Bu Blogda Ara
28 Ocak 2011
Sev Beni, Terk Et Beni
The Apprentice at Repair Shop / by Cem Karaca
The Apprentice at Repair Shop
A fire dropped into my heart, it burns, burns and burns
Anticipation is the bread of my heart, it hopes, hopes and hopes.
Her hands are white, small and round, her nails are painted
I don’t know where I can hide my calloused palms?
She brought her car to our repair shop yesterday
As soon as I saw her, I was haunted and fell in love.
On her legs, her long skirt, her wavy hair shines
My boss asked me from distance, “Son, bring the tools”
I had read something like this in a novel
It was an expensive book with a bright cover
Somehow, the young girl in the story fell in love
With the apprentice boy in a situation like this
I asked my boss not to wear my working uniform for today
I combed my hair on my birded mirror
She will come today to get her car back
Perhaps to turn the fiction in that novel into the reality
Time stopped, earth stopped, she entered through the door
I was frozen; my eyes were fixed, staring at her beauty
I opened the door of the car, I opened so she can enter
She raised her crescent-like eyebrows and asked who this vagrant is
She drove her car off, made me swallow the entire fume
With the tears sprouting from my eyes, I stood up slowly.
My boss came, tapped on my back and said “forget the novels”
“You are a worker, stay as a worker” he said “wear your working uniform”
Lyrics by Cem Karaca. Translated by Ali Rıza ARICAN
TAMİRCİ ÇIRAĞI
gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar
ümit gönlümün ekmeği umar ha umar umar
elleri ak yumuk yumuk , ojeli tırnakları
nerelere gizlesin şu avucum nasırları
otomobili tamire geldi dün bizim tamirhaneye
görür görmez vurularak başladım ben sevmeye
ayağında uzun etek dalga dalga saçları
ustam seslendi uzaktan oğlum al takımları
bi romanda okumuştum buna benzer bir şeyi
cildi parlak kağıt kaplı, pahalı bir kitaptı
ne olmuş nasıl olmuşsa aşık olmuştu genç kız
yine böyle bir durumda tamirci çırağına
ustama dedim ki bugün giymeyim tulumları
arkası kuşlu aynamda taradım saçlarımı
gelecekti bugün geri arabayı almaya
o romandaki hayali belki gerçek yapmaya
durdu zaman durdu dünya girdi içeri kapıdan
öylece bakakaldım gözümü ayırmadan
arabanın kapısını açtım , açtım girsin içeri
kalktı hilal kaşları sordu kim bu serseri
çekti gitti arabayla egzozuna boğuldum
gözümde tomurcuk yaşlar ağır ağır doğruldum
ustam geldi sırtıma vurdu unut dedi romanları
işçisin sen işçi kal giy dedi tulumları
07 Ocak 2011
Porno, Akademik Özgürlük ve Yozlaştırılan Sanat
Basınımız yine dillere destan bir haberle çalkalanıyor bugünlerde. Başkasından duysam “Zaytung’dan okumuştur da inanmıştır bu saf” diyeceğim türden bir haber. Bilgi Üniversitesi’nde bir öğrenci, bitirme ödevi olarak porno film çekmiş. Ödevi sanat açısından değerlendiren akademik hocalarımızdan önce geçersiz not almış. İkinci denemede, filmin kendisiyle değil de filmden anların resmedildiği bir albümle, D notu ile geçmesine izin verilmiş. Olay basına nasıl sızdı, sızdıranlar filmi yapanlarla aynı kişiler midir ya da karşıt olanlar mıdır, üniversitede porno film yapılır mı, yapılsa bu ödev olabilir mi, ödev olsa sanatsal değerinden dolayı geçer not alabilir mi... Sorular günlerdir gazetelerin sayfalarını meşgul ediyor. Benim sormak istediğim soru ise şu: Pornoyu sanatlaştırmak için sanatı pornolaştırmaktan başka bir çaremiz var mıdır? Akademik özgürlük konusuna hiç girmeyeceğim çünkü zaten “bir şey” olduğunu iddia eden bir ödevin “o şey” olmadığını kanıtlarsak, amacına hizmet etmediği için akademide yeri olmayacağını da kanıtlamış oluruz.
Tabii, böyle bir soruyu yanıtlamak için önce pornodan sanat olur mu sorusunu yanıtlamak gerekir. Sorunun yanıtı kesin ve nettir: Hayır, olmaz, olamaz, olmamalı. Neden? Çünkü eleştirel olamaz bir porno filmi. Sanatın amacı sadece tasvir etmek değildir, aynı zamanda değiştirmek, devinime katkıda bulunmaktır. Pornonun amacı doğal duyguları uyarmak ve izleyiciyi görsel katarsis yoluyla tatmin etmekten başka bir şey değildir. Bunu yaparken, suya sabuna dokunan bir iş yapmış olmaz. Tıpkı James Bond filmlerinin ya da diğer vurdulu kırdılı filmlerin sanat kategorisinde incelenemeyecekleri gibi porno da incelenemez... Çünkü bu filmlerde de katarsis duygusal bir ateşlenmeye, anlık bir heyecana indirgenmiştir. Bunun dışında porno filmlerde, filmin dışına sızan bir mesaj yoktur. Hele Türkiye gibi toplumsal sorunların ayyuka çıktığı, şikayetlerin ülkenin sınırlarını aşıp, AİHM’de yankılandığı bir ülkede sırf ses getirmek için böyle bir çabaya girişmek, maskaralık, bir çeşit ucuz yoldan şöhrete ulaşma yöntemidir.
Yönetmen adayımızın bahane olarak ortaya attığı ifadeler ise “özrü cürmünden beter” dedirtecek cinsten. Tersanelerde kaderlerine terk edilen işçileri, namus belasıyla hayatını kaybeden gelinlik kızları, kum taşlama atölyelerinde ölümcül hastalıklara yakalanan ve köylerine dönüp ölümü bekleyen zavallı gençleri, karnına yediği “yasal” tekmelerle bebeğini düşüren üniversite öğrencisini anlatmak yeteri kadar ses getirmeyeceği için Bilgi Üniversitemizin çok bilgili öğrencisi bu yolu seçmiştir. Sanat, hiç kuşkusuz insanı tüm bütünlüğüyle anlatmalıdır. Cinsellik insanın vazgeçilmez bir parçası olduğuna göre onun da sanatta yeri vardır. Zaten bu yüzden pek çok ünlü yönetmenin, ün yapmış filminde cinsellik ciddi bir ağırlık içerir. Kubrick’in “Eyes Wide Shut”ı, Bertolucci’nin “Last Tango in Paris”i, geçen yıl Oscar alan “The Reader” ve daha pek çok film cinselliği, toplumun baskılarını, bireyin çıkmazlarıyla birlikte işleyen filmlerdir. Yalnız bu filmlerin hiçbirisinin konusu insanların nasıl seks yaptıkları değildir. Bastırılmış duyguların bireylerde nasıl istemdışı bir şekilde ortaya çıktıklarını, nasıl çarpıklıklara yol açtıklarını, en yalnız olduğumuz anlarda bile toplumun gözetleyen gözünün içimizde nasıl gezdiğini ortaya koydukları sürece ahlaki bir değerleri de vardır. Bunun yanında tiyatronun dışına taşan evrensel mesajlar taşır bu filmler. Cinsellik ne iyidir, ne kötü. Sadece doğaldır. Doğal olduğu için hayatın her aşamasına yaşanan ya da yaşanmayan cinsellik yansır. Dolayısıyla sanat kategorisinde incelenebilir, eleştirilebilir, yerilip, övülebilirler böyle filmler.
Bana kalırsa bu arkadaş porno filmi çekmek yerine, porno filmi çekmek isteyen bir yönetmenin oyuncu bulmaktaki sıkıntısını anlatan bir film çekseydi, çok daha faydalı bir iş yapmış olurdu. Böylece erkek egemen bir toplumda kadın-erkek ilişkilerini incelemiş, ortaya konacak senaryoya göre, bulunamayan oyuncunun, bulunamayan mekanın, bulunamayan yatağın, hatta bulunamayan senaryo yazarının öyküsü anlatılabilirdi. Belki şimdi olduğu gibi bu kadar ses getirmezdi ama dişe dokunur bir iş yapmış, topluma eleştirel bir yönden bakarken, daha önce bilmediğimiz sırları da ortaya çıkarabilirdi.
Sanat adı altında yapılan bu ödevin aslında sanata büyük bir zarar verdiğini de görmezlikten gelemeyiz. Ben-böyle-sanatın-içine-tüküreyimcilere gün doğacak bu tür çalışmalar arttıkça. Pornoyu sanatlaştıramadıkları için sanatı pornolaştıracaklar yavaş yavaş. “Aha bu da sanat!” diyecek renkli çamaşırları ipe seren bir kadın. “Ben de sanatçıyım” diyecek kusmuğunu duvara savuran bir sarhoş. Yürümek, ayıya dans ettirmek, köpeğe kedi yürüyüşü yaptırtmak, dalga dalga çiş yapmak, geometrik şekilleri rengarenk boyamak, öpüşmek ve hatta öpüşmemek hep sanat olacaklar. Bütün bunlar sanat olunca da sanatın saygınlığı ayaklar altına alınacak. 70 milyon sanatçımız bir araya gelip, Cüneyt Özdemir’in ekranımıza taşıyacağı filmi bekleyeceğiz. Zevk için değil tabii, Bilgi Üniversitesi’nin bilge öğrencisinin, bilgiçce yapılmış bitirme ödevini, sanatsal açıdan eleştirmek için...
Ali Rıza Arıcan – 6 Ocak 2011
06 Aralık 2010
Minister Throws Shoe at Protesting Journalist
MINISTER THROWS SHOE AT PROTESTING JOURNALIST
The Interior deputy minister in charge of the press, Üzeyir Akalın held his weekly censorship meeting this morning with domestic news agency journalists. In a formal statement, he announced that the ministry is issuing a written warning to the newspaper ‘Zaytung’ for publishing “misleading and crowd-inciting” news. Also present and sitting next to the minister was the chief imam of Üsküdar Big Brother Mosque looking very officious in a police-crisp ironed shirt.
The minister justified this action, stating that such fictitious news could easily agitate otherwise very sensible citizens’ minds, make old people desperate about their future plans and encourage young people to commit childish crimes.
It was also observed that he kept whispering in the ear of the imam wearing pitch-black glasses next to him.
“The news on two year old baby star football player upset and shattered the dreams of ambitious parents whose 18-years-old sons failed to even enter the amateur league after many years of chasing the ball. Besides this, news about the ambassador who was sent to a little known African country and forgotten there for 20 years caused a huge uproar in the upper levels of government. According to the news, the ambassador admitted that the Ottomans committed genocide against the Armenian population during the First World War. By making such a controversial claim, he hoped to be remembered and finally be summoned back to Ankara for interrogation. Because of this, the prime minister’s wife had to cancel her “Golden Coin Day” with other housewives of MUSIAD.” said the minister while ignoring the increasing noise in the room.
Time after time, the minister’s voice was suppressed by the protests of two journalists from the newspaper “Yearning for Censorless Press” but he kept talking: Sometimes, news articles must have a few discrepancies so that readers are able to differentiate truth from lies. If the article does not have these sorts of inconsistencies, gullible readers who believe in every written word, may at first, have “civilized discussions”. But later on, these discussions will turn into domestic violence.
The minister also added, “When fiction and reality are extremely tangential to each other, the writers in Zaytung must exaggerate excessively. They should exaggerate so much that the article will look very sludgy, wherever and however you grab it; it will stick to your hands. For example, the news article about newly discovered oil on the moon must be continued with a second fantasy of “the moon is sold to BP”. Then the innocent readers will not spend their precious time and money to start excursions to the moon. Besides, if they believe BP bought the moon, they will also think that there will be no more oil leakage in the oceans and they will live a life with more hope.”
After the minister finished his speech, a short Q&A period was given to the journalists to ask their inquiries from a pre-approved list of questions.
However, the real incident started at this point. With the permission of the minister, Ali Başeğmez, a journalist from the newspaper Zaytung, proceeded to defend the rights of his newspaper. Before he even began to talk, the microphone he was using was stolen by an unidentified person. Mr. Başeğmez was heard to have kept shouting “I have to defend the freedom of press even without a microphone!”. When the security guards warned him one last time, he continued to voice his protest, “This nonsense must stop. You cannot treat people as if they are your children! It is time to stop the censorship in this country!”
At that moment, although he barely had time to duck the shoe the minister had thrown at him, he was not quick enough to escape the policemen who entered the press room on their roaring motorbikes. They took Mr. Başeğmez into custody, stuffing a white cloth into his mouth and tying him up as if they were trussing a pig with hundreds of knots. Then they threw him outside, down the stairs. Upon returning to the press room, they returned the shoe to the minister, only to learn that the real owner of the shoe was the imam, not the minister. They respectfully handed over the shoe to the imam
A few hours after the incident, Mr. Başeğmez conducted a small press release in his hospital room. He said “The things that happened this morning should be published on the first pages of every newspaper but Zaytung so that the readers will be sure of what happened without thinking that this is a fabricated story.” With a cracked voice and trembling hands, he added, “I will be released from hospital this evening and after resting at home for two days, I will again start writing news which will fight against the injustice and corruption, even though they are lies. I will continue to make people laugh while encouraging them to think for the better and continue being a slap on the face of the cruel criminals.” He said “I won’t stop being a deadly ghost over the people who benefit from these evil actions.” before ending his press release.
News by Umut Yok from Yearning for Censorless Press
Ali Rıza Arıcan - November 15, 2010
29 Kasım 2010
SUİKASTLAR ARASINDA: Adiga’dan Arabesk Öyküler
SUİKASTLAR ARASINDA: Adiga’dan Arabesk Öyküler
Aravind Adiga’nın Beyaz Kaplan’dan sonra yayınlanan ama yazım sırasında önceliği koruyan kitabı, İngilizce olarak 2008’de Hindistan’da, 2009’da da batı ülkelerinde piyasaya çıktı. Birbirinden bağımsız gibi duran, mekan ve mekanı özgün kılan yapıların, meydanların, parkların birbirine zayıf zincirlerle bağladığı öykülerden oluşan kitap, edebi açıdan güzel söylemlerle süslenmiş olsa da bir bütün olarak, Booker ödülünü kazanmış Beyaz Kaplan’ın yazarına yakışır bir nitelik ortaya koyamıyor, maalesef. Kitabın adı 1984’de öldürülen İndira Gandhi ile 1991’de öldürülen Rajiv Gandhi’den geliyor. Bu iki suikast arasında, Kitttur adlı kurgusal (Aslında Batı Hindistan’da Kittur adında bir kasaba var ama kitapta anlatıldığı gibi sahili olan bir yer değil.) bir kasabada, Hindistan’ın değişmeyen ve değişmeyecek kaderi, ezilenlerin gözüyle irdeleniyor. Yaşam, tüm tantanası ile devam ederken, Hindistan küreselleşen ekonomiye her geçen gün biraz daha ayak uydururken, adeta denizin üstündeki fırtınadan habersiz, kendi karanlık dünyalarında yaşayan deniz dibi canlıları gibi, kendi yağlarında kavrulamaya çalışan, yer yer isyan eden ama bu isyanlarını örgütleyemedikleri için seslerini duyuramayan, yoksul ama gururlu insanların öyküleri yer ediyor kitapta.
İngilizce baskısının kapağında, okuyucuyu ne tür bir kitabın beklediğini belirten herhangi bir ifadenin olmaması, aslında bir çeşit yanıltıcı etken okuyucu için. Bir roman beklerken, birbirinden bağımsız öykülerle karşılaşmak, ilk öyküleri okurken hep bir yerde bu öykülerin birbirlerine kenetleneceğini düşünmek, dört – beş öyküden sonra aradığını bulmayan okuyucuyu ilgisizliğe sürükleyebiliyor. Oysa ilk öyküdeki, kasabaya gelen iyi giyimli müslümanın neden trenleri saydırttığını hep merak ediyor okuyucu. Trenleri saydırtan adamın tekrar ortalıkta görünmeyeceğini anlayıncaya kadar da kitabın yarısı bitiyor.
İlginç karakterlerin ilginç olamayan öyküleri:
Öykülerin birbirlerinden bağımsız olmaları negatif bir nitelik değildir bir öykü kitabı için. Yalnız hemen her öykünün bildiğimiz klasik öykü tanımlarındaki ‘doyurucu bir sonlanış’tan yoksun olması okuyucuyu yorabiliyor. Adiga, her bölümde okuyucuyu yanına alıp, gezdiriyor kasabada. Bir gün 21 defa nezarete tıkılıp, 21 defa serbest bırakılan, korsan kitap satıcısı Xerox ile karşılaşıyoruz. Onun iç burkan öyküsünü tam bitirmemişken, yanında çalıştırdığı kadınların yaptıkları çetrefilli desenlerden dolayı kör olmalarını kendi suçuymuş gibi gören, vicdan azabı duyan ama yine de kadınları aynı işte çalıştırmaktan vazgeçmeyen Abbasi’nin öyküsüne geçiyoruz. Oradan yarı Brahmin yarı Hoyka* melezi öğrencinin okula bomba koymasının altında yatan toplumsal garezi izliyoruz. Gerçeği arayan gazetecinin delirmesi, çekçekiyle sağa sola yük taşıyan Chennaya’nın “İçinde isyan olmayan insana saygı duymuyor.” oluşu şaşırtmıyor bizi. Haksızlıklar, adaletsizlikler hırla giderken, adamsendecilik ve vurdumduymazcılık toplumu içten içe kemirirken, yazarın her öyküdeki tatmin edici olmayan sonlandırmaları, “böyle gelmiş böyle gider” türünden bir arabesk manifestoya dönüşüyor.
Bir sahnede şöyle diyor yazar: “Bu tiyatronun öyküsü, bütün Hindistan’ın öyküsüdür.”. Böylesine umutlandırıcı bir cümleden sonra tiyatroyu da, Hindistan’ı da, onların çakışan öykülerini de unutup, yine aynı harcıalem konulara dalıyoruz, farklı bir şeyler bulmak için. Oysa yazar çok güzel söylettiriyor kahramanına, öykülerinde sonların sonuçsuz olmasının nedenini: “Biz o elli bin rupiyi çalıp, uzaklaşamıyoruz çünkü biliyoruz ki diğer yoksullar bizi yakalayıp, zengin adamın huzuruna zorla çıkartacaklardır. Biz yoksullar, kendi hapishane duvarlarımızı ördük etrafımıza.” Yazarın bu umutsuz bakışı, doğal olarak tüm öykülere sızıyor, tıpkı mürekkebin peçete üzerinde yayılması gibi. Yoksul geldik, yoksul gideceğiz, bunun bir çaresi yoktur anlayışı hemen hemen tüm öykülere hakim. Bu umutsuzluğu taçlandırmak için yazar son öyküde, yaşamının 55 yılını komünist partiye adamış Murali’yi anlatıyor. 55 yıl, parti broşürleriyle, okuma yazmayı özendirmekle, hakkını arayamayan zavallı köylülerin uğruna savaşarak, kimi zaman hapishanede, kimi zaman Hindistan’ın acımasız güneşinin altında geçtikten sonra, Murali dönüp bakıyor kendisine ve ülkesine. Pişmanlık ifade eden cümleleri, idealist cümleler takip ediyor. Yaşamını boşa harcadığını söylemek istiyor ama buna dili varmadığı için bocalıyor. Bocaladıkça daha çok batıyor saplandığı kuşku bataklığına. Yoksul ve eğitimsiz oldukları için yardım ettiği ailenin genç kızına aşık oluyor ama sigortadan onun yardımıyla parayı koparan aile ona “ Sen komünistmişsin!” deyip sırt çevirince tüm idealistliği suya düşüyor. Kendisine haksızlık ettiğinin farkına vardığında bile kendisine işkence etmekten vazgeçmiyor, Murali. Yol kenarındaki tefeciyi görüp, nefret dolu bakışını atıyor, içinden çemkiriyor ama sonra adamı akıllı davranıp, yoksulları sömürdüğü için neredeyse tebrik ediyor. Sonrasında da “Ben de komünistleri akıllı zannederdim.” diyor. Onun bu çırpınışları, belki de yazarın kendi çırpınışlarını, kendi hafakanlarını temsil ediyor.
Son öykü bir çeşit özeleştiri olabilir mi?
Yine aynı son öyküde, Murali’nin genç bir yazar olarak bir gazetenin editörü ile konuşmasına tanık oluyoruz. Belki de tüm öyküleri özetleyen bir ifadeyle, sanki kendi özeleştirisini yapar gibi konuşturuyor Agida editörü: “Maupassant’daki her karakter arzular. İştahla, hevesle arzular. Öleceği güne kadar arzular. Ama senin karakterlerin hiçbir şeyi istemiyorlar. Sadece bildik köy yollarında yürüyüp, derin düşüncelere dalıyorlar. İneklerin, ağaçların ve horozların arasında yürüyüp düşünüyorlar. Sonrasında yine ineklerin, ağaçların ve horozlarına arasında yürüyüp, daha çok düşünüyorlar. Hepsi bu.”
Kasta dayalı sınıfsal ayrımın yüzyıllardır insanların çoğunu sömürdüğü bir toplumda, Marksist bağlamda sınıf bilincini yaymak kolay değildir elbet. Çünkü işçi olduğu halde Hoyka olmayan birisi, kastından dolayı Hoyka’yı küçük görecektir. Her ne kadar kendisi ezilenlerin safında olsa da bir Hoyka karşısında ezen konumunda görünmeyi yeğleyecektir. Zaten aynı bağlamda Murali “kast” sözcüğünü kullanmamaya gayret gösterir köylülerle konuşmasında. “Hindistan Komünist partisi proleterlerin partisidir, yoksulların değil.” der yaşlı, okumaz-yazmaz bir kadına, kadının aval bakışlarına aldırmayarak.
Sonuç olarak; Suikastlar Arasında, arabesk tadında, “böyle gelmiş böyle gider” düşüncesini kapalı olarak da olsa destekleyen, edebi açıdan güzel sonuçlandırmalardan yoksun öykülerden oluşan bir kitap. Yer yer, ilham verici, zihin açıcı benzetmelerle süslenmiş olsa da öykülerin tatmin edici olmayan sonlanışları okuyucuda ters bir etki bırakıyor. Hindistan’ı, oradaki sefaleti, yoksul kesimin çektikleri sıkıntıları, yolsuzlukları, kast sisteminin sıradanlaştırdığı aymazlıkları, açlığı ve sefaleti anlamak ve iç geçirmek için eksiksiz bir okuma sunuyor, şüphesiz! Yalnız, Hindistan üzerine yazan hemen her yazar bu konuları işlemiyor mu az çok? Rohinton Mistry’nin “A Fine Balance”ı, Salman Rushdie’nin “Midnight Children”ı, Arundhati Roy’un “God of Small Things”i hep aynı umutsuz sokak satıcılarını, mafyanın denetimindeki dilencileri, pezevenklerin eline düşen hayat kadınlarını, gözleri trajik haber okumaktan kronik ağlamaya tutulan gazetecileri anlatmıyor mu? Peki bu kitapların ortak noktası ne? Hepsi Booker ödülünü almış kitaplar. Yani Hindistan’daki sefaleti İngilizce yazıp, basınca Booker ödülünü almak, her ne kadar yazdıklarınız bildik şeyler olsa da kolaylaşıyor. Merak ediyorum, aynı şekilde bir İngiliz ya da ABD’li yazar kendi ülkelerindeki işsizlerin, polis saldırganlığının, kriz sonrası kendilerini sokak ortasında bulan ailelerin öyküsünü gerçekçi bir dilde anlatsa, Booker ödülünü alabilecek mi? Ya da Hindistan kökenli bir yazar, şöyle avant-garde tarzda bir aşk öyküsü yazsa, içine batılılara yakışır türden çılgınlıklar serpiştirse, alabilir mi aynı ödülü? Yoksa sömürgeci ve oryantalist bakış açısının her ne kadar karşıt görünseler de İngiliz edebiyat jürisinin eksilemez bir parçası olduğunu mu kabul edeceğiz? Bu sorunun yanıtının, gelecek Booker ödüllerini alacak yazarları belirlemede önemli bir rol alacağını düşünmek, isabetsizlik olmaz gibi geliyor.
Ali Rıza Arıcan – 19 Kasım 2010 – Vietnam
Hoyka: En düşük kastlardan birisi. Kitapta anlatıldığına göre yedi alt kasta ayrılıyor ve bu yedi kastın da kendi aralarında bir hiyerarşisi var.
Kitabın Künyesi:
Adı: Between the Assasinations
Yazarı: Aravind Adiga
Orijinal dili: İngilizce
Türü: Öykü
Sayfa sayısı: 300
Basımevi: Picador
Basım Tarihi: 1 Kasım 2008
ISPN: 9780330450546
Sıradaki Kitap: David Lodge'un Deaf Sentence adlı romanı.
18 Ekim 2010
Infinite and the Other
INFINITE AND THE OTHER
You allocated your most precious time to me
Thanks a lot, sir
You taught me that the sky is infinite
I learnt
You taught me that the earth is infinite
I learnt
You taught me that life is infinite
I learnt
The unlimited dimensions of time
and the air sometimes turn to bird, you taught me
I learnt, sir
But you did not teach me the things that are not infinite
Sir!
The suppression, the cruelties, the atrocities, the starvation
to be trapped at a corner and to be silenced
the happiness of love and the ancient accounts
and the mathematics as well
you left these things to me so I can find them by myself
I thank you
18.5.82
TURGUT UYAR
Translated by Ali Riza Arican / 18.10.2010
22 Eylül 2010
Let the Life Become a Feast (1973)
Şenay - Hayat Bayram Olsa
Uploaded by barrlass. - Music videos, artist interviews, concerts and more.
Let the Life Become a Feast
The happiest man in this world is
The one who gives happiness to others
The most beloved man in this world is
The one who knows how to love
The most powerful man in this world is
The one who survived a difficult life
The wisest man in this world is
The one who knows himself
I wish the entire world could believe this,
believe this and let the life become a feast
I wish people hold each other’s hands
Become the one
And reach to the eternity
I wish the entire world could believe this,
believe this and let the life become a feast
I wish people hold each other’s hands
Become the one
And reach to the eternity
The most mature man in this world is
The one who laughs at pain
The noblest man in this world is
The one who can forgive
The richest man in this world is
The one who can conquer the hearts
The most excellent man in this world is
The one who loves other people
I wish the entire world could believe this,
believe this and let the life become a feast
I wish people hold each other’s hands
Become the one
And reach to the eternity
I wish the entire world could believe this,
believe this and let the life become a feast
I wish people hold each other’s hands
Become the one
And reach to the eternity
I wish the entire world could believe this,
believe this and let the life become a feast
I wish people hold each other’s hands
Become the one
And reach to the eternity
I wish the entire world could believe this,
believe this and let the life become a feast
I wish people hold each other’s hands
Become the one
And reach to the eternity
la la la la la ......
Translation: Ali Riza Arican / 22 September 2010