Bu Blogda Ara

06 Mayıs 2014

T. B.'ye Mektup 4.1 - Kelâm Kanıtı

Evrenbilimsel (Kozmolojik ya da Kelâm) Kanıt:

Tanrı kanıtlamaları içinde en sık rastlanılanlardan bir diğeri de kozmolojik (evrenbilimsel) kanıttır. Her ne kadar nizam (amaçbilimsel) kanıtıyla örtüşen yanları bir hayli çok olsa da ayrık yanları azımsanmayacak sayıdadır. İslam felsefesinde “kelâm kanıtı” adıyla bilinir ama ben daha Türkçe olması ve anlambilimsel olarak içeriğini çağrıştırması nedeniyle evrenbilimsel kanıt diyeceğim. Kökeni antik Yunan’a kadar gider. Plato ve Aristotales bu konuda ilk sistematik argümanları ortaya koyanlardır. Onların “İlk Hareket Ettirici” adını vermelerinden dolayı “İlk Neden” kanıtı olarak da bilinir. Yine Aziz Augustine bu kanıta Latince “primus motor” demiştir. Orta çağda formüle ettiği meşhur beş Tanrı kanıtından birisidir. Said Nursi, Risale-i Nur’da bu konudan bahsederken “Müsebbib-ül Esbab”, yani “Tüm Nedenleri Yaratan Baş Neden” ifadesini kullanır. Kim tarafından, ne zaman ve nasıl söylenmişse söylenmiş, günümüze kadar gelebilmiş ve tanrıtanırlar tarafından genelde ilk olarak öne sürülen kanıttır. Ayrıca, Türkiye’de geçen ay kurulan Ateizm Derneği’nin facebook sayfasında, tanrıtanırların “Küçücük bir dernek bile kurucusuz olamıyor, bu koca evren nasıl yaratıcısız olacak?” diyerek kendilerince tebliğde bulunurlarken, adını bilmeden de olsa kullandıkları argümandır evrenbilimsel kanıt.

Kanıtın mantıksal silsilesi şu şekilde özetlenebilir:

1.       Evrende var olmaya başlayan (hareket eden) her şeyin bir nedeni (hareket ettiricisi) vardır.
2.       Bir neden-sonuç zinciri  (a) sonsuza kadar süremez, (b) kısır döngüye giremez.
3.       Evren var olmaya (hareket etmeye) başlamıştır ve süreç devam etmektedir.
4.       O halde evrenin de bir başlatıcı nedeni (hareket ettiricisi) vardır. Bu başlatıcı neden (2a)dan dolayı kendisinden başka nedeni olmayan bir sonsuz güçtür ve (2b)den dolayı evrenin kendisi olmayandır.
5.       Kendiliğinden olan (hareket ettiriciye ihtiyacı olmayan) bu varlığa Tanrı deriz.

Kanıtı daha iyi anlayabilmek için basamaklarını tek tek inceleyelim.

Birinci ve ikinci basamaklar varsayımlarımızdır. Mantıkta öncül (premise) denilen önermeyi veya önermeler grubunu temsil ederler. Örneğin “Tüm insanlar ölümlüdür. Sokrat bir insandır. O halde Sokrat ölümlüdür.” tümdengelimsel çıkarımındaki “Tüm insanlar ölümlüdür” ifadesi bir öncüldür. Bunu doğru kabul ederek tümdengelimsel çıkarıma başlarız. Tüm insanların ölümlü olduğunu da şimdiye kadar doğmuş olan milyarlarca insanın ölmüş olmasından, kısacası tümevarımsal bir yöntemden çıkarsarız. Bu durumda evrenbilimsel kanıttan, bizi birinci ve ikinci öncüllere götürecek bir takım gözlemlerin veya deneylerin var olmasını bekleyebiliriz.

Üçüncü basamak evrenin ezeli olmadığı gerçeğini ifade etmektedir. Bilimsel verilere dayanarak bu ifadenin doğruluk değerini sınayabiliriz. Özellikle son elli yılın bilimsel çalışmalarını baz alırsak, Büyük Patlama (BP) kuramının, günümüzde baskın paradigma olduğunu söyleyebiliriz. Hemen hemen tüm bilim insanları BP’nin elimizdeki en iyi evrendoğumsal (kozmogonik) açıklama olduğu konusunda hemfikir. Bu durum bizi evrenin bir başlangıcının olduğu konusunda ikna edecek kadar yeterlidir.

Dördüncü basamakta sonuç önermesini görüyoruz. Eğer birinci ve ikinci basamaktaki öncüller gerçeklikle örtüşüyorsa (çelişmiyorsa) ve bunun üzerine üçüncü basamaktaki gözlem doğrulanabiliyorsa, sonuç önermesi doğru olmalıdır. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, bu çıkarımın mantıksal geçerliliğinin öncüllerin doğruluk değerine bağlı olmamasıdır. Çıkarım öncüller yanlış olsa da doğru olacaktır. Yalnız, bu doğruluk, çıkarımın yöntemini ilgilendirir, gerçekle olan ilişkisini değil*. Sonuç önermesinin gerçeklikle olan ilişkisinin sağlıklı olması için öncüllerin doğruluğu şarttır. Kısacası, eğer “Tüm insanlar ölümlüdür” öncülü gerçeklikle örtüşük olmasaydı bile bu durum “Sokrat’ın ölümlü olduğu.” çıkarımını yanlışlamayacaktı . Peki, bu sonuç önermesi gerçek mi olacaktı? Kesinlikle hayır. Eğer “Tüm insanlar ölümlüdür.” önermesi doğrulanamaz ya da tümevarımsal olarak doğruluğu kesinliğe yakın bir şekilde kanıtlanamazsa, Sokrat’ın ölümlü olduğu çıkarımı da doğru sayılamaz.

Beşinci ve son basamak ise bir çeşit adlandırma girişimidir. Mantıksal sürecin sonucunda ulaşılan varlığa Tanrı denilmesi gerektiği ifade edilir. Böylece kanıt sonlandırılmış olunur. Burada doğal olarak Tanrı’nın önemli birkaç vasfı da ön plana çıkmaktadır. Madem böylesi devasa bir evreni yaratabilecek kadar güçlü ve akıllıdır, o halde Tanrı her şeye gücü yeten (Kadir-i Mutlak, omni-potent) ve her şeyi bilen (Alim-i Mutlak, omni-scient) olmalıdır. Yine İslami gelenekten devam edersek, var olmak için başka kimseye muhtaç olmadığı için Tanrı’nın bir adı “Samed”dir. Bu işleri yaparken rakibi olamayacağına göre, bir adı “Ehad”dır. Yaratmış olduğu evren’den daha büyük olacağı için bir adı “Kebir”dir. 

Şimdi gelelim bu kanıta yapacağımız itirazlara. Aşağıya kanıtla ilgili her türlü itirazı yazacağım. Bunların bir kısmı mantıksal çıkarıma dair olacaktır. Diğerleri ise olası farklı açıklamalar üzerine.

Birinci İtiraz: BP’den önce ne vardı ve daha da önemlisi bu sorunun muhatabı kimdir?

Sorunun iki yönü var. Birincisi BP’den önce neyin olduğu, ikincisi de nasıl bir yanıtın tatmin edici olacağı. Benim amacım zaten BP’den önce ne olduğunu yanıtlamak değil, bu soruyu yanıtlayamamanın bize ne getirdiğini izah etmek.

Öncelikle; felsefeciler ve ilahiyatçılar istedikleri kadar tartışadursunlar BP’den önce ne olduğunu. Bu bilim insanlarını zırnık ilgilendirmez. Sorunun muhatabı kendisini bu konuya vermiş fizikçilerdir. Onların dışında söz söyleyenlerin ne söylediklerinin bir önemi yoktur. Dolayısıyla, evren hakkında nesnel sonuçlara ulaşmak isteyen insanlar olarak öncelikle şu konuda hemfikir olmalıyız. Evrenin var oluşu ve bugüne kadar varlığını sürdürüşü konusunda tek otorite bilim insanlarıdır. Çünkü gözlem yapan, gözlemlere dayanarak hipotezler üreten, bu hipotezleri laboratuvarlarda sınayan, kanıtları yeterli bulmayıp başa dönen, bu uğurda makaleler yazan, bilimsel tartışmalara girişen kişi bilim insanıdır. Bu konuda, oturduğu yerden ahkâm kesen ilahiyatçıya ya da felsefeciye göre çok daha fazla söz hakkı vardır.

Evrenbilimsel kanıta göre evrenin doğumundan önce, “nedeni olmayan bir neden” vardır. Bilime göre de bu nedeni olmayan neden BP’nin ta kendisidir.  Bu durumda BP’nin bir “ilk neden” olduğunu kabul edebiliriz. Sonuç olarak BP nedeni olmayan neden tarifine uymaktadır. Yalnız BP’nin nasıl oluştuğu muallaklığını koruyan bir sorudur. Bildiğim kadarıyla bilim insanlarının BP’yi neyi tetiklediği konusunda çok kapsamlı bir bilgisi yok. Bilinen şeyler mekânın ve zamanın BP ile başladığı ve patlamadan önce “singularity” diye adlandırılmış, zamansız ve mekansız bir fiziksel büyüklüğün var olduğu. Bu yüzden de “BP’den önce” ifadesi zaten oksimoronik (kendi içinde çelişkili) bir ifadedir. Bu tıpkı kuzey kutbunun kuzeyinde ne var demek gibi bir şeydir. Kuzey kutbunda kuzey yoktur çünkü kuzey tükenmiştir ya da kuzeyin kaynağına varılmıştır. Aynı şekilde, BP’den öncesi yoktur çünkü uzay-zaman BP ile başlamıştır. Ne olduysa olmuş ve BP meydana gelmiştir. Mekân ve zaman, BP ile ortaya çıkmıştır.

Bilim muhakkak ki önümüzdeki yıllarda (ya da yüzyıllarda) bu konuda ciddi aşamalar kat edecektir. Buna rağmen, yani henüz yanıtlanmamış bir soru olarak BP’yi tetikleyen iradeyi bulmaya çalışırsak, hipotezlerden ileriye gidemeyiz. Buna Tanrı demek zorunda mıyız? Bir bilim insanına sorarsak, kocaman bir “hayır” yanıtı alırız. “Dur daha yeni başladık.” diyecektir bilim insanı. “Şunun şurasında BP’nin elli yıllık bir geçmişi bile yok. Öyle her tosladığımız kayaya Tanrı adını vereceksek, bilimin ne anlamı kalır? Mutlaka BP’yi tetikleyen iradenin de bilimsel bir açıklaması yapılacaktır zamanla. Böylesi bir açıklama yapılamazsa bu açıklamanın neden yapılamayacağı açıklanacaktır ki bu da pek çok soruyu yanıtlayabilir tanrıtanır ilahiyatçılar ve felsefeciler için. Bilim iğneyle kuyu kazmaktır; sabır ister, metanet ister, azim ister.”  

Gelelim sorunun olası yanıtının felsefecilerde ya da ilahiyatçılarda meydana getireceği etkiye. Diyelim ki fizikçiler on yıllarca çalışıp, BP’yi tetikleyen iradeyi saptadılar. Dediler ki “BP maddenin şu ve şu durumları dolayısıyla gerçekleşmiştir. Başlangıçta bu ve bu vardı, ardından şöyle oldu ve şu matematiksel denklemlerde de görüldüğü üzere BP gerçekleşti.” Tüm bu bilimsel açıklama yine bilimsel temellere dayanacağı için BP’den önce ne olduğunu izah etmekten çok BP’nin nasıl oluştuğunu açıklamaya yetecektir. Daha doğrusu BP’nin nasıl oluştuğunu izah edecektir ama niçin oluştuğunu izah edemeyecektir. Peki bu açıklama, oturduğu yerden Tanrı hipotezleri üreten ve bilimin henüz yanıt veremediği her soruya vakit kaybetmeksizin “İşte Tanrı’nın kanıtı.” diye koşuşturan tanrıtanır ilahiyatçıyı ya da felsefeciyi ikna edecek midir? Kesinlikle hayır! Çünkü onların beklediği şey; yasalardan bağımsız, her şeyi izah edecek, tüm sorulara tek bir hamlede yanıt verebilecek, mükemmel bir yanıt makinesidir. Bilim bu görevi üstlenemeyeceği için, BP’nin oluşumunu izah eden bilim insanına hemen soruyu yapıştıracaklardır. “Peki, iyi güzel, çok iyi dedin; ama bana bir de şunu söyle; BP’den önce ne vardı?”

Döndük mü başa? Döndük; çünkü bilim, ilahiyatçının beklentisini karşılayamayacak durumdadır. Karşılayamayacak olması bilimin eksikliğini değil, tam aksine soruyu soranın peşin hükümlülüğünü gösterir. Çünkü bilim insanı BP’nin ötesinde ne olduğunu bilemez. Fizik bilimi için BP’nin ötesini gözlemlenemez, sınanamaz ve hakkında konuşulamazdır. Bilim insanı hakkında konuşamadığı noktaya gelince susar. İlahiyatçı için ise bu durum kaçırılmaz fırsattır. Bilim insanının sustuğu yerde istediği gibi kurgular yapabilecektir; kimsenin yanlışlayamayacağı (aynı zamanda doğrulayamayacağı) önermeler ortaya atıp, bunlar üzerinden asla algılanamayacak yeni bir evren kurabilecektir. Dolayısıyla, bilim istediği kadar BP’ye açıklama getirsin; inatçı ilahiyatçıyı ikna edemeyecektir. Bu ikna olamamanın tek nedeni de ilahiyatçının bilimden beklentisinin bilimsel bir istek olmamasıdır.

Burada ilahiyatçının tatmin olamaması kaçınılmazdır çünkü bilimsel olmayan bir hipoteze bilimsel bir kanıt aramakla meşguldür kendisi. Bilim insanı BP’nin başlangıcında “singularity” bulmuşsa ona Tanrı adını vermekte bir mahzur görmeyecektir. Tabii ki “singularity”, İbrahimi dinlerin önerdiği gibi bilinçli bir varlık değildir. Tüm evreni baştan planladığını, evrende insana özel bir yer hazırladığını, ölen insanları cennete ya da cehenneme gönderdiğini söyleyemeyiz. Sonlu da olsa çok büyük bir güç olduğunu ve bu gücün saçılmasıyla evrenin varlığa erdiğini söyleyebiliriz. Bilim insanı için de bu yanıt yeterli olacaktır. Bunun dışındaki sorulara; örneğin zamanın ve mekânın nasıl oluştuğuna, evrenin nasıl genişlediğine, canlı organizmaların nasıl ilk ortaya çıktıklarına yanıtlar arayacaktır. Bilim insanı için bilim zaten artan sorular demektir. Bir soruyu yanıtlarken on tane yeni soru çıkar ortaya, on tane yeni kavram belirir.

Kısaca özetlemek gerekirse; bilim insanının evrenbilimsel kanıta verebileceği bir yanıtı yoktur. Onun verebileceği kanıtın her bir aşamasına tanrıtanır, “Eeee, o neden vardı.” diye soracaktır. Bilim insanı için kendiliğinden var olan bir cisim başlı başına bir çelişki içermez. Bunu çelişki gibi gösteren tanrıtanırın evrenin dışında bir anlam arayışının ortaya çıkardığı beklentidir. Bilim insanından da bu beklentiyi karşılamasını ummak bilimdışı bir eylem olur.

İkinci İtiraz: Öncüller evrenin dışında geçerli midirler?

Evrenbilimsel kanıta yapılacak ilk itirazın, tanrıtanırın beklentisini karşılama adına işe yaramayacağını gördük. Yalnız bu, kanıtın doğru olduğunu (ya da Tanrı’nın var olduğunu) değil, tanrıtanırın bilimsel kanıtlarla tatmin olamayacağını gösterir. Peki biz, evrenbilimsel kanıtın yöntemine yönelik bir eleştiri yöneltebilir miyiz? Şimdi de bu soruyu yanıtlayalım.

Kanıtın ilk öncül önermesini anımsayalım:

1.       Evrende var olmaya başlayan (hareket eden) her şeyin bir nedeni (hareket ettiricisi) vardır.

Evrende var olan her şeyin bir nedeni vardır. Nedensellik yasası da denilen bu önerme aslında bilimin en önemli ilkelerinden birisidir. Kant’ın haklı olarak metafizik kategorisine aldığı nedensellik ilkesi evreni anlamamızı sağlayan çok güçlü bir araçtır. Bir silsile olarak yazıldığında karşımıza şu çıkar:  A’nın nedeni B’dir, B’nin nedeni C’dir, C’nin nedeni D’dir… Bu şekilde gidebildiğimiz yere kadar gideriz. Evrenin içerisinde kaldığımız sürece nedensellik yasası geçerliliğini korur çünkü bilimsel kuramlar, insanın bitmez tükenmez bilme iştahını karşılayacak nedenler keşfetmek zorundadır.

Son cümlede geçen “evrenin içerisinde kaldığımız sürece” ifadesinin altını çizmek istiyorum. Nedensellik ilkesi evrenle birlikte var olan, evrenin doğasının bir sonucudur. Nereden ve nasıl çıktığı sorusuna üçüncü itirazda değineceğim için şimdilik bu soruyu bir kenara bırakalım. Bizim için önemli olan nedensellik ilkesinin bu evrenle birlikte var olmaya başlamış olmasıdır. Dolayısıyla nedensellik ilkesini evrenin dışındaki bir varlığa doğru uzatmak, sanki evrenin dışında da aynı yasa geçerliymiş gibi bir sonuca ulaşmak doğru olmaz. Bu evren içerisinde var olan şeyler nedensellik ilkesiyle izah etmek demek, bu evrenin varlığını da aynı nedensellik ilkesiyle izah edebileceğimiz anlamına gelmez çünkü evren burada yokken nedensellik de yoktu. Bu durumda evrenin de bir nedeni olduğu sonucu geçerliliğini yitirecektir.

Akla pek de yatkın gelmeyen bu çıkarımı basit bir matematiksel analojiyle izah edeyim. Cebirsel bir denklemin her iki tarafına da aynı sayıyı ekleyebileceğimizi ilkokul yıllarından beri biliyoruz. Örneğin, 5=5 ifadesinin her iki tarafına da 2 eklersek 5+2 = 5+2 ifadesini elde ederiz ki burada eşitliğin bozulmadığını görürüz. Bu kural sonlu olan tüm kavramlar (fonksiyon, seri, dizi…) için geçerlidir.  Yani, eşitliğin iki tarafına sonlu bir fonksiyon olan f(x) eklesem aynı kural geçerliliğini koruyacaktı. Bu kuralın bir uzantısı da eşitliğin iki tarafına farklı sayılar eklediğimde eşitliğin kesinlikle bozulacağı gerçeğidir.  Yani 5 = 5 eşitliğinin sol yanına 2, sağ yanına 3 eklersem; karşıma 7 eşittir 8 ifadesi çıkar ki biz bu ifadenin yanlış olduğunu biliyoruz.

Peki, bu kuralı sonsuz olan bir değere uyguladığımda ne olur? Kolaylık olsun diye sonsuzu “&” işareti ile göstereceğim. Sonsuz kavramından biliyoruz ki sonsuza ne eklersek ekleyelim sonuç yine sonsuz olacaktır. Dolayısıyla &+2 = & yazabiliriz. Dikkat edilirse bu işlemde yukarıdaki kuralı kullanmadım çünkü sonsuzda işlem yaparken yukarıdaki kural işe yaramayacaktır.  Şimdi de sonsuzda işlem yaptığımızı unutup yukarıdaki kuralı uygulamaya kalkalım ve eşitliğin iki tarafından & çıkaralım. Karşımıza 2 = 0 çıkacaktır. Sonucun yanlış olması bizim işlemlerde bir hata yaptığımızı gösterir. Buradaki hata, sadece sonlu kavramlara uygulanması gereken bir kuralı sonsuz kavramlara uygulama çabasıdır. Yani iki taraftan sonsuz çıkarma gibi bir lüksümüz yoktur çünkü sonsuz sayısal bir değer değildir. Sonlu kavramların birbirleriyle etkileşimini idare eden cebirsel kural sonsuz kavramlara gelince geçerliliğini yitirmektedir.

Tıpkı evrenin içerisinde var olduğunu kabul ettiğimiz nedensellik ilkesinin evrenin dışı için geçerli olmayabileceği gibi. Burada evrenin dışı derken sanki evrenin dışı varmış da orada nedenselliğin borusu ötmüyormuş gibi bir anlam çıkabilir. Kesinlikle hayır. Zaten bilim insanı için evrenin dışı diye bir şey yoktur. Bilinebilecek her şey evrenin içindedir. Evrenin dışı var demek evrenin başka bir şeyin içinde olduğunu kabul etmek demektir. Oysa evren, dışı olmayan bir mekândır dolayısıyla var olması için gereken koşullardan birisi olarak nedenselliği öne süremeyiz. Hem zaten evrenin de başka bir mekânın içinde olduğunu öne sürersek, bu mekânın da başka bir büyük mekânın içinde olduğunu söylemek zorunda kalırız. Gereksiz yere –kanıtımız da olmadan- bir ton evren üretmiş oluruz.

Bir başka analoji de şu şekilde yapılabilir. Bir okul düşünelim. Bu okulda yabancı diller öğretilsin. Okula gelen öğrenciler İngilizce, Fransızca, Almanca, Çince, Japonca, İspanyolca gibi dilleri öğrensinler. Herhangi bir okuldan beklenileceği gibi bu okulda da eğitimi ve öğretimi sorunsuz bir biçimde sürdürebilmek için bir takım kurallar olmak zorundadır. Zil çaldığında öğrencilerin hepsinin sınıfta olması, öğretmenin derse zamanında başlayıp zamanında bitirmesi, yemeklerin belli bir yerin dışında yenmemesi, öğrencilerin giyecekleri üniformaların renkleri ve modelleri ve sayısı artırılabilecek yüzlerce kural okulun yönetmeliğine yazılır. Öyle ki bir konuda sorun yaşayan müdür, yönetmeliği eline alır ve okur. Kurala göre karar verir. Bir gün okula gelen müfettiş okul müdürüne bu okulun binasının nasıl yapıldığını sorar. Okul müdürü önce afallar. Sonra aklına yönetmeliğe bakmak gelir. Oysa yönetmelikte okul binasının nasıl inşa edildiği üzerine herhangi bir bilgi yoktur. Öğretmenlere sorar, öğrencilere sorar ama kimse bu soruyu yanıtlayamamaktadır. Bu durumda müfettişe verebileceği yanıt "Bilmiyoruz. Biz geldiğimizde okul binası buradaydı. Biz de kuralları okul binasının odalarının birbirine yakınlığına, dersliklerin yemekhaneden uzaklığına, zil sesinin her yerden duyulabiliyor olmasına göre yazdık.Okul binası inşa ediliyorkenki koşullarla şu anki koşullar çok farklıdır." şeklinde olacaktır. Okulun eğitim öğretim yönetmeliği okul binasının inşaat yöntemini açıklayamaz çünkü inşaat yöntemi okul yapılmadan önce vardır (ya da yoktur, bilemeyiz!). Okulun kuralları ise okul var olduktan sonra ortaya çıkmış ve evrilerek bugünkü halini almıştır. 

Evrenbilimsel kanıtta kullanılan öncüllerin, kanıtın ileriki aşamalarında kullanılamayacağını gösterdik ama burada iş bitmiyor. Çünkü tanrıtanırcı bir insan ilk öncülde şöyle bir tamire gidebilir: “Evrende var olmaya başlayan (hareket eden) her şeyin bir nedeni (hareket ettiricisi) vardır.” cümlesinden “evrende” şartını çıkarır. Böylece öncül şu şekilde ifade edilir: Var olmaya başlayan (hareket eden) her şeyin bir nedeni (hareket ettiricisi) vardır. Böylesi bir tamir aslında tanrıtanırın başına daha büyük bir sorun açacaktır çünkü bu tamir sorunu çözmekten çok ertelemiş olacaktır.

Eğer her şeyin bir nedeni olduğunu kabul edersek, Tanrı’nın da bir nedeni (yaratıcısı) olup olmadığını sorabilmeliyiz. Çünkü sonuçta Tanrı da vardır ve varlığın bir parçasıdır. İlk öncülümüz doğruysa eğer Tanrı’nın da kendisini var eden bir nedene ihtiyacı olacaktır. Tanrıtanırcı bu noktada ikinci öncülü öne sürüp “İyi ama sonsuza kadar gidemezsin.” diyebilir. Tanrıtanımazın bu durumda tanrıtanıra vereceği yanıt şu olacaktır. “Sonsuza kadar gitmiyorum, gidebildiğim yere kadar gidiyorum.” diyebilir. Belki onuncudan sonra duracaktır, belki de yüzüncüden sonra. Hangi sayıda durursa dursun, hiçbir mantıksal çıkarım tek bir Tanrı’da durmamız gerektiği sonucunu vermez. Hem ayrıca yüzüp yüzüp en sonunda bir yerde duracaksak, neden bilim insanlarının vardıkları son yerde durmuyoruz?

Benim Cennet Muhabbetleri öyküsünde alegorik olarak ele aldığım bu konu aslında tanrıtanırların da üzerinde düşünmeleri gereken bir konudur. En azından, tanrıtanırlar kendilerine sormuyorlarsa bile Tanrı’nın  kendisine bu soruyu sorup sormadığını sorgulamaları gerekir. Yani Tanrı, ezeli ve ebedi olan varlığının nereden geldiğini sorgulamıyor mu hiç? Bir insan, sonlu fiziksel kabiliyetine ve sonlu hayal gücüne rağmen varlığının kaynağını sorgulayabiliyorsa bunu Tanrı neden yapmıyor? Sorgulamaması için bir neden var mı? Ben en büyüğüm, en bilgiliyim, en mükemmelim diyerek; belki de kendisini var eden gücü inkâr etmiş olmuyor mu? Bir insan “Tanrı yoktur, bu evrende yalnızız. Ne yaparsak yanımıza kalır. Bu yüzden iyiliği yayalım, barışı ve kardeşliği övelim.” dediğinde kibirli ve nankör yaftasını yiyorsa, kendisini var eden gücü aramayan, sorgulamayan ve her fırsatta insanlara ben en güçlüyüm mesajı veren Tanrı hangi sıfatı hak etmektedir?

Üçüncü İtiraz: Evrenin yasalarını Tanrı yapmadıysa kim yaptı?

Devam edecek… (Üçüncü İtiraz çok uzun olacağı için ayrı bir sayfayı hak ediyor.)


* Burada demek istediğim şey şu. “Bütün kuşlar uçar. Tavuk bir kuştur. O halde tavuk uçar.“ çıkarımı doğru bir çıkarımdır çünkü mantıksal ilkelere uygundur. (Modus Ponens: p àq ve p. Dolayısıyla q). Yalnız mantıksal çıkarımın doğru olması sonucun gerçeklikle örtüştüğü anlamına gelmez. Hepimiz biliyoruz ki tavuk uçmaz. Burada suçlanması gereken şey mantık değildir, öncül olarak öne sürülen “Bütün kuşlar uçar” önermesinin yanlış olmasıdır.

03 Mayıs 2014

CHITCHATS IN HEAVEN

                                                         Heaven as they call it
                                                         A few palaces and a few houris
                                                         Give them to those who want
                                                          I need nothing but YOU
                                                         
                                              Yunus Emre, 13th century Turkish sufi poet


The day was the most beautiful day of the week and the time was the most beatiful time of the day. God’s beautiful image* has risen through the mountains that surround the city. It was like a sunrise on a spring day. The faithful people who have waited a week for this day to come, enjoyed the moment with great celebration while the priceless beauty of God was being reflected on their faces. Billions of people felt the ecstasy of seeing their God without a veil in between. With the highest possible emotional breakthrough in their hearts, most of them promised themselves that they will never move away from this peak moment. Outcries, shouts, screams of bliss and tears of happiness all mingled together, a storm of peace spread towards the sky. In that very moment of excessive joy, Ahmet’s eyes caught the steps of his childhood friend Adem** who was slowly splitting the crowd and seemingly looking for a quiet place for himself. He decided to chase him and without much effort he made his way through the crowd.

-          Hi Adem. How are you? We haven’t seen each other for a week. If not Fridays, we won’t see each other at all in this huge heaven.

He knew that Adem is having some serious troubles in recent months but he didn't know how to start the conversation. This is why he tried to refer to their friendship back in the previous life in the world.  Adem unwillingly opened his mouth to speak. The words came out through his tongue like a bicycle wobbling through a steep uphill.

-          I am ok, as you know. I don’t have any problem. We are in heaven, there is no such a thing called “problem” here. You know it too.

Ahmet stared at his friend closely. They knew each other since the middle school. Although they studied at different high schools, fate brought them together again at the engineering faculty of the same university. Since those years, they stayed as close friends and even after death, this did not change much.

-          There is something but you are hiding. Is it the same houri*** problem? As I heard from others, you sent all the houris away. Is it true that there is no even a single gilman**** at your home! I cannot understand you. We were patient people in the world life, did not get indulged in pleasures. Now we deserve them. You don’t need to worry about the others anymore. Thanks God, we passed the bridge***** without any trouble. I don’t understand why you make your life so difficult for yourself. Look at me, I now have seventy houris. I also have twenty gilmans. On Fridays, I come here for the ceremony. I am extremely happy with my life in heaven. You can do the same.


Adem smiled slightly once he hears the number seventy. He seemed controlling his laughter though. Perhaps, if he laughs loudly, it would mean as a support to Ahmet’s decision of seventy houris.

-          I cannot stand the fact that those houris and gilmans work for me all day and get nothing. I feel guilty and this guilt gnaws me inside. I cannot stop thinking that they also have their own rights to exist, live a decent life like us.

Ahmet slightly stroked his one-year long beard.

-          You are speaking nonsense, Adem. You know it too but you are so stubborn. You cannot admit it. They have been created to serve us. It is their raison d’être. They exist to make us happy, not for any other reason. They are definitely not the oppressed class. The more they serve us, the more they feel happy. Believe me! Listen, do you know what I have been thinking recently? Let me send ten houris to your house tonight. Spend your night with them, enjoy every possible pleasure, let your mind ease a bit. Tomorrow, we can go together and look for nice houris for you. 

      Adem stared at his friend’s face in order to check whether he was serious in his offer. To his surprise, Ahmet seemed quite adamant. From their long friendship in the world life, he always considered Ahmet as a man who enjoys putting salt on bleeding wounds of his friends and it seemed even the heaven didn’t change him much.

-          No, thanks! I am fine. I plan to read in the evening. Despite all the distractions, my biggest pleasure is still reading and contemplating.

      A sharp grin spread over Ahmet’s face, showing the effect of the disappointment. He couldn’t believe that Adem declined his offer. Perhaps, he needed to deviate from this serious topic.

-          Do you know what makes me the happiest? I am so glad that we got divorced before dying. Otherwise, we would be getting all that nonsense noise from our wives here too. Actually you lived many years after your divorce but me! I had an accident right after the court’s decision, died on the same day. God loves me, man! I escaped at the very last moment. Now I am very fine. My wife, I mean ex-wife, lives at the other corner of heaven. I never see her. Our kids come to visit me once in a while. When they visit, I send all the houris away. I don’t want them to misunderstand me, you know! I am their father. I somehow feel a bit embarrassed. But once they leave, we make the best parties of heaven. Come on, don’t decline my offer. Take ten of them, let your mind rest, let your body enjoy. 

-          Don’t insist, Ahmet. I will never say yes. Last time I spent time with houris, I could not feel well for months. I suffered as if I carried a large rock in my stomach while walking along the honey rivers. I cannot be happy by oppressing others.

-          Haaaaa! You are getting out of the path, my friend! Who is oppressing who? They are doing their job. You must do your job too and your job is to be happy. You were like this in the world too. You should thank me for not letting you on your way. Otherwise, your heart would have been blackened by those dangerous thoughts and you would not have passed the life exam. We passed the bridge because of me.

-          You are right, Ahmet. I cannot thank you enough. However, this still doesn't change my thoughts about the houris and gilmans. I wish they never existed so we could do our jobs ourselves or jobs could be completed by themselves.

A long laughter exploded in Ahmet’s mouth.

-          You are speaking without thinking. It is not about the jobs only. What about our needs? How can we satisfy those needs by ourselves? Your words make no sense at all. Our infinite God’s infinite mercy put us here and we are content with what He gives us. We, the faithful ones, have no right to decline what He gives us.

Adem’s eyes opened wide when he heard the word “infinite”. Perhaps, it was the only opportunity that he will be getting today. He wanted to flow like a river which just found its bed.

-          You say infinite! That also confuses me in these days. I understand and respect the idea that our God is infinitely powerful and infinitely beautiful.

-          Yeahh! Finally, you started making sense.

-          No, no! It doesn’t end there. Where does this infinite beauty and power come from? What is the source?

-          My dear Adem, your mind is more confused than I previously thought. If you continue talking like this, I will not talk to you any more. Otherwise, you will put me in trouble too. Are you crazy? Do you hear what you are saying?

-          Calm down, Ahmet. No need to be so worried, believe me. I am just contemplating.

-          No, you are not contemplating. You are moving towards infidelity. Contemplating is going uphill, you are going downhill.

-          Why so? Let’s think together. We both know that there is not a single concept of infinite. Technically, we can claim that there are infinite number of infinites. For example, there are infinite number of real numbers between zero and one. But there are also infinite number of real numbers between one and infinite. Can we say that these two sets are equally big? Of course not! The latter one is infinite times bigger than the former one. 

-          And then? Where are you heading to? You made me curious too. Out of nowhere you are sprouting the seeds of doubts into my heart! Anyway, continue. I am listening.

-          Don’t worry, Ahmet. Nothing bad can happen to you. We go to see God on Fridays. We all appreciate His infinite power, His infinite knowledge and His infinite beauty.

-          And then?

-          What if there is another God who is even more infinite than our God? Do we have a proof that there is none!

-          We don’t have a proof that there is one either!

-          You are right, Ahmet. Mine is just doubt. I am just thinking.

-          I think you are exaggerating. Don’t you see? We are in heaven, my friend. Those thoughts were good when we were in the world. There is no need to contemplate any more. Love, be loved, serve your own interests. There are honey rivers and winefalls here. If houris don’t make you happy then enjoy the other beauties. 

-          But Ahmet, I enjoy contemplating. It gives me more pleasure than the houris or the honey rivers can. Like everybody else, I too, choose doing things which make me happy. Am I doing wrong?

-          Ok, my dear Adem. Do whatever you wish but do not get me involved. Tell me your other adventures once you have them.

-          Don’t worry. We are in heaven. Didn’t you tell me that once we enter here we will always be here? Let me give you another example. You also studied engineering so it won’t be difficult for you to understand. Think of the function f(x)=ln(x). It is divergent****** but it grows very slowly. Now think of the function g(x)=ex. This one is also divergent but it grows infinite times faster towards infinity. I mean the ratio of the g(x) to f(x) is also infinite. When we were in the world life, it was enough to believe in one infinite but now I doubt about it. What if the God we see on Fridays is f(x) and there is a g(x) which is infinite times more powerful, more beautiful, more knowledgeable? Perhaps, in the heaven of g(x), there is no place for houris and gilmans. The entire being is equal, regardless of their natüre.

-          Ohhhh Adem! You are obsessed with equality. Listen to me! You cannot find more equality and more freedom than what you find here. Here is heaven! There is no other life after this one. In this life, everything is offered to us in the most beautiful way possible. Show some gratitude! You might have ended up in hell too. You might not even have existed at all.

-          How do you know, Ahmet?

-          How do I know what?

-          How do you know that this heaven is not an exam place? Perhaps, beyond what we see and perceive there is another power. Perhaps, everything we see and perceive has been created by that power. I just mentioned g(x). Perhaps, He wants us to find him. He wants us to contemplate and reach Him by contemplating.

-          I am going home, Adem. You are not only thinking a lot, you also talk a lot. If you continue like this, you will turn your heaven to hell. Listen to my advice. Start doing something.

-          Ok, go! But I would like to ask one more question. Do you remember when I was at the faculty, I used to read a lot of philosophy and ask questions about the meaning of life. In those days, you helped me out and introduced me the infinite power of God. Do you know what I am thinking in these days? I wonder if God also questions His own being like the way I did. I mean, does He ever ask Himself why He exists or what is the meaning of all these things? Does he ever doubt that if there is another power bigger than His own? If He does, then shouldn’t He also reach the same conclusion that I have reached by using the rules of logical inference? 
     
As soon as Adem finished his last words, the ground under his feet started shaking with enormous noise. A small crack appeared right behind him and it got larger in a few seconds. It passed between Adem’s feet and made it difficult for him to stand. After a few seconds only, he felt helpless as one of his feet remained at one side of the crack and the other foot remained at the other side. His final effort to escape only ended with his fall into the crack. The whole thing happened so quick that Ahmet could only stare at his friend, speechless with what just happened before his eyes. In that short period of time, he could not even had chance to give him a hand or at least pray God to forgive him. Adem disappeared in the cold darkness of the crack and there was no single trace of him once the ground calmed down.

At the same moment, Adem found himself at the middle of a muddy swamp. The sky was purely clear, air was so clean. He spotted zebras, giraffes and deers at the other side of the swamp. Big colorful birds passed over his head with the songs of morning. At the other end of the swamp, Adem saw an ostrich moving away from her eggs to find some food for herself. There is neither a human being around nor a trace of any human community. Slowly he moved towards the ostrich’s eggs with the hope that he might fetch one egg for himself. Once he was out of the swamp, the mud sticked to his body dried up and fell. At that moment, he realized that he is nude from head to toe. Without thinking that there is no men or women to see him, he ran to a nearby fig tree. He took a leave from the tree and covered his genitals.


                                         Written by Alirıza Arıcan – May 2nd 2014
                   Translated to English by Alirıza Arıcan - May 3rd 2014
                                                                
                                                                          Changzhou, China

* seeing God: In Islamic tradition, there is a belief which suggests that muslims will be able to see God (Allah) without any veil in between. This event wiil occur every Friday.

** Adem is an Arabic name which is the equivalent of biblical name Adam.

*** houri: Female servants in heaven. They also provide sexual services if asked.

**** gilman: Male servants in heaven. They usually do the house chore. There is a debate on whether they can also provide sexual services if asked.

***** bridge: the bridge that the people are supposed to cross in order to reach heaven. Hell is under the bridge so if one is not successful, s/he falls into the hell.


****** divergent: If an infinite series cannot reach a real number, it is called divergent. For example, 1+2+3+.... is a divergent series because the sum never ends at a real number. However, some series grow faster than the others. For example 2+4+6+..... is twice the first one although it is also called divergent. The two functions mentioned in the story, f(x) and g(x), are both divergent but g(x) outgrows f(x) infinite times. This basically means g(x) divided by f(x) approaches infinite when x approaches infinite. The biggest confusion about infinity occurs when we think infinite as a number. It is a concept that we can numerically never reach. This is why we use “limit” when we deal with infinity. Whenever we assign a numerical value to infinite, we end up with a contradiction.

02 Mayıs 2014

T. B.'ye Mektup (3) - Nizam Kanıtı

Teleolojik (Amaçbilimsel) Kanıt ve Bu Kanıta Getirilebilecek İtirazlar

Tanrı kanıtlamalarının en sık rastlanılanı amaçbilimsel kanıttır. Kökeni Yunan filozofu Aristotales’e kadar giden bu kanıt, hristiyan ve müslüman felsefeciler tarafından orta çağda yeniden yorumlanmış, bugün kullanılan halini almıştır. Son birkaç on yılda teleoloji teriminin yerini “akıllı nizam kanıtı” (intelligent design evidence) ya da kısaca “nizam kanıtı”(design evidence) almış olsa da kanıtın özünde herhangi bir değişiklik yoktur. Pek çok varyantı olan bu kanıtın hemen hepsinde temel olan tek bir düşünce savunulur. İster Said Nursi’nin 23. Lema’sını okuyun, ister Fethullah Gülen’in Darwinizm Konferansını dinleyin, ister Adnan Oktar’ın rengarenk kuşe kağıda basılmış kitaplarına göz atın; bu kanıtın özünde herhangi bir farklılık gözlemlemeyeceksinizdir. Kimisi fizikten, kimisi kimyadan, kimisi biyolojiden seçer örneklerini. İnsan bedeninde var olduğu iddia edilen hassas dengeden tutun da evrenin her yerini idare eden birimsiz sabitlere kadar yüzlerce, binlerce örnek verilir. Bütün bu örneklerde kullanılan argümanlar birbirinin aynısıdır. Temelde çıkarsama şu şekilde özetlenebilir:

1. Düzenli olarak işleyen bir sistemin, kendisinden üstün bir yapıcısı vardır.

2. Evren düzenli olarak işleyen, değişmez kuralları olan bir sistemdir.

3. O halde evreni yapan ve ona nasıl hareket etmesi gerektiğini öğreten bir yapıcı vardır. Bu yapıcıya Tanrı deriz.

Yani, bir ok hedefi vurmuşsa, öncesinde o oku atan deneyimli bir okçu var olmalıdır. Bir yerde ayak izi varsa, orada birisinin yürümüş olduğuna ikna oluruz. Bir makine eksiksiz çalışıyorsa o makineyi tasarlayan bir mühendisin var olduğunu biliriz. Aynı şekilde gözümüzün önünde her gün, her saat, her saniye bir kere bile aksamaksızın çalışan evrenin, muhakkak ki bir yaratıcısı; ona nizam veren bir ustası olmalıdır.  Bir sistem, bilinci olmaksızın kendi başına sorunsuz bir şekilde işliyorsa, bu o sistemi var eden bir düzen koyucunun varlığını zorunlu kılar. Kendi kendine var olacağını düşünmek tanrıtanırlara göre ahmaklık, kendisine yapılan telkinlere rağmen tanrıtanımazın kanıtları yetersiz görmesi de kibirliliktir.

Nizam kanıtında sıklıkla kullanılan bir örnek Paley’in saatidir. Bu örnek her ne kadar daha önce farklı düşünürler tarafından kullanılmış olsa da 1802 yılında William Paley’in yazmış olduğu kitaptaki haliyle günümüzde bilindiği için bu adı kullanacağım. Said Nursi Tabiat Risalesi’nde eczane örneğini verir, başka yazarlar Mars’ta bulunan uzay gemisi örneğini. Yukarıda da dediğim gibi örnekler farklılık gösterse de çıkarımda bir farklılık yoktur dolayısıyla örnekleri artırmanın kanıta bir yararı olmayacaktır.  Kolaylık olsun diye Paley’in saati örneğini inceleyelim ve bu örnek üzerinden gidip, analojideki eksik ve yanlış yönleri ortaya koyarak; nizam kanıtının nasıl olup da evrenin dışında, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir Tanrı’yı gerektirmeyeceğini izah etmeye çalışalım.

Dikkat ederseniz benim Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak gibi bir derdim yok, olamaz da! İlk yazıda belirttiğim gibi iddia sahibi iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Ben tanrıtanırların ortaya koydukları kanıtın yetersizliğini ortaya koymakla yükümlüyüm. Onlar savcıysa (kanıt geliştirmekle yükümlü), ben avukatım ve müvekkilim aleyhindeki kanıtların yeterli olmadıklarını savunuyorum.

Paley’in saati örneği şu şekilde özetlenebilir: Diyelim ki çölde yürüyorsunuz. Bir anda yerde, kumların arasında bir saat görüyorsunuz. Saati elinize alıp inceliyorsunuz; mükemmel bir şekilde çalıştığını fark ediyorsunuz. Sonra merak edip içine bakıyorsunuz. İçindeki çarkların, vidaların, yayların muhteşem bir hassasiyetle yerleştirildiğini; her şeyin olması gerektiği yerde olduğunu görüyorsunuz. Saatin, saniyeler boyunca hiç şaşmadan çalıştığına, çarklarda ve yaylarda eksiksiz bir ayarın işlemekte olduğuna tanıklık ediyorsunuz. Ardından içinde bulunduğunuz çöle bir kere daha bakıyorsunuz. Ortada bu saati yaptığını iddia edecek birisini göremiyorsunuz ama saatin kendi kendine oraya gelmiş olabileceği hipotezi de size makul gelmiyor. Buradan yola çıkarak, bu saatin mutlaka usta bir saatçi tarafından incelikle tasarlandığını kabul ediyorsunuz. Bu öyle bir saatçi ki hem mekanik biliminin en ücra ayrıntılarını çözmüş hem de saati çölün zor şartlarına dayanıklı yapmış.

 Bu örnekten (ya da benzerlerinden) yola çıkan tanrıtanır şu çıkarsamayı yapma hakkını kendinde buluyor. Evren de tıpkı bu örnekteki saat gibi işleyen bir makinedir. İnsan bedeninden tutun da gökteki yıldızlara kadar tüm varlık, tıpkı bir saatin çarkları gibi uyum içerisinde çalışmaktadır. Varlık sürekli olarak bir değişim ve dönüşüm sürecini yaşamaktadır. O halde tüm bu var oluşun, bu değişimin, bu muhteşem düzenin bir yapıcısı, bir yaratıcısı, bir mimarı olmalıdır. Bu yaratıcı hem sonsuz güçlüdür (Kadir-i mutlak)* hem de sonsuz bilgilidir (Alim-i Mutlak). 

Nizam kanıtına yaptığım bu kısa girişten sonra artık eleştirilerime başlayabilirim. Aşağıda üç madde halinde yapacağım itirazlar aslında birbirinden tam bağımsız değiller. Ortak yanlarından çok ayrık yanları olduğu için birleştirmemeyi tercih ettim. Benzeşen yanlarına değil de ayrışan yanlarına odaklanınız:  

Birinci İtiraz: Evren bir saat değildir.

Evrenin saat gibi düzenli işleyen bir düzeneği olduğunu iddia edemeyiz. Var olan ya da olduğunu var saydığımız düzen doğal ayıklamadan arta kalandır. Canlılar gibi cansızlar da bu ayıklamaya maruz kalırlar. Gözlemlediğimiz bir evrenin var olma olasılığı çok düşük görünebilir ama şunu ifade etmeliyiz ki evren bir önceki halinden aldığı bilgiyle hareket eden, tek-bellekli bir sisteme benzetilebilir. Bu durumda bir çeşit Yakınsak Markov Zinciri’ni andırır. Evrenin matematiksel** yasaları (bu yasaların nasıl ortaya çıktıklarını kozmolojik kanıtlarda inceleyeceğim), sürekli bir seçim yapılmasını zorunlu kılar. Matematiksel yasaların varlığını şimdilik kabul edersek önümüze şöyle bir tablo çıkar. Gözlemleyebildiğimiz ve deneyimleyebildiğimiz evren milyarlarca yıllık bir serüvenin ürünüdür. Örneğin, “Eğer yer çekimi ivmesi 9,8 m/s2 olmasaydı hayat mümkün olmazdı.” ya da “Atmosferdeki sürtünme kuvveti olmasaydı göktaşları yeryüzüne bütün olarak düşerdi ve canlı hayatı olanaksız hale getirirdi.” gibi ifadeler tamamıyla soruya yanlış yönden bakıyor olmanın neticesidir.

Öncelikle, yerçekimi ivmesi daha büyük ya da daha küçük olsaydı boyumuz bugünkünden farklı olurdu, organlarımız farklı gelişirdi, ağaçlar farklı şekilde büyürdü, kuşlar ya hiç uçamazdı ya da kuş olmayanlar da uçardı. Yerçekimi çok çok büyük olsaydı, belki yeryüzünde hayat hiç başlamayacaktı ve bu soruyu da soramayacaktık. Ayrıca yerçekiminin farklı olmasının nedeni ya yerin kütlesinin farklı olmasıdır ya da evrensel çekim sabitinin farklı olması. Birinci durumda yeryüzü daha büyük olacaktı, belki daha fazla kaynak olacaktı ve hayatı besleyebilecek farklı ürünlere yer açılacaktı. İkinci durumda ise evrendeki tüm olaylar baştan sona değişecekti ki böylesi bir senaryoyu hayal etmemiz mümkün değildir.

Kısacası hangi yöne gidersek gidelim sorundan kurtulamayız. Argümanın sunuluş biçiminde mantıkta Argumentum Ad Speculum denilen yanılgı vardır. Daha önce çevirdiğim Aşk Bir Yanılgıdır öyküsünden olduğu gibi alıntılıyorum.

“Şimdi de Argumentum Ad Speculum'u inceleyeceğiz."

“Ohh ne hoş!” dedi Polly.

“Dinle: Eğer Madam Curie fotoğraf plağını siyah mineralli taşların arasında unutmasaydı, bugünkü modern bilim halen radyumun varlığından haberdar olmayacaktı.“

“Haklısın, evet” dedi Polly, başıyla tasdik ederek. “Filmi izledin mi? Ben izledim. Acayip etkiledi beni!”

 “Ben yine de bunun bir yanılgı olduğunu söyleyeyim, Pollyciğim. Belki Madam Curie radyumu birkaç yıl sonra keşfedecekti. Belki de başka birisi bulacaktı radyumu. Pek çok hayal edemeyeceğimiz şey olacaktı, kim bilir. Doğru olmayan bir hipotezle yola çıkıp, doğru sonuçlara varamayız.“

Evrenin mükemmel şekilde tasarlanmış bir saat olarak algılanmasındaki yanılgıyı başka bir örnekle izah etmeye çalışayım. Diyelim ki Ali’nin dedesi, yirmi yaşındayken, kendi ailesine kıyasla çok daha zengin olan bir ailenin güzel kızına aşıktı ve fakir olduğu için aşık olduğu kızla evleneceğine pek inanamıyordu. Garson olarak çalıştığı lokantada aynı günde iki tabak ve bir bardak kırdığı için işten atılan dede kendini bir anda sokakta buldu. Otobüs durağına doğru yürürken bir yankesici buna çarptı ve cebindeki son parayı çaldı. Dede mecburen eve kadar yürümek zorunda kaldı. Yürürken kaldırımda bir piyango bileti buldu. Bulduğu piyango biletini hiç düşünmeden cebine attı.

Piyango biletinin üzerinde 10 basamaklı bir sayı olsun. Bu durumda büyük ikramiyenin bu bilete çıkma olasılığı 0,0000000001’dir. Şans bu ya, büyük ikramiye Ali’nin dedesine çıkmış olsun. Bir anda zenginleyen dede ilk iş kendisine ev ve araba alsın. Ardından da hiç vakit kaybetmeden, annesini babasını yanına alıp, sevdiği kızı istemeye gitsin. Sevdiği kızla evlensin, çocukları olsun. Yaptığı yatırımlar iyi ürünler verdiği için çocukları rahat bir hayat sürsünler. Sonra Ali doğuversin ve çok da zeki olmayan Ali yirmi yaşına geldiğinde özel bir üniversitede zorunlu istatistik dersini alsın. Babasının ona anlattığı hikâyeye göre dedesinin piyangodan çıkan ikramiyeyle zenginlemiş olduğunu öğrensin ama böyle bir olayın gerçekleşme olasılığı çok düşük olduğu için buna bir türlü inanamasın. Ali kabaca şöyle bir hesap yapsın.

Bir kere herhangi bir garsonun bir gün içinde iki tabak ve bir bardak kırma olasılığı çok düşüktür. Ali buna 0,001 diyor. Ayrıca eğer dedesi parasını çaldırmamış olsaydı otobüse binecekti ve bileti asla bulamayacaktı. Bir insanın yolda yürürken parasını çaldırma olasılığına da 0,001 diyelim. Bir de bunun üzerine 0,0000000001’lik ikramiyenin herhangi birisine çıkma olasılığı ekleniyor. Bunlar bağımsız olaylar oldukları için çarpılmaları gerekiyor. Ortaya çıkan sonuç 0,0000000000000001 gibi uçuk bir sayı. Aynı gün gerçekleşen tüm olayları sayarsak olasılık iyice düşecektir. Ali bu çok düşük olasılık değerlerine bakıp kendisine piyango hikayesini anlatan babasını yalancılıkla suçluyor.

Burada Ali’nin yaptığı hata aslında yukarıda sözünü ettiğim “argumentum as speculum” ile aynı. Öncelikle dedesi o ikramiyeyi kazanmamış olsaydı sevdiği kızla evlenemeyecekti. Başka birisiyle evlenecekti. Bu durumda doğacak çocuklar en azından yarı yarıya farklı genler taşıyacağı için, büyük bir olasılıkla onlar da farklı eşlerle evleneceklerdi. Bu durumda torun olan Ali’nin tam olarak bu genlerle dünyaya gelmesi bile olanaksızlaşacaktı çünkü sonuç olarak genlerinin %25’i piyango kazanan dedesinden gelmişti. Böylece o küçük olasılığın kafasını karıştırdığı Ali de var olmayacaktı. Ali’nin yerine adı X (adı yine Ali olabilir) olan başka bir torun olacaktı ve bu torun dedesinden gelen yüklü bir mirasa konmadığı için özel bir üniversiteye gidip, olasılık hesaplarını öğrenmeyecekti.  Kısacası, o gün meydana gelen olaylar meydana gelmemiş olsaydı Ali var bile olmayacaktı. Bu durumda Ali’nin kendisinde sorma hakkı bulduğu soru da var olmayacaktı.

Kısaca özetlersek, evren ustaca tasarlanmış bir saattir benzetmesi doğru değildir. Onun yerine, evren doğal elemelerin sonucunda bugüne ulaşmış bir süreçtir. O bu şekilde var olduğu için biz var olduk ve bugün bu soruları sorabiliyoruz. Aksi halde sorular da olmayacaktı. Çölde gezinen Ali kumların arasında saate rastladıysa bunun tek açıklaması saatin ve Ali’nin aynı kaynaktan beslenen iki ürün olmalarıdır. Bu spekülatif tezi üçüncü itirazda ele alacağım.

İkinci İtiraz:  Evren çölde bir saat değildir.

Paley’in örneğinde gözden kaçan önemli bir nokta saati bulan kişinin neden bir usta saatçi sonucuna varmak zorunda olduğudur. Böyle bir sonuca varmak için iki neden olabilir.

1.       Daha önce gördüğü tüm saatlerin bir saatçi tarafından yapıldığını gözlemlemiş ya da deneyimlemiştir. Saatçi olmaksızın saatin var olabileceği olasılık dışıdır çünkü böylesi bir durumu asla deneyimlememiştir.
2.       Daha önce gördüğü, saat olmasa bile ona benzeyen tüm mekanik sistemlerin, birer usta tarafından tasarlandığını gözlemlemiş ya da deneyimlemiştir. Mekanik bir sistemin bir ustasız var olamayacağı sonucuna bu saati bulmadan önce ulaşmıştır. Bunun yanında, neden-sonuç ilişkilerini kurabilen ve gördüğü olaylara bu ilişkiler uygulayabilen bir zihne sahiptir.

Yani, saati bulan kişinin kafasında, var olduğunu kabul ettiğimiz bir nedensellik ilkesi vardır.  Saati bulan kişiye göre her saat bir saatçiyi gerekli kılar. Ya aynı örnekleri ya da benzer örnekleri gördüğü için böyle bir sonuca ulaşmaktadır. Peki, evren bir saat midir? Daha doğrusu evrenin karşısındaki insanın konumu, çölde saat bulan adamın konumuyla aynı mıdır? Bildiğimiz kadarıyla evren bir kere var olmuştur. Daha önce, bu evrenin dışında bir evrenin, bir evrenci tarafından yapıldığına şahit olmadık. Bu ya da benzeri bir evrenin var olması için gerekli şartların ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok. Bize bu konuda fikir verebilecek, kıyas yapmamızı sağlayacak bir eş evren de yok. Daha önce kaç evren gördük yanında evrencisiyle birlikte ki bu evrenin de bir evrencisi olduğunu iddia edebilelim?

Belki de içinde bulunduğumuz evren olası milyarlarca evrenden sadece birisidir. Böyle olması bizim açımızdan bir şey değiştirmez çünkü sonuçta diğer evrenleri deneyimleme ya da kanıtlama şansımız en azından şimdilik yok. Buna rağmen, içinde yaşadığımız ve parçası olduğumuz evreni replikasyonu olmayan bir deney olarak algılayabiliriz. Replikasyonu olmadığı gibi gözlemlerimizi denetleyen bir kontrol mekanizması da yoktur. Dolayısıyla bulduğumuz düşük p-değerlerinin istatistiksel anlamları geçersizdir. İşin istatistiksel kısmı kozmolojik kanıtta detaylı inceleneceği için şimdilik Paley’in saati örneğine dönüyorum.

Çölde bulduğumuz şey bir saat değil de herhangi bir kaya parçası ya da diğerlerinde pek de farkı olmayan bir kum tepesi olsun. Bu durumda, önemsemeden kayanın yanından geçip gidecektik çünkü biliyoruz ki kaya parçaları rüzgâr ve yağmur gibi bilinci olmayan doğal güçlerin sonucunda şekil alırlar. Kayaların var olmaları için bir bilince ihtiyacı olmamaları bizde herhangi bir hayranlık uyandırmaz çünkü çöle varmadan önce edindiğimiz deneyimler bizi bu konuda bilgilendirmiştir. Biz şekilsiz kayaya bakarken rastgele oyuklar, hiçbir plana ve programa uymayacak inişler ve çıkışlar görürüz. Eğer ciddi bir jeoloji eğitimi almamışsak bu oyuklardan tek bir sonuç bile çıkaramayız. Eğer jeoloji eğitimi almışsak, oyukların ne tür yağmurlar tarafından oluşturulduğunu, rüzgârın hangi yönde estiğini, yağmur suyunun pH derecesini, kum fırtınalarının kayalara nasıl etkide bulunduğunu, çölde hangi hayvanların yaşadığını ve benzeri pek çok bilgiyi kayaya bakarak çıkarsayabilirsiniz. Birisi için gözümüzün önündeki cisim rastgele oyukların ve kabarıklıkların bir araya gelmesiyle oluşmuş kaya iken, bir diğeri için bilimsel bir hazine haline gelmiştir.

Aynı şey saat örneği için de geçerlidir. Nasıl ki kayanın üzerindeki oyuklardan sistematik bilgiler çıkarabilmek için daha önce kayaları çalışmış bir jeolog olmak gerekiyor, saate bakıp da saatçiye varmak için de mekanik sistemler hakkında en temel düzeyde bir bilgi sahibi olmak gerekir. Hayatında hiç saat görmemiş, hiç zamanla işi olmamış, nedensellik ilkesini deneyimlememiş birisi saati gördüğünde; jeoloji eğitimi görmemiş insanın kayayı gördüğünde vereceği tepkiyi verecektir. Çünkü başka bir alternatifi yoktur. Saatten saatçiye çıkan yolda, saatle saatçi arasında mecburi bir ilişki kurabilen yetişkin insan zihni vardır. Maalesef, nedensellik ilkesini deneyimlememiş yetişkin birisini bulmamız olanaksızdır çünkü homo sapiens dediğimiz modern insan türü nedensellik ilkesini bebek yaşlarında edinir ve hayatı boyunca da bu ve benzeri ilkelerin yönlendirmesiyle hareket eder. İlla bir deney yapılacaksa, bir bebeği çöle bırakırsınız. Bebek saati bulunca önce eliyle yoklar, saatçiyi falan düşünmez. Henüz oral düzeyi atlatmadığı için saati ağzına atar, yeni çıkan dişlerine sürter, belki emer. Baktı annesinin memesinin yerini tutmuyor, atar saati bir tarafa ve süt arayışına devam eder. Bebeğin zihninde saatten saatçiye gidecek donanım henüz yoktur. Yetişkin bir insanda böylesi bir donanımın var olması ise analojiyi başarısız hale getiren unsurun ta kendisidir.

Üçüncü İtiraz: Evren çölde bulunan bir saat değildir.

Saatle saati bulan aynı bütünün, yani çölün, bir parçasıdır. Sonuç olarak saati bulan kişinin beyni de çöldeki kumlar gibi atomlardan meydana gelmiştir. Dolayısıyla insan zihninin doğaya bakıp doğada bir düzen görmesi kaçınılmazdır. Aynı evrenin parçaları olduğumuza göre ve aynı matematiksel yasalarla idare edildiğimize göre, aramızda ortak noktalar bulmamız doğaldır. Kısacası evren, çölde bulunan bir saatten ziyade, içinde bulanı ve bulunanı barındıran bir çöldür. Çölün özelliklerini gösterirler. Görüntüde farklı olmaları onları farklı yapmaz çünkü sonuçta aynı matematiksel yasalara uyarak var olabilmişlerdir.  Bizim bilinç dediğimiz şey aslında evrenin matematiksel yasalarının sonucu oluşan göreceli düzene adapte olmuş içsel bir gözden başka bir şey değildir. Biraz tümtanrıcı (panteist) gibi görünen bu görüş aslında tam tersine tümevrencidir.

Evreni bir simülasyon olarak algılarsak insan zihni onun içinde kendine has rolü olan bir öğeden ibarettir. Evreni anlamak için değil, evrenle birlikte var olmak için vardır. Dolayısıyla insan, dinlerin önerdiği gibi, özel olarak yaratılıp, evrene efendilik yapsın diye gönderilmiş bir tür değildir. Tıpkı diğer türler gibi evrenin bağrında yeşermiş, onunla büyüyen ve gelişen bir parçadır. Saati bulan kişiyle saat aynı bilinçsiz evrenin içerisinde gerçekleşen yansımadan ibarettir. Şöyle ki, insan zihni ayna gibi bir görev üstlenip, evrendeki matematiksel yasaları içselleştirir. Bu şekilde yasaların evrenin bile ontolojik olarak öncesinde olduğu gerçeğine ulaşır. Yine kozmolojik kanıtta ayrıntıyla inceleyeceğim ama burada da kısaca değineyim.

Ben, evrenin yasalarının fiziksel değil de matematiksel olduklarını düşünüyorum. Yani, yasalar olasılıksal bir sistemde, evrenden bağımsız olarak vardırlar. Uzun erimde, milyarlarca milyarlarca milyarlarca kere süren kesintili Markov durumlarının birbirini takip etmesi sonucunda, olasılıksal değerler 1’e yakınsamış ve bizim fizik yasaları dediğimiz belli kesinliği olan ilkeler ortaya çıkmıştır. Benim fizik yasaları demekten kaçınmamın nedeni fizik yasaları teriminin evrenin içinde ya da dışında bir yerden desteklenmesi koşulundan paçayı sıyırtamamamızdır. Oysa matematik için aynı şart yoktur. 1=1 önermesi olası tüm evrenlerde doğrudur.  

Çünkü ne bir sayısı ne de eşitlik kavramı evrenle ilintilidir. Evrende bir tane olan tüm nesnelerin tek ortak yönü 1 sayısıdır. İki küme arasında birebir ve örten bir bağıntı kurabilirsek, o iki kümedeki eleman sayıları eşittir. Görüldüğü gibi her iki durumda da evrensel bir imgeyi kullanmadık. Dolayısıyla matematiğin büyük patlamadan önce de var olduğunu iddia edebiliriz. Hatta Tanrı var olsa bile bu gerçek değişmeyecektir çünkü Tanrı da bir olmakla kendisini vasıflandırır. İslam’ın Tanrı’sının bir adı da “Ehad” (Bir)’dır. Bunun yanında birin dışında diğer sayıların var olduğunu ama kendisinin diğer sayılarla ilişkilendirilemeyeceğini ifade etmek için bir başka adı da “Vahid” (Tek)’dir.  

Başlangıçta verdiğim hedefi bulmuş ok örneğine dönersem, evren hedefi 12’den vurmuş bir ok değildir. Ok tahtayı bulduktan sonra, dairelerin okun ucunu merkez alarak çizildiğini de iddia etmiyorum. Okun ve iç içe geçmiş dairelerin birlikte yeşerdiklerini, birlikte var olduklarını ve bir gün yok olacaklarsa yine birlikte yok olacaklarını iddia ediyorum. Yani başlangıçta bir tahta vardı. Zamanla bu tahtanın herhangi bir yerinden bir ok yeşerdi. Okun yeşerdiği noktanın etrafında da eşmerkezli daireler oluştu. Sonradan tahtanın başına gelenler (burada Paley’in saati örneğine geri dönüyoruz), o oku oraya atan kartal gözlü okçuyu aramanın derdine düştüler. Kimileri de dairelere hayran kalıp, daireleri çizen ressamı aramaya başladılar.  Bu ressam benzetmesini bilinçsizce yapmadım. Sırası gelince estetik/etik kanıtı da burada tartışacağım.

---

Vakit geç oldu (2:22 am), yoruldum. Yazıyı baştan sona bir kere daha okuyup sayfaya koyacağım. Şu anda okumakta olduğum kitabı bitirir bitirmez, kozmolojik kanıt üzerine yazacağım.  
---
Sonlu bir evrenin neden sonsuz güçte bir Tanrı gerektirdiği sorusunu ilk olarak David Hume sorar. Eğer evren sonluysa onu yapan Tanrı bu sonlu yükten on kat, yüz kat ya da ne bileyim bir milyon kat güçlü olsun. Bu durum hiçbir şekilde Tanrı’nın sonsuz güçte olmasını gerektirmez. Sonsuz kavramındaki çelişkiye ileride değineceğim.


** Yukarıda hafiften değindim. İleriki yazılarda yasaların neden matematiksel olduklarını detaylarıyla inceleyeceğim.