ama aptal değiliz, beyim. Beğenmiyorsan gelme aramıza. Biz mi çağırdık seni. Ya sev, ya da sev ya da sev! Dördüncü şık yok bu mahallede... Bak asker uğurladık, gelmedin aramıza. Burun kıvırdın çaldığımız müziğe. Neymiş Arabeksmiş! Ne çalalım başka! Gönderiyoruz vatan sağolsun diye ama dönmeyebiliyorlar. Gözüm gibi baktığım oğlum ölmeli mi illa bu vatan sağ olacak diye. Tabii, sen ve senin gibiler askerliği kısa yoldan yaptınız. Parası olmayan canıyla ödüyor. Hadi askerlik neyse, iftar verdik lütfedip teşrif etmedin. Hem de iki kere! Kedilerle köpeklerle konuşur, onlara arkadaşım, dostum dersin. Bizim gibi hayatın şamarını yemiş insanların yüzüne bakmazsın. Bu mu senin aydın yüzün?”

Utanmış, yerin dibine geçmiştim. Hem nereden biliyordu benim hakkımda bunca şeyi? Sanki zihnimde gezinen serseri bir ok, bütün tereddütlerime dokunduruyor. “Bak böyle olmaz delikanlı –şimdi de delikanlı oldum, demek genç gösteriyorum-, böyle fildişi köprülerden halka yukarıdan bakarak anlayamazsın. Gel, gir aramıza, evimize misafir ol, bir tuzlu ayranımızı iç. Anlatalım size derdimizi. Bak geçen gün mahallede bir genç vefat etti. Tüm mahalleli seferber oldu, acılı aileye destek oldu. Sen ne yaptın. Kös kös oturdun evinde, o saçma sapan mektupları yazdın sanki çok bir bok anlıyormuşsun gibi. Bırak artık masal anlatmayı delikanlım –sondaki “m” ne oluyor acaba?- Hayatı anlamanın en iyi yolu hayatı yaşamaktır. Bizi anlatacaksan doğru dürüst anlat. Ben kırk yıldır bu mahallede yaşadım. Allah ömür verirse bir kırk yıl daha yaşarım. Sokmam o yıkımcı kepçeleri buraya. Sen de bırak o efemin muhabbetleri de gel mücadelemize katıl. Yıkacaklar buraları, size daire vereceğiz diye kandıracaklar cahil halkı. Eli yüzü düzgün, okumuş etmiş adamlara ihtiyacımız var. Bizim dilimiz olacak, ama bizim yanımızdan konuşacak, üzerimizden değil. Anladın mı delikanlı?”
“A, a, anladım tabii bey amca” diyorum. Kalabalığın ardından bir yığın genç, parçalıyorlar köprüden kalan yıkıntıları. Havada binlerce balon, etraf hırpalanan köpüklerin tanecikleriyle dolu. “Tamam, amca! Şimdi bırak işime gideyim. Akşam ben senin yanına uğrar, bu yıkım meselesini uzun uzun konuşuruz. Ben de karşıyım yıkıma, o iftara da bu yüzden gelmedim.” diyorum azıcık da olsa safımı belli edebilmek için. Yaşlı adam sinsice gülüyor.

Elini yüzüme koyuyor. “Aferin sana, halkla büyümeyen lider gerçek anlamda lider olamaz.” gibisinden bir laf ediyor. Birazdan Lenin’den ve Ekim devriminden bahsedecek diye korkuyorum. “Al sana bir fincan kahve” diyor ve sırtıma hafiften vuruyor. Kolum uyuşmuş sanki, hareket edemiyorum bir süre, öyle yarı felç halde. Öküzün sürüklediği kağnı gibi ağır ağır kafamı kaldırıyorum, inşaat makinesi olsa ne iyi olurdu şimdi, kafamı bağlar ağır ağır makaraları sardırırdık. Karşımda ofis sorumlusu sekreter kız “Ali bey, saat dokuz oldu. Bakın size kahve yaptım. Müdür gelmeden bir lavaboya gidin isterseniz. Elinizi yüzünüzü yıkayın” diyor. Masadan kalkıyorum. Karşımda dün akşamki hoş geldin partisinden kalma renkli balonlar, çekilişte kendisine televizyon çıkan muhasebecinin masasının üzerinde unuttuğu köpükler ve bir de dün akşam maçtan sonra sandalyemin arkasında unuttuğum nemli bir havlu…

Ali Rıza Arıcan - 7 Eylül 2012 - Çamlıtepe, İstanbul

Not: Yazıyı az önce bitirdim. Şimdi işe gitmem gerektiği için baştan sona okuyup, gözden geçiremiyorum. Onu da bu akşam ya da yarın sabah yapacağım. 

05 Eylül 2012

Türkiye'den Mektuplar 12


Dün ilk dersime girdim. Türkiye’de en son, Bakırköy’deki bir dershanede çoğu benden yaşlı olan insanlara matematik öğretmiştim. Sanırım yıl 1999’du. O zamandan beri Türkiye’de sınıfa girmemiştim. Hem o zamanlar bir öğrenciydim ve öğretmenliği, ek para kazanmak için yapıyordum. 18 Haziran 2012’de, Vietnam’daki son İstatistik dersime girdikten sonra –aynı zamanda okuldaki son resmi günümdü- üzülmüştüm biraz. Sonuçta iki aydan uzun bir süre sınıflardan ve öğrencilerden uzak kalacaktım. Özellikle son altı yılda en uzun tatillerimin üç hafta olduğu düşünülürse iki ay cidden uzun bir süre. Sınıfın –ben gittikten sonra adları derslik olmuş- sihirli bir havası var. Öğrenciler saygı duyuyormuş gibi yapıyorlar –saygının anlamını bildiklerini sanmıyorum- ve öğretmen sınıfa girince bir yarı sessizlik oluşuyor. Hoş, dün ben sınıfa girince böyle bir sessizlik olmadı çünkü öğrencilerin çoğu verdikleri aradan henüz dönmemişlerdi. Ben içeri girip, bir de üzerime kapıyı kapatmaya çalışınca ciddi olduğumu anladılar sanırım, hemen peşimden doluşmaya başladılar. Hiçbiri de yerine oturmadı, sıralarının önünde ayakta bekliyorlardı. Ben o noktada farkına vardım bir üniversitede değil de bir lisede olduğumu. “Oturun” dedim İngilizce. Tabii, birden yılıştılar. Karşılarında Türkiyeli bir hoca, tek kelime Türkçe konuşmadan derse başlıyor. Kendimi tanıttım, derste asla Türkçe konuşmayacağımı, onlara da Türkçe konuşturmayacağımı söyledim. Gereksiz olduğunu bilsem de ikide bir “Susun lütfen” diye bağırdım ve yüzüklü parmağımla tahtayı tıklattım. Fırsat buldukça da dersimi anlattım –Sayı kümeleri-. Bu öğrenciler halen yaz tatili havasındalar ve okul resmi olarak başlamadığı için tavırlarında birazcık sallapatilik var. Herhalde dönem başlayınca durum biraz daha farklı olur. Bir sonraki ders için ufak bir oyun-etkinlik yapmayı düşünüyorum. Belki oyun olunca, İngilizce konuşulan ortamın baskısından uzaklaşırlar, daha rahat olurlar.

 İlk dersimde tek bir ciddi sorun yaşadım diyebilirim. Dersin süresi sadece 40 dakikaydı.  Son altı yıldır dersler benim için 80-85 dakika olduğu için, daha doğru dürüst konuya bile girmeden dersin süresi bitti. Ben de onların teneffüs sürelerini çaldım. Sanırım bu da bir alışma süreci gerektiriyor benim için. Sonuç olarak, ilk ders iyiydi, hoştu. Öğrenciler hem akıllılar hem de meraklılar. Başta biraz direttiler Türkçe konusunda ama sonunda beni bükemeyeceklerini anlayınca vaz geçtiler ısrarlarından. Dersten sonra üç öğrenci koridorda beni gördü ve “Hocam, dersiniz çok güzeldi. Gerçekten eğlendik. Bir sonrakini sabırsızlıkla bekliyoruz.” gibisinden laflar etti. Teşekkür ettim ve yoluma devam ettim ama içimden ne kadar sevindiğimi herhalde kimseye tarif edemem. Biraz klişe olacak ama doğru olduğu için yazayım: Bir öğretmen için en büyük başarı öğrencilerinin başarılı olmasıdır. Öğrencinin başarılı olmasının anahtarı da dersi, öğretmeni, okulu sevmesiyle başlar.

 Yukarıda “saygı” sözcüğü geçti ama sanırım öğrencilerin saygının ne olduğunu bilmemesi ifadesini açmam gerekecek. Bir öğrenci için –özellikle lise ve alt düzeyler- saygı görsel bir şovdan ibarettir. Öğretmen sınıfa girince ayağa kalkmak, öğretmen bir şey rica edince hemen koşup yardımcı olmaya kalkışmak, öğretmene yemek sırasında öncelik vermek ve benzeri. Oysa nereden bakarsanız bakın öğretmen için de öğrenci için de bu “törensel hareketler”in çoğu alışkanlık haline gelmiş davranışlardır. Oysa saygı dediğimiz olay farkındalık gerektirir. A kişisi B kişisine, B kişisi saygıyı hak ettiği için saygı duyar, B kişisine saygı duyulması birileri tarafından empoze edildiği için değil. Ayrıca saygı ya karşılıklı olarak vardır ya da karşılıklı olarak yoktur. Ben Tayland’dayken, sınıfa girdiğimde ayağa kalkan öğrencilere “lokantada size yemek servisi yapan garson geldiğinde ayağa kalkıyor musunuz?” diye sorardım. Yanıtı “hayır” olarak alınca, “İşte ben de o garsondan farksızım. Size bilgi servisi vermeye geldim.” derdim. Bir insanın başka bir insan için ayağa kalkmasına karşı değilim. Mesela bir odada oturuyorsunuz ve içeriye tanımadığınız birisi tanışmak amacıyla giriyor. Siz mal mal yerinizde oturup, oturduğunuz yerden el sıkışıyorsanız biraz kabalık etmiş olursunuz. İnsanların birbirlerine insan oldukları için saygı duymalarına bir lafım yok ama meslekteki rütbe farklarından doğan saygı kültürüne çok sıcak bakmıyorum.  Yukarıda da dediğim gibi insan kazanmalı saygıyı, gökten paketlenmiş halde inmiş olan saygı kültürü görsel bir şölenden farksızdır ve en çok diplomatlara, politikacılara, o saygıdan kazanç sağlayacak bilumum insanlara yakışır. Öğrenciler öğretmenlerine ancak ve ancak öğretmenlerini tanıyıp, sevdikten sonra saygı duymalıdırlar. Ayrıca bu saygıyı her ders başlangıcında ayağa kalkarak değil de dersi anlamaya çalışarak, derse ilgi göstererek, derste başarılı olmaya çalışarak, gerektiği yerde arkadaşlarına yardımcı olmaya çalışarak göstermelidirler. Öyle ki bu durumda öğretmen de öğrencisine saygı duyacaktır ve nihayetinde gerçek anlamda –karşılığını bulan- saygı tesis edilmiş olacaktır.

Yazdıkça aklıma yeni şeyler geliyor. Saygı kavramının içinin doldurulup, hak ettiği içeriğe kavuşması önemli ama bir de zaman kavramı var beni rahatsız eden. Bu biraz kişisel bir şey ama ben geç kalmayı ve geç kalanları sevmem. Derse geç başlamayı ise hiç sevmem. Yalnız yeni okulumda sınıflarda ve öğretmen odalarında saat yok. Bu beni rahatsız ediyor. Özellikle sınıfta olmaması referans almanıza engel oluyor. Referans derken anayasa gibi bir dayanak noktasından bahsediyorum. Nasıl ki anayasa bir ülkenin vatandaşlarının temel hak ve hürriyetlerini garanti altına alır, onların diğer yasalar –ceza hukuku, miras hukuku, evlilik hukuku vb- karşısında mağdur olmamaları için başvuru kaynağı olur; sınıfa konan ya da öğretmenin yanında getireceği dev bir saat de aynı işlevsellikle sınıfa düzen getirebilir.  Hem öğrencilerin derse başlama saatinde sınıfta olmaları açısından hem de öğretmenin ders bitimi saatinde sınıftan çıkması açısından işe yarayabilir. Büyük bir olasılıkla bir sonraki dersime koltuğumun altında, büyük bir duvar saatiyle gideceğim.  Ancak bu şekilde öğrencileri zaman konusunda bilinçlendirebileceğimi düşünüyorum. Tayland’da işe yaramıştı bu yöntem. Saat düşüp, kırılınca da öyküsünü yazmış ve yazarlık serüvenine başlamıştım. Bakalım burada öğrencilerin tepkisi nasıl olacak.

Son bir noktaya da kısaca değinip, bitireyim. Öğrenciler öğretmenlerini nasıl çağırmalılar? Ben derste “My name is Ali and you can call me Ali.” dedim. Gülüştüler tabii. Kimisi “cool yaaa” gibisinden yayıldı, kimisi de “ahbap gibi mi yani hocam?” diye sordu. Vietnam’dayken öğrenciler bana Ali ya da Mr Ali derlerdi. Ben her ne kadar basit bir “Ali”yi tercih etsem de sanırım bu okul yönetimince pek hoş karşılanmayacaktır. Bana bir şey olmaz tabii ama başka bir öğretmen benim öğrencilerimin beni adımla çağırdığını  duyarsa öğrencileri azarlayabilir. Bu yüzden ikinci dersimde yaptığım yanlışı düzeltip, öğrencilerin bana “Mr Ali” ya da “Mr Arıcan” demelerini isteyeceğim. Belki de ders içi ve ders dışı ayrımı yaparız. Derste bana adımla hitap edebilirler –derste başka bir öğretmen/müfettiş olmadığı sürece- ama koridorlarda, yemekhanede bana “Mr Ali” falan derler.

Dün akşam ilk dersime girdiğim gibi hayatımın ilk yemekli boğaz gezisine de çıktım. Okul tüm öğretmenlerine güzel bir teknede, boğaz turu eşliğinde akşam yemeği verdi. Öğretmenlerin kaynaşması açısından güzeldi. Bu sayede birkaç yeni öğretmenin adını daha öğrendim. Malum, adlar konusunda çok kötüyüm. Neredeyse iki haftadır aynı ofiste çalıştığımız arkadaşların adlarını bile halen tam olarak bilmiyorum. Bazılarıyla uzun muhabbetler çeviriyorum, öğlen yemeği sırasında kahkahalar eşliğinde konuşuyoruz ama yine de adlarını sormak nedense aklıma gelmiyor. Zaten adlarını söyleseler de ben addaki vurguya dikkat etmediğim için çok kısa bir süre sonra aklımda çıkıyor. Örneğin “Osman”, “Ömer”, “Mehmet”, “Serdar”  gibi adlar aklımda kalabiliyorlar (Arapça ya d Farsça kökenlerinden dolayı). Bunun yanında “Melisa”, “Nilsu”, “Kibar” gibi adlar da kalıyor (İlginç olmalarından dolayı). Yalnız “Gülsu”, “Gülben” ya da “İlkgül”, “Songül” gibi adlar kesinlikle aklımda yer etmiyorlar. Sanırım bu adların en büyük sorunu kendilerine benzeyen başka adların olması ve iki kelimeden oluşmaları. Bazen okulda birisini çağıracak oluyorum ama adını bilmediğim için işi erteliyorum. Keşke herkes adlarını üzerlerine yazıp gezinse iş ortamında! Ya da bakınca insanların adlarını gösteren ultraviole gözlüklerimiz olsa…

Bugünkü yazı da eften püften bir yazı oldu. Saat 8’e geliyor. Yine yazamadım 10. madde ve sonrasını. Sorun değil, üst sınırımız yok ne de olsa. Bir de 9. maddeye eklemeler yapacağım daha.

Not: Bu arada evle okul arasındaki en kısa yolu buldum dün. Kapıdan kapıya süre 18 dakikaya kadar iniyor. Sanırım artık yeni yollar denemeyi bırakıp, 18 dakika üzerinden veri toplamaya başlayabilirim. 

04 Eylül 2012

Türkiye'den Mektuplar 11


Sabahın alacakaranlığı, hafif bir rüzgar esiyor avlunun kapısından içeriye doğru, sarı yapraklar savruluyor havada. Kapının paslı demirlerini görünce Çang May’daki okulun yurdunda olduğumu anlıyorum. Yerler ıslanmış biraz, belli yağmış hafiften. Yanımda bir öğrenci var yüzü tanıdık gelen ama adını bilmediğim. “Mu” diyorum içimden, “Lin” diyorum, “Ays” diyorum yakında bulacağımı umarak. Sonra onu görüyorum ya da nasıl oluyorsa gördüğümün o olduğunu seziyorum –belli ki bu bir rüya-. Üzerinde ince bir yelek, sol eli yeleğin cebinde, ayağında kısa topuklu terlikler, eteği hafif hafif havalanıyor bacaklarının beyazlığını ortaya çıkarmak istercesine. Arkası bana dönük olduğu için göremiyorum yüzünü ama biliyorum azıcık daha beklersem dönüp bana bakacağını. Yalnız, o bana bakıyorken benim ona bakıyor olduğumu görmesini istemiyorum. Ters bir durum bu, olanaksız bir nazlanış! Bu durumda onun bana bakıp bakmadığını asla bilemeyeceğim. Tereddütlerim son haddine varıyor, öyle iki arada bir derede kararsız! Ben böyle bir yere bir havaya, geçişler sırasında ona bakıyorken, o hafifçe dönüyor ve gözleriyle azarlıyor beni. Her zamanki düğme deliği gözler, her zamanki “hep senin yüzünden” diyen bakışlar. Uyanıyorum! Yorganın altından çıkan ayaklarımı içeriye sokuyorum. Saat daha 5:30.

Yataktan kalktım, salona geçtim. Okula gitmeme 3 saat var. Uyumak istesem uyuyamayacağımı biliyorum ama yine de uzanıyorum üçlü koltuğa. Bir süre beni uyandıran rüyayı düşünüyorum. Tuhaf bir ses bölüyor sessizliği. Ses televizyonun arkasından geliyor. Kalkıp, televizyonun arkasına bakıyorum ama görünürde bir şey yok, sesin şiddeti ise artmış durumda. Duvara biraz daha yaklaşıyorum ve böylece keşfediyorum sesin kaynağını: Duvardaki saat. “Vay” diyorum kendi kendime. “Bir duvar saati bu kadar ses çıkarır mı yahu?”.  Aslında saatin olağanüstü bir ses çıkardığı yok. Sadece, sabahın zifiri sessizliği, sıradan seyrinde işleyen saati gürleyen bir canavara dönüştürüyor. Buğday üreten bir değirmen tekeri gibi uğulduyor. Öylece bakakalıyorum saniyenin yürüyüşüne. Zamanın akışına tanık olmak, hatta bir de buna şaşırmak günün her saatinde nasip olmuyor insana.

Geri dönüp tekrar uzanıyorum koltuğa. Saatin cızırtısı kesintisiz kazınıyor kafama. Aklıma yine az önce gördüğüm rüya geliyor. Canım sıkılıyor, moralim zaten bozuk. Kalkıp önce notlarımı, sonra da bilgisayarı açıyorum. Sayfanın başında okula gidiş ve gelişlerimin süre kayıtları var. Yeni bir yol buldum birkaç gün önce. Artık dairenin kapısından ofisin kapısına 19 dakikada ulaşabiliyorum. Gazete almak için durduğumda bu süre 20 dakikaya çıkıyor. Şimdilik standart sapma yarım dakikanın altında.  Ortalama ise 19 dakika 23 saniye. Uzun erimde ne standart sapma ne de ortalama değişir gibime geliyor çünkü yürüyüş güzergâhımda beni durduran ya da hızımı yavaşlatan herhangi bir engel yok.  Eğer varış sürem bir rastgele değişkense ve bu değişken normal dağılıyorsa , %99.7 olasılıkla okula 22 dakikadan daha kısa bir sürede varabilirim. Saçma ve kimsenin umurunda olmayan şeylerden bahsettiğimin farkındayım ama ben rutin hayatı daha da rutinleştirmeyi severim. Sonuç olarak okula gidip geleceğim, muayyen bir yolu –muhtemelen en kısa olanı- takip edeceğim ve günlerimin çoğu bu mekanik döngüsel çizgide geçecek. Öyleyse neden ben bu mekanikliği daha da mekanikleştirip, hayatın kalanını –ya da bunun dışında kalan hayatın kendisini- özgürce yaşamayayım?

Defterin başına büyük harflerle “DOĞADAKİ DENGESİZLİK” yazmışım. Bugünlerde doğadaki dengesizliği düşünüyorum boyuna. Sağda solda görüyorum, evrim karşıtlığını yayacağım diye saçma sapan hipotezlerle yola çıkıp, en sonunda baştan planladığı Tanrı’ya varan yazıları. Onlardan söz etmek niyetim yok şimdi. Asıl niyetim doğadaki denge denen bir şeyin olmamasını anlatmak. Denge durağan sistemler için kullanılması gereken bir kelimedir çünkü denge hareketsizliği imler. Oysa doğa alabildiğine dinamiktir. Sürekli değişir ve değişime ayak uyduramayan ya yok olur ya da uyum sağlayabileceği yeni ortamlara göçer. Doğanın en büyük silahı da bu dengesizliktir, dengeye muhtaç olmamasıdır. Durup bir soluklanmak doğaya yakışmaz. Devinim ve değişimdir onun akranları. Durum böyle olunca denge lafı da pek yakışmaz doğaya.
İnsanın en büyük hatası bu dengesizliğe denge getirme çabasıdır. Eğer bir dere insanların hırs dolu yaşamlarından bağımsız olarak kurumuşsa, o dere yatağında barınan yaşam ya göç edecektir, ya susuzluğa adapte olacaktır ya da tümüyle ölecektir. Dünyanın 5 milyarlık yaşı boyunca milyonlarca tür yok olmuş, milyonlarca yeni tür ortaya çıkmıştır ya da mutasyona uğramıştır. Bu doğanın statik bir dengeyi kabul etmemesinin sonucudur. Peki biz ne yapıyoruz! Hem ihtiyacımızdan fazlasını üretip/tüketip doğanın içine ediyoruz hem de ardından “denge denge denge” diye bağırıp dengesizliği bozuyoruz.

Hayvanlar ve bitkiler yeri geldiği zaman sessizce ölmeyi ve göç etmeyi biliyorlar. Bunu bilmeyen bizler, ölmemek ve alıştığımız toprakları terk etmemek için “bilinçli” bir şekilde doğayı değiştiriyoruz. Örneğin, bir dere insanlardan bağımsız nedenlerden dolayı kurursa, köyümüzden ayrılmamak için başka bir dereyi köyümüze bağlıyoruz. Bunun sonucunda başka dereleri kurutuyor, başka çevrelerde yaşayan canlılara zarar veriyoruz. Bilinç burada bencil davranıyor ve belki de evrime en büyük darbeyi bu şekilde vuruyor. Bir çeşit yılanın kendisini yemeye kuyruğundan başlaması gibi bir şey. Bilinç ve evrim aslında bir ve aynı şeyler –Yazının ve labirentin aynı ve bir olması gibi mi, sayın Borges?-. Bunun yanında bilincin yaşam silahı olarak görülebilecek akıl, evrimin en büyük düşmanı görünümünde. Çünkü akıl, Darwin’in “Öl, Göç Et ya da Adapte ol” üçlemesine bir dördüncüsünü ekliyor: doğayı kendi keyfine göre düzenle/değiştir. Bu dördüncü seçenek aslında doğadaki dengesizliğe vurulan en büyük darbedir çünkü hiçbir hayvan/bitki kendi keyfi için doğayı hançerlemez. İhtiyacını giderir, yaşar, çoğalır ve ölür. İnsanlar ihtiyaçlarının çok üstünde varlık sahibi olsalar da daha fazlasını isteyecekleri için durulmaz bir yıkım çabasının içindedirler. Bu noktadan bakınca aklın gelişimi evrimin intiharı olarak görülebilir. Peki neden evrim bu tür bir kendi-yıkıma (self-destruction) yönelsin? Belki de bu da aynı dengesizliğin bir parçasıdır. Savaşlar için nasıl ki en büyük neden kaynakların adilce paylaşılamamasıdır, aklın gelişmesinin nedeni de insan soyunun durdurulamaz gelişimine bir nokta koymaktır. Ancak bu şekilde, yani kendimizi –en azından bir kısmımızı- yok ederek yola devam edebiliriz mesajı çıkıyor evrimin aklı bize vermesinden.

Olumsuz ve arzu edilmeyen bir sonuca vardım, hiç de tasarlamamışken. Hayatı anlamak için evrimi anlamak şart çünkü az önce yazdığım gibi evrim ve bilinç aynı şeyler. Bir yoldaki araçların hızlarının trafiğin yoğunluğu tarafından belirlenmesini düşünün. Trafik yoğunsa araçlar hızlı gidemezler, trafik yoğun değilse araçlar istedikleri hızlarda ilerleyebilirler. Ama aynı zamanda trafiğin yoğunluğunu kendisini oluşturan araçların hızları belirler. Yani trafik araçsız olmaz. Bu durumda bir kısır döngü vardır tek tek her bir aracın hızıyla, trafiğin ortalama hızı arasında. İşte bilinç de böyle bir şeydir. Hegelci bir idealizme kaçıp evrensel “Geist”den bahsetmiyorum burada. Benim sözünü ettiğim şey tamamen materyalist dünyaya ait, tertemiz ve bizden bir kavram. Hayatın her aşamasında rahatlıkla gözlemlenebilecek bir döngü bu. Trafik örneğine dönersek bilinç dediğimiz şey trafiğin kendisidir. Trafik araçlar için farkındalık yaratır. Araçlar trafiğin hızına adapte olmaktan başka bir şey yapamazlar. Ne hızlı gidebilirler ne de yavaş. Araçların her birinin bu adapte olması, başka bir yola sapması ya da durup trafik dışı kalması da evrim sürecinin işliyor olmasıdır.   

Bu noktadan bakınca evrim, eğitim hayatının her yılında defalarca öğretilmesi gereken bir yaşam dersidir. Evrimi sadece biyolojiyle, canlıların değişimiyle sınırlamamak gerekir. Bir havaalanı da evrimleşir, bir kahve fincanı da. Kurallar hayatın hemen her noktasında benzer keskin virajlarla işler. Bu yüzden öğrencilerin evrimi sadece öğrenmeleri değil aynı zamanda içselleştirmeleri gerekir. Tuhaftır, bu günlerde evrim yine masaya yatırılıyor eğitimciler tarafından. Yok kanun değilmiş, yok kurammış, yok yaratıcılık kuramı okullarda öğretilmeliymiş, yok insanın atası maymun değilmiş. Okuduğunu anlamayan ya da hiç okumayan bir neslin karın gurultuları bunlar. Dünya çapındaki bilim insanları evrime “geçici” bir kuram gözüyle bakmaz –Bilim insanı için bütün kuramlar/kanunlar değişebilir. Öteki türlü bilim yapılmaz zaten.-. Einstein’ın görecelilik kuramı ne kadar işe yarıyorsa Darwin’in evrim kuramı da o derece işe yarıyordur. Bilimsel kuramlar tabii ki işe yararlılıklarıyla ölçülmezler ama en azından bu, kuramın uzun erimde doğrulanması için bir ölçüdür. Bugün evrimin geldiği nokta, mikrobiyolojiden zoolojiye kadar bilimin pek çok alanını izah edebilecek yetkinliktedir.

Daha kapsayıcı bir kuram geliştirilip, canlıların çeşitliliği ve gelişimi açıklanana kadar evrim elimizdeki en iyi açıklamadır. Yaratıcılık bir bilimsel kuram değildir. Bir kısım bilim-düşmanlarının yere  göğe sığdıramadığı postmodern Popper’ın kıstaslarına göre bile bilimsel değildir çünkü Tanrı’nın varlığı / yaratmışlığı yanlışlanamaz. Popper evrimi de aynı kategoriye koymak istemiştir ama modern biyologlar evrimin yanlışlanabileceğini evrim kuramının da evrim geçirdiğini göstererek kanıtlamışlardır. Yaratıcılık kuramı asla evrime alternatif olarak okutulmamalıdır çünkü bilimsel olanla bilimsel olmayanı karşılaştırmaya kalkarsak işin için çıkamayız.

Saat yine 8 oldu. Daha yazacaktım ama burada durmalıyım. Geri kalmışlık sorununa da değinemedim bugün. Artık bir sonraki yazıya, kem küm etmeden başlar, o maddelerde biraz ilerlerim.

29 Ağustos 2012

Türkiye'den Mektuplar 10


Pazar akşamı erkenden yattım ama uykuya dalmam vakit aldı. Bir yandan geçen haftadan kalan inatçı öksürük, bir yandan ertesi sabahın yeni okulumda ilk günün olması, yatakta Mevlevi dervişi gibi kendi eksenim etrafımda döndüm durdum. Neyse ki ara ara uyudum da sabaha dinç olarak uyanabildim. Yeni işe ilk gününde uykulu gözlerle gitmek pek de hoş olmazdı herhalde. Saat 6’da koşu saatim çaldı. Kalktım, salona geçtim. Kahve yaptım kendime. Kahvaltıyı okulda yapacağımızı söylemişlerdi ama saat 9 çok geç bir vakit benim için. Ufak tefek atıştırdım kahvenin yanında. Biraz televizyon izledikten sonra –Gazeteler okunuyor her sabah. Sıra “Star” gazetesine geldiğinde sunucu arkadaş bir haberin başlığında kullanılan “departman” kelimesini eleştirdi. Niye İngilizce kelime kullanmışlarmış? Türkçesi yok muymuş?   Ben de güldüm tabii kıs kıs! Be adam, adı “Star” olan bir gazeteden Türkçe diline saygı beklemek zaten abesle iştigal değil midir? Bir süre daha oyalanıp hazırlanmaya başladım. -

 J’nin bir gün önceden ütülemiş olduğu gömleği ve pantolonu giyerken içimde çocuksu bir kıpırtı hissettim. 18 Haziran’dan beri resmi bir işim yoktu ve bu sabah yaklaşık 70 gün aradan sonra tekrar “işe yarayan” ve hatta “ihtiyaç duyulan” bir insan olacaktım. “The Bicycle”daki Minh’in dediği gibi “People need to be needed”. İnsan çürüyor hiçbir işe yaramamaktan. Hoş, ben boş durmadım. 20,000 kelimenin üzerinde yazdım, ev kiraladım, eve eşya aldım, ıvır zıvır bir yığın işi hallettim, ehliyet aldım, biraz gezdim… Ama tüm bu yapılanların topluma somut anlamda bir etkisi yok. Yazmak belki dumanı çok sonradan tüten bir ateşe benzetilebilir ama benim bu aralar yazdıklarımdan o da beklenmez. Sırf kendimi tatmin etmek ve yazma alışkanlığımdan uzak kalmamak için yazıyorum. Dolayısıyla gömleği üzerime geçirince öpücükle prense dönüşen kurbağa gibi sevindim bir anda. “Lan” dedim kendi kendime, “Bak yine hoca oldun!”  Kravatı da takınca tam ayar oldum, aynadaki görüntüm 1000 kat büyüdü bir anda. “Tamam” dedim, “demek eksik olan buymuş. İnsana değer kazandıran şey insanlara değer katan görevidir.”  

Merdivenleri ağır ağır indim, sokağa çıktım. Sabah tipik bir Ağustos sabahı ama ben tipik bir Ali değilim. Taktım koşu kulaklığımı kulaklarıma, açtım Wagner’i, başladım çıkmaya günlerdir her çıkışımda daha da uzadığını düşündüğüm yokuşu. Paspas –Bizim apartmanın önünde yatarak nöbet tutan köpek. Bazen binaya giriyor, 2. ya da 3. katın kapısının önünde uzanıyor. Sürekli yattığı için ona “Paspas” adını verdim. – selamladı beni kuyruğunu sallayarak. Şaşırmıştı haklı olarak, daha önce takmazdı beni hiç. Gördü tabii kravatı, gömleği; hemen yılışacak. Komşunun beyaz kedisi –Kar- şöyle bir süzdü beni baştan aşağıya, gözlerine inanamamıştı belli. “Günlerdir en höşül kıyafetlerle sokağa çıkan bu serseri beyaz yakalı bir memur muymuş?” diye soruyordu belki de içinden.

Onları geçtim, çöp konteynırının etrafındaki pislik yığını hiç bozmadı moralimi. İki adım önüme düşen ve yarılıp bana içini gösteren incir bile şaşırtmadı. Bu bir işaret dedim kendi kendime. İçi hayat dolu bir bozluktan geçiyorum. Ağır ağır çıktım yokuşu, sonra da okula doğru inişe geçtim. Kıl bir durum bu aslında! Yani okulla neredeyse aynı yükseklikteyiz ama arada yol olabilecek arazi M..... denilen bir siteye satılmış. Sitenin içinden geçmek yasak olduğu için etrafından dolanmak gerekiyor. Ben bu civara ev tutmaya ilk geldiğimde sormuştum kiraları bu M...... denilen yerde. Telefondaki kadın ekmeğin fiyatını söyler gibi iğrenç bir doğallıkla “dört biiin” demişti. Buna rağmen canım sıkılmadı. Evin kapısından okulun kapısına tam olarak 21 dakikada -kronometreyle ölçüyorum ileride yapacağım istatiksel çalışmalar için- vardım. Biraz terledim ama değdi. Yokuş çıkıp inme olmasa büyük bir olasılıkla hem terlemez hem de mesafeyi 10-15 dakikada kat ederdim.

Okulda akşama kadar olanlar bir önceki işimde yaşadığım ilk günden farksızdı. Tek farkı kahvaltılı olmasıydı. Oryantasyon programı her zaman olduğu gibi sıkıcı ve uzundu. Bunun önüne geçmek ve oryantasyonu zevkli hale getirmek sanırım mümkün değil çünkü oryantasyon programları içerikten yoksun hale getirilmiş biçemi işe yeni başlayanlara anlatma çabasından ibarettir. Araba sürmeyi bir kere bile şoför koltuğuna oturmadan öğrenmek gibi bir şey. İnsan yeni bir okula başladığı zaman öğrenmesi gereken şeyler sanırım şunlardan ibarettir:

1.  Önemli odalar: Müdürün odası, bölüm odası, fotokopi odası, yemekhane ve kafeterya, tuvaletler, okulun girişleri ve çıkışları vb…

2. Okulun tarihi ve öğretmen/öğrenci profili: Kimlere öğretmenlik yapacağımız önemli tabii.

3.   Beklentiler/Kurallar: Okul bir öğretmenden ne bekliyor ve bu beklentileri karşılamak için uyulması gereken kurallar nelerdir. Giriş ve çıkış saatleri, özel durumlarda izin alma prosedürü. 

      Bunların dışında söylenilecek şeyler zaten akılda kalmayacaktır. Bir de yabancı öğretmenler için yeterli malzeme hazırlanmamış olması ilginçti. Okulda 3-4 yıl İngilizce eğitim veriliyor ama ne web sayfasında ne de okul içindeki kitapçıklarda yeteri kadar İngilizce bilgilendirme var. Ben Türkçe bilmeyen bir öğretmen olsam fıttırırdım herhalde. Hoş, hemen herkes -özellikle o gün işe başlayan çevirmen arkadaş- yabancı arkadaşlara yardımcı olmak için seferber oldu ama yine de bu çok daha profesyonel bir şekilde, çok daha az enerji ve zaman harcayarak halledilebilirdi.

     Velhasıl-ı kelam, okulun ilk günü güzeldi.  Korktuğumdan daha az sorun yaşadım. Hatta kişisel olarak hiç sorun yaşamadım. Öyle geldi geçti işte. Şimdi kaldığım yerden “Geri Kalmışlık İşaretleri”ne devam edebilirim. 
                    
      9.  Etnik ya da Dini Gerekçelerle Çatışmaların Olması: 

İnsanlar arası çatışmaların hemen hepsinin, kaynakları ele geçirme sevdasıyla yapıldığına inananlardanım. Geniş ve sulak bir arazi düşünün. Bu arazide yaşayan üç aile varsa, kaynaklar bol olduğu için kolay kolay kavga dövüş çıkmaz. Bir de aynı araziye üç yüz aile yerleştirin. Ondan sonra izleyin hiç bitmeyen keşmekeşi. Dünyamızda kaynaklar sınırlı –yetersiz demiyorum-, insanların istekleri ise sahip olduğumuz sistemin paradigması tarafından sınırsızlaştırılmıştır –oysa insanların kendileri için sınırlı, toplum için sınırsız arzuya sahip olmaları mümkündür-.  Durum böyle olunca kaynakları ele geçirmek ve bu yolla huzura kavuşmak insanların en büyük idealleri oluyor. ABD’nin kuduz köpek gibi yeraltı kaynakları bol olan ülkelere saldırması ve o ülkelerde dev projeleri kendi  firmalarına peşkeş çekmesi bundandır. Kaynakların akılcı yöntemlerle kullanılıp, insanların topluca yaşayabilmesine imkân sağlamasına ekonomi deniyor. Bu yöntemleri belirleyenlere de siyasetçi.

Tarih boyunca yaşanmış savaşların pek çoğunda dini ya da etnik motif bulunabilir. Bu, savaşların nedeni etnik ya da dini anlamına gelmez. Zaten temelde dinin de çıkış noktası politik bir güç olma çabasıdır. Meclis binalarıyla/saraylarla camilerin/kiliselerin/tapınakların boy/cüsse yarışına girmeleri de bundandır. İnsanı kontrol etmek, onu arz-talep dengesini aşırı derecede bozmadan idare etmek, yoksulu teskin edip zengini memnun etmek, toplumda çıkacak herhangi bir sosyal patlamanın önüne geçmek vb görevler din ve siyaset görevlileri tarafından birlikte yürütülürler. Dolayısıyla adına cihat denilen dinsel motifli savaşın temelinde de aslında ekonomik nedenler vardır. Bakınız Osmanlı’ya. Cihatlar bitince ülke çökmüştür. Çünkü ekonominin temelinde cihatlardan elde edilen ganimetler, vergiye bağlanan yeni “Osmanlı vatandaşları”, ölen askerlerin karılarından ve çocuklarından oluşan köleler vardır. Bunlar ortadan kalkınca ekonomik bozulma toplumsal bozulmayı, toplumsal bozulma da siyasi erkteki çatlakları getirmiştir.

İnsanların şu anda içinde bulunduğumuz sistem içerisinde huzur içinde yaşamaları için tek şart üretimi durdurmalarıdır. Bunu da ancak emekli olduktan sonra köylerine giden yaşlılarda görürüz. Adamlar unu elemişler, eleği asmışlar. Hepsi aylık maaşlarını sağlama almışlar. Kimsenin rahatını bozup “patates ekeyim de baharda pazara götürür satarız” dediği yok. Yani köyde tarlalar bol ve boş. İnekler otluyorlar üzerinde, şehirlerden gelen torunlar piknik yapıyorlar. Bu kadar bol kaynak olunca ve talep de olmayınca huzur kendiliğinden geliyor tabii köye. 30-40 yıl önce tarladaki bir ayak sınır ihlali için birbirini boğazlayan köylüler, nirvanaya ermiş Buda gibi sakin ve huzurlular şimdi. Neden? Çünkü üretim yok, çünkü kaynaklar kaynak olma özelliğini yitirmiş, çünkü üzerine kavga edecek bir şey yok.

İşin ekonomik yanı böyle özetlenebilir. Etnik yanı biraz daha karışık ama çözümsüz değil. Ülkenin adından başlamalıyız bence. Neden biz ülkemize “Türkiye” diyoruz. “Türk” kelimesi Çince kökenli, bir rivayete göre “güçlü, kuvvetli” anlamına geliyor, bir başka rivayete göre de “demirci ustalarının taktığı metal kask” anlamına. Ülkeyi “Türki” diye çağırmak, yani “Türklerin yaşadığı yer” olarak adlandırmak Arapça/Latince kökenli. Sonrasında Fransızların ve diğer Avrupalı güçlerin aynı adı kullanmaları ve cumhuriyetin ilanıyla da bizim bu adı kanıksamamız işi sonlandırıyor. Ben bir ülkenin adının etnik bir temele dayandırılmasına karşıyım. Neden mesela ülkeye “Anadolu” demiyoruz? Anadolu bu toprağın adıdır. Türkçeleştirilmiş bir Yunanca kelime (Anatolia güneşin doğuşu anlamına gelir.).  Hadi birazımız Trakya’da kalıyor diyelim. O zaman “Anadolut” diyelim. Ya da “Tanadolu”. Saçma görünüyor olabilir ama “buzdolabı”na, “bilgisayar”a, “imeyil”e alışan bir halk buna da alışır. Hem Tanadolu Trakya'nın coğrafi olarak ülkedeki payını da yansıtıyor. T, Tanadolu'da bir harf, sekiz harften birisi. Yani %12.5i. Trakyalıların itiraz etme hakkı da ortadan kalkıyor böylece. Ben bu ad değişikliğinin büyük bir paradigma değişikliğine yol açabileceğini düşünüyorum. İnsanların kafasındaki “Bu ülke şu etnik kimliğe sahip olanlarındır, diğerleri ikincildir.” yanılgısını kıracaktır. Anayasa’da ülkenin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir ve bu değiştirilmez diye yazılmış olabilir. Anayasa’nın zırt pırt değiştirilmesine ben de karşıyım ama büyük bir yanlışı düzeltecek ve belki de gelecek nesilleri daha sağlam bir ulusalcı/halkçı/evrenselci çizgiye çekecekse neden olmasın?

Konu dağıldı! Sabah 6’da kalktım ki gece boyunca kafamda dönüp duran şeyleri soğutmadan yazayım. Sanırım motor fazla ısınmış, kapağı açınca birden fışkırdı. Derli toplu olamadı. Kısaca demek istediğim halkların kendilerini idare etme hakları verilmeli –Lenin daha 20. yüzyılın başında savunuyordu bunu.- ve bu idareler Tanadolu Cumhuriyeti tarafından güvence altına alınmalı. Tıpkı ABD’de olduğu gibi, farklı eyaletler kendi yasalarını koyabilmeli ve uygulayabilmeli. Bunun yanında hepsi Tanadolu vatandaşı olmanın ayrıcalığını yaşamalı. Yok bu ülke Türklerin, Türklerin kalacak diyorsanız, daha çok kan akacaktır. Tek dil, tek din diyorsanız barıştan, toplumsal uzlaşıdan bahsetmenin pek de bir anlamı yok.

Din sorununa da kısaca değineyim. Dinlerin doğası gereği politik olmaları su götürmez bir gerçek. Hele bir de din görevlisiyle siyasetçi el ele verirse halkın asıl çilesi o zaman başlar. Siyasetçi vergileri arttırdıkça camideki vaizin, kilisedeki papazın sesi daha gür çıkar “Sabredin, baldan ırmaklar, altından saraylar, mis kokulu huriler sizi bekliyor”. diye. Din aslında sınıfsız, sosyalist bir toplumu önerir kapitalizm altında inleyen halka. Sonuçta cennette mülkiyet yoktur. Yani öyle gayri-menkul zengini olamazsınız orada. Kaynaklar sonsuz olduğu için ekonomi kelimesinin bir anlamı yoktur. Peki kim yapar pis işleri cennette? Yani mesela kim temizler evleri, caddeleri? Tıkanan kanalizasyonu kim açar? Evler kirlenmez, kanalizasyon tıkanmaz –Cennette boşaltım var mı?- diyorsanız, amenna!  Hoş, o zaman bizlerin bağırsakları da olmamalı. Tüm bağırsaklarımız kör bağırsağa dönüşüyor!  “Yok, o işleri köleler yapacak” diyorsanız, geldik aynı yere. Demek ki cennette de sömürülen bir halk olacak. O yetmiş kat entari giyip yine de çıplak bedenleri görülen huriler, istemezlerse ilişkiye giremeyebilecekler mi cenneti hak etmiş 33 yaşındaki erkeklerle? Hurilerin hizmet talep eden bir erkeğe hayır deme hakkı yoksa –“başım ağrıyor” ifadesini bilmiyor olabilirler-, bunun sömürüden ne farkı var? Şu da söylenebilir, “Ama huriler bunun için yaratıldılar. Fıtratları gereği itiraz edemezler. Birer zevk makinesi onlar.” Bu durumda onların birer insan olmadıklarını, insan dışı bir varlık olduklarını iddia ediyoruz demektir. İyi ama böyle makineler günümüzde de yapılıyor. Ben, yalnız ve müzmin bekarlar –bir de eşlerinden tatmin olamayan evliler- dışında bu makinelere rağbet edenler olduğunu sanmıyorum. Japonlar istedikleri kadar gerçeğine yakın robot sevişgenler (profesyonel fahişe ya da jigoloya verdiğim ortak isim) üretsinler, insanlar yine de kendi türlerini tercih edecektir. Çünkü doğal olan budur ve cinsel dürtü çoğalma arzusunun bir katalizörüdür. Cennette çoğalamayacağımıza göre sevişmenin de -özellikle katolikler çok karşı çıkacaktır bu işe- bir zevk oluşturmayacağını söyleyebiliriz. 

Yine saptık konudan! Bu cennet düşüncesi böyle bir şey işte,  adamın aklını başından alıyor. Din konusunda birbirleriyle barışık topluluklara kavuşmak istiyorsak bunun tek yolu devletin tam anlamıyla laik olmasıdır. Herhangi bir dinden yana kararlar vermemesi, kimseyi kayırmamasıdır. Bu gerçekleşmediği sürece insanların şikayetleri sürecektir. Bana kalırsa din hizmeti özelleştirilmeli ve devletin elinden tamamen çıkmalıdır. Nasıl ki telefon hizmetini istersek alıyoruz, istersek almıyoruz ve aldığımız hizmet karşılığında belli bir ücret ödüyoruz, din hizmeti için de insanlar alacakları hizmet karşılığında ödeme yapmalıdırlar. İmamların, rahiplerin, hahamların ücretleri devlet tarafından değil de hizmeti alan insanlar tarafından ödenmelidir. Bu konuda biraz da matrak olan öykümü aşağıdaki ağbağından okuyabilirsiniz.


Saat 8’e geliyor. Hazırlanıp okula gitmem gerek. Devam edeceğim günce soslu denemelere…