Bu Blogda Ara

Hindistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hindistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2011

Incredible India 2.4

İngilizcesi “International Society of Krishna Consciousness”, Türkçe’ye nedense “Uluslararası Krişnayı Yaşatma Derneği” diye çevirmişler. Krişna var olan bir değerimiz, bir büyüğümüz, onu yaşatalım, unutmayalım, gelecek nesilleri ondan mahrum bırakmayalım demek istemişler herhalde. Aslına bakılırsa çok da önemli değil nasıl çevirdikleri. Bu hareketin bir diğer adı da “Hare Krişna Hareketi”. 400’ün üzerinde merkezleri, onlarca okulları, kendi kendine yeterek yaşatılmaya çalışan çiftlikleri ve lokantaları olan dev bir hareket. Birkaç gün önce başka bir dev hareket üzerine yazmıştım. Bunların da siyasi gücü var mı ya da gizli saklı amaçları var mı bilemiyorum. Olsa bile bunu öğrenmem olanaksız. Bu yüzden işin siyasi yönünden çok dinsel yönüne eğileceğim. Bir de kişisel gözlemler var tabii.

Olaya girmeden önce bir itirafla başlayayım: Dinler içinde en çok kafamı karıştıran din Hinduculuktur. Ne kadar okursam okuyayım, ne kadar üzerine düşünürsem düşüneyim, bir türlü kafam almaz Hinduculuğun nasıl işlediğini. Yani, neye inanıyorlar, nasıl inanıyorlar, Krişna bir insan mı, Tanrı mı, yoksa ikisinin arasında bir şey mi? Cahilsem Hindu kardeşler bağışlasınlar beni ama Hinduculuk da diğer dinler gibi bulanıklıktan, muğlaklıktan pay çıkaran, bunu toplumu esir etmek için en iyi şekilde kullanan bir din gibi geliyor bana. Bulanık su boşuna derin görünmez. Asıl berrak olduğu halde derin olan sulara bakmak gerek. Mesela matematik böyledir. Berraktır ve derindir. Bir yerinden başlayıp, adım adım inşa edersin tıpkı bir duvarı örer gibi. Çelişkiye rastladın mı ya vazgeçersin (Hilbert gibi) ya da mantıksal bir çözüm üretirsin (Russell gibi). Ama asla görmezlikten gelmezsin, asla etrafından dolanayım, bu sefer de böyle olsun demezsin. Nemelazımcılık, adamsendecilik yoktur sayıların kırallığında. Matematikçilerle sahtekar müteahhitler arasındaki fark da budur işte. Oysa dinler kafa karışıklığından faydalanırlar, bu muallaklık en çok din adamlarının ve onların sırtından geçinen parazitlerin işine gelir. Neresinden tutsan soru işaretleri elinde kalır ama yine de yola devam ederler. İşte örnek:

Aksiyom 1: Her şeyin kendinin dışında bir nedeni vardır.
Kuram 1: A’nın nedeni B, B’nin nedeni C, C’nin nedeni D.... Bu böyle gider.
Kuram 2: Zaman ve mekan sonlu olduğu için hiçbir dizi sonsuza kadar gidemez.
Sonuç: Bu durumda tüm nedenleri var eden, kendiliğinden var olan bir NEDEN vardır ve bu NEDEN’e Tanrı deriz.

Başlangıçta gayet tutarlı görünen bu mantıksal çıkarımda çok temel bir çelişki vardır. Kanıt yapmadan doğru olarak kabul ettiğimiz “aksiyom 1”i en sonda yanlışlamış oluyoruz. Madem kendiliğinden var olan bir NEDEN’in varlığına inanacağım, bunu en başta da yapabilirim. Eğer sonuç önermesi, başlangıçta doğru kabul ettiğimiz aksiyomla çelişiyorsa bunun adı “reductio ad absurdum”dur ve matematikte sıkça kullanılan sağlam bir kanıt yöntemidir. Dolayısıyla, bu önermeler dizisi Tanrı’nın var olduğunu değil, eğer çıkarsama doğruysa, sadece aksiyom 1’in yanlış olduğunu kanıtlar.




Neyse, ben şimdi Krişna’ya geri döneyim. Bakalım Krişnacılık neymiş. Türkçe wikipedia’dan aynen alıntılıyorum:

Krişna yaygın Hint geleneğine göre Vişnu'nun sekizinci avatarıdır ve ona Vişnu'nun bir avatarı olarak tapılır. Çeşitli Vaişnava okullarında ise Yüce Tanrı yani en önemli ve yüksek tanrı olarak tapınılır. Gaudiya Vaişnavizm'de En üstün Kişilik yani Tanrı olarak görülmüş ve böylece onun diğer tüm enkarnasyonların, Vişnu dahil, temeli olduğuna inanılmıştır[1]. Genellikle flüt çalan bir sığır çobanı (örneğin Bhagavata Purana'da) ya da felsefî nasihatler veren genç bir prens (örneğin Bhagavad Gita'da) olarak betimlenir. Geleneksel olarak Krişna'nın Devaki'nin oğlu olduğuna inanılır ki Devaki bir iblisin çocuğu, kötü bir kral olan Kamsa'nın yarı kardeşidir. Kamsa kardeşinin çocuklarından birisinin kendisini öldüreceği haberine sahip olduğu için Devaki'nin birçok oğlunu öldürmüş, fakat sonunda Krişna tarafından öldürülmüştür.

Krişna sözcüğü Sanskritçede sözlüksel olarak "siyah" anlamına gelir. Betimlemelerde genellikle mavi veya koyu mavi renkli bir tenle tasvir edilen Krişna[2], murthiste ise daha çok koyu renkli veya siyahî olarak tasvir edilir. Krişna'nın yaşamına dair birçok hikâye vardır ve bunlar farklı Hindu öğretilerine göre çeşitlilik gösterir. Bununla birlikte genel olarak efsanelerde onun ilahî enkarnasyonuna, pastoral bir çocukluk ve gençlik dönemine, daha sonraları ise bir kahraman olarak yaşayışına değinilir, örneğin birçok canavarı yendiği öne sürülür[2].

Hinduizmin yanı sıra Jainizm, Budizm gibi dinlerde de Krişna'ya rastlanır. Bununla birlikte Krişna'nın rolü veya hikâyesi bu dinlerde değişiklik gösterir. Örneğin Budizmde Krişna'ya Jataka hikâyelerindeSariputra'nın yaşamlarından biri, efsanevi bir fatih ve Hint kralı olarak yer alır. Ayrıca Krişna Bahaiinancında Tanrı'nın bir tecellisi olarak anılır.





Ne öğrendik? Tanrı’nın tecellilerinden birisiymiş Krişna. İslam’da da Allah’ın yüzlerce adı vardır ve her adda onun mutlak gücüne, merhametine, bilgisine bir gönderme yapılır. Krişna da bunun gibi bir şey olmalı. Yani Tanrı’nın adlarından birisi. Diğer adları da Şiva, Vişnu... Bu durumda Hinduculuk çok Tanrılı bir din olmaktan çıkar. Sonuçta bir Tanrı vardır ve bunca ad onun tecellilerinden ibarettir.





Gelelim derneğe. Onun hakkında Türkçe bilgi bulmak zor internette. Bulduğum tüm sayfalar, harfi harfine aynı cümleleri yazmışlar:

Uluslararası Krişna 'yı Yaşatma Derneği " adı altında örgütlenmişlerdir. Sözkonusu dernek, 1966 'da ABD 'de Krişnayı üstün varlık, Mutlak Tanrı olarak kabul eden Bengali akımı örnek alınarak kuruldu.

Krişna müritleri günde 1728 kez " Hare Krişna " mantrasını (kutsal formül ) söyleyerek "Bhagavat - Gıta"nın mesajını yaymak zorundadırlar.

Krişna 'yı yaşatmak için inzivaya çekilmeleri gereken müritleri, böylece az uyumakta, sıkı bir biçimde oruç tutmakta, et yememekte, teslimiyet yogası yapmaktadırlar. Ayrıca Krişna müritlerinin inanmayanlardan uzak durması ve ailelerini terk etmeleri gerekmektedir.


Günümüzde başta ABD (San Fransisco sokaklarında "Hare Krişna" matrasını söyleyerek gruplar halinde dolaşırken rastlanılabilir) olmak Bazı Batı ülkelerinde Krişna müritlerine rastlanılabilir. 1980 ‘lerin sonunda, ruhani öndere tam bir boyun eğme Krişnacılık Akımının gücünü azaltan skandallara yol açmasına rağmen Akım ,bağımsız bir din olma yolunda ilerlemektedir.

Bu arada değinmeden geçemeyeceğim. 1728 rakamı ilginç bir rakamdır. 12’nin küpüdür. Bu sayıya 1 eklediğinizde de 1729’u, yani meşhur Hardy–Ramanujan sayısını elde ederiz. Bu sayının ilginçlikleri ise saymakla bitmez. En başta iki küpün toplamı olarak iki farklı şekilde yazılabilen bir sayıdır. 1729 = 10^3+9^3=12^3+1^3. Hem rakamlarını toplayınca 19 elde ederiz. Bu sayıyı ters çevirin: 91. 19x91 = 1729. Bunun gibi bir rakam da 1458'dir. Gene daldık sayılara. Dönelim Krişna'ya...

Hare Krişna Matrası ise şöyle bir şey:

Hare Krishna Hare Krishna
Krishna Krishna Hare Hare
Hare Rama Hare Rama
Rama Rama Hare Hare

Bu mantrayı söyleyip dans ediyorlar müritler. Bir çeşit zikr yöntemi. Ne kadar çok söylersen o kadar yükseğe eriyor başın...

Bu videoyu ben çektim. İçeride mantrayı söyleyip, kendilerinden geçmiş halde dans eden Hindu şakirtleri gösteriyor. Youtube'e de koydum.




Arabayı yine yolun kenarına park ettik. Etraf dilenci ve satıcı kaynıyor. Hava kararmak üzere olduğu için insanların yüzleri daha az seçilebiliyor. Ağır ağır kalabalıkta ilerliyoruz. Dilenciler kolumuza, bacağımıza yapışıp para ya da yemek istiyorlar. Versen bir türlü vermesen bir türlü. Bu kadar yoksulluğun olduğu bir yerde, bu kadar açın ve evsizin olduğu yerde Krişna derneğinin olması şaşırtıcı değil tabii. Onları buraya çeken şey derneğe gelen yerli ve yabancı ziyaretçiler. İçeriye girmeden önce yine ayakkabılarımızı çıkarmamız gerekiyor. Kaldırım üzerinde, parmaklıkların arkasında kalan birkaç gence ayakkabılarımızı verip, çıplak ayak yol kenarında 20 metre kadar yürüyoruz. Girişte polis kontrolü var. Metal algılayıcısından geçiyoruz, polis üzerimizi arıyor. İçerisi dışarıya göre daha serin ama bu serinliğin nedeni olsa olsa üzerinde yürüdüğümüz mermer zemin olabilir. Tüm mekan mermerden yapılmış, süslü püslü kubbeler ve kemerli kapılar, rengarenk Krişna heykelleri. Dışarısını bok götürüyordu, şimdi bir anda Eden cennetine vardık. Bu kadar süs, bu kadar şatafat, bu kadar albeni...





Tamam dünyanın her yerinde dinsel yapılar o kentin ya da ülkenin en güzel, en görkemli yapılarıdır. Avrupa’nın katedralleri vardır, İslam dünyasının camileri ve türbeleri, Asya’da tapınaklar... İnsanlar bu dünyada elde edemedikleri mutluluğu bir sonraki hayatta elde edebilmek için bu dev tapınaklara ses çıkarmazlar, hatta onları benimserlerö bu tapınaklarla gurur duyarlar. Günümüzde bu ihtişamlı yapılar turist çekmek için kullanılıyorlar en çok. Bu Krişna derneği de aslında yurt dışından gelip, para ödeyerek içeride kalan öğrencilerle ayakta kalan bir kurum. İçeride yüzlerce yabancı var. Hatta bir New York'lu bayanla tanıştım ayak üstü. Derneğin kurucularından olan bir Hindu azizin heykelinin önünde oturmuş, etrafına toplananlara bir şeyler anlatıyordu. Ben de kulak misafiri oldum ve sonra tanıştım kendisiyle. 30 yıl önce üniversitede öğrenciyken duymuş hareketi ve gelmiş. O gün bu gündür de hareketin bir parçasıymış. “Evini özlemiyor musun?” dedim. “Benim evim burası.” dedi. (Nasıl tahmin edemedim böyle bir yanıtı, yuh bana!) Etrafındaki Hindistanlılarla akıcı bir Hindiceyle konuşuyordu. Bana bir Krişna kitapçığı verdi. Sonra okurum diye aldım. 20 rupee bağış yapmak gerekiyormuş. Bağış yapmak için değil de kitapçığın değerini karşılamak için attım parayı kutuyaı. Yoksa bağış yapmak yapılan işi onaylamak olur ki buradakileri onayladığımı söyleyemem.






Etrafta dolanıp fotoğraflar çektik. K ve oğlunu, U’yu, hepsini bir arada... Ardından da genç Krişnacıların mantra ve danslarını izlemek için geniş bir salona geçtik. Burası hınca hınç insan kaynıyordu. Oturanlar genelde dernekte kalan yabancılardı. Diğerleri de bizim gibi gezginler ve Hindu dindarlar. Ayakta durup dansları izledik, söylenen mantraları dinledik. Kendinden geçmişçesine dans eden bu insanları en çok bizdeki Mevlevi törenlerinde dönen dervişlere benzettim. Sonuçta elleri havada, hoplaya zıplaya, dönerek dans etmelerinde bir benzerlik vardı. Tek fark buradakilerin dans ederken gülümsemeleri, oyun oynuyormuş gibi bir hale bürünmeleriydi. İnsanların dans ederek ya da bedenlerinin diliyle Tanrı’ya yaklaşma düşünceleri aslında pek de anlamsız değil. Beden hareket ettikçe beyin adrenalin salgılar, bazı hormonların seviyesi artar, beyne giden kan fazlalaşır, kalbin atışı sıklaşır. Bütün bunlar olurken insanın bir trans haline girmesinin, sıradan zamanlarda görmediği, tecrübe edemediği gerçeklikleri tecrübe etmesi de kaçınılmazdır. Bu Şamanlarda da vardır, İnkalarda da. Hatta diskoteğe gidip, deliler gibi dans eden gencin de gürültüden ve içkiden hırpalanmış ruhunda benzer bir izgeyi yakalamak olanaklıdır.

Ben bu biçimde birkaç dakika dans etsem, çıplak ayaklarımı mermerin serinliğinde evirsem çevirsem, bağıra bağıra Hare Krişna ya da “Ya Cemil Ya Allah, Ya Karib Ya Allah...” desem, bir süre sonra ben de inanmaya başlarım. Bir kısır döngüdür ibadet. İnsan inandığı için ibadet eder başlangıçta. Sonrasında ise ibadet ettiği için inanır. İbadetinin anlamlı olması için iman şarttır. Dolayısıyla inanmak bir zarurete dönüşür. Bu zaruret de insanı imana zorlar.








Hava karardığı için ve Agra’ya en az 50 km uzakta olduğumuz için bir iki resim daha çekip ayrılıyoruz dernekten. İnsan bu mermer cennetten çıkıp, sokağın gerçekliğiyle karşılaşınca bir tuhaf oluyor ister istemez. Bir yanda dans edip, Krişna’yı kutsayan Hindu şakirtler,iki adım ilerde karnım aç deyip eliyle karnını, kucağındaki eli yüzü pasaklı çocuğu gösteren bir kadın, on kadın, yüzlerce kadın... O dernekte kalıp, huzurlu bir yaşam sürdürmek için sokakları unutmaktan başka çare olmasa gerek. Ama nasıl huzura ereceksin dışarıda bunca adaletsizlik, bunca açlık varken? Krişna’nın bu insanlara bir faydası olsaydı, ruh açlığından önce karın açlığını gidermesi gerekmez miydi? Karnı aç bir insanın ruhunu ister Krişna’yla doldur, ister Yehova’yla... Bir gün dayanır, iki gün dayanır, üçüncü gün isyan eder. Ama bakıyoruz, Hindistan’da isyan denen hareket de pek yok. İnsanlar haddini bilsin diye toplumu kastlara bölmek, kastlar arasında geçişler olmasın diye aralarına haset tohumları ekmek, dikenli teller çekmek, bir kast tek başına güçlenmesin diye her birini daha ufak kastlara bölüp onları da birbirlerine karşı ayırımcı düşüncelerle beslemek... Eğer bunlar Krişna’nın işleriyse, işini iyi yapmış diyebilirim. Başka türlü nasıl tutarsın bir milyar Hindu’yu bu topraklarda isyan ettirmeden? Kast sistemi ve Hindu inanışlar elele vermişler ve sömürmüşler bu halkı yüzyıllarca. Belki İngilizlerin yaptığı sömürü bile bunun yanında az kalır çünkü sonunda İngilizlerin sömürge amacıyla geldiğini herkes biliyor. Düşman dışardan gelince onu düşmen olarak adlandırmak kolaydır.






Arabaya biniyoruz ve yola koyuluyoruz. K’nin oğlu bir ara soruyor babasına aklına takılan soruları.

-Baba, Krişna insan mıydı?
-Baba, Krişna nasıl Tanrı oldu?
-Baba, Krişna insanken Tanrı olabildiyse, ben de Tanrı olabilir miyim?

Sorular uzayıp gidiyor. Hatta U daha sonra çocuğun bu soruları üzerine bir şiir yazdı. O şiiri U'nun da izniyle buraya ekliyorum:


Ezber Bozan


Çocuk sorar babasına

“Baba, insan olarak mı doğdu Krişna?”

“Oğul,” der “senin benim gibi insan olarak ama,

Tanrı oldu sonra.”

Çocuk, “o zaman nasıl tanrı olabilir?!” diye şaştığında,

Konuyu değiştirdi softa baba.


Sorar çocuk babasına

“Baba, herşeyi ama herşeyi mi yaratmış yüce Mevla?”

“Oğul” der, “seni, beni, hepimizi, tabi ya!”

Şaştığında çocuk, dediğinde,

“Baba, Tanrı, herşeyi yaratansa,

Kim yarattı onu acaba?”

Konuyu değiştirdi softa baba.


Babasına sorar çocuk

“Uçabilir miyim ben bulutlara?”

“Olur mu yavrum” dedi baba, “uçak lazım onun’çin sana”

“Ne zaman icat olunmuş uçak, var mıydı Roma çağında?”

“Yoktu evladım, olur mu... Onun icadı yakın çağlarda.”

“O zaman nasıl olmuş da, yükselmiş İsa, bulutlara?”

Konuyu değiştirdi softa baba.

Israrcı oldu üç çocuk da,

Ama yıllar yılları kovaladıkça,

Unuttular eskiden sordukları soruları.

Şimdi onlar da hazırlar, yanıtlamaya,

Kendi çocuklarının sorularını,

Konuyu değiştirme sanatıyla.


Daha mantıklıdır çocuklar kimi zaman,

Analarından, babalarından.

Bu nedenle, bu dünyaya lazım olan,

Daha fazla ana-baba değil, daha fazla çocuk.


Ve hâlâ geç kalmış değiliz,

Çocuklaşarak yeniden, daha çok soru sorarak,

Doğru sorulara artık biz,

Doğru yanıtlar beklemeliyiz.

“Çocukla çocuk olunmaz” sözü,

“Büyükle büyük olunmaz” diye

Değişene kadar.

Büyükler, küçülene kadar,

Çocukla çocuklaşılana kadar...

UBG

31 Ocak 2011, Agra-Jaipur Treni’nde, Hindistan

Hiçbir yanıttan tatmin olmayan çocuk vurdukça vuruyor. En sonunda dayanamayan K, sorulan bir soruya yanıt vereceğine, bize dönüp “Bangkok’ta nerede kalacaksınız?” diye soruyor. Çocuk ısrar edecek gibi oluyor ama babası “Dur oğlum, misafirlerle konuşuyorum.” gibisinden hafif bir azarla geçiştiriyor. Çocuk elindeki Krişna oyuncağına dönüyor, K ile U okuldaki güç kavgaları üzerine konuşmaya başlıyorlar. Ben sessizce dinliyorum. Yol üzerinde bir Mc Donalds’a gidip (K’nin oğlunun tercihi) etsiz akşam yemeğimizi yiyoruz. K ve oğlu tavuk yiyorlar. Biz peynir tikka burger...

Agra’ya vardığımızda saat 8’e yaklaşıyor. K’nin bizim için ayarladığı otele gidiyoruz. Orada Muhammed Arşad adında (K’nin bizim için ayarladığı) müslüman bir aracıyla tanışıyoruz. Bize bir sürü teklif getiriyor. Jaipur’daki oteli ayarlıyoruz. Bizi Jaipur’da istasyondan alacak taksi şoförünü ve Jaipur-Delhi biletimizi de ayarlıyacağını söylüyor. Ben bu işleri hallettikten sonra yakında bir dükkandan SIM kartı alıyorum. Ardından dışarıda biraz oyalanıp odamıza çıkıyoruz. İlk gecekine göre çok daha temiz ve rahat bir oda. İki kişi aynı odada kalacağımız için çok da pahalıya gelmiyor kişi başı hesapta. Uzun bir günün bittiğine sevinerek yavaş yavaş uykuya dalıyorum.

-Yarın: Tac Mahal, Agra Kalesi ve Fatehpur Sikri ve Jaipur’a gidiş.




02 Mart 2011

Incredible India 2.3

Yol uzun. Ağzımda halen K’yi beklerken yediğim havuç turşusunun tadı var. Zaten son günlerde ne zaman bir şey yesem ağrımaya başlayan dişlerim için iyi geldi diyebilirim tuzlu havuç. Uyuşturdu damaklarımı resmen. Gideceğimiz yer Agra’nın 50 km kuzeyinde, Uttar Pradeş eyaletine bağlı kutsal bir kent olan Mathura. Hindu’lara göre Tanrı Krişna’nın doğduğu yer burasıymış. Bir Tanrı nasıl doğar, doğarsa neden ölmez, o doğmadan önce insanlar Tanrısız yaşayabildilerse neden o doğduktan sonra yine onsuz devam edemiyorlar, Tanrı’nın doğumundan önceki ve sonraki dönemleri karşılaştırdığımızda daha barışçıl, daha huzurlu bir dünyaya kavuşmamışsak Tanrı’nın insanların yaşamındaki rolü tam olarak ne olmuştur? Bu ve bunun gibi sorular çoğaltılabilir, Hindu dinine iman etmiş insanların kafaları kurcalanabilir. Tabii ki Hindu din alimlerinin bu tip sorulara verecekleri yanıtlar boldur. Hepsi birbirinden dolambaçlı olacak bu yanıtlar, soruya yanıt vermekten çok soranı ahmaklıkla (ya da iman zaafıyla) suçlayacaklarından dolayı konuya girmeye gerek yok. Yalnız, şu bir gerçek ki dinler de tıpkı toplumsal oluşumlar gibi hayatı rasyonalize etmek, üretim araçlarının ve yöntemlerinin paylaşımını kolaylaştırmak, sınıf ayrımlarını pekiştirmek için vardırlar. Bir politik güçtür din ve kullanması en kolay, en ucuz olanıdır. Dolayısıyla, Hinduizm diğer dinlere göre daha mantıksız ya da daha uçuk bir din değildir. Eğer Muhammed’in parmağıyla ayı ikiye ayırdığına inanıyorsa bir insan, eğer İsa’nın babasız doğabileceğine iman edebiliyorsa, Musa’nın Kızıldenizi ikiye ayırıp ortasından yürüdüğüne akıl erdirebiliyorsa, Krishna’nın da bir yeraltı hapishanesinde doğduğuna inanmaması için bir neden yoktur. Aziz Agustin’in dediği gibi “Eğer her yerde hazır ve nazır olan sonsuz bir güce inanırsanız, yeryüzünde size meydan okuyacak bir çelişki, bir tutarsızlık kalmaz.” Bir şekilde inandın mı gerisi çorap söküğü gibi gelir. Yeter ki insanın inanması için gereken toplumsal, ekonomik ve psikolojik etkenler kendilerini doğru zamanlarda doğru yerlerde gösterebilsinler.
Yol boyunca arabanın camından dışarının fotoğrafını çekiyorum. Bir yerde durup, yol kenarındaki tamircide, arabanın lastiklerine hava dolduruyoruz. Arkasında kocaman bir süt güğümü bağlanmış bisikletler var tamirci dükkanında. Bir-iki motorsiklet bekleşiyor patlayan lastiklerini tamir ettirmek için. Agra’nın dışına çıktıkça seyrekleşiyor trafik. Motorlar ve bisikletler azalıyor, yerlerini hızlı giden arabalara ve arkalarında “Horn please” (Lütfen kornaya bas) yazan kamyonlara bırakıyor. Hatalı sağlamalardan ortaya çıkacak kazaları önlemek için bir önlem olsa gerek bu. Başka ülkelerde insanları kornadan uzak tutmak için kampanyalar yapılır ki kentlerdeki ses keşmekeşi azalsın. Burada tam tersi. Kornaya bas ki kaza olmasın. Mantıksız değil aslında. Sonuçta uzun araçları sağlamak vakit alıcıdır ve bu yüzden de tehlikelidir. Oysa sağlamadan önce arkadaki araç kornaya bassa, öndeki kamyon durumun farkına varıp, biraz daha sola yanaşsa ve yol verse, arkadan gelen hızlı arabanın karşıdan gelen arabayla çarpışma olasılığı bir hayli azalabilir. Tayland’da ya da Türkiye’de bu iş için selektör yakarlar ama sanırım her ülkenin kendisine göre yazılı olmayan bir trafik geleneği var. Vietnam’da da selektör geleneği pek yaygın değil. Vietnamlı şoförler de seviyorlar kornaya asılmayı.
Uttar Pradeş’e 1 saatten biraz daha uzun bir sürede varıyoruz. Yolları Agra’ya göre daha bakımsız ve kirli. Her taraf insan kaynıyor. Onlarca, yüzlerce, binlerce insan yürüyorlar sağa sola... Yol kenarlarında tuvalet olarak kollanan duvar diplerindeki iğrençlik yerel insanı hiç rahatsız etmiyor olmalı ki insanlar bu lağım duvarının önünden, tıpkı bir mağazanın ya da bir lokantanın önünden geçer gibi geçiyorlar. Öyle ki insanlar arabalarını park ediyorlar bu duvarın önüne ve park için ücret ödüyorlar. K de arabasını bu duvarın birkaç metre gerisine park ediyor. Ben inip arabayı iki aracın arasına sokmasına yardımcı oluyorum. Bu arada bir iki fotoğraf çekiyorum. Daha sonra Hindistan’da çektiğim en güzel fotoğraflardan birisi olacağını düşüneceğim kırmızı gömlekli lastik tamircisini de burada hapsediyorum makinenin belleğine. Yürüyerek Kesava Deo’nun önüne varıyoruz. Çevre düzenlemesi diye bir şey yok. Tozun toprağın hükmettiği sokaktan kutsal mekana girmeniz için gereken sadece birkaç adım atmak ve tabii güvenlik görevlilerini geçmek.
Çok sıkı bir güvenlik kontrolü var. Hiçbir metali içeri sokmanıza izin vermiyorlar. Çantamdaki taşınabilir belleğe kadar her şeyi girişteki emanet masasına bırakıyorum. Ziyaretçilerin cep telefonları, fotoğraf makinaları ve tüm diğer elektronik aletleri, çantaları ve kişisel eşyaları burada olduğu için emanet masası bile silahlı askerler (neden polis değil?) tarafından korunuyor. Sonra güvenlikten geçiyoruz. U’nun çantasına sorun çıkarıyorlar. Çanta wikipedia’dan alınan çıktılarla dolu ama metal tarayıcının başındaki görevli üssüne sormadan U’yu bırakmak istemiyor. Üssü geliyor, kağıtlara bir de o bakıyor. Başlangıçta gönülsüz görünse bile sonunda izin veriyor. Hep birlikte Keseva Deo tapınağının girişine varıyoruz. Burada da ayakkabılarımızı (zorunlu) ve çoraplarımızı (serbest) çıkarıyoruz. Zemin soğuk olduğu için bazımız çoraplarını çıkarmıyor. Çıplak ayakla kutsal bir mekanda gezinmek bana Tayland’daki camileri anımsatıyor. Hava sıcak olduğu için Tayland’daki camilerin zemininde halı olmaz. Doğrudan mermer zemin üzerine koyarsın alnını ki sıcaktan kaynayan alın için ufak bir serinlik ziyafetidir bu. Yalnız Hindistan’da zemin serin değil, resmen soğuk.
Keseva Deo tapınağının olduğu yere ilk tapınağın günümüzden 5000 yıl önce Krişna’nın torununun torunu olan Vajranabha tarafından yaptırıldığına inanılıyor. Tabii bunu doğrulamak olanaksız. Daha sonra MS 400 yılında Gupta kralı tarafından eski döküntülerin yerine yenisi yapılıyor. Bu tapınak 1017’de Gazneli Mahmut tarafından İslam dini adına yıkılıyor. 1150’de yenisini yapıyorlar Hindular. 16. Yüzyılda İskender Lodi (Sikendar Lodhi) bu yeni yapılanı da yıkıyor. Bu hükümdarın lakabı zaten But Şikan, yani “Tapınak Yıkan” ya da “Put Parçalayan”. Anlaşılan İbrahim’in yaptığına benzer bir şeyler yapmak istemiş. Bu da bana Asaf Halet Çelebi’nin o güzel şiirini anımsattı:
İbrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrahim
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrahim
gönlümü put sanıp kıran kim?

Bütün kutsal heykelleri parçalayıp, Mathura’nın pazarlarında ağırlık olarak kullandırttırıyor Lodi. Bir Hindu için bundan daha büyük hakaret olabilir mi bilemem! Düşünsenize, bir gün önce Tanrı diye önünde eğildiğiniz, adaklar adadığınız Krişna heykeli, bugün terazinin kefesinde bir külçe haline gelmiş, size aldığınız pırasanın ağırlığını söylüyor. Neyse, dinsel hoşgörünün “merkezi!” olmak için sanırım bu horgörü tünelinden geçmek gerekiyor önce. Bu son darbeden sonra Hinduların sırası geliyor. Cihangir döneminde Hindu bir prens 3.3 milyon rupee harcayarak yenisini yapıyor. 1669’da Aurangzep bu tapınağı da yıkıp, yıkımdan çıkan malzemeleri kullanarak aynı yere cami dikiyor. Moğol hükümdarları Hinduları aşağılamak için hiçbir fırsatı kaçırmamışlar anlaşılan. Türk filmlerindeki kötü Bizans imparatorları gibi, “Sizin tapınağınızın kirli duvarları şimdi bizim camimizde ışıl ışıl parıldıyorlar, ha ha ha ha...” Elinde bir tesbih, kafasında takke, arka planda harem ağası ve onun omuzundan cilveli cilveli sağa sola bakan Çeçen cariyeler.
1965’de bu son yıkımdan kalan kısma 15 milyon rupee harcanarak bugünkü tapınak yapılıyor. Şimdi cami ve tapınak yanyana, sırsırta uyuyan iki küskün kardeş gibiler. Arada kocaman bir duvar var. Duvarı aşsanız boş bir arazi var. Burada da maymunlar cirit atıyor. Kore’deki DMZ bölgesi gibi insan girmeyen bir boş arazi burası. Onu da aşsanız caminin duvarı ve dikenli telleri var. Velhasılı kelam, Hindu tapınağında Krişna’ya adağınızı yaptıktan sonra, tıpış tıpış camiye gidip Allah’a dua etmenize izin vermiyorlar. Ya da tam tersi. Camide son namazınızı kılıp, üzerinizdeki bombalarla tapınağın ortasında kendinizi ve etraftaki yüzlerce Hindu mümini havaya uçurmanıza müsaade yok. Zaten bu kadar güvenlik önleminin olması da haklı görünüyor mekanın tarihini okuyunca. Görünüşe göre sıra müslümanlarda ve güvenlik önlemlerinden çıkarzama yapacak olursak müslümanlar fırsatını bulsalar tapınağı hakla yeksan edip yerine kabe dikecekler.
Neyse, biz yürüdük tapınağın içinde. Makinemiz olmadığı fotoğraf falan çekemedik. Kimi yerde şarkı söyleyip, çalgılar çalan insanlar vardı. Bir başka yerde alınlarına sandal ağacından elde edilen boyayı sürüp, üçüncü gözlerine kavuşan diğer Hindu kardeşlerimiz (Bir üçüncü gözüm olsa onun arkamı görmesini isterdim. Önde zaten iki tane var.) Etrafta bir festival havası var. Kadınlar süslü püslü, temiz giyinmişler. Erkeklerin de üstleri başları temiz, saçları yana yatık. Karanlık bir koridordan geçip Krişna’nın doğduğu hapishane hücresine varıyoruz. Burada da geniş bir kapının arkasında, rengarenk ziynet eşyalarıyla süslenmiş bir Krişna heykeli var. İnsanlar ellerinde çiçeklerle geliyorlar. Avuçlarında tuttukları çiçeklerle dualar edip, odadan ayrılıyorlar. Akışı hızlandırmak ve olası bir kaosu engellemek için görevli memurlar insanları sürekli yönlendiriyorlar. Uzun süre odada durmak olanaksız. Çok da görecek bir şey olmadığı için çıkıyoruz. Hem Hindistan izdihamlarıyla da meşhur. Özellikle böyle kutsal mekanlar izdihama çok yatkın. Birisi şaka yoluyla da olsa bomba diye bağırsa şurada, pisi pisine ölüverir onlarca kadın ve çocuk... (Böyle durumlarda nedense erkeklerin cesareti zeytinyağı gibi üste çıkmaya yarıyor. Olan zavallı yaşlılara, kadınlara ve çocuklara oluyor.)
Teras denilebilecek yerde dolaşırken Hindu kutsal kitaplarından (Bahavat-Gita) bölümlerin yazıldığı tabletler (Hem Hindice hem İngilizce. Keşke bizim camilerde de böyle olsa. En azından Arapça ve Türkçe. Camiye giden adam gördüklerini okuyup, anlayabilse.) ilişiyor gözüme. Bunlardan bir tanesi dışında diğerlerini masum ahlak kuralları olarak algılanabilir. Bu bahsettiğim bir tanesi yaklaşık olarak şunu söylüyordu: “Annenizin veya kızkardeşinizin kalktığı mindere soğumadan oturmayın. Aklınıza kötü şeyler gelebilir.” U ile ben yuh dedik tabii böylesine bir skandala. Ne demek o öyle ya? Bir erkek annesinin kucağında büyür, onun sıcaklığını da ömür boyunca arar. Bu, memeli bir hayvan olmamızın doğal bir sonucudur. Sıradan bir insan annesini cinsellikle ilişkilendirmez, ilişkilendiremez. Ancak zihni hastalanmış, “içtimai tazyik”lerin altında inim inim inlemiş, bir türlü cinselliği yaşayamamış birisinin aklına gelebilecek bir düşüncedir bu. Görülen o ki Hindistan toplumunun ya da Hinduculuğun ortaya çıkardığı çarpık yapının böyle bir sapıklığa yol açabileceği düşünülebilir. Ehh, hayatında kadın teni görmemiş bir erkeğin yapmayacağı halt da yoktur. Okuyoruz gazetelerde kimi zaman gülerek kimi zaman iğrenerek... Yok vitrindeki mankenle yakalananlar, yok damacaya şeyini sokanlar... bunlar yine masum olanları. İşin ucu tecavüzlere, cinayetlere dayanıyor ve Hindistan’daki gazetelere göre tecavüz ciddi bir sorun cinselliği yaşamayı bırak hayal etmesine bile izin verilmeyen (internet, dergiler pek kolay bulunmuyor sonuçta) bu toplumda.
Ortalıkta biraz daha gezinip tapınağın dışına çıkıyoruz. Emanetteki eşyalarımızı alıp yol kenarında yürüyoruz bir süre. Oğlunu iyi bir Hindu olarak yetiştirmek isteyen K, kaldırımdaki dükkanlardan birinden ona, üzerinde Krişna simgesi olan birkaç oyuncak alıyor. Sonra bir helvacıya girip, bizdekine göre daha cıvık olarak tanımlanabilecek, aşırı tatlı helvalardan yiyoruz. Ardından da fazla oyalanmadan arabaya binip ISKCON’a doğru yola çıkıyoruz.











24 Şubat 2011

Incredible India 2.2

AKBAR'IN TÜRBESİ

Bir eleştiriyle başlayayım. Türkiye’'yi ziyaret eden bir gezgin için camileri dolaşmak, yüksek ve renkli kubbelerin fotoğrafını çekip, cami içlerinde vakit geçirmek, oradaki havayı solumak kaçınılmaz bir deneyimdir. Sonuçta Osmanlı İmparatorluğu boş bulduğu her yere cami dikmiş, padişahlar kendi adlarına, oğullarına, karılarına, kızlarına, sevdikleri paşalara adadıkları bu mekanları halkın kullanımına açmıştır. Genel itibarıyle bir caminin var oluş nedeni ibadettir. Fakat Osmanlı döneminde yapılan büyük camilere baktığımızda, bu camilerin çoğunun külliyelerinde hastane, okul, hamam, aşevi gibi yapıların da bulunduğunu görürüz. Tamam, cami ibadet etmek içindir ama yapmışken halka faydası olacak şeyleri yanına eklemek bir çeşit halkçılıktır. Burada Osmanlı’yı övmek gibi bir amacım yok. Ama Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek lazım.
Gelelim Hindistan’a. Buradaki tarihi yapıların pek çoğu türbe. Hem de öyle ufak tefek yapılar değil bunlar. Kocaman bir araziyi kaplayan, bahçelerinde ceylanların ve maymunların cirit attığı, içerisinde dev kubbeli ve yüksek kapılı binaların mantar gibi etrafa gelişigüzel yayıldığı mekanlar bu türbeler. İnsanın ölesi geliyor Hindistan’da. Tabii, bana da böyle türbe yapacaklarsa ölürüm. Sıradan halkın mezarlarını düşünürsek ölmekten vazgeçmek daha iyi olabilir. Buradaki türbelerin pek çoğu, adına yapılan kişi daha hayatını kaybetmeden yapıldıkları için, bu insanların şımarık isteklerinin birer simgesi olarak da algılanabilirler. Düşünsenize, daha ölmeden kendine bir mezar yapıyorsun. Etrafını süslüyorsun, püslüyorsun... Şuraya şunu koyalım, buraya bunu koyalım, annemle babam da burada yatsın, kızkardeşime şu köşeyi verelim, burada bir tane ufak çeşme yapalım ki mezarıma ziyarete gelen kullarım serinlesinler. Saray yapar gibi türbe yapmışlar. Niye? Çünkü önemli bir insansın, çünkü tarihte hatırlanılması gereken birisisin ya da unutulmaktan, bir işe yaramayıp ölüp gitmekten korkuyorsun. Ehh, insanlar da senin gazabından korktukları için karın tokluğuna çalışıp o koca mezarları yapıyorlar senin için, bir yandan çabucak ölmeni dilerlerken. Çelişki şurada: Sen sevilen ve sayılan bir insansan, halkın iltifatını kazanmışsan, zaten insanlar sana yakışır bir mezar yaparlar. Yok değilsen, hak etmediğin bir mezarda yatıyorsun demektir ki bu da zaten halkın nefretini kazanman için yeterli bir gerekçedir. İlla mezarımı ölmeden önce göreceğim diyorsan, kazdır bir çukur, gir içine ve bak gökyüzüne. Zaten sen öldükten sonra birkaç dakikalığına da olsa göreceğin tek mavilik, göğün uçsuz bucaksız mavisi olacaktır. Ne tependeki kubbeye işlenen turkuaz işlemeleri, ne mezarın başına konan topaz taşları ne de pencerelere düğümlenen mavi çaputları göreceksin öldükten sonra.
Neyse, laf uzuyor. Gittik Büyük Akbar’ın mezarına K’nin ayarladığı tuktukla (Taksi değildi, düzelteyim). Adamın adı da ilginç. Akbar zaten ‘en büyük’ demektir Arapçada. Bir de adamın adının başına ayrıyeten büyük koyuyorlar. Bu yüzden Türkçe’de kendisine ‘Bümbüyük’ demek vacip oluyor. Bümbüyük türbesinin planını yapmış ama bitmiş halini göremeden vefat etmiş. Oğlu Cihangir 17. Yüzyılın başında bitirmiş inşaatı. Bümbüyüğün mezarı toprak kırmızısı bir bina. Dört minaresi var. Duvarlardaki desenler genelde, tüm İslam sanatında görüldüğü türden geometrik kombinasyonlar. Tekrar eden üçgenler, altıgenler, karo oluşturan ufak renkli kareler, uzayın sınırlarını zorlayan, ulviyeti ve sonsuzluk arzusunu çağrıştıran soyun ürünler. (Tanpınar olsaydım yazardım uzun uzun) Yer yer duvarlarda hat sanatıyla yazılmış, Kur’andan ayetler (belki de Hafız’dan mısralardır) görüyorum. Mezarın aslı tahmin edileceği gibi ufacık bir şey –tıpkı diğer mezarlar gibi-. Mermer bir kutu ile kaplanmış ve bu mermer yapının üzeri yine Kur’andan ayetlerle süslenmiş. Zaten mezarın olduğu odaya girince bir kaleidoskopun içine girmiş gibi oluyorsunuz. Pencerelerde altıgenlere hapsedilmiş yıldızlar, yerlerde birbirini 45 derece dönerek kesen karelerin oluşturduğu eşkenar olmayan sekizgenlerin ortasındaki merkezi yuvarlak Davud yıldızları, mermere işlenmiş birbirinden girift desenler, kubbeden aşağıya sarkan renkli ağaç ve çiçek imgeleri...
Merkezi yapının dışında birkaç havuz ve geniş bahçeler var. Bahçede otlayan ceylanları, kaçıp-kovalayan maymunları ve ağaçtan ağaca koşan sincapları görmek mümkün. Bazı gençler bahçede birbirleriyle şakalaşıyorlar, kimisi boş havuzun ortasındaki direğin tepesine çıkmış fotoğraf çektiriyor. Bizi görünce yanımıza geliyorlar ve bizimle fotoğraf çekilmek istiyorlar. U’nun resmini çekiyorum bir iki Hindistanlı gençle. Ortam sessiz ve sakin. Satıcılar içeri alınmadığı için burada fiziksel anlamda huzuru bulmak mümkün. Belki de bu yüzden etraftaki oturaklarda cilveleşen çiftleri görebiliyoruz. Hindistan’da pek de alışık olmadığımız bir manzara bu. Kirli ve bakımsız sokaklarda romantik bir hava bulamadıkları için, gidecekleri tek yer başka dinlerin kutsal mekanları (Kendilerine kutsal değil, öperim de koklarım da sevgilimi... Sevdim bu mantığı) oluyor doğal olarak. Hem bunca bahçeyi kaplayan, içerisinde ceylanların ve sincapların oynaştığı, mimari yapısıyla aşka, birleşmeye, kavuşmaya göndermeler yapan bir yerden daha güzel ne olabilir gençlerin aşklarına tercüman olacak. Bümbüyüğün yaşamını ve türbesi hakkında ayrıntılı bilgilerine aşağıdaki wikipedia ağbağından ulaşabilirsiniz. Ben tarihsel ayrıntılara girip, kişisel izlenimlerimi gerçeklere boğmak istemiyorum.
Bümbüyüğün türbesinden yavaş yavaş çıkıyoruz. Saat öğleni yeni geçmiş. Çıkış yolunda insanların merakla bahçedeki bir köpekle bir maymunun dalaşmasını izlediklerini görüyoruz. Durup biz de izliyoruz bir süre. Tam olarak ne yaptıklarını anlamak zor. Oyun mu oynuyorlar, kavga mı ediyorlar belli değil! Önce köpek maymunu kovalıyor. Maymun diğer maymunun yanına kaçınca köpek karşısında iki maymunu bir anda görünce tırsıyor. Bu defa maymun köpeği kovalıyor... Millet tabii gülerek izliyor olanları. Herkesin götü kuru, ne maymun gibi kuyruğu kaptırma dertleri var ne de köpek gibi maymun çetesinin hışmına uğrama korkusu...
Eğlenceyi orada bırakıp çıkış kapısının ağzındaki ağacın altına oturuyoruz. K arabasıyla gelecek, bizi alıp Mathura’ya götürecek. O gelene kadar ben tuvalete gidiyorum su dökmeye. Tuvaletin girişinde, kendi kendisini tuvalet sorumlusu ilan etmiş burnu sırmalı, renkli sariye bürünmüş bir bayan benden para istiyor. “Ne kadar?” diyorum. “As you like” (Gönlünden ne koparsa) diyor. 10 rupee verip giriyorum tuvalete bir yandan bu “Gönlümden kopan” para birimini düşünürken. Sonuçta bu ne ilk ne de son “As you like”olacak Hindistan’da karşılaşacağımız. Ayakkabı boyacıları, seyyar terziler, fotoğraflarını çektirten fakirler aynı lafı tekrar edecekler. Belki de bir bildikleri var bunu söylerken. Net bir rakam söylemekten daha kârlı olabilir “gönlünden ne koparsa” demek çünkü sonuçta hiçbir kimse sıfır vermez aldığı hizmet için. Ödenen ücret bu durumda rastgele bir değişken olur. Uzun erimde bu değişkenin beklenen değerini ve standart sapmasını hesaplayabilir, dağılım grafiğine standart modellerle yaklaşabiliriz. Tahminimce sağa doğru uzun bir kuyruğu olan üssel (exponential) bir dağılım olabilir.
Bir yandan işin matematiğiyle kafamı yorarken bir yandan aklıma öykü tarafıma hizmet edecek türlü fanteziler geliyor. “Gönlünden ne koparsa” diyen bir satıcıya üzerinde “Gönlümden bu kopuyor” yazan bir kağıt vermek (Üzerine Gandi resmi de çizilebilir gerçekçi olması için) ya da “Benim gönlüm yok, eski sevgilimde kaldı” gibisinden salakça bir yanıt vermek.
Tuvaletten çıkınca bir süre daha bekliyoruz. Sonra K geliyor. Arabaya atlıyoruz. Yanında ilkokul çağındaki oğlu da var. Hep birlikte Krişna’nın doğum yeri olduğuna inanılan Mathura’ya gidiyoruz.
Bir sonraki: Mathura
Resimler:















18 Şubat 2011

Incredible India - 2.1


Zaman zaman satıcılar giriyor kompartımana. Genç bir çocuk çay ve kahve satıyor. İkinci bir şekerli sıcak içeceği hazmedemeyeceğim için bir şey almıyorum. Bir ara gazete satıcısı geliyor. Hindustan Times alıyorum. Klasik siyasi, yolsuzluk (telefon ihalelerinde usulsüzlük yapan ve paraları hortumlayan Raj adlı bir görevlinin polis tarafından götürülürken çekilmiş fotoğrafı bundan sonraki okuyacağım her gazetede karşıma çıkacak) paparazi ve spor haberlerinin dışında ilgimi ‘Matrimonials’ sayfası çekiyor. Bir çeşit yalnız kalpler duvarı bu. Kalbi boş gençlerin ve yetişkinlerin aradıkları mükemmel eşi tarif ettikleri sayfalar. Erkeklerin çoğu kendilerini boy ve eğitim yönüyle öne çıkarırken, kadınların çoğu açık renkli tenden ve yine erkekler gibi eğitimden dem vuruyorlar. Bunların yanında pek çok ilanda ‘kast farkı engel değildir’ gibisinden notlar var ki bu, durumun aslında ne kadar ciddi olduğunu ortaya koyan bir işaret. Sonuçta aileler tarafından önemsenen bir toplumsal özellik olan kast, gençler ya da eğitimli yetişkinler tarafından göz ardı edilmek isteniyor. Ama yine de bu konunun bahsinin geçmesi bile ayıp değil mi çağımızın ‘Bilgisayar Teknolojileri Devi’ diye adlandırılan ülkesinde? Demek kast farkı engel değildir notunu düşmeyenler sadece kendi kastlarından insanlarla evlenecekler. Yüzyıllardır halkı sömürmekten başka bir işe yaramayan, yoksulu sefalete mıhlayan bu ilkel adaletsizliğin çağımızda da aynı çirkin yüzüyle insanların arasında gezinmesi üzücü bir durum. Aynı kast sisteminin Hindistan’daki sefilliği körükleyen etkenlerden birisi olması konusuna sonra değineceğim. Şimdi bir Agra’ya varalım, sefaleti, kirliliği ve insanın insana yaptıklarını, çok sevgili Tac Mahal ile birlikte gözlerimizle görelim.

Agra’ya az kaldığını karşımızdaki yatakta oturmakta olan komşumuzdan öğreniyoruz. Kendisi de orada ineceğini söylüyor. Oysa onun söylemediği ya da bizim sormadığımız bir şey işlerin umulmadık bir anda ters dönmesine yol açıyor. Meğer Agra’da iki tren istasyonu varmış. Birincisi kentin girişinde, ikincisi de kentin merkezinde. Biletimize göre bizim merkezde inmemiz gerekiyor ve pek de net olmayan bir anlaşmaya göre, aynı okulda çalıştığımız K ile buluşacaktık orada. (Burada K’nin bilete dikkatle baktığını varsayıyorum). İlk istasyonda indiğimiz için önce biraz afalladık. Yanlış yerde olduğumuzu anlamamız biraz vaktimizi aldı. Etrafımızı yaralı ceylanın etrafına toplanan aslanlar gibi saran tuktuk ve taksi sürücülerinden sıyrılmayı başarıp, rahat bir soluk alabilmek için istasyondan birkaç adım uzaklaşırken, bizi takip eden bir tuktuk sürücüsüne yenik düştük. 50 ruppeeye anlaştık bizi merkezdeki istasyona götürmesi için. Bir yandan da K’nin bizi beklemeyeceğinden dolayı endişeleniyorduk. Kucaklarımızda kocaman çantalar, sabahın ayazından dolayı ceketlerimize sarılı halde 10 dakika kadar yol aldıktan sonra vardık merkezdeki istasyona. U istasyonun içine gidip K’yi aradı ama bulamadan geldi. Elimizde beklemekten başka çare yoktu. Ya da istasyonun önündeki paralı telefon evinden K’ye telefon edip, ona geldiğimizi söyleyecektik. U telefonda konuşunca yine yanımıza bir sürü insan üşüştü. Kimisi bir şeyler satıyor, kimisi taksi öneriyor, kimisi dükkanına götürmek istiyor. K evinin istasyona uzak olduğunu, zaten kendisinin de istasyona gelmediğini U’ya söylemiş. Bizi evine davet etti. Yanımızdaki taksicilerden birisiyle telefonda konuşup ona evin yolunu tarif etti. Biz de mecburen bu adamın taksisine binmek zorunda kaldık. Taksici kendisinin yasal bir sürücü olduğunu iddia ettiği için, tıpkı havaalanında olduğu gibi, “önceden ödemeli” işlemlerinin yapıldığı kulübeye gittik. Orada parayı ödedik ve yola koyulduk.

Hindistan’da öğrendiğim şeylerden birisi de bu ülkenin insanının –bir şeyler satmak ya da bir çıkar sağlamak isteyen insanların ortak noktası da olabilir bu- konuşmak için ortak bir noktayı kolaylıkla bulabilmesi. Bu taksi şoförü de İstanbul’dan olduğumuzu öğrenince konuyu İslam’dan açtı. Kendisi de müslümanmış. Hatta bir ara yanlış da olsa İhlas süresini okumaya çalıştı. Bir şekilde konuyu Türkiye’nin nüfusuna getirdik. 70 miyonu duyunca, “Ne kadar da küçük bir ülkeniz var!” dedi. Bu arada biz yola bakmaya, sokaklardaki insanları gözlemeye devam ediyoruz. Gündüz ışığında sokaklardaki çöpler ve elleri ceplerinde avare gezinen insanlar daha bir belirginleştiler. Bir de yer yer karşımıza çıkan inekler var tabii. Sokak köpekleri der gibi sokak inekleri diye adlandırabileceğimiz bu hayvanların durumu hiç de sandığım gibi iyi görünmüyor. Pek çoğu çöplerin etrafında, buldukları artıklarla besleniyorlar. Azımsanmayacak rakamda insanların aç ve evsiz olduğu bir toplumda, çocukların çöp kutularında buldukları yemek artıklarını yedikleri bir ülkede, ineklerin yaşamının krallara yakışır bir lükste olması beklenemezdi doğal olarak. Bu yüzden ineklerin çoğu sıska. Bazıları nedense bir yere bağlanmışlar ve önlerine bir tutam yeşil ot konmuş. Bunlar biraz daha besili olanlar. Sokaklarda başıboş gezenler genelde pasaklı ve çelimsiz.

K’nin evine varınca biraz rahatlıyoruz. Önce biraz tedirginlik var tabii! Doğru zile mi bastık? Ya yanlış adrese geldiysek? Kapıyı yaşlı bir teyze açıyor. Beklememizi söylüyor. Su ve çerez veriyor beklerken atıştırmamız için. 10 dakika kadar sonra K ve ailesi geliyor. Babası ve annesi (yaşlı teyze annesiymiş) Birlikte oturuyoruz. K’nin kardeşi uyanıyor, üzerinde bir tek t-gömlekle, üşüklendiğini belirterek bize hoşgeldiniz diyor. Ben yine bir pot kırıyorum, emanetleri K’ye verirken. Anlaşılan ailenin çantanın içindekilerden haberi yok. Neredeyse çantayı açıp, herkesin önünde dört viski şişesini çıkarıp, K’ye verecektim. Neyse ki K durumu knotrol altına alıyor ve muhtemel bir aile tsunamisini ucuz atlatıyoruz.

Evin avlusunda oturup, yoğurtlu, parathalı, çapatalı, pilavlı kahvaltımızı yapıyoruz. Hava bu arada ısınıyor. Ayaz yerini gün ışığının getirdiği serinliğe bırakıyor. Bir yandan bu kahvaltı bana, köye gittiğimde, bizimkilerle yaptığım kahvaltıyı hatırlatıyor. Güneş ışığına rağmen havadaki serinlik, temiz hava –kentin biraz dışında gibiyiz ya da zengin bir sitenin içerisindeyiz-, etrafta kuşların cıvıldaşarak uçuşması ve dilencilerden, evsizlerden uzak olmamız ister istemez rahatlatıyor geldiğimizden diken üstünde oturan ödümü. Kahvaltıdan sonra evin karşısındaki parka gidip oyalanıyoruz. K’nin oğlu tahtıravelliye biniyor, kaydıraktan kayıyor. Aynı kaydıraktan ben de bir kere kayıyorum ama koca götüm kaydırağa büyük geldiği için yere hızlı çarpıyorum. Neyse ki çanağı kırmıyorum. Bu arada evin önünden tek boynuzlu bir öküz, bir sarı köpek, bir hurdacı ve bir sebze satıcısı geçiyor. Bir de az ileride cep telefonuyla mesaj gönderen bir kadın görüyorum. K’nin kardeşi bizim için taksi ve otel ayarlamaya çalışıyor, eve gidip geliyor, ben K’nin oğluyla klasik matematik muhabbeti yapıyorum. 2x7 kaç?, 14. 7x2 kaç?, bilmiyorum 7’leri daha öğrenmedik...

Birkaç telefon görüşmesinden sonra K tanıdığı birisini bize ayarlıyor. Bu adam bize otel ayarlayacak. Jaipur’a gidecek olan trenin biletini de ayarlamak istiyoruz ama yürüyerek gittiğimiz agentanın kapalı olduğunu görüp geri geliyoruz. Günü kurtarmak için ufak bir plan yapıp K‘nin bizim için ayarladığı taksiye binip Akbar’ın türbesine gidiyoruz. K öğleden sonra 10 yaşlarındaki oğluyla gelip, bizi alacak ve iki ayrı yere götürecek. Gezdiğimiz, gezeceğimiz yerlerde arabalı bir arkadaşın olmasının ne büyük bir nimet olduğunu bir kere daha anlıyorum. Takside yine yolları, insanları, hayvanları izleyerek Akbar’ın türbesine varıyoruz.

Bir sonraki: Akbar’ın türbesi, Mathura ve Uluslararası Krişnayı Yaşatma Derneği (ISKCON), Bir çocuğun ilk kuşkuları.









15 Şubat 2011

Incredible India - 1.2


Verdiğimiz parayı düşününce çok da kaliteli bir otel beklemenin doğru olmadığını biliyorum ama böylesine yıpranmış bir bina ile karşılaşmak, insanı ilk anda şaşırtan bir durum. Otelin internetteki resimlere hiç benzemediği zaten aşikar. Resepsiyondaki orta yaşlı görevliye elimdeki kağıdı uzatıyorum. Şöyle bir bakıyor. Bizim çantaları içeri alan genç çocuklardan birisine anahtarları uzatıyor. Hep birlikte odalara çıkıyoruz. Sararmış çarşafların, boyası dökülmüş duvarların ve sigara kokusunun üzerine sindiği eşyaların güçlerini birleştirip, iticilik dalında şampiyonluğa oynadığı bir yer burası. Odalarda pencere olmadığı için ben kesinlikle olmaz diyorum. Bize karşı binadaki başka iki odayı gösteriyorlar ama onların da ilk gördüklerimizden farkı yok. Tekrar ilk binaya gelip, teslim oluyoruz. U penceresiz odada kalmaya razı oluyor. Ben de penceresi yola bakan odayı alıyorum. Hevesimiz kursağımızda, çantalarımızı odalara koyup, kendimizi sokağa atıyoruz.



İlk hedefimiz akşam yemeği yemek ve diş macunu, şampuan gibi basit ihtiyaçları yol üzerindeki bir bakkaldan almak. Sokak bize yine karanlık görünüyor. Fakat bu karanlığa rağmen yolda hareketin eksik olduğu söylenemez. Tuktuklar ve motorsikletler korna çalarak yanımızdan geçiyor. İnsanlar sessiz, sakin yürüyerek kenarlarda ilerliyorlar. U, tren istasyonuna gitmeyi, hem aradaki mesafeyi öğrenmiş olmak hem de tren istasyonunda olması muhtemel bir lokantada karnımızı doyurmak amacıyla teklif ediyor. Yol kenarındaki sıra sıra otelleri geçiyoruz. Yolun sonunda, geldiğimiz caddeye dik bir köprü var. Oradan sağa dönüyoruz. Köprünün altında, bedenlerini yorganlara sarıp uyuyan insanlarla karşılaşıyoruz. Bir de öküzün çektiği bir araba. İstasyon köprüyü geçtikten hemen sonra çıkıyor karşımıza. Beklediğimiz gibi bir lokantası yok. Ayrıca etraf çöp kaynıyor. Gişelerin önlerinde uyuyan insanlar, oturup bekleşen aileler… Geri dönüyoruz. Tekrar otelin bulunduğu caddeye girince, sağda bir bakkalın olduğunu fark edip içeri giriyoruz. Diş macunu, içme suyu ve şampuan alıyoruz. Ardından da yolun sol tarafında kalan bir otelin, temiz görünen lokantasına giriyoruz.

Lokanta fena görünmüyor. Köşede bir yere oturuyoruz ama garsonların bizi taktığı yok. Üç tane genç erkek lokantanın öteki köşesindeki televizyondaki bir kadının konuşmasını izlemekle meşguller. Bir süre bekledikten sonra nihayet içlerinden birisinin ilgisini çekebiliyoruz. Uzun süre menü ile boğuştuktan sonra ilk etsiz yemeğimizi söylüyoruz. (Hindistan’da bulunduğumuz süre içerisinde et yememeye söz vermiştik yolculuğa çıkmadan önce). Yemek daha gelmeden, bizim Türkçe konuşmamızı duyan yakınımızdaki bir çift, Türkçe olarak ‘Siz Türk müsünüz?’ diyor. İkisi de yanımıza gelip ayak üstü biraz konuşuyoruz. Kapadokya’dan gelmişler, bu otelde kalıyorlarmış, 3 hafta daha Hindistan’da kalacaklarmış… Bizim yemeklerin gelmesine az kala bir bahaneyle ayrılıyorlar. Yemekler güzel. Etsiz yemeği tadında yapan ve etliymiş gibi yedirten bir mutfak varsa o da Hindistan mutfağıdır herhalde. Türkiye’dekine benzer ekşi yoğurt olması ise ayrı bir güzellik. Hem mercimeğin ve fasülyenin yemeklerde bol kullanılması, ekmeğin tandırda taze pişmiş olması hazza haz katıyor. Yemeği yedikten sonra yine binbir lafla garsonların ilgisini çekip hesabı isteyebiliyoruz. Lokantanın çıkışında Türkiyeli çifti tekrar görüyoruz ama başkalarıyla konuştukları için pas alamıyoruz ve yola devam ediyoruz.





Otele vardığımızda yapacak bir şeyimiz olmadığı için odalara çekiliyoruz. Yatak rutubetli ve soğuk. Yerler beton olduğu için ve mevsim kış olduğu için ayağımı bastığım her yer buz gibi. Vietnam’da sıcağa alıştığımız için bana bir hayli zor geliyor soğuğa uyum sağlamak. Bakkaldan aldığım suyla dişimi fırçalıyorum ama soğukta banyo yapıp, soğuk yatağa girmeye cesaretim olmadığı için, banyo yapmayı Agra’da bulacağımız daha düzgün otele erteliyorum.
Dışarıdan tek tük korna sesleri, bağrışmalar geliyor. Pencere sokağa bakıyor olmasına rağmen çok az ışık sızıyor perdenin kenarlarından. Yatağa girip, yorganı başıma çekiyorum. Önümüzdeki on günü bu ülkede geçirecek olmamız beni biraz ürkütüyor ama bu duygunun geçici olduğunu, ilk izlenimlerdeki önyargıdan kaynaklandığını biliyor olmak ya da en azından öyle olmasını istemek beni biraz rahatlatıyor. Odanın köşelerinden gelen tıkırtılara, yorganın verdiği ıslaklık hissine, kapıdaki kilidin eski ve dökülmüşlüğüne rağmen uykuya dalıyorum. Sabah 3:50’de telefonun sesiyle uyandığımda yeni bir sürpriz bekliyor beni.
Elimi yanımdaki düğmeye atıyorum ışığı açmak için ama lamba yanmıyor. Bir daha deniyorum, değişen bir şey yok. Ya elektrikler kesik ya da enerji tasarrufu için otel sahibinin aldığı bir önlem bu. Karanlıkta eşyalarımı toparlayamayacağıma göre bir yerden ışık bulmam gerek. Neyse ki yatmadan önce kitap okumak için kullandığım ve yola çıkmadan birkaç hafta önce aldığım kafa lambam var yanımda. Onu kafama geçirip gözümün önünü görünür hale getirdikten sonra çabucak işlerimi hallediyorum. Tam saat dörtte, ben odadan çıkarken odamdaki telefon çalmaya başlıyor ve aynı anda elektrikler geliyor. Bu sırada koridorun karşısında uyumakta olan U’nun odasının kapısı açılıyor. Ben aşağıya indiğimi, onu lobide bekleyeceğimi söylüyorum. O elektriksizliğe sövüyor. Aşağıya inince resepsiyondaki çocuğa aramayı bırakmasını, benim aradığı kişi olduğunu söylüyorum. O da anlıyor, gülümsüyor ve masanın üzerindeki tepe lambasını kapatıp kanepeye oturuyor. Resepsiyonda beş kişi uyuyor. Sanırım bunlar, uzaklardan gelip Delhi’de bir otelde iş bulmuş, ama kalacak yeri olmayan ya da kalacak yere ödeyecek kadar para kazanmayan insanlar. Vietnam’daki otellerde de böyle durumlar görmüştüm ama Vietnam’daki küçük oteller genelde aileler tarafından idare edildikleri için ailenin bir üyesi uyur resepsiyonda. Belki bunlar da otel sahibinin eşinin-dostunun, uzak akrabalarının çocuklarıdır. Kimisi yere serdiği bir battaniyenin üzerinde, kimisi kanepenin köşesinde. Kafalarını görmek olanaksız çünkü hava soğuk olduğu için battaniyenin içinde saklıyorlar sıcak nefeslerini. Ben orada oturup, bu beş gencin hikayelerini düşünürken U beliriyor merdivenlerde ve sessizce terk ediyoruz oteli.
Hava ayazımsı ama çok da soğuk değil. Çantalarımız sırtımızda, karanlık caddede ilerlerken yol kenarında uyuyan insanların bazıları kafalarını yorganlarından çıkarıp, bize bakıyorlar. Bir köpek biz geçerken havlayacakmış gibi yapıyor ama sonra bizim havlanmaya değmeyecek insanlar olduğumuzu düşünmüş olmalı ki vaz geçiyor. Birkaç tuktuk sürücüsü biz yanlarından geçerken hareketlenip, oldukları yerde ufak manevralar yapmaya başlıyorlar. U kıllanıyor, “Çabuk yürü, bunlar bizim yüzümüzden hareketlendiler.” diyor. Öyle olduğuna inanmasam bile adımlarımı sıklaştırıyorum. Hem ya doğruysa? Böylesine ıssız ve karanlık bir sokakta, daha ilk günümüzde, daha Tac Mahal’i bile görmeden, soyulsak, kime gider, ne yaparız? Köprünün altından, çöplerin ve ineklerin arasından geçip istasyona varıyoruz. Tren istasyonunun etrafını yine pislik götürüyor. Dün akşam gördüğümüz insanların bir kısmı yine oradalar. Ya treni kaçırmamak için erken gelip orada uyumuşlar ya da gidecek başka yerleri olmadığı için tavanı olan gişe önlerini ev olarak kullanıyorlar. Metal algılayıcının içinden çantalarımızı geçirip istasyona giriyoruz. Bu sırada güvenlik görevlisi, Agra’da buluşacağımız Hindistanlı arkadaş için havaalanındaki “duty free”den aldığımız viskilere takıyor kafayı. Ben gülümsüyorum ve “Arkadaşıma götürüyorum!” gibisinden bir şeyler mırıldanıyorum, bir yandan da U’yu gösterip, kişi başına düşen viski şişesi sayısını düşürmeye çalışıyorum. Güvenlik görevlisi bir şey demiyor ve geçmemize izin veriyor.
Saat beşe geliyor. İstasyondaki dükkanlardan sadece çay ve kahve satanlar açık bu saatte. Burada da yürüyen, oturan, yerde uyuyan insanlar var. Ben uyanmış olabilmek için bir tatlı kahve (şekersiz kahve yok) alıyorum, bir de bisküvi. U etrafın kirliliğinden şikayetçi. 15 kiloluk sırtçantasını koyacak yer bulamayınca siniri daha bir artıyor. Ben iki kirli oturağın (birine yemek artığı pirinçler yapışmış, diğerine tanımlayamadığım kahverengi-kırmızı bir sıvı...) yanında, temiz kalmayı başarabilmiş bir oturağa yerleşiyorum ve kahvemi içiyorum. U ufak çantasından çıkardığı iki A4 kağıdını yere serip, üzerine koyuyor büyük sırtçantasını. Bir yandan da istasyonun kirliliğinden bahsediyor. Bu sırada bir anne ve kız yanımıza gelip oturacak yer arıyorlar. Ben anneye yerimi veriyorum ama önerdiğim yere kızı oturuyor. Anne de yanındaki üzerine pirinç artığı bulaşmış oturağın kenarına kıvrılıyor. Bir süre sonra tren geliyor ve biz biniyoruz. İstasyon tüm kiri, karanlığı, sefilliği, yalnızlığı ve yerde kalan iki A4 kağıdıyla ardımızda kalıyor. Biletimizde yazan vagon ve yatak numaralarını bulmak zor olmuyor. Yolculuk üç saatten uzun süreceği için ben üstteki yatağa kıvrılıp, kitap okumaya başlıyorum ama kısa süre sonra uykuya yenik düşüyorum.


Bir Sonraki: Agra