Bu Blogda Ara

29 Eylül 2011

WOOBLE NOKTA COM (2)

Kapıyı açmadan önce delikten baktım ki ne olur ne olmaz, kimvurduya gitmeyeyim. Uzun boylu, sıska, genç bir delikanlı, Hasan’ın yaşlarında olsa gerek. Üzerine biraz bol gelen bir takım elbise giyinmiş. Beyaz gömlek üstünde açık mavi bir kıravat. Elinde şimdilerde moda olan bilgisayar çantalarından var. Ne istiyor acaba, seyyar satıcıya benzemiyor, öyle olsaydı elinde kocaman klasörle gezerdi ya da en azından numunelik tencere tava taşırdı yanında. Belki de Hasan’ın bir tanıdığıdır, Fransa’ya bir şeyler gönderecektir.

- Tak tak tak
Sabırsızlanmaya başladı. Açayım bari ama sürgüyü takılı tutacağım, ne olur ne olmaz. Kapı ağzından konuşuruz.
- Buyur evladım, birini mi aramıştın?
Kapıdaki sürgünün farkına varıp, benim yüzümü kapı aralığının izin verdiği ölçüde görebileceğini anlayınca biraz hayal kırıklığına uğradı sanırım. Ne sandın ya! Biz de bu kentin çocuğuyuz yavrum! Köylüyüz ama aptal değiliz. Her gün ne hikayeler işitiyoruz konudan komşudan.
- Merhaba! Ben Okan. Okan Çeşme. Halime hanımı arıyordum.
Yüzünde bir heyecan ama neredeyse resmi denilebilecek bir heyecan var. Çaktırmamak için bir hayli yırtınıyor anlaşılan. Gözlerime bakıyor ama ağır bir mahçubiyet dökülüyor yüzünden sanki.
- Halime benim. Ne istemiştiniz?
- Aa, merhaba! Ben Okan Çeşme.
- Tamam evladım. Adının ne olduğunu biliyorum. Yani az önce öğrendim. Ne istiyorsun onu söyle.
- Ben wooble dot kom adlı yazılım şirketinden geliyorum. Sizinle Ercan bey’in vefat etmeden önce bize bıraktığı bir sözleşme hakkında konuşacaktım.
Ercan bey deyince durakladım. Ne sözleşmesi? Benim niye haberim yok? Acaba bunun dün gönderilen elmekle bir ilişkisi var mı? Keşke okusaydım Ercan’ın adresinden gönderilen elmeği, şimdi daha hazırlıklı olurdum bu gencin karşısında.
- Ne sözleşmesiymiş o? Benim haberim yok.
- Olmaması normal. Vasiyet gibi bir şey ama tam olarak da vasiyet denilemez. Bir çeşit deneme diyebiliriz.
Tavırlarında kuşku çekecek bir yan yoktu. Gülümsemesi yanaklarına yakışıyordu ve hatta beklenmedik bir renk katıyordu bebeksi yüzüne. Hele bir de gençliğine yakışmyan utangaç tavırları, elini kolunu yerinde tutamaması... Kırılayazan bir kürdan gibi. Ama yine de sormadan edemedim. Hem öyle erkenden silahları indirmek doğru olmazdı. İşi yokuşa sürmeye devam ettim.
- Kim kimi deniyor oğlum, kafamı karıştırma iyice. Var mı kimlik kartın falan ya da o adını söylediğin şirketten geldiğini kanıtlayan bir belge.
- Var Halime teyze. İşte kartım. İçeri girsek ya da siz dışarı çıksanız da öyle konuşsak daha iyi ...
Cümlesini bitirme gereği duymadan, çevik bir hareketle elini arka cebine attı ve cüzdanının orta yerinden üzerinde resmi olan plastik bir kart çıkardı. Elini dikkatlice, sanki gözüme zarar vermemeye özen gösterir gibi yaklaştırdı kapının aralığına.
- Mühendis misin sen? Öyle yazıyor kartında.
Kapı ağzındaki muhabbetin ileriye gittiğinin farkına ben de varmıştım ama lafı “İçeri gel de derdini anlat” diyerek bölmek nedense tuhaf geldi. Hem ne güzel muhabbet ediyorduk.
- Evet Halime teyze, yazılım mühendisiyim.
- Hangi okuldan mezunsun? İstanbul Teknik Üniversitesi mi? Benim oğlum da mühendis. Belki tanı...
- Yok, ben ODTÜ’den mezunum, teyze. Altı ay oldu okulu bitireli.
- Ha o zaman tanımazsın Hasan’ı. Gerçi tanısan ne olacak ya, neyse! Eee, ne istiyorsun? Böyle kapıda olmayacak. Gir içeri bari. İyi bir çocuğa benziyorsun.
Sürgüyü açtım. O ilk korkularım gitti nedense. Ercan’ın adını söyleyince erimişti aslında içimdeki buzlar. Kolay değil tabii. Ercan’ın yokluğu bir yana, başıma bir şey gelse günlerce kimsenin haberi olmaz. Hasan haftada bir arar. Rukiye zaten bıkmıştır dırdırımdan, bir süre çaldırmaz telefonumu. Kokarım bu evde, komşuların ancak o zaman haberi olur.
- İyi bir çocuğum Halime teyze, merak etme. Buraya iş için geldim. Sizinle yarım saat konuşup işimin başına döneceğim.
- İyi evladım, gel bakalım. Hırsız falansan şimdiden söyleyeyim evde çalınacak bir şey yok. Kocaman eski bir televizyonla Ercan’ın babasından kalma paslı bir tüfek var para edecek. Onları da çalsan taşıyamazsın sen bu cılız halinle.
Güldü söylediklerime isteksizce. Belli ki sıkılmıştı benim kocakarı hafakanlarımdan. Yanımdan geçip salondaki koltuk takımının üzerine kapatılmış beyaz çarşafın şaşkınlığını yaşarken ben yetiştim.
- Sıyır çarşafı otur evladım. Evi temizledim, koltuklar tozlanmasın diye örttüm çarşafı üzerlerine.
Çarşafın ucundan tutup hafifçe kaldırdı, koltuğun köşesine batan bir kayığın su üstünde kalan köşesine sığınır gibi oturdu. Ardından çantasından bir zarf çıkardı.
- Halime teyze, şimdi anlatacaklarım size biraz tuhaf gelebilir ama anlatmak zorundayım. Bu işi neden benim gibi deneyimsiz birisine verdiklerini anlamış değilim. Bir şekilde verildi işte ve kendimi kanıtlamam gerek. Yani bilirsiniz, çaylak olunca bir işte, ustanın elinde oyuncak oluyorsunuz. Sonuçta ben de bitirdim üniversiteyi ama diğerleri benden önce bitirdiği için benden üstün sayılıyorlar şirkette. Bu yüzden ayak işleri bana veriliyor. Çay bile yaptım patrona inan!
O böyle gevelemeye başlayınca benim de tedirginliklerim artmaya başladı. Ne söyleyecekse bir an önce söylesin de gitsin istedim bir anda. Konu Ercan olunca daha bir sabırsızlanıyordum. O sabredemeyip, bir anda göçmüştü yanımdan. Şimdi bir de ondan bahseden çelimsiz bir delikanlı, sabırdan çatlayacak neredeyse...
- Tamam evladım! Bırak şimdi şirketin dedikodusunu yapmayı da bana buraya neden geldiğini anlat.
- Anlatacağım Halime teyze. Ama biraz heyecanlandım. Nereden başlayacağımı bilemiyorum.
Yüzü kızarmış, elleri titremeye başlamıştı. Kalkıp masanın üzerindeki cam sürahiden bardağa su doldurdum, delikanlıya uzattım.
- Ben biliyorum evladım. Bu sabah Ercan’dan gelen elmekten başlasan iyi olur. Sen mi gönderdin o elmeği? Ne işler dönüyor? Ölen adamın şifresini kırıp, onun hesabından geride kalanlara elmek göndermekten ne yarar sağlayacaksınız?
Sağ eli bardaktaki suyu dökmeden içmeye yetmeyince sol eliyle sağ bileğini tuttu suyu kafasına dikerken. Niye bu kadar heyecanlandı acaba? Ortada bir bit yeniği var ama ya onun istemsiz titremeleri ya da mahsustan yaptığı geciktirmeler yüzünden bekliyorum.
- Anlatayım Halime teyze, su için sağol. Çok iyi geldi. Ercan beyden gelen elmeği okudunuz mu?
- Okusa mıydım?
- Bilmem! Okusaydınız kötü hissetmişsinizdir. Malum öteki taraftan gönderilen bir elmek gibi.
- Okumadım evladım, okuyamadım! Birisinin gelip konuyu izah etmesini bekledim ama görülen o ki senin gibi bir beceriksizi göndermişler. Bilseydim okurdum!
Sinirlenmiştim. Aklıma Hasan’ın uluorta her yerde her şeyi söyleyen hali geldi. Ne bu böyle delikanlının attığı taklalar? Sıkıntıdan bin parçaya bölündü yavrucak.
- Öyle demeyin Halime teyze. Ben dört yıllık üniversi...
- Evladım, uzatma artık! Yeter! Çabucak anlat anlatacağını ve çek git. Bak böyle ikimize de zarar veriyorsun. Ay sinirlendim valla!. Ne o ağzında zehir saklar gibi. Başla anlatmaya ya da bas git evimden.
Derin bir nefes aldı. Gözlerini gözlerimden kaçırmaya özen gösterdiğini belli etmemek için karşı duvardaki yağlı boyaya hayranlıkla baktı. Aldığı nefesi verdi.
- O elmeği ben göndermedim. Aslına bakılırsa kimse göndermedi. Ercan bey üç ay önce şirketimizin “Yapay Bilinç Yazılımı” adını verdiği bir programdan haberdar oldu ve pilot uygulamaya katılmaya karar verdi. Elimdeki zarfta onun bu pilot uygulamaya razı olduğunu gösteren sözleşme ve onun size yazdığı bir mektup var.
Biraz sakinleşmiş, soluk alıp vermesi ve elinin titremesi dinmişti. Belki de duvardaki yağlı boya göl resmi hoşuna gitmişti. Elindeki bardağı ses çıkarmamaya dikkat ederek önündeki cam sehpanın üzerine, dantelin köşesine denk getirerek koydu. O anda sehpanın üzerindeki danteli neden makineye atmadığım sorusu geldi aklıma ama patlayan bir balon gibi kayboldu bu soru zihnimin karanlığında. Karşımdaki delikanlı yükünü boşaltmış hamal gibi rahatlamıştı. O rahatlamıştı ama ben! Ben tam tersine geriliyordum. Neden söz ettiğini bile tam anlayamamıştım.
- Neymiş peki bu Yapam Bilinç Yazılımı dediğin şey? Ne işe yarar?
- Size elmeği gönderen bu yazılımdır. Ercan bey’in tüm bilgisayar geçmişini okuyan ve bunu gündelik olaylarla, hava durumuyla, siyasi haberlerle harmanlayıp, tıpkı gerçek bir Ercan bey gibi elmekler yazıp size gönderen bir program YBY. Ercan bey hayatı boyunca dört elmek adresi edindi ve bu adreslerin hepsi wooble şirketinden. Dolayısıyla işimiz çok kolay oldu. Başka şirketlerle bilgi alışverişi yapmaya gerek kalmadan işe koyulabildik. Onun on beş yıldır yazdığı tüm elmekler, bu elmekleri yazdığı sırada ziyaret ettiği ağ sayfaları, tıkladığı her bir ağbağı elimizde mevcut.
- Dur oğlum, şimdi de çok hızlı gidiyorsun. Tutturamadık bir ayarını! Ne sandın beni sen! Biz öyle sizin gibi anamızın karnından kucağımızda bilgisayarla doğmadık. Yani bu sabah aldığım elmeği sen göndermedin, öyle mi?
- Hayır, program tamamıyla yapay dolayısıyla hiçbir insan Ercan bey’in elmeklerini okumuyor. Yalnızca YBY günün yirmidört saati hem tüm interneti hem de Ercan bey’in bilgisayarda yaptığı, okuduğu ve yazdığı her olayı, her sayfayı tarıyor. Ardından bu iki birbirinden bağımsız listeyi birleştirip, tıpkı bir insan gibi anlamlı elmekler yazıyor ve size gönderiyor.
- Peki neden yapıyor bunu?
- Ercan bey istediği için. Dediğim gibi, yeni bir yazılım bu. Daha önce hiç denenmemiş. Wooble’ın insanların elmeklerini otomatik olarak okuyup, kişilerin yazdıkları ve okuduklarına göre onlara reklam gönderdiğini duymuşsunuzdur.
- Hayır duymadım.Nereden duyayım!
- Önemli değil. Sonuçta demek istediğim şey Ercan bey bilgisayarda yaşayan yapay bir zihin olarak devam edecek yaşamaya. Elimdeki sözleşme kısaca bunu söylüyor ve sizin haklarınızdan bahsediyor servis alıcısı olarak. Mektupta ne yazdığını bilmiyorum.
Delikanlı konuşmaya devam ettikçe kafamın içerisinde uğuldayan bir sivrisineğin beni rahatsız etmeye başladığını hissettim. Daha fazla dayanacak, daha fazla dinleyecek gücüm kalmamıştı. Ne olup bittiğini tam olarak anlamamıştım ama anladığım kadarı yetmişti ne yapacağıma karar vermeme. Beni bile şaşırtan bir kararlılıkla haykırdım.
- Yeter!
- Efendim!
- Yeter dedim. Daha fazla dinlemek istemiyorum bu saçmalığı. Yalnız bırak beni.
Delikanlı şaşırmıştı, hatta biraz ürkmüştü benim bu ani tepkimden. Bir de yeniyetme, bir de çırak, bir de kaşıma geçmiş bana...
- Ama, ama daha sözleşmeyi okuyup izah edeceğim size. Hem imzalamanız gerekir bundan sonraki elmekleri almanız için. İmzanızı almadan dönersem şirkete, patron beni...
- Yeter dedim evladım, anlamıyor musun? Bırak zarfı sehpanın üzerine, git. Ben okurum sözleşmeyi de mektubu da. Sorum olursa ararım şirketinizi. Hadi şimdi çık, işine gücüne bak. Söylediklerin ağır geldi, sindirmem vakit alacak. Dinlenmek istiyorum. Başım ağrıdı, tansiyonum yükseldi. Bak nasıl titriyor ellerim zangır zangır!
Delikanlı zarfı sehpanın üzerine, bardağın yanına koyup endişeli bir ivedelikle ayağa kalktı. Özür dilerim diyen bir bakış vardı yüzünde ama benim ona odaklanacak halim kalmamıştı. Kendimi böylesine bir oyunun içinde hazırlıksız bir anda bulduğum için bitkin düşmüştüm. Gerçi böyle bir oyuna hazırlıklı olabilir miydi ki insan? Arkasını dönüp giderken onu yol etmedim. Kapanan kapının sesi yerini evin sessizliğine bırakınca uzun süre sehpanın üzerindek zarfa baktım. Zarfın içinde beni bekleyen şeyin ne olduğunu düşündüm. Bir felaket miydi yoksa zevkli bir fantezi mi? Gidiyormuş gibi yapıp gidemeyen Ercan’ın son bir şakası mıydı bu? Yapardı gençliğinde böyle çocuksu şaklabanlıklar. Kapıyı çarpar ama içeride dururdu. Beş dakika bir sessizlikten sonra usulca salona girip beni korkutur, yüreğimi ağzıma getirirdi. Gençtik, aşk ve heyecan doluyduk, ne yapsak eğlenirdik. Şimdi de aynı şeyi yapıyor. Gitti, kayboldu, bir daha gelmeyecek derken bir zarfın içinde geri geldi. Elmek kutumdaki Ercan nasıl birisi acaba? Öldüğünü biliyor mu? Peki ya yaşlandığını, yaşlandığımı, gerida kalanların hayatın acımasız kurallarına halen uymak zorunda olduklarını?
Zarfın içinden çıkacak olan şey beni korkutuyordu. Orada üç hafta önce kaybettiğim Ercanım mı vardı yoksa onun oynadığı oyunun bir piyonu mu? Uzun süre oturdum zarfın karşısında, Hasan’ın üç boyutlu resim dediği alacalı kağıtların karşısında saatler harcaması gibi ben de zarfın karşısında hipnotize olmuş bir zavallıya dönüşmüştüm. Hatta bir ara kanepenin üzerinde sızmışım yorgunluktan. Gözlerimi açtığımda zarf aynı yerde duruyordu. Ağzı ateş dolu bir ejder gibi bana bakıyordu.Yerimden kalktım ve çamaşır makinesine atmayı unuttuğum danteli alıp banyoda hırsla çitiledim ve ardından balkona gidip diğer dantellerin yanına astım. Salona geldiğimde zarf ile aramızda bahane kalmamıştı.

*** Devam edecek...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder