Bu Blogda Ara

özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2012

Dindar Bir Nesil Arzulamamak İçin Gerekçeler

Başbakanın dindar bir nesil yetiştirmek konusundaki sözleri uzun süre yankılandı medyamızın bir ucu hapishanelere diğer ucu meydanlara uzanan duvarlarında. Kimileri eleştirdi başbakanı bu söyleminden dolayı, kimileri tebrik etti. Eleştirenlere başbakanın verdiği yanıt da tarihe geçecek cinstendi. Dindar olmasınlar da serseri ya da tinerci mi olsunlar? Gençlerimizin serseri olmasını istemeyeceğimize göre onları dindar yapmalıyız mantıksal çıkarsaması bir süre havada asılı kaldı ve sonra da kayboldu. Ne de olsa birileri alttan alta, sıza sıza bu işi yapacak gücü elinde bulunduruyordu. Kim ne derse desin, dindar bir nesil gelecekti, gelmeliydi. İki kere iki dört edercesine bir zaruretti bu.

Bütün bu curcunada başbakanın dindar bir nesil arzulamasındaki temel gerekçesini nasıl algılamalıyız sorusu pek sorulmadı ya da soruldu da ben kaçırdım! Neden bilimsel düşünen ya da sorgulayan bir nesil arzulamak yerine dindar bir nesil istiyordu başbakan? Yirmibirinci yüzyılın dünyasında düşünen, eleştiren, değiştiren bireylere ihtiyaç kalmıyor muydu? Yoksa önüne konan her şeyi şuursuzca tüketmeye, dünyadaki en ciddi sorunları bile ergen vurdumduymazlığı ile geçiştirmeye, futbolu siyasetin önüne koymaya alışmış, eli azıcık para gördüğü için Avrupa’ya meydan okumaya, ders vermeye çalışan bir nesilin iktidar tarafındakilere vereceği bilinmeyen bir yararı mı vardı? Sanmıyorum!

Öncelikle dindarlıkla özgür düşünce arasındaki kapanmaz uçurumdan bahsetmek gerekir sanırım. Düşünen insan dindar olamaz demiyorum. Zaten böyle bir şey desem üniversitelerin, mahkemelerin, dev şirketlerin başlarındaki pek çok inançlı insan beni çabucak yalanlayacaklardır. Ama dindar bir insanın özgürce düşünemeyeceğini, düşüncelerinde sınırlamalara gitmek zorunda kalacağı kuşku götürmez bir gerçektir. Çünkü din imanı, bilim ise kuşkuyu gerektirir. Kur’an, Bakara süresinin daha en başında “La raybe fi hi…” derken kuşkuyu öldürme yoluna gitmiştir. İmanı inşa etmek için kuşku terk edilmelidir. Bundan daha doğal ne olabilir? Bir bardaktaki su ve hava gibidir kuşku ve iman. Su (kuşku) girdiği anda hava (iman) dışarı çıkar. Su çıktığı anda da içeriye hava dolar.

Kuşku ve biraz delilik olmadan bilim zaten hiç mümkün değildir. Çılgın olmalıdır bilim adamı, ucunda en ufak bir ışık bile görmediği mağaraya dalmalı, aylarca, belki de yıllarca sezgilerinin öngördüğü ışığı aramalıdır. Bilimin ilerlemesinin doğasında vardır bu çılgınlık, bu karşı konulmaz heves. Özellikle genç yaşlarda, damarlarda akan kanın çığırtkanlığında bulunur bu herkese ve her şeye meydan okuma hırsı, dünyayı karşına alabilme cesareti, hayatı baştan sona yeniden anlamlandırma cüreti.

Dindar bir nesilden beklenen ise bunun tersidir. Denileni yapan, kitaba uyan, sesini çıkarmayan, haksızlıklar karşısında hakkını aramayı öteki tarafa bırakan, sömürüler karşısında mülkiyetin kutsallığı ile susturulan bir nesilden bahsediyoruz. Ahlakın kurallarını dinden aldığı için dini ahlaktan üstün gören bir nesil nasıl bir amaca hizmet edecektir? Hadi başbakan, dindar derken ahlaklı demek istemişti. Bunu belki de sonraki eklemelerinden çıkarsayabiliriz.

Bu durumda dindar insanın ahlaklı olması gerektiği sonucuna varırız ki yapılan araştırmalar durumun hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Sanılanın tam tersine dinsiz (dindar olmayan da diyebiliriz) toplumlarda suç oranının azlığı ve insanların birbirlerine daha saygılı davrandıkları uzun zamandır gözlemlenen bir gerçek. Çünkü insanlar ahlaklı olmak için kendi kurallarını kendileri belirliyorlar, karşılıklı saygı ve sevgiyi her şeyin önüne koyuyorlar. Köhneleşmiş gelenekleri, insana zarar veren binyıllık kuralları akıldışı oldukları için reddediyorlar. İnsanı merkeze koyup, onun etrafında toplumu ve kurallarını üretiyorlar. Mükemmel bir toplum olma yolunda belki alınacak çok yol var ama sonuçta insanın mutluluğunu her kuralın esası yapan bir toplumun, insanı iktidara itaat etmesi gereken bir kul olarak gören bir toplumdan daha ileride olduğunu rahatlıkla kabul edebiliriz.

Bizde ne oluyor? Gün geçmiyor ki haberlerde görmeyelim kızkardeşini ya da karısını yol ortasında bıçaklayan erkekleri, on iki yaşındaki kızı elli yaşındaki adama satmaya çalışan aileleri, din kardeşliği adıyla kurdukları fonlarla milyonlarca doları ceplerine indiren dolandırıcıları. İnsanı iyi ya da kötü yapan din değildir. Yalnız din insanı kanıtı olmaksızın inanmaya zorladığı için, kısa sürede ve kolaylıkla, insan üzerinde büyük bir güce sahip olur. İşte bu güç sayesinde yine kanıtı olmaksızın insan cinayet işleyebilir, başkalarının mutluluğuna toplum adına bozabilir, huzuru ve toplumsal düzeni insanların üzerlerinde hemfikir olmadıkları kurallara dayanarak yerlebir edebilir.

İşte bu yüzden dini değil de bilimi ve matematiği teşvik etmeliyiz toplumda. Kanıtsız, gözlemsiz, deneysiz ortaya atılan iddialara inanmamak ve bu iddiaların sonucunda yanlış yollarda sürüklenmemek için bilimsel düşünceyi yaymalı, gençlere matematiği ve matematiksel çözümsel düşünde tarzını aşılamalıyız. Yoksa her yazılana inanan, her duyduğuna kulak verip ona göre hareket etmek isteyen insan bizi sadece geri götürür, geçmişte götürmüştür, gelecekte de götürecektir.

Böyle bir insan modeli iktidarın işine geliyor görünse bile uzun erimde dünyanın başdöndürücü hızını yakalayamayacağı için iktidarın başına da bela olur. Üretmeyen ama tüketen, düşünmeyen ama düşünülmüşleri tekrar eden, ahlakı elbisenin boyunda ya da bolluğunda arayan, din ile bilimi uzlaştırmaya çalışarak, bilimi dinin boyundurluğuna vermek isteyen, özgür düşünceyi ve kuşkuyu değil de sorgulamaksızın inanmayı fazilet sayan bir nesili istememekte haklı değil miyiz?

Dindar bir nesil değil, özgür düşünen, düşündüğünü ifade edebilen, bilime ve matematiğe saygılı, öğrenme hırsıyla yanıp tutuşan, sanata ve kültüre meraklı, ahlakı her şeyin üstünde gören ve ahlakın bağlayıcılığını hayatına düstur edinen bir nesil istiyoruz. Kısacası; fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir nesil istiyoruz.
* Bu yazıyı yarım saat içinde, ders çalışmaya ara verdiğim bir zamanda yazdım. Biraz dağınık oldu, vermek istediğim mesajı tam veremedim gibi. Neyse, zaten uzun zamandır bir şey yazamıyordum. Bu belki ısınma olur benim için.

Saygılar,

a.

07 Ocak 2011

Porno, Akademik Özgürlük ve Yozlaştırılan Sanat

Basınımız yine dillere destan bir haberle çalkalanıyor bugünlerde. Başkasından duysam “Zaytung’dan okumuştur da inanmıştır bu saf” diyeceğim türden bir haber. Bilgi Üniversitesi’nde bir öğrenci, bitirme ödevi olarak porno film çekmiş. Ödevi sanat açısından değerlendiren akademik hocalarımızdan önce geçersiz not almış. İkinci denemede, filmin kendisiyle değil de filmden anların resmedildiği bir albümle, D notu ile geçmesine izin verilmiş. Olay basına nasıl sızdı, sızdıranlar filmi yapanlarla aynı kişiler midir ya da karşıt olanlar mıdır, üniversitede porno film yapılır mı, yapılsa bu ödev olabilir mi, ödev olsa sanatsal değerinden dolayı geçer not alabilir mi... Sorular günlerdir gazetelerin sayfalarını meşgul ediyor. Benim sormak istediğim soru ise şu: Pornoyu sanatlaştırmak için sanatı pornolaştırmaktan başka bir çaremiz var mıdır? Akademik özgürlük konusuna hiç girmeyeceğim çünkü zaten “bir şey” olduğunu iddia eden bir ödevin “o şey” olmadığını kanıtlarsak, amacına hizmet etmediği için akademide yeri olmayacağını da kanıtlamış oluruz.

Tabii, böyle bir soruyu yanıtlamak için önce pornodan sanat olur mu sorusunu yanıtlamak gerekir. Sorunun yanıtı kesin ve nettir: Hayır, olmaz, olamaz, olmamalı. Neden? Çünkü eleştirel olamaz bir porno filmi. Sanatın amacı sadece tasvir etmek değildir, aynı zamanda değiştirmek, devinime katkıda bulunmaktır. Pornonun amacı doğal duyguları uyarmak ve izleyiciyi görsel katarsis yoluyla tatmin etmekten başka bir şey değildir. Bunu yaparken, suya sabuna dokunan bir iş yapmış olmaz. Tıpkı James Bond filmlerinin ya da diğer vurdulu kırdılı filmlerin sanat kategorisinde incelenemeyecekleri gibi porno da incelenemez... Çünkü bu filmlerde de katarsis duygusal bir ateşlenmeye, anlık bir heyecana indirgenmiştir. Bunun dışında porno filmlerde, filmin dışına sızan bir mesaj yoktur. Hele Türkiye gibi toplumsal sorunların ayyuka çıktığı, şikayetlerin ülkenin sınırlarını aşıp, AİHM’de yankılandığı bir ülkede sırf ses getirmek için böyle bir çabaya girişmek, maskaralık, bir çeşit ucuz yoldan şöhrete ulaşma yöntemidir.

Yönetmen adayımızın bahane olarak ortaya attığı ifadeler ise “özrü cürmünden beter” dedirtecek cinsten. Tersanelerde kaderlerine terk edilen işçileri, namus belasıyla hayatını kaybeden gelinlik kızları, kum taşlama atölyelerinde ölümcül hastalıklara yakalanan ve köylerine dönüp ölümü bekleyen zavallı gençleri, karnına yediği “yasal” tekmelerle bebeğini düşüren üniversite öğrencisini anlatmak yeteri kadar ses getirmeyeceği için Bilgi Üniversitemizin çok bilgili öğrencisi bu yolu seçmiştir. Sanat, hiç kuşkusuz insanı tüm bütünlüğüyle anlatmalıdır. Cinsellik insanın vazgeçilmez bir parçası olduğuna göre onun da sanatta yeri vardır. Zaten bu yüzden pek çok ünlü yönetmenin, ün yapmış filminde cinsellik ciddi bir ağırlık içerir. Kubrick’in “Eyes Wide Shut”ı, Bertolucci’nin “Last Tango in Paris”i, geçen yıl Oscar alan “The Reader” ve daha pek çok film cinselliği, toplumun baskılarını, bireyin çıkmazlarıyla birlikte işleyen filmlerdir. Yalnız bu filmlerin hiçbirisinin konusu insanların nasıl seks yaptıkları değildir. Bastırılmış duyguların bireylerde nasıl istemdışı bir şekilde ortaya çıktıklarını, nasıl çarpıklıklara yol açtıklarını, en yalnız olduğumuz anlarda bile toplumun gözetleyen gözünün içimizde nasıl gezdiğini ortaya koydukları sürece ahlaki bir değerleri de vardır. Bunun yanında tiyatronun dışına taşan evrensel mesajlar taşır bu filmler. Cinsellik ne iyidir, ne kötü. Sadece doğaldır. Doğal olduğu için hayatın her aşamasına yaşanan ya da yaşanmayan cinsellik yansır. Dolayısıyla sanat kategorisinde incelenebilir, eleştirilebilir, yerilip, övülebilirler böyle filmler.

Bana kalırsa bu arkadaş porno filmi çekmek yerine, porno filmi çekmek isteyen bir yönetmenin oyuncu bulmaktaki sıkıntısını anlatan bir film çekseydi, çok daha faydalı bir iş yapmış olurdu. Böylece erkek egemen bir toplumda kadın-erkek ilişkilerini incelemiş, ortaya konacak senaryoya göre, bulunamayan oyuncunun, bulunamayan mekanın, bulunamayan yatağın, hatta bulunamayan senaryo yazarının öyküsü anlatılabilirdi. Belki şimdi olduğu gibi bu kadar ses getirmezdi ama dişe dokunur bir iş yapmış, topluma eleştirel bir yönden bakarken, daha önce bilmediğimiz sırları da ortaya çıkarabilirdi.

Sanat adı altında yapılan bu ödevin aslında sanata büyük bir zarar verdiğini de görmezlikten gelemeyiz. Ben-böyle-sanatın-içine-tüküreyimcilere gün doğacak bu tür çalışmalar arttıkça. Pornoyu sanatlaştıramadıkları için sanatı pornolaştıracaklar yavaş yavaş. “Aha bu da sanat!” diyecek renkli çamaşırları ipe seren bir kadın. “Ben de sanatçıyım” diyecek kusmuğunu duvara savuran bir sarhoş. Yürümek, ayıya dans ettirmek, köpeğe kedi yürüyüşü yaptırtmak, dalga dalga çiş yapmak, geometrik şekilleri rengarenk boyamak, öpüşmek ve hatta öpüşmemek hep sanat olacaklar. Bütün bunlar sanat olunca da sanatın saygınlığı ayaklar altına alınacak. 70 milyon sanatçımız bir araya gelip, Cüneyt Özdemir’in ekranımıza taşıyacağı filmi bekleyeceğiz. Zevk için değil tabii, Bilgi Üniversitesi’nin bilge öğrencisinin, bilgiçce yapılmış bitirme ödevini, sanatsal açıdan eleştirmek için...

Ali Rıza Arıcan – 6 Ocak 2011