Bu Blogda Ara

12 Mart 2016

Kent Bir Gölgeydi Ayaklarımın Dibinde 4

Pencerenin önünde mor, sarı, kırmızı menekşeler; bozguna uğramış kış güneşine rağmen ışıl ışıl parıldıyorlar. Az ileride ayazın soyup soğana çevirdiği ağaç iskeletleri. Daha ileride binaların kirli gri duvarlarının soğuğun şiddetini anımsatan gudubet yüzleri. Her şey olması gerektiği gibi, olması gerektiği yerde; baktıkça çirkinleşen bir dünya var gözlerimin önünde. Menekşeleri biraz daha dikkatli inceleyince pencerenin önüne konmuş uzun bir tahtaya saplanmış plastik saplarını fark ediyorum. O sapların ucundaki renkli kumaşlar, titrek serçeler gibi rüzgârın ıslığıyla salınıyorlar. Sahtenin çekiciliği karşısında gerçeğin donukluğu hiç de şaşırtmıyor beni. Alışmışlığım korkutuyor sadece.

“Ne zaman ayrıldım demiştiniz?”

Çalıştığım üniversitenin, çalışanlarından ücret talep etmeksizin sunduğu psikolojik yardım servisindeyim. Kocaman bir odanın ortasında 4x3 boyutlarında olduğunu tahmin ettiğim, üzerindeki geometrik desenlerle bezenmiş insan yüzleriyle Picasso’nun kübik formlarını anımsatan bir halı var. Halının bir ucunda ben varım, diğer ucunda Psikolog Sinan Bey. Ben danışanım, o danışılan. Aramızda dört metrelik ağzıyla, kaybedeni yutmaya hazır bir kuyu. Duvarlarda tablolar, renkli resimler. Sinan Bey’in arkasında, duvarın tamamını kaplayan bir kitaplık, dolmuş taşmış adeta dünyanın türlü bilgisiyle. Bu kadar büyük bir odanın psikolojik yardım servisine ayrılmasına biraz hayıflanıyorum açıkçası. Bizim fakültede doçentlere verilen oda bu halı kadar ya var ya yok! Nedir yani burada yapılan iş! Benim gibi konuşacak arkadaşı olmayan insanların, hiçbir karşılık beklemeksizin kendilerine güler yüz gösteren psikoloğa içlerini dökmeleri. Gerçi karşılık beklemediğini söyleyemeyiz. Bu kliniğin masraflarını, psikoloğun maaşı da dâhil olmak üzere üniversite ödüyor. Bir anket yapılsa ve buraya gelenler memnun kalmadıklarını söyleseler, hemen kapatırlar burayı. Sinan Bey de işsiz kalır.

“Yaz başıydı. Ayrıldım denilmez. O beni bıraktı. Bir mektup yazıp, yastığının üzerine bırakmış. Beni bir daha arayıp sorma demişti mektubunda. Ben de dediğini yaptım, peşinden gitmedim.”

“Yaz başı, hımmm. Yani yaklaşık beş ay olmuş. Yanılıyor muyum?”

Bir bana bakıp bir elindeki deftere notlar alıyor. Ne yazıyor acaba? Ortada notu alınacak ne var ki? Ağzımdan çıkan her kelimeden, sakladığım için ağzımdan çıkmayan diğer kelimelere mi varmak istiyor? Saklayacak bir şeyim yok zaten. Öyle olsa neden geleyim psikoloğu görmeye?

“Yanılmıyorsunuz.”

Neden bu kadar uzağız birbirimizden? Hakkımda yazdığı notları okurum diye mi endişeleniyor? Hem okusam ne olacak, benim hakkımda yazmıyor mu? Benim onun benim hakkımda bildiklerini bilmemem mi gerekiyor? Yine de bu uzaklık can acıtıcı türden, denize düşen adama elini uzatmak imkânı varken ip atmak gibi bir şey. Hastayla arasındaki mesafeyi korumak derken kastedilen bu olmasa gerek! Yok ama, hasta değilim ben, danışanım. O da danışılanım. Alışmak lazım kelimelere, her şey dilde başlıyor ve dilde bitiyor. Kim demişti bunu? Yeşim mi? Gene mi o? Buraya da mı geldi?

“Anlatmak ister misiniz tekrar, Ziya Bey? Neden buradasınız ve size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Uyuyamıyorum Sinan Bey, neredeyse son üç aydır sağlam bir uyku uyumadım. Bu yüzden hep yorgunum, kızgınım, herkese ve her şeye karşı nedenini bilemediğim bir nefret besliyorum. Genel olarak zaten çok mutlu bir insan değilimdir ama son aylarda bu mutsuzluğumu kafaya takmaya başladım. Sanki mutlu olmayı hak etmiyormuşum gibi!”

Yine defterine bir şeyler yazıyor. O yazarken durayım mı diye tereddüt ediyorum ama saçma geliyor bu düşünce. Hem neden iyilik yapacakmışım ona? Gazeteciler rahat yazsın diye yavaş konuşan siyasetçi ya da sporcu var mı ki ben onun için yavaşlayayım? Hem her şeyi yazıp da ne olacak? Uyuyamıyorum işte, hepsi bu! Buna çare bulsun yeter.

“Anlıyorum. Tam olarak ne zaman başladığını biliyor musunuz? Ya da öncesinde ne olduğunu?”
Gün, saat ve dakika mı bekliyor benden? Böyle bir şeyin mümkün olmadığını bilmiyor mu? Neden bu kadar kesin olmak zorunda her şey? Zaten belirsizliğin içinde yüzüyorum, bir de zanlı sorguluyormuş gibi sorulan bu sorular… İçimdeki “yine yanlış tercih yaptım” korkusu kıpırdıyor hafiften, ayağa kalkmaya yelteniyor zayıf bir gayretle.  Vuruyorum kafasına, yıkıyorum yere. Bu kadar erken pes etmemeliyim.

“Yeşim’den ayrılınca başladı işte. Ama hemen başlamadı, ilk iki ay rahattım. Yani üzerimden bir yük atmış gibiydim. Gölgelerim de bunu onaylıyorlardı. Bakıyordum ve bir tane gölge görüyordum ayaklarımın altında. Günlerce bunun neşesi doldurdu içimi, her gün bayramdı bana, her gün festival. Sonra ne olduysa birden karıştı işler, otobüs aniden durunca ayaktaysanız eğer dengenizi kaybedersiniz ya. Öyle bir şey oldu ama benimkisi sanki otobüs durduktan iki ay sonra gerçekleşti. İlk başlarda çok mutlu, çok üretkendim. Deliler gibi çalışıyor, dergilere yazılar gönderiyor, konferanslara katılıyor, söyleşilerde konuşuyordum. Yaz tatili olmasına rağmen sıcağın rehavetine kapılmamıştım. Bir hafta sonu sabahında uyandığımda telefonumdaki mesaj kutumun boş olduğunu, e-posta adresime hiç yeni mesaj gelmemiş olduğunu, telefonumun en son bir ay önce çalmış olduğunu fark ettim ve durduk yere telaşa kapıldım.  Ne kimse yaptığım çalışmalar üzerine yorum yapmıştı ne de arayıp halimi hatırımı sormuştu. Daha önceleri beni rahatsız etmeyen bu durum o sabah rahatsız etti, sivri bir kalem elime batmış ve kırılan ucu etimin içinde kalmıştı. Hiç hesapta yokken hayatımın anlamsız olduğunu, Yeşim’i özlediğimi, çok yalnız ve mutsuz olduğumu düşünmeye başladım. O günden sonra da içimde bir taşma hissettim, hani bira şişesini sallayıp açarsanız bira köpürür, taşar ya, aynen öyle. Sanki o güne kadar nelerden nefret ettiğimi bilmiyormuşum da o sabah birden bire farkına varmışım gibi. Sonra da uyuyamamaya başladım işte, önceleri görmezden geldiğim ya da hoş gördüğüm yozluklar, saçmalıklar, yalakalıklar, banallıklar, akıldışı işler beni aşırı derecede rahatsız etmeye başladı. Gözüme çarpan ne kadar çöp varsa akşama kadar birikiyor, akşam yatağa girdiğimde o çöp dolu kamyon üzerime devriliyordu adeta. Yaşadığım şey aynen buydu! Etrafımı çevreleyen çöplerin kokusundan uyuyamıyorum, bilmem anlatabiliyor muyum! Hayır Sinan Bey, insan yalnız olduğunu böyle yıldırıma çarpılır gibi mi anlar? Yok mu bunun daha yavaş, daha usul usul gelen bir versiyonu? Hazırlansam, gardımı alsam, savaşsam onunla?”

Defterine bir şeyler daha yazacakmış gibi eğildi ama sonra vazgeçmiş olacak ki duraksadı, elindeki kalemi parmaklarının arasında ustaca çevirdi. Öğrencilik yıllarında kalma bir alışkanlıktı büyük bir olasılıkla, beynin yaşadığı tereddütlerin elin parmaklarına kadar uzaması, orada salınması bir süre, sarkacından kopan topun aşağıya doğru değil de bir süreliğine yukarı gitmesi. Sonra durdu, kalemi kıracakmış gibi ortasından tuttu. O ana kadar yazdıklarının altını çiziyormuş gibi defterin üzerinde soldan sağa kalemiyle hızlıca gitti. Bir şeylerin altını çiziyor olması, benim hayatımda da önemli şeylerin olduğu anlamına mı geliyordu? Çözmüş müydü beni hemen? Yoksa durum sandığımdan da mı ciddiydi?

“Sakin olun Ziya Bey. Çok şey anlattınız bir anda. Siz de bilirsiniz, bilim insanları çözümleyerek, parçaları tek tek inceleyerek, sonra o parçaları uygun yerlerinden birbirlerine ekleyerek sonuca ulaşırlar. Anladığım kadarıyla altı ay kadar önce sonlandırmışsınız ilişkinizi. Her ne kadar Yeşim Hanım’a yükleseniz de tüm sorumluluğu, aslında sesinizi çıkarmayarak siz de ondan ayrılmışsınız. Sonuç olarak en az iki yıl sürmüş olan bir birliktelik sona ermiş. Kimse kolay kolay atlatamaz böyle bir travmayı. Yalnız, benim saptadığım başka şeyler de oldu uykusuzluğunuza neden olabilecek. Yalnızlığınız örneğin, sizi arayan soran kimsenin olmayışı… Ayrıca gölgeler de var konuşmamız gereken. Ne demek istediniz bir gölge görüyorum derken?”

Karnımın orta yerinde ince bir sızı hissettim o anda, derin bir kesik gibi yayıldı sızı. Sanki ormanda yol ikiye ayrılmıştı ve ben yanlış yolu seçmiştim. Akşam pis bir yorgan gibi üzerime inmiş, geri dönüp diğer yola girme şansımı yok etmişti. Pişmanlıktı bu, evet! Uzun süredir tatmadığım bir duyguydu. “Ne kadar da aptalım, ne kadar da naifim ben!” diye sorup durdum kendime birkaç kere. 

“Ne işim var burada?” Az önce kafasına vurup yere yıktığım tereddüt şimdi dizlerinin üzerine oturmuş bana bakıyordu.

“Gölgeleri sonraya bırakalım bence. Anlatması uzun sürer. Asıl bu yalnızlık duygusunu ne yapacağız? Beni uyutmayan, içimde bir buz taşıyormuşum gibi beni sürekli üşüten olsa olsa yalnızlıktır, değil mi? Yoksa siz psikologlar tek başınalık mı diyorsunuz? Bu ikisinin farkını biliyor olmam da pek işime yaramadı işte, Sinan Bey. Görüyorsunuz halimi.”

Hafifçe doğruldu yerinden. Boynunu çevirip arkasındaki kitaplığa göz attı. Bir kitaptı aradığı ya da kitapların önlerinde duran ıvır zıvır şeylere bakıyordu. İnsan önündeki sorunun çaresini bulamayınca, nasıl da hemen arkasını dönüp medet umuyor eşyadan değil mi? Kaçmak ilk adımı mı yoksa sorunlarla baş etmenin. Önce kaçmaya yeltenmek, sonra suçluluk duymak korkaklıktan dolayı, sonra geri dönüp yüzleşmek… Daha mı güçlü oluyor insan geri döndüğünde, daha mı gözü pek. Geri dönüşün asaleti, yenmeye azmetmiş savaşçının kızıl yüzü… Sinan Bey aradığını bulamamış olacak ki hiçbir şeye elini sürmeden tekrar bana çevirdi gözlerini.

“Ziya Bey, uykusuzluk ciddi bir sorundur ve pek çok ağır psikolojik rahatsızlığın ilk belirtisi olabilir. Böyle birkaç dakikalık sohbetle asıl kaynağa ulaşmamız zor. Bugün isterseniz sadece yalnızlıktan konuşalım. Gölgeler konusunu da merak ettiğim için bugüne sığdırabiliriz. Bir sonraki görüşmemizde sözünü ettiğiniz diğer konulardan konuşuruz. Ne bileyim; nefret demiştiniz, gerçi nefret yalnızlıkla ilintili olabilir. Onu da ayrıyeten irdelememiz gerekecek. Bir de Yeşim Hanım var, ayrıldığınızdan beri bir kere bile görmediğiniz, şu anda yaşayıp yaşamadığından bile emin olmadığınız. Onun konuyla doğrudan ilgisi olduğunu düşünmüyorum ama katkısı mutlaka olmuştur. Bazı insanlar böyledir, yoklukları hemen hissedilmez, uzun süre etrafınızda görmediğiniz zaman onlardan kalan boşluğu yalancı bir yalnızlık hissi doldurur. Bakın yalnızlık diyorum. Tek başınalık insanı rahatsız eden bir şey değildir zaten. Eğer rahatsızlık vermeye başlamışsa tek başınalığınız yalnızlığa dönüşmüştür.”

Gözlerimi tavana diktim birkaç saniyeliğine. Sinan Bey’le göz göze gelmeye çekiniyordum. On dakika önce tanıştığım bir adamın ruhumu okumasından, benim bile ulaşamadığım derinliklere inip bana ait şeylere el sürmesinden korkuyordum en çok. Psikologlar da doktorlar gibi yemin ederler mi mesleğe başlamadan önce? Ama ben, iki gölgeli Ziya, neden geldim ki buraya? Tedavi olmaya gelmedim mi? Doktorların muayenehanelerine gelip, oradan buradan okudukları tıp bilgisiyle doktora yön vermeye çalışan hastalara gıcık olduklarını okumuştum bir yerlerde. Psikologlar da aynıdır herhalde! Belki de her şeyimle teslim olmalıyım, o zaman kurtulurum sıkıntılarımdan. Bu servis işe yaramazsa da kendimi suçlayamam.

“Peki Sinan Bey, siz nasıl isterseniz öyle olsun. Ben sizin elinizde yoğrulmaya hazır bir hamurum.”
Evet buydu, tüm tereddütlerin sonu, tüm hafakanların bitiş noktası, çukurlu yolun bitip asfaltlı yolun başladığı nokta… Ellerim ayaklarım bağlı halde büyücüye boyun eğmek iyi edecek beni, karışmamak lazım gerisine. Bırak ne yaparsa yapsın, sen şu kapıdan iyileşmiş olarak çık.

“Böyle demeyin Ziya Bey, anladığım kadarıyla hayatınıza dair önemli kararları başkalarına verdirerek sorumlulukları omuzlarınızdan atma gayretindesiniz. Belki de yaşadığınız yalnızlık duygusunun temelinde bu vardır. Hayatınızda kayda değer bir şey yapmamışlık duygusu da aynı üşengeçlikten kaynaklanıyor olabilir. İnsan verdiği kararlardan ibarettir bir bakıma, bunu siz de bilirsiniz. Vermiş olduğu kararlar ona salt kendisine ait bir yol çizer. Sizin kontrolü elinize almanız lazım. Başkaları ne düşünür, kim nasıl etkilenir demeden kendi yolunuzu belirlemelisiniz. Çünkü ancak siz kendinize yardım etmek isterseniz ben ya da başka birisi size yardımcı olabilir. Bilmem anlatabildim mi?”

Canım sıkılmaya başladı. Söylediklerime karşı çıkanlardan, her şeye bir mazeret uydurup yapmak istediklerimi engelleyenlerden oldum olası nefret etmişimdir. Bir işe yarıyormuş gibi görünmek için laf üretirler böyleleri, kendilerini iş yapıyormuş gibi göstermek için.

“İyi ama Sinan Bey, kararlarını başkalarına verdirdiğim yok ki benim. Sadece verilen kararlara sessiz kalıyorum. Az önce siz de dediniz, benimkisi bir çeşit sessiz onay. Aslında gayet etkinim. Sadece karşımdakini o kararı almaya zorluyorum ben. Yeşim’e de böyle olmuştu. Benim kafamda biten bir ilişkiyi içkiyle, cinsellikle ve alışverişle sürdürüyorduk. Fişe takılı halde yaşayan, çoktan bitkisel hayata girmiş bir birliktelikti bizimkisi. Fişi kimin çektiğinin ne önemi var, eğer hastayı bitkisel hayata ben sokmuşsam.”

İyi vurmuştum bu sefer, zayıf yerinden yakalamıştım. İnsan en çok saldırırken unutuyor zayıf yanlarını. Sen psikologsan ben de akademisyenim. Sen psikoloji çalıştıysan ben de fizik, bilim felsefesi ve bilim tarihi çalıştım. Akılsa akıl, mantıksa mantık, gözlemse gözlem yani…

“Bakın şimdi de hayatınızı yönlendiren kararların altında imzanızın olmayışının mazeretini uyduruyorsunuz. Sesli onay vermekten kaçtığınızı gösteriyor bu durum, başka bir şeyi değil. Bakın ben sizin adınıza kararlar alamam. Yapabileceğin en iyi şey sizin kendinize yardım etmenizi sağlamaktır. Anladığım kadar çok yalnızsınız, hayatın güzel yanlarını size hatırlatacak dostların olmamasını hayatın güzel yanlarının olmaması gibi yorumlamaya başlamışsınız. Bu tehlikeli bir noktadır insanın yalnızlıkla girdiği mücadelede. Yalnızlığın en ilginç yanı nedir bilir misiniz, Ziya Bey? Pek az insan fark eder bunu ama aslında neredeyse evrensel bir gerçektir, yalnızlığın uyuşturucu özelliği.“

Sandığımdan da iyi çıkmıştı pek sayın psikolog. Belki de bırakmalıydım bu rekabetçi tavrı. Ben buraya kimseye ne kadar zeki birisi olduğumu kanıtlamaya gelmedim ki! Neden kasıyorum bu kadar? En iyisi susmaktı, susup dinlemek. Sadece sorulana yanıt vermek, ara sıra şaşırıyormuş gibi kaşlarımı kaldırmak, onun yüzüne bakarak başını hafifçe sallamak, belli belirsiz gülümsemek. Evet, böyle yapmalıydım, çok düşünmeden, aklıma ilk geleni söylemeliydim…

“Uyuşturucu mu? Nasıl yani? Olur mu öyle şey canım! Benim gözümde yalnızlık çekiç gibidir. Camı kırar ama çeliğe güç verir.”

“Evet, yanlış duymadınız; insanı uyuşturan bir yanı var yalnızlığın. Hani dişçiye gittiğinizde, ağzınızın içinde bir yerlere iğne vurur da orayı hissizleştirir ya, aynen öyle yalnızlık da hissizleştirir insanı, profanlaştırır, kendisine yabancılaştırır. Oraya kerpetenle de girseniz, keskiyle dişin dibini de oysanız hatta çürük dişi çıkarıp yerine çam ağacı dikseniz bile hissetmez hasta. Dünyadan soyutlanmak işte böyle bir şeydir. İnsanı ahlaki açıdan rahatlatan bir yanı vardır, onu büyük sorulardan ve büyük çözümlerden uzak tutarak, kısa yoldan aziz yapar.”

“Benim öyle bir iddiam yok ama Sinan Bey. Tam tersine mutsuzum. Aziz olsam mutlu olmam gerekmez miydi?”

“Hayır Ziya Bey, mutsuzluğunuzu bir çeşit diğerkâmlık olarak görüyor olabilirsiniz. Yani siz acı çekiyorsunuz, mutsuz oluyorsunuz ama şimdi katlanmak zorunda kaldığınız yalnızlık ve aşırı çalışma bir gün meyvesini verecek ve tüm insanlığa fayda sağlayacak. Bu yüzden mutsuzluktan haz alıyorsunuz. Ben sizde bunu seziyorum en çok. Yalnız sorun şu, bugüne kadar sizi huzursuz etmeyen mutsuzluğunuz neden şimdi sizi huzursuz ediyor? Bu soruyu yanıtlamamız gerek birlikte.”

“Dediklerinizi anlıyorum ama ben böyle birisi değilim sanki. Yani bana uymuyor teşhisiniz.”

“Bence ‘teşhis’ kelimesini kullanmayalım. Henüz o kadar yol almadık. Konuşuyoruz şunun şurasında, sizi tanımaya çalışıyorum. Şimdi bana; gıcık olduğunuz, görmeye ya da konuşmaya katlanamadığınız birisinden söz eder misiniz?”

“Gıcık olduğum mu?”

“Evet, yani yanınızdayken sizi varlığıyla, sesiyle, düşünme şekliyle rahatsız eden birisi. Etrafınızdaki insanlardan nefret ettiğinizi söylemiştiniz. Zor olmayacaktır içlerinden birisini çekip çıkarmak.”
O anda bu odaya daha önce girip, Sinan Bey’le konuşmuş insanları düşünüyorum. Bu duvarlar ne sorunlar dinlemişlerdir kim bilir? Ne ateşli duygular burada küle dönüşmüştür! Sünger gibi emmiştir tüm o lav kırmızısı tutkuları, sonu ölümle ya da hastalıkla biten hayatları, gözyaşlarını. Bu duvarlar dinlemiştir insanın duyup duyabileceği her türlü hikâyeyi. Şimdi benden gıcık olduğum birisinin hikâyesini dinleyecek, görünce kimi zaman yolumu değiştirdiğim kimi zaman da nefesimi tutup yanından hızlıca geçtiğim birisini. İşkembesini satsan beş kuruş etmeyecek, beynini sadece kariyeri için kullanan, şu anda ölse dünyanın hiçbir şey kaybetmeyeceği birisini dinleyecek. Dayanabilecekler mi bu kadar laf kalabalığına, dayanabilecekler mi sığlığın zirvesinde gezinen bu adamın bencilliğine!

 “Aynı fakültede çalışan, arada ortak ders verdiğimiz öğretim görevlisi bir arkadaş var. Adını vermeyeceğim. Ya da kolaylık olsun diye Ali diyelim. Yalakanın teki, o kadar ki hayatını yazsak kitabın adı “Yalakalığın Bilinmeyen Sırları” gibi bir şey olur. Dekana, rektöre yaranmak için elinden geleni yapar. Aslında ne öğrencileri umurundadır ne de yayınlanan makaleler. Buna rağmen hep çok çalışıyormuş gibi görünmeyi sever. Dışarıdan bakanlar üniversite için çok uğraştığını, tüm enerjisini eğitime ve bilime harcadığını zanneder. Oysa şarlatanın, yozun, sığ adamın tekidir. Ne yaptığı işte bir kalite vardır ne de söylediği laflarda. Varsa yoksa gösteriş, süslü püslü ifadeler, sağa sola hoş görünmek için takınılan yapmacık tavırlar, gülümsemeler. Şeyi bilir misiniz? Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filminde bir Hidayet karakteri vardı. Aynı o işte bizim bu Ali. Hidayet, film boyunca patronunun işleriyle yakından ilgileniyormuş izlenimi verir, sağa sola koşturuyormuş gibi laflar eder, yeri geldiğinde kraldan daha kral takılır. İşin aslında kendi menfaatini düşünen tembel bir …”

“Tamam Ziya Bey. Anladım ne demek istediğinizi. Siz kitap okumayı, rasyonel düşünmeyi, insanlık için anlamlı işler yapmayı, kısacası üretmeyi seven birisisiniz ve sizin gibi olmayanlar yaşamayı hak etmeyen, düşünemeyen, sorunları çözemeyen insanlar.”

“Ne diyorsunuz Sinan Bey. Ben öyle mi dedim? Tamam Ali’yi sevmiyorum ama yaşamayı hak etmiyor demiyorum. Gitsin kenarda yaşasın, ne işi var üniversitede. Onun işgal ettiği makamı da liyakati olan birisine verelim. Yalaka olmayan, sağlam ve tutarlı fikirleri olan, gerçek anlamda iş yapan birisi otursun o koltukta. Fena mı olur, sadece ben değil, tüm üniversite yararlanacaktır bu değişiklikten.”

“Siz Ali Bey’i, size benzemediği için sevmiyorsunuz ama görünen o ki dekan ve rektör Ali Bey’in yaptıklarını takdir ediyor. Ya da en azından onu engellemiyor. Belki de Ali Bey’in sizden iyi yaptığı bir şeyler vardır. Hiç düşündünüz mü bunu?”

“Bırakın Sinan Bey Alla’şkına! O karaktersizden bir halt olmaz. Hem sadece o değil ki bizim fakülte uyuz insan kaynıyor. Her biri diğerinden berbat. Zaten birbirlerinin kuyusunu kazdıkları için patır patır dökülüyorlar. Ben de seviniyorum onlar gittikçe. Sistem bağırsaklarını temizliyor zaman zaman, çöpler gidiyor, iş yapacak adamlar kalıyor.”

“Ya bir gün birileri de sizin kuyunuzu kazarsa?”

“Ben karışmıyorum onların işlerine, kimse de bana karışmıyor. Yalnızlığın faydası bu sanırım.”

“Belki de tam tersidir. Onlar içlerinden birisi kaybederken kaybedene destek olurlarken, siz kaybettiğinizde size kimse destek olmayacaktır. Bunu düşündünüz mü hiç?”

“Sinan Bey, bakın buraya benim uykusuzluk sorunumu konuşmaya geldik ama sanırım asıl sorundan birazcık uzaklaştık. Sizce de öyle değil mi?”

“Bence uzaklaşmadık. Tam olarak sorunun üzerindeyiz şu anda. İçinizde yenemediğiniz, sözünü geçiremediğiniz bir ego var. Bu o kadar güçlü ki hiçbir şeyi affedemiyorsunuz. Ufacık hatalar sizi huzursuz ediyor, o hataları düzeltmeden başka bir işe bakamıyorsunuz. Şimdi bir kelimeyi yanlış telaffuz etsem hatamı düzeltmemek için ya kendinizi sıkmanız gerekir ya da hiç düşünmeden düzeltirsiniz. Anlamanız gereken şey insanların mükemmel olmadığı ve hayatın mükemmel olmayan insanlar tarafından idare edildiğidir. Buna alışmanız gerek. İsteseniz de istemeseniz de hayat böyle. O size uymazsa siz ona uyacaksınız.”

“Neye alışacağım Sinan Bey, neye? Ofiste pop müzik açıp dans eden geri zekâlılara mı? Yoksa dahi anlamına gelen “–de –da”ların asla “-te, -ta”ya dönüşmeyeceğini öğrenememiş doktoralı hocalara mı? Ya da bilim yapıyorum diye bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan konuları çalışıp, makale yazanlara mı? Ben; insanlık için, güzellik için, doğruluk için çalışıyorum. Onlar ne için çalışıyorlar? Ceplerini doldurmak için. Geçelim efendim bu lafları, yok insanlar mükemmel değillermiş de, yok hatasız kul olmazmış da… Çocuk mu kandırıyorsunuz Sinan Bey. Arabesk müzikle mi tedavi edeceksiniz beni? Yazın bana bir sakinleştirici ilaç, gideyim yoluma. İşim var zaten bir sürü. Buraya gelmekle hata ettim sanırım.”

“Ben size ilaç yazamam Ziya Bey.”

“Neden?”

“Biliyorsunuz sanıyordum! Ben bir psikoloğum, psikiyatrist değil. İlaç yazma yetkim yok. Ama isterseniz eczaneden OTC alabileceğiniz birkaç ilaç adı verebilirim. Uyumanıza yardım edebilir.”

“Oğ Ti Si derken?”

“Reçetesiz yani. Over the Counter. Kusura bakmayın, ağız alışkanlığı.”

“Ha tamam. Öyle yapalım.”

“Yalnız, bence hemen çıkmayın. Biraz daha konuşalım. Yani tabii ki sizin için mahzuru yoksa, benim vaktim var. Benim bugün söylediklerim üzerine düşünün biraz. Birisine karşı negatif duygular beslediğinizi fark ettiğiniz anda kendinize bu duygunun kaynağını sorun. O insanın neden kötü olduğunu değil, sizin neden böyle düşündüğünüzü. İnanın bana, eğer bunu samimiyetle yaparsanız, anlayacaksınız bazı olumsuzlukların temelinde içimizde yaşayan ikinci bir benin olduğunu.”

“Peki Sinan Bey, deneyeceğim.”

“Ayrıca, içinizi kemiren nefretin kaynağı da aslında bir öz-sevicilikten başka bir şey değil. Ben öyle diyorum. Ben-merkezcilik ya da narsisizm de denir. Aslında farklı şeylerdir ama sizdeki durum henüz ciddi bir aşamaya varmadığı için kategorize etmesi zor. Hem ben tanı koyma yetkisine de sahip değilim. Yolun başında olduğunuz için geri dönmeniz zor olmayacaktır. Etrafınızda, alelade işlerle meşgul olan insanları sevmemenizin nedeni, onların sizin yaptığınız insanlık için çok “değerli ve anlamlı” işleri anlayamıyor, dolayısıyla da sizi takdir edemiyor olmaları değil midir? Yani, sabahları kapınızın önündeki çöpleri alan apartman görevlisi karşılaştığınızda “Hocam, Newton üzerine yazdığınız makaleyi geçen gün okudum. Elinize, yüreğinize, aklınıza sağlık. Sayenizde çok şey öğrendim.” dese o adamı pop müzik dinleyip, futbol izlediği için hor göremeyeceksiniz. Yanılıyor muyum? Lütfen dediğimi yapın, evinize gidince sizi kızdıran insanların bir listesini yapın. Sonra bu insanlar ne yapsaydı sizi kızdırmayacaklardı sorusunu yanıtlayın. Büyük bir çoğunluğunda nefretin kaynağının sizdeki beklentilerin çokluğu olduğunu göreceksiniz. Kendinizi onların yerine koyun. Eğer o apartman görevlisi sizin bilimsel makalenizi anlayabiliyor olsaydı apartman görevlisi olamazdı. Bunu da çıkarmayın aklınızdan.”

“Bence boşuna uzatıyoruz Sinan Bey. Aldım ben alacağımı. Bırakın da gideyim.”

“Şu gölgeler konusunu da konuşsak mı gitmeden önce? Kısaca bir anlatsanız, bir sonraki görüşmede elimde biraz bilgi olsa. Geçen zaman diliminde üzerinde azıcık düşünsem.”

Anlatıyorum gölgeleri hızlıca, ilk ortaya çıkışlarını, benim onları fark edişimi, sonraki yıllarda bir gözümün hep onlarda oluşunu. “Ne zaman bir konuda kararsız kalsam ve bu kararsızlık beni yıpratmaya başlasa gölgelerim ayrışıyorlar birbirinden.” deyince büyüyen gözlerini keyifle izliyorum. “Genelde pek kimse bilmez bu sırrımı. Yeşim biliyordu bir tek, biliyordu ve sayıyordu her buluşmamızda.” deyince gözlerini ayaklarına dikip gölgesine bakıyor şaşkın bir halde. “Sıradan bir insan neden kafayı taksın ki gölgelere?” diye sorunca da en güvendiği liman olan defterine dönüyor yine.  El sıkışıp ayrılıyoruz, karşılıklı gülümseyerek, karşılıklı “Hiçbir şey anlamadım bu buluşmadan ben!” diyerek, karşılıklı olduğumuzdan daha büyük görünmeye özen göstererek. 

Klinikten çıkınca güneş tüm zayıflığına rağmen gözümü yakıyor. Sinemadan çıkmışım, ben karanlık bir odada birilerinin hayallerini izlerken hayatın iki saatini kaçırmışım gibi hissediyorum. Bir sigara yakıp, dumanı içime çekince ayaklarım yeri daha iyi hissediyor, ayak bileklerimin bükülmesini, dizimin oynamasını, bacaklarımın hareket etmesini hayretle izliyorum ilk birkaç saniye. Sinan Bey’in verdiği küçük kâğıttaki ilacı almak için fakültenin eczanesine doğru yürürken arkamdan bir kadın sesi geliyor. Tanıdık bir ses bu, unutamadığım bir ses, uzun zamandır aklımdan çıkmayan, kilitlenmiş bilgisayar oyunlarındaki toplar gibi sağa sola çarparak uzun erimde tüm boşluğu kaplayan bir ses. Yağmur gibi yağıyor üzerime, sert dokunuşuyla tenimde yaralar açarak.


“Ziya Bey, Ziya Bey, Ziya Hocam, Ziya Hocam…”

29 Şubat 2016

Melisa Kesmez’in Öykülerinde Kadınlar, Erkekler ve Umut


“Kadıköy’de … kitapçının önünde buluşalım” diye sözleşmişiz. Yalancı bir kış güneşi var gökte. Soğan gibi kat kat giyinsen de soğuk buluyor yolunu, titretiyor tenini. O benden önce gelmiş, ben zamanında varıyorum.  “Ama bu kitapçının kafesi yokmuş” diyor, on beş yıl öncesinden, ta üniversite yıllarından beri tanıdığım, şimdilerde bir yayınevinde editörlük yapan arkadaşım. “Az yukarıda başka bir tane var, orada çay içer, uzun uzun konuşuruz.” diye de ekliyor. Ben; İstanbul’u bilmeyen bir İstanbullu, her geldiğimde yeni semtler, yeni caddeler, yeni duraklar, yeni kitapçılar bulan birisi olarak mecburen kabul ediyorum teklifi. Yokuş yukarı çıkıyoruz iki kitapsever. Çaylarımızı alıp, muhabbete dalmışken fark ediyoruz, birazdan başlayacak olan imza gününü.

Melisa Kesmez kitaplarını imzalayacakmış. Çok düşünmeden giriyoruz sıraya, alıyorum iki kitabını da. Yurt dışında geçen onca yıldan sonra geldiğim kısa tatilde, çalıştığım ülkeye dönmeme birkaç gün kala ben yaşlarında bir yazarla tanışabilecek olmamız, pastanın üzerine son anda eklenen mumlar gibi bir şey benim için. Sohbetimiz kısa sürüyor olsa da elimde yazarından imzalı kitaplarla dönüyorum eve o akşam. İkisini de bir çırpıda okuyorum, kendi hızıma bile şaşarak. Ardından uzun bir yolculuk, yorgunluk, işbaşı derken araya başka bir kitap giriyor. Özlemişim demek ki bir daha alıyorum elime Kesmez’in ilk kitabını. Baştan aşağı, tek bir öyküyü bile atlamadan bir daha okuyorum.

Seksenli yılların yoksun ve kırgın çocukluğundan, hayata 1-0 mağlup başlamış kadınların hüzünlü ama bir o kadar da çarpıcı öyküleri var kitapta. Kesmez’in dili soyadının verdiği güvensizliğe inat, alabildiğine keskin ve vurucu. Hayal gücünün sınırları hem geniş hem de görkemli, kelimelerden saraylar inşa edecek kadar renkli ve pırıltılı. Çehov’un tavsiyesine uyuyor Kesmez. Söylemiyor, gösteriyor. Öyle gösteriyor ki anlamamak, görmemek, hissetmemek imkânsızlaşıyor. Öykünün mayasının şiir olduğunu okuyucuya hatırlatıyor adeta yazdığı her cümleyle. Birbirine karışmayan insanların “birbirine karışan sigara dumanlarının” öykülerini anlatıyor bize. “Kuru bir yaprak gibi debisine kapılıp gittiğimiz” insanların, “asfaltın üzerindeki beyaz çizgileri yutan” otobüslerin, “yosunlu ilkbahar kokusuyla” sabaha uyanan sarhoşların, “doğurdukları erkekleri boşamak zorunda kalan” kadınların, “zamansızca çekip giden şiirsiz” erkeklerin hikâyeleri bunlar. Kafalarını tıka basa “dünyanın bilgisiyle ve gürültüsüyle” dolduran kadınların “tek başına kalınca eşyaya sımsıkı tutunmaya” başlamalarının öyküleri. 

Öykülerde genelde ciddi bir kurgu olduğu söylenemez. İnce ince dokunmuş bir olay örgüsünden çok anlık bir duygu seline, geriye dönük pişmanlıklara, zamanı bir sigara içimliğine durdurup “müsveddeleri temize çekme” anlarına rastlıyoruz en çok. Yanlış ata oynamış kumarbazların yenilmeye doymamaları gibi; yanlış kapıları çalıp, yanlış odalara giren kadınların yıllar sonra tüm bu yanlışlardan ders çıkarmalarıyla ya da en azından yapılmış tercihlerin birer yanlış olarak adlandırılamayacağına karar vermeleriyle karşılaşıyoruz. Bir yere ait olamayan, bir kişiye yâr olamayan, odalara ve evlere sığmayan, hep gitmelere adlarını yazdırmış; arafta doğup, arafta büyüyüp ve sonunda da ömürlerini arafta geçiren kadınlar var öykülerde. Her yenilgiden sonra yepyeni bir hırsla hayata tutunmaya çalışan, çırpındıkça hayatın daha önce var olduklarını bilmedikleri yumruklarına maruz kalan talihsiz kadınlar bunlar. Erkeklerin kurduğu düzende kendilerine yer açmaya çalışırlarken kimi zaman yollarını kaybeden, kimi zaman birbirlerine düşen ama her sarsıntıdan alnının akıyla, yere düşmeden, ayakları üzerinde dimdik çıkan kadınlar. Yeri geldiğinde birbirlerine tutunup geçmişteki hataları birlikte silen iki sırdaş, yeri geldiğinde de ıssız ve karanlık bir odanın pencere kenarında dalıp dalıp anıları deşen bir yalnızlık abidesi oluveriyorlar.  Yeri geldiğinde de “paslı bir kilide anahtar uydurmaya” çalışan inatçı bir eş. 

Kesmez’in öykülerinde kadınlar ne kadar güçlü, karakterli, ne yaptığını ve nereye gideceğini tam bilemese bile en azından kimden tavsiye alacağını bilen bireyler olarak çizilmişse; erkekler de bir o kadar silik, ezik ve benciller. Belki de bu en sonuncu özelliklerinden dolayı kaderin çelmesini defalarca yemelerine rağmen her seferinde bellerini doğrultmak için bir yol yordam buluyorlar ve işleri yoluna koyuyorlar. Kadınlar birbirlerinin kollarında kaybedenler olarak teselli ararken ve bilgece tavırlarla hayata karşı gururlarını korurlarken; erkekler kendi yollarını çizip, geride bıraktıkları acılara takmaksızın yollarına biraz tökezleyerek de olsa devam etmesini biliyorlar. Sonuçta hayatın üst üste, alt alta geçmiş dolambaçlı labirentlerinde erkek ya da kadın herkes, denize ulaşan nehirlerin sessizliğe ve dinginliğe kavuşmaları gibi; belli bir durgunlukla ve olgunlukla karşılıyorlar, başlarına gelen belaları “kader” ya da “hayat” diye adlandırırlarken.

Kısaca ifade etmek gerekirse, gudubet yüzlü kentlerden, günü kurtarmak için söylenmiş siyasi söylemlerden, şiddete ve yozluğa alıştırmaktan başka bir işe yaramayan medyadan ve piyasaya uyup akıntıda kaybolmuş eski dostlardan umudunuzu kestiyseniz Kesmez’in öyküleri içinize bir nebze serinlik getirecektir. O unuttuğunuz duyguların, uzun zamandır depreşmeyen arzuların, her gün içine dalıp çıktığınız kalabalıkların ortasında unutayazdığınız etrafınızdan ilham alma hevesinizin ve belki de en çok yanınızda oturan arkadaşlarınızla gözlerinin içine bakarak konuşma zevkinin üzerine bir çiğ tanesi düşürecektir bu ustaca yazılmış imgeler. Hüzünleneceksiniz belki yer yer, kızacaksınız, sinirleneceksiniz ama çoğu zaman hayat, yani umudun bitmeyen gücü kazanacak. Çünkü yenilen tüm tekmelere rağmen, hayat her şeyin üzerinde, her şeyi kapsayan bir bakış açısına sahip. Okumak bu yüzden önemlidir biraz da, hayatın hep kazanan yönünü kavramak için.




Yazarın öykü kitapları:

Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, Sel Yayıncılık, 2013
Bazen Bahar, Sel Yayıncılık, 2015


27 Şubat 2016

Kent Bir Gölgeydi Ayaklarımın Dibinde 3

“Ne düşünüyorsun yine kara kara?”

Erkeklerin suskunluğuna, bir şey yapmadan nefes alıp vermelerine, boşluğa bakıp içlerine dalmalarına dayanamayan kadınlardan birisiydi o da. Erkek dediğin çözmeli, halletmeli, bitirmeli, sonuca bağlamalı, hakkından gelmeli; bozuksa tamir, yoksa var, yoksulsa zengin, azsa çok etmeli. Yanında kadını varken boş oturmak, derinlere dalıp uzun süre çıkamamak, kendinle konuşup kendinle eğlenmek, hele bir de üzerine susmak yoktu erkeğe; seven bir kadınının kitabında.

“Hep böyle yapıyorsun. Tanıştığımızda daha neşeli, daha sevecendin. Şimdilerde kendi başına geçirdiğin vakitlerde daha mutluymuşsun izlenimi uyanıyor bende. Sıkıldın mı benden? Nedir bu hâlin böyle?”

Arkama bir yastık daha koyup iyice yaslandım karyolanın tahta başına. Birazdan bu da erir, büzülür ve düşer belime doğru, kalkıp düzeltmem gerekir. Odanın içinde bahardan kalma bir serinlik, bir de taze sevişme kokusu. Nasıl da hissettiriyor kaçamak tatil kendisini, altı yanı kapalı bir kutu da olsa içinde pineklediğimiz! Onun gerdanından aşağıya sızan ince bir ter damlası, benim nefes alıp verdikçe sanki aşka doyamamış gibi bir aşağı bir yukarı hareket eden karnım. Savaş alanına dönmüş yatak, elinden gelse üzerinden atacak ikimizi de, kendisine çeki düzen verecek yokluğumuzla hafifleyen yüzeyine. Sesler çınlıyor kulağımda, aklımda az önce biz iki yavru kedi gibi çarşafın üzerinde tepinirken gözüme takılan üç gölge var. Yatağın sol başındaki lambanın sarı ışığından başka bir kaynak yok bedenlerimizi duvara çizen! Neden diyorum kendime sürekli, neden burada değilim en çok burada olmam gereken bir zamanda.  Çıplak göğsümün üzerine düşen sigara külü, zor da olsa seçiliyor kılların arasında. O yüzüstü yatmış, başını bana doğru çevirmiş, bedeninin altında ezilen memeleri hamur gibi yayılmış çarşafın buruşuk yüzeyine. İnce parmakları sağ bacağımın üzerinde uzadıkça uzuyor. Az önce en hassas noktalarıma ustaca dokunarak harikalar yaratan parmak uçları şimdi tenimin üzerinde birer jilet gibi geziniyorlar, kesik atıp kanımı akıtacak zamanı kolluyorlar belli ki, kesip damarlarıma girecekler içeride ne var ne yok birinci elden öğrenmek için.

“Konuşacak bir şeyim yok. Boş konuşmayı da sevmiyorum.”

Isınan kazandaki kurbağanın durumundan farksızdı durumum. Eninde sonunda yanacaktı ayaklarım, yanacak ve beni rehavetin aldatıcılığıyla avlayacaktı. Belki de bunu istiyordum. Yorgun bir akşamüstü eve gelip, tek kişilik koltuğa kıvrılıp sızmak da uyumaktı ne de olsa! İki adım ileride bir yatak olduğunu bilmek işe yaramaz kimi zaman. İnsan cezalandırmak ister kendisini, ağrıyan bir dişi çektirmez uzun süre, ete batan parmağını da... Ya o dişin, o tırnağın başka belalara kalkan olduğuna ikna eder aklını ya da daha önceleri işlediği bir kabahatin cezasını çektiğine. Adalet duygusunun irrasyonel izdüşümü ne kadar da çarpık, ne kadar da aldatıcı!   

“Oteli beğendim. İnternetten buldum burayı, penceresi yok diye kaygılanmıştım tutarken ama çok da sorun olmuyormuş. Umduğumdan daha rahat göründü bana, temiz ve sessiz. O kadar sessiz ki sanki sadece sen ve ben varım koca evrende. Uzayın boşluğunda bir yatağın üzerinde yana döne oynaşıyoruz, etrafımız yıldızlı bir karanlık, uçsuz bucaksız bir hiçlik. Sonra bu sessizlik! Sesin yokluğu değil sadece, ikimizden başka her şeyin yokluğu. O derece ürkütücü ama yine de gerçekleri göz ardı etmemek lazım. Bir ara korktum, sevişirken yan odadan duyacaklar, kapıya vurup “az sessiz olun” diyecekler diye! Sence nasıl burası? Beğendin mi?”

Son zamanlarda sıklıkla olan şey yine olmuştu. Yeşim’in sözleri duvarlara çarparak sağa sola zıplayan,  pinpon topları gibi dolanıyordu odanın içinde. Ne başını bulabiliyordum ne de sonunu! Ne zaman başlamıştı bu oyun? Ne zaman bitecekti? Kim karar verecekti bitiş zamanına? Neden kaçırdım ipin ucunu ben böyle?

“Ne nasıl?”

Kızdığı zaman gerilen elmacık kemiklerini gördüm o anda. Yüzü büyüdü, genişledi. Gözleri yusyuvarlak oldu bir anda. Derin bir kuyu gibi çekti beni içine, içi nem ve küf kokan bu zifiri karanlıkta beni bekleyen şeyin farkına varıyordum artık.  

“Yapma Ziya ya, bunu yapma bana. Ne düşünüyorsun? İlk tanıştığımızda iki gölgeli oluşundan, erkeğiyle gurur duyan kadın misali gurur duyardım ama artık dayanamıyorum. Senin iki tane değil, sonsuz tane gölgen var. Hatta, kocaman bir gölgesin benim yanımdayken.”

Biliyordu sırrımı, bildiği için en zayıf ânımı bekliyordu vurup kanatmak için. En zayıf ânım, yani en suçlu olduğum, özür dilemeye en yakın olduğum an, onun aç bir akbaba olup benim bir kuzuya dönüşeceğim an.

“Lisedeki Fizik hocam ölmüş. Onu düşünüyordum.”

Yalan, ilk habercisi miydi bir ilişkinin sonuna gelindiğinin? Yoksa, yalana neden olan gereksiz sorular mıydı o haberci? Her gülümsemenin ucuz bir rüşvet olduğunu kim söylemişti?  

“Lisedeki Fizik hocan mı? Sen lisedeki Fizik hocanla görüşüyor muydun?”

Lisedeki Fizik hocamın öldüğü doğruydu ama öleli bir ay olmuştu neredeyse. Üzülmüştüm evet, cenazeye gidememiştim çok istememe rağmen. Gidemeyişime ayriyeten üzülmüştüm. Kalp krizinden gitmiş, sınıfta, öğrencilerinin gözü önünde. Hem de emekli olacağı yaza birkaç ay kala.

“Yok, öyle değil. Facebook’ta mezunu olduğum lisenin grubuna üyeyim. Oradan aldım haberini.”

Dudaklarının ucu aşağıya doğru hafifçe kıvrıldı, yerin çekim gücüne daha fazla direnmenin bir anlamının olmadığını düşündü herhalde. Vakit beni teselli etme vaktiydi. Olası son kartlardan birisini oynamıştım. Bundan sonra kozlar onun elinde olacaktı.

“Eee, sever miydin kendisini peki? Ondan mı bu kadar suskunsun şimdi?”

“Beni etkilemiş tek lise öğretmeniydi. En son on beş yıl önce, üniversitede okurken görüşmüştük sanırım. Eski okuluma gidip, lise öğrencilerine temel bilimleri okumanın neden önemli olduğu üzerine kısa bir konuşma yapmıştım. Sevecen bir adamdı, beni severdi. Babam vefat ettiğinde cenazesine gelmişti. Ayrıca gölgelerimle yaşadığım bu tuhaf sorunları o da bilirdi. İnanmazsın, beni karanlık optik laboratuvarına sokup, tek bir gölgem olduğunu bilimsel olarak kanıtlamıştı.”

İhanete uğramış gibi gerildi Yeşim’in yüzü. Kalabalık bir yerde annesinin elini yitirmiş bir çocuk gibi bakındı etrafına. Kendisine destek olacak bir çift göz, suyun üstünde kalmasını sağlayacak bir tahta parçasıydı aradığı.

“Öyle miii? Sadece ben biliyorum sanıyordum. Tek sırdaşın değilim yani!”

“Değilsin!”

Bildiğini biliyordum, o da farkındaydı benim onun bildiğini bildiğimi. Bir bilmezden gelme oyununa sarmıştık, bir türlü kurtulamıyorduk elimizi ayağımızı düğümleyen iplerden.

“İyi bakalım. Öyle olsun. Bir dahakine söylersin önceden, haberim olur. Ölümse ölüm, anlarız hâlden.”

Küskün bir tavırla sırtını döndü bana ama üstünü kapatmak için tuttuğu gergin çarşaf, çıplak bedenini kendi ekseni etrafında çevirirken elinden kaçıp kurtulduğu için –nasıl da ele avuca sığmaz oluyor normalde yumuşak olan şeyler gerilince! - pembe meme uçları görünüverdi bir anlığına. On dakika önce boş bulduğu çayırda tepinen kısrak gibi sevişen kadın, böylesi beklenmedik bir kazadan dolayı utanmış, yüzündeki dolunay yerini yeni aya bırakmıştı. Arkasını dönüp, çıplak sırtını örtme fırsatını bana verdikten sonra geri dönebildim özlediğim sessizliğime. Odanın karanlığı içime ışık olarak vuruyordu. Üzerinden uzanıp onun tarafındaki lambayı kapattım. Birden kapkara oldu oda, çölleşti ve kurudu. Aradığım da buydu. Ancak çölde, herkesten ve her şeyden uzaktayken sorabilir insan kendisine bir türlü soramadıklarını. Ancak çölün sade yüzünde vardır adalet ve eşitlik.

“Uyu biraz. Ben de uyuyacağım. Azıcık kestirdikten sonra çıkar akşam yemeği yeriz sahilde. Tatile geldik diye tüm günü bu odada ataletle geçirmek zorunda değiliz.”

Tatil ve atalet kelimelerinin aynı kökten geldiğini bana o öğretmişti. Yıllarca Fizik okumama rağmen bunu bilmiyor oluşuma utandırmıştı beni. Kıçımı hafifçe yatağın içine doğru kaydırıp ince battaniyenin altına sıvıştım usulca. Başımı yastığa koyarken, kurumuş tenimin elyafa sürtmesiyle oluşan minik ışık parlamalarını gördüm. Yıldızsız gökyüzünde kayan yıldızlar gibi yürüdüler parmaklarımla beraber. Sonra yine aynı hiçlik, senkronize olamayan nefeslerimiz, aynı odada yatıp farklı evrenlerde yaşayan iki ruh.

Sırtımı Yeşim’e döndüm. Seviştikten sonra sırt sırta yatıp uyuyan tek çift değildik herhalde dünyada. Gözümü; göremediğim, hissedemediğim bir noktaya diktim. Evet, biliyordu. Hissediyordu bendeki kaygılı duruşu. Hissetmese neden koysundu bu sert tavırları, neden bu kadar net olsundu? Daha merhametli olur, daha alttan alırdı. Neredeyse iki aydır böyleyim ben. Açılamıyorum, açılamayınca suskunlaşıyor ve rahatsız edici oluyorum. Asıl yapmam gereken şeyi yapamadığım için kendimi “yapılmasa da olur” denilecek türden işlerle meşgul edip, yapılması gereken şeyin yapılamamış olmasına bahane üretmiş oluyorum. Ne gölgeler benim peşimi bırakıyor, ne de Yeşim gölgelerin peşini. İçimde tereddütten yapılma bir tepe, ne yapsam önüme çıkıyor, ne yöne dönsem karşıma dikiliyor ve engelliyor hareketlerimi. Bazen karanlığın beni içine alıp, üzerime kapanmasını ve bir daha ona geri vermemesini diliyorum. Sonsuza kadar uyuma isteği gibi bir şey bu. Uyumak ama ölmemek… Kafamın bulanıklığında lacivert bir kapı açılıyor, giriyorum düşünmeden.
Uyandığımda Yeşim yoktu odada. Herhalde sahile hava almaya inmiştir diye geçiriyorum aklımdan ilkin. El yordamıyla yatağın başındaki lambayı bulup ışığı açınca fark ediyorum Yeşim’in yastığının üzerindeki mektubu. Orada, yastığın ortasındaki çukurun ortasında duruyor beyaz kâğıt. Milyonlarca yıl önce düşmüş bir göktaşının yarattığı kraterin ortasında oluşmuş bir tatlı su gölü gibi sakin, bir o kadar da ölü. El yazısı ne kadar da güzel diyorum mektubu elime alır almaz, her zamanki gibi korkularımı –yoksa rahatlamamı mı?- görmezden gelerek.  Oysa alelacele yazıldığı her halinden belli olan bu mektup oyunun sonunu ilan eden belge aynı zamanda, oyunun yani işkencenin.

Bir Tanem Ziya,

Bu mektubu yazmak için ya da senden almak için altı aydır bekliyorum. İkimizden biri yazacaktık. Baktım sen kaçmayı seviyorsun, köşe bucak her delik senin için sığınılacak liman ne de olsa. Sokaktaki kediden, mutfağın camından içeri giren yavru kargaya kadar her şey! İş başa düştü dedim kendime artık. Çünkü ben kovalamayı sevmiyorum, Ziya. Çabuk yoruluyorum aşk oyunlarında; başkalarının uzun uzun anlattıkları dalaverelere, romanlara konu olan karmaşık ilişkilere, açık açık konuşulmayan tatminsizliklere dayanamıyorum artık.  Sen benim farkına varmadığımı sanıyorsun ama biliyorum her şeyi ben. Sekiz ay önce sinema çıkışında görmüştüm ikinci gölgenin birincinin zıttı yönde konuşlandığını. Hiç de öyle tereddütlü, titrer bir hali yoktu. Gücünü kanıtlamaya çalışan bir baba gibiydi daha çok, yere sağlam bastığından emin, seni –yani diğer gölgeni- vazgeçireceğinden de!
Ne zaman bir araya gelsek, buluşmamızdan önce tek olan gölgen beni görür görmez ikiye bölünüp, akşam altıyı gösteren saate çeviriyor seni. Ve ne zaman ayrılsak, akşam altı dönüyor gece 12’ye, yanlış zamanı gösteren bir saatin elle düzeltilmesi gibi. Akrebinle yelkovanın kavuşuyor birbirine ben kaybolur kaybolmaz, ben aradan çekilip dengesizliği sonlandırınca. İçine bir serinlik doluyordur herhalde böyle durumlarda, ipin üzerinde bozulan dengesine kavuşan cambaz gibi göğsünden karnına doğru soğuk bir nefes iniyordur. Peki ya ben, benim durumum da tam tersi, hiç düşündün mü? Senin yanına varınca umutlanıyorum, belki bu sefer sorunları iki yetişkin insan gibi konuşur, bir çözüme bağlarız diyorum. Belki bu sefer içmek, sevişmek, susmak ve sırt sırta uyumak dışında bir şeyler yaparız diyorum. Tenin tenime değerken, parmakların yüzümü okurken, dilin dilime dolanıp soru işaretlerini beynime salarken; ben hep bir kişiyim ve senin yörüngendeyim. Ya sen? Sen yörüngesi olmayan bir meteor gibi çarpacak yer arıyorsun kendine. Bu son diyorum kendime, söz veriyorum seni bir daha görmeyeceğime ne zaman yanak yanağa öpüşüp “Hadi görüşürüz canım”larla vedalaşsak.

Tutamıyorum ama sözümü. Üç yıldır yaşadığımız tüm güzellikler bir hiç olacak diye üzüldüğüm falan yok. Kendine pay çıkarayım deme sakın! Geçmişin yaşanmışlıklarını biriktirme hastası değilim, tanıyorsun beni o kadar. Endişelerimin kaynağı yalnızlık değil; aşka gelip genleşen kapıların, durup durup homurdanmaya başlayan buzdolabının, aniden üst kattan gelen misketlerin sesleri hiç değil. Senin için kaygılanıyorum bir tek, kendini bulamayacağından, daha çok içine doğru kapanıp kaybolacağından, insanlardan nefret edip kendine zarar vereceğinden korkuyorum. Sonu yok çünkü bu düşüşün, dipsiz bir kuyuda spiraller çizerek batıyorsun. İnsanız hepimiz, bulaşıyoruz birbirimize. Bir kere bulaştık mı da kolay kolay silinmiyor izler. Ama fark ettim ki bu düşünceler tek taraflıymış, sen her zamanki bencilliğinle zırnık bir şey kaybetmiyormuşsun. Düşerken beni de çekiyorsun. Ben kör, ben sağır, ben sadık bir sevgili olduğum için cezalandırıyorsun beni. Gidiyorum işte, rahat edersin artık.

Son olarak sana bir de tavsiyede bulunayım. Gerçi bunları sana binlerce kere söyledim ama olsun. Yazının gücüne sen benden daha çok inandığın için bir kere de yazmış olayım. Ne yap ne et bedeninin sesini dinlemenin bir yolunu bul. Hayatı salt kafanla yaşayamazsın, her şeyi düşünerek çözemezsin. Tamam bilim okudun, tamam bilim hayattaki en hakiki mürşidin, tamam bilimden başka gerçeğe inanmak zorunda değilsin. Konferanslar, dersler, makaleler, deneyler, sonuçlar… Hayat bunlardan ibaret değil, çık biraz alışık olduğun dairenin dışına, saçma sapan şeyler yap. Kaybol mesela bilmediğin bir mahallede, aptal bir Holywood filmine bilet al, gerizekalı diye yaftaladığın kızlara merhaba de. Yarına yatırım olmayan şeylerden bahsediyorum, sevişmek ve kedi bakmak dışında şeylerden. Eğer çıkarsan kendi kendini hapsettiğin hücrelerden, dışarıdaki insanların da en az senin kadar çalışkan, en az senin kadar zeki, en az senin kadar haklı olduklarını görürsün. Nefretin kaynağı, cehalettir. İster inan ister inanma buna! Başkalarını küçük gören, onların hayatını değersiz olarak damgalayan, küçük insanların küçük heveslerini anlamsız bulan bir insan eninde sonunda kendisinden nefret etme noktasına gelecektir.

Mektubu uzatmanın gereği yok. Zaten sayfa da doldu. Lütfen beni arama, sorma, ortak arkadaşlarımızdan hakkımda bilgi koparmaya çalışma. Kopalım artık, kendimize yeni merkezler bulalım etrafında dönmek için. Birbirimizi iyi anımsayalım; kırmadan, dökmeden, yaralanmadan ayrılalım.  

Mimi sende kalsın, sana sıkı sıkıya bağlı. Beni sevemedi bir türlü. Sarı plastik top salondaki komodinin alttan ikinci çekmecesinde, su kabını da iki günde bir yıkamayı unutma. İçmiyor kedi kap kirli olunca. Herkes senin gibi pis mutfaklarda yaşamaya alışık değil. Öğren artık bunu.  

Canın sevişmek isterse de kendine bir şişme bebek al. Belki benim gibi şikâyet edemez ama seni rahatlatma ve yanında uzanıp susma işini çok iyi yapar.

Kendine iyi bak,

Yeşim

Mektubu üç defa okuyorum ara vermeksizin. Yeşim’in somurtan küskün yüzünü görüyorum her kelimede. İçimden gürültülü bir kalabalık geçiyor, yemek paydosuna koşan öğrencilerin telaşı. Sonrası boşluk, ıssız bir okuldaki boş sınıflar, çarpık çurpuk sıralar, yerlere düşmüş kitaplar ve defterler. Öyle bir boşluk ki hayra mı yorayım şerre mi bilemiyorum. İyi hissediyorum bir anlığına, ben bir şey yapmadan hallolan bir soruna neden üzülecekmişim diyorum. Peki ya geçen üç yıl, onca sıkıntı ve hafakan? Bitti artık! Bitti mi yoksa yeni mi başlıyor? Kendimi yeterince tanımamak çok rahatsız ediyor beni.

Kalkıp banyoya giriyorum. “Sıcak su tenime bulaşan bu belirsizliğe iyi gelecektir.” gibisinden saf bir düşünce var aklımda. Yakıyor bedenimi su, kıpkırmızı oluyor yüzüm, kollarım, bacaklarım. Bedenim yanınca beynim soğuyor biraz. Öyle sanıyorum, eski bir alışkanlığın gerektirdiği üzere. Giyinip sokağa atıyorum kendimi. Akşam usul usul çöküyor evlerin üzerine, siyah bir heyula gibi esir alıyor hareket eden her şeyi. Bu minik tatil köyünde herkes turist, herkes hafta sonu için İstanbul’dan ya da Ankara’dan kaçıp gelmiş. Yeşim şimdi nerededir diye soruyorum kendime. Ya otobüs terminalinde kalkış saatini bekliyordur ya da çoktan yola çıkmıştır. Gidip bakmalı mıyım ona? Tabii ki hayır! Kimi kandırıyorum ki? Onu kandıramayacağım bir gerçek. Kaldırımdan inip yolun ortasına geçiyorum. Kalabalıktan dolayı yol araba trafiğine kapatılmış. Sağlı sollu incik boncuk satan tezgâhlar, oyuncakçılar. Bir ara yukarıya takılıyor gözlerim. Sokak lambalarının boynu bükük, sanki Yeşim’in gidişine en çok onlar üzülmüşler. Bir ara aklıma geliyor, güçlü bir lambanın altına girip gölgemi kontrol etmek. Ayaklarımın dibinden başlayıp sokağın ucuna doğru uzanan tek bir gölgeyi görünce rahatlıyor içim. Evet diyorum. Yeşim benim için yine en doğru olan kararı verdi.   

26 Şubat 2016

İki Gölgeli Adam 2

 “Bir cismin neden olduğu gölge sayısı o cismin yakınlarındaki ışık kaynaklarının sayısıyla doğru orantılıdır. Eğer bir kalemin arkasına iki tane mum koyarsan kalemin iki tane gölgesi olur. Şaşıracak bir şey yok bunda, endişelenecek bir şey de yok.”
Bunu söyleyen okuldaki fizik öğretmenimizdi.  Öyle otoriter bir sesi vardı ki sahile gidip balıkları adlarıyla çağırsa olta falan kullanmadan kovasını doldururdu. Benekli yüzünün ortasındaki ince bıyığı, güldüğünde kıpır kıpır oynayan şişman göbeği ve yer yer kır düşmüş saçlarıyla öğrencilerin hem sevip hem de saydığı nadir öğretmenlerden birisiydi kendisi.
“İyi ama hocam, biz sahildeydik, güneş de batıyordu. Bir tane güneş vardı… Etrafta başka bir ışık kaynağı da yoktu. Hem ne olacak, ayın gölgesi mi vurdu? Hem neden sadece bana?”
Oturduğu yerden kaykılarak doğruldu. Kilolu olduğu için masayı tutmuştu bir eliyle, gözlerini ise benden bir anlığına bile ayırmamıştı.
“Vardır oğlum, vardır. Sen fark etmemişsindir.”
“Yoktu hocam. Adım gibi eminim.“
Gözleri büyüdü, yanakları şişti. Kafasının içinde başka bir şeylerin döndüğünü anladım o anda. Sinsice gülümsedi, hocam değil de arkadaşımdı birkaç saniyeliğine.
“İşte bak! Adının Emin olduğunu iddia ettiğin kesinlikte tek bir ışık kaynağı vardı diyorsan… Demek ki vardı.”
“Ya hocam ya! Benim ilkokula giden kardeşim de yapıyor böyle esprileri. Çocuğa ayıp olmasın diye gülüyorum çoğunlukla. Bari siz yapmayın. Hem ben sokak lambasının altında durup…”
Kesti sözümü, arka sırada şaklabanlık yaparken suçüstü yakaladığı bir öğrencinin üzerine çökmeye hazırlanıyormuş gibi kabardı göğsü. Safsataya ayıracak daha fazla vakti yoktu.
“Tamam, deney yapalım o zaman. Ben Fizik hocasıyım. Gözlem yapmadan, deneyle sınamadan hiçbir şeye inanmam. Gel laboratuvara, yapalım kontrollü bir deney, sonrasında konuşuruz. Optik deneylerini yaptığımız odaya gel ama. Büyük laboratuvar görmez işimizi. “
“Tamam hocam, ne zaman?”
“Hemen şimdi. Bilim beklemez! Dersler iptal zaten. Öğrenci de yok, ne dersi yapacağız.”
Sınavdan sonra iyice seyrekleşen sınıfların, seslerin yankılarının duyulduğu uzun koridorların, açık camlardan içeriye dalan rüzgârla mendil gibi sallanan perdelerin, açık kapıların gizli saklı bir şey bırakmadıkları idareci odalarının yanlarından geçip karanlık laboratuvara vardık. Buraya en son dönem başındaki Young deneyi için girmiştik. Penceresiz odanın tüm duvarları zifiri siyaha boyanmıştı. Odanın bir kenarında yine baştan aşağı siyah bir muşambayla kaplanmış bir masa, üzerinde ıvır zıvır bir ton deney malzemesi, etrafta dağınık bir hâlde duran sandalyeler. Karşı duvarın dibinde hafif bir yükselti vardı, duvarda da beyaz yazı tahtası.
“Tamam, şimdi al eline şu kitabı ve havada tut. Ben ışık kaynağını açacağım ve sen kitabın kaç gölgesi olacağını sayacaksın.“
“Peki hocam.”
“Bir iki üç, hazır mısın?”
“Evet hocam.”
“Açtım. Kaç gölge sayıyorsun?”
“Bir hocam.”
“Şimdi bir kitap daha al köşedeki raftan. İkisini birbirinden uzak tut ve gölgeleri say.”
“Yaptım hocam. İki gölge var.“
“Tamam, çok güzel. Demek ki bir kitabın bir gölgesi, iki kitabın iki gölgesi oluyor. Bu durumda bir insanın da bir gölgesi olması gerektiğini çıkarsayabiliriz. İnsan bedeni de bir cisimdir sonuçta, yanılıyor muyum?”
“Yanılmıyorsunuz hocam. Aslında ruhumuz da var ama o farklı bir şey galiba.”
“Ne ruhu Ziya? Ruh madde mi ki gölgesi olsun. Ruhlar giremez benim Fizik laboratuvarıma, tıpkı hayaletlerin giremediği gibi. Hatırlamıyor musun hayalet kuvvet hakkında söylediklerimi?“
“Haklısınız hocam. Bir anda aklıma geldi, söyledim.”
“Tamam, neyse. Bırakalım lafazanlığı. Dikil bakalım az ileride. Tahta platformun üzerine çık. Işığı tüm gövdene tutacağım. Yüzünü duvara dön ki beyaz tahtanın üzerine düşen gölgeni rahat bir şekilde görebilesin.”
“Tamam hocam. Işığı açabilirsiniz.”
“Bir iki üç. Açtım. Kaç gölge sayıyorsun?”
“Bir”
“Eminsin değil mi?”
“Değilim hocam! Adım Ziya.”
“Bırak zevzekliği. Bilimsel deney yapıyoruz burada. Normal koşullarda kayda geçer söylediğin her şey.”
“Eminim hocam. Bir tane gölgem var.”
“Yarı gölge var mı?”
“Yok hocam.”
“Tekrar et.”
“Yarı gölge yok hocam.”
“Tamam. Bu durumda senin de tek bir gölgen olduğunu kanıtlamış olduk. Deney bitmiştir. Sonuçlar beklendiği gibi gerçekleşti. Kayda değer bir tuhaflık ya da sapmaya rastlanılmadı. “
Laboratuvardan çıkarken gülüyordum. Fizik hocamın beni ciddiye almasına, iddiamı deneyle çürütmesine, salim kafayla düşününce bana bile saçma gelen bu iddiayı benim son ana kadar sürdürmüş olmama ve belki de en çok deneyin sonucuna.
“İki gölgen değil de sıfır gölgen olsaydı daha ilginç olurdu biliyor musun?”
“Neden hocam? Sıfır gölge nasıl olacak ki?”
“Düşünsene, arkandan ışık vuruyor ama önüne hiç gölge düşmüyor. Bu ne demek? Işık içinden geçiyor, hiçbir engelle karşılaşmamış gibi deliyor seni.”
“Yok olmak gibi bir şey, herhâlde. Değil mi hocam?”
“Öyle olmak zorunda değil. Var olup da ışığı geçirebiliyorsundur. Cam gibi mesela, ya da hava gibi. Belki de ışığa bile söz geçirebilecek kadar güçlü bir otoriten olduğu içindir ona boyun eğdirmen. Fotonlar senden çekindikleri için sana çarpmayıp, etrafından dolanıyor ve sonrasında tekrar hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlar.”   
“Cam gibi insan. Fena fikir değil aslında hocam. İçi dışı bir! Baktığınız zaman saklayacak hiçbir şeyi olmadığı için her şeyini bir anda çözebileceğiniz birisi.”
“Ha ha, Ziya! Genç ve toy olduğun nasıl da anlaşılıyor laflarından. İnsansa saklamanın bir yolunu bulur merak etme. Sırlar da acılar gibidir, içinde tutmayı biliyorsan olgunlaştırır seni.”
Şanslıydım evet. Dili de kafası gibi çalışan, zeki ve sevecen bir Fizik hocasına sahip olduğum için, benimle alay etmeyen ve söylediklerimi ciddiye alan –bilimsel yöntemi öğretmek için tabii ki, yoksa başka bir açıklaması olamazdı bu deneyin- bir arkadaşım olduğu için. Hatta o kadar şanslıydım ki geleceğimi bile büyük oranda bu şans belirlemişti. Üniversitede dört yıl Fizik okuyup, bir de üzerine Bilim Tarihi konusunda yüksek lisans yapmamı ona borçluydum. O gün okuldan ayrılırken Fizik hocamın söylediği sözler uzun süre çınladı kafamın iç çeperlerinde. Laboratuvarda sınanıp çürütülen ikinci gölgem belli ki oyun oynamıştı benimle o gün. Duyduğu ve gördüğü her şeyi deney süzgecinden geçiren bir bilim insanının karşısında utanmış, sadece sevdiceğinin önünde çıplak kalabilen bir eş gibi çıkmamıştı ortalığa.
Oysa aynı günün akşamında evin sahanlığına varıp, kapının üstündeki sarı lambaya sırtımı döndüğümde, en ufak bir kuşkuya yer bırakmaksızın ikinci gölgemin varlığını görmüştüm. Birincisiyle, yani olması gereken yerde olanla doksan derecelik açı yapan bu alıngan karartı yaprak gibi titriyordu ayaklarımın dibinde. Hareket etsem kaçıp gidecek, mahallenin korkak kedisi Ödlek gibi çalıların içinde kaybolacaktı. Hiç kıpırdamadan baktım evin yakınlarındaki ıssızlığa. Ağustos böceklerinin vızıltısına karışan tek tük kuş cıvıltılarını ve çok uzaklarda görünen uzak bir semtin küskün lambalarını saymazsak ışık ve ses çölünün ortasında gibiydik. Evimin etrafında başka ev olmadığı ve yakınlarda başka bir ışık kaynağı olmadığına göre –sol tarafımda annemin zevk için soğan ve lahana yetiştirdiği minik bahçesi kapkara bir yalnızlık abidesi olarak korkutuyordu beni-, bu gördüğüm ikinci gölgem, yani kafamın içindeki ikinci ben olmalıydı. İleride edineceğim sevgililer dışında kimseye itiraf edemeyeceğim varlığıyla bana kendimi etrafımdakilerden farklı hissettirecek, kafamdaki bulutların sıklığıyla doğru orantılı olarak uzayıp kısalacak, mutlu olduğum zamanlarda yok olup kasvetli olduğum zamanlarda sadece asıl gölgemi değil, bedenimi bile yutacak derinlikte derin bir kuyuya dönüşecek olan ve benimle birlikte olgunlaşacak sırrımdı. 

23 Ocak 2016

Aforizmalar 1-6

Aşağıya, ara sıra facebook'a yazdığım aforizmik düşünce kırıntılarını ekliyorum. Yazdıkça da bu şekilde altışar altışar eklerim. 

1

"Müslüman Noel kutlamaz." diye ortalığı velveleye verenleri anlayamıyorum. Ya kardeşim, kutlar diyen mi oldu? Neyin tantanası bu? Yani solcu bir gazeteci ya da inançsız bir bilim insanı kameraların önüne geçip "Müslümanlar da Noel kutlamalılar." mı dedi? Hristiyanların bayramı işte, sana ne oluyor. Yurt dışında yaşadığım için buradaki arkadaşlar bana "Mutlu Noeller" mesajları gönderiyor. Ne yapayım? Herkesle oturup, uzun uzun "Bak kardeşim. Ben Türküm. Maide Suresinin bilmem kaçıncı ayetinde Allah şöyle buyurmuştur..." diyerek açıklama mı yapayım? İşiniz gücünüz yok mu ya sizin? Ben "Teşekkür ederim. Sizinki de!" deyip geçiyorum. En basit insanlık hali bu kardeşim. Güler yüzlü ol, sev insanları, sevil. Bu kadar kasmaya değmez. Kalk birkaç km koş, git evine karınla/kocanla seviş, al çocuğunu parka götür ve oynamasını izle, bir sokak kedisine ekmek ver, başını okşa. "Müslüman Noel Kutlamaz" diye kime/neyi protesto ettiğinizi bile bilmiyorsunuz daha. Komik oluyorsunuz. Hayır, bir de ülkenin doğusunda iç savaş var, millet evinden çıkamıyor, çocuklar evlerinin önünde katlediliyor. Bizim müslümanlar zulmü protesto edeceklerine, masumlar için bir araya geleceklerine kafayı Noel Babaya takmış durumdalar. Ölenler Kürt olunca müslüman olmuyorlar mı? Hadi onu geçtik, insan olmuyorlar mı? Yazık, çok yazık.

2

Türkiye'deki camilerin ve mescitlerin hepsi (Büyük tarihi camiler hariç) siyasi amaçlara hizmet etmek için bir takım grupların sığınağı haline gelmiş, cemaatlerin ya da siyasi İslamcıların cirit attığı yerlerdir. Şu cami Sülaymancılarındır, bu cami Fethullahçıların, beriki Cübbelinin... Bu durum bir yandan "Din aslen siyasi bir oluşumdur." önermesini doğrularken bir yandan da ülkede "secde etmek için" yapılmış mekanların sayıca ne kadar az olduğunu gözler önüne serer. Nihayetinde; siyaset bir güç edinme savaşıdır ve din, sahip olduğu "koşulsuzca motive olmuş" insan nüfusuyla rahatlıkla siyasetin elinde oyuncak olmaya hazırdır. Bu çarpık durumun tek çözümü mutlak laiklikten başka bir şey değildir. Dini kurumlar devletin sıkı bir şekilde kontrol ettiği ve görev tanımının dışına çıkmasına izin vermediği yerler olmak zorundadır. Devlet tüm dinlere eşit uzaklıkta olmalı ve kendi kurumlarında dini ilkelerin nüfuzunu en aza indirmelidir. Bence Çin bu konuda, batılı devletlerin tüm itirazlarına rağmen, en doğrusunu yapmaktadır. Dinin, devletin otoritesini gölgede bırakacak bir güce kavuşmasını engelleyerek hem inananların siyasi emellere alet edilmesini durdurmaktadır hem de camilerin/mescitlerin birer ibadethane olarak kalmasını garanti altına almaktadır. Sonuç olarak dini kurumların görevi bireyin Tanrı ile olan münasebetini tanzim etmekten ibarettir. Duvarlarına siyasi mesajlar yazılmış, içerisinde siyasi / toplumsal / bilimsel konularda sohbetlerin yapıldığı bir mescite ne kadar mescit diyebiliriz? Bu tip sohbetler başka mekanlarda da yapılabilir. Hem zaten din eğitimi almış ve bu eğitim üzerine hayatını şekillendirmiş bir insanın toplumsal ve bilimsel konulara bakış açısı ne kadar tarafsız olabilir? Türkiye'de evrim kuramı hakkında tüm bildikleri Adnan Oktar'ın kuşe kağıda basılı renkli kitaplarıyla veya Fethullah Gülen'in Tekamül Nazariyesi Konferansıyla sınırlı yüzbinlerce üniversite mezunu vardır. Ne Adnan Oktar ne de Fethullah Gülen biyoloji çalışmış, laboratuvarda deney yapmış, bilimsel yöntemi anlamış kişilerdir. Bırakın da bilimi bilim insanları anlatsın, bırakın da toplumsal konularda toplumu çözümleme yöntemlerini çalışmış akademisyenler konuşsun. Ayrıca, insani yardım toplamak dini kurumların görevi değil, devletin izin verdiği ve sıkı bir şekilde hesaplarını kontrol ettiği vakıfların ve yardım kuruluşlarının görevidir. Zaten camilerde ya da cemaatlerin düzenledikleri himmet toplantılarında toplanan paraların nereye gittiği çoğunlukla bilinmez. Bu paralarla yeri geldiğinde şirket de kurarlar, devletin içini de oyarlar, teröristlere silah yardımı da yaparlar. Kısacası, Türkiye'deki müslümanların zannettiklerinin aksine laiklik onların dinlerini korumanın ve bir din olarak kalmasını sağlamanın yegane yoludur. Aksi halde gündelik kavgaların, siyasi emellerin elinde sağa sola savrulurlar. Uzun erimde hem kendilerine hem de mensubu oldukları dine zarar verirler.

3

Yirminci yüzyılda güzelliğin meta haline getirildiği sıklıkla konuşulur da zekanın da aynı zulme maruz kaldığı pek konuşulmaz. Günümüzde ebeveynlerin en büyük korkusu ortalama ve ortalama altı zekilikte bir çocuğa sahip olmaktır. Bu yüzden oyuncak firmalarından bebek maması satan şirketlere kadar milyarlarca dolarlık bir sektör çocukları olduklarından daha zeki yapma adına ürünlerle doldururlar vitrinlerini. Oysa zeka dediğimiz şey, canlının, hayatta kalma ve yeni nesillere bilgi/gen aktarımını kolaylaştırma adına sahip olduğu avantajlardan birisidir. Kollektif bir yaşam sürdüren ve içinde yaşadığı ortamın imkanlarını kulanabilen insan için zeka, mutlu ve başarılı olmak için aslında çok da önemli bir faktör değildir. Çocukların; meraklı, cesur, empatik, yardımsever, tutkulu, sağlam iradeli, ahlaklı, öğrenmeye arzulu, kuşkucu, sorgulayıcı, sanata ve bilime saygılı, iletişim kabiliyeti güçlü ve en az bir spora yatkın olmaları zeki olmalarından daha az önemli değildir. Bu özellikler de süpermarketten alınan sihirli formüllerle ya da oyuncakçıdan alınan pahalı aletlerle kazanılmaz. Anne-baba, çocuğun ilk öğretmenidir ve bu özellikleri çocuğa kazandıracak olan onlardır. Yılda bir kitap bile okumayan, soru soran çocuğuna kızan, sanata ve bilime ilgisiz, çocuğunun eline aypedi verip kendisi komşularla çene yarışına giren, sabahtan akşama kadar televizyonun açık olduğu bir odada yaşayan bir insanın çocuğu ileriki yaşlarda zeki olsa bile bu zekasını insanlığın refahı ve huzuru için kullanmayacağı için, olsa olsa çok para kazanan bir bankacı / mühendis / doktor olur. Sorgulamayı öğrenemediği için hep güdülen olarak kalır, öğrenmeyi öğrenmediği için üniversitede öğrendikleriyle dünyayı fethetmeye çalışır, ahlaklı olmayı içselleştiremediği için toplumun genel geçer yargılamalarına göre hayatını düzenler ve çoğu zaman yanlış olanı yapar. Gelecekte de geçmişteki gibi sefalet, cehalet ve kindarlık yaşamak istemiyorsak; sıradan zekalı ama bunun yanında iletişim kurmasını bilen, başkalarının acılarını anlayabilen, duyduğu / okuduğu haberlere kuşkuyla yaklaşan, öğrenmekten ve üretmekten zevk alan çocuklar yetiştirmeliyiz. Herkesin üstün zekalı olduğu yerde zeka enflasyona yenik düşmüş bol sıfırlı banknotlara benzer. Merak ve tutkuyla beslenmeyen zeka hiçbir işe yaramaz, bir işe yaramadığı için zaten marketlerde tenekelerin içine konulup satılmaktadır.

4

Din hakkında fikir üreten düşünürlerin en büyük hatalarından birisi dini insanın irrasyonel yönüyle temellendirmeleridir. Bu düşünürler iki noktada hata yapmaktadırlar. Birincisi; rasyonalite hiç de öyle insana has sihirli bir güç değildir. Türün devamı ve ömrün sağlıklı bir şekilde uzatılması için evrimsel süreçte insansoyunun geliştirdiği -insan olma yolunda gelişmiş- bir araçtır akıl. Diğer canlıların da akıl dışında geliştirdikleri araçlar vardır ve gözlemlediğimiz kadarıyla bu araçlar çok da güzel bir şekilde çalışmaktadırlar. İkinci hata ise dinin bu evrimsel amaçbilimden uzak tutularak anlaşılmaya çalışılmasıdır. Unutulmamalıdır ki umutlu olmak ve korkularından arınmak isteyen insanın icadıdır din. Kaynağı, cehalet değil, sorulara / sorunlara kolay yoldan yanıt / çare bulma isteğidir. Bilimden tek farkı deneye ve gözleme değil de inanca ve nakli bilgiye dayanıyor olmasıdır. Bu da dindar insanın hayatını kolaylaştıran temel unsurlardan birisidir. Çünkü bilim zordur, çetrefillidir, başarı garantisi yoktur. Oysa din, kısa yoldan her şeyi izah eder. Tarih boyunca insanın dine bağımlılığı da bu kolay izahla açıklanabilir. Din olası en kolay rasyonel açıklamadır. Onun rasyonelliği bilimin “Henüz bilemiyoruz ama araştırmalarımız sürüyor.” dediği noktalara inanca dayalı hipotezler koymasına dayanır. Bu hipotezler, bilimsel hipotezler gibi sınanamadıkları, çürütülüp bir kenara atılamadıkları için dinler varlıklarını günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Bundan sonra da dinin bir yere gideceği yoktur. Sadece şekil değiştirir; uzar, kısalır, yumuşar ya da sertleşir, yeni adlara ya da kimliklere bürünür ama kısa erimde yok olmaz. Bunun en büyük nedeni dinin, felsefi / bilimsel sorularla ilgilenmeyen bireylerin –yani toplumun büyük bir çoğunluğunun- ihtiyacını karşılayacak yanıtlara / çarelere sahip olmasıdır. Ölümden korkan, sonsuza kadar bilincinin yaşamasını isteyen; dünyada yaşanan zulmün bir cezasının, yapılan iyiliklerin bir ödülünün olması gerektiğine ikna olmuş birey, eğer bilimin soğuk gerçekliğine bel bağlayıp korkularının ve umutlarının yersiz olduğu sonucuna varamazsa, eninde sonunda kendisini iyi hissettirecek bir hurafenin avucuna düşecektir.

5 (Vampir Sedat Peker'e)

Öldürdüğü profesörlerin kanlarıyla duşunu aldıktan sonra aynanın karşısına geçip uzun uzun yüzüne baktı. Saçından süzülen kırmızı damlaları görünce içine tarifi kelimelerle mümkün olmayan bir övünç doldu. Öyle ya, oluk oluk akan kanların bir damlasını bile israf etmeden banyoya kadar taşımak kolay iş değildi. Zoru başarmıştı, takdiri hak ediyordu. Burnundan sarkıp dudağına doğru ilerleyen bir damlayı diliyle yakalayıp, iştahla emdi. Kanın tadı bildiği gibiydi, ılık ve hoş. Çocukluğunda dişçi ziyaretlerinden sonra ağzında uzun süre hissettiği o yumuşaklığı anımsadı. Mutluluk, acının yani seni sinir edenlerin yokluğunda mümkündü sadece. Her şey olması gerektiği gibiydi, evet! Banyodan çıkmadan önce son bir kere daha göz attı yüzüne. Kanın pıhtılaşıp yüzüne yapıştığı yerler daha çok hoşuna gitmişti nedense. Yarasız yüzüne cesur bir anlam katmıştı, çekici mi olmuştu ne! Gülümsedi, yeni aşık olmuş ama aşkına karşılık bulduğuna bir türlü inanamamış bir ergen gibiydi içinde kabaran iyimser dalgalar. Daha yapacak çok iş, dökecek çok kan vardı dışarıda. "BİR UMUTTUR YAŞAMAK" dedi ve ışığı kapattı
                                                                      
   6 

Ne zaman birileri müslümanları geri kalmışlıkla suçlasa, din savunucuları ortaya çıkıp İslam toplumlarının bilmem kaç yüzyıl önce bilime ve matematiğe yapmış oldukları katkıdan gururla söz ederler. Evet, doğrudur. Dokuzuncu ve on ikinci yüzyıllar arasında İslam toplumları bilime ve matematiğe ciddi katkıda bulunmuşlardır. Yalnız, bunun nedeni İslam değildir. Öyle olsaydı on ikinci yüzyıldan sonra bir durgunluk olmaz, önceki üç yüzyılda olduğu gibi gelişmeler devam ederdi. Tarihe bakarsak, bilimle iştigal eden toplumların belli başlı sosyo-ekonomik özellikleri olduğunu gözlemleriz. Bunların başında maddi refah gelir. Sekizinci yüzyıl, İslam coğrafyasının gerek savaşlardan kazanılan ganimetlerle gerekse de şehirleşmenin getirdiği düzenle (vergilendirme, düzenli tarım, eğitimli ordu vb) maddi refah yönünden doygunluğa ulaştığı dönemdir. Dolayısıyla, bütçeden bilime, matematiğe, nesnel bilgiye ayrılacak bir para mevcuttur. İkinci neden ise birinci nedenin doğal bir sonucudur. Zenginleşen toplumlarda ehilleşme kaçınılmazdır. Çölde tek başına yaşayan bedevi; hem çadırını yapar, hem yemeğini pişirir, hem hayvanlarına bakar, hem çocuklarıyla ilgilenir, hem ava çıkar... Oysa şehir insanı için bu işleri yapacak başkaları mevcuttur. Üretimden doğan (iş bölümü ve sistematik idare) artı değer bir şekilde toplumun her kesimine yayılır ve insanlar her şeye değil de bir şeye odaklanmaya başlar. Böylece Ömer Hayyam, patlayan su borusuyla uğraşmak yerine astronomiyle uğraşır. Harezmi evini kendi eliyle yapmaz ama vaktini El-Cebir kitabını yazmakla geçirir. Ticaretle büyüyen ekonomi, şehirleri kültürel merkezler (gezginlerin, tüccarların, meraklıların takıldığı) haline getirir. Dokuzuncu yüzyılın Bağdat'ı buna en güzel örnektir. Dolayısıyla da bilgi alışverişi hızlanır, insanlar çok kısa sürede çok şey öğrenebilirler. Bu durumda yukarıda anlattığım iki sosyo-ekonomik gelişmenin hemen hemen her toplumda bilimsel düşünceyi yeşerttiğini (Antik Yunan, Roma, Coğrafi Keşifler sonrası Avrupa, Meiji Reformları sonrası Japonya, günümüzdeki Çin vb) söyleyebiliriz. Konunun İslamın bilgiye ya da bilime verdiği önemle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. 12. yüzyılda bilimin duraklamasını sadece Gazali'nin Tehafüt-ül Felasife'sine vermek de bu yüzden yanlıştır. Çünkü böyle bir iddia, baştaki yanlış algıyı desteklemektedir. Gazali bilime değil; felsefeye, yani bilime yükselen bir otorite bağışlayan rasyonel düşünceye düşmandır. Ganimet geliri azalmaya, hazine daralmaya başlayınca; bütçeden kesilen ilk kalem, karnı aç olanlarca boş iş olarak adlandırılan bilim olacaktır. Bu durumu günümüzde de gözlemleyebiliriz. Gazali'nin İbn-i Rüşd'le girmiş olduğu polemik bugün bile tartışılır ama bence o tartışma zaten İslam toplumlarında yavaş yavaş yerini alan "bilimi ve felsefeyi gereksiz görme" anlayışının bir sonucu, görsel anlamda vücuda gelmesi olarak değerlendirilmelidir. İslam toplumlarında günümüzde de bilim gelişebilir, teknoloji yayılabilir. Tıpkı sekizinci yüzyılda Antik Yunan'ın ve Roma'nın miraslarının Arapça'ya çevrilmesinin ön ayak olduğu gibi bilim benzeri bir yöntemle bu topraklarda yeniden yeşerebilir. Yalnız; bu gelişme ve yayılma, İslami ekollerde bilimi her şeyiyle kucaklayan reform edici dimağlar yetişmediği sürece, her zaman için yeni Gazali'lerin ortaya çıkıp, bilimin dinin otoritesinin yerini almasına itiraz edeceği noktaya kadar olacaktır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; sekizinci ve on ikinci yüzyıllar arasında İslamı kabul etmiş toplumlarda bilim İslamdan dolayı değil de İslama rağmen gelişmiştir, tıpkı Avrupa biliminin Hristiyanlığa rağmen gelişmiş olması gibi. Sosyo-ekonomik değişimlerle üç yüzyıl kadar yükselmiş, sonrasında, havaya atılan taşın eninde sonunda yer çekimine mağlup olup, (momentumunu koruyacak bir iç motoru da yokken) toprağa dönmesi gibi gerileme dönemine girmiştir.

6B 

Soru: O üç yüzyıl boyunca maddi refah nedeniyle bilime yöneldikleri fikri biraz düşündürücü. Tabii bilim için maddi refah gerekir ancak günümüzde de Arap devletlerinin birçoğu paraya sahiptir. Yanıt: 

Günümüzde bilimin bir toplumda kök salması için altıncı aforizmada sözü edilen iki koşul tabii ki yeterli olmayacaktır. Bunun en büyük nedeni bin yıl önceki bilimin konumuyla bugünkü bilimin konumu arasındaki büyük farktır. Bin yıl önce bireysel çalışmalarla ve bir ya da birkaç destekçiyle meraklı ve tutkulu bir insan kendisini bilim yapmaya adayabilip, ciddi bilimsel gelişmelere öncülük edebiliyordu. Günümüzde bilim, kurumsallaşmış bir alan haline gelmiştir. Milyarca dolarlık yatırımlar olmadan, çok ciddi bir eğitim altyapısını kurmadan, halkı bilimin önderliğine inandıracak politik adımlar atılmadan; bilimin toplum içerisinde hak ettiği noktaya gelmesi imkânsızdır. Japonya, Kore ve son yirmi yıldaki Çin örnekleri bu yüzden çok önemlidir. Devlet bu ülkelerde eğitime, bilime ve sanata ciddi yatırımlar yapmakta, halkı bilinçlendirmek için bütçeden büyük oranda parayı bu alanlara yönlendirmektedir. Üniversitelere yüksek meblağlarda araştırma fonları sağlanmakta ve bu fonların doğru şekilde kullanıldıkları güvence altına alınmaktadır. Bilimin özgürleştirici gücünden korkmayan ülkeler uzun erimde bu korkusuzluğun meyvelerinden yararlanacaktır. Zengin Arap ülkelerinde ise durum çok farklıdır. Bilgi, üretilen değil tüketilen bir metadır. Bilen insan daha az itaat edeceği, daha özgür hareket edeceği, daha çok kendi vicdanının sesini dinleyeceği ve nihayetinde evrensel normların peşinde daha çok koşacağı için tahtlarını petrol gelirinin üzerinde oturtmuş krallar için bilim ve toplumu ona ulaştıracak olan seküler eğitim çok ciddi bir risk taşır. Arap ülkeleri Batı’daki devrimlerden dersini almış ve ona göre önlemini almıştır. Bin yıl önce bilime karşı tutunulan hoşgörülü naif tavrın yerini salt pragmatizm ve korku almıştır. Monarşinin olduğu yerde yönetici sınıf ve bu sınıfın yalakacıları, halkın bilinçlenmesini engellemek için elinden geleni yapar; gerekirse para dağıtır, hayatı ucuzlatır, hayatında araba sürmekten başka hiçbir iş yapmamış insanları şirketlerin başlarına getirir. Yeter ki bilgi tüketilmeye –suyun üzerinde kalacak kadar!- devam etsin ve yönetici sınıf varlığını sürdürebilsin. Dinin de aynı amaç uğruna kullanıldığını görmemek için kör olmak lazımdır. Teslimiyetçi ve itaatkâr nesiller yetiştirmek için din, yöneticilerin elinde pratik bir araçtan başka bir şey değildir. Kuşkuyu kendisine düşman bilmiş olan dinlerde insan asla birey olamaz; onun yerine kitle psikolojisiyle hareket eden, kendisine verilenle yetinen, bütün içindeki yerinden başka bir rolü olduğunu göremeyen bir “parça” olur. Çünkü parça olmaktan sıkılıp, kendi başına bir şeyler yapmak isteyen bireyler monarşinin başına bela açarlar. Onları dizginlemek için bilimden, seküler eğitimden, özgür sanattan ödün vermek şarttır. Bu ödünler de sürdürülemez kısa vadeli gelişmelerin ilk koşuludur.

16 Ocak 2016

İki Gölgeli Adam 1

                                                                             
“Hadi şimdi de güneşe arkamızı dönüp gölgelerimizi sayalım!”
Dün gibi hatırlıyorum o günü; dalgaların kıyıyı hafif darbelerle dövdüğünü, güneşin kırmızı bir portakal gibi ağır ağır suya battığını gözümün önüne getirmem hiç de zor olmuyor bunca yıla rağmen. Üniversite sınavından sonra arkadaşlarla buluşmuş, tüm öğleden sonra denizde yüzdükten sonra kasabaya inen son otobüsü kaçırmamak için alelacele toplanmıştık, şezlongların arkasındaki minik masanın kenarında. Güneş batmadan yola çıkalım ki çok geç olmadan kasabaya varalım diyorduk.
“Bir iki üç dört … “
Sayan kimdi? Arka sıralarda kola şişesine koyduğu birayı hocalara çaktırmadan yudumlayan Ayyaş Yaşar mıydı yoksa üniversiteye giriş sınavında matematikten ful çekip Bilkent’te endüstri mühendisliği bölümünü kazanacak olan Sivri Kemal mi? Nedense o kısmı kalmamış aklımda. Ne kadar zorlasam yüzler belirmiyor o laciverdi boşlukta. Sadece anlık duygu boşalımları; nereden geldiği belli olmayan yüz kızartıcı yanlışlar ya da bir kibritin aniden çakıp ıssız odayı dev gölgelerle doldurması gibi yürek hoplatıcı sevinçler var karanlığın ütü tutmayan pelte yüzeyinde.
“Yediiiii”
“Ne yedisi oğlum, biz altı kişiyiz!”
“Beğenmediysen sen say olum, yedi gölge var işte.”
“Bu salak saymayı bile beceremiyor. Dur bir de ben sayayım. Ayrılın bakayım azıcık!”
“Bir iki üç…”
Böyle başlamıştı maceram ya da maceramın ayırdına varmam. Farklı olduğumu anlamam için başkalarından uzaklaşmam, kendi başıma olmam gerekiyordu. Birlikteyken gölgeler birbirine karışıyor, tek bir gölgeymiş gibi hareket ediyor, kimin ne olduğu anlaşılmıyordu.  Ancak uzun bir süre, yeteri kadar mesafede kendi başıma kalırsam öğrenebilecektim aslında kim olduğumu, tam olarak ne istediğimi ve hatta ne için ve kimin için var olduğumu.
“Altı, yedi!, valla yedi çıktı yine”
“Oğlum kim o iki gölgesi olan, çıksın piyasaya. Söz dövmeyeceğim. Sen misin yoksa dobişko Hüsnü? O ikinci de göbeğinin gölgesi mi?”
“Biraz daha ayrılın, herkes bir köşeye çekilsin. Kendi gölgesine baksın. Kim hile yapıyorsa çıkar şimdi ortaya.”
İşte o anda belli etmişti kendisini, uzun yıllar boyunca beni takip edecek olan, nedenini değil de sadece sonuçlarını idare edebileceğim ikinci gölgem. Kış güneşi gibi utangaçtı ilk karşılaşmamızda.   
“Olum Ziya, bu ne hal?”
Bir bana bir yere bakıyordu. Sanki altıma etmişim de donumdan aşağıya ıslanan kısmımı gösteriyordu parmağıyla. Utanmalı mıydım? Yoksa olağan bir şeymiş gibi mi davranmalıydım? Hem daha neyin ne olduğunu ben bile bilmiyordum.
“Ne olmuş ki?”
Ayyaş Yaşar bana bakıp pis pis gülüyordu. Bir yandan da diğerlerini çağırıyordu eliyle işaret ettiği yere.
“Ne o lan, yoksa şeyin de mi iki tane senin?”
Gülüşme sesi; gençliğin, takmamanın, muhabbetin kuru gürültüsü dalgaların yalın çığlıklarına karışıyordu sahilin bu ıssız köşesinde.
“İnkâr mı edeceksin oğlum! Baksana iki tane!”
“Hepimiz aynı anda çift görüyor olamayız ya!”
“Neden sende iki tane var? Başka neyin iki tane?”
“Nasıl yapıyorsun böyle bir hileyi anlat!”
“Seni hokkabaz! Nerenden çıkıyor lan o ikinci gölge?”
Beş ayrı polis tarafından aynı anda sorgulamaya alınan bir zanlı gibiydim. İşin kötüsü, suçumu inkâr edebilecek durumum hiç mi hiç yoktu. Ayağımın altında iki gölge, rüzgârda sallanan yapraklar gibi kıpır kıpır oynaşıyorlardı.  Farklı yönlere doğru uzadıkları için biri diğerinden uzun görünüyordu. Akreple yelkovandan başka bir şeyi olmayan büyük bir saatin merkezi gibiydim adeta.
“İki gölge olması için ya iki Ziya olması lazım ya da iki güneş. Ha ha ha, bu durumda ikisi aynı şey. Güneşin Ziyası var karşımızda.”
Bu espriyi yapan Kemal olmalıydı. Kimsenin anlamadığı laflar edip, kendi kendine gülmesi, sonrasında arkasındaki ordunun isteksizliği karşısında dumura uğrayan komutanın bozgunluğu.
“Ne diyorsun Kemal yaaa, çekil şöyle ayakaltından da çıkaralım bu adamın foyasını.”
“Foya moya yok oğlum, baktım ben her tarafına. Adamın iki gölgesi var işte.”
“Saçmalama oğlum, kimsenin iki gölgesi olamaz. Hem aramızda birimizin iki gölgesi olacaksa neden Ziya’nın oluyor, benimkisi olsun.”
“Bırakın şimdi şamatayı ya! Otobüsü kaçıracağız. Beş dakika sonra kalkıyor. Hadi toparlanın, depar atalım durağa kadar.”
Bu son lafı söyleyen Zilli Yıldırım’dı. Sınıfta zile kaç dakika kaldığını saniyelerine kadar her daim bilir, sorulduğu anda yanıtlardı. Önceleri adı Zilci’ydi ama söylemesi zor olduğundan mıdır nedir bir süre sonra Zilli’ye dönüşmüştü adı.
“Hadi o zaman koşalım oğlum. Otobüsü kaçırdık mı gece burada kalırız. Cebimde on lira var zaten, onu da leş gibi kokan bir otel odasına veremem.”

Hep birlikte koşmuştuk. Gölgelerimiz önlerimizde, onları yakalamaya çalışır gibi seğirttik otobüs durağına doğru. Birbirine girmiş karartıların peşinde ilerlerken kimse fark edemezdi benim ikinci gölgemi. Karışınca diğerleriyle fark edilmiyordu varlığı ne de olsa, tıpkı kalabalıklar içinde seçilemeyen sıradan bir insan gibi. Ne koşarken ne otobüsteyken ne de kasabaya varır varmaz girdiğimiz dönercide aklımıza gelmişti öğleden sonra yaşadıklarımız. Akşam arkadaşlardan ayrıldıktan sonra eve giden yokuşu tek başıma çıkarken bir sokak lambasının cılız ışığının altında durmuş, önce ışığa sonra da asfalt boyunca yayılan gölgeme bakmıştım. İçimde kabaran duygu merak, kaygı veya heyecan değildi, düpedüz korkuydu. 

09 Ocak 2016

EIGHTY FIVE


-          Banggg!

We all stared at the door, slowly moving back after the bang. Like a recoiling cannon, the door wiggled till a point where we can call it something between ajar and open, or neither for the sake of staying neutral in this tense time. No one uttered a word, perhaps the question was which one of us would stand up, walk to the door and then close it after rebooting the handle bar. Once the door stopped moving,  silence flooded into the room like some kind of unreasonable remorse. At that moment, I heard the seconds of the clock on the wall and that meant something to me, something dangerous. If time starts making itself visible, that usually means I ran out of distractions. Finally I had the courage to blame someone. In the time of crisis, blaming a person before he or she blames you can put you one step ahead of others.

-          I don’t understand what made Chris so angry. I gave your exam to my students and I graded it according to the rubric that you provided. The average is 71. How could I possibly know the average in advance? This happened because of your exam Theo, it is all your fault. I said let’s make it easier, let's make it different from a standard test.

Theo stood up from his chair and walked to the door.  He seemed he did not hear the accusation I just made or walking to the door without saying a word gave him some time to digest the gravity of my bitter words. Isn’t time a double-edged sword, especially during the hesitating moments? When you think it is real, it turns into a joke. When you think it is an illusion, it takes revenge from you.

-          Why do you blame me for your problem, my friend? I prepared the exam at the difficulty level of the exam our students will take at the end of the year. I cannot make it easier or more difficult. And, I cannot change the grading rubric either, it is standardized by the exam organizers, solutions come with the questions.
-          So what should we do now? The average of my class is 71.
-          It is supposed to be 85.
-          But, but, how can I move it?

He leaned on his desk, the cleanest and the tidiest in the office.  Whenever I look at it, it reminded me how it shows his lack of confidence, his lack of passion about the precision and beauty. His eyes were rolling on the lifeless objects in the office while his body slowly sank into the desk like the drops of water sucked by a sponge. At one point I fantasized he would say “There is no butt except for the one you sit on, my friend!”. Perhaps I waited for this insult so that I can have a reason to attack, the power of the oppressed soul… But he said nothing to provoke me, except for his usual “my friend” petting.

-          Look my friend, keep it simple. Perhaps, what Chris says is true. He is the principal and we are just teachers, he must know more than us about how to keep the balance of parents, school management and students. We have to keep the average at 85 for all classes and for all teachers. This will make the school proud of us and our school will not look behind any other school in the city. Don’t forget that everybody in the entire country does this. If you don’t do it, you will be punishing your students by depriving them of the high scores which they probably deserve more than many others. Also think about the difference in teaching styles or teaching skills. An average of 70 will mean you are a bad teacher. That is what they will make out of it. Don’t expect them to make statistical analysis based on the data sets. Powerful people keep things simple as long as those things help them keep the power.

-          I don’t care about what they think about my teaching skills.
-          Yes, you do my friend!
-          No, I don’t, Theo.
-          Yes, you do! Everybody does.
-          Believe me, I really don’t! They are not in a position to judge me, especially after this stupid 85 obsession. I am not gonna let them do this to me.
-          Do what to you? Calm down! No one is doing anything bad. It is just a matter of choosing a side between being stubborn and being harmonious.

I took a deep breath as I usually encounter the use of the word “harmonious” to crush the truth and to hide the unsatisfied souls.  We sacrifice our inner harmony to create a harmonious society which dies from inside because of all the fakeness and appropriations. How is it possible to make life better by hiding the truth?

-          I don’t think it is right to inflate the grades just to make someone happy. It has nothing to do with my teaching or your teaching. It is about numbers and the people who don’t understand the numbers.
-          If not your teaching, then think of me and Ginny. Ginny’s average is 85, mine is 85. And there is Lee too. Her average is 86. Yours is 70. And we all teach the same course!
-          Mine is 71. Actually 71.3.

I perfectly knew that there is no significant difference between 70 and 71 but I still said 71 because I believe using certain numbers instead of others gives one the right of feeling superior, however it might sound superfluous. 70 is for common people, for managers who use numbers only to enhance their position, for workers whose everyday is a copy of the any other days, for the receptionists at the 5-star hotels who smile at 5 Mao changes… 71 is for scientists who want to make sure 1 is a big number in certain cases. 1 is the probability of absolute certainty for a statistician. For a chemist, 1 increase in the atomic number can turn platinum to gold, 1 more increase turns gold into mercury.

-          Whatever! 70 or 71. There is not much difference. The important part is the huge gap between 71 and 85 because this gap can mean two things. Either you are not a good teacher to teach your students well or Ginny, Lee and I are changing the grades to make the average artificially high. The latter one will put us in the wrong side. You would be betraying us!
-          And I would be betraying the truth if I make my grades artificially high.
-          Truth, what? Are you hearing yourself? You are the one who keep bragging about how truth is a social construct whenever you drink half a glass of beer. What happened? Lost your post-modern orbit? What are you now? Anarchist? 
-          That is not the same thing. 85 means 85 everywhere in the universe.
-          Ohhh, now we will talk philosophy? 85 in China means good and successful for the students, not against the social harmony, not disturbing any parent, not creating a problem for the school management, not destroying the fine balance in the educational institutions.
-          85 also means coffee in China.

This was Lee, the coffee addict of our office, the cute one, the young one who seems not messing with elders’ businesses. Never serious about anything, but always responsible, always vigilant. Her quietness never meant she did not have ideas as most of the time, she knew more than the both sides of a conversation. However, in the entire world we have seen her adamant only about one topic: coffee! We even made a few bets about her coffee addiction during the festive days. How many cups will she drink in a particular day? 5 or 6? If we cut her wrist, we will see red blood or brown blood? Can she differentiate 10 Yuan coffee of the local shop from a 30 Yuan coffee from the Starbucks? For this last one we tried a test and the result was not significant.

-          What about the fairness?
-          Why do you care about fairness if your boss doesn’t want you to?
-          Because I am an educator, not a trained monkey at a circus.
-          Ha ha, you are exaggerating my friend. Take it easy, relax a bit. Do what you are told and leave it behind. Submit the grades that they want to see and tomorrow begin your holiday.
-          Your pragmatism sometimes makes me sick!
-          And your fake, embellished, irrational cling to the so called educational principles makes everyone sick here. Tomorrow, holiday starts and everyone goes back home. You did not submit your grades yet.
-          You are so selfish Theo, so megalomaniac! You want the entire world spins around you. As long as you save your face and your pocket, you don’t care.  

Perhaps, I shouldn’t say these last words but I could not resist. They want to make me keep the average at 85 no matter how I do it and I entered a hole in which I felt compelled to rebel.

-          Why don’t you use the spreadsheet I prepared. It seems working fine. Once you enter all the grades, the program handles the rest and gives you a perfect 85 average.
-          Yes, I checked the spreadsheet already. My problem is not the 85. I am fine with it as long as the principle of fairness has not been violated. When I move the average to 85, those who scored very low will have a huge increase on their grades and those who scored very high will have very little increase on their original grade, if not no increase at all. This is why I call it unfair, especially to those who study hard to get higher than 90 in the exam.
-          Ohh my friend, ohh my friend! You got everything upside down! Take a deep breath once and think practical.
-          Can you stop calling me my friend? This is what! Third or fourth, might be even fifth, since Chris banged the door. I have a name, either call me Allan or…! Or say nothing! You always do this. When we argue on an issue, you are not supposed to call me “my friend” in a way something is wrong with me and you are gonna fix it by talking soft and nice. Instead of playing rhetoric, set up creative arguments. I say “fairness”, you say “my friend, my friend”. Don’t you know anything else? How is this a healthy conversation between two educated people?

Nobody is used to my little tantrums, even myself. It is strange that once you enter a road to be different from others –or to be yourself-, you feel the pressure of the prying eyes to stay on that road no matter how things change afterwards. Then you inevitably become one of them, although your words will deny it as long as you remain within the borders of the road. To stay on the road no more will mean looking for the truth because you and the road are unified in a way your mind has been invaded by the principles of the road. Then all is reduced into keeping the integrity of the road, however this might challenge the truth itself. There is something more surprising than this self-imposed exile. It is the confidence you borrow from the road. It boosts your inner voice and makes you a monster, something you did not know it existed in you.

-          Ok, ok, alright. Sorry about that, if I have offended you. We work in the same office and we can sort things out without sacrificing our friendship, right?. Let’s get back to our original topic. What fairness are you talking about? How can you be fairer than a school which is operated by a socialist government? Listen to me. You live in this country as a guest and you are obliged to do what you are told as the guests usually do. You don’t go to a house to criticize the host’s choice of carpet or furniture. You just enjoy the food, the conversation, the atmosphere and then leave. If you don’t behave, believe me the land lord will find a way to get rid of you. It will be a matter of time, not a matter of effort!
-          Are you threatening me?
-          No, I am just telling you that you don’t obey the orders of the host, you will be threatened by the host and it won’t be so wrong.
-          But we are educators, professionals, we know what we are doing!
-          So what? Don’t you think Ms Xiang is an educator? Don’t you think she knows what she is doing?
-          I am not going to make my average 85. Let’s see what they can do about it.
-          Be smart, be practical, nothing good will come from your silly stubbornness. By the way, what is wrong with increasing the grades of those who scored low. Aren’t we supposed to help those who are unfortunate in life.
-          Ha ha ha, they are not unfortunate, they are lazy.
-          They are unfortunately lazy. The others are fortunately hardworking. We are not the same but at the same time to keep the society in peace we need to keep the gaps as close as possible. If we let the gap widens freely then the social contracts that keep us together will break off and we will be scattered like the beads of the shuzhu[1]

I didn’t know what a shuzhu was but I didn’t want to ask either. It was most probably something he learnt from his Chinese wife or from her family. If he uses the social contract card against my argument, this means he has no logical ground to defend his position and he is using the big picture of social balance as a shield.

-          So you insist I must make my average 85, no matter how!
-          At least 85 actually. You can make it 86 or 87. Just don’t go above 90.
-          But, I mean… What I mean is…
-          There is no but my friend, no butt except for what you sit on! Make your average 85 so we will not have the same problem again. You see, he is angry to you but cannot say it directly so he storms into the office and shouts at everyone.
-          There is no justifiable way of making my average 85. Any method of moving the average to another number will cause unfairness to some students, especially to the good ones.
       
      He looked at me without moving his lips but I somehow heard what he was saying in his head, things I say to myself all the time: You are one of those people who exist only when they are hurt, right? Only pain can awaken you, only after someone pours salt on your wound you start realizing that you are real. Someone should hurt you so you will begin feeling your self as a human being. That is selfish my friend, very very selfish. Stop torturing your delicate soul because breaking the mirror will not help you to get over the guilt of your ugly face which actually represents something deeper, something more solid.

-          Think of it like progressive tax system, Allan. The more you earn, the higher proportion of your income is taken from you as tax. It is almost the same thing. The more you score, the less subsidy you will be receiving from the teacher. Government is helping the poor and you are helping the slow learners.
-          Stop using politically correct words for lazy students.
-          So do you mean poor people are poor because they are lazy?
-          No, your analogy is useless. That is not what I mean! And I never said poor are poor because they…

The door opened at that moment and I stopped talking. It was Chris again, this time he seemed calm. The signs of anger from the previous explosion could still be seen but they were more like apologetic lines on the sides of both eyes. Or this was how I wanted to interpret.

-          Can we talk Allan? Outside please!

I said nothing, gave a quick stare to Theo as if I wanted him to understand that I am going to win soon. I was going outside to defeat the cheaters, the ones who change the truth for their own sake. I, the true defender of knowledge, was going to fight for my hard-working students and their high exam scores.

We walked and talked for more than half an hour in the playground. The summer breeze and the red leaves of the trees somehow made the conversation seem more real to me. It was not a joke, summer was in the air, sky was almost blue and I have a ticket for home, departing two days later. I found it quite hard to focus on the arguments while walking through the green dances of the trees and flashing sun beams coming through the crowd of the branches, spreading over our heads like palm leaf roofs of a beach restaurant. Knowing that winter was over was one thing but feeling the summer in my lungs was another. I looked at resurrection of life before my eyes, the cycle which did not care about my struggle for integrity, nor the 85 obsessions of the school. Life, with its immense power, as happening outside our petty problems. It was spinning around, leaving me with a sweet taste of vertigo, with the loves that have never been lived. Chris was talking and I was pretending to listen. At one moment, I realized that our walk-and-talk will not have an end if I do not make changes in my attitude.   

I made the same arguments to Chris over and over and he responded me with the same arguments that I have been hearing from Theo. We were not progressing at all. At the end, I asked him if he let me to do whatever I want as long as I keep my average at 85. He first looked suspicious but then could not figure out what kind of game I might have planned so he said “yes”.  We shook hands like two businessmen agreed on a rent contract. Before separating he said, “please e-mail me your grades before 2 pm today”. I nodded quietly and went back to the office.

-          So? What did you agree on?

Theo asked with great enthusiasm. He had the expectation of change, the expectation of me getting bent by 180 degrees in the hands of the principal.

-          I agreed to keep my average at 85.
-          Finally you find the right path, my friend. You see, it is not that difficult. All you have to do is to accept the fact that truth is a social norm made available by the society. 
-          Stop speaking non-sense. I just agreed on keeping my average at 85. Nothing else. And he agreed on accepting the grades that I am going to send as long as the average is 85.
-          So? You will use the spreadsheet I developed, then? Won’t you?
-          No way, I will give 85 to each one of my students. The average will remain at 85 and standard deviation will be zero. Isn’t it perfectly harmonious? Ha ha ha… No poor, no rich, everyone is equal.
-          But it will be unfair to all of your students.
-          Good one Theo, good one! You change your side now. But it is too late...

                                                                              Ali Rıza Arıcan
                                                                  January 9th 2016, Changzhou










[1] Prayer beads used by Buddhists