Bu Blogda Ara

10 Eylül 2017

Aforizmalar: Blog, Alışkanlık, Burma ve Müdür


20170909: Bu Blog Neden Var?: 2006 yılından beri yazıyorum bu bloğa (sayfaya). Pek bir okuyucusu yok. Facebook’a koyduğum ağbağları da olmasa kimsenin haberi olmayacak yazdıklarımdan. Çok da umurumda değil aslında okunmak, okunmamak ya da görmezden gelinmek. Bu sayfanın varlık amaçlarından birisi değil zaten çok okunmak, kitlelere ulaşmak ya da nesilleri etkilemek. Öyle bir amacım olsa ne yapar ne eder çok okuyucusu olan gazetelere, kolay okunan sansasyonel yazılar yazardım. Günümüzde meşhur olmanın yolu dedikodudan, ona buna laf atmadan, fikir üretmeden nara atmaktan geçiyor. Bakınız Ahmet Hakan, üzerinde derinliğiyle düşünülmüş, ciddi anlamda analiz içeren bir tane yazısı var mı? Adam argüman kurmadığı için paragraf bile yapmıyor. Tek cümlelik paragraflar, atıp tutmalar, hesap sormalar, ithamlar, tehditler... Sorsan Türkiye’nin en cesur, en aydın, en nitelikli yazarıdır. Türkiye'de köşe yazarlığı yapanların çoğu böyle şu anda çünkü halk bunları okuyor, bunları paylaşıyor. Düşündürmek zor olduğu için gaza getirmeyi hedefliyorlar. Neyse, dedikoduya daldım istemeden. Silmeyeceğim ama, içimin kurtlarını dökmüş olayım biraz. İki temel amacı var benim sayfamın. Birincisi, yazmış olduğum her şeyi depolama rolünü üstlenen bir arşiv işlevi. Yayımlanmış kitaplarımda yer alan öykülerin ve roman bölümlerinin dışında yazmış olduğum hemen her şeyi buraya koyuyorum. Başka sanal ortamlarda  yayımlanan yazıları da bir süre sonra buraya ekliyorum. Tabii ki dostlarıma yazdığım mektuplar, yarım kalmış hevesler, eskiden yazılmış aşk mektupları ve çok kötü / eksik olduklarını düşündüğüm bazı öyküler burada yoklar. Onun dışında çeviriler, şiirler, güncel konularda yazılmış metinler, kitap ve film eleştirileri, gezi yazıları, günce notları, zaytungvari haberler, İngilizce yazılmış bir takım öyküler ve denemeler… Hepsi burada. Yaklaşık beş yüz giri yapmışım şimdiye kadar. Bunların kimisi beş bin kelimelik kimisi beş yüz. Toplamda herhalde birkaç yüz bin kelimelik metin çıkar bu sayfadan. Ne yazmışsam burada; bir çeşit kişisel tarih, zihinsel yolculuğumun seyir defteri. Belki on yıl öncesinden farklı düşünüyorumdur şimdi. Açıp okusam “Ne kadar da safmışım? Böyle cümle kurulur mu hiç?” diyeceğim metin çoktur burada. İkinci amaç ise daha pragmatik ve günün şartlarını daha yansıtır bir düzeyde. Sayfamda yayınlanan bir yazıyı istediğim zaman düzeltebiliyorum, değiştirebiliyorum, uzatıp kısaltabiliyorum. Yazılardaki fikirleri baş aşağı yenilemek gibi bir derdim yok, olamaz da ama bazen geri dönüp bakarken kötü bir cümle ya da yanlış yazılmış bir kelime görüyorum. Hemen girip düzeltebiliyorum. Başka yerlerde yayımlanan yazılarda böyle bir olanağım olmuyor. Ayrıca, hangi yazıya hangi resmi, nereye ve ne şekilde koyacağıma karar vermek güzel bir şey. Bir gazete / internet haber sitesi benim yazımı yayımlarken çok dikkat etmeyebiliyor böyle şeylere, baştan salma işler çıkarabiliyor. Ayrıca yazıyı istedikleri gibi kırpıyorlar, sansürlüyorlar ya da kendileri için önemsiz olan yerleri tamamen kesip atıyorlar. Ben ise istediğim uzunlukta yazılar kaleme alabiliyorum. İstediğim kadar resim koyabiliyorum. Konuya, uzunluğa ve üsluba ben karar veriyorum. Sansürlenme kaygısı duymadan istediğim gibi yazabiliyorum. Bir çeşit özgürlük platformu benim için. Ben bir gün sesimi yitirsem bile sesim olmaya devam edecek bir enstrüman bu sayfa. Son on bir yılda nasıl sesimi hapsetmişse önümüzdeki on yıllarda da aynı işi yapmaya devam edecektir umarım. Blogspot servisi kapanana kadar da ziyaretçilere açık kalır.

20170910:  Alışkanlıklar: “Ritüeli olmayanın başarısı da olmaz.” yazmışım not defterime. Üzerinde düşünebilmek için ancak vakit bulabildim. Gerçekten de insan disiplini alışkanlık haline getirmedi mi hiçbir işi hakkıyla bitiremiyor. Ya bitiriyor nitelikten ödün veriyor ya da nitelikten ödün vermek istemediği için asla bitiremiyor. Biten işin insana başarı getirip getirmemesi önemli değil ayrıca. Esas olan insanın kendisini tatmin edebiliyor, “Bir şey başardım” diyerek hayatta kendisine bir anlam yaratabiliyor olması. Tabii ki burada bir takım evrensel, handiyse sanatsal / bilimsel kıstaslar konulabilir. Yoksa modern zamanların “Sen değerlisin, her şeyin en iyisini hak ediyorsun. Kendini küçük görme.” gibi bireysel özgürlüğü destekler gibi görünen ama aslında bireysel harcamayı körükleyen kapitalist anlayışına varırız. İnsanları birer tüketim makinesi haline getirmek için üretilmiş dev bir balondur o. Hayır efendim, değerli bir şey üretmedikçe değerli falan değilsin. Ailen ve yakın arkadaşların için önemli olabilirsin ama bu herkes için geçerli bir durumdur. İnsanın toplumsal hayatta gayretinden ve ortaya koyduklarından başka bir şeyi yoktur. Kendi hayatına kattıklarınla değil başkalarının hayatına kattıklarınla ölçmelisin başarını. Disiplini alışkanlık haline getirmemişsen, hiç zorunlu olmadığın halde her gün aynı saatte, aynı yerde, aynı masada, aynı yöne bakıp aynı müziği dinleyip aynı içeceği yudumlayıp uzun zamandır üzerinde çalıştığın projeye odaklanmamışsan; o herkese nasip olan “En iyisini hak ediyorsun” müjdesi senin için değildir. Hiçbir büyük roman, hiçbir muhteşem resim, heykel ya da müzik yapıtı, hiçbir bilimsel buluş bir günde gerçekleşmiyor. Hepsinin arkasında aylarını, yıllarını, hatta on yıllarını o tek işe adamış inatçı ve ısrarcı bir zihin var. Kimse takmasa bile o takıyor, kimse inanmasa bile o inanıyor, insanlar “vaktini boşa harcıyorsun” dese bile o “vaktini boşa harcamaya” devam ediyor. Başkalarının gözünde değer kazanma amacından çok kendi hayatına anlam katma dürtüsü hâkim. Sınırlarını zorluyor, eğlenceye ve kahkahaya bir süreliğine ara verip, sık sık, sonucundan emin olmadığı, asla da olamayacağı projesine dönüyor. Gündelik hayatın yapaylıklarından ve geçici heveslerinden kaçmak için bulunan bir çeşit sakin liman burası, kendisini tekrar ederek anlam üreten bir makine. Tıpkı sütün saatlerce çalkalanıp tereyağına dönüştürülmesi gibi; sabır, niyet, inat ve inanç gerektiriyor. Alışkanlık ise insana bu noktada yardım eden, kol kanat geren ve hatta işleri bir hayli kolaylaştıran sadık bir arkadaş. En başlarda belli bir işlevi yerine getirsin diye yapılan davranışlar, zamanla olmazsa olmaz hale geliyorlar. Yokluklarında boşluklar, hatta insanı içine çekip boğan anaforlar bırakıyorlar. Bu da insanın aslında aklını her daim kullanan bir varlık değil de aslında alışmış olduğu şeyleri yaptıkça mutlu olan bir varlık olduğunu gösteriyor. Günlük hayatımızda yer alan eylemlerimizi şöyle bir sıralasak, bunların büyük bir çoğunluğunun artık nedeninin sorgulamadığımız alışkanlıklar olduğunu fark ederiz. Mesele, alışkanlık sahibi olmak değildir. Onu her halükârda yapıyoruz. Mesele verimli alışkanlıklar geliştirmektir. Spor gibi, sanat gibi, zanaat gibi, bilim gibi, yardıma muhtaçlara yardım etmek gibi… Başlangıçta bir ihtiyacı karşılasın ya da bir boşluğu doldursun diye kendisine yer açılan pek çok alışkanlık, zamanla hayatımızda ne kadar çok boşluk olduğunu bize öğreten dev birer buz dağına dönüşüyorlar, öyle ki bir süre sonra bizler bu buz dağının erimesinden korkar hale geliyoruz. Aslına bakılırsa şu anda bile hayatımızın yüzlerce alışkanlık etrafında döndüğünü görebiliriz. Yapılması gereken şey, bunların hangilerini devam ettirmek istediğimize karar vermektir. Hangilerini çöpe atıp hangi yenilere başlayacağız. Dindar bir müslümanın günde beş kere camiye gitmeyi alışkanlık haline getirmiş olması gibi, nitelikli ürünler vermek isteyen bir sanatçı da dinsel bir ritüelin amansız bir müdavimi gibi olmalı, günün belli bir saatini aynı biçimde eseri için kurban etmelidir. Pop –çöp- sanatın pençelerinden uzaklaşıp derinlikli ve içten sanat sadece bu şekilde yapılır ya da başarının ilk koşulu budur demiyorum. Sanatın koşulu olmaz, sanatçı içinde yaşadığı toplumun çocuğudur. Dolayısıyla sonsuz sayıda etkenin etkileşiminin bir sonucudur. Öyle birkaç etkeni cımbızlayıp sanatçı yaratamayız. Hayatım boyunca da “Yazmanın on kuralı”, “Yazarlığa yeni başlayanlara beş altın tavsiye” gibi şeylere burun kıvırdım ama kim olursa olsun, ister genç bir yazar olsun, ister üniversiteye yeni başlayan bir öğrenci, isterse hayatına yön arayan liseli bir ergen; disiplinli çalışmayı ve disiplini alışkanlık haline getirmeyi hep salık verdim. Kendim çok disiplinli ve çalışkan birisi olduğum için değil, elimden geldiğince öyle olmak istediğim ve olamadığım zamanlarda işin ıstırabını çektiğim, kendimi kötü / eksik / tembel hissettiğim için. (Vaktiniz olursa Charles Duhigg’in “Alışkanlıkların Gücü” (The Power of Habit) adlı kitabına bir göz atın. Benim burada özetlediğim şeyleri uzun uzun, bilimsel kanıtlarıyla anlatmış.)

20170908: Burma’daki Katliam: Unutmamamız gereken en önemli gerçeklerden birisi kurumsallaşmış dinlerin doğaları gereği politik olduğudur. Bireylerin zihnini, bedenini ve küçük büyük tüm toplumsal ilişkileri kontrol eden bir oluşum eninde sonunda siyasi alanda da yerini alıp yaptırım gücünü kullanacak ya da bu gücü birilerine kullandıracaktır. Bu yüzden siyasi İslam ifadesi en az siyasi Budizm ya da siyasi Hristiyanlık kadar totolojiktir, “doğuran memeli” demekten farksızdır. Bu açıdan bakınca, Burma’da yaşanan katliamı “Katil Budistler” diyerek lanetleyen, sosyal medyada örgütlenen ve konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan fotoğrafları paylaşıp mazlumların yanında olma konusunda haklıyken masumları hedef göstererek haksız duruma düşen güruh; benzeri bir zulmü kendi dinlerinden birileri işleyince “Gerçek İslam bu değil.” bahanesinden başka bir yönteme başvuramazlar. Oysa; dinler, özellikle de kurumsallaşmış dinler, en kolay ve en ucuz motivasyon aracıdırlar. Siyasi erk bunu çok iyi bilir. Halkı mobilize etmenin, kısa sürede net sonuç almanın ve nihayetinde iktidarı korumanın yolu bu motivaston aracını amaca uygun bir şekilde kullanmaktan geçer. Bugün Burma’da yaşanan zulmü ve insanlık dışı durumu “Gerçek Budizm bu değil.” gibi günü kurtaran laflarla geçirmek de en az “Yolda gördüğün Budist rahibi evire çevire döv.” demekten farksızdır. Gerçek Budizm de, tıpkı gerçek İslam gibi barışı, itaati, birliği, dayanışmayı ve sadakati teşvik eder. Bütün bu hasletler yeri geldiğinde kendin gibi olmayanlara saldırabilmen için hazır olmanı da sağlar. Dinlerin barışçıllığı kendilerinden olmayanların kendilerine ait kaynaklara göz koymasına kadardır. Birleştiren her şey birleştirdiklerini birleştiremediklerinden ayırmakla maluldür. Bu yüzden sorunu dinler arası diyalog ya da dinlere / dindara saldırarak çözemeyiz çünkü ne saldıranlar Budist kimlikleriyle ne de saldırılanlar Müslüman kimlikleriyle sorunun içine düşmüşlerdir. Olayların arkasında yatan siyasi, ekonomik ve tarihsel gerekçeler ortadan kaldırılmadan ateş sönmez, acılar dinmez, mağduriyetler sonlandırılmaz. Bunu da ancak siyasi iktidar ya da iktidarlar birliği yapabilir. Bireylere düşen ise, konuyu tarihsel süreciyle anlayıp anlatarak kamuoyu oluşturmanın dışında, yangına körükle gitmek yerine insani yardım kampanyalarına elinden geldiğince katılarak çorbaya tuz eklemektir.

20170907: Okul Müdürüm: Bu sabah okula gelirken bizim okulun müdürünü gördüm. Eski bir bisiklete binmişti. Kendisini bildim bileli okula bisikletle geliyor zaten. Üzerinde sıradan bir gömlek ve pantolon vardı. Sokakta görseniz aklınızın ucundan bile geçmez bu adamın üç bin öğrencili prestijli bir okulun müdürü olduğu. Selamlaştık, biraz da utandım halimden. O bisiklete biniyor, ben e-bisiklete. Güler yüzlü bir adam, çalışkan, sürekli hareket halinde, kapısı her daim açık. Ne sekreteri var ne de odasına girme protokolü. Türkiye'deyken çalıştığım okulun müdürünün lüks arabası vardı ve lojmanda kaldığı halde bazı günler üç yüz metrelik mesafeyi gıcır arabasıyla gelirdi. Odasının girişinde kocaman sekreter odası vardı ve randevusuz içeri giremezdiniz. Takım elbisesiz görmedim kendisini. Gerile gerile yürürdü, etrafına korku salmak ya da hak ettiğini düşündüğü saygıyı kazanmak için. Bir keresinde odasında yapılacak toplantıya elimde boş fincanla girdiğim için beni kovmuştu. Haddimi bilmeliymişim, ben kendimi ne sanıyormuşum... İşin bir başka tuhaf yanı da şu: Burada çalıştığım okul kentin en zenginlerinin / etkili ailelerinin çocuklarını gönderdiği bir okul. Türkiye'de çalıştığım yer ise adı gereği mütevazı olması gereken, bağışlardan başka bir gelir kaynağı olmayan köklü bir vakıf okuluydu.

09 Eylül 2017

Kaşgar Notları 9: Çinçarpmış Bir Yazarın Hafakanları


Sabah kalktığımda vaktin geç olduğunu fark ediyorum. Telefon çalıyor. Karakul gezisini iptal ettiğimi sanıyordum ama İskender sandığımdan da ısrarcı çıktı. İlla git diyor bana. Paramın yanacağına üzüldüğünden mi yoksa daha fazla para kazanma olanağından –gittiğimiz yerlerde yediğim yemekten, aldığım hediyeli eşyalardan tur şirketi komisyon alıyor olabilir- mahrum kalacağı için mi benim gitmemi istiyor, bunu kestirmem imkânsız. Ben birkaç defa daha gitmeyeceğimi belirtiyorum. Artık gerekçe falan göstermiyorum, sadece yorgun olduğum bahanesini sığınıyorum. Belki de böylesi daha iyi, öteki türlü zor oluyor izah etmek geziyi iptal etme nedenimi. En sonunda o da bıkıyor, yılıyor ve aramayı bırakıyor. Odamda, yatağıma uzanmış bir halde bekliyorum uzun süre, pencerenin önünden gölgeler geçiyor arada, içi domates ve salatalık dolu poşetin periyodik hışırtısı beklentiye sokuyor zihnimi, aynı işi sürekli yapan bir insanın zihni nasıl olur da bir süre sonra bambaşka dünyalara açılırsa benimki de açılıyor, saçılıyor, uzak köşelerdeki uzak noktaları birbirine bağlıyor. Bir yandan tavanı izlerken bir yandan dışarıdan gelen ve estirecin uğultusuna karışan sabahın keskin seslerini dinliyorum. Okula giden çocukların çığlıkları ve kahkahaları, demir çubuğun dövdüğü tenekenin çıkardığı tiz çınlama sesi, uzaklardan gelen araba kornaları, polis düdükleri, belli belirsiz konuşmalar ve aceleci birisinin merdivenleri tırmanırken ayaklarının topuğuyla yarattığı ritmik takırtılar. Gözlerimi kapayıp birkaç metre ilerimde var olan Kaşgar’ı dinliyorum. Bir yandan da soruyorum kendime, Çin’i, istikrarı ve güvenliği koruma konusunda çok mu kayırıyorum acaba diye! Haksızlık mı ediyorum buranın insanına? Onların bu konudaki fikirlerini çok bilmesem de!

Çin hakkında yazmak zordur çünkü henüz kendisini kanıtlamış, dünyaya sunduğu sistemle başarılmış somut bir gelişme, bir buluş ya da bir yenilik yok görünürde. Sözler var sadece, verilmiş binlerce söz ve tutulmuş kendine has bir yol var. Çin usulü sosyalizmin ya da Çin usulü demokrasi dedikleri şeyin ne kadar daha yürürlükte kalacağı bilinmiyor. Şimdiye kadar yapılan icraatlardan yola çıkarak ortaya konan gelişmeler ümit veriyor. Mevcut güçlerin tepkisine ve çekinceli tavırlarına rağmen Çin, bildiğini okuyarak dünyaya ders verme çabasında. Bunun yanında aynı Çin, kendi demokrasi ve sosyalizm anlayışını başarılı kılarak dünyaya alternatif bir sistem sunma arzusunu da saklamıyor pek. Belki şimdilik mevcut rejimin başka coğrafyalara yayılma ya da diğer bölgelerde kök salma gibi bir amacı olmayabilir ama ben eninde sonunda bu amacın ortaya çıkacağını düşünenlerdenim. Birlikte çalıştığı, değer ürettiği ve karşılıklı ticari ilişkiler kurduğu ülkelerde kendisininkine benzer yönetim sistemleri olması işine gelecektir. Hiçbir şey olmasa kendisiyle iyi çalışan rejimleri desteklemek isteyecektir ki bu da yeter dünyanın başka bir köşesindeki huzuru kaçırmaya ya da en azından dengesizlikleri koruyup ezilenlerin acısını artırmaya. Örneğin, bir ülkede askeri rejim varsa ve o ülkede insanlar işkencelere, yargısız infazlara maruz kalıyorsa; Çin, ticari standartları gereğince, bu ülkeye sesini çıkarmayacak ve ülkenin elit kesimiyle –askeri rejimin uzantısıyla- iş yapmaya devam edecek, nihayetinde bu alışverişte hiçbir ahlaki yanlış görmeyecektir. Kendisini yönettiği gibi onları da ya yönetecek ya da ekonomik yaptırım gücünü kullanarak istediği şekilde yönetilmesini sağlayacaktır. Bütün bu belirsizlikler Çin hakkında yazmayı zorlaştıran etkenlerden birincisini oluşturuyor.

İkincisi ise Çin etrafında oluşan siyasi okullar. Gördüğüm kadarıyla üç ana okul var. Çinseviciler, Çinyericiler ve Çinçarpmışlar. Çinseviciler, Çin ne yaparsa yapsın övmeye proglamlanmış, Çin’in her alanda yaptığı gelişmeleri sürekli öne süren ve olumsuz gelişmeleri hasır altı eden kesimdir. Bu kişilerle konuşurken Çin’i eleştirmeye dikkat etmek gerekir. Onlara göre Çin dünyanın değişen eksenindeki son hamledir ve batının sömürgeci / kapitalist döneminin ölüm vuruşunu Çin gerçekleştirecektir. Gerçek sosyalizm bu ülkenin topraklarında yaşanmaktadır ve geçmişte yaşanan bir takım talihsiz deneyimleri ikide bir akla getirerek geleceğe yapıla yatırımları sekteye uğratmak yanlıştır. Hem bu kadar büyük bir ülkeyi yönetmek için hem de ülkenin kaynaklarını doğru kullanabilmek için sansür ve sıkı denetim şarttır. Aksi halde ne büyüme olur ne de gelişme. Bireylerin özgürlüğü halkın huzurundan sonra gelir, gelmelidir de. İnsan özgür olmadan da yaşar ama huzur olmadan yaşayamaz.  Çin hakkında yapılan olumsuz haberlerin büyük bir çoğunluğu ya yalandır ya da abartıdır. Münferit olaylardan yola çıkarak koca Çin hakkında yorum yapmak, sistemi acımasızca eleştirmek ancak artniyetle ve / veya kapitalist zihniyetle açıklanabilir. Burası hem güvenli, hem huzurlu hem de yasaların sınırlarında kalmak kaydıyla zengin olmak isteyenlere her türlü fırsatı sunan birinci sınıf bir ülkedir.

Çinyericiler ise, Çin ağzıyla kuş tutsa bile beğenmeyen, patlayacak inşaat balonunu ya da çökecek borsayı dört gözle bekleyen, bireysel özgürlükten mahrum bir toplumun bilim, sanat ve teknoloji alanında gelişebileceğine asla ihtimal vermeyen, batının demokrasisinin eninde sonunda galip geleceğine inanan ve bunun kanıtlanacağı günün bir an önce gelmesini arzulayan gruptur. Bunlara göre Çin’deki sistem baskıcı, halk da bu baskıcı rejim altında inin inim inleyen zavallılardır. Bunun farkında olmamaları baskı ve zulüm gerçeğini değiştirmez. Ellerinden gelse hemen isyan bayrağını açıp devlet yapısının altını üstüne getireceklerdir. Çin şimdiye kadar almış aldığı yolu ucuz iş gücüne ve taklitçilikten beslenen ekonomiye borçludur. Dolayısıyla bu ülkenin bilim ve teknoloji üreten bir topluma dönüşmesi ham hayaldir. Dünyaya sunduğu şeyler hep pratik alanda boşlukları dolduran araçlardır. Oysa teorik alanda, salt bilgi üretme adına ciddi bir girişimi olmamıştır, ileride de olmayacaktır.

Üçüncü grup ise benim de içine dâhil olduğumu düşündüğüm (olmak için gayret sarfettiğim); arafta kalmayı tercih eden ve “Durum iyiye gidiyor ama dur bakalım ne olacak?” diyerek kalabalığa katılmaksızın yürüyüşü kenardan izleyenler. Çinçarpmıştır ve Çin'in kendisine çarptığının farkındadır. Ayılana kadar sağlıklı bir karar veremeyeceğini bilir. Yeri geldiği zaman Çinsevici olurlar, yeri geldiği zaman da Çinyerici. Bir türlü karar veremezler hangi tarafta duracaklarına, karar verememek rahatsız etmez onları çünkü nasıl ki batının kötü yanlarının yanında iyi yanları da vardır, Çin’den de farklı bir tutum beklenemez. Münferit olumsuzlukları, “münferit” kelimesinin meydana getirdiği kolaycılıktan izole etmek için bu olumsuzluğun arkasında yatan sistemsel soruna odaklanarak analiz etmeye çalışırlar. Bir dağın yüz ayrı yerinde kar birikir ama bu birikintilerin birisi çığa dönüşür. Çığı var eden şey münferit bir aşırı ses ya da uzaklardaki plansız patlama olabilir. Sorun yüz tane düşmeye hazır çığın yakınlarında neden insanların konakladıklarındadır. Dolayısıyla potansiyel “kaza” olmadan kazanın kendisini gerçekleşmesi de olmaz. Bunu gözardı etmek, suçluları cezalandırmamak, sadece ve sadece gelecekteki benzeri kazaların tekrarını sağlayacaktır. Bir düzelmenin olması, sorumluların sıkı çalışıp sorunları yavaş yavaş da olsa çözüyor olmaları, insanların büyük bir çoğunluğunun mutlu ve huzurlu olması sistemi eleştirilemez yapmaz. Samimi bir entelektüele (düşünen zihne) düşen her iki tarafa da söz hakkı vermek ve ezilenlerin / masumların haklarının önceliğini korumaktır. Devlet her ne kadar iyi niyetli olursa olsun hatalar yapar ve bu hatalar kendisine gösterilmezse yapılmış hataların daha büyüğünü de yapar. Çinçarpmışlar, bir yandan Çin’in son yirmi-otuz yılda göstermiş olduğu olağanüstü başarıyla başlarının dönmesine izin verirken bir yandan da akli melekelerini yitirmeksizin bu hızlı büyümenin getirdiği sorunlara insancıl, tarafsız ve hakperest açılardan bakmaya çalışanlardır. 

Bir Çinçarpmış olarak; Çin’in Sincian politikasını güvenlik ve istikrarı koruma adına överken, Çin'in toprak bütünlüğüne saygı duyarken ve Sincian eyaletinin Çin'de kalarak hem ekonomik hem de kültürel* açıdan daha verimli / özgür durumda kalacağını düşünürken; yine de ara ara kendini gösteren sert uygulamalardan kaynaklanan bazı aksaklıkları görmezden gelemem. Örneğin yola çıkmadan önce okuduğum “Yabani Güvercin**” adlı öykünün yazarının on yıl hapse mahkûm edilmesini ve büyük bir olasılıkla hapishanedeyken yeterli tedavi kendisine verilmediği için genç yaşta hayatını kaybetmesini, kendim de bir öykü yazarı olarak nasıl affedebilirim? Nurmuhammet Yasin Örkeş, sözünü ettiğim öyküyü, 2004 yılının mayıs ayında Kaşgar’daki bir edebiyat dergisinde yayımlıyor. Aynı yılın kasım ayında dergi toplatılıyor, Örkeş’in evine baskın yapılıyor. Defterlerine, bilgisayarına, notlarına el konuluyor. Ardından yapılan avukatsız bir yargılamayla –kendisi istememiş avukatı güya- Örkeş 10 yıl hapse mahkûm ediliyor. İnternette bulduğum bilgilere göre yazar 2013’te ölmüş, yani hapisten çıkmasına bir yıl kala. Bu öykünün şimdilerde ayrılıkçı Doğu Türkistan Dernekleri tarafından övülmesi (Çin böyle sert bir önlem almasaydı ayrılıkçıların umurunda bile olmazdı bu öykü, unutulur giderdi, Uygurca ve Çince bilmeyen benim de haberim olmazdı. Şimdi en az on ayrı dile çevrilmiş halde, internetin her yerinde mevcut.) ve web sayfalarında bu konuda yazıp çizmeleri, yazarın düşüncelerini ifade ettiği için cezalandırılması yanlışını düzeltmiyor maalesef. Bağımsızlık istemek bir şeydir, bağımsızlık adına eline silah alıp masumları öldürmek başka bir şeydir. İkincisi insanın canına kıymıştır, suç işlemiştir ve cezasını çekmelidir. Birincisi ise düşüncelerini ifade etmiştir. Bu düşünceleri beğenmiyorsanız karşı düşünceler üretirsiniz, özgürlüğün kuşlar için ne kadar zararlı olduğunu işlersiniz farklı sanat eserlerine. “Yabani Güvercin”in intihar etmediği, hatta tam tersine kafesteyken daha mutlu olduğunu anlatan öyküler yazıp halka dağıtırsınız. Düşünceye düşünceyle, eyleme eylemle karşılık verirsiniz. Devletin gücü ve ciddiyeti bunu gerektirir. Düşüneni hapseden, düşündüğünü ifade edeni susturan, ezen ve yok eden bir rejim içinde yaşadığımız dünyada düşman sayısını artırmaktan başka bir iş yapmış olmaz.

Burada parantez açıp öyküyü sanatsal açıdan pek de beğenmediğimi, metaforik anlatılarda duyduğum o meşhur acı tadı bu öyküde de aldığımı söyleyeyim. Belki edebiyatla haşir neşir olmayan insanlar için değerli bir anlatı olabilir, bilemiyorum. Ben Orwell’ın “Hayvan Çiftliği” ve “1984” gibi romanlarını da “Burma Günleri” romanından ya da “Paris’te ve Londra’da Beş Parasız” anı kitabından sanatsal açıdan daha düşük seviyede görürüm. Anladık, Stalin’i domuz yapmışsın, Troçki’yi fare. Stalin köpeklerini Troçki’nin üzerine salıyor ve Troçki çiftlikten kaçıyor, falan filan... Yaşım ilerledikçe, kendi yazdıklarım da dâhil olmak üzere böyle metinlere dayanamaz hale geldim. İçinde oyun olmasın, yazar zekâsını değil de duyarlılığını göstersin, gözlemleriyle hikâyeyi harmanlayıp, bir mesaj vereyim kaygısı duymaksızın anlatsın öyküsünü. Mesaj yine bulunur zaten, o istemese de bulunur. Yeter ki samimi olsun, bir sancısı olsun, masanın başına otururken “Ben yazarım ve bir şeyler yazmalıyım.”dan başka bir derdi olsun. Konudan uzaklaşıyorum. Parantezi kapatayım burada.

Şunun da farkındayım. Yasaları uygulamanın şiddeti noktasında dengeyi yakalamak çok zordur. Yani, eğer yasa koyucular çok sert davranırlarsa pek çok masumu da gereksiz yere cezalandırmış olurlar. Yok, eğer yumuşak davranırlarsa pek çok suçlu dışarıda elini kolunu sallayarak gezer ve suç işlemeye devam eder. Bu dengeyi korumak ve halkın şikâyetlerini engellemek için adalet sisteminin şeffaf, tarafsız ve eşitlikçi olması gerekir. Oysa Çin bu konuda pek de iyi bir iş çıkarıyor denilemez. Bırakalım şeffaflığı, eleştiriyi bile hoş karşıladığını sanmıyorum. Hoş karşılasa bile eleştirinin dozunu kontrol eder, şikâyetlerin yayılmasını ya da duyulmasını engeller. Bunu da yine istikrarın korunması ve / veya ekonomik büyümenin devamı bahanesiyle yapar. Halk için bireyler feda edilir. Feda edilen bireyin şikâyet etme araçları da elinden alınır. Çin'in toprak bütünlüğünü, terörle mücadelesini ve dini kullanarak dış kaynaklı ayrılıkçı hareketleri körükleyenleri cezalandırmasını anlamak ve bu tedbirlere hak vermek bir şeydir; bu tedbirler uğruna sanatın ve edebiyatın kurban edilmesini desteklemek başka bir şeydir. Birincisine ne kadar hak veriyorsam ikincisine o kadar karşıyım. Kendisine güvenen, haklı olduğunu düşünen bir güç kendisi gibi düşünmeyeni susturmaz, tam tersine ona karşı mantıklı tezler üretir ve onu ikna eder. Güce ve akla yakışan budur. Ancak haksızlar, karşı tarafın kazanacağından korkanlar sorulara izin vermez. Çin gaddar bir öğretmen değildir, ama arada kendisini tutamayıp gaddar bir öğretmen gibi davrandığı ve karşısındaki öğrenciyi ezdiği doğrudur. Bunu görmezden gelmek bir düşünürün / yazarın aydın kimliğine yakışmaz. 

Bu düşünceler, ben böyle gözüm kapalı bir halde yatağa uzanmışken gelmiyor aklıma tabii ki. Uzun süredir kafamı meşgul eden sorular bunlar, Çin’e ayak bastığım ilk andan beri kafamda evirip çevirdiğim ve asla yanıtlayamadığım için havasız bir ortamda salınan bir sarkaç gibi beni, Çinsevicilikle Çinyericilik arasında sürekli götürüp getiren sorular. Öykü yazdığı için hapse atılan ve hapishanede yeterli tıbbi tedaviyi alamadığı için ölen, geride de iki çocuklu bir eş bırakan bir yazarın yerine koymaya çalışıyorum kendimi. Koyamıyorum gerçi, “devletin bekası” denilen saçmalığa inanmadığım için koyamıyorum. Tarihteki hangi devlet baki kalmış ki günümüzdeki şu ya da bu devlet bundan sonra baki olsun? Sömürgeci ya da kapitalist olmayacağım derken sanatçıyı sınırlayan, hatta sınırlamakla kalmayıp onu yazdıklarından dolayı hapse atan, içinde Çin kelimesi bile geçmeyen bir öyküden dolayı eli kalem tutmaktan başka bir şey yapmamış birisini öldüren bir rejime hak vermek zorunda değilim. Batı saldırgan ve sömürgeci tavırlarıyla kötü diye Çin ne yaparsa yapsın iyidir demek ya da böyle bir kural varmış gibi batının karşısına hatasız bir Çin koymak saflıktan da öte bir şey, bir çıkar ilişkisini andırıyor daha çok. Ne zaman Çin’i övsem vicdanım bir nebze rahatsızlık duyuyor bu yüzden çünkü Çin’i överken yapmış olduğu adaletsizlikleri de övmüşüm gibi hissediyorum. Tarihte ne hükümdarlar, ne halklar ve ülkeler gelmiş. Hepsi “devletin bekası” demişler ama hiçbirisi tutunamamış, yok olup gitmişler. Beş bin yıl sonra, yirmi bin yıl sonra kalacak mı bugün kurduğumuz devletler, onların güçlü orduları. Bir Hititli de en az bugünkü bir Amerikalı ya da Çinli kadar çok güveniyordu ülkesinin sonsuza kadar ayakta kalacağına. Hititleri yıkan Frigyalılar da aynı şekilde düşünüyorlardı. Ne ona yâr oldu toprak ne de diğerine. Geride ise bu toprağı paylaşamayanların acısı kaldı geriye, onların ahları, analarının gözyaşları, çocukların kapı ağızlarında bekleyen umutsuz bakışları… Her şey geçici ama insanın acısı, ıstırabı ve çilesi geçici değil, bir tek bunlar sabit, toprağın bağrına saplandıkça daha gür çıkıyorlar ne yazık ki. Hükmetmek, en büyük olmak, en zengin ve nüfuzlu olmak her zaman için iyi olmanın, güzel işler yapmanın ve geride güzel anılar bırakabilmenin önüne geçmiş tarih boyunca. Bu yüzden de kavga asla bitmeyecek, benim umutsuzluğum ölümümle sonlanacak.       

Gözümü açıyorum. Odanın içi estirece rağmen iyice ısınmış. Poşet periyodik hışırtısına devam ediyor, dışarıdan gelen ayak sesleri seyrekleşmiş. Kalkıp duş almak için hazırlık yapıyorum. Ardından, dünden kalma ekmek, kahve, domates ve salatalıkla karnımı doyuruyorum. Sonrasında da kendimi sokağa, güneşin yakıp kavurduğu kaldırımlara atıyorum. Kaşgar'daki son günümde viranşehiri (eski Kaşgar'ı), halk parkını, dev Mao heykelini ve ayaklarımın beni rastgele götüreceği sokakları dolanacağım. 

Yer Üstünden Notlar: Kaşgar Notları 10 (Son): Viranşehir, Halk Parkı ve Dönüş

---

* Özgür bir Sincian çok kısa bir sürede civarındaki diğer ülkelerin kültürel hegemonyasının altına girecek ve çok hızlı bir şekilde asimile olacaktır. En azından Çin'in bir parçası olarak kültürünü yaşatabiliyor, dilini konuşup yazabiliyor, radyosunda ve televizyonunda kendi değerlerini yayımlayabiliyor.  

** Öyküye ağbağı koymuştum ama web sayfası ABD destekli bir grubu temsil ettiği için ağbağını iptal ettim. İsteyen google'da ufak bir arama yaparak öyküye ulaşabilir. Benim okuduğum Türkçe çeviride hata çoktu. İngilizce biliyorsanız İngilizcesini okuyun.  

06 Eylül 2017

Kaşgar Notları 8: Pazar ve Yenilenmiş Eski Şehir

Çölden çıkınca bir gölgelik bulup uzanıyorum. Gözlerimi kapatıp çeşit çeşit imgelerin bana gelmesini bekliyorum nereden estiğini bilmediğim rüzgârın tadını çıkararak. Bir şeyler aklıma geldikçe kalkıp defterime notlar alıyorum, çöl ve göl hakkında. Ben beş-on dakika bekleriz, sonra da gideriz diyordum ama genç çift bir türlü dönmüyor çıktıkları göl gezisinden. Belki de benden intikam alıyorlar bu şekilde. “Biz o yabancıyı iki saat bekledik, şimdi de o beklesin bizi!” diyorlar. Olan tabii yaşlı amcalara oluyor. Onların kimseden intikam almak gibi bir dertleri yok. Bu dünya böyle, başkaları hakkında hain planlar yapmayanlar haksızlığa maruz kalmaya mahkûm. Gerçi bu genç çiftin intikam gibi bir amaçları olduğunu hiç sanmıyorum. Gölden sonra belki onlar da çöle girmişlerdir. İleride, gölün öteki uzunda, gelin gibi süslenmiş develer var çünkü, bu güzel hayvanlar göl turu yapmıyorlardır herhalde.


Bir ara sızıyorum uzandığım sert zeminin üzerinde. Uyandığımda yaşlı amcaların gençleri beklemeyip yemeğe gitmek istediklerini öğreniyorum. Hep birlikte yürüyerek geniş bir Uygur lokantasına gidiyoruz. Atların dinledikleri yere çok da uzak değil burası. Parkın içinde bir çeşit dinlenme yeri, çölün ortasında bir vaha. İçeride bildiğimiz yüksek masalar var ama lokantanın yola bakan yan kısımları, ortasında alçak sofralar barındıran renkli minderlerle döşenmiş. Sanırım bu tarz yerlere “Şark Sofrası” deniyor bizde. Ben bu minderlere oturmak istiyorum ama amcalar alışık olmadıklarından olsa gerek normal masayı tercih ediyorlar. Onlara uyuyorum. Tavanlardan sarkan kavunvari kuru meyvelerin altında bir şeyler atıştırıp –dışarıdaki fiyatın 2-3 katı fiyat var ve seçenek çok az- karnı tok bir kedi gibi minderlere uzanıyorum. İçimden de kızıyorum bizim şoföre, “Madem böyle bir yer vardı, neden beni yatırdınız pürtüklü tahtanın üzerine?” Şoför yanıt veriyor, dudağını bile kımıldatmadan, “Sert yer daha iyi senin belin için. Böyle yumuşak yerlerde yata yata fıtık olacaksın.”


Genç çift de geri gelip bir şeyler atıştırdıktan sonra yola çıkıyoruz. Vakit çok geç sayılmaz. Polis engeline takılmazsak gün batımına 3-4 saat kala varırız şehre. Yol boyunca cam kenarından köylere, köyle ana caddeyi ayıran yüksek duvara, o duvardaki resimlere ve resimlerde tasvir edilen hayata odaklanıyorum. Bir ara duruyoruz tuvalet molası için, fotoğraf çekme şansım da oluyor. İki ana kategoriye ayrılabilecek bu resimlerde birinci kategori buradaki halkın geleneksel yaşamı, ikinci kategori ise halkın ÇHC yasalarına –ya da ÇHC hükümetine- bağlı kalarak nasıl mutlu olabilecekleri. Tasvir edilen tüm resimlerde insanlar geleneksel kıyafetler giymişler. Kadınların başı kapalı ama saçları kısmen görünüyor. Burka yok, çarşaf yok, yüzlerini kapatan bir şey yok. Erkekler ise takkeli ve bol entarili, sakalsız ve bıyıksızlar. Takke müslüman erkeğin müslüman olduğunun göstergesi. Çin’in genelinde bu durum böyle ama arada merak etmiyor da değilim, örneğin okuyup mühendis / doktor / öğretmen olmuş bir müslüman çalıştığı yerde takmaya devam ediyor mu takkesini? Bu soru o anda kafamdan şimşek gibi geçiyor, yanıtın “hayır” olduğunu tahmin ettiğim için durmuyorum üzerinde. Erkeklerle birlikte dans eden kadınları tasvir eden resim radikal İslam’a karşı seküler yaşamı teşvik edici nitelikte. “Bakın işte böyle olun.” diyor adeta. “Eğlenmenize bakın. Hayatın tadını çıkarın. Geleneklerinizi devam ettirin. Burka yok geleneklerinizde, çarşaf da yok. Sakal bırakmak da yok!”


Bu propagandalar bir işe yarıyor mu ya da ters tepiyor mu bilmiyorum ama bana kalırsa doğru olana niyetleniyor Çin. Çünkü doğa gibi insanların zihinleri de boşluk kabul etmez. Eğer devlet görevini yapıp insanların –özellikle gençlerin- vakitlerini eğitimle, sanatla, sporla, bilimle ve ölçülü eğlenceyle dolduramazsa insanlar çok kolay bir şekilde kanıyorlar dışarıdan gelebilecek iştah açıcı tekliflere. Daha önce de yazdım, Çin şimdiye kadar yaşadığım ülkeler içerisinde en güvenli ve en rahat olanı. Tabii ki bu rahatlığın bir fiyatı olacak ve ödenen bu fiyat dışarıdaki rakipler tarafından inatla eleştirilecek. Hele ki ABD gibi ülkelerin Çin’in istikrarla ve inatla büyümesi karşısında takındığı kıskanç tavır, bir şekilde bölücü ve fitneci politikalarla kendisini gösterecek. Her fırsatta kaşıyor Sincian eyaletini; her fırsatta insan hakları ihlallerinden, din ve ifade özgürlüğünün kısıtlandığından, insanların zulüm altında yaşadıklarından bahsediyor; sanki kendi insanlık karneleri Çin’inkinden on kat, belki de yüz kat daha kirli değilmiş gibi.


Radikalizm sadece Uygur bölgesi için değil, tüm dünya için büyük bir tehlikelidir ve bunun acısını en çok çekenlerden birisi de biz Türkiyelileriz. Az kurban vermedik memleketimizde patlayan IŞİD bombalarına, eğlence yerlerini basan otomatik silahlı canilere. İşte Çin kendisine de aynısının olmasını istemiyor, bu yüzden işi sıkı tutuyor. Bireysel anlamda belki bazı kısıtlamalar vardır ama uzun erimde tüm toplumun yararına olacak işler yapılıyor. Tabii ki arada tedbirlerin ayarı kaçıp gereksiz yere acılar yaşatılmıştır ama bunun sistematik olduğunu ve sadece Uygur Türklerine yönelik olduğunu sanmıyorum. Çin, ulusal güvenliğini tehdit eden veya gelecekte edecek her türlü oluşuma karşı en sert tedbirleri almaktan çekinmiyor. Tarih boyunca böyle yapmış, o binlerce kilometre uzunluğundaki set (The Great Wall of China) neden yapıldıysa bugünkü internet sansürü de (The Great Firewall of China) aynı nedenle yapılıyor. Konuyu daha fazla uzatıp, yazıyı siyasi bir manifestoya dönüştürmeye niyetim yok ama Çin hakkında düşünen, fikir üreten insanlara, batı medyasının yalanlarından biraz uzaklaşıp olaylara tarafsızca bakmalarını tavsiye ederim. İşler hiç de öyle göründüğü gibi kolay değil. Günümüz dünyası eksen değiştiren bir dönemden geçiyor. Dünyanın ekseni Avrupa’dan Asya’ya, ya da en iyi olasılıkla Avrasya’ya kayıyor. Çin’in yerinde hangi ülke olursa olsun, eğer yakaladığı ekonomik istikrarı sürdürmek istiyorsa benzeri politikalar sürdürmek zorunda kalacaktır. Hele ki süper güç olma yolunda kendisini aday olarak görüyor, dünyaya farklı bir vizyon önermeyi planlıyorsa.


 Kaşgar’ın merkezine vardığımızda Pekin saatiyle saat altı buçuk. Yerel –halkın kullandığı ama hiçbir resmiyeti olmayan- saat ise henüz dört buçuk. Akşama daha çok var. Odamda biraz dinlendikten sonra akşam serinliğinde çıkıyorum dışarı. Önce pazara gidip karnımı doyurmak istiyorum. Yoğun bir şekilde koyun ve tavuk ızgarası kokuyor pazarın girişi. Bizim mahalle pazarlarına çok benziyor buradaki pazar; satıcıların “Gel beş kuay, gel beş kuay” diye bağırmaları bana çocukken annemle gittiğimiz pazarları anımsatıyor. Sanırım en büyük fark pazarın girişine ve çıkışına metal tarayıcının konmuş olması. Bu tarayıcıdan geçmeden içeriye almıyorlar.

İlerledikçe et kokusu yerini meyve ve sebzelerin kokusuna bırakıyor. Sağdaki ekmekçiden ekmek, soldaki narcıdan taze sıkılmış nar suyu alıyorum ama kesmiyor ekmek açlığımı. İnsanların oturup yemek yedikleri kısımda etsiz bir şeyler arıyorum uzun süre ve tam vazgeçecekken nohutlu bir yemek buluyorum yiyebileceğim. Yanında da ayran içiyorum. Buranın yoğurdu biraz ekşi, ayrıca ayrana tuz katmıyorlar. Zaten ayran değil de hafiften sulandırılmış yoğurt gibi daha çok. Sanırım ayran haline gelmesi için içine konan buzun erimesini beklemek gerekiyor. Ben beklemiyorum tabii ki… Nohut zaten bol acılı, üzerinde uzun ince şekilde rendelenmiş salatalık ve fasulye filizi var. Yanında da haşlanmış yumurta. Bu yemekle ilgili bir başka ilginçlik de yemeğin servis ediliş şekli. Yemek kirlenmesin diye tabağa konur ya, burada tabak kirlenmesin diye etrafına plastik poşet geçirilmiş. Dolayısıyla plastik poşete geçirilmiş porselen bir tabaktan yemek yemiş oluyorum.   

Karnımı iyice doyurduktan sonra özgür hissediyorum kendimi. Artık fettan kokuların peşinde sürüklenmeyeceğim, sağa sola savrulmayacağım. Haşlanmış koyun kafalarının, şişlere geçirilmiş tavuk kanatlarının, fokur dokur kaynayan suyun içinde eriyip liflerine ayrılan sığır etlerinin yanlarından geçiyorum. Burada oturup yemek yiyen Çinli turist sayıca çok. Sanırım pek çoğu Kaşgar’ın farklı havasını en çok bu pazarda hissediyordur. Çin’in diğer kesimlerinde böyle bir pazar görmedim ben. Bizim evin yakınlarında taze sebze ve meyvelerin satıldığı iki katlı bir yer var. Pazardan çok dev bir manavı andırıyor. Tofudan karidese, domatesten muza her şey var burada ama açık havada değil ve geçici değil. Her gün açık ve içerisi iyi temizlenmediğinden olsa gerek genelde küf / nem kokuyor. Zaten bu kadar sebzenin ve meyvenin içeride uzun süre tutulmasından sonra duvarlar ister istemez nemlenecektir. Koku da kaçınılmaz olacaktır. Açık alanda nem olmuyor, kokular sadece meyvelerin, sebzelerin ve pişen etlerin kokusu oluyor.

Pazardan çıkınca eski Kaşgar’a dönüyorum. Bu arada meydandan geçerken İskender’in yanına uğramak geliyor aklıma. Bugün başıma gelenlerden sonra yarınki Karakul gezisini iptal etmek istdeğimi söyleyeceğim kendisine. Hiç mecalim yok açıkçası. Tekrar aynı polis tacizini çekesim yok daha doğrusu. Üst üste iki gün olmaz en azından. Tamam, Karakul (Kara Göl) Çin’in en batısındaki köyü olarak biliniyor. Çok güzel manzaraları varmış, yolları dağları delip yapmışlar, göl ayna gibi yansıtıyormuş uzaklardaki yamaçları ve tepeleri karlı dağları… İyi de yolda içi turist dolu minibüsü durdurup, benim yüzümden iki saat bekleteceklerse istemiyorum işte. O mahcubiyet duygusu tüm geziyi daha başlamadan bir işkenceye dönüştürüyor benim için. İskender’i bulamıyorum. Arayıp telefonda söylüyorum. “Paranı geri ödeyemeyiz.” diyor. Zaten öyle bir beklentim olmadığı için sesimi çıkarmıyorum. Kaşgar’daki son günümü şehrin içinde dolanarak geçirmeye karar veriyorum.

Meydandan çıkıp, kaldığım kervansarayın arkasındaki geniş sokaklara dalıyorum. Her ne kadar eski hali kalmamış olsa da yine de insana farklı bir dünyaya girmiş olduğunu hissettiriyor burası. Tamam, orijinal yapılar yıkılmış ve yerine “sahte” oldukları her hallerinden belli evler, duvarlar, kemerli kapılar, süslü pencereler, sağlam kaldırımlar yapılmış. Bir çeşit soylulaştırma (gentrification) projesi aslında yapılan. Kocaman bir alanı yıkıyorsun, bu alanın bir kısmını eski haline benzer şekilde yeniden inşa ediyorsun. Arta kalan alanı da ranta açıp hem kâr ediyorsun hem de harcanan masrafı karşılıyorsun. Ayrıca tursitlerin rahatlıkla girebilecekleri bir mekân yaratmış oluyorsun. Eleştirilebilecek yanları çok ama güzel yanları da yok değil. Daha önce de yazmıştım. Holywood filmlerindeki, Avrupalıların zamanında hayalini kurduğu zengin Arap kasabalarını andırıyor. Köşeden Ömer Hayyam çıkıp bir rubai okuyacak ya da Bağdad emirinin askerlerinden kaşan Sinbad koşarak yanımdan geçip ilerideki kalabalığa karışacak gibime geliyor.

Derinlere girdikçe, dar ve gölgelik sokaklara daldıkça daha çok buluyor gibi oluyorum aradığımı. Yenilenmiş, törpülenmiş, çirkin görüntüleri ortadan kaldırılmış, cilalanıp kullanıma hazırlanmış bir Anadolu kasabası var karşımda, her ne kadar bir turistin aradığı / arayacağı bu olmasa da! Sokaklarda top oynayan çocuklar, bir masanın etrafında oturmuş birbirlerinin kartlarını yutan ilkokul öğrencileri –okul önlükleri hâlâ üzerlerinde bazılarının-, kardeşinin bebek arabasını gezintiye çıkarmış ablalar, evlerinin önündeki saksıları sulayan yaşlı amcalar, kapı önlerinde oturmuş yaşlı kadınlar… Bildiğim bir coğrafyadaymışım hissi uyanıyor bende; yüzler tanıdık, sokaklar tanıdık, sokaklarda dolanan insanların halleri ve tavırları tanıdık. Belki de bir ben varım yabancı. Çocuklar benim yabancı olduğumu anlayınca pek de yanaşmıyorlar. Belki anne babalarından aldıkları tembih böyle, belki de benim geçici bir heves için –fotoğraf çekmek gibi- onları kullanacağımı seziyorlar. Şikâyetçi olmadan, sesimi çıkarmadan dolanıyorum. Konuşabildiklerimle konuşuyorum, ürküp kaçanların arkasından seslenmiyorum. Yaşlı bir amca bir akrabasının İstanbul’da çalıştığını söylüyor. Bir kadın çocuğuyla birlikte fotoğrafını çekmeme müsaade ediyor. Hatta poz veriyor fotoğraf için.

Hava kararmaya başlayınca odama geri dönüyorum. Kaşgar’daki ikinci günüm de ilk günüm kadar iyi olmasa da verimli geçti denilebilir. Geriye bir gün kaldı. Karakul’a gitmeyeceğim için, tüm günümü tembellikle, viran şehri gezmekle ve halk parkında oturmakla geçirebilirim. Öyle de yapacağım…

Yer Üstünden Notlar: Kaşgar Notları 9: Çinçarpmış Bir Yazarın Hafakanları

Buzlu yoğurt satan pazarcı.

Acılı nohut

Acılı nohutu hazırlayan kadın pazarcı

Şişlere geçirilmiş etler

Koyun kafaları / bacakları

Pazarın tadını çıkaran Çinli turistler


Bal ve benzeri ürünler



Buradan ekmek aldım. Soğanlı olan ilk birkaç ısırışta iyi geliyor ama bir süre sonra rahatsızlık veriyor. En azından bana öyle oldu. 


Akrabası İstanbul'da çalışan amca buydu. 






Yollarda gördüğüm sayısız dişçiden birisi...



30 Ağustos 2017

Kaşgar Notları 7: Taklamakan Çölü'nde Zaman, Mekân ve Bellek


Herkesin, her ne kadar saklamak niyetiyle şekilden şekle girse de, akılla ya da akılsallıkla açıklanamayan korkuları ve endişeleri vardır. Ben her şeyin yolunda gittiği bir günden sonra kötü bir deneyimin kapıda beklediğine dair irrasyonel bir kaygı duyarım. Önüne geçemem ya, içimi kemirir bu duygu, evhamlı bir insan olduğumu kabul etsem de değiştiremem kendime karşı takındığım bu gaddar tutumumu. Üstüste beş defa tura geldikten sonra bir sonraki denemede yazı geleceğinden emin olmak gibi bir şey bu. Oysa yazı gelme olasılığı ne artmıştır ne de azalmıştır. Bağımsızdır geçmişten! Bozuk paranın senin hafakanlarından haberi yoktur. Hatta beş defa üstüste tura gelirken senin bu duruma sevinmemene ya da şaşırmamana bile karışmaz para. Senin bu aşırı şanslılığa kayıtsız kalma durumun tahlil edilmesi gereken ilk sorundur ama işine gelmez bunu akla getirmek. O sırada evrenin en tarafsız nesnesi olan ve tüm bu tarafsızlığıyla seni çileden çıkarmaya devam eden bozuk paraya yüklersin tüm sorumluluğu. Ahh insan ve onun uslanmaz bilinci, nasıl da çileden çıkarıyor doğayı her saniye, yeniden ve yineden!


 Kaşgar’daki ilk günüm o kadar planlara uygun ve o kadar güzel geçmişti ki ikinci günde bir arıza çıkacağından beş turadan sonra gelecek olan yazıdan emin olmam kadar emindim. Bu kadar zaman kendisini tuttuğuna göre artık zamanıydı bazı şeylerin. Sabah saat onda gelmesi gereken minibüs on birde geldi. “İşte” dedim, “Bu ilk işaret.” Tam bir saat bekledim yol kenarında. Çocuklarını arabayla okula getiren babaların gurur dolu bakışlarını izledim, çocuğu kaldırıma çıkıp polis kontrol noktasındaki araçlar için konmuş demir çubuğun altından bir kedi kolaylığıyla geçene kadar bir yere kımıldamayan tedirgin anneleri gözlemledim, beni sırtımda ufak bir çantayla yol kenarında beklerken görüp de taksi aradığımı zanneden şoförlere elimle “Hayır, taksi beklemiyorum.” işareti yaptım, güneş yükseldikçe yerimi değiştirdim, gittikçe incelen bir trafik işareti gölgesinde ben de incelip büzüldüm ve nihayetinde gelen minibüse bindim. İskender’e göre gecikmenin nedeni gaokao sınavı dolayısıyla kapatılan yollarmış. Minibüste benden başka kimse yoktu en başta. Önce yaşlı iki adamı aldık büyük bir otelden, sonra da genç bir çifti. Şehrin içinde bir saati de bu şekilde harcadıktan sonra saat on iki gibi Taklamakan Çölü ve Deva Gölü’ne (Devakul) doğru hareket ettik. Minibüste benden başka herkes Çince konuşuyordu ve benden başka kimse İngilizce konuşmuyordu. İşin kötüsü Uygurca konuşan da yok! Bildiğim üç beş Çince kelimeyle genç çiftin Urumqi’den geldiğini, yaşlı amcaların da Guangzhou’lu olduğunu öğrendim. Dilim daha ayrıntılı bilgiler almaya yetmeyeceği için yanıma aldığım kitaba çevirdim başımı. Yol uzun sürecekti, en az iki buçuk saat. Hazırlıklı gelmek zorundaydım.
Dönüşte çektiğim fotoğraflardan. Yolla köyü ayıran duvarlarda buna benzer, Uygurların kültürlerini, geleneklerini ve Çin devletine minnettarlıklarını tasvir eden yüzlerce resim var. 
 Geniş ve bakımlı yollarda ilerledik bir saate yakın. Hava ısınmış, minibüsün kliması iyice yetersiz kalmaya başlamıştı. Bir de ben enayi gibi cam kenarına oturmuştum, yüzümü korusam dizim, dizimi çeksem kolum maruz kalıyordu güneşin ışığına. Yine de memnundum halimden. Kitap iyiydi, araba sessizdi –yaşlı amcalar uyukluyordu, genç muhabbet kuşları da kulaklık paylaşarak müzik dinliyorlardı- ve en önemlisi gidiyorduk. Ta ki polis kontrol noktasına varana kadar. Burada tüm yolcuları indirdiler, kimliklerimizi (benim pasaportumu) aldılar ve bizi içinde gelişmiş metal tarayıcıların –metal bir odaya giriyorsun ve üç boyutlu olarak tüm vücudun taranıyor- olduğu bir binaya soktular. Neyse, hep birlikte indik, yürüyerek binaya girdik, tarayıcılardan geçtik. Beş dakikalık bir resmi prosedür sonuçta, geçip gideceğiz ve bir saat sonra çölün kırmızı kumlarına kavuşacağız. Meğer şansımın yaver gittiği son noktaya varmışım da haberim yokmuş. Sabahki gecikme fırtına öncesi yaklaşan kara bulutlarmış. Beşinci tura da gelmiş yani, artık yazı zamanı! Onlar kimliklerini alıp gittiler ama ben pasaportumu alamadım.

Bindiğimiz fayton.
Yanındaki polis memurlarının çekingen tavırlarına bakılınca üst rütbeli olduğu anlaşılan bir polis amiri –Başka yerde görsem Niğdeli ya da Gaziantepli diyebileceğim düzeyde Türkiye Türklerine benziyordu- benim pasaportumu eline almış, sallayarak minibüsün şoförünü azarlıyordu. Ne olduğunu anlamak için cama yanaştım. Çince konuşarak öğretmen olduğumu, Changzhou’da yaşadığımı, pasaportumda da çalışma ve oturma izinlerimin yazılı olduğunu söyledim. Sonra pasaportu polis amirinin elinden alıp –bu ne cesaret!- vizeyi gösterdim. Polis bir bana bir pasaporta bir de şoföre bakıyordu. İkna mı olmuyordu yoksa başka bir şey mi vardı anlamam zordu. Aralarında konuşmaya devam ettiler. Ben bir kenara çekilip bekledim. Yarım saat geçti, şoför sağa sola telefon ediyordu. Bizi durduran polis amiri de ortalıktan kayboldu. Bir ara geri geldi, elinde telefon odanın içinde sinirli adımlar attı. Yok, sorun her neyse çözülmüyordu. Ben bir kere daha şansımı deneyeyim diye cebimdeki sigorta kartımı –okulun adı geçiyor üzerinde-, ATM kartımı ve Changzhou’da yaşamayan bir insanın asla taşımayacağı lokanta indirim kartlarını gösterdim. Polis benim kartları görünce, “Bu dangalak hiçbir şeyi anlamıyor” gibisinden bir tavırla, aç bir dilenciyi görmezden gelen ehl-i keyf bir lokanta müşterisi gibi savuşturdu beni. Sanırım sorunu çözecekse şoför çözecekti. O da ikide bir elindeki belgelerin ve benim pasaportumun fotoğrafını çekip wechat’le birilerine gönderiyordu. Bu sırada dışarıda güneşin altında park edilmiş olan minibüste bekleyen diğer dört yolcudan ikisi –genç çift- beklemekten sıkılmış olacaklar ki geldi durum hakkında bilgi almaya. Beş dakika ortalıkta dolandıktan sonra hiçbir şey öğrenemeden gittiler. Ben de artık sinirlenmeye başlamıştım. Bir yandan da içimde kabaran mahcubiyet var, elimde olmadan suçluluk hissediyorum diğer yolculara karşı. Benim yüzümden bekliyorlar, tatilleri heba oluyor. Elimdeki telefonu polise uzatıp “İstersen okul müdürümü ara. Onunla konuş. Kendisi Çinlidir.” gibi bir şeyler söyledim. Polis amiri telefona dokunmadı bile. Dört parmağını birleştirip, avucunun içine doğru kıvırdı ve elinin tersi bana bakacak şekilde açıp kapadı birkaç defa. Ne yapsam yaranamıyordum bu amire. Oysa Behzat Ç’nin bütün bölümlerini izleyerek polis amirleri hakkında az çok bilgi sahibi olduğumu düşünürdüm. Yenik bir kumandan ya da karnına tekme yemiş bir köpek; neye benzetirseniz benzetin, çekildim köşeme ve beklemeye başladım. Ağzımı da açmadım. Bir saat daha bekledik ve nihayetinde ne olduysa oldu, sorun çözüldü. Tam iki saatimi klimalı, apaydınlık bir odada gereksiz yere geçirmiştim. Oysa benim şu anda çölde, ince kum tanelerinin üzerine oturup rüzgârla dans eden tepeleri gözetlemem gerekiyordu. Polis amiri sinsi sinsi gülüyordu bana pasaportumu teslim ederken. “Bir daha gelme buralara, iki saat değil iki gün bekletirim seni.” diyen bakışlardı bunlar.
Devakul - Deva Gölü 
Acele adımlarla çıktım dışarıya –karar değiştirir de beni daha çok tutar diye kaygılanarak belki de- , şoför de en az benim kadar rahatlamıştı herhalde. Arabaya bindik, en az üç defa özür diledim diğer yolculardan. He ne kadar bir kusur işlememiş olsam da yüzüm yerdeydi. “Grengjai”[1]ın tavanını yapmıştım. Uçağa biner binmez bebeği ağlamaya başlayan ve inene kadar susmayan bir anne gibiydim işte! Oturdum koltuğuma ve yolu izlemeye devam ettim. Kafam davul gibi şişmişti, ne gördüklerimden bir zevk alabiliyordum artık ne de anlamlandırabiliyordum etrafımdakileri. Havası söndüğü için odanın bir köşesinde unutulan bir balon gibiydim. Sittin sene geçse kimse görmeyecekti beni, görmesindi de zaten! Uyumak istedim ama sinirden uyuyamadım da! Öylece, tıpkı gördüğü her şeyi yemeye ya da yok etmeye programlanmış bir zombi gibi; nefretle baktım kavak ağaçlarına, ağaçların arkasında görünen renkli duvar resimlerine, resimlerde tasvir edilen Çin devletine minnettar köylü ailelere, yol kenarında yürüyen çocuklu kadınlara ve at arabalarına, yüksek duvarların arkasından sadece çatıları görünen köylere, o köylerde sessiz sakin yaşayan insanlara…

Çöl'de modern bir deve. Hörgücünde sanıldığı gibi su yok, yağ var :)
Ne kadar zaman yol adık bilemiyorum. Vardığımızda dışarısı fırın gibi ısınmıştı. Biz de fırına sürülme kıvamına gelmiş, ince dilinmiş patatesler gibiydik. Bilet alıp milli park alanına girdik. Girişte şoför herkese güneşten korunmaları için şapka almalarını önerdi. Baktım, Moğolistan’dan aldığım ve henüz kaybetmediğim siyah kepim dört bir yanımı yakan bu güneşten beni korumakta yetersiz kalıyor. 20 Yuan verip kovboyların giydiklerine benzeyen geniş bir şapka[2] aldım. Geniş olduğu için hem alnımı hem de ensemi aynı anda gölgeliyordu. Herkes hazır olduktan sonra az ileride bizi bekleyen at arabasına bindik. Başka bir seçenek olsaydı belki binmezdim ama burada ne mesafeyi biliyorum ne de tam olarak nereye gideceğimi. Mecburen bindim. Ayrıca hayvan gayet besiliydi. Bizim Büyükada’daki zavallı cılız hayvanlara benzemiyordu. İndiğimiz yerde de çayır bir gölgelikte bekletiliyorlardı.
Belleksiz ve zamansız çöl!
At arabası yolculuğu beş dakikadan az sürdü. Yol dümdüzdü, en ufak bir yokuş olmadığı gibi en yumuşağından bir kıvrım bile yoktu. Vardığımız yer Deva Gölü[3] denilen yerdi ama benim göle zırnık kadar ilgim yoktu. Çin’in her yeri göl dolu zaten, her şehri, her şehrindeki her parkı… Hem zaten ufacık bir yer, doğal mı yapay mı onu bile anlayamadım! Ben gölü değil, çölü görmeye gelmiştim. Çölle ilgili ya da kısmen de olsa çölde geçen filmleri ve romanları[4] büyük bir iştahla, bazen defalarca deviren birisi olarak önemli bir misyon bu benim için. Arabadan iner inmez de oradaki diğer at arabası sürücülerine çöl resmini gösterip “Taklamakan” dedim. Bana göl kenarında park etmiş olan, dev tekerlekli jipleri gösterdiler. Bu sırada beraber geldiğimiz genç çift bizden ayrıldı. İki kişilik bisikletlerden birisine binip gölün etrafında turlamaya gittiler. Ben ve iki yaşlı amca bizi çöle götürecek olan jiplere yanaştık. Tekerlekler sadece yüksek değiller, aynı zamanda oldukça kalınlar. Sanırım çöldeki kumu tutmaları ve kaymamaları için kalın olmaları gerekiyor, yoksa devrilir gider araç.
Uzaklarda siyah siyah noktalar. Belki de bir köy ya da bir vaha!
 Araçların yanındaki görevli biraz İngilizce konuşuyordu. Jipler güvenlikliymiş, oturunca emniyet kemerimi bağlamamız gerekiyormuş. Ayrıca yolculuk sırasında elimizde bir şey tutmamız –telefon, fotoğraf makinesi, kamera vb- kesinlikle yasakmış. Üç km kadar çölün içerisine girince araba duracakmış, o zaman doya doya fotoğraf çekebilirmişiz. Paraları ödeyip jipe bindik. Emniyet kemeri basit bir şey sanıyordum. Önce karnımızı tutan bir şerit geçirdi görevli adam, sonra da her iki omzumu da çaprazlamasına kavrayan iki tane daha şerit. “Bu biraz abartı olmadı mı?” diye söyleniyorum içimden. “Savaşa mı gidiyoruz? Altı üstü üç km, gerek var mı bu kadar önleme?” İçimden konuşturdum adamı “Birazdan görürsün sen, aptal laowai!”
Ben ve milli parkın girişinde aldığım kısa ömürlü şapkam
Kontağın ilk çevrilişinde çalışmadı araba. İkincide de çalışmadı. “Lan dedim, çölün ortasında da kalmayalım böyle.” Üçüncüde çalıştı ama benim tedirginliğim geçmedi. Araba hareket etti yavaşça. Tozlu bir yolda azıcık ilerledikten sonra köhne bir kapıdan geçip çöle girdik. Kocaman çöle bir kapıdan girmek de ayrı bir tuhaflık. Zaten her yer açık arazi, sırf yol olduğu belli olsun diye ve arabalar izinsiz girmesin diye kapı yapmışlar. Çöle girer girmez de yolculuğun ayarları değişti. Bundan sonrasının şimdiye kadar bindiğim rollercoaster’lardan farkı yoktu. Tek farkı yolun olmaması ve raylar üzerinde ilerlemiyor oluşumuz. Araba bir sola yatıyor, bir sağa. Tepeleri çıkıyor, ardından tepe aşağıya derin bir çukura giriyor, sonrasında çukurun iç çeperinde döne döne tekrar yukarı çıkıyordu. Biz yolcular olduğumuz yerde hopluyor, zıplıyor, sağa sola yatıyorduk. Ben sol elimle kapının üzerindeki tutacağa, sağ elimde önümüze konmuş demir boruya tutunmuştum. Şehir içi otobüslerde bile bu kadar tutunacak yer yoktur herhalde. Demek geçmişte düşenler olmuş, o yüzden tedbirleri abartıyorlar. Sanırım tüm yolculuk beş dakika falan sürdü ama midemi altüst etmeye yetti. Az daha gitsek herhalde olduğum yere boşaltacaktım sabahki yediklerimi. Yüksek bir tepenin zirvesine varınca durdu araba. Emniyet kemerlerimizi bin bir zorlukla çözüp indik. Ve işte, önümüzde uçsuz bucaksız kum tepeleri, bambaşka bir hayatı müjdeler gibi bize bakıyordu.

Guangzhoulu amcalardan birisi
Çölün bana anımsattığı iki temel kavram vardır. Birincisi mekânsızlık ve beraberinde getirdiği zamansızlık, ikincisi ise belleksizlik. Mekânsızlık kavramını, çölün ortasındayken her yönün aynı olması anlamında kullanıyorum. Yıllar önce yazdığım bir şiirde (şiirimside) “Çöl de bir tür labirent sayılmalıdır.” demiştim. Bu sözde hem Borges’in anlattığı Babil kralıyla Arap emiri arasında geçen hikâyeye gönderme vardı hem de Kafka’nın “Bu kadar geniş meydanlar yaparlar da neden ortasından geçen bir yol yapmazlar?” sorusuna. Modern insan kendisine verilmiş yollara alışık; ya yol yapılmış, döşenmiş, kendisi için hazırlanmış olacak ve ona sadece yola düzülmek kalacak ya da kendisinden önce en az birisi gitmiş olacak ki yolun bir yere çıktığından emin olsun. Oysa çöl, üzerine bıçak yarası gibi çizilen ayak izlerini birkaç saat içinde kapatma huyuyla, sürekli değişen coğrafyasıyla ve insanı kendisine düşman eden sıcağıyla yoldan en mahrum yerdir, hatta yolun tam tersidir, yol-bol-un mekânı olan uygarlığa inat, yol-suz-dur. Dolayısıyla mekân kavramı çöl için gelişmemiştir, çöl olarak kaldığı sürece de gelişmeyecektir. Bu yüzden çölde yolcu olmaz. Tüm yönlerin birbiriyle aynı anlama gelmesi de bu yüzden önemli bir ayrıntıdır. Birini diğerine tercih etmeniz için bir referans noktanız olmalı. Güneşin en tepede olduğu bir vakitte neyi referans alıp da yönünüzü belirleyeceksiniz? Tabii ki usta seyyahlar vardır, yolunu yordamını bilir ama ben işin karanlık tarafında kalmaya razıyım şimdilik. Her şeyi bilince şiiri kaçıyor baktığınız yerlerin. Lawrence Durrell’in Balthazar’ında bir karakterine dedirttiği gibi: Eğer şeyler hep göründükleri gibi olsalardı insan imgelemi ne kadar yoksullaşırdı. Değil mi ya? Referans noktası olmayan insan kendisini var etmekle yükümlüdür. Hiçlikle, yani annesinden doğduğunda sahip olduklarıyla varmıştır çölün bağrına. Çıkacaksa da saflığını koruyabilirse çıkacaktır.

Zamansızlık da mekânsızlığın en doğal çocuğudur. Mekân olmadan değişim mümkün olmaz, değişim mümkün olmadan zamanı kavrayamayız. Zaten zamanı var eden –var olduğu hissini bizde uyandıran- şey, mekânı istediğimiz kadar küçük parçalara bölebiliyor oluşumuzdur. Çölde zaman ise, tıpkı mekân gibi, ha yoktur ha vardır! Birbirine tıpatıp benzeyen kum tepelerinin arasında amaçsızca dolanan, ayağını bastığı yerden havalanan birbirinin aynısı kum tanelerine hayranlıkla bakan, yukarıdan aşağıya gözeden çıkıp yolunu yaparak ilerleyen su gibi akıp giden kum seline bakarken; geçmişini unutan bir insan için saniyelerin, dakikaların, saatlerin nasıl bir anlamı olabilir? Farkın olmadığı yerde zaman yiter, gömülür ve çürür. Dali’nin eriyen saat imgesinde olduğu gibi, zaman sadece eriten değildir, aynı zamanda eriyenin ta kendisidir. Bunu da bize en iyi çöl anlatır.


Çölün belleksizliği de göbek bağıyla zamansızlığına bağlanabilir ama yine de belleksizlikle geçmişten bağlarını koparma anlamında kullanacağımız özgürlüğü / bağımsızlığı birbirine karıştırmamak gerek. Belleksizlik, tıpkı sürekli bir Markov Zincirinde ya da Üssel Hayatta Kalma Fonksiyonunda olduğu gibi, geçmişi yok saymakla kalmaz, tecrübeyi de yok sayar. Eğer savaşa giden bir askerseniz, bu güne kadar kaç yıl yaşamış olduğunuzun bir önemi yoktur. Her an ölebilirsiniz. Geçmişinizin, ailenizden aldığınız genlerin, hatırladıkça yüreğinizi burkan eski aşkların size savaşta bir yararı da olmaz bir zararı da. Hele ki fiziksel gücün ve deneyimin değil de her an her yerde patlayabilecek bombaların, misillerin, kimyasal / nükleer silahların sözlerinin geçtiği günümüzde. Bir makineyseniz, daha önce kaç kere bozulmuş olmanız ya da hangi aralıklarla bozuluyor olmanızın bir önemi yoktur. Geçmiş yoktur, geçmişten öğrenilen bir şey de yoktur. On yıl çalıştığını bildiğiniz bir makinenin on beş yıldan fazla çalışma olasılığı, aynı makinenin beş yıldan fazla çalışma olasılığına eşittir. [P(x>m+n / x>m) = P(x>n)] İşte çöl benim gözümde böyle bir belleksizlik durumudur. İçine giren insanı ayırmaz, kategorize etmez, kim olduğuna bakmaz. Geçmişinden ve kazanımlarından soyutlar. Kızgın kumların arasında kıvrım kıvrım sürünen yılanda, ayağın bastığı yerde dalgalanan evrensel tozda, yıllar önce yutulup çürütülen bir hayvanın kemiklerinin bir anda karşımıza çıkışında, sürekli yer değiştirerek bizimle şaşırtmaca oynayan tepelerde, güneşin yenilmez ve inatçı düşmanlığında, dalga dalga akan kum derelerinde, emip eriten bataklıklarında ve dirilten vahalarında, at semerini andıran geniş ama derin olmayan çukurlarda, yalnız başına yaşayan ağaçlarında ve en çok da akla hayale sığmayacak incelik ve hafiflikle havaya karışan kum tanelerinde soluk alıp verir, yaşamaya devam eder çöl. Var olma savaşı veren insanı önce baştan çıkarır sonra da yıkıp bir daha yaratır. 

Bir ayna olur insanın kendisini görebilmesi için; en samimi, en yassı, en dürüst yüzeydir kumların kızdırdığı hava ve bu havanın insana gördürdüğü efsanevi seraplar. İnsan bakmasını bildiği sürece de yapacaktır görevini çöl. Ona mekânsızlığın, zamansızlığın ve belleksizliğin ortasında hiçlik neymiş, nereden gelir nereye gidermiş öğretecektir bir bir. Kırk develi kervanların öğretemediğini, serin ve havadar sınıfların belletemediğini, anne babanın şefkat engeline takılıp ihmal ettiği gerçeği tüm yalınlığıyla haykıracaktır çöl. Uçsuz bucaksız kum denizinde insanın da rüzgârın savurduğu bir kum tanesinden farksız olduğunu ve ancak bu farkındalıkla bir yere varabileceğini –bir yere varacaksa eğer!- anlatacak sabırla ve inatla. İnsan bu, direnecek anlamamak için, kendi bildiğini okuyacak, sanacak ki kendisi çölün bir parçası değil, sanacak ki kumlardan daha üstün, daha akıllı, daha çeviktir kendisi. Aldanacak oysa, tıpkı kendisinden önce gelenlerin aldandığı gibi. Belleksizlik değil bu, kibrin idare ettiği ahmaklık olacak. Ve sonu geldiğinde, kumlara karışırken bile inkâr edecek baştan beri içinde bir çöl taşıdığını ve ölümün aslına, yani çölün hiçliğine dönmekten başka bir şey olmadığını. Anlayacak ama iş işten geçmiş olacak. Bir kere verilen hayat fırsatı geçmiş, kibir galip gelmiş olacak.

Bu ve benzeri düşüncelerle geçiyor çöldeki dakikalarım. Fotoğraflar çekiyorum, kumla oynuyorum, uzaklara gözümü dikip doya doya bakıyorum dalgalı kum denizinin gökyüzüyle birleştiği ufuk çizgisine. O zaman anlıyorum “Taklamakan” kelimesinin[5] anlamını. Bizi getiren arabanın şoförü geri dönüş çağrısını yapana kadar sessizce dinliyorum başka zamanlarda dinleyemediğim şeylerin bağrışlarını: Gökyüzüne birbirine dargın komşular gibi dağılmış bulutları, o bulutların ağır ağır ilerleyen gölgelerini, çok çok uzaklarda siyah bir nokta halinde bize el sallayan ağacı, belki o ağacın yakınlarında bir yerlerde yok olmamak için mücadele veren bir vahayı; hiçliği, hiç olmanın dayanılmaz hafifliğini, belleksiz olup dünyayı teğet geçebilmeyi ve en çok da rüzgârı; rüzgârın savurduklarını ve savuramadıklarını…

Yer Üstünden Notlar: Kaşgar Notları 8: Pazar ve Yenilenmiş Eski Şehir


[1] Grengjai: Tayca’da mahcup olmak anlamına gelen sevdiğim bir kelime. Birinden yardım istemeye ya da birinden bir şey talep etmeye çekiniyorsanız “grengjai” olursunuz.
[2] Maalesef bu şapka Şanghay’da indiğim havaalanında, aceleyle girip çıktığım tuvalette unutulacak.
[3] Devakul: Deva Farsça’da çare demek. Türkçe’ye de girmiş zaten. Kul: Günümüzde kullandığımız göl kelimesinin. Nedense “k” sesi hep “g”ye dönüşmüş modern Türkçe’de. Közà Göz değişimi de böyle. Güzel kelimesi Köz-Al, yani “göz alan, göz alıcı” kelimesinden türemiştir.
[4] The Sheltering Sky, The Woman in the Dunes, Ömer Muhtar, Çöl Şiirleri
[5] Tark: Farsça, terk etmek. Makan: Arapça, mekân. “Terk edilemeyen mekân” anlamına gelme olasılığı varmış. Bir başka olasılık da kelimenin Türkçe kökenli olduğu üzerine. Takla-mekân: Kalıntılar mekânı.

*** İlk iki ve son üç fotoğrafı ben çekmedim. Zaten anlaşılmıştır ama ben yine de yazayım. İnternette buldum bu resimleri, açık kaynaklardan.