Bu Blogda Ara

11 Mart 2017

Çin Mektupları 31

Çin Notları 1: Evet, çalıştığım okuldaki sınıflarda ısıtma sistemi olmadığı için derse montla, hatta bazen kaşkolla ve eldivenle giriyorum. Başta tuhaf gelmişti ama zamanla alıştım. Bazı şeyler tuhaf gelmeyecekse neden başka bir ülkeye gitsin ki insan, değil mi? Zaten benim garipsediğim bu durum Çinliler için gayet sıradan. Sorun yoksulluk ya da cimrilik değil, sorun hem Çinlilerin soğuk karşısında takındığı tavır hem de biz Türklerin (ve diğer yabancıların) rahata düşkün olmaları. Öğrencilerimin derste montla oturuyor olmalarından şikâyet ettiklerini hiç duymadım. Arada soğuktan şikâyet ederler, kalem tutan elleri üşür, avuçlarına hohlarlar :) Hemen hepsi varlıklı ailelerden gelmelerine rağmen soğuğu dert etmezler pek. Zaten bütün bir ülke montla oturuyor evinde, ofisinde, okulunda; neden ve kime şikâyet edecekler? Şimdiye kadar gittiğim evlerde de ofislerde de elbise askılığı (girişteki) olmaması, montla oturmanın kültürün bir parçası olduğunu gösteriyor. Çinliler için kış, "azıcık daha sık dişini, geçecek" türünde bir reklam arası. Bahar Bayramını ocak ayında yapmak da benzeri bir iyimserliğin göstergesi değil mi? Dur daha, şubat var, mart var... Biz "mart kapıdan baktırır..." deriz. Burada mart parkların çocuklarla ve gençlerle dolduğu ay. Erik ve kiraz ağaçlarının köpük köpük çiçekle dolup taştığı, insanların içinin umutla dolduğu aylar. Tabii bu söylediklerim Yangtze Nehri'nin güneyindeki kesimler için geçerli. Sanırım hava kirliliğiyle mücadelede ve enerjide dışa bağımlılığı önlemede önemli bir faktör merkezi ısıtma sistemlerini yasaklamak. Kuzey kısımlarda, yani daha soğuk olan eyaletlerde, merkezi ısıtma sistemleri var, evler kaloriferli, okullar alttan ısıtmalı falan. Bizim okulda ne ofis ne de sınıflar ısınır gün boyunca. Klimaları açarız çok soğuk olunca. Onlar da koca odayı yarım günde anca ısıtıyorlar. Sabah ilk gelen klimayı açsa bile oda öğlene doğru ısınıyor. Sınıflarda da benzeri bir durum yaşanabiliyor. Klimalar var ama yetersiz, ya da sık sık bozuldukları için pek verimli değiller. Sınıflarda sıcak su sebili var. Çocuklar sık sık mataralarını sıcak suyla doldurup, gün boyu su ya da çay içiyorlar. Vücudun iç ısısını dengede tutmak için fena bir yöntem değil aslında. Kömür ya da gaz yakarak vücuda ısı pompalamak yerine, sıcak suyla hallediyorlar işi. Ehh, montlar da ısının kaçmasını engelliyor. İnsanın derisi üşüse bile, vücut direncini koruyor, enerjisini ısınmaya değil de başka işlere verebiliyor. Bazı çocukların elektrikli el ısıtıcıları var.Fişi takıyorlar, içi su dolu olan dışı yünlü ve yumuşak termos ısınıyor. Sonra fişi çekiyor ve elini içine sokup, üşüyen parmaklarına can veriyor tekrar. Dışarıda kar yağarken bile -seyrek de olsa kar yağar burada- pencereleri açıp, sınıfı havalandırır birileri. Gerekçe olarak da sıcağın çocukların öğrenmesine olumsuz etkide bulunacağı gösterilir. Sıcak asıl korkulması gerekendir, bireylerin zorluklara karşı güçlü ve iradeli yetişmeleri şarttır. Belki de bu yüzden bizim okulda koridor dışarıda olur. Yani, sınıftan ya da ofisten dışarı adımınızı attığınız anda kendinizi açık havada bulursunuz. Türkiye'deki gibi "kapalı kutu" okullar yok Çanco'da. Kuzeyde nasıl bilmiyorum ama Şanghay'da, Wuxi'de ve Suzhou'da gittiğim okullar da bizimkisi gibiydi. Chengdu'daki kapalı kutu gibiydi. Tüm bu soğuğa, üşümelere ve yer yer ayyuka çıkan isyan duygularına rağmen öğrenciler pek hasta olmazlar. O kadar ki koca bir yıl geçti, benim lise ikilerden herhangi bir öğrencinin okula gelmediği bir günü anımsamıyorum. Sınıf her gün tam! Her gün, istisnasız! Kimse soğuğu bahane etmiyor ya da üşütüp yataklara düşmüyor. Bizde azıcık hava değişikliği olsun, hemen üç beş öğrenci yorgan döşek yatar. Belki de soğuğa biraz daha alışmalı, sıcağın mayıştıran yönünden uzak durmalıyız. Bilemiyorum. Soğuğu sevmeyen birisi olarak bana da zor geliyor bu teklif ama işe yaradığını görünce neden olmasın diyorum içimden... Beni öldürmeyen şey güçlendirir deyip kolaya kaçmayacağım. Düşmanı düşman yapan şey senin zihnindeki korkudur diyelim. Korkuyu yenersen, düşmanını da yenersin. (Yine bir resim ekliyorum. İlk resmi de bunu da China Radio International çalışanları (Sedat ve Türkçe adı Yavuz olan Çinli arkadaş) röportaj için geldiklerinde çekmişlerdi. Onlara da bu güzel resimler için ayriyeten teşekkür ediyorum.)
Lise 2'lerle Calculus dersi. 
Çin Notları 002: Çinliler dinsiz ve ateist midir? Sıklıkla sorulan bir sorudur bu. Kısa yanıt: Ateisttirler ama dinsiz değildirler. Bunu söylerken ateizmi bir din olarak algıladığım sanılmasın. Hayır, ateizmi bir din olarak görmüyorum ama buna rağmen insanların ateist ve dindar olabileceklerini söylüyorum. Uzun yanıta geçmeden önce din kavramını “efradını cami ağyarını mani” bir şekilde tanımlayalım. Din, bireye yaşama oryantasyonu veren, hayata dışarıdan anlam enjekte eden ve bir çeşit kurtuluş müjdesi vererek bu dünyadan sonrası için bireyi çalışıp çabalamaya (ibadet, dua, iyilik, bağış vb) yönlendiren inançlar bütünüdür. Dinin tanımında Tanrı yoktur. Zaten olsaydı Budizm’i dinden saymamamız gerekirdi. Tanrısız dinlerin en güzel örnekleri Budizm, Konfüçyüsçülük, Taoculuk, Şintoizm gibi Asya dinleridir. Bunların içinde Konfüçyüsçülük ayrı bir yer tutar çünkü Konfüçyüsçülük’te bireyin iyi bir kul ya da insan olması değil, iyi bir vatandaş olması beklenir. Yani devlete itaat, otoriteye boyun eğme her şeyden önce gelir. Anne babaya saygı da zaten aynı itaat duygusunun bir tezahürüdür. Çin’de insanlar kendilerini ya dinsiz (Konfüçyüsçü) ya da Budist / Taoist olarak tanımlar. Müslümanlar ve Hristiyanlar tabii ki var ama onlar hem azınlık olmaları nedeniyle hem de bu dinlerin uzak diyarlarda doğup Çin’e sonradan ithal edilmeleri nedeniyle Çinli deyince bu dinlerin mensupları akla gelmez. Konfüçyüsçülük katı bir disiplin dinidir. Anne-babaya itaat en büyük ibadettir. Aile her şeydir ve birey ailenin onuru için çok çalışmalıdır. İnsan doğası gereği vahşi ve barbardır. Ancak eğitimle “vatandaş” makamına erişebilir. Bu yüzden eğitim, Çin’de ciddiye alınan en önemli iştir (Ayrı bir notun konusu bu). Peki, Konfüçyüsçülük’ü din yapan öğe nedir? Aslına bakılırsa onu din yapan öğelerin Konfüçyüs’ten gelmediğini söyleyebiliriz. Ya öncesinde var olan ya da sonrasında ithal edilen inançlarla karışmıştır Konfüçyüsçülük ve uzun erimde harmanlanmış, toplumu şekillendiren büyük bir projeye dönüşmüştür. Bunlardan en temeli ruhun varlığı ve ölümsüzlüğüdür. Bu noktada “anatman” doktrinine sahip olan Budizm’den ayrılır ama bu konuya şimdilik girmeyelim. Yani, insanın bedeninin haricinde bir ruhu vardır ve bu ruh insan ölse bile yaşamına devam etmektedir. Bu inancı anne-babaya sorgusuz itaatle birleştirince ortaya, anne-babanın ruhlarının sonsuza kadar huzura kavuşması için çalışması gereken bireyler elde ederiz. Bir Çinli, anne-babasının mirasını sürdürmek, onların ruhlarını utandırmamak ve onları kendi eylemleriyle gururlandırmak için yaşar; iyilik yapar, para kazanır (para kazanmak da iyiliktir), çocuklarını da yine aynı düşünceyle itaatkâr bireyler olarak yetiştirir. Bu yönüyle Konfüçyüsçü bireyin herhangi bir Müslüman’dan ya da Hristiyan’dan daha az tutucu olmayacağını iddia edebiliriz. Şanghay ve Pekin gibi büyük kentlerin dışındaki yerlerde muhafazakâr bir toplum yapısını görürüz. İnsanlar kendileri için belirlenmiş bir hayatı sırf üzerlerinde güzel durduğu için yaşarlar ve toplumsal düzenin korunması her şeyin öncesinde gelir. Buna rağmen Konfüçyüsçülük Çinliler için bile bir din değildir. Bu yüzden pek çok Çinli Konfüçyüsçü yaşam tarzını devam ettirirken bir yandan da Budist ya da Taoist olabilir. Bu dinlerin bir arada yaşanıyor olmasında bir Çinli için herhangi bir mahzur yoktur. Din, yaşama hizmet etmek için, insanı mutlu etmek için, bireye huzur vermek için vardır. Bir insan Budist tapınağında tütsü yakıp dilek dilemek ve Konfüçyüsçü tapınakta atalarına saygılarını sunmak istiyorsa ve bunu yapmaktan huzur duyuyorsa onu kim engelleyebilir? Dini yaymak, kendi dinleri dışındakileri cehennemle tehdit etmek gibi bir dertleri olmadığı için de tütsüler eşliğinde yapılan dilekler genelde akıllı / ahlaklı bir çocuk, iyi bir iş / eş, güzel bir ev / araba, az zamanda çok para gibi dünyevi yararlardan ibaret olur. 

Yaşadığım kent olan Changzhou'nun merkezindeki Tianning Tapınağı'nın kapılarından birisi.
Çin Notları 003: Sabahları okulun bahçesine girince gözüme çarpan ilk manzara ellerinde uzun saplı süpürgelerle ve faraşlarla yaprakları temizleyen öğrenciler olur. Yerde tek bir yaprak bırakmamak için deli gibi tararlar koca alanı. Yaz kış değişmeyen bir resimdir bu. Sadece yaprakları değil tabii ki, bahçede ne varsa süpürürler. Okulun temizliğinden sorumlu hademeler var ama sanırım yeterli değiller. Okul çok büyük, yaklaşık üç bin öğrencisi var. Yemekhanesi bile üç katlı ve yetmediği için lise sonlar on beş dakika önce gidiyorlar yemeğe. Çocuklar çöp kutularını yerlerden topladıkları gübürle dolduruyorlar, hademeler de çöp kutularını toplayıp götürüyorlar. Gerçi istihdam konusunda devlet çok güzel iş çıkarıyor Çin’de. Belki de konu hademelerin yetip yetmemesi değil, öğrencilere sorumluluk yüklemek ve onları bu şekilde geleceğe hazırlamaktır. Öğrenciler sadece bahçeden sorumlu değiller. Sınıflardan ve sınıfların çevresinden de sorumlular. Temizlik bezleriyle, süpürgeyle, faraşla; düzenli olarak silip süpürüyorlar her yeri. Öğrencilerin kendi öğrenim alanlarının temizliğinden sorumlu olmaları güzel bir şey ama ufak bir dezavantajı var. Seçmeli derslerin yapıldığı sınıflar kimseye ait olmadıkları için öğrenciler bu sınıfları “dingonun ahırı” gibi kullanmayı tercih ediyorlar. Kendi sınıflarında yedikleri bisküvinin paketini kalkıp çöpe atıyorsa, seçmeli ders aldığı sınıfta aynı paketi sırasının altında bırakıyor. Olan da benim gibi lise sonlara İstatistik ve Sayısal Analiz öğreten öğretmenlere oluyor. Benim sınıflar hem soğuk olur –çünkü bütün gün içinde kimse olmaz- hem de pis. Bazen ben çocukları gaza getirip sınıfı temizletirim ama isteksiz olurlar. Zaten kendi sınıflarından sorumlular, neden ek iş yapsınlar? Hayır, onlara temizlik konusunda ahkâm kesiyorum ama ya ben, hatta biz! Yani tüm yabancı öğretmenler! Bizim odamıza da hademeler girmez. Sadece sebilin suyunu değiştirmeye gelen yaşlı amca girer haftada bir ya da iki kere, o da ofiste en fazla yirmi saniye kalır. Bu yıl okuldaki dördüncü yılım, bu amcanın tek kelime ettiğini duymadım. Kapıdan girer, sessizce suyu bırakır ve tek kelime etmeden çıkar. Bu amcanın dışındaki hademelerin ofisimize –öğretmenler odası da denilebilir- girmemesinin nedenini sormuştum bir ara. Güvenlik nedeniyle demişlerdi. Hırsızlıktan korkuyorlar sanırım. Ya da okula ait belgelerin –sınav kâğıtları, çözümlü ders kitapları vb- öğrencilerin eline geçmesinden çekiniyorlar. Öyle ya da böyle, öğretmenler odasına hademe giremez. Dolayısıyla bizim çöp sepetleri tepeleme dolana kadar boşaltılmaz, yerler ancak toz parçaları bir araya gelip bulutsu kütleler halinde bize kafa tutmaya başladıklarında süpürülür, sebilin önündeki su kabında biriken suda yeşil mavi mantarlar bitene kadar o kap temizlenmez, mikrodalga fırının ve buzdolabının içine bakanlar son iki üç yıl boyunca yenmiş olan tüm yemeklerin izlerini bulabilir, fotokopi makinesinin etrafı da atık kâğıt fabrikası gibidir. Silme zaten hiç yok! Arada kazara çay, kahve falan dökülürse masaya, o bahaneyle tüm masa elden geçirilir. İşte o kadar! Gerçi bazı arkadaşlar temizlik konusunda hassaslar. Ben değilim. Dağınık olmayınca çalışamıyorum. Daha doğrusu çalışmaya başlayınca kısa sürede dağılıyorum. Toparlama zahmetine girmediğim için de entropi gittikçe artıyor ve bir süre sonra süreksiz bir Markov Zincirini takip ederek kendi dengesini (Terminal State) buluyor. :

Sabah temizliği yapan öğrenciler. 
Çin Notları 004: Çin'e ilk geldiğim zamanlarda beni oldukça şaşırtan ilginçliklerden birisi de havai fişeklerin ve çatapatların sabahın tazeliğinin ortasına birer ses bombası gibi düşmeleri olmuştu. Günün "en yumuşak karnı" denilebilecek sabah vakti kokofonik bir ses fırtınasının içinde kör bir testereye dönüşüyor ister istemez. Önceleri, "herhalde birileri şikâyet eder, birazdan bu gürültü diner." diye düşünmüştüm ama zaman geçtikçe ve beklenen kurtarıcıdan umudumu kestikçe alışmak zorunda kaldım. Hem zaten sadece sabahları yapılmıyor ki! Öğlenleyin, akşamları, gece yarısında... Zaman neye göre ayarlanıyor, seçilen zamanla şölenin gerekçesi arasında bir ilişki var mı bilemiyorum. Birkaç kişiye sordum ama tatmin edici bir yanıt alamadım. Artık duymuyorum bile bu sesleri, sadece kedilerin her seferinde ilk defa duyuyorlarmış gibi verdikleri tepkilere gülüyorum, o kadar. Alıştıkça da anladım bunun kültürel bir zenginlik olduğunu ve şikâyetten ziyade saygı ve anlayış gerektirdiğini. Öyle ya, İstanbul'a gelen bir Çinli sabah ezanından şikâyet edebilir mi? "Uyumak istiyorum kesin şu sesi" diyebilir mi? Diyemez. Çinliler bin yıldan uzun bir süredir kötü ruhları ve talihsizlikleri kovmak için havai fişek ve çatapat patlatıyorlar. İrrasyonel bir gerekçesi olsa da bu irrasyonelliğin getirdiği pek çok sosyal işlev var. Zaten sosyal bir yarar olmasaydı bu kadar zamandır hayatta kalamazdı. Genelde yeni bir iş yeri açıldığında, düğünlerde, çocuk doğduğunda ya da benzeri önemli bir olay olduğunda yapılıyor bu ses şöleni. Etraftaki insanların dikkatini çekmek ve haberi yaymak için güzel bir yöntem ama arkasında bıraktığı yanık kokusu ve duman büyük kentlerde sorun olmaya başladı bile. Bazı belediyeler, önümüzdeki yıllarda, vatandaşların havai fişek ve çatapat patlatma özgürlüklerinde kısıtlamaya gidecek gibi. Sadece hava ve gürültü kirliliği olsa neyse, çatapatların patlatılıp havai fişeklerin göğe gönderildiği noktayı da olduğu gibi bırakıp gidiyorlar genelde. Ne de olsa bir temizlikçi gelir, temizler diye düşünüyorlar maalesef. Aşırı istihdamın insanlarda meydana getirdiği rahatlık ve vurdumduymazlık diyorum ben buna. Bazen öğrencilerde bile gözlemliyorum. Aşağıdaki fotoğrafı bu sabah çektim. Daha güneş doğmamıştı, başladılar çat çat pat pat sesleriyle siteyi inletmeye. Yaklaşık bir saat sonra sitenin kapısından çıkarken de bu manzarayla karşılaştım.

Sabah böyleydi. Akşam eve döndüğümde temizlenmişti. 
----


Birkaç fotoğraf da çalıştığım okuldan. Geçenlerde hava çok güzel açtı, gökyüzü masmavi oldu. Seyrek rastlanılan bir görüntüydü bu bizim için. Bu yüzden fotoğrafı çekmeden duramadım.

Okulun girişi. Sağdaki ilk binada bizim ofisimiz bulunuyor. 

Toplantılar ve gösteriler için kullanılan bina. 

Okuldan görülen Tianning Pagodası manzarası. 

08 Mart 2017

GÖĞÜN ALTINDA BİR DÜNYA



Emre Demir’in “Göğün Altında Bir Dünya: Çin’de 5 Yıl, 10 Kent” adını taşıyan anlatı kitabı birkaç ay önce Arkeoloji ve Sanat Yayınları tarafından yayımlandı. Kitap, adından da anlaşılacağı üzere, yazarın Çin’de yaşarken özümsediği kültürü, tarihi ve edebiyatı anlatıyor. Demir’in kitabı yazmaktaki amacı turist rehberleri için kaynak üretmek ya da Çin’in güzelliklerini övmek değil. Şöyle özetliyor Demir, kitabı yazarken kendisine yaverlik eden düşünceleri:
Çin çalışan, Çin’le ilgilenen, Çin hakkında yazan pek çoklarından farklı olarak, ben bu ülkeye “kariyer” amaçlı gelmedim. Çin deneyimimi bir kariyere dönüştürüp “Çin uzmanı” olmaya çalışmadım. Bu metin bir master tezi değil, araştırma inceleme metni de değil; orada bulunmanın ve her geçen gün onlardan biri olmanın hikâyesi. (s 13)
Okuduklarından, gözlemlediklerinden ve en çok da deneyimlediklerinden yola çıkarak kafasının içinde kurduğu Çin’i, kentlerin fiziksel yapısını ve bu kentlerin ruhlarını var eden tarihlerini sıçrama taşı yapıp, ayrıntılarıyla anlatıyor bize. Bunu yaparken, kimi zaman bir şairin yaşamöyküsünün izini sürüyor, kimi zaman da çay gibi, panda gibi, kungfu gibi; kültürün ayrılmaz bir parçası olmuş temel bir öğenin üzerinden yola çıkarak okuyucuyu renkli ve heyecanlı bir serüvene sürüklüyor.
Demir’in Çin’i, kentlerden, bu kentlerde yaşayan halklardan, bu halkların binlerce yıldır sürdürdükleri yaşamların evrimleşme ve başkalaşma sürecinden ibaret. Yazdıklarından çıkarılan en birinci ders, bir ülkenin insanlarını sevmek için onların kültürlerini anlamanın bir zorunluluk olduğu. Bunu yaparken yazar, metni bir yandan tarihsel gerçeklere ve kişisel gözlemlere dayandırırken bir yandan da anlatının akıcılığıyla ve dilin kıvraklığıyla, bizleri birbirinden efsunlu hikâyelerin içine sokuyor. Çin’in binlerce yıllık tarihini kentlerin tarihleri üzerinden okurken, efsanelerle gerçekliğin birbirinin içine girdiğini görüyor; alacakaranlıkta içine düştüğümüz yüksek duvarlı bir labirentin ortasında, çıkmayı arzu etmeksizin eğlenmeye devam ediyoruz. Dildeki şiirsellik, üsluptaki ustalık ve anlatıdaki akıcılık; kitabı elinizden bırakmadan okumanız için gereken başlıca nedenlerden sadece birkaçı.
Demir’in on kenti, kadim Çin tarihinin ilk izlerinin bulunduğu, Sarı Nehir kıyılarındaki Zhengzhou’yla başlıyor. Sarı İmparator’u, onun halkı için yaptıklarını, Çin kültürünün yapıtaşlarından birisi olan atalara saygı ritüellerinin bireylerin kişisel yaşamındaki rolünü, Tanrı’ya inanmasa da bir insanın dindar olabileceğini bu satırlarda okuyoruz.  “Çin’de ataya saygı kültünün sosyal işlevini iyi okumak gerekir. Ataya saygı, ihtiyacı olan sonsuzluk hissini veriyor insana ve bu işleviyle dinin yerini alıyor.” diyor yazar bir Çinli’yi Çinli yapan en önemli özelliklerden birisini izah ederken.
Sonrasında rotamızı Xian’a, Tang Hanedanı’nın ekonomik ve sosyal başkentine çeviriyoruz. İslam’ın Çin’e varışına, Xian’ın, dünyanın her bir yerinden –Avrupa’dan, İran’dan, Arabistan’dan, Kuzey Afrika’dan…-  gelen misafirleriyle kozmopolit bir kente dönüşmesine tanık oluyoruz. Yer yer dönemin Çinli şairleri eşlik ediyor tarih turumuza, yer yer de Calvino gibi, Tanpınar gibi, Nâzım Hikmet ve Walter Benjamin gibi tanıdık adlar…  Yasak Kent’le Pekin’i, Batı Gölü’yle ve kente valilik yapmış hüzünlü şairlerle Hangzhou’yu tanıyoruz. Nanjing’e varışımızla kararan bulutlar kitabın sayfalarına da sirayet ediyor ister istemez. Japon askerlerin canice işledikleri cinayetler bizleri bir kere daha insanlığımızdan utandırıyor. Onların barbarlıkları karşısında, nasıl olup da, toplum tarafından en alt tabakada görülen hayat kadınlarının çocuk yaştaki genç kızlar için kendi canlarını feda ettiklerini okuyoruz. Şanghay’ı Fransız etkisinde kalmış mimarisiyle, Chengdu’yu pandaları ve acılı yemekleriyle, Kaşgar’ı Pekin’e gelin gönderilen İparhan’ın yaşamöyküsüyle, Akçi’yi Yusuf Mamay’ın okuduğu Manas Destanı’yla öğreniyor; bu yörelerin insanlarına ve kültürlerine karşı içsel bir yakınlık hissediyoruz. Bu öyle bir yakınlık ki kitap bittiğinde Çin’in binlerce yıllık tatları, kokuları, sesleri sizin ruhunuzun da birer parçası haline gelmiş oluyorlar.
“Göğün Altında Bir Dünya: Çin’de 5 Yıl, 10 Kent”, Çin’i tarihi ve kültürüyle birlikte, içeriden bir bakışın diliyle anlamak isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat sunuyor okuyucusuna. Ayrıca; özlemek, kalmak, gitmek, dönememek, sevmek, sevememek gibi, insan oluşumuzun temel eylemleri ve eylemsizlikleri üzerine, tınısı uzun süre aklınızdan çıkmayacak hayati öneme sahip sorular soruyor. Kitaptan bir cümleyle bitireyim:
Bazı kentler vardır, seversiniz, ancak ayrılırken burukluk olmaz. Zira artık ev de özlenmeye başlanmıştır. Bazı kentler vardır, seversiniz, hep ötelenmeye çalışılan ayrılık vakti gelip çattığında, o kentte daha fazla kalabilmeyi veya bir vesileyle bir daha o kente nasıl geleceğinizi değil, sizi oraya bağlayan esasın ne olduğunu anlamaya çalışırsınız. Bana bu kentte ne oldu? Her kentin çıkışında, bu soru sorulmalıdır. (s 142)
Ali Rıza Arıcan – edebiyathaber.net (7 Mart 2017)
Kaynak: http://www.edebiyathaber.net/kentler-uzerinden-bir-kultur-okumasi-gogun-altinda-bir-dunya-ali-riza-arican/



07 Mart 2017

Çin'den Puslu Öyküler

Çin’den puslu öyküler
02.03.2017 00:29 BİRGÜN KİTAP
Ali Rıza Arıcan, modern zamanlar denilen bu çağın, dünyanın her yerinde benzer sorun ve dayatmalara maruz bıraktığı bireyin tanıdık bunaltısını, kaçıp kurtulma arzusunu, sığınaklarını anlatıyor. Arıcan gerçek bir dünya vatandaşı olduğunu yazdıklarıyla da kanıtlıyor. 

ŞİRVAN ERCİYES


Ali Rıza Arıcan, 1977 İstanbul doğumlu bir yazar. Boğaziçi Üniversitesi Matematik Öğretmenliği Bölümünden mezun olduktan sonra Tayland’da başladığı öğretmenliğe Vietnam’da devam etmiş, şimdilerde ise Çin’in Ciangsu (Jiangsu) eyaletine bağlı Çanco (Changzhou) kentinde yaşamını sürdürüyor. Yazarın, Pasifik Öyküleri, Motosiklet Üzerinde Aşk, The Bicycle adlı kitapları daha önceden okurla buluşmuş. Arıcan, yeni öykülerini, Puslu Kentin Mavisi adını verdiği eserde toplamış. 2014 yılında Arkitera’nın düzenlediği yarışmada birincilik ödülünü kazanan Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam öyküsü de bu kitapta yer alıyor.

                          


Yazarın, Doğu Asya’nın farklı ülkelerinde yıllardan beri yaşadığını öğrenmek elbette ilgi çekici. Japonya, Çin ya da Vietnam çoğumuz için varlığından haberdar olduğumuz ama uzaklığından dolayı gitmeyi hayal dahi edemediğimiz diyarlardır. Öyle ki biraz Kaf Dağı gibidir, masalsı ve gizemli. Ali Rıza Arıcan’ı ilginç kılan tek yanı Doğu Asya’da yıllardır yaşıyor oluşu değil elbette, dile gösterdiği özen, emek ve detayları yakalamaktaki ustalığı da dikkate değer.

Arıcan, geçmişle bugün arasında bağlar kurarak, yer yer eleştirel bakış açısıyla, ilginç gözlemlerle, ince mizahla ve gizli kederle can veriyor öykülerine. Çin’de yaşayan bir yabancının başına gelen ilginçlikler üzerinden ilerleyen öykülerden oluşan bir kitap okumaya başladığını sananlar daha ilk öyküde yanıldığını anlayacaktır. Yazar, yaşama herhangi bir Çinli gibi bakmayı deneyerek, insan olmanın ortak dili üzerinden inşa etmiş öykülerini. Modern zamanlar denilen bu çağın, dünyanın her yerinde benzer sorun ve dayatmalara maruz bıraktığı bireyin tanıdık bunaltısını, kaçıp kurtulma arzusunu, sığınaklarını anlatıyor Puslu Kentin Mavisi. Gerçek bir dünya vatandaşı olduğunu yazdıklarıyla da kanıtlıyor Arıcan.

On sayfa ile kırk dokuz sayfa arasında değişen sekiz öykünün yer aldığı Puslu Kentin Mavi’sinin kahramanlarından yalnızca biri kötücül duygulara teslim oluyor. Bir Seri Katilin Doğuşu adlı öyküde Dostoyevski kahramanlarını anımsatan bir karakter çıkıyor karşımıza. Kurallara saygılı yaşayan, herkesin dost canlısı ve yardımsever olarak niteleyebileceği bir mühendisin, giriştiği iç hesaplaşma sonucunda seri katile dönüşümü ve kahramanın, kendini haklı çıkarma / vicdanını devre dışı bırakma gayreti, duygusal değişimleri ve öfkesi, cinayetlerin itiraf edildiği bölümler, okurun zihninden kolayca silinmeyecek bir ustalıkla kurgulanmış.

Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam öyküsünde tesadüfen gittiği akraba evinde, yağmur nedeniyle mahsur kalan bir gencin öyküsü çıkıyor karşımıza. Yağmur hiç dinmiyor ve mahsur kalma hali gittikçe bir kabule ve alışkanlığa dönüşüyor. “ Geride bıraktığı hayatı aklına getirmediği günlerden dolayı yetişkince bir gurur duyardı içinde, bir şeyleri geride bırakabiliyor olmanın getirdiği haklı bir özgüven belirirdi göğsünün ortasında.” (syf.64) diyor genç adam. Gitmek ve dönememek üzerine metaforik bir öykü olarak okunabilir.

Çanco Kanatlarımın Altında, kitaptaki en uzun, en sürükleyici ve en gerçekçi öykü. Apartman temizleyerek para kazanmaya çalışan iki kadın işçinin hayatlarına, koşullarına, beklentilerine ortak olurken sıçan kabilesi ile de tanışıyoruz. Çin’de, bodrum katlarında, penceresiz, küflü, kötü kokulu, daracık odalarda yaşayanlara ve yaşadıkları bu mekanlara sıçan kabilesi (shǔ zú) adı veriliyormuş. Büyük kentlere iş bulmak için gelen, az paraya çok çalışan, insanlık dışı koşullara boyun eğmek zorunda bırakılan bu insanlar, sömürünün tüm dünyada benzer olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Sıçan kabilesinden Wang, koşullarını sorgulama gereği duymadan çalışmaktadır. Köyünde bıraktığı çocuğuna para yollamak dışında bir hayali yoktur. Li ise yeni evli, genç bir kadındır, daha iyi bir hayata kavuşmak, sınıf atlamak gibi hayalleri vardır. Bu hayallere kavuşmak için bir adım atarak, kendisine ve Wang’a ek iş bulur. Çin’de yaygın olarak kullanılan bir sosyal medya sitesinde paylaşılan fotoğraflara bakacak ve kategorilere ayırarak, silecek ya da hesapları kapatacaklardır. Wang’ın hiç bilmediği görmediği farklı bir Çin çıkar karşısına, mutlu ve güzel insanlar, yenilen yemekler, yapılan alışverişler, gezilen yerler, pornografik görüntüler. Wang’ın apartman temizleyerek geçen yıllarında hiç tanık olmadığı bu dünyada herkes sağlıklı, mutlu ve zengindir. Işıltıyla sunulmuş bu görüntüler ne kadar gerçeği yansıtır, ne kadar yanıltır? Onların yaşadığı hayatsa Wang’ın yaşadığı nedir gibi soruların etrafında döne dolana okunacak bir öykü.

Puslu Kentin Mavisi, “Uzak Asya” dediğimiz diyarın, aslında o kadar da uzak olmadığını duyumsatırken yalnızlıktan, aşksızlıktan, haksızlıktan, baskıdan, sansürden bunalan insanların konuştuğu evrensel dille sarmalıyor okura. Satır aralarında Çin’de kendinden büyüklere abla ya da amca diye hitap edildiğini, ailenin çok değerli olduğunu, gençlerin bir an önce evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya teşvik edildiğini, artık tek çocuk kuralının kalktığını ve isteyen tüm ailelerin iki çocuk yapabileceğini öğrenmek de ilgi çekici.

Marco Polo’yu unutulmaz kılan Çine’e giden ilk yabancı olması değil, Çin’de gördüklerini anlattığı bir kitap yazmasıydı. Ali Rıza Arıcan’da Çin’e giden ilk Türk değil elbette, hatta Çin’le ilgili yazan ilk Türk de değil. Ama Çinlilerin gözünden yaşama bakarak, onların mutluluklarını, sevinçlerini, kederlerini, umutlarını ya da kırgınlıklarını Türkçe olarak anlatan ilk yazar, işte bu yanıyla benzersiz.

Ancak Puslu Kentin Mavisi, daha çok, akıcı bir anlatıyı, güçlü bir dili, sezgiyi ve zekâyı barındıran öykülerden oluştuğu için okunmayı hak ediyor.



09 Şubat 2017

Bali Notları 1 - 6

BALİ NOTLARI 1: Bali bizi kargaşa ve kaosla karşılıyor. Pasaport kontrol noktasına girmeden önceki kapıya kocaman bir pano koymuşlar. Bu panoda vize için başvurması gereken yolcuların uyruğu olduğu ülkelerin adları yazılı. Listede Türkiye de var. Oysa gelmeden önce bakmıştım, Endonezya TC vatandaşlarından vize istemiyor. Emin olmak için sıraya giriyorum. Beş dakika kadar bekledikten sonra otuz günden az kalacağım için vize başvurusu yapmama gerek olmadığını öğreniyorum. Eee, o kocaman pano ne peki? Gidip bir daha bakıyorum panoya. Hiçbir yerinde otuz gün koşulu yok. Haklı çıkmanın gururuyla –Ne kadar da tiryakisiyim bu duygunun- pasaport kontrolüne gidiyorum. Çoktan uzamış olan sıraya giriyorum. Sorunsuz geçiyorum ama iş burada bitmiyor. Bavullarımız neredeyse yarım saat beklememize rağmen ortada yoklar. Öylece bekliyorum renkli bavullara bakarak; bavullara sığdırılmış, katlanıp düzleştirilmiş hayatları düşünüyorum. Bir de sığmadığı için geride bırakılanları… Saat akşam sekize yaklaşırken yükümüzün ilk yarısı görünüyor ufukta, ardından da ikinci yarısı.. Yupeee! Artık girebiliriz Bali’ye. Yok ama, kolay mı öyle? Hayır! Uçakta verilmesi gereken bir formun verilmemiş olduğunu fark etmem çok zaman almıyor. Üzerimde taşıdığım paranın belli bir miktarı geçmediğine ve herhangi bir malı satmak için getirmediğime, ceplerimde uyuşturucu taşımadığıma dair bir belge bu. Normalde başka ülkelerde pek de ciddiye alınmaz ama burada uzun uzun listelemişler her şeyi. Formu doldurup, imzalayıp sıraların bulutsu bir hal aldığı başka bir salona geçiyorum. Başka ülkelerde böyle bir salon da olmaz, zaten bu form pasaport kontrolünde alınır ve iş biter ama burada uygulama farklı… Bu salonda insanlar, bavullar, çocuklar ve üçtekerler akşamüstü okuldan çıkıp toplu halde otobüse binmiş liseli öğrenciler gibi bir hava oluşturmuşlar. Yağmur sonrası kurbağaların serenadını andıran bir gürültü var duvarların sıkıştırdığı kalabalıkta, bağrışmalar konuşmadan çok kavgayı anımsatıyor. Sıra falan yok, daha çok sarmal ya da gemici düğümü var denilebilir. Kim nereye burnunu sokarsa, kim kime “biz zaten beraberiz” yalanını yutturabilirse… Yine de doğal süreciyle, yavaş yavaş da olsa önümdeki kalabalık azalıyor, belli bir noktadan sonra ister istemez rafine olup ipe dönüşüyoruz. Görevli kadın benim verdiğim forma bakmıyor bile. “Geç” diyor eliyle. Hemen döviz bürosuna gidip Singapur’dan cebimde kalan 50 doları bozduruyorum. Sonrasında mecburen taksicilerin elindeyiz –Bali’de metro yok. Otobüs servisi de ya yok ya da işe yarar bir şey değil. Oysa ben ne de çok severim işlerimi konuşmaksızın halletmeyi. Burada mecburen konuşacağız.- ama orada da sıra yok. Aralardan sıvışıp turuncu gömlekli görevliye gideceğim yeri söylüyorum. Bir bilete iki üç harflik bir şeyler karalayıp bana uzatıyor. Adama benden istediği miktarı veriyorum. Kalabalığı yarıp orada bekleşen diğer turuncu gömleklilere gidiyorum. Bir tanesi –uzun boylu, şişman ve bıyıklı bir adam- “beni takip et” diyor, anlaşılır bir İngilizceyle. Havaalanından çıkana kadar konuşmuyoruz, bu sessizliğin takside yaşanacak uzun bir şikâyetnamenin habercisi olduğunu ayırdına varamadan…

BALİ NOTLARI 2: Taksi şoförümüz deneyimli. Kendisini tanıtarak başlıyor muhabbete, borçlu bırakıyor bizi. Memleketlerimizi, Bali’ye ilk defa geldiğimizi hemen oracıkta itiraf ediyoruz. Sonrasında uzun bir sessizlik oluyor. Taksi havaalanını terk ediyor ve şehrin keşmekeşine karışıyor. “Eskisi gibi değil Bali” diyerek uzun sessizliği sonlandırıyor Balili olduğunu üzerine basarak tekrarlayan şoför. “Eskiden çok Ozi (Avustralyalı) vardı. Şimdilerde her yer Çinli turist kaynıyor.” Anladım tabii ne demek istediğini ama tecahül-ü arife verip –biz de 17 yıllık öğretmeniz yani, az deneyimli sayılmayız- derdini ondan dinlemek için sordum. “Neden?, Çinli turistler iyi değil mi?”. Arabanın karanlığıyla dışarıdan gelen ışık cümbüşünün kesişim noktasında kafasının siluetini görüyorum, kayıtsızca sağa sola sallanıyor, cık cık diyen bir halet-i ruhiyeyle başlıyor konuşmaya. “Yok, kesinlikle aynı değiller. Oziler para harcamaya geliyorlar buraya. İçmeye, sarhoş olmaya, eğlenmeye, su sporları yapmaya… Taksiye de ihtiyaçları oluyor. Çinliler büyük gruplar halinde geliyorlar, kocaman otobüslerle her yere grup halinde gidiyorlar. Kalacakları otellerden, yemek yiyecekleri lokantalara kadar her şey önceden ayarlanmış ve bu yerlerin çoğu Çinli yatırımcılara ait kurumlar. Çin lokantasında yemek yiyip, Çinli yatırımcının otelinde kalıyorlar. Sağa sola giderlerken de tur otobüsleriyle gidiyorlar. Dolayısıyla Çinli turistten büyük yatırımcılardan başka kimseye para kalmıyor. Hem Çinliler de yerel dükkânlardan pek alışveriş yapmıyorlar, dedim ya taksiye bile binmiyorlar.” Ne diyeceğimi bilemediğim için sessizlikte oturuyorum bir süre. “Haklısın.” diyorum ve ona Tayland örneğini veriyorum. Benzeri bir durum Tayland’da da var çünkü . “Sıfır-Baht Tur” (Zero-Baht Tour) deniliyor buna ve büyük bir çoğunluğu Çinli turistlerden kaynaklanıyor. Hatta yerel halkın protestolarına yanıt vermiş olmak için Tayland Turizm Bakanlığı bazı girişimlerde bulundu geçtiğimiz aylarda. Bir takım kısıtlamalar getirdi bu tür organizasyonlara. Çok bir şey değişeceğini sanmıyorum. Ayrıca burada sormak lazım, seyahat için en ucuz yolu arayan turist mi suçlu yoksa halkına turizm gelirinden başka bir gelir sunamayan hükümetler mi? Tayland, Endonezya, Kamboçya, Laos –listeye Türkiye de eklenebilir- gibi ülkeler elde edilen turizm gelirini ağır sanayiye, artı değeri yüksek olan ürünlere, eğitime ve altyapıya yönlendirmediği sürece kırılgan bir ekonomiye sahip olacaklardır. Doğru olan yöntem turizm gelirini turizm dışı –yani diğer ülkelere bağımlı olmayan- alanlara kaydırıp, elde edilen kapitalle ekonomiyi geliştirmektir. Turizm yine var olsun ama bir turisti kapmak için on tane taksi şoförü kavga etmesin birbiriyle mesela! Ya da yol kenarlarında incik boncuk satacağım diye bütün gün sıcakta beklemesin yaşlı kadınlar… Turizm bağımlılığını azaltmadıkları sürece en ufak bir olaydan etkilenecek ve maddi anlamda ciddi kayıplarla karşılaşacaklardır. Ve yine en çok cefayı ve ezayı halkın kendisi çekecektir. Bali’de birkaç yıl önce patlayan bomba onlarca gencin hayatını almakla kalmadı, binlerce Balilinin işsiz kalmasına ve yine pek çok işyerinin kapanmasına da neden oldu. Yıllar geçmesine rağmen durumun düzelmemiş olması şaşırtıcı değil. Benzeri bir örneği Türkiye’de Rus uçağının düşürülmesi olayıyla yaşadık biz. Her ne kadar politikacılar el ele tutuşup kameralara gülümseyen poz verme yarışına girseler de otellerin doluluk oranı geçen yıl %50’yi bile geçememiş… Bu düşüncelerle; motosikletlerin, bisikletlerin, at arabalarının arasından geçe geçe otele varıyoruz. Arabadan inince şoföre biraz bahşiş verip teşekkür ediyorum. Şaka maka, artık güney yarımküredeyim ve hayatımda ilk defa bu kadar güneye indim. Öyleyse tadını çıkarmalıyım…

BALİ NOTLARI 3: Bazı kadınlar alınlarına birkaç tane ıslak pirinç (bija) yapıştırıyorlar ve günlük meşguliyetlerine bu şekilde devam ediyorlar. Kutsanmış ve paklanmış olmanın bir göstergesi bu. Tapınakta yapılan tören sırasında, kutsal bir temizlik yapılıyor ve ardından bu temizliğin yapıldığının kanıtı olarak alına birkaç tane pirinç yapıştırılıyor. Bir çeşit muska, kötülüklerden korunmak ve iyi şans sahibi olabilmek için. Erkeklerde neden hiç görmedim bilemiyorum. Belki gözümden kaçmıştır. J Benzeri bir durum Hindistan’da da vardı. Orada da kırmızı / siyah bir boya (bindi) sürülürdü alınlara. Tayland’da ise dualar / iyi dilekler eşliğinde bileğe takılan ip (say sin) vardır. Genelde anne baba, öğretmen ya da tapınaktaki rahip takar bu ipleri ve takılan kişi uzun süre taşır onu. Buradaki nüfusun çoğu Hindu olduğu için yollarda yürürken Hindu tanrılarını ve onlara sunulmuş temsili hediyeleri (Adının canang olduğunu Hristiyan resepsiyon görevlisinden öğreniyorum.) görmek mümkün. Yuvarlak ya da kare şeklindeler, muz ya da palmiye ağacı yaprağına sarılılar ve içlerinde pirinç, meyve parçaları, limon, şeker, tütsü gibi her gün tüketilen ürünler var. Canangları şehrin her yerinde görmek mümkün. Bazı kadınlar on – on beş adet canangı tepsiye dizmiş, kafalarının üzerinde taşıyarak, bir çeşit canang dağıtım hizmeti görüyorlar. Kaldırım boyunca sağa sola koyuyorlar birer ikişer tane. Caddenin ortasına bile koymuşlar birkaç tane, üzerinden arabalar ve motosikletler geçiyor. Dükkânların önlerinde, arabaların camlarının dibinde, Ganeş sunaklarında, evlerin kapılarında, yüksek duvarların üstünde, kısacası şehrin her yerinde varlar ve tütsüleri bitene kadar dumanlar çıkararak etraflarını nazardan / belalardan koruyorlar. Canangları o kadar çok görüyorum ki boş bir vakitte dayanamayıp Wikipedia’ya bakıyorum, neymiş, neyin nesiymiş diye! Cananglar, Sanghay Widi Wasa (kısa adı Acintya ya da Atintya) adı verilen ve Endonezya Hinduizm’inde bütün tanrıları bünyesinde toplayan bir “en yüce” Tanrı’ya sunuluyormuş. Gerekçesi dünyadaki barışı (Hangi barışı? Dünyada ne zaman barış olmuş? İç huzur demek daha doğru olur sanırım.) devam ettirdiği için Atintya’ya teşekkür etmekmiş. Evde ya da komşularda cenaze varken Canang sunulmuyormuş. İçeriği katmanlarla ve farklı tanrıların temsilleriyle dolu olduğu için ilgimi pek çekmiyor ama Atintya’nın tarihi ya da evrimi bir hayli ilginç.  Sözlük anlamı “düşünülemeyen, hayali edilemeyen” olan bu kelime, daha önceleri Agama Hindu Darma olarak biline en yüce Tanrı’nın Bali’deki adıymış. Boşluk, evrenin başlangıcı, güneş tanrı gibi özellikleriyle de en üstün Tanrı konumunu güçlendiriyormuş. Diğer tanrılar Atintya’nın birer gölgesi ya da temsili konumundaymış. Hinduizm’deki Brahma’nın karşılığı olması bir yana Wikipedia’ya göre Hinduizm’deki son yüzyıllarda görülen tektanrıcı yönelimin önemli göstergelerinden birisiymiş. Bu noktadan sonrası ise din ile siyasetin ilişkisini göstermesi açısından daha da çığır açıcı. Endonezya Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra kurulan Endonezya Cumhuriyeti halka din özgürlüğünü tanıyor ama din tanımına sadece tektanrılı (Her yerde ve her şeye kadir olan) olma koşulunu da ekliyor. Haydaaa! Devlet tarafından tanınan beş din şunlar: İslam, Budizm, Katolik Kilise, Protestan Kilise ve Hinduizm. Balili Hindular da tektanrılı olma koşulunu sağlamak için inanç sistemlerindeki tektanrıcı (en güçlü olanı say, diğerlerini onun temsilcisi yap) öğeleri öne çıkarmak zorunda kalıyorlar. Zaten yukarıda sözünü ettiğim Sang Hyang Widhi Wasa (Kadir-i Mutlak olan Tanrı) adı da Protestanların 1930’lu yıllarda Hristiyan Tanrı’sı için kullandıkları addan alınmış. Sadece din ve siyasetin iç içe girmişliği değil, dinler arası etkileşimi göstermesi açısından da önemli bu. Bizde de benzeri durum İbrahimi dinler arasındaki benzerliklerle gözlemlenebilir. Neyse, Bali’den iyice uzaklaştım, Ali’ye yaklaştım. Burada keseyim.  Meraklısına kaynak: Cananglar https://en.wikipedia.org/wiki/Canang_sari

BALİ NOTLARI 4: Çocuk denize girilsin diye çevrelenmiş alanın dışında bir yerde yüzüyor. Ördek gibi, dalıp dalıp çıkıyor suya. Arada da bağırıyor “Baba, babaaaa”, ilgi çekmeye çalışıyor her çocuk gibi. Belki bir hareket gösterecek, belki onu da suya çağıracak... Babası kumsalın az berisinde, turistlere hediyelik eşyalar satan dükkânı işletiyor, meşgul tabii ki, para kazanması lazım. Çocuk da sıkılıyor dükkânda. Bırakıyor yüzsün gözünün önünde. Çok uzak değil çocuğa, en fazla yirmi adım, belki de bu yüzden pek ses etmiyor. Peki ya dalgınlığına gelirse, ya bir müşteriyle pazarlık ederken oğlunun sessizliğini fark etmezse, ya dükkânın arka tarafına gittiği bir anda çocuk boğulma tehlikesi yaşarsa… Çocuk kendi başına eğlenmeye devam ediyor. Kulaç atıyor, sırtüstü yatıyor, suyun içinde elleri üzerinde amuda kalkıyor. Arkadaşsız olunca su bile sıkıcı, ne kadar serin ve kuşatıcı olsa da! Boyunu geçen yerlere gitmemeye özen gösteriyor gibi görünse de suyun o kısmında derinlik çabucak değişir, zaten yüzmeye kapalı olması da bu yüzden. Bir adım atarsın ve ayakların kesilir yerden. Yüzme bilmiyorsan çeker dalgalar seni içerilere. Çırpınır durursun olduğun yerde, çırpındıkça da daha çok batarsın. Benim endişelerimi babası da paylaşıyor olacak ki elinde normal boyutlarda bir canangla (bkz Bali Notları 3) çıkageliyor. Çocuğunun denize girdiği yere, suyun ulaşamayacağı bir noktaya, sarı kumların üzerine canangı koyuyor, tütsüyü yakıyor. Yakarken, hafif hafif esen meltemi engellemek için elleriyle koruyor alevi, tıpkı rüzgârlı havada sigarasını yakmaya çalışan tiryakiler gibi. Ardından ellerini birleştirip bir şeyler mırıldanıyor. Tütsünün yandığından emin olduktan sonra çocuğuna bir şeyler söylüyor -uzaklara gitme, kıyıda oyna diyordur kesin- ve huzur içinde dükkânına geri dönüyor.

BALİ NOTLARI 5: Otelin ücretini ödemek için resepsiyona iniyorum. Peşin ödememiz gerekiyordu 
ama üzerimde rupi yoktu geldiğimiz akşam. Ertesi sabah öderim demiştim. 100.000’lik banknotları farkına varmadan dışımdan Türkçe bir, iki, üç diye sayıyorum. Saymayı bitirip parayı görevli kıza uzatınca bana Türkçe “Teşekkür ederim.” diyor.  Ben şaşırıyorum tabii. Hem kızın Türkçe teşekkür edebilmesine hem de benim Türkiye’den geldiğimi anlamasına. Gerçi ikincisini otel kayıtlarından öğrenmiş olabilir. Sonuçta pasaportumun fotokopisini çekmişlerdi giriş yaparken. Peki ya Türkçe teşekkür ederim diyebilmesi! Soruyorum tabii, “Nereden biliyorsun Türkçe konuşmayı?”. “Bilmiyorum diyor. Sadece birkaç kelime biliyorum.” Birkaç kelime de olsa ilginç değil mi? Ben tek kelime bile Endonezyaca bilmiyorum. “Buraya gelen Türkiyeli turistlerden mi kaptın?” diyorum. “Yok”, diyor. “Elif’ten öğrendim”. Ben iyice meraklanıyorum. “Elif kim? Öğretmenin mi?”. “Televizyon dizisi.” diyor özürlü bir gülümsemeyle. Beni aptal yerine koyduğu için gülümsüyor besbelli. Ben tabii iyice afallamış haldeyim. Elif diye bir dizi mi var? Kim ne zaman çekmiş? “Bilmiyor musun?” diye sanki bilmemek çok büyük bir ayıpmış gibi soruyor bana. “Yooo, nereden bileyim. Ben pek televizyon izlemem. Hatta hiç izlemem.” diyorum. “Elif bir Türk dizisi.” diyor. Benim cehaletimi kanıksamış artık, öğretmen moduna geçmek üzere. “Çok heyecanlı bir dizi. Kime sorsan bilir Endonezya’da…” Gülümsüyorum ağzımı açmadan. Ne diyeyim, bilmem ki! Aklıma o anda gelen ilk şeyi söylüyorum. “Ben bir tek Behzat Ç’yi bilirim. Sen de onu bilmezsin.” Teşekkür edip ayrılıyorum lobiden. Ben giderken “Hoşça kal” diyor. Odaya çıkınca hemen bakıyorum Elif’e. Özetini okuyorum Wikipedia’dan. Beklediğim gibi var olan tüm klişelerin birbiri ardına sıralandığı bir dizi çıkıyor. Kadının çocuğu olur, kocası kadını ve çocuğu terk eder. Çocuk yokluklar içinde büyür. Kadın zengin bir adamın evine hizmetçi olarak girer. Meğer bu zengin adam bu kadının çocuğunun gerçek babasıdır. Bu arada bu zengin adamın şımarık kızı alabildiğine gıcık ve kötüdür. Tabii, gerçek bir türlü açığa çıkmaz. Kötüler neden kötülük yaptıklarını bilmeden kötülük yapmaya devam ederler. İyiler de asla kötülük yapamayacak melek ruhlu kişiliklerdir. Dünyanın herhangi bir yerinde yapılabilecek ve hatta defalarca yapılmış bir film senaryosu. Tayland’da bu tür dizilerden onlarca var. Ama benim aklıma bu dizinin nasıl olup da Endonezya’ya ihraç edilebildiği sorusu takılıyor. Müslüman ülke olduğumuz için bizim dizilerimize daha çok mu güveniyorlar acaba? Ya da çok klişe olduğu için “Bundan bir zarar gelmez.” deyip almışlardır. Öyle ya, yeni bir şey söylememek, yeni bir şey söylemeyeceğine dair işaretler vermek otoriter ve korkak rejimler için bulunmaz fırsattır. Tehlikeli olan sanat yapma dürtüsüyle söylenmemişi söyleyenlerdir, var olanı yıkıp yenisini inşa etme çabasıdır, statükoya başkaldırandır. Öyle bir dizi yapmış olsaydık, onu ihraç edemezdik. Kendi ülkemizde de yayınlayamazdık. Dizi bir süre sonra yasaklanır, kanala ya yüklü bir ceza gelir ya da kanala hükümet tarafından el konulup birkaç ay sonrasında yandaş bir işadamına satılırdı.

BALİ NOTLARI 6 (SON):   Bali hakkında eminim çok şey yazılabilir ama ben nedense burayı sıkıcı ve bunaltıcı buldum. Bu durum Bali’nin bir ada olmasına verilebileceği gibi benim on iki yıllık Güneydoğu Asya deneyimime de verilebilir. Bali’de gördüğüm kültürel özellikler daha önce yaşadığım (Tayland ve Vietnam) ve gezdiğim (Hindistan, Kamboçya, Malezya, Singapur, Laos) ülkelerinkinden pek de farklı değil. Hatta şöyle bir benzetme yapsam bu iki ülkeyi tanıyanlar beni haksız bulmayacaklardır: Pattaya’da görülen ve açıktan reklamı yapılan seks turizmini çıkarıp, bir de Budizm’in yerine Hinduizm’i (her ikisinde de alt-kültür olarak varlığını sürdüren Animizm’i koruyarak) koyarsak, iki turistik bölge arasında ciddi bir fark kalmayacağını görürüz. Bali’de seks turizmi yok mu? Olmasaydı, akşam hava karardıktan sonra döviz bürosundan otele tek başına dönerken neden sordu motosiklet sürücüsü bana “Do you want lady sir?” diye? Hatta bir akşam otelin olduğu sokağa eşimle birlikte girerken, köşede müşteri bekleyen motor taksicilerden birisi viagra isteyip istemediğimi bile sordu. Hayır, viagraya ihtiyacım varmışım gibi mi duruyorum? Teessüf ettim tabii ki J Bali’de turistler dolandırılmıyor mu? 70.000 Rupi’ye satılan priz adaptörünü pazarlıkla 20.000 Rupi’ye nasıl aldım o zaman? Bali’de plaj kirlenmiyor mu? Her sabah kepçeli iş makinalarıyla temizliyorlardı plaja bırakılan plastik bardakları, şişeleri… Bunun yanında Bali’de de tıpkı Pattaya’da olduğu gibi bir sürüngenler parkı var. Timsahlar, piton yılanları falan… Kuş parkının bir farklılık olduğunu ve görülmesi gerektiğini itiraf edebilirim. Ben hayatımda böyle cıvıl cıvıl ve rengârenk bir ortama daha önce girmemiştim, bir daha da gireceğimi sanmıyorum. Her gün yağan yağmurlarıyla, yağmur öncesi ve sonrası hiç eksilmeyen bunaltıcı sıcağıyla, şaşkın turistlerden para kazanmak için her türlü yöntemi deneyen kurnaz halkıyla, içip içip sarhoş olan ve başlarını belaya sokan beyaz (çoğunlukla Ozi) turistleriyle, her yere beş kişilik bir kafileyle –anne, baba, çocuk, büyük anne, büyük baba- giden Çinli aileleriyle, yemek yediğimiz yerlerde bakışlarıyla turistleri kesen çoğu başka şehirlerden gelmiş fahişeleriyle, menülerin sayfalarının diplerine küçük harflerle “%10 servis ücreti ve %10 vergi yukarıdaki fiyatlara dâhil değildir.” yazdıran lokantalarıyla, Şiva’nın temsillerinden birisi olan erkeklik organı figürünü gazoz kapağı açacağı haline getiren tüccar kafalı insanlarıyla, Vişnu ve Krişna temalı park yapıp tanrıların üzerinden para kazanmaya çalışan hükümetiyle ve en çok da kayaları döven ve dövdükçe köpüren dalgalarıyla bildik bir tatil kenti Bali. Ben şahsen bir daha gitmem, insanları güler yüzlü ve sıcak kanlı olsalar da kat edilen mesafeye değmeyecek gibi geliyor bana. Tabii ki Avustralya’da, Endonezya’da ya da Singapur’da yaşıyorsanız ve içmeye, dans etmeye, geç vakitlere kadar eğlenmeye; sabah olunca da sörf yapmaya, su kayağına binmeye, muz botların üzerinde hoplayıp zıplamaya meraklıysanız Bali sizin için pek çok unutulmaz ânın kapısını aralayacaktır. (Bu son cümle reklam gibi oldu. Olsun, silmeyeceğim. Biraz da reklam olsun.)

İnternet bağlantımın hızlı olduğu bir gün resimleri de ekleyeceğim. 

   


03 Ocak 2017

Hangzhou'da Bir Hafta Sonu

Yılbaşı tatili dört gün olunca Hanco'ya gidelim dedik. Hem yeni bir şehir görmüş oluruz, hem de eski patronumu ziyaret etmiş olurum. Şehir, Çanco'nun iki katı büyüklüğünde. Metrosu var, ortasında gölü var, iki tane camisi var. Marco Polo'nun ve İbn-i Batuta'nın buraya uğramışlığı var. Uzun uzun yazıp, herkesin bildiği şeyleri tekrar etmyeceğim. Aşağıya çektiğim resimlerden bazılarını koyuyorum. Altlarına da birkaç cümle...

Metro trenlerinin içinden görünüm. Yer gök kızıla boyanmış, yaklaşan yeni yıl için süslenmiş. 

Doğu tarafında kalan tren istasyonu. Şanghay'dakini aratmayacak kadar geniş ve kalabalık. 

Eve dönerken çektim bu resmi. Çanco'nun 20-30 km dışarısı burası. 

Batı Gölü'nün içinde kalan küçük adacığın ortasındaki gölcük ve üzerindeki kurumuş nilüfer yaprakları. 

Küçük prenses ve prens :) 



Evrim ağacı... 

Balık ağaca çıkınca... 

Sevdiğim ağaçlardan birisi. 

Kırmızı balıklar, güneşlenmeye çıkmışlar. 




Gezmeye çıkmış turistler ve arkada bir pagodanın silueti. 

Paralel evrenler

Susığırı ve köprü - Batı Gölü'nün kenarında. 

18 Aralık 2016

KALDIĞIM YERDEN DEVAM...

Kitap yayımlamak, kitap yazmaya göre çok daha çetrefilli ve stresli bir iş. Yayıneviyle sürekli bir iletişim halinde olmak gerekiyor, aynı metni miden bulanana kadar defalarca okumak gerekiyor, her seferinde düzeltecek yeni şeyler çıktığı için bir süre sonra kendinden utanıp "yeter artık" demen gerekiyor... Bir de senin elinde olmayan yüzlerce başka detay var. Bu yüzden bu kış pek yazamadım. Nihayet süreç bitti. Hiçbir kitabı yayımlanmamış bir yazar gibi yazmaya başlayabilirim tekrar. Bu sabah oturdum aşağıdaki düşünce kırıntılarını yazdım. Yarından itibaren Tokcay'ın Ölümü öyküsüne devam edeceğim. Mazeretim de kalmadı artık. Uygun adım marş, ileri...

Bu arada Kitapyurdu'nun sayfasında şimdiye kadar yazmış olduğum kitapların hepsi bir arada görülebiliyor. Ağbağı şurada bulunsun. Lazım olunca kopyelerim:

http://www.kitapyurdu.com/yazar/ali-riza-arican/40596.html


BİRKAÇ AFORİZMAYLA ŞEYTANIN BACAĞINI KIRMA GİRİŞİMİ

2016121701: İstemediği bir hayatı yaşamaya zorlanan insanın ahlaklı olması mümkün değildir. Çünkü mutsuzdur, mutsuz olduğu için hiçbir şeyi beğenmeme hakkını bulur kendisinde. Eleştiri değildir yaptığı, salt nefrettir. Kendisi kronik mutsuz olduğu için mutlu olan her şeyi kıskanır; tıkırında işleyen sistemleri, yolunda giden evlilikleri, neşeyle ve sorumlulukla gelişen ebeveyn-çocuk ilişkilerini ve hatta düzenli işleyen makineleri bile. Mağrur ve kibirli olur ama bunu fark edemediği için bilgiçlik maskesinin arkasına sığınır. Mutsuzluğunu da bilgiçliğine verir, korelasyondan neden-sonuç ilişkisi çıkaran yeni yetme bir analist gibi hak etmediği bir öz-beğeninin içinde debelenmeye devam eder. Ömür bu şekilde geçerken, bir baltaya sap olamamanın, oturduğu yerden kıçını kaldırıp bir işe girişememenin sıkıntısını ölene kadar çeker. Mutsuz yaşar, mutsuz ölür.

2016121702: Kült hale gelinmeden, yayınevleri tarafından pohpohlanmadan, sistematik bir reklam çalışmasının parçası olmadan hiçbir yazar sıradan okurun perspektifine girmiyor artık. Söyleşiler düzenleyeceksin; imza günleri, okurla buluşmalar, konferanslar… Hatta imkânın varsa yaratıcı yazarlık atölyeleri, kitap dinletileri, sesli-görüntülü röportajlar. Çünkü okur, edebiyatı edebiyat olduğu için okumuyor artık, yanında başka bir şeyler istiyor. Yazarın sevecenliği, güzelliği, yakınlığı, konuşma yeteneği, çevresi, yazarlık dışında yaptığı işi… Oysa hiçbiri gerekli olmamalı bir kitabı beğenmemiz ve yazarını takdir etmemiz için. Öyle ya, ben konuşmayı ve insanlarla bir araya gelmeyi sevseydim yazar değil konuşmacı ya da siyasetçi olurdum. Yazarım ben, kâğıda anlatırım derdimi. O kâğıdı okumak isteyen de alır mesajımı. Neden bir de ayrıyeten uğraşmak zorunda bırakılıyorum yazarlık dışı eylemlere, milletin gözünün içine soka soka yapıtımın reklamını yapmaya? Yeni çıkan bir kitabın makûl düzeyde tanıtımının yapılmasını, eleştirisinin edebiyat dergilerinde yayınlanmasını anlayabilirim ama gerisi bana göre kitabın değerini düşürmek, yazarı yazar kimliğinden uzaklaştırıp başka mercilerde değerlenmesini sağlamaktır. Söyleyeceklerimi o kitapta yazdım sayın okurum, daha fazlası da var evet, o da bir sonraki kitapta olacak. Kitabın konusu, üslubu, savunduğu fikirler ilgini çekiyorsa alırsın ve okursun. Yazarın kim olduğu sorulması gereken son sorudur. Bazen düşünüyorum, tüm yazarlar takma adla çıkarsalar kitaplarını nasıl olur diye. Yani, kendi adınla kitap yazman yasaklansa ve aynı adla birden fazla kitap çıkarman da. Örneğin X yazarının ilk kitabını beğenip, aynı yazarın Y mahlasıyla çıkardığı ikinci kitabını beğenmeme olasılığımız artar mı acaba? Yoksa “Ne yazsa okurum!” düşüncesi edebiyatın inkâr edilemez dinamolarından birisi midir? 

2016121703: Aslı Erdoğan’ın iki kitabını okudum. İkisini de beğenmedim. Liseli bir kızın, defterinin arkasına yazdığı küskün notlardan farksız yazdıkları. Yaratıcı imgeler yok mu? Var tabii ki ama yazarlık sadece imge avcılığı değildir ki! Yoğunlaşmayı gerektirir, konuları birbirine bağlamayı gerektirir, bir mesaj vermiyorsa bile yazarın bir derdinin –kişisel sorunların ve bağımlılıkların dışında- olduğunu göstermesi gerekir. Öncelikle yazma disiplini olan birisi değil, Aslı Erdoğan. Yazdıklarından bu anlaşılıyor ve kendisi okuyucuya bu imajı vermekten çekinmiyor. Sürekli bu disiplinsizliğinden ve onun meydana getirdiği keşmekeşten şikâyetçi. Oysa yazmak her şeyden önce fiziksel bir eylemdir ve disiplin, kafa dinginliği, kontrol edilmiş delilik gerektirir. Ara sıra kontrolü kaybetmek ve şiirsel bir dünyanın akımına kapılıp, sabun köpüğü ömründe cümleler yazmak tabii ki hakkıdır her yazarın ama bir kitabı baştan sona sabun köpükleriyle doldurursanız, nitelikli okurun “Ben bu kitabı neden okuyorum? Köpükler söndükten sonra ne kalacak elimde?” sorgulamasından kaçamazsınız. Erdoğan’da konular sıklıkla tekrar etmektedir: Yalnızlık, ölüm, karanlık, gece, sigara, kahve, asosyallik… Bütün bunlar var ama ortada bir hikâye yok, sadece olur olmaz yerlerde görünüp kaybolan kent ve insan imgeleri, kapağı açılıp terkedilmiş sandıklar gibi yazılmayı bekleyen öyküler, birbiriyle ilgisiz konularda aforizmik lafazanlıklar. Oturup, gerçek bir yazar gibi vaktini ve emeğini kurguya harcamak yerine, kolaya kaçıp şiirsellikte teskin ediyor kendisini ve okuru. Tamam, bir gazeteci olarak mazlumların sesi olmuştur ve haksız yere hapiste olması nedeniyle –Hiçbir insan yazdıklarından dolayı hapse atılmamalıdır.- desteği hak ediyordur. Türkiye’de olsam ben de destek olurdum kendisine ama iyi bir yazar olduğu için değil; gazeteci olduğu için, ezilenlerin durumlarını köşesine taşıdığı için ve saçma sapan bahanelerle içeride tutulduğu için. Elimde bir deneme kitabı ve bir romanı daha var. Romanını okuyacağım –Kabuk Adam-. Bu da diğerleri gibi hikâyeden yoksunsa ve bu yoksunluğu imge avıyla, gereksiz laf kalabalığıyla avutmaya çalışan bir metinse, denemeleri okumayacağım. Küskün olmak, melankolik bakmak, kahve ve sigara bağımlısı olmak, kronik depresif olmak… Bunların hiçbirisi bir insanı iyi yazar yapmaz. Yalnızlığını, hüznünü, nefretini ve geçmişin acılarını aşmış; disiplinli bir şekilde çalışarak hayatının –ve olası tüm hayatların- fiyaskolarını hikâyelerine işlemeyi başarmış yüzlerce yazar var. Onlarla ilgilenmek lazım, her ne kadar adları çok bilinmese de!

* Ek: Kabuk Adam'ı okudum. Düşüncelerim değişmedi. Türkçe edebiyat okuru çok daha nitelikli metinleri hak ediyor. Bu romanda da yine aynı bunalım takılmacalar, toplumdan bağımızca var olan karakterler, okunduğunda çeviri tadı veren diyaloglar vardı. Sona kalan deneme kitabını okumayacağım.  

2016121801: Hiçbir zaman iyi bir yazar olamayacağımı biliyorum. Benim için iyi yazar olmak demek çok beğendiğim ve gittiğim her ülkede yanımdan ayırmadığım yazarlar gibi yazabilmek demek. Bilge Karasu, Yaşar Kemal, Haldun Taner, G G Marquez ya da Vladimir Nabokov gibi mesela... Onları taklit etmek değil tabii ki amacım; üslupta, içerikte, derinlikte ve tonda en az onlar kadar nitelikli ürünler verebilmek. Bu gerçekleşemeyecek maalesef, çünkü kendimi asla tamamıyla yazıya veremeyeceğim. Hep başka şeyler olacak dikkatimi dağıtan. Her şeyden önce öğretmenlik mesleğim var. Severek, isteyerek, sonuna kadar zevkini çıkararak yaptığım. Gelecek nesilleri şekillendirmede öğretmenliğin yazarlık kadar etkili ve önemli olduğunu düşünüyorum. Hepsi bu da değil, yazı denilen iletişim aracı yanlış anlaşılmaya ya da hiç anlaşılmamaya çok müsait. Denize atılan şişedir yazmak; bulunur mu bulunmaz mı? Bulundu diyelim, bulan kişi mesajı anlar mı anlamaz mı? Anladı diyelim, mesajı hayatına uygular mı uygulamaz mı? Bir de şişenin on yıllar ya da yüz yıllar sonra bulunma olasılığı var… Oysa öğretmenlikte iletişim doğrudandır. Öğrenci zaten pişirilmeye hazır hamur kıvamındadır. Bir insanın zihnine girmek, onu yönlendirmek, bilime, sanata ve matematiğe saygı duyar hale getirmek; belki de benim gibi hayata gerektiği kadar dalamayan, hayatın kenarında gezinmekten mağrurca zevkler alan bir insan için yapılabilecek en ileri düzey icraattır. Böyle olunca, yani sevdiğim mesleği yapıp ve hayranı olduğum disiplini öğretince, ister istemez tüm enerjimi ve vaktimi işime veriyorum. Doğal olarak da yazmaya, okumaya ayırmam gereken vakitten çalmış oluyorum. Bu durum da nihayetinde hem içeriğin kısıtlanmasına hem de yazının niteliğinin düşmesine neden oluyor. İşin daha da kötü yanı, hiçbir zaman edebiyattan hayatımı kazanamayacağım için, ömrümün sonuna kadar öğretmenlik yapacağım ve ömrümün sonuna kadar öğretmenliğin yazarlığımdan çaldığı vakitten şikâyet edeceğim.


2016121802: Bencil olduğum için mi yazıyorum yoksa yazdığım için mi bencilim? Bu soru sıkılıkla kurcalar kafamı. Eğer bencil olduğum için yazıyorsam, bu düşünce yazarlığın çalışarak didinerek elde edilen bir kazanım değil de genlerle / çocuklukta yaşanan travmalarla gelen bir yetenek olduğunu ima eder. Öyle ya, kötü bir çocukluk geçirmişimdir. Aile saadetinden, anne-baba sevgisinden mahrum bırakılmışımdır. İçinde bırakıldığım yalnızlık ve terk edilmişlik duygusu beni daha da içe dönük bir insan yapmış ve sonunda hem bencil (bütün dünyanın kendisine haksızlık etmek için çalıştığını zanneden) hem de yazan (bu haksızlıkları yapanlardan intikam alan) birisi haline dönüşmüşümdür. Doğru yanları vardır, olmayan yanları da. Genelleme yapmak imkânsız. Peki ya döngünün öteki yarısı? Yazar olduğum için bencil de olabilirim. İnsan yazmaya, daha doğrusu yaratmaya başlayınca göksel bir güce kavuştuğunu zannediyor. Hoş, kendisi zannetmese de medya ve okurlar ona bu duyguyu tattırıyorlar. Sıradan bir iş olmasına rağmen, sırf üne kavuşması ve yazarın etrafındakilere de prim kazandırması için yazma eylemi efsaneleştiriliyor. Gizemli, bulutsu, tanımsız bir bulmacaya / labirente dönüştürülüyor. Oysa yazmak da ütü yapmak ya da yerleri süpürmek gibi bir eylemdir. Evet, yazdığım için kendimi ütü yapanlardan üstün gördüğüm zamanlar olmuştur ama bu görüş hem yanlış hem de küstahcadır. Dünyayı ve dünyadaki nesneleri küçük görme marazı da aynı bencilliğin sonucudur. Ev işlerine yukarıdan bakıp, iş bölümünü, “ben yaratıcı olanlarla sen tekrar eden işlerle meşgul olacaksın” şekilde yapmak ise yazmanın tekrar gerektirmeyen bir eylem olduğu varsayımını gerektirir. 

15 Kasım 2016

Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin'den Öyküler

Uzun süredir yayımlanmasını beklediğim öykü kitabım nihayet raflardaki yerini buldu. Kitaptaki öykülerin hepsi 2013 - 2016 yılları arasında Çin'de yazıldı. Çin'de yazılıp da konusu Çin olmayan öyküler bu seçkiye alınmadı. 

Yaşadığım kent olan Çanco'yu (Changzhou) yazdım en çok; Çanco'nun sokaklarını, caddelerini, insanlarını, dilencilerini, temizlikçi kadınlarını, hayalperestlerini, kedilerini, kentin üzerine kasvetli bir bulut gibi bir anda çöküveren akşamlarını... Ve tabii ki her sanatçı gibi ben de elimden geldiğince yerelden yola çıkarak evrenseli, daha doğrusu insanı yakalamaya çalıştım. Ne kadar başarılı olduğumu okuyucular ve zaman belirleyecek... .

Kitabın kapağını ve kitaptan alıntıladığım birkaç paragrafı aşağıya geçiyorum. Umarım hak ettiği ilgiyi görür, okurlarını bulur. 

Kitap internetteki kitapçılardan edinebilir. Benim gördüklerim şunlar oldu. Diğerlerine de zamanla gelir sanıyorum:

D&R: http://www.dr.com.tr/Kitap/Puslu-Kentin-Mavisi/Ali-Riza-Arican/Edebiyat/Turk-Oyku/urunno=0000000727646

Idefix: http://www.idefix.com/Kitap/Puslu-Kentin-Mavisi/Ali-Riza-Arican/Edebiyat/Turk-Oyku/urunno=0000000727646 

Kitapyurdu (Tüm kitaplar): http://www.kitapyurdu.com/yazar/ali-riza-arican/40596.html

Ali Rıza Arıcan - 16.12.2016 


Kitabın ön ve arka kapağı

İÇİNDEKİLER


1. Denizi Özleyen Adam / 9
2. Baloncu / 26
3. Tutukluk / 36
4. Yağmurun Durmasını Bekleyen Adam / 47
5. Bir Seri Katilin Doğuşu / 71
6. Yüzük / 114
7. Çanco Kanatlarımın Altında / 131
8. Kaza / 180

* * * 

Azur bir acelecilik, ıslak bir arzu, sert bir iniş bekliyordu kendisini bugün, sezmişti bunu daha yataktan doğrulmadan. Çünkü denize gidecekti, ne pahasına olursa olsun. Rüyasında gördüğü yakamozlara kavuşacak, teninin üzerinde ıslık çalan meltemi tadacak, kulaçlarıyla suyun üzerinde anında kapanan yaralar açacak, ayaklarını suya sokup ancak ilk öpüşmede duyumsanabilen o berrak şelalede yunacak ve paklanacaktı. Akşam olunca sahilde oturacak, suyun üzerinde erimiş altın gibi kıpraşan ay kırıklarını izleyecekti. 

(Denizi Özleyen Adam adlı öyküden)

 * * *

Piayo dayanamayıp kızının gözlerini diktiği yöne çevirdi başını. Çevirmesiyle, şaşkınlığı bir kat arttı. Yüzlerce balon, birbirine bağlanmış halde, spiraller çize çize göğe yükseliyordu. “Ne oluyor?” dedi şaşkınlığını gizleme ihtiyacı duymadan. Baloncu da tanıdık birisi, bizim sokağın başında oturan, Ping’in kocası, ikizlerin babası Wenhua. Balonlar göğün griliğinde bir cümbüş meydana getirmişti. Parkın kenarında biriken bir yığın insan başını yukarıya çevirmiş, birazdan griye karışıp kaybolacak olan canlı renklerin zevkini çıkarıyordu. 

(Baloncu adlı öyküden)

* * * 

Bir yandan yüreğinde büyüttüğü aşk, bir yandan evin bitmeyen işleri... Unutmuştu genç adam kentin diğer köşesinde bir evi olduğu gerçeğini. Öyle ki kimi zaman iki üç gün boyunca bir kere bile aklına gelmiyordu evi, odası, arkada bıraktığı çalışma masası. Böyle günlerden sonra odası aklına gelir, içini durduk yere bir özlem kaplarsa; kaç gündür bu olayın gerçekleşmemiş olduğunu hesaplamaya çalışırdı. Geride bıraktığı hayatı aklına bile getirmediği günlerden dolayı yetişkince bir gurur duyardı içinde, bir şeyleri geride bırakabiliyor olmanın getirdiği haklı bir özgüven belirirdi göğsünün ortasında. 

(Yağmurun Durmasını Bekleyen adlı öyküden)

* * * 

Ben ki elindeki çöpü atacak çöp kutusu bulamayınca cebine koyan, yemek yediği lokantada garsona yük olmamak için masadaki kırıntıları peçeteyle temizleyen, yeni gelen müşteriler ayakta kalmasın diye kalabalık kafeyi erkenden terk eden, banka ve postane sıralarında yerini emekli olmuş yaşlılara veren, yazıcıdan çıktı alırken iki tarafa da basmış olmak için sayfa sayısını çift yapmaya gayret gösteren, fotokopi makinesinin kâğıdını her seferinde yedekleyen, telefonu çalıp da iş arkadaşlarının dikkatini dağıtmasın diye ofisteyken telefonunu hep sessizde tutan, birisinden bir şey rica ederken on büklüm katlanan, trafik kurallarına harfiyen uyan, çöpünü her akşam binanın önündeki kutuya döktükten sonra kutunun kapağını kapattığına emin olan, umumi tuvaletlerde idrarının bir damlasını bile pisuarın dışına düşürmeyen, işyerindeki sebilden su alırken suyu asla taşırmayan, o sebilin suyu bittiğinde sıra bende miydi diye aldırmadan damacanayı yenileyen, ortaklaşa gidilen yemeklerde her zaman için payından biraz fazlasını ödeyen, evinde otururken komşuları rahatsız olmasın diye müziğin sesini kısan, asansöre sigarayla binenleri nazikçe uyaran, içki meclislerinde ölçüyü asla kaçırmayan, sarhoş arkadaşlarını evine kadar bırakan, faturalarını zamanında ödeyen, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin borçlarını asla unutmayan, dilencilerin önünden geçerken mutlaka para bırakan ya da para bırakamamanın suçluluğunu boğazında bir yumru gibi taşıyan, insanların doğasında barışın ve huzurun olduğuna inanan ve hepsinden öte insanın doğasına uygun yaşadığında gerçek anlamda insan olabileceğini savunan birisiydim. 

Artık değilim!

(Bir Seri Katilin Doğuşu adlı öyküden)

* * * 

Orta yaşlı, çenesinde uzunca sakalı olan yuvarlak gözlüklü bir adam oturaklı bir sesle lafa karıştı. “Bu devirde birilerinin duygularını, bedenlerini ya da emeklerini sömürmeden para kazanmak mümkün mü? Az çok hepimiz dilenciyiz aslında, sadece dilenme şeklimiz farklı. Birbirinin aynısı, içerikten yoksun hüzünlü şarkılar üretip, milyoner olan şarkıcıların ne farkı var merhamet duygularımızı sömüren dilencilerden?”

(Yüzük adlı öyküden) 

* * * 

Gençliğinde kendisinin farklı olduğunu, farklılıklar yaratacağını ve bu yüzden hayatın bir anlamı olduğunu düşünürdü. Şimdilerde akıntıya karşı kürek çekmenin yararsızlığına inanıyor. İçi çöp dolu şu siyah poşetlerden ne farkı vardı hayatının? Başkalarının görmek istemediği, koklamak istemediği, bırak taşımayı dokunmak bile istemediği şeyler için vardı o. Bir de çocukları ve kocası için. Bu aralar iyice sessizleşmişti kocası da. Bir erkeğin susması bir kadının susması gibi değildir, bilirdi bunu. “Kadın, söylenecek sözlerin sonuna geldiği için erkek ise sakladığı şeyleri daha derinlere gizlemek için susar.” diye öğrenmişti yirmi yıla yaklaşan evlilik hayatında. 

(Çanco Kanatlarımın Altında adlı öyküden)

* * * 

İnsanın, dikkatini dağıtacak şeyleri tüketmiş olması böyle bir şey olsa gerek. Vazgeçememek bir türlü alışkanlıklardan; bugünün oyalanması yarının meşguliyeti oluyor ne de olsa, bugün dikkatini dağıtan şey bir bakmışsın yarın hayatının merkezine çöküvermiş. Hep bir döngü var, gizemli bir döngü. Göremediğimiz, çözemediğimiz, anlayamadığımız için devam ediyor gizem; koruyor hayat en tılsımlı yanını bize ve bizim gibilere inat. Oysa her şey çok mekanik aslında, tekrarlı; birbirini kopyalayan günler, saatler, saniyeler... Programlanmış bir robotun mekanik cızırtıları dolanıyor kollarımda; içinden şiiri çıkarılmış bir kentte geziniyorum başıboş, aşkın ıslaklığıyla avunan ama gerisine erişemeyen gençler sinsi bakışlarla işgal ediyorlar parklardaki en karanlık kuytulukları. Yaşanmamış bir hayatın tortularına tutunmaya çalışan bir düşperestim ben, evet! Çünkü; titrek ellerinde küçücük bir kalemi tutmuş halde kentin ruhunun resmini çizmeye çalışan yaşlı bir şairi kıskanıyorum en çok. 

(Kaza adlı öyküden) 




07 Ekim 2016

Oh Olsun Canıma Değsin!

Üyesi olduğum Çin gruplarından birisinde şöyle bir mesajlaşma geçti geçen gün. Mesajları aşağıya geçiyorum. Ardından da kendi analizimi ekledim.

Ben yakın zamanda Çin'e gidip döndüm ve ne havaalanlarında ne de otellerde bir problemle karşılaştım. Vize işlemleri ve Çin'e giriş hakkında son durum bilgisi paylaşabilirseniz çok sevinirim.
XY
--

Çin Devletinin hukuk kuralları çerçevesinde giriş çıkış yapan vatandaşlarımızın başına bir şey gelmiyor. Yasa dışı bir şekilde ikamet eden vatandaşların başına gelen olayların Türkiye Devletine mâl edilmesi gereksizdir.
ZW

--

Çin'in sınır kapılarında TC vatandaşlarına yapılan muamele farklılık göstermektedir. Bu farklılığın gerekçeleri, neden bazı vatandaşlarımızın bazı zamanlarda kenara çekilip hesaba çekildiği ve neden diğerlerinin sorun yaşamadan geçtiği soruları zaten pek çok mercide tartışılmaktadır. Görünen o ki pek çok değişken var TC vatandaşının göreceği muameleyi belirleyen: Çin’e geliş amacı, çalıştığı kurum, cinsiyeti, görünüşü, pasaportundaki diğer damgalar, Çin’e giriş yaptığı sınır kapısı, mesleği, beraberindeki kişiler… Benim hakkında yazmak istediğim şey Çin'in tutumu değil zaten; Türklerin bu konuda gösterdikleri, kimi zaman iyi gözlem yapamamaya (empatik olamamaya), kimi zaman da ideolojik bakış açısına ya da sosyal statünün korunması amacına yenik düşmeye dayanan iddialardır.

Gelin soruna nesnel bakalım. Ben Çin devletine bağlı bir okulda çalışıyorum. Müdürüm Çinli, çalıştığım okuldaki öğretmenlerin %98'i Çinli, okulda öğretilen müfredat Çin Eğitim Bakanlığı'na (ya da muadili neyse!) ait bir müfredat. Ne çalıştığım okulun ne de okulda çalışan herhangi bir öğretmenin Türkiye'yle veya Çin'de yaşayan müslüman halklarla bir ilişkisi var. Buna rağmen Çin'e giriş çıkışlarda kenara çekilme olasılığım %50 civarında. Frekans tablosu yapıp hesaplamadım ama bu oranın az çok doğru olduğunu düşünüyorum. Örneğin geçen yıl Şanghay'dan çıkış yaparken durdurmuşlardı, bu yıl Pekin'den çıkarken bir sorun yaşamadım ama Nanjing'den girerken bir saatten fazla bir süre bekletildim. Üstelik yanıma bir de silahlı er diktiler. Doğru söylediğimi teyit etmek için çalıştığım okulu arayıp, Çince konuşan birisine benim gerçekten iddia ettiğim kurumda çalışıp çalışmadığımı sordu. Ne pasaporttaki damgaya güvendi ne de sigorta kartımda geçen okul adına. Kısacası, her yanımla yasal olmama rağmen sorguya çekildim, hak etmediğim bir muameleye maruz bırakıldım. Benimle aynı uçakta gelen yabancıların hiçbirisi bekletilmedi. Hepsi, ellerini kollarını sallayarak geçtiler.    

Bu durumda ZW'nun iddia ettiği önermenin yanlış olduğunu kanıtlamış oluyoruz. Zaten bu tür tümel önermelerin yanlışlanması için tek bir karşıt örnek yeterlidir. Yani "Yasal yollarla ülkeye giriş yapmaya çalışanlar kesinlikle durdurulmuyor." önermesi doğru değildir. TC vatandaşlarına kuşkuyla yaklaşma, pasaportu gördükleri anda işkillenme ve pasaportu alıp amirleriyle fikir teatisinde bulunmaya gitmeleri, uzun süre geri gelmemeleri, bekleyen kişiye hiçbir bilgi vermemeleri zaman zaman vuku bulmaktadır. Bu can sıkıcı olay neden gerçekleşmektedir, hangi gerekçelerle sınırdaki memurlar bizleri durdurmaya karar vermektedirler... Bu soruları yanıtlamak için gerekli bilgi birikimine ve kaynağa sahip değiliz. Sorun diplomatik de olabilir yukarıda sözünü ettiğim değişkenlere olasılıksal bir fonksiyonla (deterministik olmayan) bağlı da olabilir.

Gelelim Türklerin bu konudaki tavırlarına, yani benim asıl değinmek istediğim mevzuya. Eğer Çin'de yaşayan Türklerin bulunduğu bir gruba derdinizi yazarsanız üç farklı tepkiyle karşılaşırsınız.

1. Sorunu kökten reddedenler: Ben rahatlıkla ülkeye girip çıkıyorum. Demek ki yasa dışı yollarla gelmek isteyenlere zorluk çıkarıyorlar. Oh olsun, canıma değsin. Aferin Çin'e. Bu ülke mükemmel bir ülke, Türkler buraya da bozgunluk çıkarmaya geliyorlar. Bozgunluk çıkarmaya gelenleri Çin almasın. (Biraz daha ileriye gidip “Ne Mutlu Çinliyim Diyene!” ifadesini sona ekleyebilirler.)

2. Sorunun varlığını kabul edip, yetkilileri çözüme davet edenler: Bu sorunlar vardır ama biz vatandaşların yapacağı bir şey yoktur. Sessiz kalmak en iyisidir, zamanla çözülecektir. Bir icraat yapılacaksa diplomatik düzeyde yapılmalıdır. Ayrıca Çin sınırlarını korumak için istediğini yapar. Kimse karışamaz. Şikâyet etmeye hakkımız yoktur.

3.  Sorunun var olduğuna emin olanlar, bundan bizzat muzdarip olup mızmızlananlar. Bu gruptakiler kendisi yabancılar kuyruğunda beklerken, tüm diğer yabancıların geçmesine içerleyip, kendilerinin bekletilmesine kızanlardır. "Bir Amerikalı, bir İngiliz, bir Taylandlı, bir Yunan rahatlıkla geçiyor da ben neden geçemiyorum? Benim pasaportuma bu muameleyi yapmaya ne hakları var? Ben ne yaptım da bu muameleye maruz kaldım?" gibi soruları soranlardır. Öyle ki bir Amerikalı, turist vizesiyle geldiğinde ona ne otel adresi sorarlar ne de Çin’de nerelere gideceğini. Elini kolunu sallayarak girer. Sen, çalışma iznin ve oturma iznin pasaportunda işlenmiş olduğu halde giremezsin.

Birinci gruba dâhil olanlar genelde Çin'de rahat bir yaşamı ve iyi bir kazancı olup, huzurunun kaçmasını istemeyenlerdir. Keyifleri kaçsın istemezler. Ya kendi kurdukları işleri vardır ya da büyük bir şirket tarafından yüksek bir gelir garantisiyle buraya gönderilmişlerdir. Kendileri gibi olmayanların zaten Çin’de ne işleri vardır. İpini koparan Çin’e gelmektedir, burayı da Türkiye’ye benzetmektedirler. Hak ettikleri muameleyi gördükleri için kimsenin şikâyet etmeye hakkı yoktur.

İkinci gruba dâhil olanlar "İyi kötü ülkeye girdik, ekmeğimizi kazanıyoruz. Fazlasını talep edenler şımarıklık yapıyor." diyenlerdir. Bu  grup Çin'i kendileri için bir nimet olarak görür. Çin fırsatlar ülkesidir, bugün olmazsa yarın yüzleri gülecektir. Önemli olan suyuna gitmektir, sabırlı olmaktır. Çin’e müteşekkir olmak gerekir.  

Üçüncü grup ise ülkeye alınmamayı gururlarına yediremeyen, haksızlığın -kimin başına gelirse gelsin- sonlandırılmasını isteyenlerdir. Gidecek mercileri olmadığı için elmek gruplarında ya da benzeri forumlarda şikâyetlerini yazarlar. Umarlar ki bir yetkili yazılanları okur, Çinli yetkililerle görüşür. Naiftirler, naif oldukları için de umutludurlar. Çin'de iş bulup -yabancı ya da Çinli işveren- gelen; yönetici, mühendis, öğretmen gibi meslekleri icra edenlerdir. Belki de en çok bunlar durduruluyordur çünkü sınırdaki görevli inanmaz Türkiyeli bir mühendisin / öğretmenin Çin'de çalışabileceğine. Mesleğin, yukarıda sözünü ettiğim denklemin bir değişkeni olması bu gruptaki insanlar için daha belirgindir.

Ben şahsen son gruba giriyorum çünkü yasal olmayan bir yanım olmadığı gibi son üç yıldır bu ülkeye vergi veren, kazancının en az yarısını bu ülkede harcayan birisiyim. Bu ülkenin çocuklarına matematiksel düşünme yöntemini öğretiyorum, bu ülkenin gençlerine yeri geldiğinde ahlak dersi verip yeri geldiğinde onların sorunlarıyla ilgileniyorum. Mesleğiyle gurur duyan bir öğretmen olarak "Neden diğer vergi ödeyen vatandaşlardan farklı bir muameleye maruz bırakılıyorum?" diye sormaya hakkım olduğunu düşünüyorum. Birileri bu tavrı şımarıklıkla, haddini aşmakla ya da kendini bir halt sanmakla ilişkilendirebilir. Bu haksız muameleye karşı tavır koymanın doğasındaki haklılığı değiştirmez. Benim mağduriyetten mağruriyet üretmek amacı taşıdığımı iddia etmeleri de benim tavrımı sarsmayacaktır.  

Burada yaşayan Türklerin en büyük sorunu da maalesef başkalarının sorunlarına empati gösterememeleriyle başlıyor. Ben “Sınırda durduruldum, bir saat bekletildim, yanıma da silahlı asker diktiler.” diyorum ama keyfi yerinde arkadaşlar “Yasal yollarla gelenlere bir şey olmuyor.” deyip geçiştiriyorlar. Neden? Korktukları için! Şikâyetler artar da Çin hükümeti kendilerini de zor duruma sokacak bir düzenlemeye geçer diye endişeleniyorlar. Ya da ülkeye giren Türklerin kalitesinin düşmesinden, kendileri gibi yüksek noktaları hedefleyen insanların oranının düşmesinden endişe ediyorlar. Ben daha önce Tayland’da ve Vietnam’da aynı mesleği icra ettim ve tek bir kere bile sınır kapısında bekletilmedim. Çin bunu yapıyorsa ve sistematik olarak birileri mağdur oluyorsa, sorunun çözülmesini talep etmek ve yetkililerden harekete geçmelerini istemek; bu ülkeye emek harcayan insanların en doğal hakkıdır. Evet, sınırda bir saat bekletilmek çok da büyütülecek bir mağduriyet değildir ama tekrar ettiği sürece küçük de görülemez, görülmemelidir. 


 
İnternetten bir resim. Ben çekmedim.