Bu Blogda Ara

çin seddi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çin seddi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2015

Çin Seddini Koşmak

“Acı kaçınılmazdır ama ıstırap seçenektir.*” Koşmayı, hatta sabır ve metanet gerektiren pek çok işi özetleyen bir cümledir bu. Mutlaka acıyacak bir yerlerin, ikide bir bırakmayı geçireceksin aklından, gördüğün her işaretten sonra “Biraz daha, biraz daha.” diyeceksin enerjisini yitiren bedenine, arkada bıraktıklarından gurur duymayıp önündekilere gıpta edeceksin, son kilometreye varana kadar inanamayacaksın yarışı bitirebileceğine. Bir romanı, bir bitirme tezini yazmak gibidir koşmak da. Bildiğin tek şey yolun varlığı ve seni bitiş çizgisine götüreceğidir. Her koşu farklıdır, her yarış kendine has dikenler barındırır yollarında, her adım yarışın tamamına ait izler taşır. Kırılan bir aynada güneşin yüzlerce yansımasının oluşması gibi koşan insan için de her adım koşulası tüm maratonların potansiyelini barındırır.  Yaşam gibi değildir koşu; sonuç odaklıdır, bitirmeye yöneliktir. Öyle “Önemli olan denemekti”, “Yolun kendisidir öğretici olan” gibi beylik laflara gelmez. İki tür insan vardır; koşup bitirenler ve koşmayıp bitirmeyenler. Koşmayıp bitirmeyenlere, yarışa katılmayan diğer yedi milyar insan da dâhildir.
Daha önce beş tane yarı-maratona ve sayısız antrenman koşusuna katılmış birisi olarak, Çin Seddi Maratonunda beni endişelendiren şeyin mesafe olmadığını biliyorum. Çıkılacak, tırmanılacak, sonrasında inilecek bir set var önümde. Aşağıdan bakınca, dağların yeşile çalan yamaçlarında yılan gibi süzülerek ilerleyen set; kolay yoldan elde edilecek bir ödülden çok, kendisine âşık gençleri yolunda tüketen bir Mehlika Sultan’a benziyor. Alay eden, takmayan, hor gören bir hâl var bir görünüp bir kaybolan kıvrımlarında. “Sıkıysa yakalayın beni” diyor adeta, güneşin ağır ağır ısıttığı yollara düzülen yüzlerce koşucuya.
Yarışın başlayacağı yer ufak bir meydan, hava soğuk, güneş kızgın yüzünü henüz göstermemiş. Dağların tepelerine vuran ışık henüz bizden çok uzak. Gökyüzü apaçık, seddin dağların arasında kıvrılarak ilerleyişinde kendisine bir pay çıkardığı belli. Sanki, o seddin üzerine çıktığımızda göğün mavisine de karışacağız, paklanacağız şehrin üzerimize bıraktığı pisliklerden, sanki biz de mavi olacağız gökyüzünün karnına parmaklarımızla dokunup, onunla birlikte güldüğümüz zaman.

Yarışın başlayacağı meydan.
Üzerimizde gövdemizi sıcak tutacak spor ceketler var ama pek fayda etmiyorlar. Soğuk işliyor içimize, tıpkı bitiş çizgisinin çoktan ruhumuza işlemiş olması gibi. Meydan kalabalık, rengârenk ve alabildiğine umutlu. Isınmak için dans edenler, buldukları elbiselere sarınıp yarışın başlama vaktini bekleyenler, çantalarında getirdikleri enerji verici yemişleri tıkıştıranlar, tuvaletin önündeki sırada bekleşenler, geçen yılki koşuda tanıştıkları arkadaşlarıyla karşılaşanlar… Tipik bir maraton öncesi gözlerimizin önünde cereyan eden, ne fazlası var ne eksiği.
Koşucuların çoğu Amerikalı, Avustralyalı ya da Avrupalı. Koşu, Asya’da popüler bir spor olamadı henüz. Bunda biraz da maraton düzenleyicilerin katılım ücreti olarak yüksek meblağlar talep etmesinin etkisi var. Gittikçe elit bir spor olmaya başladı maraton koşmak. Ayakkabısı, şortu, müzik çaları, GPS takip edicisi, suluğu, ter tutmayan giysileri derken fiyat katlanıyor durduk yerde. Tezata bakınız ki dünyanın en iyi koşucuları; Kenya, Etiyopya gibi ülkelerden çıkıyor. Çünkü işin özünde teknoloji değil; hırs var, inat var, hedefe kilitlenmek var.
Çin Seddi maratonu şimdiye kadar katıldıklarım arasında hem en zorlusu hem de en pahalısı. Kalabalığın büyük bir çoğunluğunun zengin ülkelerden olması gayet mantıklı bu noktadan bakınca. Kafamızı azıcık kaldırdığımızda tepeleri çevreleyen Çin Seddini görmesek, Çin’de olduğumuzu kanıtlamamız bir hayli güç olacak. Etrafa Türkiye’den olduğunu belli eden birisi var mı diye bakıyorum ama göremiyorum. Avustralyalılar, Amerikalılar ve Danimarkalılar büyük takımlar halinde koşuyorlar. Brezilyalılar, Venezüellalılar, Almanlar, Fransızlar, Japonlar ve Çinliler genelde bireysel takılanlar. Birkaç Afrikalı koşucu görüyorum, birkaç da Hindistanlı. Sporun sınırları yıkan; din, dil, ırk gibi yapaylıkları ortadan kaldıran gücüne inanmamak elde değil bu resmi görünce. Yine de üzülüyor insan bazı ülkelerin, bazı renklerin dünyadaki ağırlıklarınca kendilerini temsil edemiyor oluşuna. Öyle ya, nerede Afrikalı kardeşlerimiz, Güneydoğu Asyalılar? Nerede Araplar?
Herkes, tek bir hedef için gelmiş bu meydana. O sedde çıkılacak, sonrasında inilecek, sonrasında da bitiş çizgisine kadar koşulacak. Tam maraton koşanlar otuz küsur kilometreden sonra sedde ters yönden bir daha çıkacaklar, bir daha inecekler. Bunun dışında bir amaç yok, olmamalı, varsa da bile bu amaçlar hiçbir şekilde asıl olana gölge düşürmemeli. Üç farklı kategori var. Siyah numaralı tam maraton (42 km) koşucular, kırmızı numaralı yarı-maraton (21 km) koşucular ve yeşil numaralı, sadece 8 kilometrelik Çin Seddi kısmını koşacak olan “Fun Run”cılar. Doğal olarak nüfusun dağılımı da mesafelerle ters orantılı. Nereye baksam yeşil numara görüyorum uzun süre. Zaten aldıkları tur paketinde Fun Run olan pek çok turist var Amerika’dan ve Avustralya’dan. Bu yüzden yarış üç dalga halinde başlıyor. İlk dalgada iddialı yarı-maraton ve maraton koşucuları çıkıyor yola. İkinci ve üçüncü dalgalar bitirmekten başka amacı olmayanların. Ben ikinci dalgadayım. Aynı okulda çalıştığımız ve yarışa birlikte katıldığımız iki Amerikalı arkadaş üçüncü dalgaya düşmüşler. Onlardan ayrı koşacak olsam da tek başıma olmayacağımı biliyorum. Kulağımda koşu için hazırladığım bir liste var. Ahmet Kaya, Cem Karaca, Grup Yorum ve birkaç yabancı sanatçının parçalarından oluşan, beni en az üç saat götürecek uzun bir liste.
Başım belada, tabancamı unutmuşum helâda
Saat 7:30 gibi patlıyor silah, yavaş yavaş kıpırdıyoruz yerimizde.  Alkışlar ve ıslıklar eşliğinde çıkıyoruz yola. Yarışın en başında, seddin girişine kadar olan koşulması gereken beş kilometrelik dik bir yokuş var. Bayır yukarı çıkıyoruz ha bire, sokakların ve evlerin arasında, Pamplona caddelerinde sağa sola koşturan boğalar gibi dolanıyoruz. Yer yer ağaçların arasında buluyoruz kendimizi, yer yer evlerin arasında. Çam ağaçlarının yanı başlarında, bembeyaz çiçekleriyle koşu yolunu düğün alayına çeviren meyve ağaçları var. Hava hafiften sıcak ama ağaçların yaptığı gölgelerden olsa gerek henüz pek bunaltıcı değil. Ara sıra esen rüzgârla salınan ağaçların, tiril tiril dans eden yaprakları unutturuyor bana, uzun bir yarışın başında olduğumu. Yol kenarlarında bize moral vermek için alkışlayan ve el sallayan yerel halka ve iki tarafımızı çevreleyen ağaçların serinliğine rağmen çok uzun sürmüyor ilk fireleri vermemiz. Beş dakika içinde nefesi tükenip yürümeye başlayanlar, başları döndüğü için oturup soluklananlar, durup durup başlamayı bünyeleri için daha uygun görenler, ikide bir yolun kenarına yönelip çiçek açmış ağaçların fotoğraflarını çekenler… Ben kesilen nefesime rağmen durmaksızın koşuyorum çünkü kendime koyduğum bir hedef var. Üç saatten önce varmalıyım bitiş çizgisine. Sıradan bir yarı-maratonu iki saatten önce bitirebiliyorsam, bunu üç saatten önce bitirmeliyim.
11013238_709176822561182_2566051645540615341_n
Sedde giriş yaptığımız yer. Yaklaşık 5 kilometrelik bir yokuşu çıktıktan sonra.
Bana bir şeyler anlat,  canım çok sıkılıyor.
Yokuş yukarı çıkarken mesafeler uzuyor doğal olarak, hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor insana. Nefesimi dinliyorum kimi zaman, soluk alıp verme hızımı ritme sokmaya çalışıyorum. Alnımdan aşağıya süzülen ter dudaklarımda tuz tadı bırakıp, testiden sızan su gibi iniyor çeneme doğru. Bacaklarımda hafif bir yanma olsa da biliyorum bunun geçici olduğunu. Her yarışın ilk beş kilometresi işin en zor kısmıdır ve bu zorluk daha önce kaç yarış koştuğuna bakmaz. Başlamak hep zordur, cesaret gerektirir. Gerisi biraz inat, biraz hırs biraz da inançla halledilebilecek türden mekanik bir tekrardan ibarettir. M C Escher’in meşhur “Never Think Before You Begin” tablosu geliyor aklıma. Elindeki küçük fenerle önündeki kocaman karanlığın çok azını aydınlatabilen zavallı adamın durumundan ne farkımız var bizim? Belki de o kadarı gerekli herkese; birkaç metre ötesini görmek yeter de artar, kilometrelerce uzunlukta yolları ayaklarının altında ezmek isteyen insan için. Yolun tamamını görmenin kimi zaman dezavantaja dönüşmesinin nedeni de budur. Ağaçlardan dolayı ormanı görememek değil, ormana bakacağım derken ağaçları ihmal etmektir bu.
Yazarken de durum aynıdır aslında. Bir hikâyeyi anlatmaya başlamak zordur. Çünkü hikâyeyi anlatmaya başladığın anda bir hikâyenin varlığını ilan etmiş olursun. Daha önce var olmayan bir şey, sen anlatmaya başladığın anda var olmaya başlar. Yol sana hikâyeyi anlatacaktır, yapman gereken yola güvenmek ve yoldan ayrılmamaktır. Unutulmaması gereken şey şudur: Başlamak hikâyenin sadece senin için var olduğunu ilan eder. Başkalarının da aynı inancı paylaşabilmesi için hikâyeyi bitirmen şarttır. Çünkü bitmemiş bir hikâye okunmaya layık değildir. Okurun zamanına ve enerjisine değmez.
22226_709177032561161_381961408092502838_n
Vardığımız tepe noktalardan birisinden görünen manzara.
Yalan da olsa hoşuma gidiyor…
Gök, Çin’de görüp göreceğim en mavi gök; havada yağmur sonrası taze toprak kokusu, etrafımda nefesleri metrelerce öteden işitilen bir yığın insan; yokuşun düzlüğe evrildiği bir yerde görüyorum bana doğru yaklaşan giriş kapısını. Kapıdan girince yavaşlıyorum mecburen, bundan sonra koşmak neredeyse imkânsız. Merdivenler dar ve yüksek, geniş bir yoldan koşarak gelen kalabalık daracık merdivenin başına üşüşünce şişe boynu etkisi yapıyor ve mecburen duraklıyoruz. Bundan sonrasında seddin üzerindeyiz. Durup fotoğraf çekenler, konuşarak yürüyenler, merdivenlerin köşesine oturup su içenler… Ben de manzaranın güzel olduğu birkaç yerde dayanamayıp fotoğraf çekiyorum. Hayatımda ilk defa koşu sırasında durup, gereksiz gördüğüm bir işle meşgul olduğum için kendimden utanıyorum biraz ama elimde değil. Çin Seddi burası, dile kolay. İnsan hayatı boyunca kaç defa böyle bir manzarayla karşılaşır ki?
11040504_709176825894515_441486306013657008_n
Dragonun başını kesmeye giden minik kahramanlar…
Birkaç fotoğraf çektikten sonra hızlı adımlarla dönüyorum yarışa,  annesinin elini kaybedip, telaşla kaybettiği ele doğru koşan bir çocuk gibi kalabalıktaki yerimi alıyorum tekrar. Basamakların yükseklikleri sabit değil. On santimetrelik basamaklar da var kırk santimetrelik olanlar da. Basamakları bitirince yokuş başlıyor, sonra iniş, sonra bir daha yokuş, bir daha iniş… Bir dragonun üzerinde ilerliyoruz adeta, canavarın başına ulaşıp boğacağız onu, boğup dize getireceğiz bu koca bedeni. Önümde bir insan seli var, ne kadar çok insan geçsem de önümdeki insanlar azalmıyor. Kendimi çok da zorlamamaya çalışıyorum çünkü seddin bittiği noktadan sonra on üç kilometre daha koşacağım.  Merdivenler, tıpkı yokuş aşağı koşmak gibi dizlere büyük zarar veriyor. Aşağıya doğru atılan her adım dize vurulan bir darbe gibi, gittikçe birikiyor ağrı, gittikçe dayanılmaz hale geliyor.
Beni burada arama, arama anne
Seddin üzerinde koşarken ister istemez ayaklarımın altındaki taşların kanlı tarihi geliyor aklıma. Anaların erkek çocuk doğurmaya korktukları bir dönem seddin inşasına başlandığı dönem. Erkek çocuk doğurunca saklıyor analar, çünkü askerler gelip alacaklar oğullarını. Alıp seddin inşaatında çalıştıracaklar zorla. Nice oğullar gidecek ve dönmeyecek geriye, nice analar ömürlerinin kalanını oğullarının yollarını gözleyerek geçirecek. Kimi analar hamile kaldığını saklayacak, kimileri oğullarına kız adı verip kız gibi yetiştirecek. Uzun saçlı oğullarına kız kıyafetleri giydirip, gereksiz yere sokağa çıkarmayacak. Yeter ki almasınlar yavrusunu anasının evinden, alıp götürmesinler; gömmesinler bilinmez yerlere, kemiklerinin bile bulunamayacağı topraklara.
11114204_709177022561162_5711686748870657634_n
Yeşilliklerden maviliklere doğru salınmanın yorgun resmi.
Düşmüşüm bir çukura, canım yanıyor
Seddin son kısmı en zor kısmı çünkü sürekli aşağıya doğru iniyoruz ve kimi yerlerde merdiven bile yok. Kayaların arasını betonla doldurmuşlar. Adımını attığın yere iyi bakmazsan kayıp düşmek gayet mümkün. Önümdeki bir kadın koşucu tam düşecekken yanındaki arkadaşı tutuyor kolundan ama arkamdaki adam o kadar şanslı değildi. Kayıp düşüyor uzun boylu bir genç ama ciddi bir şey olmuyor, kalkıp devam ediyor yokuş aşağı inmeye. Bir süre sonra dik merdivenler başlıyor. Uzadıkça uzuyor basamaklar, indikçe iniyoruz taht-el arz yolcuları gibi.
11241024_709176882561176_7711416020176630938_n
Hayat bu, bir merdivenden bir başka merdivene. (U B Gezgin)
Bırak da dolanayım ayaklarına
Merdivenlerin bittiği yerden yarışa başladığımız yere iniyoruz. Fun Run koşanların çığlıkları duyuluyor karanlık pasajdan geçerken. Bir buçuk saat önce geçtiğimiz başlangıç çizgisinden tekrar geçip devam ediyoruz. Bu sefer yokuş yok önümüzde. Düz bir asfalt yolun kenarında koşuyoruz. Hava iyice ısınmış, güneş gittikçe yükseliyor kafamızın üzerinde. “Bundan sonrası kolay.” diyorum içimden. On üç kilometre boyunca, çok da yokuş barındırmayan bir parkurda koşacağız. Daha ne isteyebilir ki bir koşucu? Her şey mükemmel; dizimdeki ağrı sabitleniyor, bacaklarımda ciddi bir acı yok, nefesim ritmik ve topuğuma yapıştırdığım yara bantları işlevselliğini koruyor. Tek sorun yolun trafiğe kapatılmamış olması. Arabalar geçiyor yanımızdan, bazı sürücüler o kadar yakınımızdan gidiyorlar ki –sevgi gösterisi yapıyorlar belki de-, ne önümüzdekini geçebiliyoruz ne de arkamızdakiler bizi geçebiliyorlar. Sabit bir hızla, hava alanlarındaki taşıyıcı bantların üzerindeki bavullar gibi ilerliyoruz. Ta ki toprak yola girip, köylerin arasına dalana kadar.
10407716_709177055894492_6949197260554805872_n
Duvar ve ayırdıkları
Belki yaslanırdın bana, mahpusta duvar olsaydım
On ikinci kilometreyi geride bıraktıktan sonra sola sapıp, toz toprak bir yola giriyoruz. Yolun bir yanında inşaat makineleri çalışıyor, diğer yanında koşucuların attıkları pet şişeleri toplayan yaşlı kadınlar ve adamlar. Birden; broşürlerde gösterilen o tertemiz, yepyeni, pırıl pırıl dünyanın sonuna geldiğimizi anlıyoruz. İşte size gerçek bir Çin köyü, gerçek bir Çin köylüsü! Yol kimi yerde daralıyor, tek kişinin koşabileceği bir patikaya dönüşüyor. Bazen bostanların arasında, bazen kirli bir derenin kenarında, bazen de taştan yapılma evlerin avlularının kesiştiği yerde koşuyoruz. Yol çoğu zaman düz ama yer yer yokuş çıkmak zorunda kaldığımız da oluyor. Bostanlarda çalışan köylüler durup bize bakıyorlar ara sıra. Büyük bir olasılıkla “İşiniz gücünüz yok mu sizin? Terleyecekseniz faydalı bir iş için terleyin. Ne diye yoruyorsunuz kendinizi?” diyorlar içlerinden.  Yol inşaatının olduğu bir yerden geçerken önümdeki koşucuların kaldırdığı toz gözüme kaçmış olacak ki toprak yolun bittiği yerden ana caddeye kadar gözüm acıyor. Bir süre tam açamıyorum gözümü ama akıttığım yaşlarla çıkarıyorum toz parçalarını.
Doğarken ağladı insan, Bu son olsun bu son
Köy yollarında bir süre dolanıyoruz, aynı yerlerden geçtiğimi fark etsem de hangi yönde koşmam gerektiğini hep önümde koşan kırmızı numaralılardan öğreniyorum. Köyden tam çıkacakken kalabalık bir köylü güruhuna rastlıyorum. Omuzlarına beyaz bir pelerin takmış herkes. Bunun bir tören olduğunu anlıyorum ama gerekçesini kavramam için siyah bir minibüsü geçmem gerekiyor. Minibüs çok ağır hareket ediyor. Önünde üç yaşlı kadın var yürüyen. Ortadaki kadın ağıtlar yakarak ağlıyor, diğer ikisi onu omuzlarından tutmuş; yürümesine, ayakta durmasına yardımcı oluyor. Evet, bu bir cenaze töreni. Kadın, ailesinden birisini kaybetmiş olmalı. Cenaze bir kaplumbağa hızıyla ilerliyor, ben yolun bittiği yerden sağa dönerken son bir defa daha bakıyorum yaşlı gözlerle cenazeyi uğurlayan insanlara.
Hadi gel, Ay karanlık
Asfalt yola çıktıktan sonra biliyorum son düzlüğe girdiğimi. En son gördüğüm kilometre taşı on beş kilometreyi gösteriyor. Altı kilometre daha var. Artık hiçbir şey durduramaz beni. Bundan sonra ne acı var ne ağrı. Hatta önümdekilerin, arkamdakilerin, yanımdan geçip gidenlerin, benim yanlarından geçip arkada bıraktıklarımın birer birer kaybolduklarını fark ediyorum. Artık sadece koşan iki bacak var koca evrende. Yol ayaklarımın altında kayıyor yağlı bir iplik gibi. Hareket ettiğimin, nefes alıp verdiğimin bile farkında değilim artık. Sürtünmesiz ortamda salınım yapan bir sarkaç gibiyim adeta, dışarıdan bir kuvvet beni tutmadıkça durmam imkânsız. Kendimi kimi zaman müziğe veriyorum kimi zaman sayılara. Tam kareleri sayıyorum otuza kadar: 1, 4, 9, 16, …. 900. Bitince asal sayılara başlıyorum: 2, 3, 5, 7, 11,…. 101. Sıkılıyorum, o sırada başlayan parçayı söylemeye başlıyorum.
It’s My Life
It’s Now or Never
I ain’t gonna live forever
I just wanna live when I am alive.
It’s My Life.
Uzun süre kilometre işaretlerini görmüyorum. Aklımda hep son beş kilometreyi koştuğum düşüncesi var. Sonsuza kadar koşmayacağımı biliyorum. Bir yerde bitecek elbet. Ben koşmaya devam edeyim yeter ki, gerisi yolun karar vereceği şey. Budist rahiplerin “sat-hi” dediği bir halde, bir sonraki adımımdan başka bir şey düşünmeyerek ilerliyorum. Bir ara kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda yirmi kilometre işaretini görüyorum. “Evet” diyorum içimden, “bir yarış daha geldi geçti. Ahir ömrümüzde Çin Seddini de koştuk.”
And the pain will make you crazy. You are the victim of your crime
Bitiş çizgisini geçtikten sonra hafif bir baş dönmesi yaşıyorum ama birkaç yudum su içince geçiyor, yerin at sırtını andıran devingenliği. Uzun bir uzay yolculuğundan dünyaya geri gelmişim gibi hissediyorum bir süre. Etraf cıvıl cıvıl, buldukları gölgeliklere sığınıp dinlenen koşucularla dolu her yer. Çantamı ve öğlen yemeği adına dağıtılan sandviçleri alıp, gölgelik bir yere oturuyorum. Sevdiğim bir şiirin sevdiğim bir dizesini ters çevirip kendime okuyorum.
Yakın yerde soluklanacak gölge bana var.
Uzun yolun mahkumiyetinden yeni kurtuldum.**  
Şanhay’da tam marathon koşacağım kasım ayına kadar, uzun bir antrenman yolculuğunun benim için kaçınılmaz olduğunu kendime hatırlatarak, elimdeki su şişesinden büyük bir yudum alıyorum…
* Haruki Murakami, What I Talk About When I Talk About Running.
** İsmet Özel’in Mataramda Tuzlu Su şiirinden devşirme. Dizelerin aslı: Yakın yerde soluklanacak gölge bana yok / Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
DN: Fotoğraflara ne oldu bilemiyorum. Çok da önemli bir günün fotoğraflarıydı. Bulabilirsem tekrar koyarım buraya. Neyse ki şu video duruyor. https://www.youtube.com/watch?v=NuY0BBcG0zg 























21 Haziran 2014

Çin Mektupları 28 - Çin Şı Huang Di


          Ölümsüz İmparator ve Toprak* Ordusu

                                    History is that certainty produced at the point where                                                              
          imperfectios of memory meet the inadequacies of the documentations.
                                                                                        Patrick Lagrange

Ölümsüzlüğün bir adı da yaşamamaktır. Yaz bunu bir kenara güzel kız; unutacaksın yoksa! Ölümsüzlük ölümün yokluğu değil, yaşamın yokluğudur. Büyük imparator ölümsüzlük iksirini bulmaya çalıştığı için değil, hiç yaşamadığı için ölümsüz oldu. Sadece o mu? Ben ve burada gördüğün binlerce asker de yaşamamış olmamıza borçluyuz bin yılları aşan ömrümüzü. Hikayem uzun, ama tüm diğer uzun hikayelerde olduğu gibi benimkinde de aşk var, hırs var, tutku var, intikam var, ölüm var. Zannediyor musun ki iki bin küsur yıl önceki insanların korkuları ve o korkulara siper olması için ürettikleri çözümleri bugünkülerden farklıydı?

Unutma ki duvarları örenlerle kitapları yakanlar hep aynı kişiler olmuştur. Kitap yakarak geçmişi yok ederler, duvarları örerek geleceği kontrol altına alırlar. Hem şöyle bir bak etrafına? Senin etrafında da yok mu örülü duvarlar, dikenli teller, yol bitti diyen levhalar? Sana ve yaşıtlarına okullarda öğretilen kitaplar kendilerinden öncekilerinin yanlış olduğunu iddia etmeden var olabiliyorlar mı? Tarihin sıvasıdır yalan. Bunu da yaz bir kenara, unutma. O elindeki kitap ne, Sima Çian’ın tarihi mi? Onun bir Hanlı olduğunu biliyorsun değil mi? Han hanedanından bir tarihçinin savaşta bozguna uğratıp, kendi topraklarına kattıkları Çin hanedanı hakkında doğru şeyleri yazabileceğini mi sanıyorsun? Bir de beni dinle, içeriden bir sesin, binlerce yıldır susmuş bir dilin anlatacaklarına kulak ver. Belki farklı bir şeyler söylerim.

Çin Şı Huang Di
Han hanedanından Çang Lian (Cang Liang) tuttu beni, itiraf ediyorum. Yüzyıllardır sustum ama artık konuşma zamanı. Madem buldunuz beni ve benimle birlikte gömülmüş binlerce diğer toprak askeri; gerçekleri birinci elden dinlemeyi hak ettiniz. Çang Lian tutuşturdu elime o 120 cinlik balyozu. “Hadi vur” dedi, saklandığımız yerden imparatorun konvoyu görünür görünmez. Ölümden korkan ve ülkesini bu korkuyla idare eden bir imparatordan ne beklersin? Daha önce iki suikast girişiminden ve bir askeri darbeden sağ kurtulmuş olan imparator tabii ki hazırlıklıydı olası bir saldırıya. En önde giden süslü arabaya saldırdım ben, Çang Lian’ın sözüne inanıp. Oysa; siyah atların çektiği, imparatorluk bayrağıyla donatılmış, çatısı imparatorun yazlık sarayının çatısını andıran bu araba değildi Çin Şı Huang Di’yi taşıyan; arkadakiydi. Arabanın üzerine elimdeki balyozla bir akbaba gibi inip, ahşap yapıyı kağıt gibi parçalara ayırdığımda pişman olmak için artık çok geçti. İmparatorun olması gerektiği yerde olmaması bir yana Çang Lian da kaybolmuştu ortalıktan. Suikast başarısız olmuştu. Artık yakamızı imparatorun askerlerinden kurtarma zamanıydı.

Görebiliyor musunuz beni? 
Heyecanlandın mı? Yüzünden belli. Sakin ol, ağır ağır anlatıyorum. O kaos ortamında ayrı yönlere kaçmak zorunda kalmıştık. Kolay değil, peşimizde yüzlerce asker, imparator ölümden dönmüş, ateş saçan gözlerle sağa sola emirler yağdırıyor. Bir kılıç darbesiyle kafamızı uçuracak olsalar neyse, kanımızı damla damla dökerek öldürürler benim gibileri. Neyse ki başardık kaçmayı. O gün bu gündür görmedim Çang Liang’ı. Bana söz verdiği parayı da alamadım tabii. Oysa tarla satın alıp, geçimimizi başkalarının eline bakmadan sağlayacaktık o parayla. Hepsi hayal oldu.

Tarih bunları yazmaz tabii; o imparatorları yazar, imparatorların arkasından işler çeviren karılarını, cariyelerini, hadımlarını yazar. Saray entrikalarını, o entrikaların sonucunda dökülen mavi kanı yazar. Benim gibi garibanı neden yazsın, bileğimin gücünden, pazularımın direncinden başka neyim var ki benim? Oysa sarayları harekete geçiren halkın durdurulmaz sesi değil midir? Asıl etkin olan, sürekli kaynayan, kaynadıkça tarihi hem üreten hem tüketen halkın sinesi değil midir? Saray erkânının yaptığı kazanın altındaki ateşin ayarıyla oynamaktan başka nedir ki?
Bunlar da kadim dostlarım. Geceleri konuşuruz birbirimizle, hikayelerimizi anlatırız. 
Ne güzel de gülüyorsun! Benim karım da böyle gülerdi. Onun seninkisi gibi sarı saçları yoktu ama, gözleri de yeşil değildi. Bu topraklara ait olmadığın belli. Rüzgârın başka türlü estiği, güneşin başka türlü doğup battığı coğrafyalardan geliyorsun, biliyorum. Diğerlerinden farklısın ama, onlar şöyle bir bakıp, iki üç fotoğraf çekip gidiyorlar. Sen takıldın bana, diktin gözlerini gözlerime, yarım saattir toprağa bulanmış yüzümü inceliyorsun. Değişmeyecek merak etme, iki bin yıldır değişmeyen bu toprak yüz iki dakikada değişir mi? Buzun bile üşüdüğü yerdeyiz biz. Şian’ın kışları ne soğuk olur bilir misin? Zaman bile donar burada, öyle olduğunun en büyük kanıtı değil miyiz bizler? Bu yüzden yazları ve kışları sıcaklığı pek değişmeyen, mağarayı andıran atölyelerde yaptılar bizleri. Aksi halde dayanamaz, çatlardık soğukta. Çatlar ve paramparça olurduk. Öyle bir günde yapılmadık ki, tam on bir yıl sürdü bunca toprak asker, hayvan, araba, araç gereç...Hayatı kopyeledi resmen, hayatın içindekileri. Ölümden korktuğu için ve bir sonraki hayatında yalnız kalmamak için yaptığını yazar kitaplar.

Komutanlar / Rütbeliler
Bana nedense pek inandırıcı gelmiyor bu iddia. Öyle olsaydı o da atası Çin Cin Gon (Qin Jing Gong) gibi canlı canlı gömerdi askerleri. Çin Cin Gon tam 186 askerini gömmüştü kendisiyle beraber. İstese Çin Şı Huang Di yapamaz mıydı aynı şeyi? Yasakları çiğneyenleri gözünü kırpmadan canlı canlı toprağa gömen imparator, ölünce mi merhamete erecekti? Yaşarken yanında tuttuğu onca bilgin ona yardımcı olamamışken, bizim gibi toprak askerlerden mi medet umacak koca imparator? Buna kargalar bile güler. Bizler, bir hiç uğruna öldürdüğü ve vicdanına dev bir kaya gibi oturan masumların simgeleriyiz. Kendi annesinin sevgilisinden olma çocuklarını öldürten bir adamdan bahsediyoruz. Babasını sürgüne gönderen, annesini ev hapsinde tutan, en yakın yardımcılarını kollarından ve bacaklarından atlara bağlayıp dört yana çektirten ve parçalayan bir adamdan. Kitapları yasaklayan ve yasaklı kitapları evlerinde bulunduran bilgeleri idam ettiren, yüz binlerce zavallıyı ölümüne çalıştırıp ülkenin etrafına set çeken bir çılgından. Bugün turistlerin üzerine çıkıp, gülücükler saçarak fotoğraflar çektirdiği o set için kaç yüz bin insan öldü biliyor musun? Çok mu abartıyorum? Konudan mı saptım? Kendimi mi anlatayım? Mutlu şeylerden bahsedeyim. Tamam, madem öyle istiyorsun. Devam edeyim kaldığım yerden.

İşte ben, soldaki mütevazi asker. 
Can Lian imparatora Yin Cen (Ying Zheng) derdi. Anne babasının ona verdiği ad buydu sonuçta. 250 yıldır birbiriyle savaşan ve savaşmaktan ilerlemeye vakit bulamayan yedi hanedanı birleştirdiği için verdiler ona İlk İmparator anlamına gelen Şı Huang Di adını. Neden bu kadar kızgındı Can Lian, söylemedi bana. Duyduğuma göre Han sarayında önemli bir konumu varmış, sözü geçermiş. Çin hanedanının hükümranlığı sırasında kimse onu takmaz olmuş; vezirken rezil durumuna düşmüş senin anlayacağın. İnsan bu, bilge de olsa şerefiyle oynandı mı intikam alma arzusu tüm diğer erdemlerin önüne geçer. Başka zamanlarda bahar çiçeklerine ev sahipliği yapan yürek, intikam duygusunun esiri olduğunda sadece zehirli dikenler yetiştirir. Tüm bilgelikler bir köşeye atılır eskimiş pabuçlar gibi.

İmparatorun adamları çok aradı bizi suikasttan sonra ama iyi saklandım ben. Aylarca dağda kaldım, dönemedim karımın ve çocuklarımın yanına. Bulduğum iri bir ağaca sırtımı dayayıp uyuklarken, yakaladığım bir tavşanın etini çiğ çiğ yerken, çayırlardan topladığım mantarları zehirli olanlarından ayırırken hep imparatoru ve zulmünü düşündüm. Onun zihnine girmeyi istedim, onun gibi düşünmeyi, onun arzularına sahip olmayı. Neydi ona yetmeyen? Başbakan diye atadığı Li Sı’nın çılgın heveslerine kurban ettiği insanların sayısını hesap etmiş miydi hiç?

Yoksa kabullenemediği şey tıpkı etrafındaki diğer insanlar gibi doğmuş olması mıydı? İlk olma arzusu Tanrı olma arzusudur aynı zamanda. Doğmamış, doğurulmamış, geçmişe sahip olmamış, nedeni olmayan bir başlangıç değil midir Tanrı? İmparator Çin Şı Huang Di de Tanrı olmak istiyordu bir bakıma ve bunu sadece ölümsüzlük iksirini yudumlayarak başaramayacağını biliyordu. Çünkü ölümsüzlük geleceği garanti altına almaktı, geçmişi değil. Tanrı'nın öncesi var olamazdı. Bu yüzden yaktırdı Çin Sı Huang Di kendisinden önce ne yazılmışsa. Kendisinden bahsetmeyen tarihin tarih olarak ne önemi vardı? Tarih onunla anlam kazanmalıydı, onun adını andığı için değerli olmalıydı, sadece Çin hanedanından söz etmeliydi. Bu yüzden Çin tarihi dışındaki tarih kitaplarını yasakladı. 460 tane bilge insanı sırf yasak olan şarkılar ve tarih kitaplarını bulundurdukları için canlı canlı gömdüğünü söylerler. Ne kadar inandırıcıdır bu bilinmez. Saray içinde dönüp duran entrikaları biz sıradan insanlar pek duymayız. Ancak dedikoduları gelir kulağımıza, o da kulaktan kulağa ya pireyken deve olur ya da deveyken pire.

Tarih böyle bir şey işte, uzak diyarlardan ziyaretime gelmiş güzel kız. “Yenenlerin yazdığı yalan” klişesine sığınmayacağım merak etme. Değil zaten, yenilenlerin uydurduğu bir laf o. Tarih bir bulmaca, bir çeşit yapboz oyunu. Parçaların büyük bir çoğunluğu eksik olduğu için boşlukları tarihçilerin hayal gücü dolduruyor. İstedikleri gibi ya da içinde bulundukları ideoloji neye izin veriyorsa, ona göre dolduruyorlar boşlukları. Bak şöyle düşün; mutlaka ayrıldığın bir sevgilin olmuştur geçmişte. Seversin, olmaz, ayrılırsın. Olur böyle şeyler.Çok gördüm kalbi kırık genç buralarda, ölü askerlerden medet umarlar içlerindeki yarayı kapamak için. Ayrılırsın ama unutmak kolay değildir. En olmadık zamanlarda aklına gelir sevdiceğinle bir zamanlar yaşadığın güzel anılar. Ne bileyim; birlikte tutup sonra acıdığınız için serbest bıraktığınız bir balık düşer aklına örneğin. Bir başka gün, gözünü gözüne değdirip seni sevdiğini söylediği an belirir aklında. Birkaç gün sonra ansızın elini elinde hissedersin, buruk bir mutluluk doldurur içini. Bütün bunlar olur ama asla sevgiliyi ya da onun yaşattığı aşkı tekrar inşa edemezsin.Parçalar vardır, birbirinden uzak, birbirinden bağımsız. Aradaki boşluklar hayatın devamını mümkün kılar.

Anılar ve onların geride bıraktıkları ayna kırıklarına benzerler. Aynanın tüm parçalarını birleştirsen bile ortaya parçalı bir gerçeklik resmi çıkar, pürüzlü ve kırılgan. Tarih de böyle işte. Tüm parçalar elinde olsa bile olaylar dizisini olduğu gibi kuramazsın. Bakma Sima Çian hakkında atıp tuttuğuma. Başka şansım yok, ben de söylediklerimin çoğunu ondan öğrendim. Bak çıktı işte foyam. Bu kadar çabucak! Neyse! Konu o değil.

Çin Şı Huang Di’yi en çok korkutan şey kendi ölümünden sonra aynanın başkalarının eline geçmesiydi belki de. Bu yüzden kendinden öncekileri karanlığa boğup, başlangıç noktasını belirlemek istiyordu. Peki ya dışarıdan gelenler imparatorluğunu ele geçirir ve adının hükümranlığına son verirse? Bu yüzden birleştirdi kendisinden önceki dört yüzyıl boyunca parça parça yapılmış setleri. Nasıl ki yedi hanedanı kılıcının ucuyla hizaya getirmiş ve kendi adı altında toplamıştı, duvarları da birleştirerek onsuz tamamlanamayan bir işi tamamlama yarışına girişti. Ömrünü verip kurduğu imparatorluğu kuzeyden gelecek barbarlara bırakamazdı.

Duvarı örerken ölen insan sayısı, duvar olmasaydı olası saldırılarda ölecek olan insan sayısından çok daha fazlaydı aslında ama maksat insanların değil, imparatorluğun bekasını sağlamaktı. O kadar çok insan öldü ki ölenleri mezarlığa gömme ihtiyacı bile görmediler. Duvarın içine gömdüler pek çok işçiyi. Analar babalar yıllarca çocuklarını sakladılar imparatorun adamlarından. Çünkü biliyorlardı çocuklarını gönderirlerse bir daha göremeyeceklerdi. İmparatorun umurunda değildi ölen yüz binlerce insan. İnsanlar bugün vardı, yarın yoktu. Kendisini başlangıç olarak ilan ettikten sonra, duvarı örmesi bir seçenek değildi, zorunluluktu. Hem duvar, sadece barbarları dışarıda bırakmakla kalmıyordu, Çinli halkı içeriye kilitleme işini de görüyordu. Bir bakıma kuzeydeki göçebelere "Siz orada kalın, koyun ve at yetiştirin. Yurtlarda yaşayıp, yak sütü için. Biz burada uygarlığı geliştirelim. Kentler kuralım, yasalar yapalım." İşte bu yüzden başlangıç çizgisi korunmalıydı, sonsuza kadar referans noktası olarak kabul edileceği için yıkılmasına izin verilmemeliydi. Ancak duvar ile mümkündü geçmişin yokluğunu devam ettirmek. Bunun için elinden geleni ardına koymayacaktı.

Altı uğurlu sayısı mıymış? Kitapta mı yazıyor? Ben duymadım öyle bir şey. Sima Çian’ın uydurması olabilir. Çok şey uydurmuştur o, güzel şeyler yazacağım diye. Bir da Hanlı o, biliyorsun. Ne kadar güvenebiliriz ki söylediklerine? Bak gene başladım, ben kim oluyorum ki! Şunu dememe izin ver yalnız. Ölümsüzlük peşinde koşan birisi varsa o da Sima Çian’dır. Belki de hadım edildiği için ölüm karşısında başka bir çaresi yoktu. Yazarları, sanatçıları anlamak zordur. Her şey kendilerinin etrafında dönsün isterler, sürekli ilgi alaka talep ederler. Zordur böylelerinin iştahını doyurmak. Uzak durmak lazım, insanlara değil de insanlığa yarar sağlamak isteyenlerden. Çünkü o muhteşem eserleri vermek için birkaç insanın hayatına ve enerjisine muhtaçtırlar. Bu ihtiyacı da etraflarında biriken eş, dost ve hayran halkasından karşılarlar. Onların hayatını sömürür, onların iyi niyetlerini suistimal ederler. Bunu yaparken de kendi şaheserlerini vermekte oldukları için asla suçluluk duygusu hissetmezler. 

Su Fu'nun beş yüz erkek beş yüz kızla yola çıktığı gemi. 
Bırak şimdi Sima Çian’ı. Büyük tarihçiydi deyip geçelim şimdilik. Ben aylar sonrasında köyüme döndüğümde imparatorun askerleri gençleri topluyorlardı evlerden. Yok, savaş için değil. Ölümsüzlük iksirini almaya doğuya doğru yolculuk ederken Taoist simyacı Su Fu’ya yol arkadaşlığı etmeleri için. Sakladım çocuklarımı haberi duyar duymaz. Sezmiştim gidenlerin bir daha dönmeyeceğini. Bazılarına göre o gidenler Japonya’ya varmışlar. Dönmemek için daha iyi bir neden olabilir miydi?  Dönseler bile ellerinde ölümsüzlük iksiri olmadığı için yaşatmazdı imparator onları. Gidip de dönmemeleri bundandı belki de! Hem zaten imparator üç defa Çi Fu adasına gitmişti bin adet genci gemilere bindirip, bilinmez sulara göndermeden önce. Çi Fu dağındaki ölümsüzlük dağına çıkıp, ölümü yenmekti amacı. Üç defa başarısız olduktan sonra, üzerine bir de kocaman bir gemi dolusu genç tarafından ahmak yerine konunca iyice çıldırmış olmalı.
İmparatorun mezarı o tepenin altında. Henüz açılmadığı için ziyaretçiler pek bir şey göremiyorlar. 
Bundan sonraki hayatı ölümü düşünmekle, simyacıların kendisi için hazırladığı içinde cıva olan o karışımları yutmakla geçti. Yine saraydaki şarlatanların tavsiyesine uyup önüne gelenle yatmaya başladı. Seksin ölümsüzlüğe giden en kolay yol olduğuna inandırılmıştı bir kere. Tüm bu çabalarına rağmen, kırk dokuz yaşında, ülkeyi teftişe çıktığı bir yolculuk sırasında öldü. Ölmeden önce çok konuştuğu, saldırganlaştığı ve iyice paranoyak olduğu söylenir. Bu kadar genç yaşta ölmesinde tükettiği cıvanın etkisi var tabii ki! İroniye bakar mısın? Ölümsüz olacağım diye hayatını harca, löp löp içi yut cıva dolu hapları ve sonunda kendi hevesinin kurbanı ol. Benim karım basit bir hayat yaşadı ama yetmiş üç yaşında, torunlarının ve torunlarının çocuklarının yanında, huzur içinde can verdi.

İmparatorun öldüğünü hemen ilan etmedi başbakan Li Sı. Uzun süre sakladı ölüm haberini halktan. İsyan çıkar, imparatorluk dağılır diye birkaç hadım ve başbakan Li Sı dışında herkes imparatoru yaşıyor bildi. Sıradan günlerde yaverler nasıl imparatorun arabasına girip çıkıyorsa, aynı şekilde girip çıkmaya devam ettiler, mühürler aldılar, imparatora yemek götürdüler. Başkente iki ay mesafe vardı daha. Bu yüzden imparatorun arabasının arkasında balık taşınmasını emretti Li Sı. Böylece imparatorun yaz sıcağında çabucak çürüyen bedeninden yayılacak koku balıklardan yayılacak iğrenç koku tarafından bastırılacaktı. İşe de yaradı yöntem. Kimsenin haberi olmadı ölümden, kafile başkente varana kadar.

Çin Şı Huang Di'nin heykeli. 
Kendisi öldü ama efsanesi ölümüyle bitmedi Çin Şı Huang Di’nin. Ölümünden on bir yıl önce başlattığı toprak askerler ve dev türbe projesi bitmişti. Etrafı cıvadan ırmaklar tarafından çevrilmiş bir mezara gömüldü bedeni. Nasıl ki yaşarken cıvanın kendisini ölümsüz yapacağına inanıyordu, ölünce de ruhunun cıvadan denizler tarafından korunacağına inanmıştı. Yaşarken canlarına aldığı insanların acı içindeki ruhları kendisini ölümden sonra rahat bırakmaz diye topraktan maketleri türbesinin birkaç kilometre uzağına gömdürttü. Böylece ruhu rahat edecekti gideceği yerde. Adalet yerini bulmayacaktı belki ama gerçek bir imparator gibi etrafı askerler tarafından çevrilmiş türbesinde istirahat edecekti.

İmparatorun mezarının etrafından alınan toprak örneklerine göre topraktaki cıva yoğunluğu dağılımı. Efsaneyi doğrular bir yanı var gibi.  Yine de mezar açılana kadar bilinemeyecek işin aslı. 
Aklına takılmıştır. Ben nasıl geldim buraya. Hem imparatora suikast düzenle hem de onun yaptırdığı toprak orduda yer al. Zor olmadı. Toprak askerler yapılırken yakınlarda bir tarladan kil çekiliyordu ve güçlü adamlara ihtiyaç vardı. Gittim ve çalıştım orada. Bu sırada yetmiş sekiz numaralı ustanın gözüne girdim. Mankenleri yaparlarken toplamda sekiz tane yüz maskesi kullanıyorlardı. Kalıplardan çıktıktan sonra her bir yüz için yaşayan bir askerin yüzü toprak heykellere işleniyordu. Hem kollar ve bacaklar da ayrı yerlerde yapılıyordu. Bir çeşit fabrika gibi yani, parçalar ayrı ayrı yapılıyor ve ardından bitmiş parçalar montaj atölyesinde birleştiriliyor. Ardından da bireysel detaylar ekleniyor. Her biri iki metre boyunda, üç yüz kilogram ağırlığında, sayıları sekiz bini bulan bunca toprak insan başka nasıl yapılırdı ki zaten?

Neyse, dedim ya, yetmiş sekiz numaralı ustayla -toplamda seksen yedi usta vardı- arkadaş olduk. Bizim köydendi zaten, uzaktan da olsa akraba sayılırdık. Bir gün yüz hatları kopyalanacak askerlerden birisinin öldüğü haberi geldi. Bir haftadır ateşler içinde yatıyormuş, yüzü gözü şişmiş, tanınmaz haldeymiş son nefesini verdiğinde. Onun yerine acele birisi konmalıydı çünkü aksi takdirde üretim aksayacak, işler ertesi güne sarkacaktı. Böylesi bir ertelemeyi engellemek içi beni çağırdı usta. Hem zaten askerlere yakışan bir bedenim varmış onun dediğine göre. İri omuzlarım, geniş bileğim, yaba gibi ayaklarım varmış.Asker olmamam büyük bir ayıpmış. Tek eksiğim rütbemmiş. Onu da ölen askerden ödünç alıp beni oracıkta asker yaptı. Kimse de anlamadı asker olmayan birisinin araya kaynadığını.

İşte o gün bugündür buradayım ben. Bugün seninle konuştuk, yarın bir başkasıyla. Dinleyenlere anlatıyorum kendimi, iki bin iki yüz küsur yıl önce olanları. Çoğu dinlemiyor, yarıda bırakıp başka sayfalara geçiyor. Ne diyeyim, sizin de işiniz zor. Bu zamanda bir şeye yoğunlaşmak neredeyse olanaksız. Elinizde o telefonlar, dünyayı taşıyorsunuz her daim yanınızda. Arkadaşların çağırıyor bak. Hadi git şimdi, ülkene selamlarımı götür. Beni unutma…

---

* İngilizcede Terracotta Soldiers deniyor. Terracotta, Latince bir bileşik kelime, Pişmiş Toprak anlamına geliyor. Türkçe Wikipedia Terracotta Soldiers için Toprak Askerler çevirisini uygun görmüş. Ben de oradan aldım. 

Kaynakça:




Fotoğrafların hepsi wikipedia'dan. Kendi çektiğim resimleri kullanmadım, kalite yönüyle iyi olmadıkları için. Bir kısmını aşağıya ekliyorum.

Meraklısına aşağıdaki filmi tavsiye ederim. Oyunculuk çok iyi değil ama imparatorun hayatını özetlemesi açısından güzel bir yapım. Yukarıdaki cıva yoğunluğu dağılımı grafiğini bu filmden aldım.