Bu Blogda Ara

25 Temmuz 2016

Moğolistan Notları 11-15

11

Hayvan sayısının insan sayısının on katından fazla olduğu bir ülkede etsiz yemek bulmanın zor olacağını tahmin ediyordum Sonuçta, Moğolistan’da tarıma uygun araziler çok az. Dolayısıyla sebze ve meyve ürünleri ya çok az üretiliyor ya da dışarıdan temin edildiği için pahalıya mâl oluyorlar. Buna rağmen Ulanbator sokaklarında gezerken pek çok etyemez (vejetaryen) lokantasına rastladım. Hindistan lokantaları zaten etyemezler için çölde bulunan vaha gibi bir şey ki en az üç tane Hindistan lokantası vardı. Çin’de (Çanco’da) çektiğimden daha az sıkıntı çektim Moğolistan’da etsiz yemek bulma konusunda. Bizdeki pişiye benzeyen, içine normalde etli ve soğanlı bir harç konan yağda kızartılmış ekmeklerin (Moğolca adı: Kuşhuur. Kırım Tatarları’nın ulusal yemeğiymiş ve adı çiburekki imiş. Bizdeki adı da doğal olarak çiğ börek.) patatesli ve peynirli olanları vardı mesela. Yine hemen her lokantada sebzeli kızartılmış nudıl bulmak mümkündü. Tofulu, mantarlı, çökelekli, bol sebzeli hamur işleri (pizza ya da pide türü gıdalar) benim iştahımı en çok kabartan ürünlerdi. Yemek yediğimiz mekânların içinde vegan (süt, yumurta, tereyağı gibi hiçbir hayvani gıdayı yemeyen) olanlar da vardı. Gerçi ben Moğolistan’da vegan olmak için ciddi bir neden göremedim. Pek çok veganın hayvani ürünlerden uzak durmasının nedeni hayvanların yaşarken sefil ve mutsuz bir hayat yaşıyor olmalarıdır. Pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede tavuklar bir kere bile güneşi görmeden dev çiftliklerde tutulurlar, daha sık yumurtlamaları için ya da daha çabuk büyümeleri için suni ilaçlarla beslenirler. Aynı şey inekler ve domuzlar için de geçerlidir. Dolayısıyla; veganlar süt, tereyağı, yumurta gibi ürünleri tüketerek bu zulme ortak olmak istemezler. Tutarlı bir yaklaşım olduğunu bilsem de yumurtadan ve sütten uzak durmayı göze alamadığım için vegan olmayı hiç denemedim. Yalnız, Moğolistan vegan olunacak en son ülkelerden birisi olmalı. Burada hayvanlar gayet mutlu bir şekilde yaşıyorlar. İnsanlardan bile daha mutlu olduklarını söyleyebilirim, eğer böyle bir karşılaştırmayı yapmama izin verilirse. Ölecekleri âna kadar çok bir keder, sıkıntı çektiklerini sanmıyorum. Uçsuz bucaksız çayırlarda sabahtan akşama kadar otluyorlar, yatıp yuvarlanıyorlar; beeeliyorlar, mööölüyorlar. Sütleri makinelerle değil, elle sağılıyor. Yünleri baharda kırpılıyor ki kışa kadar yeteri uzunluğa erişsinler. Keşmir denilen ve çok pahalı olan yünü elde etmek için keçiler kırpılmıyor bile. Sadece tüyleri taranıyor ve tarakta kalan parçalardan ip elde edilip; kazak, çorap, eldiven gibi ürünler üretiliyor. Kısacası boğazlarına bıçak dayanacağı âna kadar mutlu mesut yaşıyorlar. İnsanın günlük hayatın keşmekeşinde oflayıp puflayarak yaşamasının yanında çok daha iyi bir konumdalar. Bir gün öleceklerini bilmiyor olmaları, yani insan gibi bir öz bilince ya da farkındalığa sahip olmamaları –Bunu biz iddia ediyoruz. Hayvanların bu konuda ne gibi bir hipotezleri var bilmiyoruz.- bu açıdan bakınca işlerine geliyor. Sonuçta insan, ölümlü olduğunun farkında olduğu için ölümsüzlük peşinde koşar ve çoğunlukla bunu yaparken kolaya kaçtığı için kendisini türlü masallara ve gerçek dışı efsanelere inandırır. Âdemin cennetten kovulması hikâyesi de aslında insanın öz bilince kavuşmasıyla eşdeğerdir. Memnu meyve bilincin ta kendisidir. Ona kavuştuğu anda –yani meyveyi yediği anda*- huzuru kaçar, varoluşsal sancıların esiri olur. Çünkü insan cennetten kovulmakla, yani kendisini fark etmekle, ölümlülük hastalığına maruz kalmıştır. Cennetteki sonsuz hayata kavuşması için bilincinin sonsuz olduğuna inanması gerekir. Bu da din dediğimiz kurtarıcıyı ortaya çıkarır. Herhangi bir dinin ilkelerine bağlanmayan insan ise ölümün yok ediciliğinden kaçmak için sanata / bilime sığınır. Çünkü sanat ve bilim, insana tam anlamıyla ölümsüzlük bahşetmese de binlerce yıl sürecek uzun bir ömür kazandırır. İnsanlığın ortak hafızasında yer bulmak, en az dinsel mükâfatlar kadar albenilidir faniliğine çare arayan insan için. Bu iki ilacı (din ve sanat/bilim) birbirinden ayrık iki küme olarak algılamamak lazım, kesiştikleri noktalar da vardır. Hayvanların ölüm hastalığının farkında olmamaları onları hem daha huzurlu, hem daha barışçıl yapar. İnsanın vahşette sınır tanımaması, az sayıdaki kaynağı paylaşamamanın getirdiği kavgalar dönüp dolaşıp kan ve gözyaşı halinde bulur zayıf varlığımızı. Neyse, konu Moğolistan’dan iyice uzaklaştı. Burada keseyim.  

* Yasak meyvenin bir emre itaatsizlik ve otoriteye başkaldırma olarak algılanması dinlerin tarihi açısından da geç bir döneme denk gelir. Örneğin, İslam’ın emekleme devrinde inen (yazılan, ortaya çıkan) ayetler merhametten, şefkatten, adaletsizliklerin karşılıksız kalmasından söz eder. Neden? Çünkü İslam’ı ilk omuzlayanlar yoksul halk sınıfıdır, kölelerdir, kadınlardır. Emre itaatsizlik, isyan gibi kavramlar onlar için pek bir şey ifade etmemektedir. Oysa, İslam yeterli güce sahip olup siyasi bir otorite haline gelince ortaya çıkan Kuran ayetleri cezalardan, itaatten, hiçbir sözüne itiraz edilemeyecek olan bir Allah kavramından söz eder. Bu durum dinin sosyopolitik yanıyla ilgilidir. Benzeri bir durum Hristiyanlık inancında da görülebilir. İlk Hristiyanlar köleler ve yoksullardır. Ne zaman ki Hristiyanlık güçlü Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olmuştur, o zaman her türlü isyanı bastırmak, her türlü itaatsizliği cezalandırmak için bir araç haline getirilmiştir. 

12

Gandantegchenling Manastırı, şehrin merkezine bir buçuk kilometre uzaklıkta. Yürüyelim dedik. Hava çok sıcak ama Tayland’da, Vietnam’da çok daha sıcağını gördüm ben. Elimizde telefonlar, ekrandaki okun yönlendirmesiyle –bozulan oyuncağı yeni tamir edilmiş bir çocuğun hevesiyle-  bulduk yolumuzu. Şehir o kadar ufak ki birkaç dakika içinde tüm o cafcaflı kafeler, lokantalar; gölgesinde yürümekten zevk aldığımız yüksek binalar yerlerini toprak yolun kenarına yapılmış derme çatma barakalara bırakıyor. Burası bir ger (yurt) varoşu, yani göçebe hayatı bırakıp şehirlere yerleşen insanların ilk denemelerinin şekillendirdiği bir çeşit gecekondu mahallesi. Evlerin etrafı en az iki metre boyunda, diklemesine birbirine eklenmiş tahta bloklardan yapılma çitlerle çevrilmiş. Çitlerin arkasında ise kimisi derme çatma, kimisi tuğlalı ve çatılı evler, güneşin altında kurumaya bırakılmış meyveler gibi bize bakıyorlar. Sınırların olmadığı çayırlardan gelen insanın, sınırları belli etme konusundaki aşırı hassasiyet göstermesinin bir sonucu olsa gerek bu gördüklerimiz. Daha doğrusu; sınırlara alışık olmayan Moğolistan insanının, ilk defa karşılaştığı bu kavramla girdiği zor sınavın bir sonucu, bu ve bunun gibi pek çok mahalle. Yol boyunca ilerledikçe hem Moğolistanlı hem de yabancı insanların sayısı artıyor. “Demek doğru yoldayız” diyorum içimden. Salaş dükkânların, sıska köpeklerin ve sokakta oynayan yüzleri güneşten karamış mutlu çocukların arasından yürüyerek aradığımız ulu mekâna ulaşıyoruz. Manastır, bir yokuşun üzerinde, çok da öyle beklediğim gibi ihtişamlı bir görüntüye sahip değil. Zaten bu ziyaret ettiğimiz yer manastırın kendisi de değil, 1994’te restore edilmiş hali. Bugünkü manastırda orijinalinden kalma bir tek sütun varmış. Diğer kısımlar restore sırasında yeniden yapılmış, tamir edilmiş, boyanmış. Kapıdan girer girmez karşımıza çıkan dev Avalokitesvara heykeli 26,5 metre boyunda ve 1996 yılında yeniden yapılmış. Onun iki yanında, kendisinden ufak boyutlarda yapılmış, birisi kızgınlığı ve cezayı temsil eden, diğeri merhameti ve mükâfatı temsil eden iki heykel daha var. Mekân bir ibadethane olarak işlevini sürdürdüğü için buraya gelen Budistler, içeri girer girmez dev heykelin önünde ellerini birleştirip dileklerini diliyorlar. Ardından da heykelin etrafında, tapınağın duvarları boyunca tur atıyorlar. Tur atarlarken de kenarlara konmuş altın renkli büyük tenekeleri –başka kelime bulamadım- elleriyle çevirmeyi ihmal etmiyorlar. Gelenlerin çoğu önlerine çıkan tüm bu kutsal tenekeleri çevirme yarışına girseler de bazıları, tenekelerin önündeki yazıları okumadan eyleme geçmiyorlar. Bu yazılarda hangi tenekenin hangi derde deva olduğu belirtilmiş. Sınavdan iyi sonuç almak için şunu, hasta bir yakınınız için ileridekini, sağlıklı bir çocuk doğurmak için beridekini çevirmelisiniz. Buna benzer bir durumu Çin’deki ve Japonya’daki tapınaklarda da görmüştüm. Özellikle Japonya’da gezdiğim tüm tapınaklarda, neredeyse tüm bağışlar bu tarz bir sisteme bağlanmıştı. 10 TL - 50 TL verip, okunmuş (belli bir kutsallığı olan) ve hangi dileğin gerçekleşmesini sağlayacağı belirlenmiş olan muskayı alıyorsunuz. Paranız tapınağa bağış olarak gidiyor. Siz de sınavda başarılı olacağınıza inandığınız için daha çok çalışıyor –Zaten oraya da sınavda gerçekten başarılı olmak için geldiniz, yani çok çalıştınız, yani sınav sizin için çok önemli, önemli olmasaydı ne işiniz var ülkenin en kutsal mekânlarından birisinde?-, başarılı olduktan sonra da “Dileklerim kabul oldu. İyi ki o muskayı almışım.” diyorsunuz. Dinsel inanç da varlığını ve insanların zihinlerinde yer tutan iç tutarlılığını, bu “placebo effect”in yardımıyla korumuş / sürdürmüş oluyor.

13

Hedefte, Sovyetler Birliği – Moğolistan halklarının kardeşliğinin simgesi olarak yapılmış Zaijan Anıtı var. İkinci Paylaşım Savaşı’nda hayatını kaybeden (Moğol sınırında, Berlin savunmasında vb) Sovyet askerleri için inşa edilmiş olan bu anıt şehrin neredeyse dışında denilebilecek, şehrin tamamını gören bir tepenin zirvesinde. Yürüyerek gidemeyeceğimizi bildiğimiz için yolda birisine sorduk. Adam benimle Rusça konuşmaya çalıştı önce. Rus olmadığımı anladığında da yanındaki iki genç kızdan (beraber tur broşürü dağıtıyorlar) birisine bize yardımcı olmasını söyledi. Az ileriden sola dönüp, yeşil otobüse binecekmişiz. Yeşil otobüslerin biletlerinin fiyatı diğerlerinin iki katıymış. Son duraktan iki durak önce inecekmişiz. Teşekkür ettik ve durağa gittik. Otobüslerde bilet değil de para geçtiği için para bozdurmamız gerekiyordu. Durağın arkasındaki büfede çalışan çocuğa derdimizi anlatamadığımız için dondurma almak zorunda kaldık. Tam dondurmaları elime almış, paranın üstünü bekliyordum ki otobüs geldi. Paldır küldür otobüse bindik binmesine ama derdimizi şoföre nasıl anlatacağız? Telefondaki resmi gösterdik, ter içindeki şoför gülümseyerek başını salladı. “Tamam” dedik biz de, “anlamıştır herhalde nereye gittiğimizi. Bizi gereken yerde indirir.” Yoksa, iki yabancı neden binsin yerel otobüse, neden gitsinler nerede olduğunu bile bilmedikleri bir yere! Biz böyle umutlandık ama meğer şoför bizi anlamamış. Ha şimdi, ha bir sonraki durak derken son durağa geldiğimizi fark ettik. İnince, hesap sorar gibi şoföre resmi bir daha gösterdik. Bir bize baktı, bir de arkamızdaki tepeye. Önce sırıttı, (Unuttum ben sizi ya, kusura bakmayın der gibi!) sonra da parmağıyla gerimizde kalmış olan tepeyi işaret etti. Geçmişiz tepeyi. Tabana kuvvet yürümeye başladık yine. Neyse ki hafif de olsa yokuş aşağıya iniyoruz. Çıkmamız gereken tepeye yaklaşınca fark ettik ki tepeye giden iki yol var. Birincisi, insanların tırmanarak yaptığı ve anıta ters yönden ulaşan toprak patika; diğeri ise ön tarafta kaldığı için bizim görmediğimiz ama rehberde sözü edilen merdivenli yol. Tepenin etrafını dolanmak yerine, tepeye tersten tırmanmayı tercih ettik. Toprak patika yoldan, kimi zaman otları ya da kaya parçalarını, kimi zaman dallarına renkli çaputlar bağlanmış ağaçların gövdelerine tutunarak tırmandık dik yokuşu. Anıt yuvarlak bir şekilde inşa edilmiş, merkezinde camdan bir piramit var. Çemberin etrafını çevreleyen duvarlara Sovyet-Moğol kardeşliğini simgeleyen kabartmalar yapılmış. Bunlardan bir tanesi ilgimi çekiyor. SSCB’nin desteğiyle uzaya çıkmış Moğolistanlı bir astronot yanındaki Rus astronot ile birlikte resmedilmiş. Kendime sormadan edemiyorum tabii ki, bizim ülkemiz bunca yıldır ABD’nin müttefiki, neden bir tane astronotumuz yok NASA’nın yardımıyla uzaya çıkmış olan? Nüfusumuzun Moğolistan’ın nüfusunun 27 katı olduğunu da hesaba katınca soru daha bir önem kazanıyor. Bu nasıl ittifak diye ikircikleniyor insan! Hem zaten nasıl müttefikse tüm darbelerin arkasından ABD’nin karanlık güçleri çıkıyor. Nasıl ittifaksa devletin içine sızan yasadışı bir oluşumun (örgüt kelimesini bilerek kullanmıyorum) başını ülkesinde besliyor, yeri geldiği zaman ondan bilgi alıyor, yeri geldiği zaman ona okul açma (charter schools) izni veriyor. Fotoğrafları çekip, anıtın ön tarafına gelince Ulanbator şehrini görüyorum tüm çıplaklığıyla. “Sana dün bir tepeden baktım aziz Ulanbator” diyerek şehrin panoramik fotoğraflarını çekiyorum. Her şeyin çok küçük görünmesi, yanlarında yürürken insanda aşağılanmışlık hissi uyandıran o dev binalar şimdi ayağımızın altında, kafasını kaldırmaya çekinen utangaç bir öğrenci gibi ezik büzük… Bu sırada gözüme, merdivenlerin bittiği çizginin köşesinde sessiz sakin bekleyen bir kartal ilişiyor. Evet; serçe değil, güvercin değil, şahin ya da doğan da değil. Kanat genişliği iki metreye kadar uzayan, pençeleriyle yakaladığı bir kuzuyu alıp götürebilen, onlarca metre yüksekten uçarken bile otların arasında koşan bir fareyi görebilen yetişkin bir kartal bu. Orada öylece durmasının nedeni, güneşlenme arzusu değil tabii ki. Ayağı zincirli, sahibine para kazandırmayı bekliyor. Zaten ben kartala azıcık bakınca, köşede gölgede oturan adam hemen yanımda beliriyor. “Bir fotoğraf 2000 Tukrik” diyor. Yani 3 TL verirsem, bu kartalı koluma alabileceğim. Kartal onun komutunu dinleyip, hiçbir nedeni yokken kanatlarını açacak. O da beni ve kartalı tam bu anda fotoğraflayacak. Sonra ben bu fotoğrafı sevdiklerimle paylaşacağım, herkes çok beğenecek, kendimle nedensiz yere gurur duyacağım…  “Hayır istemiyorum” diyorum hiç düşünmeden. Kendisi gölgede otururken; havada özgürce uçup, çayırlarda kendisine yakışır şekilde avlanması gereken bu kuşu zincirlerle bağlayıp, güneşin altında bekleten adama para verirsem onun zulmüne ortak olurum. Ayrıca; yapmacık bir fotoğrafın, yapmacık bir hareketin ve hatta yapmacık bir ânın ne değeri var insanın hayatında? Ne kartal zevk alıyor yaptığından ne de ben korkuyorum onun bu kontrollü güç gösterisinden. Zaten ikimizin aynı resimde olması bile absürdün âlâsı değil mi? O halde ne anlamı var tüm bu turistik şarlatanlığın? Hayvanları kullanarak, onların yaşamlarını sömürerek ve onlara başka bir seçenek bırakmayarak kendimize kazanç sağlamaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Ne zaman anlayacağız, onların da en az bizler kadar bu dünyanın bir mirasçısı olduklarını? Ve ne zaman kavrayacağız bizim sömürme / kullanma arzumuz yüzünden dünyanın gitgide içinde yaşanmaz bir çöplüğe dönüştüğünü… İçim sızlıyor ama adama bir şey diyemiyorum. Çünkü bana ne yanıt vereceğini biliyorum. “Ekmek parası.” diyecek, “Evde iki çocuğum var.” diyecek. Ne yanıt vereceğim ben o zaman? Hafakanlarıma daha çok yenik düşüp, tereddütler içinde boğulmadan merdivenlerden aşağıya inmeye başlıyorum. Bir ara gökyüzüne başımı çevirdiğimde, çok çok yükseklerde siyah bir çizginin daireler çizdiğini fark ediyorum. İçimden haykırıyorum ona, “Gelme buralara sakın; gök senin, bulutlar senin, yağmur ve rüzgâr senin. Gelme ki ne senin özgür ruhun ne de insanın aklıyla bedeni arasında sıkışıp kalmış olan vicdanı daha fazla kirlenmesin!”  

14

Benimkisine çöl denmez ya, yine de züğürt tesellisi. Kumu, güneşi, develeri görünce hevesleniyor insan. Rehberimize göre Gobi Çölü’nün kıyısındayız. Arkamızda, üzerinden arabaların vızır vızır geçtiği bir karayolu var. Uzaklarda, adlarını bilemediğim yüksek dağların silik silueti, sağımız solumuz gerlerle (çadır evlerle) çevrilmiş. Az geride, çadırın yanındaki kazığa bağlanmış bir deve acı acı inliyor.  “Biraz yürüyelim, çölü hissedelim.” diyoruz. Rehber “Çok uzaklaşmayın. Şoför bekliyor.” diye uyarıyor. Çöl kumlarına bata çıka orta yüksekte bir kum tepesine tırmanıyorum. Bağdaş kurup oturuyorum zirveye, hakkını almaya gelmiş bir mirasyedi gibi inatçıyım. Güneş, bulduğu her delikten yakıyor tenimi ama kararlıyım ben, çölü konuşturana kadar yılmayacağım bu sevdadan. Kapıyorum gözlerimi, üfül üfül esen rüzgârın sesine veriyorum kulağımı.  Bekliyorum bir süre ama yok, hiç de çöl gibi hissettirmiyor burası. Daha ileriye, çok daha ileriye, yönün ve doğrultunun anlamını yitirdiği boşluk denizinde atmalıyım adımlarımı. Daha sıkı kapıyorum gözlerimi. Öyle ki rüzgârın dili olmuş kum parçacıkları benimle konuşmaya başlasınlar. O kadar derine işlemeliyim ki her bir tepe, her bir gölge, her bir vaha, bulutların ihanetinden arınmış masmavi gökyüzü; kaybolmuş yavrusunu bulur bulmaz bağrına basan bir anne gibi kucaklasın beni. İkinciye, üçüncüye çıkıyorum. “Çölde Çay”ın kahramanları gibi umutluyum. Bir süre sonra kayboluyor medeniyet namına ne varsa arkamda. Ve işte nihayet, nihayet ortasındayım kumun ve güneşin. Ben ben değilim artık, çölün ta kendisiyim. Her bir hücresi ayna görevi gören dev bir yansıtıcıyım boşluğun merkezinde. Çevresi her yerde olan ama merkezi hiçbir yerde olmayan bir küreyim adeta!  Ortasındayım kaybolmuşluğun, ortasındayım labirentlerin en karmaşığının. Çünkü çöl, tercih edilebilirlik açısından tüm yönleri eşit hale getirmesiyle labirentlerin en acımasızıdır kimine göre. Sonsuz alternatif arasında kalan insan çareyi hareket etmemekte de bulabilir, tek bir yönde hiç sapmaksızın ilerlemekte de! Kum tepelerinin sürekli yer değiştirdiği, kendi ayak izlerinin bile birkaç dakika içinde sana ihanet ettiği, kumun eriten ve soğuran gücüyle her şeyi çürüttüğü bir yerde insanın –benin- yitmişliğinin de bir anlamı kalmaz aslında. Orada sonsuzla sıfır aynı anlama gelir, orada ışık ve karanlık birbirini tamamlayan iki yapboz parçasına dönüşür. Çöl, tüm ihtişamı ve yalnızlığıyla, insanı alnından öperken ayağından çürütmeye başlar. Zamandır çünkü o, mekândan yakasını kurtarmış salt zaman. Onun yanında insan hiçliğin sınavına maruz kalan tembel bir öğrenciden başka bir şey değildir. Çünkü düşmüşü çölün vahşi ağzından kurtaracak olan ne akıldır ne de zekâ. Bilinç, bir suikasta hazırlanan bir casus gibi saklanır kumların arasına. Ve sen, kendi etrafında döndüğün zaman kendini görürsün sadece. Çöl sensindir artık; ruhunla, bedeninle esiri olmuşsundur seçimlerinin. Kumlara saplanmış ahşap bir merdiven araman beyhudedir ama aramadan da duramazsın. Varsa yoksa aynadır çöl, varsa yoksa senin sefil imge hazinendir. Orada başlar ve orada son bulur şiirlerden arta kalan tortular. Sonra bir ses gelir arkadan, tanıdık bir ses çağırmaktadır seni geride bırakamadığın uygarlığa. Tepelerin yerini düzlüklerin, kumun yerini asfaltın, belirsizliklerin yerini önceden yapılmış yolların aldığı bir kulvara davet edilirsin. Bu kulvarda her yaratış özgürlükten verilmiş bir ödüne bedeldir ama hazırsındır bu bedeli ödemeye. Koşa koşa gidersin ve binersin arabaya, gövdeni ait olduğu yumuşaklığa salarsın ve unutursun kumun yüreğine sapladığı keskin dili. Arkanda, gücünü yenilmezliğinden alan mağrur ama gözü yaşlı bir çöl bırakarak yoluna devam edersin.  

15 

Karakorum’a şehir demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Türkiye’deki pek çok nahiyeden daha ufak bir yer. Şehir olarak anılmasının nedeni geçmişteki önemi olsa gerek. Cengiz Kağan, seferlere çıkmadan önce karargâhını şehrin yakınlarındaki Orhun Vadisi’nde kurarmış. Ölmeden önce de oğullarına vasiyette bulunmuş, buraya bir şehir kurun diye. Karakorum, siyah duvar demek. Türkçe’yle Moğolca’nın paylaştığı ender kelimelerden birisi “kara”. Bunun tarihsel bir ortak geçmişten mi yoksa Türkiye’de cumhuriyetin ilanıyla gerçekleşen dil devriminden mi kaynaklandığını bilmek zor. Malum, dil devriminden sonra pek çok kelime Orta Asya dillerinden dilimize devşirilmiş. Aslımıza dönme arzusu olarak lanse edilebilecek bu durum aslında Arap ve Fars gelenekten kopma esasına dayalıdır. Dil konusunu bir tarafa bırakıp şehri gözlemlemeye devam edelim. Şehrin ortasından gidiş-dönüş iki şeritli bir yol geçiyor. Bir de bu yolu diklemesine kesen Orhun ırmağı var. Yolun bir tarafında Ulanbator’un varoşlarında da gördüğüm ger kasabaları var. Gerçi bunlara ger demek pek doğru değil. Pek çoğu, tuğladan ev yapmış, çatısına kiremit döşemiş ve araziye resmen yerleşmiş. Hafif bir yükseltiye çıkıp, mahalleye tepeden bakınca durumun çirkinliği çok daha belirgin hale geliyor. Yan yana dizilmiş, irili ufaklı dikdörtgenler. Her biri, bir diğerinden yüksek çitlerle ayrılıyor. Evlerin ve bahçelerin görüntüsü pek de iç açıcı değil. Kirli, dağınık, çer çöp içinde mekânlar. Bu durum bana Rousseaou’nun meşhur lafını anımsatıyor: Bir parça araziyi ilk defa çeviren ve “Burası benim” deyip kendisine inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk kişi, sivil toplumun gerçek kurucusudur. Öyle ya, bulunduğum yükseltiden ayaklarımın altındaki bu çirkin manzaraya bakarken elli yıl sonrasını hayal ediyorum. Yol genişlemiş, iki tarafına da büyük oteller inşa edilmiş. Az ilerideki manastırın olduğu cadde temizlenmiş, ışıklandırılmış, tam karşısına içinde Moğol kültürünü anımsatan heykellerin olduğu bir park yapılmış. Orada bar ve lokanta açamayan işletmeciler, benim tam önümdeki varoş mahallesini mesken edinmişler. Barlar, lokantalar, butik oteller, kadınlar için güzellik salonları, saatçiler, çantacılar, şapkacılar… Burada 300-500 metrekarelik araziyi kapatmış olan adamın torunları ciplerle geziyorlar, turistleri arabayla çöl turlarına çıkarıyorlar, butik otellere yerleşen sırtçantalı turistlerden az ama sürekli bir gelir elde ediyorlar. Orhun Irmağı’nın kıyısı ise lüks otellerle; Kore, Japonya, İtalya ve Fransa yemekleri servis eden lokantalarla dolmuş. Lüks alışveriş merkezleri, pahalı markalar, geceyi ışıl ışıl eden parklar ve bahçeler… Şimdi benim bulunduğum yerde de yasadışı olduğu için –ama bir ihtiyaç olduğu düşünüldüğü için kapatılmayan- şehir merkezinden sürülmüş kumarhaneler, kerhaneler ve kapısında mini etekli kızların oturduğu müzikli barlar olacak. Yalnız, özgüvensiz ve utangaç erkeklerin uğrak yerine dönüşecek olan bu mekânda mutsuzluklar unutulup, geçmiş bir geceliğine de olsa en derin anıların altına sürülecek.  O zamanın Karakorum’u bugünküne hiç benzemeyecek, o zamanın Karakorumlusu da bugünkülere. İnsanlar daha zengin olacak ama daha az Moğolistanlı olacak. Karakorum’un esnafı da dünyanın herhangi bir yerindeki (Tayland’daki Soi Cowboy’da, Pnom Phen’deki ırmağın kıyısındaki caddede ya da Çin’de East Nanjing Caddesi’nde), turistlere kültür üreteceğiz diyerek kendi kültüründen uzaklaşan ve uzun erimde kimliksizleşen insanlara dönüşecekler. Evet, Moğolistan 1989 devrimiyle dışa açılmaya başlamışsa, geri dönüşü olmayan bir gelişme-bozulma yoluna girmiş demektir. Karakorum bunun ne ilk ne de son kurbanı olacaktır. O zamanın turistleri de bugünküler gibi yeni olana, mutlu olana, gelişmiş olana sırt çevirecekleri için kendilerine yeni alanlar açmış olacaklar. Karakorum’u banal bulacaklar. Daha derinlere, elektriğin ve teknolojinin ulaşmadığı çöllere düşecekler. Kültür emperyalizmi denilen ve uzun erimde kendi kuyruğunu ısırmaya ant içmiş olan yılan kendilerini rahatsız edene kadar Sibirya’nın içlerinde, Antarktika’nın insan ayağı değmemiş karlarında yürüyecekler. Kim bilir, zenginler gezmeye Mars’a gidince dünya sırt çantalılara kalacak. Sonra zenginler Mars’ın doğasını bozacaklar. Daha zenginler güneş sisteminin dışındaki gezegenlere gidecek ve Mars sırt çantalıların olacak. Böyle böyle, hiç durmaksızın devam edecek evreni fethetme, keşfetme, dönüştürme ve nihayetinde kirletme sevdamız…                    
    
    - Devam edecek - 

19 Temmuz 2016

Moğolistan Notları 1-10

01

Mavidir gök, camgöbeğidir, bakanı içine çeker eritir; bulutlar dili, rüzgar sesidir; yüreğe serinlik, göze ferahlık, ruha aydınlık getirir. Babadır, toprağın anneliğinin yanında. İnsan, toprakla gök arasına, korktuğu için annesiyle babasının arasına sıvışan çocuk gibi sıvışır, o umuk karanlıkta salt güven ve huzur vardır, hayatın mümkünlüğü vardır, emek ve alınteri vardır. Uçsuz bucaksız genişliğiyle korur kollar kubbesinin altına sığınanları, ayrım yapmaz eğer insan aşırıya gidip hakkından fazlasını talep etmezse. Paylaşılmaz çünkü göğün ıssızlığı; sınır konulmaz havanın boşluklarına; çitlerle çevrilemez görünmeyen, dokunulmayan ama her yerde var olduğu bilinen o meçhul meşhur. Bu yüzden üstündür topraktan, bu yüzden adil ve koruyucudur. Bundandır ovooların tepesine ya da ağaçların dallarına bağlanan çaputların mavi oluşu. İnsanların azgınlığından göğün merhametli kollarına sığınan ruhların yalnızlığı okunur tepeleri fetheden taş yığınlarında, bayırları dikine kesen ağaçların gövdelerinde. Ve yine bundandır ülkenin bir adının da Munkh Khukh Tengriin Oron (Sonsuz Mavi Gökyüzünün Ülkesi) oluşu.

02

Moğolca adları Takhi. İngilizce'ye "wild horse" diye çevirmişler. Türkçe'ye de birebir çeviri yapılırsa "vahşi at" ya da "yabani at" olarak çevrilir. Sabahtan akşama kadar ot yiyip, akşam olunca yaşadığı yüksek tepelerden dereye inip su içen bir hayvan nasıl vahşi olabilir? İnsanın, evcilleştiremediği ya da bir anlamda kendisine benzetemediği her canlıyı vahşi ya da yabani olarak adlandırması ne kadar da bencil ve küstahça! Bir çeşit kıskançlık var bu yaftalamanın altında. Uzanamadığı ete mundar deme marazı. Ben özgür değilsem, ben yerleşik hayatın kölesiysem, ben sınırlarımı biliyorsam; başkaları da bana uymalı ve bana benzemeli.Tıpkı Antik Yunanlıların diğer milletlerin insanlarına barbar, Çinlilerin yerleşik hayatı reddeden Moğollar için medeniyetsiz demesi gibi. Günümüzden örnekler vermek de mümkün tabii ki. Oysa bu atlara verilecek en güzel ad "özgür at" olmalıdır. Diğerleri gibi dizginlenip, iple bir kazığa bağlanamadıkları için. Eksi elli derece soğuğa rağmen kışları kendi başlarının çaresine bakabildikleri için. Issız dağları kendisine mesken edindiği için. Evet; Moğolistan sadece mavi göğün değil, aynı zamanda özgür atların ülkesidir.

03

Yol, gidenle gidileni kavuşturan en kısa ve zahmetsiz mesafedir genelde. Önceden çizilmiştir, gidilmiştir, işlevi ve verimliliği kanıtlanmıştır. Bu yüzden yolcu güvenir yola, gidilene varacağını bilir ve zihnini yolun olası çağrışımlarıyla meşgul eder yolculuk sırasında. Moğolistan’da ise yol boş bir sayfaya yazılacak cümleler dizisi gibidir. Boş bir sayfa evrenin en zengin kütüphanesidir aynı zamanda, tıpkı bozkırın ve çölün sonsuz sayıda yola gebe olması gibi. Daha önce gidilmiş olan yol çamurlanmışsa, koyunların istilasına uğramışsa ya da bakımsızlıktan çökmüşse; beklenilmez. Yeni bir yol yapılır hemen. Etrafından dolanılır, bayıra doğru sürülüp otların, taşların ve derelerin arasından, o güne kadar varlığından kimsenin haberdar olmadığı sapa bir yol keşfedilir. Bozkırda, taşlıkta, dağda, bayırda, çölde ve kumulda her yer yoldur. Bu yüzden yol yok demenin bir anlamı da her yer yol demektir. Hatta tam olarak bu yüzden ulusal parkların girişlerinde sürücülere “Yeni yol yapmayın. Mevcut yolu kullanın” uyarıları yapılır.

04

Kaldırımlarda, ara sokaklarda, otobüslerin arka koltuklarında, bina önlerinde ve müşterisi kalmamış barların karanlık köşelerinde sızmış ya da sızayazmış sarhoşları gördüm. Ülkede alkolizmin sorun olduğunu duymuştum da bu kadar bariz olacağını tahmin etmemiştim. Belki uzun süren kara kışın getirdiği karamsarlıktan ve boşluk duygusundan, belki etkisinde kaldıkları Rusya’nın yüzünden, belki de göçebelikten yerleşik hayata hızlı geçişin neden olduğu baş dönmesinden… İkisi üçü bir araya gelip bir şişe votkayı mideye indiriyorlardı, Barış Caddesi üzerindeki oturakların birinde. İçlerinden birisinin eliyle yırttığı bira kutusunu bardak olarak kullandığını görünce çok şaşırdım. Arkadaşının ağzı değdiği için aynı şişeden içmeyip, dudağını ve dilini kanatma riskini alması sarhoşluğuna mı yoksa Cengiz Han’ın torunu oluşuna mı verilmeliydi, bilemiyorum! Bir akşam da gece yarısına doğru otelime dönerken yolumu kesti kafası güzel bir abi. “Nerelisin?” dedi bozuk bir İngilizceyle. Aslında o pek bir şey demedi de ben anladım ne sormak istediğini. “Türkiye” deyince dağılıverdi yüzündeki boz bulutlar. Sarıldı bana. “Sarhoştur, beyninin içinde bilardo topları zıplıyordur, ne yapsa yeridir.” demek isterdim ama adamın Türkiye’ye karşı bir sempatisi olduğu kuşku götürmez bir gerçekti. Bir şeyler söylemek istiyordu ama İngilizcesi yetmiyordu. Bende de Moğolistanca yok ki adamı rahatlatsam. Öyle, yol kenarında dikildik kaldık bir süre. Adam “Turk” diyor, gülümsüyor, bana sarılıyor ve ardından da devamını getiremediği için “I am sorry.” diyerek özür diliyordu.   Bir çeşit ayyaş nezaketi, zararsız ve biraz da saçma. Ürkütmekten ziyade insanda acıma hissi uyandıran bir sahneydi bizimkisi. Bir süre takip etti beni, tekrar tekrar sarılmak istedi. Ben yoldan karşıya geçince bıraktı peşimi. Karşı kaldırıma varınca ister istemez –ona çaktırmamaya çalışarak- ellerim ceplerime gitti. Telefonum ve cüzdanım yerinde miydi?

05

Rehberimiz Hristiyan olarak doğup, sonradan düşünüp taşınıp Budist olmaya karar vermiş, tıp fakültesinden yeni mezun olmuş bir genç kızdı. Doğu ve Güney Asya’da cirit atan misyonerler sayesinde Budistlikten Hristiyanlığa geçeni çok görmüştüm de Hristiyanlığı bırakıp Buda’nın yolunu tercih edeni ilk kez gördüm. Şaşkınlığımı gizlemedim –Jon da şaşırdı ilk duyduğunda, hatta eski bir Hristiyan olarak sevindi içten içe-, sormadan edemezdim. Zaten akşam yemeğine kadar olan vakti öldürmek için yakınlardaki en yüksek tepeye çıkmaya karar vermiştik. Otlara, çiçeklere, marmot deliklerine, civarda otlayan yarı evcil atlara, kutsal oldukları için gömülmeyen at kafalarından kalan kemiklere bakarak tırmanıyorduk dik bayırı. Hedefimiz tepedeki ovooya varmaktı. “Neden Budizm?” diye sordum hafif bir çekinceyle.  “İnsanın iç sıkıntılarını ve bu sıkıntılara bulacağı sorunları inceleyen en güzel din Budizm’dir.” dedi. Ailesi –ya da abileri ve ablaları- Hristiyan olduğu için küçükken kiliseye gidermiş ama Hristiyanlığın kafasında oluşan sorulara yanıt veremediğini anlaması uzun sürmemiş. Sorguladıkça –biraz da aldığı tıp eğitiminin sonucunda olsa gerek- kopmuş ve en sonunda, 16. yüzyıldan beri Moğolistan’da en yaygın din olan Budizm’de karar kılmış. Yokuş bitene kadar konuşuyoruz din konusunda.  Anatman doktrininden, şanghadan, darmadan, tipitakadan, günümüz Budizm’inin Buda’nın miras bıraktığı eşitlikçi ve adil düzenden çok farklı olduğundan söz ediyorum.  Ben Tayland’da yaşadığım kısa tapınak maceramdan bahsediyorum. O benim böyle bir şeyi deneyimlemiş olmama şaşırıyor. Açıkçası kafasını karıştırıyorum biraz. İçimdeki rasyonel öğretmenin durdurulamayan dersleri yayılıyor benim kontrolümün dışında… Soluk soluğa tepeye vardığımızda, civardan bir taş bulup ovoo’nun üzerine bırakıyor. Sonrasında da saat yönünde üç defa dönüyor koni şeklindeki, tepesindeki çubuğa mavi çaputlar bağlanmış taş yığınının etrafında. Bir dilek tutuyor –TOEFL’da yüksek not alıp, göz alanında uzmanlık için ABD’ye gidebilmek en büyük rüyası- ve ellerini birleştirip tepedeki ruhlara saygılarını sunuyor.

06

Tepeden aşağıya inerken Cengiz Kağan’ı sordum rehberimize. “İleri görüşlü, adil, cesur ve yardımsever bir liderdi.” dedi. Yanıt beni şaşırtmadı tabii ki. Hatta bu yanıtı almak için sordum bile diyebilirim. Ülkedeki en büyük meydanın adı Cengiz Kağan Meydanı –ülke nüfusunun yarısını alabilecek kadar geniş bir alan-, başkentteki havaalanının adı Cengiz Kağan Havaalanı, ülkenin en sevilen birası Cengiz, en kaliteli votkası Cengiz, Ulanbator’dan azıcık dışarıya çıkınca bir tepenin yamacına işlenmiş dev resim Cengiz Kağan’a ait. Ulusal bir lider, bir kurtarıcı, Orta Asya’ya dağılmış olan Moğol kavimlerini birleştiren güçlü bir irade; kısacası Moğol kimliğinin yaratıcısıdır Cengiz Kağan. Durum böyle olunca Cengiz Kağan’ın hayatı ve yaptıkları hakkında biz Türklere okullarda öğretilenlerle Moğolistanlılara öğretilenler arasında dağlar kadar fark olacaktır. Biz Cengiz Kağan’ı; fethettiği şehirleri yakıp yıkan, masum insanları acımasızca öldüren gözü dönmüş bir cani olarak tanırız. Kolay değil, az çektirmemiştir Müslümanlara Buhara’da ve Semerkant’ta. Sadece Müslümanlara da değil, önüne çıkan ve boyun eğmeyen kim varsa ezip geçmiş, karşısında duran halkları acımasızca cezalandırmıştır. Taş taş üstünde bırakmamıştır adeta. Bizim tarih yazıcılarımız doğal olarak bu zulümleri ön plana çıkaran bir tarih yazımını tercih edecektir / etmiştir. Hangi mağdur sevmez kendisini yenen gücü zulümle, adaletsizlikle, barbarlıkla suçlamayı?  Bizim yazım doğrudur, onlarınki yanlıştır demiyorum. Tam aksine, tarih yazımının ulusal kimlik oluşturmada ne kadar hassas bir araç olabileceğine parmak basmak istiyorum. Moğollar için Cengiz Kağan ulusal kimliğin oluşmasına en büyük katkıyı sağlayan kişidir. Dolayısıyla yaptığı zulümler unutulabilir, ihmal edilebilir, görmezden gelinebilir. Tarih, yarattığı kahramanların zaaflarını, zayıflıklarını, kötü yanlarını örtmekte her zaman başarılı olmuştur. Hatta kahramanın genel tarifi de budur. İnsan değildir onlar; Tanrı tarafından özel bir görevle gönderilmiş, üstün kabiliyetlerle donatılmış varlıklardır. Çünkü onlar çocukların zihinlerini kaplamak, o zihinleri başka görüşlere kapatmak için vardırlar. Bu sadece Cengiz Kağan için değil, tarih tarafından yaratılan ve resmi görüşle beslenen tüm kahramanlar için doğrudur. Bir çocuğa “Cengiz Kağan büyük kumandandı. Biraz zalimdi, çocukları ve kadınları diri diri yakmıştı ama bunu büyük Moğolistan ideali için yapmıştı.” diyemezsin. Zaten o tarihi yazan kişi de inanmıştır Cengiz Kağan’ın büyük bir kahraman olduğuna. Bu yüzden yaratılmasına yardımcı olduğu tarihsel imge hakkında söylenen kötü şeylerin, düşmanlardan duyulması normal olan kıskançlık söylentileri olduğunu düşünür. Hangimiz severiz çocukluktan beri kafamıza kazınan bir kahramanın eleştirilmesini, ona toz kondurulmasını? Öyle ki bu kahramanın askeri bir lider olması bile gerekmez. Kimi zaman edebi bir kimlik, kimi zaman bir felsefeci ya da müzisyen de olabilir. Birileri tarafından bize öğretilen ya da okuduğumuz kitaplarda, izlediğimiz filmlerde, katıldığımız söyleşilerde anlatılanların tek gerçek olduğuna inandırırız kendimizi. Bunun işimize gelmesinin nedeni biraz fiziksel / zihinsel tembellik gibi görünse de aslında gerçek neden rahatımızın kaçmasını istemememizdir. Var olan düzen, içinde yaşadığımız toplum / topluluk bir kahramanın yüce kişiliğiyle ayakta durabiliyorsa, ne gereği vardır o kalın ve güçlü sütunu yıkmanın? Geçmiş zaten geçmiştir, yüzyıllar öncesinin intikamını mı alacaksın cılız sözlerinle?... Bu ve benzeri düşüncelerle susmaya devam ediyorum ben, Cengiz Kağan hakkında bildiklerimi ya da bildiğimi sandıklarımı kendime saklıyorum. Çünkü ilginç ve öğretici olan şey kahramanların yenenlerin yazdığı tarih tarafından yaratıldığı değil –bu zaten fazlasıyla klişe olurdu böylesi bir anı yazısı için-, bu sürecin farkına varmamız için başkalarının kahramanlarını görmemizin, iç geçirmemizin ve yeri geldiğinde onlarınkini bizimki karşısında küçüksememizin gerekli olmasıdır… Karşılaşma yapmadan duramayan insanın karşılaştırma yapar yapmaz boyunu yükseltmek için ayağının altına koyduğu taburenin farkına varması durumu bu. Susmaya, sessizce kendime konuşmaya devam ediyorum. Jon’la rehberin aralarındaki konuşmalarını duyunca ben de katılıyorum onlara, aniden bastıran bir ikindi uykusundan uyanır gibi açıyorum gözlerimi etrafımdaki dünyaya. Çadırkente (Ger-camp) varana kadar civardaki hayvanlardan, parkın içerisinde yaşayan göçebe ailelerden ve yarın sabah görmeye gideceğimiz Türk kavimlerinden kalma şölen yerinden söz ediyoruz.

07: Bütün gün güneşin altında yürüdükten sonra yorgun argın odamıza gelmişiz, duş almışız. Jon, duvar kenarındaki yatakta, ben camın yanında. İki yatağın arasında binanın sütunlarından birisi var, somuna çakılmış duvar çivisi gibi odaya yabancı bir cisim. Ben hemen uyuyamayacağımı bildiğim için oyalanacak bir şeyler arıyorum. Jon ise gözlerine uçak yolcularına verilen gözbağından takıp uyku moduna geçiyor hemen. Okuyacak bir şeyler bakıyorum bir süre. Telefonun hafızasından birkaç ay önce Yaratıcı Okuma Grubu’nda okuduğumuz, Nabokov’un “İşaretler ve Simgeler” başlıklı öyküsünü –bana göre bir başyapıttır- bulup okumaya başlıyorum. Yaşlı çift aklı hastanesindeki oğullarını ziyarete giderler, tüm gün bir sürü olumsuz olay gelişir. Oğullarının intihara kalkışmış olduğunu öğrenirler, ölü bir kuş görürler, otobüste gürültü yapan liselilerden rahatsız olurlar, bozulan metroda beklemek zorunda kalırlar, çamurlaşmış toprak yolda yürürler, oğullarıyla görüşmelerine izin verilmez. Akşama doğru tedirgin bir halde eve dönerler. Öykünün yarısına geliyorum ki otel odamızdaki telefon çalıyor. “Allah Allah, ne iş!” diyorum içimden. Telefon Jon’un tarafında ama adamın oralı olduğu yok. Kafası yukarıya çevrili, ağzı hafif açık; sanki 3D gözlüğünü takmış, apayrı bir dünyada geziniyor. Ya çoktan uyudu –bu kadar hızlı uyumuş olamaz değil mi?- ya da benim uyumadığımın, hatta uyumaya yeltenmediğimin farkında olduğu için numara yapıyor. Kalkıp telefona yanıt veriyorum mecburen. Genç bir kadının sesi, Moğolca bir şeyler söylüyor. İngilizce “Anlamıyorum.” diyorum ama kadın ısrarla devam ediyor konuşmaya. Sonra da telefon kapanıyor. Ben de ahizeyi yerine koyup yatağıma dönüyorum. “Herhalde resepsiyonu arayacaktı, yanlışlıkla bizim odayı aradı.” diyorum içimden. Nabokov’un öyküsüne geri dönüyorum. Yaşlı çift evin içinde dolanıyor. Adam, ”Oğlanı eve getirelim, burada ona daha iyi bakarız.” diyor. Yaşlı kadın kuşkuyla yaklaşıyor bu teklife. Telefon çalıyor tekrar. Jon’da yine ses yok. Bu kadar mı yorulur bir insan! Bütün gün beraber gezdik, aynı miktarda yorulmuş olmamız lazım. Kalkıp telefona yanıt veriyorum. Yine aynı ses, ısrarla bir şeyler anlatıyor. Ben yine “Anlamıyorum. Yanlış numarayı arıyorsunuz sanırım. İngilizce konuşun lütfen. Bu şekilde anlaşamıyoruz.” gibi bir şeyler söylüyorum. Kadın konuşmaya, heyecanlı bir şekilde bir şeyler anlatmaya devam ediyor. “Şikâyet edecek ne buldu acaba!” diyorum içimden. Bu sefer telefonu ben kapatıyorum, onun sözlerini bitirmesini beklemeden. Öyküye geri dönüyorum. “Hem hastane masrafları da azalır.” diyor yaşlı adam. Yaşlı kadın yine sessiz, belki de alışkın kocasının bu lüzumsuz mırıldanmalarına. Telefon tekrar çalıyor, ağlaması durmayan bebek gibi inatçı. İçimden belli belirsiz bir küfür ediyorum ama yine de kendimi alamıyorum telefonu yanıtlamaktan. Genç kadının sesi bu sefer biraz daha yumuşak, daha alıngan, şikâyetini duyurmanın tekniğini değiştirmiş gibi. “Bakın hanımefendi, Moğolca konuşmuyorum. Yanlış numarayı arıyorsunuz.” diyorum ve telefonu kapatıyorum. Artık resmi olarak kızgınım. Bir daha ararsa ben resepsiyonu arayıp, şikâyette bulunacağım. Yatağıma, daha doğrusu öyküye geri dönüyorum. Tam kaldığım yerden okumaya başlayacağım, yan yataktan hırıltılı bir ses geliyor. Üzerine atılan toprağı alttan yukarı eşeleyip ışığa kavuşan bir yaralı gibi gözbağını açıyor Jon. “Yanıt verme şu telefona. Sen yanıt verdikçe o aramaya devam edecek. Anlamadın mı hâlâ; müşteri arayan bir hayat kadını ya da en iyi ihtimalle bir masör, bizim burada olduğumuzu anlamış. Masaj ister misin diye soruyor.“ Yastığımın üzerine kafamı koyup, şaşkınlıkla Jon’un yüzüne bakıyorum. “Telefondakinin kadın olduğunu nereden anladın?” diye soruyorum. Yanıt vermiyor. “Işığı kapat da uyu, yarın dört müze, bir tapınak gezeceğiz.” diye söyleniyor. “Tamam” diyorum cahilliğimden ve naifliğimden utanarak, dilime yapışmış soru işaretleri rahatsız ediyor aklımı. Haklı olabilir mi, Jon? Tuhaf bir ikilem, hangi tarafta olmam gerektiğine karar verememek en ilginç yanı. “Bir şeyler okuyorum. Bitince uyuyacağım ben de.” Cep telefonun ekranını açıyorum tekrar. Yaşlı adam çay demliyor, karısı pijamalarını giyiyor. Öykünün son cümlelerini okuyorum. İçimde biriken bir heyecan, patlamaya hazır bir yanardağ gibi. Telefon tekrar çalıyor.

08

Havaalanından çıkar çıkmaz bindiğimiz arabanın şoförüne sormak aklıma gelmişti ama gecenin karanlığında oteli bulma telaşıyla –bizim değil, şoförün telaşı- unutmuştum. Moğolistan’da trafik sağdan aktığı halde neden araçların çoğunda direksiyon sağ tarafta? Bir istatistik öğretmeni olarak çoğunluk ifadesinin spekülatif kalmaması için bir sabah –Jon daha uyanmamışken- oturdum saydım, otelin penceresinden aşağıya bakarak. Kuzey güney yönünde hareket eden 100 aracı gözlemledim. Sadece 19 tanesinin direksiyonu soldaydı. Hemen basit birkaç işlemle %95 güven aralığını (%11, %27) olarak hesapladım. Yani %95 kesinlikte eminim ki Ulanbator’daki taşıtların doğru yönde hareket edenlerinin –ya da direksiyonu doğru tarafta olanların- oranı sadece %11 ile %27 arasında. Hadi iyimser bir tahmin yapalım ve bu orana en fazla %30 diyelim. Kalanının, yani en az %70’inin direksiyonu olması gerekenin ters tarafında. Tabii burada almış olduğum örneklemin geçerliliğini ve popülasyonun tek-tip (iid: identically independently distributed)  oluşunu varsayışım göz ardı edilmemeli. Örneğin, direksiyonu sağda olan taşıtların hemen hepsi arabaydı. Direksiyonu solda olanlar ise ya kamyondu ya da eski otobüs. Ve yine direksiyonu sağda olanların hemen hepsi Japonya yapımı arabalardı. Demek oluyor ki Japonya, Moğolistan için özel araba üretmiyor. Doğrudan kendisi için ürettiği arabaları Moğolistan’a satıyor. Nüfusu az olduğu için Moğolistan’ı yatırım yapmaya değecek bir ülke olarak görmüyor olabilir? O kadar ki tur için bindiğimiz cipin GPS’i bile Japonca konuşuyordu. Ne şoför ne rehber ne de yolcular Japonca anladığına göre arabanın bu ısrarcılığını, anavatan özlemi olarak nitelemek zorunda kaldım. Gerçi, benzeri bir durum Burma’da da vardı. Orada da İngiliz sömürüsü olmanın getirdiği trafiğin soldan akma durumuna karşın, çoğunluğu Çin’den gelen direksiyonu solda taşıtlar vardı. Biz, Ulanbator’dan çıkıp, dar yollarda ilerlerken bu durumun ne kadar ciddi sorunlara yol açabileceğini fark ettim. Ne zaman önümüzde yavaş ilerleyen bir kamyon belirse, şoför yanındaki rehbere karşı taraftan araba gelip gelmediğini sormak zorunda kalıyordu. Çünkü trafik sağdan akıyor ve kendisi arabanın sağ ucunda. Sollama yapması için yolun sol tarafını görmesi gerekiyor ama bu neredeyse imkânsız. Dolayısıyla, karar vermesi, kendine güveninin kazanması ve gaza basması zaman alıyor. Yol gereksiz yere uzuyor, bir de üzerine kamyonun egzozundan çıkan dumanı ciğerlerimize çekiyoruz. Çayırların ve otlakların, yani temiz hava cennetinin ortasında, olabilecek en pis havayı soluyarak Moğolistan maceramıza devam ediyoruz.  

09

Moğolistan topraklarında yaklaşık üç milyon insan yaşıyor ve bunun iki milyona yakını Ulanbator’da. Türkiye’nin sahip olduğu arazinin iki katına sahip olan Moğolistan bu yönüyle dünyada nüfus yoğunluğu en az olan ülkelerden birisi. Buna rağmen Ulanbator’da trafik sıkışıklığı ve trafikten kaynaklanan hava kirliliği yaşanıyor. Sıkışıklığın nedeni şehirde yaygın bir ulaşım sisteminin kurulmamış olması. Gördüğüm tek raylı sistem Barış Caddesi boyunca gidip gelen bir tramvaydı. Onun dışında toplu taşımacılık eski otobüslerle sağlanıyor. Bu otobüslerin çoğu Rusya’dan temin edilmiş. Moğolistan’da yapılmış olan bir otobüsün üzerinde İngilizce “Made in Mongolia” yazıyordu. Otobüslere birkaç defa bindik. Sadece sabah ve akşam saatlerinde değil, neredeyse günün her saatinde ciddi bir yoğunluk oluyor. Şoförlerin resmi bir kıyafeti yok. İstanbul’daki minibüs şoförlerine benziyorlar. Sıcaktan bunalmış yüzleri, akşama kadar trafikle cebelleşmekten yorulmuş bedenleri, ter içinde boğuşuyorlar trafikte. Havadaki azıcık da olsa hissedilen kirliliğin nedeni taşıtlar. Şehir, dağların arasına sıkışmış bir ovada kurulu olduğundan egzozlardan çıkan duman şehrin içine hapsoluyor. Son yıllarda yapılan yüksek binaların da buna etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Hava kirliliğinin tek nedeni taşıtlar değil tabii ki. Çin’de olduğu gibi Moğolistan’da enerji ihtiyacının büyük bir bölümü kömür yakılarak karşılanıyor ve bu güç kaynakları şehrin merkezine çok ama çok yakın. Yaz olduğu için büyük bir olasılıkla bu santraller tam kapasite çalışmıyordur ama kışları hava kirliliğinin ciddi boyutlara ulaşacağını anlamak için dahi olmaya gerek yok. Jon ara sıra havadaki egzoz kokusundan memnuniyetsizliğini belirtse de aslında ben durumdan memnunum. Yaşadığımız şehir olan Çanco’da hava çok daha kirli. En azından burada gökyüzünün mavisini arada hiçbir perde olmaksızın görebiliyoruz, en azından sabahları pencereyi açıp henüz kirlenmemiş havayı içimize çekebiliyoruz, en azından yüksek bir noktaya çıktığımızda çok çok uzakları net bir şekilde görebiliyoruz. Çanco’da bunların hiçbirisini yapamıyoruz.

10

Ulanbator; otelleri, barları, lokantaları, kafeleri, sinemaları, meydanları ve merkezdeki opera salonuyla gelişmiş bir şehir ama nedense taksi konusunu pek düşünmemişler. Şehirde taksi ya hiç yok ya da yok denecek kadar az. Bu yüzden vatandaşlar taksiye ihtiyaç bırakmayacak bir sistem geliştirmişler. Yol kenarında dikilip, herhangi bir araca el sallıyorsunuz. Birinci, ikinci değilse bile üçüncüsü duruyor. Kapıyı açıp nereye gideceğinizi söylüyorsunuz. Eğer şoför de o istikamette bir yere gidiyorsa ya da her ne olursa olsun biraz para kazanmak istiyorsa fiyatta anlaşıp arabaya biniyorsunuz. Bunu yapan o kadar çok insan gördük ki tek kelime Moğolca konuşmasak bile denemeye karar verdik. İki ayrı akşam, şehrin merkezindeki barların birinde yorgunluk attıktan sonra otele dönmek için karşı kaldırıma geçtik ve el salladık. Daha elimizi havaya kaldırmıştık ki bir araba önümüzde U dönüşü yaptı. Kapıyı açtık, direksiyon koltuğunda oturan genç adama –daha sonra Japonca öğretmeni olduğunu öğreneceğiz- otelin kartını gösterdik. Yaklaşık 6 TL gibi bir fiyat söyledi. Ellilik, Cengiz marka fıçı bira fiyatından biraz fazla bu fiyat. Atladık gittik. Aynı noktadan otele ikinci gidişimizde biraz daha fazla para verdik ama gece yarısını geçmiş bir saatte böyle ufak tefek şeylerin hesabını yapamazdık. Hem zaten o saatte taksi dışında başka bir seçenek de yok. Yürümek hariç tabii ki! Bu tuhaf sistemin şehirdeki taksilerin azlığından dolayı hâlâ yürürlükte olduğunu düşünüyorum. Su-i istimale oldukça açık bir yöntem. Ayrıca her şey sözlü olduğu için ve ortada yazılı bir kanıt olmadığı için anlaşmazlıklara neden olabilir. Bir de güven sorunu var tabii ki! Gerçi gece geç vakitlerde bardan çıkan kadınların bile tek başlarına, kendinden gayet emin bir şekilde, yoldan geçen bir aracı durdurduklarına tanık oldum. Demek ki güvenlik konusunda pek endişeleri yok Moğolistanlı kadınların. Türkiye’de böyle bir şeyin gerçekleşebileceğine ihtimal vermiyorum ben.

-- Devam edecek --
     
  

  

15 Nisan 2016

Ara Veriyorum

Yine uzun bir projenin sonuna yaklaştım ve yoğun bir çalışma dönemine giriyorum. Yaz sonuna kadar bu projeyle uğraşacağım. Arada sıkılıp, ufak tefek yan işler çıkarırsam buraya koyarım.

Bu arada dokuz öyküden oluşan bir seçki "Toprak Askerler Ülkesinde - Çin Öyküleri" adıyla yayıma kabul edildi. Kitabın adı değişebilir ama içindeki dokuz öykü değişmeyecek. Bu kitaptaki öykülerin hepsi Çin'de yazıldı ve hikâyeler Çin'de geçiyor. Bir öykü hariç hepsi Çanco'da geçen ya da Çanco'dan alınan ilhamla yazılmış öyküler. Kitabın yaza doğru çıkmasını umuyorum.

Yaz sonunda yarım kalan diğer öykülerin devamlarıyla ve yeni öykülerle buluşmak dileğiyle.

AA 

12 Mart 2016

Kent Bir Gölgeydi Ayaklarımın Dibinde 4

Pencerenin önünde mor, sarı, kırmızı menekşeler; bozguna uğramış kış güneşine rağmen ışıl ışıl parıldıyorlar. Az ileride ayazın soyup soğana çevirdiği ağaç iskeletleri. Daha ileride binaların kirli gri duvarlarının soğuğun şiddetini anımsatan gudubet yüzleri. Her şey olması gerektiği gibi, olması gerektiği yerde; baktıkça çirkinleşen bir dünya var gözlerimin önünde. Menekşeleri biraz daha dikkatli inceleyince pencerenin önüne konmuş uzun bir tahtaya saplanmış plastik saplarını fark ediyorum. O sapların ucundaki renkli kumaşlar, titrek serçeler gibi rüzgârın ıslığıyla salınıyorlar. Sahtenin çekiciliği karşısında gerçeğin donukluğu hiç de şaşırtmıyor beni. Alışmışlığım korkutuyor sadece.

“Ne zaman ayrıldım demiştiniz?”

Çalıştığım üniversitenin, çalışanlarından ücret talep etmeksizin sunduğu psikolojik yardım servisindeyim. Kocaman bir odanın ortasında 4x3 boyutlarında olduğunu tahmin ettiğim, üzerindeki geometrik desenlerle bezenmiş insan yüzleriyle Picasso’nun kübik formlarını anımsatan bir halı var. Halının bir ucunda ben varım, diğer ucunda Psikolog Sinan Bey. Ben danışanım, o danışılan. Aramızda dört metrelik ağzıyla, kaybedeni yutmaya hazır bir kuyu. Duvarlarda tablolar, renkli resimler. Sinan Bey’in arkasında, duvarın tamamını kaplayan bir kitaplık, dolmuş taşmış adeta dünyanın türlü bilgisiyle. Bu kadar büyük bir odanın psikolojik yardım servisine ayrılmasına biraz hayıflanıyorum açıkçası. Bizim fakültede doçentlere verilen oda bu halı kadar ya var ya yok! Nedir yani burada yapılan iş! Benim gibi konuşacak arkadaşı olmayan insanların, hiçbir karşılık beklemeksizin kendilerine güler yüz gösteren psikoloğa içlerini dökmeleri. Gerçi karşılık beklemediğini söyleyemeyiz. Bu kliniğin masraflarını, psikoloğun maaşı da dâhil olmak üzere üniversite ödüyor. Bir anket yapılsa ve buraya gelenler memnun kalmadıklarını söyleseler, hemen kapatırlar burayı. Sinan Bey de işsiz kalır.

“Yaz başıydı. Ayrıldım denilmez. O beni bıraktı. Bir mektup yazıp, yastığının üzerine bırakmış. Beni bir daha arayıp sorma demişti mektubunda. Ben de dediğini yaptım, peşinden gitmedim.”

“Yaz başı, hımmm. Yani yaklaşık beş ay olmuş. Yanılıyor muyum?”

Bir bana bakıp bir elindeki deftere notlar alıyor. Ne yazıyor acaba? Ortada notu alınacak ne var ki? Ağzımdan çıkan her kelimeden, sakladığım için ağzımdan çıkmayan diğer kelimelere mi varmak istiyor? Saklayacak bir şeyim yok zaten. Öyle olsa neden geleyim psikoloğu görmeye?

“Yanılmıyorsunuz.”

Neden bu kadar uzağız birbirimizden? Hakkımda yazdığı notları okurum diye mi endişeleniyor? Hem okusam ne olacak, benim hakkımda yazmıyor mu? Benim onun benim hakkımda bildiklerini bilmemem mi gerekiyor? Yine de bu uzaklık can acıtıcı türden, denize düşen adama elini uzatmak imkânı varken ip atmak gibi bir şey. Hastayla arasındaki mesafeyi korumak derken kastedilen bu olmasa gerek! Yok ama, hasta değilim ben, danışanım. O da danışılanım. Alışmak lazım kelimelere, her şey dilde başlıyor ve dilde bitiyor. Kim demişti bunu? Yeşim mi? Gene mi o? Buraya da mı geldi?

“Anlatmak ister misiniz tekrar, Ziya Bey? Neden buradasınız ve size nasıl yardımcı olabilirim?”

“Uyuyamıyorum Sinan Bey, neredeyse son üç aydır sağlam bir uyku uyumadım. Bu yüzden hep yorgunum, kızgınım, herkese ve her şeye karşı nedenini bilemediğim bir nefret besliyorum. Genel olarak zaten çok mutlu bir insan değilimdir ama son aylarda bu mutsuzluğumu kafaya takmaya başladım. Sanki mutlu olmayı hak etmiyormuşum gibi!”

Yine defterine bir şeyler yazıyor. O yazarken durayım mı diye tereddüt ediyorum ama saçma geliyor bu düşünce. Hem neden iyilik yapacakmışım ona? Gazeteciler rahat yazsın diye yavaş konuşan siyasetçi ya da sporcu var mı ki ben onun için yavaşlayayım? Hem her şeyi yazıp da ne olacak? Uyuyamıyorum işte, hepsi bu! Buna çare bulsun yeter.

“Anlıyorum. Tam olarak ne zaman başladığını biliyor musunuz? Ya da öncesinde ne olduğunu?”
Gün, saat ve dakika mı bekliyor benden? Böyle bir şeyin mümkün olmadığını bilmiyor mu? Neden bu kadar kesin olmak zorunda her şey? Zaten belirsizliğin içinde yüzüyorum, bir de zanlı sorguluyormuş gibi sorulan bu sorular… İçimdeki “yine yanlış tercih yaptım” korkusu kıpırdıyor hafiften, ayağa kalkmaya yelteniyor zayıf bir gayretle.  Vuruyorum kafasına, yıkıyorum yere. Bu kadar erken pes etmemeliyim.

“Yeşim’den ayrılınca başladı işte. Ama hemen başlamadı, ilk iki ay rahattım. Yani üzerimden bir yük atmış gibiydim. Gölgelerim de bunu onaylıyorlardı. Bakıyordum ve bir tane gölge görüyordum ayaklarımın altında. Günlerce bunun neşesi doldurdu içimi, her gün bayramdı bana, her gün festival. Sonra ne olduysa birden karıştı işler, otobüs aniden durunca ayaktaysanız eğer dengenizi kaybedersiniz ya. Öyle bir şey oldu ama benimkisi sanki otobüs durduktan iki ay sonra gerçekleşti. İlk başlarda çok mutlu, çok üretkendim. Deliler gibi çalışıyor, dergilere yazılar gönderiyor, konferanslara katılıyor, söyleşilerde konuşuyordum. Yaz tatili olmasına rağmen sıcağın rehavetine kapılmamıştım. Bir hafta sonu sabahında uyandığımda telefonumdaki mesaj kutumun boş olduğunu, e-posta adresime hiç yeni mesaj gelmemiş olduğunu, telefonumun en son bir ay önce çalmış olduğunu fark ettim ve durduk yere telaşa kapıldım.  Ne kimse yaptığım çalışmalar üzerine yorum yapmıştı ne de arayıp halimi hatırımı sormuştu. Daha önceleri beni rahatsız etmeyen bu durum o sabah rahatsız etti, sivri bir kalem elime batmış ve kırılan ucu etimin içinde kalmıştı. Hiç hesapta yokken hayatımın anlamsız olduğunu, Yeşim’i özlediğimi, çok yalnız ve mutsuz olduğumu düşünmeye başladım. O günden sonra da içimde bir taşma hissettim, hani bira şişesini sallayıp açarsanız bira köpürür, taşar ya, aynen öyle. Sanki o güne kadar nelerden nefret ettiğimi bilmiyormuşum da o sabah birden bire farkına varmışım gibi. Sonra da uyuyamamaya başladım işte, önceleri görmezden geldiğim ya da hoş gördüğüm yozluklar, saçmalıklar, yalakalıklar, banallıklar, akıldışı işler beni aşırı derecede rahatsız etmeye başladı. Gözüme çarpan ne kadar çöp varsa akşama kadar birikiyor, akşam yatağa girdiğimde o çöp dolu kamyon üzerime devriliyordu adeta. Yaşadığım şey aynen buydu! Etrafımı çevreleyen çöplerin kokusundan uyuyamıyorum, bilmem anlatabiliyor muyum! Hayır Sinan Bey, insan yalnız olduğunu böyle yıldırıma çarpılır gibi mi anlar? Yok mu bunun daha yavaş, daha usul usul gelen bir versiyonu? Hazırlansam, gardımı alsam, savaşsam onunla?”

Defterine bir şeyler daha yazacakmış gibi eğildi ama sonra vazgeçmiş olacak ki duraksadı, elindeki kalemi parmaklarının arasında ustaca çevirdi. Öğrencilik yıllarında kalma bir alışkanlıktı büyük bir olasılıkla, beynin yaşadığı tereddütlerin elin parmaklarına kadar uzaması, orada salınması bir süre, sarkacından kopan topun aşağıya doğru değil de bir süreliğine yukarı gitmesi. Sonra durdu, kalemi kıracakmış gibi ortasından tuttu. O ana kadar yazdıklarının altını çiziyormuş gibi defterin üzerinde soldan sağa kalemiyle hızlıca gitti. Bir şeylerin altını çiziyor olması, benim hayatımda da önemli şeylerin olduğu anlamına mı geliyordu? Çözmüş müydü beni hemen? Yoksa durum sandığımdan da mı ciddiydi?

“Sakin olun Ziya Bey. Çok şey anlattınız bir anda. Siz de bilirsiniz, bilim insanları çözümleyerek, parçaları tek tek inceleyerek, sonra o parçaları uygun yerlerinden birbirlerine ekleyerek sonuca ulaşırlar. Anladığım kadarıyla altı ay kadar önce sonlandırmışsınız ilişkinizi. Her ne kadar Yeşim Hanım’a yükleseniz de tüm sorumluluğu, aslında sesinizi çıkarmayarak siz de ondan ayrılmışsınız. Sonuç olarak en az iki yıl sürmüş olan bir birliktelik sona ermiş. Kimse kolay kolay atlatamaz böyle bir travmayı. Yalnız, benim saptadığım başka şeyler de oldu uykusuzluğunuza neden olabilecek. Yalnızlığınız örneğin, sizi arayan soran kimsenin olmayışı… Ayrıca gölgeler de var konuşmamız gereken. Ne demek istediniz bir gölge görüyorum derken?”

Karnımın orta yerinde ince bir sızı hissettim o anda, derin bir kesik gibi yayıldı sızı. Sanki ormanda yol ikiye ayrılmıştı ve ben yanlış yolu seçmiştim. Akşam pis bir yorgan gibi üzerime inmiş, geri dönüp diğer yola girme şansımı yok etmişti. Pişmanlıktı bu, evet! Uzun süredir tatmadığım bir duyguydu. “Ne kadar da aptalım, ne kadar da naifim ben!” diye sorup durdum kendime birkaç kere. 

“Ne işim var burada?” Az önce kafasına vurup yere yıktığım tereddüt şimdi dizlerinin üzerine oturmuş bana bakıyordu.

“Gölgeleri sonraya bırakalım bence. Anlatması uzun sürer. Asıl bu yalnızlık duygusunu ne yapacağız? Beni uyutmayan, içimde bir buz taşıyormuşum gibi beni sürekli üşüten olsa olsa yalnızlıktır, değil mi? Yoksa siz psikologlar tek başınalık mı diyorsunuz? Bu ikisinin farkını biliyor olmam da pek işime yaramadı işte, Sinan Bey. Görüyorsunuz halimi.”

Hafifçe doğruldu yerinden. Boynunu çevirip arkasındaki kitaplığa göz attı. Bir kitaptı aradığı ya da kitapların önlerinde duran ıvır zıvır şeylere bakıyordu. İnsan önündeki sorunun çaresini bulamayınca, nasıl da hemen arkasını dönüp medet umuyor eşyadan değil mi? Kaçmak ilk adımı mı yoksa sorunlarla baş etmenin. Önce kaçmaya yeltenmek, sonra suçluluk duymak korkaklıktan dolayı, sonra geri dönüp yüzleşmek… Daha mı güçlü oluyor insan geri döndüğünde, daha mı gözü pek. Geri dönüşün asaleti, yenmeye azmetmiş savaşçının kızıl yüzü… Sinan Bey aradığını bulamamış olacak ki hiçbir şeye elini sürmeden tekrar bana çevirdi gözlerini.

“Ziya Bey, uykusuzluk ciddi bir sorundur ve pek çok ağır psikolojik rahatsızlığın ilk belirtisi olabilir. Böyle birkaç dakikalık sohbetle asıl kaynağa ulaşmamız zor. Bugün isterseniz sadece yalnızlıktan konuşalım. Gölgeler konusunu da merak ettiğim için bugüne sığdırabiliriz. Bir sonraki görüşmemizde sözünü ettiğiniz diğer konulardan konuşuruz. Ne bileyim; nefret demiştiniz, gerçi nefret yalnızlıkla ilintili olabilir. Onu da ayrıyeten irdelememiz gerekecek. Bir de Yeşim Hanım var, ayrıldığınızdan beri bir kere bile görmediğiniz, şu anda yaşayıp yaşamadığından bile emin olmadığınız. Onun konuyla doğrudan ilgisi olduğunu düşünmüyorum ama katkısı mutlaka olmuştur. Bazı insanlar böyledir, yoklukları hemen hissedilmez, uzun süre etrafınızda görmediğiniz zaman onlardan kalan boşluğu yalancı bir yalnızlık hissi doldurur. Bakın yalnızlık diyorum. Tek başınalık insanı rahatsız eden bir şey değildir zaten. Eğer rahatsızlık vermeye başlamışsa tek başınalığınız yalnızlığa dönüşmüştür.”

Gözlerimi tavana diktim birkaç saniyeliğine. Sinan Bey’le göz göze gelmeye çekiniyordum. On dakika önce tanıştığım bir adamın ruhumu okumasından, benim bile ulaşamadığım derinliklere inip bana ait şeylere el sürmesinden korkuyordum en çok. Psikologlar da doktorlar gibi yemin ederler mi mesleğe başlamadan önce? Ama ben, iki gölgeli Ziya, neden geldim ki buraya? Tedavi olmaya gelmedim mi? Doktorların muayenehanelerine gelip, oradan buradan okudukları tıp bilgisiyle doktora yön vermeye çalışan hastalara gıcık olduklarını okumuştum bir yerlerde. Psikologlar da aynıdır herhalde! Belki de her şeyimle teslim olmalıyım, o zaman kurtulurum sıkıntılarımdan. Bu servis işe yaramazsa da kendimi suçlayamam.

“Peki Sinan Bey, siz nasıl isterseniz öyle olsun. Ben sizin elinizde yoğrulmaya hazır bir hamurum.”
Evet buydu, tüm tereddütlerin sonu, tüm hafakanların bitiş noktası, çukurlu yolun bitip asfaltlı yolun başladığı nokta… Ellerim ayaklarım bağlı halde büyücüye boyun eğmek iyi edecek beni, karışmamak lazım gerisine. Bırak ne yaparsa yapsın, sen şu kapıdan iyileşmiş olarak çık.

“Böyle demeyin Ziya Bey, anladığım kadarıyla hayatınıza dair önemli kararları başkalarına verdirerek sorumlulukları omuzlarınızdan atma gayretindesiniz. Belki de yaşadığınız yalnızlık duygusunun temelinde bu vardır. Hayatınızda kayda değer bir şey yapmamışlık duygusu da aynı üşengeçlikten kaynaklanıyor olabilir. İnsan verdiği kararlardan ibarettir bir bakıma, bunu siz de bilirsiniz. Vermiş olduğu kararlar ona salt kendisine ait bir yol çizer. Sizin kontrolü elinize almanız lazım. Başkaları ne düşünür, kim nasıl etkilenir demeden kendi yolunuzu belirlemelisiniz. Çünkü ancak siz kendinize yardım etmek isterseniz ben ya da başka birisi size yardımcı olabilir. Bilmem anlatabildim mi?”

Canım sıkılmaya başladı. Söylediklerime karşı çıkanlardan, her şeye bir mazeret uydurup yapmak istediklerimi engelleyenlerden oldum olası nefret etmişimdir. Bir işe yarıyormuş gibi görünmek için laf üretirler böyleleri, kendilerini iş yapıyormuş gibi göstermek için.

“İyi ama Sinan Bey, kararlarını başkalarına verdirdiğim yok ki benim. Sadece verilen kararlara sessiz kalıyorum. Az önce siz de dediniz, benimkisi bir çeşit sessiz onay. Aslında gayet etkinim. Sadece karşımdakini o kararı almaya zorluyorum ben. Yeşim’e de böyle olmuştu. Benim kafamda biten bir ilişkiyi içkiyle, cinsellikle ve alışverişle sürdürüyorduk. Fişe takılı halde yaşayan, çoktan bitkisel hayata girmiş bir birliktelikti bizimkisi. Fişi kimin çektiğinin ne önemi var, eğer hastayı bitkisel hayata ben sokmuşsam.”

İyi vurmuştum bu sefer, zayıf yerinden yakalamıştım. İnsan en çok saldırırken unutuyor zayıf yanlarını. Sen psikologsan ben de akademisyenim. Sen psikoloji çalıştıysan ben de fizik, bilim felsefesi ve bilim tarihi çalıştım. Akılsa akıl, mantıksa mantık, gözlemse gözlem yani…

“Bakın şimdi de hayatınızı yönlendiren kararların altında imzanızın olmayışının mazeretini uyduruyorsunuz. Sesli onay vermekten kaçtığınızı gösteriyor bu durum, başka bir şeyi değil. Bakın ben sizin adınıza kararlar alamam. Yapabileceğin en iyi şey sizin kendinize yardım etmenizi sağlamaktır. Anladığım kadar çok yalnızsınız, hayatın güzel yanlarını size hatırlatacak dostların olmamasını hayatın güzel yanlarının olmaması gibi yorumlamaya başlamışsınız. Bu tehlikeli bir noktadır insanın yalnızlıkla girdiği mücadelede. Yalnızlığın en ilginç yanı nedir bilir misiniz, Ziya Bey? Pek az insan fark eder bunu ama aslında neredeyse evrensel bir gerçektir, yalnızlığın uyuşturucu özelliği.“

Sandığımdan da iyi çıkmıştı pek sayın psikolog. Belki de bırakmalıydım bu rekabetçi tavrı. Ben buraya kimseye ne kadar zeki birisi olduğumu kanıtlamaya gelmedim ki! Neden kasıyorum bu kadar? En iyisi susmaktı, susup dinlemek. Sadece sorulana yanıt vermek, ara sıra şaşırıyormuş gibi kaşlarımı kaldırmak, onun yüzüne bakarak başını hafifçe sallamak, belli belirsiz gülümsemek. Evet, böyle yapmalıydım, çok düşünmeden, aklıma ilk geleni söylemeliydim…

“Uyuşturucu mu? Nasıl yani? Olur mu öyle şey canım! Benim gözümde yalnızlık çekiç gibidir. Camı kırar ama çeliğe güç verir.”

“Evet, yanlış duymadınız; insanı uyuşturan bir yanı var yalnızlığın. Hani dişçiye gittiğinizde, ağzınızın içinde bir yerlere iğne vurur da orayı hissizleştirir ya, aynen öyle yalnızlık da hissizleştirir insanı, profanlaştırır, kendisine yabancılaştırır. Oraya kerpetenle de girseniz, keskiyle dişin dibini de oysanız hatta çürük dişi çıkarıp yerine çam ağacı dikseniz bile hissetmez hasta. Dünyadan soyutlanmak işte böyle bir şeydir. İnsanı ahlaki açıdan rahatlatan bir yanı vardır, onu büyük sorulardan ve büyük çözümlerden uzak tutarak, kısa yoldan aziz yapar.”

“Benim öyle bir iddiam yok ama Sinan Bey. Tam tersine mutsuzum. Aziz olsam mutlu olmam gerekmez miydi?”

“Hayır Ziya Bey, mutsuzluğunuzu bir çeşit diğerkâmlık olarak görüyor olabilirsiniz. Yani siz acı çekiyorsunuz, mutsuz oluyorsunuz ama şimdi katlanmak zorunda kaldığınız yalnızlık ve aşırı çalışma bir gün meyvesini verecek ve tüm insanlığa fayda sağlayacak. Bu yüzden mutsuzluktan haz alıyorsunuz. Ben sizde bunu seziyorum en çok. Yalnız sorun şu, bugüne kadar sizi huzursuz etmeyen mutsuzluğunuz neden şimdi sizi huzursuz ediyor? Bu soruyu yanıtlamamız gerek birlikte.”

“Dediklerinizi anlıyorum ama ben böyle birisi değilim sanki. Yani bana uymuyor teşhisiniz.”

“Bence ‘teşhis’ kelimesini kullanmayalım. Henüz o kadar yol almadık. Konuşuyoruz şunun şurasında, sizi tanımaya çalışıyorum. Şimdi bana; gıcık olduğunuz, görmeye ya da konuşmaya katlanamadığınız birisinden söz eder misiniz?”

“Gıcık olduğum mu?”

“Evet, yani yanınızdayken sizi varlığıyla, sesiyle, düşünme şekliyle rahatsız eden birisi. Etrafınızdaki insanlardan nefret ettiğinizi söylemiştiniz. Zor olmayacaktır içlerinden birisini çekip çıkarmak.”
O anda bu odaya daha önce girip, Sinan Bey’le konuşmuş insanları düşünüyorum. Bu duvarlar ne sorunlar dinlemişlerdir kim bilir? Ne ateşli duygular burada küle dönüşmüştür! Sünger gibi emmiştir tüm o lav kırmızısı tutkuları, sonu ölümle ya da hastalıkla biten hayatları, gözyaşlarını. Bu duvarlar dinlemiştir insanın duyup duyabileceği her türlü hikâyeyi. Şimdi benden gıcık olduğum birisinin hikâyesini dinleyecek, görünce kimi zaman yolumu değiştirdiğim kimi zaman da nefesimi tutup yanından hızlıca geçtiğim birisini. İşkembesini satsan beş kuruş etmeyecek, beynini sadece kariyeri için kullanan, şu anda ölse dünyanın hiçbir şey kaybetmeyeceği birisini dinleyecek. Dayanabilecekler mi bu kadar laf kalabalığına, dayanabilecekler mi sığlığın zirvesinde gezinen bu adamın bencilliğine!

 “Aynı fakültede çalışan, arada ortak ders verdiğimiz öğretim görevlisi bir arkadaş var. Adını vermeyeceğim. Ya da kolaylık olsun diye Ali diyelim. Yalakanın teki, o kadar ki hayatını yazsak kitabın adı “Yalakalığın Bilinmeyen Sırları” gibi bir şey olur. Dekana, rektöre yaranmak için elinden geleni yapar. Aslında ne öğrencileri umurundadır ne de yayınlanan makaleler. Buna rağmen hep çok çalışıyormuş gibi görünmeyi sever. Dışarıdan bakanlar üniversite için çok uğraştığını, tüm enerjisini eğitime ve bilime harcadığını zanneder. Oysa şarlatanın, yozun, sığ adamın tekidir. Ne yaptığı işte bir kalite vardır ne de söylediği laflarda. Varsa yoksa gösteriş, süslü püslü ifadeler, sağa sola hoş görünmek için takınılan yapmacık tavırlar, gülümsemeler. Şeyi bilir misiniz? Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filminde bir Hidayet karakteri vardı. Aynı o işte bizim bu Ali. Hidayet, film boyunca patronunun işleriyle yakından ilgileniyormuş izlenimi verir, sağa sola koşturuyormuş gibi laflar eder, yeri geldiğinde kraldan daha kral takılır. İşin aslında kendi menfaatini düşünen tembel bir …”

“Tamam Ziya Bey. Anladım ne demek istediğinizi. Siz kitap okumayı, rasyonel düşünmeyi, insanlık için anlamlı işler yapmayı, kısacası üretmeyi seven birisisiniz ve sizin gibi olmayanlar yaşamayı hak etmeyen, düşünemeyen, sorunları çözemeyen insanlar.”

“Ne diyorsunuz Sinan Bey. Ben öyle mi dedim? Tamam Ali’yi sevmiyorum ama yaşamayı hak etmiyor demiyorum. Gitsin kenarda yaşasın, ne işi var üniversitede. Onun işgal ettiği makamı da liyakati olan birisine verelim. Yalaka olmayan, sağlam ve tutarlı fikirleri olan, gerçek anlamda iş yapan birisi otursun o koltukta. Fena mı olur, sadece ben değil, tüm üniversite yararlanacaktır bu değişiklikten.”

“Siz Ali Bey’i, size benzemediği için sevmiyorsunuz ama görünen o ki dekan ve rektör Ali Bey’in yaptıklarını takdir ediyor. Ya da en azından onu engellemiyor. Belki de Ali Bey’in sizden iyi yaptığı bir şeyler vardır. Hiç düşündünüz mü bunu?”

“Bırakın Sinan Bey Alla’şkına! O karaktersizden bir halt olmaz. Hem sadece o değil ki bizim fakülte uyuz insan kaynıyor. Her biri diğerinden berbat. Zaten birbirlerinin kuyusunu kazdıkları için patır patır dökülüyorlar. Ben de seviniyorum onlar gittikçe. Sistem bağırsaklarını temizliyor zaman zaman, çöpler gidiyor, iş yapacak adamlar kalıyor.”

“Ya bir gün birileri de sizin kuyunuzu kazarsa?”

“Ben karışmıyorum onların işlerine, kimse de bana karışmıyor. Yalnızlığın faydası bu sanırım.”

“Belki de tam tersidir. Onlar içlerinden birisi kaybederken kaybedene destek olurlarken, siz kaybettiğinizde size kimse destek olmayacaktır. Bunu düşündünüz mü hiç?”

“Sinan Bey, bakın buraya benim uykusuzluk sorunumu konuşmaya geldik ama sanırım asıl sorundan birazcık uzaklaştık. Sizce de öyle değil mi?”

“Bence uzaklaşmadık. Tam olarak sorunun üzerindeyiz şu anda. İçinizde yenemediğiniz, sözünü geçiremediğiniz bir ego var. Bu o kadar güçlü ki hiçbir şeyi affedemiyorsunuz. Ufacık hatalar sizi huzursuz ediyor, o hataları düzeltmeden başka bir işe bakamıyorsunuz. Şimdi bir kelimeyi yanlış telaffuz etsem hatamı düzeltmemek için ya kendinizi sıkmanız gerekir ya da hiç düşünmeden düzeltirsiniz. Anlamanız gereken şey insanların mükemmel olmadığı ve hayatın mükemmel olmayan insanlar tarafından idare edildiğidir. Buna alışmanız gerek. İsteseniz de istemeseniz de hayat böyle. O size uymazsa siz ona uyacaksınız.”

“Neye alışacağım Sinan Bey, neye? Ofiste pop müzik açıp dans eden geri zekâlılara mı? Yoksa dahi anlamına gelen “–de –da”ların asla “-te, -ta”ya dönüşmeyeceğini öğrenememiş doktoralı hocalara mı? Ya da bilim yapıyorum diye bilimle uzaktan yakından ilgisi olmayan konuları çalışıp, makale yazanlara mı? Ben; insanlık için, güzellik için, doğruluk için çalışıyorum. Onlar ne için çalışıyorlar? Ceplerini doldurmak için. Geçelim efendim bu lafları, yok insanlar mükemmel değillermiş de, yok hatasız kul olmazmış da… Çocuk mu kandırıyorsunuz Sinan Bey. Arabesk müzikle mi tedavi edeceksiniz beni? Yazın bana bir sakinleştirici ilaç, gideyim yoluma. İşim var zaten bir sürü. Buraya gelmekle hata ettim sanırım.”

“Ben size ilaç yazamam Ziya Bey.”

“Neden?”

“Biliyorsunuz sanıyordum! Ben bir psikoloğum, psikiyatrist değil. İlaç yazma yetkim yok. Ama isterseniz eczaneden OTC alabileceğiniz birkaç ilaç adı verebilirim. Uyumanıza yardım edebilir.”

“Oğ Ti Si derken?”

“Reçetesiz yani. Over the Counter. Kusura bakmayın, ağız alışkanlığı.”

“Ha tamam. Öyle yapalım.”

“Yalnız, bence hemen çıkmayın. Biraz daha konuşalım. Yani tabii ki sizin için mahzuru yoksa, benim vaktim var. Benim bugün söylediklerim üzerine düşünün biraz. Birisine karşı negatif duygular beslediğinizi fark ettiğiniz anda kendinize bu duygunun kaynağını sorun. O insanın neden kötü olduğunu değil, sizin neden böyle düşündüğünüzü. İnanın bana, eğer bunu samimiyetle yaparsanız, anlayacaksınız bazı olumsuzlukların temelinde içimizde yaşayan ikinci bir benin olduğunu.”

“Peki Sinan Bey, deneyeceğim.”

“Ayrıca, içinizi kemiren nefretin kaynağı da aslında bir öz-sevicilikten başka bir şey değil. Ben öyle diyorum. Ben-merkezcilik ya da narsisizm de denir. Aslında farklı şeylerdir ama sizdeki durum henüz ciddi bir aşamaya varmadığı için kategorize etmesi zor. Hem ben tanı koyma yetkisine de sahip değilim. Yolun başında olduğunuz için geri dönmeniz zor olmayacaktır. Etrafınızda, alelade işlerle meşgul olan insanları sevmemenizin nedeni, onların sizin yaptığınız insanlık için çok “değerli ve anlamlı” işleri anlayamıyor, dolayısıyla da sizi takdir edemiyor olmaları değil midir? Yani, sabahları kapınızın önündeki çöpleri alan apartman görevlisi karşılaştığınızda “Hocam, Newton üzerine yazdığınız makaleyi geçen gün okudum. Elinize, yüreğinize, aklınıza sağlık. Sayenizde çok şey öğrendim.” dese o adamı pop müzik dinleyip, futbol izlediği için hor göremeyeceksiniz. Yanılıyor muyum? Lütfen dediğimi yapın, evinize gidince sizi kızdıran insanların bir listesini yapın. Sonra bu insanlar ne yapsaydı sizi kızdırmayacaklardı sorusunu yanıtlayın. Büyük bir çoğunluğunda nefretin kaynağının sizdeki beklentilerin çokluğu olduğunu göreceksiniz. Kendinizi onların yerine koyun. Eğer o apartman görevlisi sizin bilimsel makalenizi anlayabiliyor olsaydı apartman görevlisi olamazdı. Bunu da çıkarmayın aklınızdan.”

“Bence boşuna uzatıyoruz Sinan Bey. Aldım ben alacağımı. Bırakın da gideyim.”

“Şu gölgeler konusunu da konuşsak mı gitmeden önce? Kısaca bir anlatsanız, bir sonraki görüşmede elimde biraz bilgi olsa. Geçen zaman diliminde üzerinde azıcık düşünsem.”

Anlatıyorum gölgeleri hızlıca, ilk ortaya çıkışlarını, benim onları fark edişimi, sonraki yıllarda bir gözümün hep onlarda oluşunu. “Ne zaman bir konuda kararsız kalsam ve bu kararsızlık beni yıpratmaya başlasa gölgelerim ayrışıyorlar birbirinden.” deyince büyüyen gözlerini keyifle izliyorum. “Genelde pek kimse bilmez bu sırrımı. Yeşim biliyordu bir tek, biliyordu ve sayıyordu her buluşmamızda.” deyince gözlerini ayaklarına dikip gölgesine bakıyor şaşkın bir halde. “Sıradan bir insan neden kafayı taksın ki gölgelere?” diye sorunca da en güvendiği liman olan defterine dönüyor yine.  El sıkışıp ayrılıyoruz, karşılıklı gülümseyerek, karşılıklı “Hiçbir şey anlamadım bu buluşmadan ben!” diyerek, karşılıklı olduğumuzdan daha büyük görünmeye özen göstererek. 

Klinikten çıkınca güneş tüm zayıflığına rağmen gözümü yakıyor. Sinemadan çıkmışım, ben karanlık bir odada birilerinin hayallerini izlerken hayatın iki saatini kaçırmışım gibi hissediyorum. Bir sigara yakıp, dumanı içime çekince ayaklarım yeri daha iyi hissediyor, ayak bileklerimin bükülmesini, dizimin oynamasını, bacaklarımın hareket etmesini hayretle izliyorum ilk birkaç saniye. Sinan Bey’in verdiği küçük kâğıttaki ilacı almak için fakültenin eczanesine doğru yürürken arkamdan bir kadın sesi geliyor. Tanıdık bir ses bu, unutamadığım bir ses, uzun zamandır aklımdan çıkmayan, kilitlenmiş bilgisayar oyunlarındaki toplar gibi sağa sola çarparak uzun erimde tüm boşluğu kaplayan bir ses. Yağmur gibi yağıyor üzerime, sert dokunuşuyla tenimde yaralar açarak.


“Ziya Bey, Ziya Bey, Ziya Hocam, Ziya Hocam…”

29 Şubat 2016

Melisa Kesmez’in Öykülerinde Kadınlar, Erkekler ve Umut


“Kadıköy’de … kitapçının önünde buluşalım” diye sözleşmişiz. Yalancı bir kış güneşi var gökte. Soğan gibi kat kat giyinsen de soğuk buluyor yolunu, titretiyor tenini. O benden önce gelmiş, ben zamanında varıyorum.  “Ama bu kitapçının kafesi yokmuş” diyor, on beş yıl öncesinden, ta üniversite yıllarından beri tanıdığım, şimdilerde bir yayınevinde editörlük yapan arkadaşım. “Az yukarıda başka bir tane var, orada çay içer, uzun uzun konuşuruz.” diye de ekliyor. Ben; İstanbul’u bilmeyen bir İstanbullu, her geldiğimde yeni semtler, yeni caddeler, yeni duraklar, yeni kitapçılar bulan birisi olarak mecburen kabul ediyorum teklifi. Yokuş yukarı çıkıyoruz iki kitapsever. Çaylarımızı alıp, muhabbete dalmışken fark ediyoruz, birazdan başlayacak olan imza gününü.

Melisa Kesmez kitaplarını imzalayacakmış. Çok düşünmeden giriyoruz sıraya, alıyorum iki kitabını da. Yurt dışında geçen onca yıldan sonra geldiğim kısa tatilde, çalıştığım ülkeye dönmeme birkaç gün kala ben yaşlarında bir yazarla tanışabilecek olmamız, pastanın üzerine son anda eklenen mumlar gibi bir şey benim için. Sohbetimiz kısa sürüyor olsa da elimde yazarından imzalı kitaplarla dönüyorum eve o akşam. İkisini de bir çırpıda okuyorum, kendi hızıma bile şaşarak. Ardından uzun bir yolculuk, yorgunluk, işbaşı derken araya başka bir kitap giriyor. Özlemişim demek ki bir daha alıyorum elime Kesmez’in ilk kitabını. Baştan aşağı, tek bir öyküyü bile atlamadan bir daha okuyorum.

Seksenli yılların yoksun ve kırgın çocukluğundan, hayata 1-0 mağlup başlamış kadınların hüzünlü ama bir o kadar da çarpıcı öyküleri var kitapta. Kesmez’in dili soyadının verdiği güvensizliğe inat, alabildiğine keskin ve vurucu. Hayal gücünün sınırları hem geniş hem de görkemli, kelimelerden saraylar inşa edecek kadar renkli ve pırıltılı. Çehov’un tavsiyesine uyuyor Kesmez. Söylemiyor, gösteriyor. Öyle gösteriyor ki anlamamak, görmemek, hissetmemek imkânsızlaşıyor. Öykünün mayasının şiir olduğunu okuyucuya hatırlatıyor adeta yazdığı her cümleyle. Birbirine karışmayan insanların “birbirine karışan sigara dumanlarının” öykülerini anlatıyor bize. “Kuru bir yaprak gibi debisine kapılıp gittiğimiz” insanların, “asfaltın üzerindeki beyaz çizgileri yutan” otobüslerin, “yosunlu ilkbahar kokusuyla” sabaha uyanan sarhoşların, “doğurdukları erkekleri boşamak zorunda kalan” kadınların, “zamansızca çekip giden şiirsiz” erkeklerin hikâyeleri bunlar. Kafalarını tıka basa “dünyanın bilgisiyle ve gürültüsüyle” dolduran kadınların “tek başına kalınca eşyaya sımsıkı tutunmaya” başlamalarının öyküleri. 

Öykülerde genelde ciddi bir kurgu olduğu söylenemez. İnce ince dokunmuş bir olay örgüsünden çok anlık bir duygu seline, geriye dönük pişmanlıklara, zamanı bir sigara içimliğine durdurup “müsveddeleri temize çekme” anlarına rastlıyoruz en çok. Yanlış ata oynamış kumarbazların yenilmeye doymamaları gibi; yanlış kapıları çalıp, yanlış odalara giren kadınların yıllar sonra tüm bu yanlışlardan ders çıkarmalarıyla ya da en azından yapılmış tercihlerin birer yanlış olarak adlandırılamayacağına karar vermeleriyle karşılaşıyoruz. Bir yere ait olamayan, bir kişiye yâr olamayan, odalara ve evlere sığmayan, hep gitmelere adlarını yazdırmış; arafta doğup, arafta büyüyüp ve sonunda da ömürlerini arafta geçiren kadınlar var öykülerde. Her yenilgiden sonra yepyeni bir hırsla hayata tutunmaya çalışan, çırpındıkça hayatın daha önce var olduklarını bilmedikleri yumruklarına maruz kalan talihsiz kadınlar bunlar. Erkeklerin kurduğu düzende kendilerine yer açmaya çalışırlarken kimi zaman yollarını kaybeden, kimi zaman birbirlerine düşen ama her sarsıntıdan alnının akıyla, yere düşmeden, ayakları üzerinde dimdik çıkan kadınlar. Yeri geldiğinde birbirlerine tutunup geçmişteki hataları birlikte silen iki sırdaş, yeri geldiğinde de ıssız ve karanlık bir odanın pencere kenarında dalıp dalıp anıları deşen bir yalnızlık abidesi oluveriyorlar.  Yeri geldiğinde de “paslı bir kilide anahtar uydurmaya” çalışan inatçı bir eş. 

Kesmez’in öykülerinde kadınlar ne kadar güçlü, karakterli, ne yaptığını ve nereye gideceğini tam bilemese bile en azından kimden tavsiye alacağını bilen bireyler olarak çizilmişse; erkekler de bir o kadar silik, ezik ve benciller. Belki de bu en sonuncu özelliklerinden dolayı kaderin çelmesini defalarca yemelerine rağmen her seferinde bellerini doğrultmak için bir yol yordam buluyorlar ve işleri yoluna koyuyorlar. Kadınlar birbirlerinin kollarında kaybedenler olarak teselli ararken ve bilgece tavırlarla hayata karşı gururlarını korurlarken; erkekler kendi yollarını çizip, geride bıraktıkları acılara takmaksızın yollarına biraz tökezleyerek de olsa devam etmesini biliyorlar. Sonuçta hayatın üst üste, alt alta geçmiş dolambaçlı labirentlerinde erkek ya da kadın herkes, denize ulaşan nehirlerin sessizliğe ve dinginliğe kavuşmaları gibi; belli bir durgunlukla ve olgunlukla karşılıyorlar, başlarına gelen belaları “kader” ya da “hayat” diye adlandırırlarken.

Kısaca ifade etmek gerekirse, gudubet yüzlü kentlerden, günü kurtarmak için söylenmiş siyasi söylemlerden, şiddete ve yozluğa alıştırmaktan başka bir işe yaramayan medyadan ve piyasaya uyup akıntıda kaybolmuş eski dostlardan umudunuzu kestiyseniz Kesmez’in öyküleri içinize bir nebze serinlik getirecektir. O unuttuğunuz duyguların, uzun zamandır depreşmeyen arzuların, her gün içine dalıp çıktığınız kalabalıkların ortasında unutayazdığınız etrafınızdan ilham alma hevesinizin ve belki de en çok yanınızda oturan arkadaşlarınızla gözlerinin içine bakarak konuşma zevkinin üzerine bir çiğ tanesi düşürecektir bu ustaca yazılmış imgeler. Hüzünleneceksiniz belki yer yer, kızacaksınız, sinirleneceksiniz ama çoğu zaman hayat, yani umudun bitmeyen gücü kazanacak. Çünkü yenilen tüm tekmelere rağmen, hayat her şeyin üzerinde, her şeyi kapsayan bir bakış açısına sahip. Okumak bu yüzden önemlidir biraz da, hayatın hep kazanan yönünü kavramak için.




Yazarın öykü kitapları:

Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz, Sel Yayıncılık, 2013
Bazen Bahar, Sel Yayıncılık, 2015


27 Şubat 2016

Kent Bir Gölgeydi Ayaklarımın Dibinde 3

“Ne düşünüyorsun yine kara kara?”

Erkeklerin suskunluğuna, bir şey yapmadan nefes alıp vermelerine, boşluğa bakıp içlerine dalmalarına dayanamayan kadınlardan birisiydi o da. Erkek dediğin çözmeli, halletmeli, bitirmeli, sonuca bağlamalı, hakkından gelmeli; bozuksa tamir, yoksa var, yoksulsa zengin, azsa çok etmeli. Yanında kadını varken boş oturmak, derinlere dalıp uzun süre çıkamamak, kendinle konuşup kendinle eğlenmek, hele bir de üzerine susmak yoktu erkeğe; seven bir kadınının kitabında.

“Hep böyle yapıyorsun. Tanıştığımızda daha neşeli, daha sevecendin. Şimdilerde kendi başına geçirdiğin vakitlerde daha mutluymuşsun izlenimi uyanıyor bende. Sıkıldın mı benden? Nedir bu hâlin böyle?”

Arkama bir yastık daha koyup iyice yaslandım karyolanın tahta başına. Birazdan bu da erir, büzülür ve düşer belime doğru, kalkıp düzeltmem gerekir. Odanın içinde bahardan kalma bir serinlik, bir de taze sevişme kokusu. Nasıl da hissettiriyor kaçamak tatil kendisini, altı yanı kapalı bir kutu da olsa içinde pineklediğimiz! Onun gerdanından aşağıya sızan ince bir ter damlası, benim nefes alıp verdikçe sanki aşka doyamamış gibi bir aşağı bir yukarı hareket eden karnım. Savaş alanına dönmüş yatak, elinden gelse üzerinden atacak ikimizi de, kendisine çeki düzen verecek yokluğumuzla hafifleyen yüzeyine. Sesler çınlıyor kulağımda, aklımda az önce biz iki yavru kedi gibi çarşafın üzerinde tepinirken gözüme takılan üç gölge var. Yatağın sol başındaki lambanın sarı ışığından başka bir kaynak yok bedenlerimizi duvara çizen! Neden diyorum kendime sürekli, neden burada değilim en çok burada olmam gereken bir zamanda.  Çıplak göğsümün üzerine düşen sigara külü, zor da olsa seçiliyor kılların arasında. O yüzüstü yatmış, başını bana doğru çevirmiş, bedeninin altında ezilen memeleri hamur gibi yayılmış çarşafın buruşuk yüzeyine. İnce parmakları sağ bacağımın üzerinde uzadıkça uzuyor. Az önce en hassas noktalarıma ustaca dokunarak harikalar yaratan parmak uçları şimdi tenimin üzerinde birer jilet gibi geziniyorlar, kesik atıp kanımı akıtacak zamanı kolluyorlar belli ki, kesip damarlarıma girecekler içeride ne var ne yok birinci elden öğrenmek için.

“Konuşacak bir şeyim yok. Boş konuşmayı da sevmiyorum.”

Isınan kazandaki kurbağanın durumundan farksızdı durumum. Eninde sonunda yanacaktı ayaklarım, yanacak ve beni rehavetin aldatıcılığıyla avlayacaktı. Belki de bunu istiyordum. Yorgun bir akşamüstü eve gelip, tek kişilik koltuğa kıvrılıp sızmak da uyumaktı ne de olsa! İki adım ileride bir yatak olduğunu bilmek işe yaramaz kimi zaman. İnsan cezalandırmak ister kendisini, ağrıyan bir dişi çektirmez uzun süre, ete batan parmağını da... Ya o dişin, o tırnağın başka belalara kalkan olduğuna ikna eder aklını ya da daha önceleri işlediği bir kabahatin cezasını çektiğine. Adalet duygusunun irrasyonel izdüşümü ne kadar da çarpık, ne kadar da aldatıcı!   

“Oteli beğendim. İnternetten buldum burayı, penceresi yok diye kaygılanmıştım tutarken ama çok da sorun olmuyormuş. Umduğumdan daha rahat göründü bana, temiz ve sessiz. O kadar sessiz ki sanki sadece sen ve ben varım koca evrende. Uzayın boşluğunda bir yatağın üzerinde yana döne oynaşıyoruz, etrafımız yıldızlı bir karanlık, uçsuz bucaksız bir hiçlik. Sonra bu sessizlik! Sesin yokluğu değil sadece, ikimizden başka her şeyin yokluğu. O derece ürkütücü ama yine de gerçekleri göz ardı etmemek lazım. Bir ara korktum, sevişirken yan odadan duyacaklar, kapıya vurup “az sessiz olun” diyecekler diye! Sence nasıl burası? Beğendin mi?”

Son zamanlarda sıklıkla olan şey yine olmuştu. Yeşim’in sözleri duvarlara çarparak sağa sola zıplayan,  pinpon topları gibi dolanıyordu odanın içinde. Ne başını bulabiliyordum ne de sonunu! Ne zaman başlamıştı bu oyun? Ne zaman bitecekti? Kim karar verecekti bitiş zamanına? Neden kaçırdım ipin ucunu ben böyle?

“Ne nasıl?”

Kızdığı zaman gerilen elmacık kemiklerini gördüm o anda. Yüzü büyüdü, genişledi. Gözleri yusyuvarlak oldu bir anda. Derin bir kuyu gibi çekti beni içine, içi nem ve küf kokan bu zifiri karanlıkta beni bekleyen şeyin farkına varıyordum artık.  

“Yapma Ziya ya, bunu yapma bana. Ne düşünüyorsun? İlk tanıştığımızda iki gölgeli oluşundan, erkeğiyle gurur duyan kadın misali gurur duyardım ama artık dayanamıyorum. Senin iki tane değil, sonsuz tane gölgen var. Hatta, kocaman bir gölgesin benim yanımdayken.”

Biliyordu sırrımı, bildiği için en zayıf ânımı bekliyordu vurup kanatmak için. En zayıf ânım, yani en suçlu olduğum, özür dilemeye en yakın olduğum an, onun aç bir akbaba olup benim bir kuzuya dönüşeceğim an.

“Lisedeki Fizik hocam ölmüş. Onu düşünüyordum.”

Yalan, ilk habercisi miydi bir ilişkinin sonuna gelindiğinin? Yoksa, yalana neden olan gereksiz sorular mıydı o haberci? Her gülümsemenin ucuz bir rüşvet olduğunu kim söylemişti?  

“Lisedeki Fizik hocan mı? Sen lisedeki Fizik hocanla görüşüyor muydun?”

Lisedeki Fizik hocamın öldüğü doğruydu ama öleli bir ay olmuştu neredeyse. Üzülmüştüm evet, cenazeye gidememiştim çok istememe rağmen. Gidemeyişime ayriyeten üzülmüştüm. Kalp krizinden gitmiş, sınıfta, öğrencilerinin gözü önünde. Hem de emekli olacağı yaza birkaç ay kala.

“Yok, öyle değil. Facebook’ta mezunu olduğum lisenin grubuna üyeyim. Oradan aldım haberini.”

Dudaklarının ucu aşağıya doğru hafifçe kıvrıldı, yerin çekim gücüne daha fazla direnmenin bir anlamının olmadığını düşündü herhalde. Vakit beni teselli etme vaktiydi. Olası son kartlardan birisini oynamıştım. Bundan sonra kozlar onun elinde olacaktı.

“Eee, sever miydin kendisini peki? Ondan mı bu kadar suskunsun şimdi?”

“Beni etkilemiş tek lise öğretmeniydi. En son on beş yıl önce, üniversitede okurken görüşmüştük sanırım. Eski okuluma gidip, lise öğrencilerine temel bilimleri okumanın neden önemli olduğu üzerine kısa bir konuşma yapmıştım. Sevecen bir adamdı, beni severdi. Babam vefat ettiğinde cenazesine gelmişti. Ayrıca gölgelerimle yaşadığım bu tuhaf sorunları o da bilirdi. İnanmazsın, beni karanlık optik laboratuvarına sokup, tek bir gölgem olduğunu bilimsel olarak kanıtlamıştı.”

İhanete uğramış gibi gerildi Yeşim’in yüzü. Kalabalık bir yerde annesinin elini yitirmiş bir çocuk gibi bakındı etrafına. Kendisine destek olacak bir çift göz, suyun üstünde kalmasını sağlayacak bir tahta parçasıydı aradığı.

“Öyle miii? Sadece ben biliyorum sanıyordum. Tek sırdaşın değilim yani!”

“Değilsin!”

Bildiğini biliyordum, o da farkındaydı benim onun bildiğini bildiğimi. Bir bilmezden gelme oyununa sarmıştık, bir türlü kurtulamıyorduk elimizi ayağımızı düğümleyen iplerden.

“İyi bakalım. Öyle olsun. Bir dahakine söylersin önceden, haberim olur. Ölümse ölüm, anlarız hâlden.”

Küskün bir tavırla sırtını döndü bana ama üstünü kapatmak için tuttuğu gergin çarşaf, çıplak bedenini kendi ekseni etrafında çevirirken elinden kaçıp kurtulduğu için –nasıl da ele avuca sığmaz oluyor normalde yumuşak olan şeyler gerilince! - pembe meme uçları görünüverdi bir anlığına. On dakika önce boş bulduğu çayırda tepinen kısrak gibi sevişen kadın, böylesi beklenmedik bir kazadan dolayı utanmış, yüzündeki dolunay yerini yeni aya bırakmıştı. Arkasını dönüp, çıplak sırtını örtme fırsatını bana verdikten sonra geri dönebildim özlediğim sessizliğime. Odanın karanlığı içime ışık olarak vuruyordu. Üzerinden uzanıp onun tarafındaki lambayı kapattım. Birden kapkara oldu oda, çölleşti ve kurudu. Aradığım da buydu. Ancak çölde, herkesten ve her şeyden uzaktayken sorabilir insan kendisine bir türlü soramadıklarını. Ancak çölün sade yüzünde vardır adalet ve eşitlik.

“Uyu biraz. Ben de uyuyacağım. Azıcık kestirdikten sonra çıkar akşam yemeği yeriz sahilde. Tatile geldik diye tüm günü bu odada ataletle geçirmek zorunda değiliz.”

Tatil ve atalet kelimelerinin aynı kökten geldiğini bana o öğretmişti. Yıllarca Fizik okumama rağmen bunu bilmiyor oluşuma utandırmıştı beni. Kıçımı hafifçe yatağın içine doğru kaydırıp ince battaniyenin altına sıvıştım usulca. Başımı yastığa koyarken, kurumuş tenimin elyafa sürtmesiyle oluşan minik ışık parlamalarını gördüm. Yıldızsız gökyüzünde kayan yıldızlar gibi yürüdüler parmaklarımla beraber. Sonra yine aynı hiçlik, senkronize olamayan nefeslerimiz, aynı odada yatıp farklı evrenlerde yaşayan iki ruh.

Sırtımı Yeşim’e döndüm. Seviştikten sonra sırt sırta yatıp uyuyan tek çift değildik herhalde dünyada. Gözümü; göremediğim, hissedemediğim bir noktaya diktim. Evet, biliyordu. Hissediyordu bendeki kaygılı duruşu. Hissetmese neden koysundu bu sert tavırları, neden bu kadar net olsundu? Daha merhametli olur, daha alttan alırdı. Neredeyse iki aydır böyleyim ben. Açılamıyorum, açılamayınca suskunlaşıyor ve rahatsız edici oluyorum. Asıl yapmam gereken şeyi yapamadığım için kendimi “yapılmasa da olur” denilecek türden işlerle meşgul edip, yapılması gereken şeyin yapılamamış olmasına bahane üretmiş oluyorum. Ne gölgeler benim peşimi bırakıyor, ne de Yeşim gölgelerin peşini. İçimde tereddütten yapılma bir tepe, ne yapsam önüme çıkıyor, ne yöne dönsem karşıma dikiliyor ve engelliyor hareketlerimi. Bazen karanlığın beni içine alıp, üzerime kapanmasını ve bir daha ona geri vermemesini diliyorum. Sonsuza kadar uyuma isteği gibi bir şey bu. Uyumak ama ölmemek… Kafamın bulanıklığında lacivert bir kapı açılıyor, giriyorum düşünmeden.
Uyandığımda Yeşim yoktu odada. Herhalde sahile hava almaya inmiştir diye geçiriyorum aklımdan ilkin. El yordamıyla yatağın başındaki lambayı bulup ışığı açınca fark ediyorum Yeşim’in yastığının üzerindeki mektubu. Orada, yastığın ortasındaki çukurun ortasında duruyor beyaz kâğıt. Milyonlarca yıl önce düşmüş bir göktaşının yarattığı kraterin ortasında oluşmuş bir tatlı su gölü gibi sakin, bir o kadar da ölü. El yazısı ne kadar da güzel diyorum mektubu elime alır almaz, her zamanki gibi korkularımı –yoksa rahatlamamı mı?- görmezden gelerek.  Oysa alelacele yazıldığı her halinden belli olan bu mektup oyunun sonunu ilan eden belge aynı zamanda, oyunun yani işkencenin.

Bir Tanem Ziya,

Bu mektubu yazmak için ya da senden almak için altı aydır bekliyorum. İkimizden biri yazacaktık. Baktım sen kaçmayı seviyorsun, köşe bucak her delik senin için sığınılacak liman ne de olsa. Sokaktaki kediden, mutfağın camından içeri giren yavru kargaya kadar her şey! İş başa düştü dedim kendime artık. Çünkü ben kovalamayı sevmiyorum, Ziya. Çabuk yoruluyorum aşk oyunlarında; başkalarının uzun uzun anlattıkları dalaverelere, romanlara konu olan karmaşık ilişkilere, açık açık konuşulmayan tatminsizliklere dayanamıyorum artık.  Sen benim farkına varmadığımı sanıyorsun ama biliyorum her şeyi ben. Sekiz ay önce sinema çıkışında görmüştüm ikinci gölgenin birincinin zıttı yönde konuşlandığını. Hiç de öyle tereddütlü, titrer bir hali yoktu. Gücünü kanıtlamaya çalışan bir baba gibiydi daha çok, yere sağlam bastığından emin, seni –yani diğer gölgeni- vazgeçireceğinden de!
Ne zaman bir araya gelsek, buluşmamızdan önce tek olan gölgen beni görür görmez ikiye bölünüp, akşam altıyı gösteren saate çeviriyor seni. Ve ne zaman ayrılsak, akşam altı dönüyor gece 12’ye, yanlış zamanı gösteren bir saatin elle düzeltilmesi gibi. Akrebinle yelkovanın kavuşuyor birbirine ben kaybolur kaybolmaz, ben aradan çekilip dengesizliği sonlandırınca. İçine bir serinlik doluyordur herhalde böyle durumlarda, ipin üzerinde bozulan dengesine kavuşan cambaz gibi göğsünden karnına doğru soğuk bir nefes iniyordur. Peki ya ben, benim durumum da tam tersi, hiç düşündün mü? Senin yanına varınca umutlanıyorum, belki bu sefer sorunları iki yetişkin insan gibi konuşur, bir çözüme bağlarız diyorum. Belki bu sefer içmek, sevişmek, susmak ve sırt sırta uyumak dışında bir şeyler yaparız diyorum. Tenin tenime değerken, parmakların yüzümü okurken, dilin dilime dolanıp soru işaretlerini beynime salarken; ben hep bir kişiyim ve senin yörüngendeyim. Ya sen? Sen yörüngesi olmayan bir meteor gibi çarpacak yer arıyorsun kendine. Bu son diyorum kendime, söz veriyorum seni bir daha görmeyeceğime ne zaman yanak yanağa öpüşüp “Hadi görüşürüz canım”larla vedalaşsak.

Tutamıyorum ama sözümü. Üç yıldır yaşadığımız tüm güzellikler bir hiç olacak diye üzüldüğüm falan yok. Kendine pay çıkarayım deme sakın! Geçmişin yaşanmışlıklarını biriktirme hastası değilim, tanıyorsun beni o kadar. Endişelerimin kaynağı yalnızlık değil; aşka gelip genleşen kapıların, durup durup homurdanmaya başlayan buzdolabının, aniden üst kattan gelen misketlerin sesleri hiç değil. Senin için kaygılanıyorum bir tek, kendini bulamayacağından, daha çok içine doğru kapanıp kaybolacağından, insanlardan nefret edip kendine zarar vereceğinden korkuyorum. Sonu yok çünkü bu düşüşün, dipsiz bir kuyuda spiraller çizerek batıyorsun. İnsanız hepimiz, bulaşıyoruz birbirimize. Bir kere bulaştık mı da kolay kolay silinmiyor izler. Ama fark ettim ki bu düşünceler tek taraflıymış, sen her zamanki bencilliğinle zırnık bir şey kaybetmiyormuşsun. Düşerken beni de çekiyorsun. Ben kör, ben sağır, ben sadık bir sevgili olduğum için cezalandırıyorsun beni. Gidiyorum işte, rahat edersin artık.

Son olarak sana bir de tavsiyede bulunayım. Gerçi bunları sana binlerce kere söyledim ama olsun. Yazının gücüne sen benden daha çok inandığın için bir kere de yazmış olayım. Ne yap ne et bedeninin sesini dinlemenin bir yolunu bul. Hayatı salt kafanla yaşayamazsın, her şeyi düşünerek çözemezsin. Tamam bilim okudun, tamam bilim hayattaki en hakiki mürşidin, tamam bilimden başka gerçeğe inanmak zorunda değilsin. Konferanslar, dersler, makaleler, deneyler, sonuçlar… Hayat bunlardan ibaret değil, çık biraz alışık olduğun dairenin dışına, saçma sapan şeyler yap. Kaybol mesela bilmediğin bir mahallede, aptal bir Holywood filmine bilet al, gerizekalı diye yaftaladığın kızlara merhaba de. Yarına yatırım olmayan şeylerden bahsediyorum, sevişmek ve kedi bakmak dışında şeylerden. Eğer çıkarsan kendi kendini hapsettiğin hücrelerden, dışarıdaki insanların da en az senin kadar çalışkan, en az senin kadar zeki, en az senin kadar haklı olduklarını görürsün. Nefretin kaynağı, cehalettir. İster inan ister inanma buna! Başkalarını küçük gören, onların hayatını değersiz olarak damgalayan, küçük insanların küçük heveslerini anlamsız bulan bir insan eninde sonunda kendisinden nefret etme noktasına gelecektir.

Mektubu uzatmanın gereği yok. Zaten sayfa da doldu. Lütfen beni arama, sorma, ortak arkadaşlarımızdan hakkımda bilgi koparmaya çalışma. Kopalım artık, kendimize yeni merkezler bulalım etrafında dönmek için. Birbirimizi iyi anımsayalım; kırmadan, dökmeden, yaralanmadan ayrılalım.  

Mimi sende kalsın, sana sıkı sıkıya bağlı. Beni sevemedi bir türlü. Sarı plastik top salondaki komodinin alttan ikinci çekmecesinde, su kabını da iki günde bir yıkamayı unutma. İçmiyor kedi kap kirli olunca. Herkes senin gibi pis mutfaklarda yaşamaya alışık değil. Öğren artık bunu.  

Canın sevişmek isterse de kendine bir şişme bebek al. Belki benim gibi şikâyet edemez ama seni rahatlatma ve yanında uzanıp susma işini çok iyi yapar.

Kendine iyi bak,

Yeşim

Mektubu üç defa okuyorum ara vermeksizin. Yeşim’in somurtan küskün yüzünü görüyorum her kelimede. İçimden gürültülü bir kalabalık geçiyor, yemek paydosuna koşan öğrencilerin telaşı. Sonrası boşluk, ıssız bir okuldaki boş sınıflar, çarpık çurpuk sıralar, yerlere düşmüş kitaplar ve defterler. Öyle bir boşluk ki hayra mı yorayım şerre mi bilemiyorum. İyi hissediyorum bir anlığına, ben bir şey yapmadan hallolan bir soruna neden üzülecekmişim diyorum. Peki ya geçen üç yıl, onca sıkıntı ve hafakan? Bitti artık! Bitti mi yoksa yeni mi başlıyor? Kendimi yeterince tanımamak çok rahatsız ediyor beni.

Kalkıp banyoya giriyorum. “Sıcak su tenime bulaşan bu belirsizliğe iyi gelecektir.” gibisinden saf bir düşünce var aklımda. Yakıyor bedenimi su, kıpkırmızı oluyor yüzüm, kollarım, bacaklarım. Bedenim yanınca beynim soğuyor biraz. Öyle sanıyorum, eski bir alışkanlığın gerektirdiği üzere. Giyinip sokağa atıyorum kendimi. Akşam usul usul çöküyor evlerin üzerine, siyah bir heyula gibi esir alıyor hareket eden her şeyi. Bu minik tatil köyünde herkes turist, herkes hafta sonu için İstanbul’dan ya da Ankara’dan kaçıp gelmiş. Yeşim şimdi nerededir diye soruyorum kendime. Ya otobüs terminalinde kalkış saatini bekliyordur ya da çoktan yola çıkmıştır. Gidip bakmalı mıyım ona? Tabii ki hayır! Kimi kandırıyorum ki? Onu kandıramayacağım bir gerçek. Kaldırımdan inip yolun ortasına geçiyorum. Kalabalıktan dolayı yol araba trafiğine kapatılmış. Sağlı sollu incik boncuk satan tezgâhlar, oyuncakçılar. Bir ara yukarıya takılıyor gözlerim. Sokak lambalarının boynu bükük, sanki Yeşim’in gidişine en çok onlar üzülmüşler. Bir ara aklıma geliyor, güçlü bir lambanın altına girip gölgemi kontrol etmek. Ayaklarımın dibinden başlayıp sokağın ucuna doğru uzanan tek bir gölgeyi görünce rahatlıyor içim. Evet diyorum. Yeşim benim için yine en doğru olan kararı verdi.