Bu Blogda Ara

12 Kasım 2013

Çin Mektupları 17 - Tianning Pagodası

Bu cumartesi hava fena değildi. Çanco’nun simgesi haline gelmiş olan Tianning Pagoda’sına bir gidelim dedik. Ne de olsa dünyanın en yüksek pagodası. Aynı zamanda 154 metreye varan yüksekliğiyle yeryüzündeki en uzun boylu ahşap yapı. Toplam on üç katı var ve her katı bir önceki katına göre biraz daha küçük çaplı. Her biri bir öncekinden biraz daha ufak şemsiyelerin üst üste konmuş hali gibi düşünülebilir. Ya da internete girip “pagoda” sözcüğünü arayarak pek çok resme ulaşılabilir. Uzaktan bakınca pek fark etmiyorsunuz ama dibine gidip gözümüzü dikince heybetli bir şey olduğunu anlıyorsunuz. Kentin simgesi dedim ama eski bir yapı olduğu sanılmasın. 2002’de inşaata başlamışlar, 2007’de de bitirmişler. Topu topu altı yıllık bir geçmişi var. 

Pagoda'nın tapınağın bahçesinden görünüşü.
Gerçi, pagodanın bulunduğu alan 1350 yıldır (Tang Hanedanlığından beri) kutsal bir yer. Buraya defalarca pagoda dikmişler, defalarca da yıkmışlar. 2001 yılında, Dünya Budist Topluluğu tarafından buraya bir pagoda dikilmesi kararı alınmış. Uzak yakın tüm Budist ülkelerden gelen bağışlarla pagoda inşa edilmiş. Kullanılan ahşabın hemen hepsi Burma’dan ve Papua Yeni Gine’den getirilmiş. Pagodanın en üst katında 30 tonluk bir çan var ama çanı çalmak için bağış yapmak gerekiyor. Ayrıca pagodaya giriş çok ucuz değil. Kişi başı 80 Yuan (26 TL) ödedik. Şanhay’daki Konfüçyüs Tapınağı sadece 10 Yuan idi.

Çaputlar ve künyeler. Tibet Budizmini anımsatıyor. 
Uzun uzun pagodayı ve içindekileri anlatmaya gerek yok sanırım. Tıpkı tüm diğer kültür nesnelerinde olduğu gibi burada da önemli olan deneyimi yaşamak olduğu için ben ne kadar canlı sözcüklerle anlatırsam anlatayım, okuyucu için çok bir şey ifade etmeyecektir. Pagoda, adını taşıyan Tianning Tapınağının bir parçası, aynı zamanda Kırmızı Erik parkının hemen yanı başında. Parka giriş ücretsiz olduğu için ikisinin girişi ayrı tutulmuş. Parktan bakınca pagoda ne kadar haşmetliyse, pagodanın tepesinden bakınca da park o kadar geniş ve alımlı.

Tapınağın içi. Bronz Buda heykelleri. 
Tıpkı diğer tapınaklarda da olduğu gibi burada da toprak rengi kumaşlara bürünmüş rahipler, mini eteğini çekiştirerek secdeye eğilen Budist kadınlar, sıkıntıdan akşama kadar cep telefonuyla oynayan müze sorumluları, gördüğü her şeyin fotoğrafını çeken gençler ve sağda solda çığlıklar atarak koşturan çocuklar vardı. Aslına bakılırsa benim en çok ilgimi çeken şey pagodanın kendisi olmadı. Büyük kapıdan içeri girmeden önce, yürüme yolunun iki tarafındaki duvarlara işlenmiş, sanırım Budist hikayelerden sahnelerin canlandırıldığı kabartmalardı en çok dikkatimi çeken. Her bir yüzde, hayatı takmamayı kendisine düstur edinmiş, gülerek birbirleriyle konuşan, bir Zen menkıbe kitabından fırlamış olduklarını düşündüğüm, şen şakrak adamların hayat hikayeleri vardı. Çehrelerini saran o mutluluğu, yanaklarına yayılan o tatmin olmuşluk duygusunu izledim. Hepsinin bakışlarında hayatı çözmüşlüğün, ufak tefek sorunları dert etmenin gereksizliğinin mesajı vardı.  Yüzyılları aşan, hanedanların üzerinden atlayan, savaşların ve kıyımların yanından geçen bir bilgiçlik, bir tamamlanmışlık, bir Nirvana’ya ulaşmışlık duygusu fışkırıyordu gözlerinden. Sönmüş ateşin külleriyle ustaca oynayan yüzlerdi bunlar… Uzun uzun baktım her birisine, birkaçının da fotoğrafını çektim, sonra etrafta dolanmaya devam ettim.

Tianning Tapınağı - Neden sarıya boyanmış? Müze olduğu için mi?
Bu gezintiler sırasında iki defa Çinli gezginler tarafından durdurulduk. Birincisinde kulağımın dibinde ben sağırmışım gibi bağırarak konuşan bir yazarla tanıştım. Bendeki şansa bakın ki adam roman ve öykü yazıyormuş. Tek sorun benim Çince, onun de İngilizce konuşamıyor olmasıydı. Üç beş kelime İngilizce biliyordu ama derdini anlatana kadar –örneğin bana nerelisin diye sorana kadar- beş dakika geçiyordu. Gerçi, tapınağa gelen diğer ziyaretçilerden birisinin İngilizcesi iyiydi de bize biraz yardımcı oldu. Ayaküstü 10-15 dakika konuştuk. Telefon numaralarımızı verdik birbirimize. Eleman Çanco’lu değilmiş. Kristalleriyle ünlü olan Lianyungang adlı bir kenttenmiş. Eve gidince baktım, buraya çok da uzak değil. Belki bir hafta sonu atlar gideriz, adını bile söyleyemediğim (Defterime adını Çince karakterlerle yazmış. Neyse ki telefon numarası Çince rakamlarla değil.) bu yazar arkadaşın misafiri oluruz.
Kadın mutluluktan çıldıracaktı neredeyse :) Neyse ki adamın aklı başında idi biraz. 
Bir diğer ilginç olay da pagodanın bahçesinde gerçekleşti. Genç bir çocuk utana sıkıla yanıma geldi. “Merhaba, ben … “dedi. “Babam sizinle resim çekilmek istiyor. Mümkün mü acaba?” Ben şaşırdım tabii, kendisi için konuşsa anlayacağım da babası için böylesi bir ricada bulunması tuhaf geldi. “Babanız kim?” dedim, şaşkınlığımı gizleme ihtiyacı duymadan. “Babam, bakın şurada. Yanındaki de annem. Ben onu mutlu etmek istiyorum. Sizinle bir fotoğraf çekilirse çok mutlu olacak.” dedi. “Bir insanı mutlu etmek ne kadar da kolay bazı ülkelerde.” diye geçirdim tabii aklımdan. “Olur” dedim gülümseyerek. Genç delikanlıyı medeni cesaretinden dolayı tebrik etmek için sırtını sıvazladım. Genç, koşarak babasına gitti. Birkaç saniye sonra babasıyla beraber yanımdalardı. Önce babasıyla fotoğraf çekildim, ardından annesiyle, ardından hem babası hem annesiyle, sonra kim olduğunu bilmediğim genç bir kadınla (ablası, halası ya da teyzesi olabilir), ardından bu kadının kocası olduğunu düşündüğüm bir adamla, ardından da ikisiyle, sonra genç çocukla ve annesi babasıyla… Bu arada J, benim konu mankenliğimi tarihe geçirmek için bir iki kere deklanşöre bastı. Fotoğraf faslı bittikten sonra ben onlara, onlar da bana teşekkür ettik ve ayrıldık. Pagoda'ya girdik.
Sahneye sonradan girenler. 
Pagodanın her katı birer müze olarak yapılmış ama her kata giriş yok. Biz ilk iki katı gezdikten sonra asansörle 11. kata çıktık. Burada camdan ve kristallerden yapılmış Buda heykelleri vardı. Manzara da fena değildi. Yalnız, ne kadar yüksek yapılırsa yapılsın artık insanlar bu yüksekliğe rağbet etmiyorlar çünkü hemen herkes gökdelen gibi binalarda yaşıyor. Kim ne yapsın pagodanın tepesine çıkıp kenti izlemeyi. Biz yine adet yerini bulsun diye 11., 12. ve 13. katlardan balkona çıkıp, şehr-i Çanco’yu tüm sisleri, tüm kirleri ve tüm sakinliğiyle temaşa eyledik.  Açıkca itiraf edeyim, “Sana dün bir pagodadan baktım aziz Çanco” diyesim hiç gelmedi. Zaten hava kirliliğinden dolayı uzakları göremedik. Sadece burnumuzun dibindeki yapıları gördük, tanıdık, parmakla işaret ettik. Çalıştığım okul hemen yanı başımızda görünüyordu, parktaki insanlar bizim pagodanın tepesinde olduğumuzu fark etmeyecek kadar yeşille meşgul, az ileride Yanling yolu, kilise, AVMler. Gerisi de yok zaten. Uçsuz bucaksız bir grilik, sürekli dünyaya buzlu bir camın arkasından bakıyormuşuz hissi uyandıran bir yabancılık…
Pagoda'nın tepesinden Kırmızı Erik Parkı
En üst kattan sonra içeriden bir merdivenle dev çanın olduğu bölüme gidiliyor. İnsan sormadan edemiyor cidden, “30 tonluk bu demir çanı bu yüksekliğe nasıl çıkardınız?” diye. Çan’ın etrafı çevrilmiş, arkasında bir görevli bekliyor. Çan çalmak için yüklü bir para ödemek gerekiyor. Tek başına çalmak diye bir seçenek yok. Onun yerine, 1-3 kişi için 200 Yuan, 3-5 kişi için 300 Yuan gibi bir ücret tarifesi var. Çan çalmak gibi bir fantezim olmadığı için bir iki fotoğraf çekip inişe geçiyoruz.
Pagoda'nın tepesinden çalıştığım okul.
Eve gidince pagodalar hakkında biraz okuma yapıyorum. Çin’deki pagodaların hemen hepsi birbirine benziyor. Budizm’in ortaya çıktığı ülke olan Hindistan kaynaklılar. İlk yapılanların tabanı daire ya da kare şeklindeymiş ama 10. yüzyıldan itibaren sekizgen bir şekle bürünmüşler. Kutsal emanetleri, dinsel metinleri ve halk tarafından saygı duyulan kişilerin küllerini saklamak için yapılan stupalardan türemişler. Her ne kadar böyle somut amaçlar için yapılmış olsalar da halk tarafından üretilen hurafelerden nasiplerini almamaları olanaksız. Aşağıdaki alıntı wikipedia’dan.

Kristal Buda heykeli ve etrafındaki ışıklı süsleme.
Fuzhou’daki bir pagoda 1210 tarihinde çökünce; kent ahalisi bu elim kazayı, o yılki memurluk sınavlarında (KPSS) yaşanan büyük başarısızlığa bağlamışlar. Malum, bu sınavları geçmeden devlette önemli noktalara gelmek kolay değil. Halk, 1223 yılında pagodayı tekrar dikmiş ve üzerine o yıl sınavlarda başarılı olan adayları adlarını kazımış.  Böylece kentin başındaki uğursuz havayı kovacaklarını düşünmüşler.

30 tonluk demir çan. 
Küçük bir hikaye ama aslında Çinlilerin inançları hakkında çok şey söylüyor. Hatta hemen hemen tüm halkların inançları hakkında bir şey söylüyor da diyebiliriz. Herbert Allen Giles, 1911’de yazdığı “Çin Uygarlığı” kitabında (Bu kitabın ve aynı devirde yazılan benzeri oryantalist kitapların eleştirisini ileriki yazılarda yapacağım.) şöyle diyor.

Adını anımsayamadığım bir tanrı ya da tanrıça. 
İlahi bir müdahale gerekmedikçe sıradan Çinli vatandaş etrafındaki kutsalları ihmal etmekten çekinmez. Ne zaman ki bir hastalık ya da bir ekonomik sorun adamın ailesinin başını sarar, o zaman adamcağız hemen tapınağa koşup tanrılarının önünde secdeye gider.

Duvardaki kabartmalardan bir tanesi. Diğerleri için ağbağını aşağıya koydum.
Burada her ne kadar Giles’ın görüşüne itiraz etmesem de –kendi gözlemlerimden ve okuduğum diğer metinlerden yola çıkarak-, bu söylemin oryantalist bir tarafı olduğunu savunabilirim. Çünkü sadece “Çinli sade vatandaş” değil, dünya üzerindeki “tüm sade vatandaşlar” yapıyor böylesi bir hareketi. Dolayısıyla, doğuluya vurduğu sopayla kendisine ya da kendisinin geldiği batı uygarlığına vurmayı unutuyor Giles.

Asya'da sıkılıkla karşımıza çıkan heykellerden birisi. 
Bunu belki yaptığı ayrımcılığın nereye varacağını bilmeden yapıyor. Sonuçta kendisi Çin’e kısa bir yabancı gözüyle bakmış, üç-beş Çinli aydınla konuşmuş, ama kitabında yollarda gördüğü, dillerini ve geleneklerini bilmediği fakir fukaraları yazmış birisi Giles. Pek çok oryantalist yapıtta görülen sınıf-farkı kökenli tuhaflıklar onun kitabında da var olduğu kabul edilen “Çinli kimliğine” indirgeniyor. Gilles adından söz etmese bile, Kuzey Amerikalı bir misyoner olan Arthur Smith’in, “Chinese Characteristics” adlı kitabından etkilendiği bir gerçek.  Hatta Lu Şun’un da bu kitaptan çok etkilendiğini ve bu yüzden yıllarca kafasını Çinli kimliğindeki arızaları tanımlamaya ve çözümlemeye yorduğunu söyleyebiliriz. 

Çin Kimliği ve Oryantalizm başlı başına bir mektubun konusu olacağı için burada kesiyorum. Aşağıya pagodada çektiğimiz diğer resimleri ekliyorum.

Daha fazla bilgi için:











07 Kasım 2013

Z'ye Mektup

Sevgili Z*,

Öncelikle, böylesi önemli sorular sorduğun için seni tebrik etmeliyim. Açıkça söylemem gerekirse sorulardaki derinlik şaşırttı beni. Bunun yanında, eninde sonunda sorulması gereken sorular oldukları için memnun da oldum. Gençlerin gündelik heyecanlar peşinde sürüklenip, banal uğraşlar uğruna tüm vakitlerini harcamaları kadar hiçbir şey beni daha fazla üzmüyor. Bir yandan, onların gençliklerine, damarlarında kaynayan kanlarına saygı duyuyorum. Boşuna dememiş eskiler “delikanlı” diye, çılgınca şeyler yapacak ki hayatı anlasın, risk alacak ki aldığı risklerin sonuçlarını öğrenebilsin. Bir de düşünecek tabii, sorgulayacak, yanıtla tatmin olmadığı sürece yeni kanıtlar arayacak. Matematik ve bilim eğitimi bu yüzden çok önemli genç zihinler için. Çünkü ancak bilimle ve matematikle bir insan doğru düşünme yöntemini öğrenir. Bulduğu yöntemlerle keşfettiği yeni dünyaları sınar, akıl ve mantık süzgecinden geçirir. Kolay kolay ikna olmamalıdır genç bir zihin, kolay kolay inanmamalıdır kendisine söylenene. Çünkü Voltaire’in dediği gibi “Bizi saçmalıklara inandıranlar, gün gelir bizi katliamlar yapmaya da ikna edebilirler.” Tarih bunun örnekleriyle doludur. Maalesef gelecek de bundan muaf olmayacaktır. 

Sorularına geçmeden önce sana bir kitap önerisinde bulunayım. Eğer okumadıysan Sofi’nin Dünyası kitabını bul. Boş bir vaktinde, ağır ağır, üzerinde düşünerek oku. Bu kitap bir felsefe kitabı değildir, kurguya bulandırılmış bir çeşit felsefe tarihidir. Felsefenin tarihi aslında insan oluşumuzun da tarihidir. Bu yüzden farklı yazarlar tarafından yazılmış felsefe tarihlerini ben düşünmeye ve sorgulamaya başlayan herkese salık veririm. Sofi’nin Dünyası iyi bir başlangıçtır. Yeterli değildir ama ilk adım için gereklidir. Hem sıkılmaman, hem de çok derine dalıp kaybolmaman için önemlidir. Şimdi sorularına geçeyim.

1.     Dünyada şans faktörü de olduğundan mutluluk hiçbir zaman garanti olamaz, bu yüzden de ahiret inancı ahlaklı insan için bir zorunluluk haline gelmez mi? Onların hayattaki amaçları sadece bu dünyada mutlu olmak mıdır?

Burada ciddi bir önkabul var. İnsanın hayattaki amacı mutlu olmakmış gibi lanse edilmiş sanki. Oysa insanın hayattaki en büyük amacı mutlu olmak değildir, hayatına –hem kendi hayatına hem de başkalarının hayatına- bir anlam katabilmektir. Mutluluk bir amaç değil, bir sonuçtur. Asıl amaç hayatı bir “anlamlandırma uğraşısı” olarak yaşayabilmektir. Pek çok insan için hayatın amacı; iyi bir işe sahip olmak, evlenip çocuk yapmak, çocuğu iyi yetiştirmek, çocuğunu münasip bir eş adayı ile evlendirmek, bu arada emekli olmak, ardından torun sevmek ve zamanı gelince de ölmektir. Bu çizgisel hayat deneyimi milyonlarca defa denenmiş ve iyi sonuç vermiştir. Bu yüzden etrafımızda gördüğümüz insanların hemen hepsi bu yöntemi deneyerek hem kendi hayatına hem de başkalarının hayatına (eş, çocuklar, akrabalar, dostlar…) anlam katmış olurlar. Bu konuda yazılmış çok güzel bir kitap var. Türkçe’ye çevrildi mi bilmiyorum ama kitabın İngilizce adı “Introduction to Logotheraphy”ydi. Kitabın yazarı İkinci Dünya Savaşında soykırımdan sağ olarak kurtulmayı başarmış Yahudi bir psikolog. Pek çok hastayı mutluluk saplantısından kurtarıp, hayatına anlam vermeye zorlamış ve bu şekilde pek çok yardıma muhtaç insana yeni bir yaşamın kapısını aralamıştır.

Mutluluk meselesini bu şekilde hallettikten sonra sorunun ikinci kısmına gelelim. İnsan, hayatına anlam vermiş olmak için ahirete inanmak zorunda mıdır? Ben bu ikisi arasında mantıksal ya da bilimsel bir bağ göremiyorum. Bunun tersi (converse) doğru olabilir. Yani ahirete inanmış bir insan hayatına bu şekilde bir anlam vermiş olabilir. Tıpkı maratona hazırlanan bir atletin yemesine, içmesine, antremanlarına dikkat etmesi gibi, ahirete inanan kişi de kendisini cennete hazırlayabilir. Cennete girme kıstaslarına göre hareket eder, bu dünyadaki hayatını ona göre düzenler, sonunda da hedefine ulaşır ya da ulaşamaz. Maraton örneğine dönersek, herhangi bir maratona hazırlanmadan koşan bir insanın koşmaktan zevk almayacağını iddia etmek o koşucuya haksızlık olmaz mı? Pek çok koşucu sırf koşmanın verdiği anlık zevki tatmak için koşar. Ben de bu güruha dahilim. Bir insan hayatını anlamlı kılmak için hayatın sonrasındaki bir hedefe kitlenmek zorunda mıdır? Böyle yapmayınca boşuna mı yaşamış olur?

Kitaplarını okuduğumuz pek çok yazar, derslerde kuramlarını öğrendiğimiz pek çok bilim insanı, yapıtlarını dinlediğimiz/izlediğimiz pek çok sanatçı, dışarıdan bakılınca, hiç de imrenilecek mutlu bir hayat yaşamamışlardır. Bunun yanında çektikleri çilelere rağmen yaptıkları işle gurur duymaya devam etmişler ve öldüklerinde arkalarında büyük bir hazine bırakmışlardır. Russell %100 bir ateist olmasına rağmen matematiğe ve sistematik mantığa katkılarıyla 20. Yüzyıla damgasını vurmuş çok önemli bir bilim insanı ve entelektüeldir. Ahiret inancına sahip olmaması onu ne kötü bir insan yapmıştır ne de dünya barışı için etrafındaki aydınları örgütlemesinin önüne geçmiştir. Aynı şekilde Charles Darwin, Isac Asimov, Bertolt Brecht, Jack London, Berdnard Shaw, Antonio Gramsci, Voltaire, Aziz Nesin, Nazım Hikmet ve daha adını sayamadığım binlerce bilim, sanat ve eğitim insanı ahirete inanmadıkları halde, arkalarında devasa yapıtlar bırakmışlardır. Eğer ahiret inancı ahlaki bir zorunluluk olsaydı, bugün bu insanları, insanlığa yararı olan büyük dimağlar olarak değil de sağa sola saldıran, kendileri gibi düşünmeyenleri öldüren barbarlar olarak görmeliydik. Böyle olmadığına göre, ahiret inancı ahlaki bir zorunluluk olamaz.

Ayrıca istatistiklere bakacak olursak, dünya üzerinde eğitimli ateistlerin toplum içerisinde kayda değer bir yüzdeye ulaştığı ülkelerde suç oranı diğer ülkelere göre çok daha düşüktür. Yani insanlar iyi olmak için ya da iyilik yapmak için mutlaka ölüm sonrası kendilerine sunulacak olan bir mükâfata muhtaç değildirler. Böylesi bir mükâfat olmaksızın da insan iyilik yapabilir. Hatta pek çok ahlak felsefecisine göre gerçek iyilik ucunda bir mükâfatın olmadığı iyiliktir. Ötekisi çıkar peşinde koşmaktır. Aynı mantıksal çıkarımı kötülük yapmaktan kaçınmak için de kullanabiliriz. Herhangi bir mücazat olmaksızın kötülükten kaçınmak gerçek anlamda ahlaki bir davranıştır. Kant’ın “kendi içinde iyilik” kavramını okumanı ve üzerinde düşünmeni salık veririm. Yine Kant’ın ahlak felsefesine dayanak yaptığı  ilkelerden birisini buraya yazıp, bir sonraki soruna geçeyim: Eylemlerini öyle bir kurala göre işlemelisin ki yaptığın eylem aynı zamanda evrensel bir kanun olabilmeli. (Act only according to that maxim by which you can at the same time will that it should become a universal law.) Yani eğer yaşlı birisine otobüste yer veriyorsan, bunun bir ölçeği de böylesi bir davranışın evrensel bir iyi olma durumuna işaret edip etmemesine bağlıdır. Uzun ve karmaşık bir tartışma olacağı için burada kesiyorum.

2.     Dine inanan ya da inanmayan her hangi bir insan, kendi çıkarını (mutluluğu) amaçlamıyorsa neden ahlaklı olsun, ancak kendi çıkarını amaçlıyorsa buna ahlak denir mi?

Aslında bu soruya yukarıda azıcık değindim. Yalnız, yine ahlak felsefecilerinin üzerinde sıklıkla durduğu bir konu vardır ki o da insanın yaptığı her eylemin aslında bir kişisel çıkara hizmet ediyor oluşudur. Yani insan dilenciye para verirken bunu, içindeki merhamet duygusunu tatmin etmek ve sonuç olarak kendini daha iyi hissetmek için yapmaktadır. Böylesi bir bütüncül hipoteze karşı çıkmak zordur çünkü hipotezi yanlışlamak olanaksızdır. Popper’ın, Adler’e ya da Freud’a yaptığı eleştirilerle aynı kategoride algılanabilir. Ben ne yaparsam yapayım, karşımdaki bana şunu diyebilir, “Yaptın çünkü iyi hissettin, ruhunu hafiflettin, omuzlarındaki suçluluk duygusundan kurtuldun.”

Ben bu bütüncül döngüyü, sonuç üzerine odaklanarak kırabileceğimizi düşünüyorum. Yani bir davranışı ahlaklı yapan şey sadece kaynağı değildir, aynı zamanda sonucudur da. Dolayısıyla eğer davranışın meydana getirdiği sonuç toplam memnuniyeti artırıyorsa, bunu ahlaklı bir davranış olarak algılayabiliriz. Yani ben dilenciye para verince, bu durum beni mutlu ediyorken, dilenciyi de mutlu ediyorsa ya da bir ihtiyacını karşılıyorsa, dilenciye para verme eyleminin iyi olduğunu düşünebiliriz. Yalnız, böylesi bir pragmatik kolaya kaçmada şöyle bir sorun var ki bunu görmezden gelemeyiz. Sonucun analizi her zaman için kolay değildir. Dilenciye verdiğim para ona aynı zamanda “Al sana 1 TL, dilenci olarak kalmaya devam et.” mesajı da vermektedir. Bu durumda iyi midir, kötü müdür? Tartışma uzar gider. Düşünmeye ve üzerinde kafa yormaya değer.  

3.     Peki ölümden sonra hiçliğe inanan ateistler, kaçınılmaz hiçliğin verdiği kaygıyla nasıl savaşırlar?

Ateistlerin öyle bir derdi yoktur. Latin filozoflardan birisinin (ya Cicero ya da Diderot) şöyle bir lafı vardı: Ölümden korkmuyorum. Ben varken o burada yok, o varken ben burada olmayacağım. Hiçlik duygusu ilk düşünüldüğünde kabul etmesi zor bir davranıştır ama aslında azıcık üzerinde durunca bize çok da uzak olmadığını fark ederiz. Ben 1977 doğumluyum. 1977’den önceki yıllarda bu dünyada yoktum. Doğumumdan önce hiçtim. Acı çektiğimi hatırlamıyorum, var olanları kıskandığımı da. Var değildim, varlık deneyimimden tatmamıştım. Ölümümden sonra da durumun farklı olmayacağını düşünürsek ortada bir sorun yok demektir. Dolayısıyla hiçlik kaygısı gibi bir kavram aslında var olan bir şey değil. Sonsuzluğa olan bağımlılığımız aslında sanıldığı kadar güçlü değil ki hiçlik kaygısı diye bir şey olsun.

Yalnız, varoluş kaygısından bahsedebiliriz. Pek çok ateist düşünür için bizler bu dünyaya “atılmış” ya da “düşmüş” varlıklarız. Milyar kere milyar kere milyar kere milyar olası bilinçten birisiyiz. Kaygı bu varoluşla başlar. Soru “Ben bu hayatta ne olacağım?” sorusudur. Sartre gibi varoluşçu filozoflar bu durumu insanın varoluşunun özünden önce gelişiyle açıklarlar. Yani insan içine girip “Aha kalıbımı buldum, ben artık buyum” diyebileceği bir öze sahip değildir. Özünü var oldukça kendisi yaratır, varoluşuyla bir öze sahip olur. Bu ilk düşünüşte idraki zor görünse de aslında çok da karmalık bir şey değildir. Bir mimar inşa edeceği evin planını yapar ve ardından plana göre evi yapar. Yani evden önce bir plan vardır. İşte, varoluşçulara göre insan için böylesi bir plan yoktur. İnsan yaşadıkça plan yavaş yavaş ortaya çıkar.

Coelho’nun Simyacı’sında verilen mesaj da hemen hemen budur. Kendi hikâyeni yaz, kendi hikâyeni yaşa. Çünkü sana önerilen tüm diğer hikâyeler başkalarına aittir. Dinler her ne kadar insanı kalıplara sokarak şekillendirmeye çalışsalar da aslında bu siyasi bir kontrol mekanizmasından ibarettir. Bütün dinlere göre insan “bitmiş” bir projedir. Mağazadan aldığın televizyonun gün geçtikçe kendisini yenileyememesi, kendi başına işler yapamaması gibi bir şey bu. Bu yüzden de yanında kullanım kılavuzu verirler. İnsan için de kutsal kitaplar ve peygamberler aynı vazifeyi görür. Verilmek istenen mesaj şudur: Bitmiş olan projenin sağını solunu kurcalayıp, projeyi kullanılmaz hale getirmeyin. Aha kılavuz, buna göre kullanın. Bu kılavuzların çoğuna göre bu hayat önemsenmemesi gereken bir ön elemeden ibarettir. Asıl hayat ölümden sonra başlayacaktır. Buna inanmayan insanın bunalımlara gireceği, mutlu olamayacağı gibi lafları da yine aynı kaynaklar üretirler. Yani ben şimdi sana bu mektubu yazıyorum ama sonuna da ekliyorum: Yazdıklarıma inanmazsan hayatın boyunca mutsuz olursun, buhranlara girersin, içinden çıkılmaz girdaplara düşüp perişan olursun. Bir çeşit kendi ayakları üzerinde duran önerme. Böylesi bir "self-confirming" ifadenin kanıt olmayacağı aşikar! İnsan diyalektikle öğrenir. Geçen birisine de yazmıştım. Yerçekimi var ki ağaçlar gökyüzüne doğru yükseliyor. İnsan mücadele ettikçe varlığına anlam katar ve kendi özünü yaratır.

Var oldukça özünü yaratan insan için de zaten hayatın sonu sorun olmaktan çıkar. Bizler rolümüzü oynamamız için sahneye çıkarılmış aktörleriz. Sahneye bir kere çıkma hakkımız var dolayısıyla oyunu en mükemmel şekilde icra etmek zorundayız. Bu, hayatımıza anlam katan en önemli etkendir. Bir yazarsan, hayatını kendi sesini bulmakla geçirirsin. İnsanlara iyi örnek teşkil edebilecek yapıtlar bırakmaya çalışırsın. Bir mimarsan güzel ve verimli binalar dikersin, adın yüzyıllarca şanla şerefle anılır. Bir anneysen evladına en iyi şeyleri öğretirsin. Bilirsin ki sen öldükten sonra senin bilincinin aktığı yerde yeni bilinçler yeşerecek, hayat devam edecek, insanlar senin evlatlarına verdiğin güzel eğitimden faydalanacaklar. Kısacası, iş dönüp dolaşıp anlam konusuna geliyor. Hayatımızı anlamlı yaşamak bizim elimizde. Bunu yapmak için ikinci bir hayata ihtiyacımız yoktur. Yeri gelmişken senin de sevdiğin Nazım Hikmet’in hoşuma giden bir şiirini ekleyeyim buraya:

YAŞAMAYA DAİR
 
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                       bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
                                    insanlar için ölebileceksin,
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                        hem de en güzel en gerçek şeyin
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                      yaşamak yanı ağır bastığından.
                                                                                     1947
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
              bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
                                en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşmeye değer bir şeyler için,
                               diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
                                                                      1948
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
                       hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
                       yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...


4.     Bir şeyi açıklarken açıklamayı yaptığımız terimi kullanmadan, başka terimler kullanarak açıklarsak, başka bir hayat terimini kullanmadan, hayatın anlamını açıklayabilir miyiz?

Sanırım bu sorunun yanıtını da yukarıda vermiş oldum. İkinci bir hayata inanmanın, her insanın bu dünyadaki hayatına zarar vereceğini sanmıyorum. Pek çok insan için hiçlik dayanılmazdır ve ikinci bir hayat onların içine düşeceği umutsuzluk için tek çare olacaktır. Bu inanç insanı mutlu da edecektir doğal olarak, hatta hayatına anlam da katacaktır. Bunların hiçbirisine itiraz edemeyiz. Dindar insanların mutlu olmaları kaçınılmazdır çünkü onlar da yanlışlanamaz bir hipotezin içinde rol aldıkları sürece yaşadıkları tüm deneyimlerle inançlarını güçlendireceklerdir. Başlarına kötü bir şey geldiğinde kader, haksızlıklığa uğradıklarında ahirette hesap sorabilecek olma, sınıf kavgasında altta kaldıklarında cennetteki sınıfsız toplum beklentisi onları kurtaracaktır.

Yalnız, insanı anlama yoluna girmiş, bu konuda kafa yormaya başlamış bir insan kendisine verilen yanıtlarla yetinmeyebilir. Evet, bilmemek ve düşünmemek kimi zaman mutluluğa kaynak olabilir. İngilizcede buna “Ignorance is blessing” derler. Bildikçe, sorguladıkça insan rahatsız olur. Tatlı bir rahatsızlıktır bu, her insanın hayatının bir safhasında yaşaması gereken bir rahatsızlık. Bakar ki sürekli bel bağladığımız öteki hayat aslında buradaki hayatı doğru dürüst yaşamamıza engel teşkil edebiliyor. Bakar ki öteki hayata sırtımızı dayadıkça burada birbirimizi eziyoruz, ne ezenlere ses çıkarabiliyoruz ne de ezilenlerin sesini duyabiliyoruz. Belki zor bir dönem olur böylesi bir sorgulama dönemi, belki kafa karışıklığı insanı günlük hayattan biraz koparır ama sonuçta insan bir dengeye varır. Kendisine uyan, yaşam tarzına ters olmayacak bir inanca bağlanır ve hayatına o şekilde devam eder. 
  
İşte bu yüzden, okumalı ve araştırmalıyız. Bu yüzden kendi hikâyemizi yazmalı ve bu uğurda cidden mücadele etmeliyiz. Şimdiden söyleyeyim, seni felsefe okurken görenlerden bazıları seninle alay edecek, hatta okumaman için seni uyaracaklardır. Çünkü insanların büyük bir çoğunluğu kendilerine verilen hayatı sorgulamaksızın kabul etmeyi yeğlerler. Dolayısıyla düşünüp sorgulamayı tehlikeli bulurlar. Bunun için onlara kızamayız. Teslim olup, elindekilerle yetinmek; felsefenin ilk ilkesi olan kuşku duymanın karşısına dikilecek en büyük engel olacaktır. Ne kadar ilginçtir İslam kelimesinin “teslim” ile aynı kökten geliyor olması ve Kuran’ın ikinci süresinin ikinci ayetinin (Bakara, 2), “Zalikel kitabu la raybe fihi” (Bu öyle bir kitaptır ki içinde kuşku yoktur) olması. Neyse, bu da ayrı bir konu... 

Doğru insan, yüce insan, insanlığa hakiki anlamda rehber olacak insan; hayatını aramaya adayan insandır. Çünkü çok iyi bilir ki hayat yolda olmak veya yolda ölmektir, bir yere varmak değil.

Felsefe oku, düşün, sorgula diyorum ama sakın bunları yaparken derslerini ihmal edeyim deme. Üniversite sınavı kuyunun ağzında, ateşini körükleyen bir ejderha gibi seni bekliyor. Bol bol ders çalış, ortalamanı yüksek tut ve boş vakitlerinde test kitapları bulup ağır ağır sınava hazırlanmaya başla.

Şimdilik bu kadar,

Kendine ve sana emanet edilenlere iyi bak. Beni tanıyan tüm arkadaşlarına selam söyle.

A A           
            
* Bu mektup, geçmişte dersine girdiğim bir öğrencinin dün akşam gönderdiği felsefi sorulara yanıt olarak yazılmıştır. Başka öğrenciler de okuyabilsin, gerekirse tartışsın, üzerinde düşünsün diye mektubu sayfaya koydum. 

02 Kasım 2013

Çin Mektupları 16 - Çü Çiubay

Çanco, Çin’in 1,3 milyarlık nüfusu düşünüldüğünde küçük denilebilecek bir kent. Buraya gelmek zorunda kalanların haricinde kimsenin keyif yapmak için bu kente uğrayacağını sanmıyorum. Bazen yolunu kaybetmiş bir iki turist uğrayıp, günübirlik gezilerini yapıyorlar ama onlar da sayıca az. Sanırım bir kısmı aldıkları tatil paketinin parçası olduğu için uğruyorlar buraya, diğerleri de Tianning Pagoda’sının ya da Kırmızı Erik Parkı’nın ününü duydukları için. Bu ikisini gezmek de zaten yarım gün bile almaz. Sonra da hızlı trene binip bir sonraki gidilmesi gereken kente –Nanjing’e ya da Suğço’ya- giderler.

Çü'nün evinde bir oda.
Benim gibi bu kentte yaşamak zorunda kalan bir yabancı için ise Çanco, okunmamış yüzlerce sayfası olan büyük bir kitap. Elimden geldiğince gezmeye, kentin ruhunu tatmaya çalışıyorum. Ara sokaklarda geziniyorum, kızarmış tofu kokan dükkânların önlerinde dikilip insanları gözlemliyorum, parklarda oturup kitabımı okurken çekingen tavırlarla yanıma yaklaşan gençlerle konuşuyorum.
Anne-babasının yatak odası. Duvarda, yatağa yakın olan resim genç yaşta intihar eden annesinin resmi.
Bugün kendisi de Çanco doğumlu olan, ÇKP’nin kurucularından ve ilk önderlerinden sayılan Qu Qiubai (Çü Çiubay)’ın doğup büyüdüğü, şimdi müze haline getirilmiş olan evine gittim. Çü’nün adı Çin tarihi okurken karşıma çıkmıştı. Spence onun romantik şair Xu Zhimo ile Çanco’ya gelip, Tianning Tapınağı’nda dinlendiğini yazmış. Biraz araştırınca hemen buldum kentin merkezinde adına bir müze yapıldığını. Meğer müzenin önünden birkaç kere geçmişim ben, farkında olmadan. Zaten eve yürüyerek 15 dakika mesafede, gitmezsem ayıp olurdu.
Lu Xun ile oturmuşlar, Çin'in geleceğini konuşuyorlar.
Müzeden bahsetmeden önce Çü’nün hayat öyküsünü anlatayım. 1899 yılında benim şu anda yaşadığım kent olan Çanco’da doğuyor. Dedesi varlıklı ama babasının zamanında aile ekonomik anlamda gerileme dönemine giriyor. Bu gerilemede, babasının o zamanlar rahat yaşamak için şart koşulan iki meslekle de (sınav geçerek elde edilen devlet memurluğu ya da risk alarak kazanılan tüccarlık) ilgilenmemesinin payı büyük. Annesi ise önemli bir devlet memurunun kızı, şiirle ve klasik edebiyatla uğraşan kabiliyetli bir kadın. Her ne kadar babası öğretmenlik yaparak ailenin geçimini sağlamaya çalışsa da afyon bağımlısı olması nedeniyle bir türlü çocuklarına (toplam altı kardeş) ve karısına yeterli maddi imkânları sağlayamıyor. 1915’te hayatın omuzlarına bindirdiği yükü daha fazla taşıyamayacağını anlayan annesi intihar ediyor. Bu intiharın genç Çü üzerinde çok büyük bir etkisi olduğu tartışılmaz bir gerçek.
Çü, Şanhay'daki çalışma odasına.
Parasız pulsuz ama gururlu bir genç olan genç Çü, kuzeninin desteğiyle, 1916’da Hankou’ya gidip İngilizce öğreniyor. 1917’de de üniversite okumaya Pekin’e gidiyor. Normal okulların kayıt ücretlerini ödeyemeyeceği için o zamanlar ücretsiz olan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Rusça Dil Okuluna kaydoluyor. Burada bir yandan Rusça ve Fransızca öğrenirken, bir yandan da çok sevdiği Budacı ve Konfüçyüsçü metinlerini okuyor. Devrimcilerle ilk teması bu yıllarda oluyor. Pekin Üniversitesi’nin baş kütüphanecisi olan Li Dazhao’nun düzenlediği seminerlere katılıyor. Aynı seminerlerde o yıllarda öğrenci olan Mao Zedung da bulunuyor.

Pekin'deki ÇKP binası ve toplantı odası. 
Okul bittikten sonra, “Sabah Haberleri” gazetesinde muhabirlik işine başlıyor. Rusça bildiği için de gazete Çü’yü SSCB’ye gönderiyor. Burada devrimin gerçekleştiği yılları, devrim sonrası yaşananları bizzat gözlemleyen Çü, 1921’de “Açlık Ülkesinde Gezintiler” başlıklı bir kitapta anılarını topluyor. Moskova’da Lenin’in yaptığı konuşmalara tanıklık ediyor, ünlü anarşist filozof Kropotkin’in cenazesine katılıyor, Tolstoy’un çiftliğini ziyaret ediyor. 1923’te ÇKP lideri Chen Duxiu’dan gelen davete icabet edip Çin’e geri dönüyor. 1924’de “Kızıl Başkentten Anılar” başlığıyla ikinci bir kitap çıkarıyor.
Karısının ölümünden sonra evlendiği ikinci karısı ve üvey kızı.
Döndüğünde ÇKP’nin propaganda kolunda görev alıyor. İşçileri grev için örgütlüyor, Şanhay civarında pek çok grevde öncülük yapıyor. 1927’de bir süreliğine ÇKP geçici başkanlığı görevini yürütüyor. Bu sırada fikir öncülüğünü yaptığı Guangzhou ayaklanması, maalesef 5.000 komünist devrimcinin ölmesi ve Guomintang’ın (Ulusalcı Parti) kenti üç günde geri almasıyla son buluyor.

Kültür Devrimi sırasında parçalanan mezar taşı. 1980 sonrası pek çok yazara, politikacıya yapıldığı gibi Çü'ye de iade-i itibar yapıldı ÇKP tarafından.
1928’de tekrar Moskova’ya gidiyor. 1930 yılında geri döndüğünde parti üyeleriyle ciddi anlaşmazlıklar yaşıyor. Özellikle devrimin nasıl yapılacağı konusunda Mao ile fikir ayrılığına düşüyor. Mao devrimin kırsal kesimden başlatılıp, kentlere doğru ilerlemesi gerektiğini savunurken; Çü tam aksini iddia ediyor. Partiyle yaşadığı bu ihtilaflardan sonra bir süre modern Çin edebiyatının iki ünlü yazarı olan Lu Xun ve Mao Dun (Komünist Parti Lideri olan Mao Zedong değil) ile birlikte çalışıyor. Onların “Solcu Kültür Hareketi”ne katılıyor. Her ikisiyle de yakın arkadaşlıklar kuruyor. Partiyle olan bağlarını da koparmıyor. Bir yandan mücadeleye devam ediyor. 

Yeni Gençlik dergisinin bir nüshası. 
1934'de Şanhay devrimciler için yaşanmaz bir kent haline gelince Merkezi Devrim Üssünün olduğu Ciansi eyaletine gidiyor. Burası aynı zamanda Mao'nun Büyük Yürüyüşü'nün başladığı yer. Çü yürüyüşe katılmıyor, güneyde kalıp, gerilla savaşına devam ediyor. Aynı yıl içinde Guomintang güçleri tarafından Ciansi’de yakalanıyor. İşkence görüyor ve hiçbir şekilde Guomintang yetkilileriyle anlaşmayacağını belirtiyor. Hapishanedeyken son kitabı olan “Gereksiz Sözler”i yazıyor. 18 Haziran 1935’te kafasına mermi sıkılarak idam ediliyor. İdam ediliş sahnesi şu şekilde anlatılır:

Üvey kızına yazdığı bir mektup. 
İdam gününde, idamın gerçekleşeceği Çanting’deki Congşan Parkına doğru sakin bir şekilde yürüdü. Sürekli, kendisinin Çinceye çevirdiği "Enternasyonal"i ve “Kızıl Ordu Şarkısını” söylüyordu. Arada bir de “Yaşasın Çin Komünist Partisi”, “Çok Yaşa Komünizm” diye bağırıyordu. Parkın içindeki küçük bir yokuşa vardıklarında, çimenlerin üzerine oturdu, gülümsedi ve başıyla celladına işaret ederek “Burası çok iyi.” dedi. Ardından kafasına sıkılan kurşunla 36 yaşında hayata veda etti.

Karısıyla birlikte gittiği bir seyahat sırasında. Muhtemelen güney Çin'de bir kasaba.
Çü sarsılmaz bir devrimciydi. Bunu daha iyi anlamak için, zamanın romantik şairi Xu Zhimo’nun, Nobel ödüllü şair Tagore’u, Çin’e getirip, Çinli gençlere seminerler verdirmesi düşüncesine, Çü’nün verdiği tepkiye bakabiliriz. Tagore, verdiği derslerde Çin’i uyarıyordu. Modernleşme uğruna kökünüzden kopmayın, sevgi ve kardeşlik bağlarını zayıflatmayın, saygıdan ve anlayıştan ödün vermeyin, hırslı olmayın ama umudunuzu da asla yitirmeyin.

Güya bu derslerle Tagore, Çin’in bin yıllık sorunlarını çözecek, pek çok sorunun arkasında yatan Konfüçyüsçü felsefeye zarar vermeden yoksulluğu, yolsuzluğu ve eğitimsizliği halledecekti. Çü’nün bu “sevgi pıtırcığı” şaire karşı sözleri çok sert ve net olacaktı.

Lenin ve Çü, yanyana. 
“Hindistan zaten yıllardır İngiliz sanayisinin bir sömürgesi olarak yaşıyor. Buna rağmen Tagore geçmişin dünyasında kalmış, hala “sevginin ve ışığın” mesajlarıyla kapitalist İngiliz sömürgecilerinin kalplerini kazanacağını düşlüyor. Hindistan’ın gerçek siyasi kavgasını görmezden gelmeye çalışarak bir bakıma imkânsızı başarıyor. Hindistan çoktan modernleşti ama öyle görünüyor ki Tagore, Brahma’nın barakasına dönmeye çok meraklı. Tagore ve Hindistan aksi yönlerde ilerliyorlar. Zaten kendisi birkaç yüzyıl öncesine gitmiş bile. “ (Kaynak: The Gate of Heavenly Peace: Chinese and Their Revolution, by Jonathan Spence. Çeviri AA)


Şu anki ÇKP genel sekreteri Xi Jinping de ziyaret etmiş müzeyi. 
Bu okumaları müzeye gitmeden önce yaptığım için gördüklerim karşısında çok bir şaşkınlık yaşamadım. Müze ücretsiz, girişteki broşür tamamıyla Çince.Yalnız kapıdaki defteri imzalarken yanımda beliren iki üniversite öğrencisi kız, gönüllü olarak müzede görev aldıklarını söyleyince acayip sevindim. Hoş, müze konusunda onlar benden daha bilgili olsalar da Çü’nin yaşam öyküsü hakkında ben onlara bilgi verdim. Ne Tolstoy’u biliyorlardı ne de Mao Dun’un Çü’nün arkadaşı olduğunu. Yaklaşık bir saat boyunca gezindik müzede. Çok görülecek bir şey olmadığını kabul edersek bol bol Çü ve onun zamanındaki diğer önemli adlar hakkında konuştuk diyebilirim. Resimlere uzun uzun baktım, kimisini kitaplarda görmüştüm. Kimisi ilk defa karşılaştığım için ilgimi çekti. Özellikle “Yeni Gençlik” dergisinin (Lu Xun, Mao Dun ve Çü Çiubay gibi devrin aydınlarının yazdığı bir dergi) bir nüshasını görünce acayip sevindim. Spence çok bahsediyor bu dergiden kitabında. Üvey kızına yazdığı mektubu görmek de güzel bir sürpriz oldu benim için. İlginç bulduğum şeylerin fotoğraflarını çektim. Kızlardan birisinden de rica ettim benim Çü heykeli önünde bir fotoğrafımı çekmesini. Sonra da kızlara yardımları için teşekkür ettim ve müzeden ayrıldım.

Tabii böylesi tarihi bir figürün doğup büyüdüğü evde gezinirken insan ne düşünür, ne düşünmelidir, hangi duygularla odaları gezmelidir; bunları tartışmak lazım. Olumlu ya da olumsuz, ÇHC tarihinde önemli bir yeri var Çü Çiubay'ın. Çocukken, bu evin odalarında koşuştururken neler geçiyordu aklından acaba? Annesi onu nasıl seviyordu? Babası onu omuzuna alıp gururla gezdiriyor muydu? Hiçbir çocuk "Ben büyüyünce devrimci olacağım." demez, ileride hangi mesleği seçeceği sorulduğunda. Çü ne olmak istiyordu annesinin intiharından önce? Budacılığın yumuşak söylemlerinden uzaklaşıp, Tagore'a o lafları söyleyen bir insan olma yolunda hayatın hangi zorlukları, yaşadığı hangi deneyimler, gözlemlediği hangi iğrençlikler; Çü Çiubay'ı yılmaz bir devrim fedaisi yapmıştı? Hepsinden öte, ölüme giderken düşünmüş müydü doğup büyüdüğü evi, aklına gelmiş miydi annesinin şefkatli kolları, üvey kızının sevecen yüzü... Hem bir insan nasıl der celladına "Tamam burası iyi, beni burada öldürün." diye? İşkencelere katlanırken aklına gelmiş miydi evin bir odasında sızmış kalmış olan afyon bağımlısı babası? Yazdığı son kitapta kendisini aşağılayan bir dil kullanması aslında Budacı mütevazılıktan bir parça içinde kaldığı için miydi? 36 yaşında -benim şu anki yaşım- ölen bir insan nasıl olur da bir ülkenin tarihinde bu kadar etkili olabilir? Ne ilginç değil mi, geçen yaz şiirlerini okuduğum, nedense kafamın içinde karakter olarak Çü'ye benzediğini düşündüğüm, Mayakovski de 37 yaşında ölmüştü. Belki karşılaşmışlardı Moskova'da, kimbilir? Kimse bilemez! Bilmesin de zaten. Bilmeyelim daha iyi...

Aşağıda Çü Çiubay tarafından yazılmış bir şiir var. Yaşam felsefesini özetleyen, davasını anlatan güzel bir şiir. Kafamın dingin olduğu bir günde Türkçeye çevireceğim.

The Iron Flower*

I’m in no soft, smooth comfortable world,
I’m perched in no glory and splendor;
I’m in a smoke-filled somber factory
Casting my iron flower in the forge, flames around me.

Iron flowers get no reflected sunlight,
Iron flowers get no moonbeam solace;
In the furnace metals are fused in a typhoon of flame
Which laughingly molds the emerging pistils.

In that place the noise of clanging iron is raucous,
In that place the sound of golden metal is urgent;
It is like a copper tree withstanding the constant gales.
This is my love, I won’t reject it.

Nobody here is waving a feather fan, engaged in a stately dance<
Here what you see are calluses—and strength;
In the factory blaze inextinguishable jets of flame,
Dazzling our stalwart unfrightenable chests.

I breathe in the anger of the blast furnace workers,
I have a fantasy of the “Great Community”:
A shrill song surges in my throat—I call out in drunken laughter “The masses!”
Casting my iron flower in the forge, flames around me.

* İngilizceye çeviren kişinin adını bulamadım.

---

Kalan resimleri aşağıya ekliyorum. Bir sonraki yazıda Tianning pagodasından ve genel olarak Çin'deki pagodalardan bahsedeceğim.

Çü ve karısı. Not alıyorlar.

Lenin'in halka yaptığı konuşmalardan birisi. 

Çü ve Lu Xun
Ve ben: Çü Çiubay heykelinin önünde. 

30 Ekim 2013

Başbakan Boğazı Yürüyerek Geçti

                                              Başbakan Boğazı Yürüyerek Geçti

Milyonların sevgilisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirmiş olduğu en büyük lider olan başbakan Eldoğan bu sabah boğazı yürüyerek geçerek tarihte bir ilke daha imza atmış oldu.

Uzun zamandır açılması beklenen, yıllardır yolları hasretle gözlenen, padişahlara ve onların cariyelerine nasip olmamış, cumhuriyetin kurucularının aklının ucundan bile geçmemiş olan, asrın projesi Marmaray nihayet İstanbulluların kullanımına sunuldu. Başbakan Eldoğan,  açılış öncesi yaptığı konuşmada Marmaray’ın asrın projesi olduğu gerçeğine bir kere daha parmak bastı. Konuşması yer yer alkışlar ve yoğun tezahüratla kesilen başbakan şunları söyledi.

“Onlar laf yapıyor, biz iş yapıyoruz. Onlar bağcıyı dövüyor, biz memleketin her yerini bağa bahçeye çeviriyoruz. Onlar yıllardır bu milletin parasını yiyerek keyif çattılar. Biz geldik ve milletin iradesine konan mühürleri tek tek söktük. İşte, Marmaray. Sadece bizim değil, Abdülhamit Han’ın da rüyasıydı bu proje. Ona nasip olmadı.  Arada gelen sarhoşlara ayyaşlara da nasip olmadı, olamazdı da zaten. Rabbim bekletti bugünü, işi ehline bıraktı, kendisini seven ve sayanlara bahşetti böylesi özel bir projeyi yapmayı ve açmayı.”

Konuşmasının sonlarına doğru heyecanlandığı gözlemlenen başbakan, açılışa birkaç dakika kala halktan ve arkasında bekleyen protokol üyelerinden alışılmadık bir ricada bulundu. Başbakan, pek de emin olmayan bir dille şunları söyledi. “Sevgili vatandaşlarım, sayın protokol üyeleri;  bugün burada önemli bir açılışı yapmak için toplandık. Biliyorum, Londra’yı Pekin’e bağlayacak olan bu yer altı köprüsünden hepiniz bir an önce geçmek ve adınızı tarihe yazdırmak istiyorsunuz. Yalnız, benim sizden küçük bir ricam olacak. Ben çocukluğumdan beri tren sürmeyi hayal ettim. Çocukken en büyük eğlencem kendimi uzun bir trenin lokomotifini sürüyor olarak düşlemekti. İşte bugün bu hayalimi gerçekleştirmek istiyorum. Yüksek müsaadenizle trene tek başıma bineceğim ve bir sefer ben gidip geldikten sonra, yine hep birlikte binip gideceğiz. Bunu yapmak istememin nedeni tren sürme konusunda çok deneyimli olmamam. Kartal-Kadıköy metrosunu açarken oradaki vatmana sormuştum. -Başbakanım, koca ülkeyi sürüyorsunuz siz, bir tren ne ki! Zaten rayın üzerinde gidiyor. -demişti. Ben yine de siz değerli halkımı ve arkadaşlarımı böylesi bir denemeye dâhil etmek istemiyorum. Yolcu taşıma riskini üzerime alamam. Hem zaten bu projeyi zamanında bitirerek yeteri kadar risk aldık.”  dedi.

Bu ricayı “Başbakan kırılmaz, vatan bölünmez” nidalarıyla karşılayan halka protokolden de yoğun destek geldi. Başta söz sultanı Arinç, sonra da Japon başbakanı Abel alkışlarla tüm protokole öncelik ettiler. Böylece başbakan sabah yapılan ilk seferi tek başına yaptı.

Alkışlar ve besmelelerle kesilen kurdelenin ardından başbakan tek başına vatman koltuğuna oturdu. Millet karar değiştirir de, arada kaynayıp binmeye kalkar diye kapıları hemen kapattı. Birkaç saniye sonra gözden kaybolan başbakan Sirkeci durağında durmadan devam etti. Olaylar da bundan sonra gerçekleşti.
Tren yer altına girip, denizin dibindeki yolculuğuna başladıktan bir süre sonra sistemin elektrikleri kesildi.

Merkezdeki memurlar, “Biraz bekleyin, gelir” dedilerse de geçen dakikalar herkesi tedirgin etti. Kendisinden uzun süre haber alınamayan başbakan, yarım saat sonra Üsküdar’daki çıkış noktasında üstü başı kirli halde belirdi. Kendisini bekleyen halkı daha fazla bekletmemek için 500 metrelik mesafeyi rayların üzerinde yürüyerek kat eden milyonların sevgilisi başbakan gün ışığına kavuştuğunda, halkın sevgi dolu bağrına da kavuşmuş oldu. Kendisini özlemle bekleyen halkın büyük sevgi gösterileriyle karşılaşan başbakan, yorgunluğuna ve yüzünden anlaşılan kızgınlığına rağmen halkı selamlamayı ihmal etmedi. Bu sırada kalabalığın arasında hızla yayılan “Bizim başbakanımız boğazı yürüyerek de geçer” pankartları göze çarptı. Bir başka pankartta da “Hz Musa (AS) yardı geçti, Eldoğan deldi geçti.” yazıyordu.

İki saat sonra arızanın giderilmesiyle normal seferlerine tekrar başlayan Marmaray treni, öğleden sonra gerçekleşen bir kapı problemi nedeniyle tekrar kapatıldı. Ulaştırma Bakanı Birali, yaptığı açıklamada, sabah yaşanan arızanın kaynağının Gezi Parkı eylemine katılan bir fabrika işçisinin yeğeni olan teknisyenin mühendis olan komşusunun dalgınlığı olduğunu söyledi. Marmaray projesinde görevli olan bu mühendisin komşusunun amcası hakkında soruşturma açıldığını belirtti. Birali, öğleden sonraki kapı probleminin İsrail’le ilgili olabileceği dedikodularına ise şimdilik ihtimal vermediklerini ifade etti.

Birali’den sonra basın toplantısına devam eden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Öpbaş, “Marmaray gelecek haftadan itibaren normal seferlerine başlayacak ama gelecek yıl mart ayına kadar Avrupa yakasında Sirkeci’ye kadar, Asya yakasında da Üsküdar’a kadar yolcu taşıyacaktır. Bu konuda vatandaşlarımızı uyarmak tüm basın ordusunun bir görevidir.” uyarısında bulundu.  


Yaman Gazetesi Muhabiri Nuh Şah Bilir 

* Bu bir yalan haberdir. Eğlence amaçlı yazılmıştır. Günün anlam ve önemini anlatması açısından önemli olabilir. Gün bitmeden sayfaya koyayım diye aceleyle yazdım.