Bu Blogda Ara

maden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
maden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2014

Kâr Yolunda Öldürülenlere Şehit Demeyin, Zira Onlar Kurbandırlar

Başladı medyamız şehit muhabbetlerine. Katıksız, ön eksiz şehit diyemedikleri için “maden şehidi” lafını bulmuşlar. Bizde hep böyledir bu işler. Yoksul öldü mü şehit olur. “Vela tekulu limen yüktelu fisebilillah-i emvat. Bel ehyaün velakin la teş'urun*” olur.  Zengin öldü mü adaletin dibine vururuz, mahkemeler kurulur, hâkimler kalem kırarlar kürsülerinde. Fakirin mahkemesi öteki dünyada kurulacaktır denir. O beklentiyle devam eder devran. Ne kadar artı değer varsa cennete havale edilir. İşçi üzerinden kazanılan paraların ölümünden sonra altından saraylara, baldan ırmaklara dönüşeceğine inandırılır. Oysa o paralarla yapılan saraylar Maslak’ın merkezinde tanesi birer milyon dolara satılmaktadır. Sömüren sömürdüğüyle kalır, semirir. Sömürülen acılarıyla kalır, kaybolur gider.

Madende ölen kardeşlerimize şehit diyerek göz boyamaya, kalanların yüreklerine su serpmeye çalışıyor herhalde yandaş medya. Yok ölenler tebdil-i mekan etmiş, yok bu hayat bir meydan-ı imtihanmış, yok cennette kendilerini bekleyen saraylara yerleşeceklermiş…  Değil efendim, değil. Makyaj yapmaya, cilalamaya, parlatmaya hiç gerek yok. O kardeşlerimiz karanlık odalarda, ailelerinden ve sevdiklerinden kilometrelerce aşağıda, simsiyah dumanın gittikçe daralttığı dehlizlerde can verdiler. Hayal etmesi zor gelebilir, düşünmesi rahatsızlık verebilir. Holywood filmlerini izlerken rahatsızlık duymuyoruz ama! Bu onun gerçek hali işte. Devam etmek istemiyorsan seçim senin, dur burada, okuma artık ama ben süsleyecek değilim ölümü iktidar yalakaları gazeteler gibi. 

Ölüm ne tatlıdır ne acı biz yaşayanlar için çünkü uzaktır bize. Ölümün öncesi ise hep acıdır, hep yürek yıkıcıdır. Bizleri korkutan da ölmeden az önce hissettiklerimizdir. Bu yüzden çabuk ölmek, uykuda ölmek arzu duyulanlar arasındadır. Yandaş medya istediği kadar süslesin ölümleri, istediği kadar unutturmaya kalkışsın acılar içinde yalnız başına hayatını yitiren işçileri. Onların soğuk bedenleri birer birer çekildikçe kara topraktan, anlayacağız yerin altında yaşanmış olan dramı. Bir patlama önce; ardından kaçışmalar, koşuşturmalar. Sığınacak bir yere arama. Nereye gidersin yerin altında, nereye? Kazıp da öteki taraftan çıkacak değilsin ya! Azalan oksijenle ağır ağır gelir ölüm, birer birer verirler ruhlarını. Azrail adam kayırmaz orada. Yapışır boğazına zavallı işçinin, düşünmez bu adamın bir karısı, iki bebesi var diye. Düşünmez bu adam, kızının gelin olduğu günü görecektir, oğlunu askere gönderecektir. Düşünmez ve alır canı. Çünkü Azrail’i madene davet edenle o madene “Birinci sınıfsınız, aferin. Böyle devam edin.” övgüsünü düzen aynı hükümettir. Güvenliğin olmadığı, insan hayatının ucuzladığı, adamsendeciliğin hükmettiği yerde, Azrail belirmez de kim belirir başka?

Bu yüzden kanmamak lazım maden şehitleri lafına. Devlet ölümünden sorumlu olmadığına şehitlik makamını uygun görmez. Bahane üretememenin, çıkış yolu bulamamanın sonucudur şehit maskesi. Hükümet Soma’da göçük altında kaldığı için yandaş medyası yardıma koşmaktadır ellerindeki son kalkanla. Anadolu insanın yumuşak yanıdır şehadet çünkü. Hepsinin zihninde İstanbul’un surlarına Türk’ün bayrağını dikmiş, göğsündeki üç okla ayakta durma savaşı veren Ulubatlı Hasan imgesi vardır.

Hep birlikte izliyoruz faciayı. İzledikçe görüyoruz. Dünkü yazımda kazayı siyasete alet etmeyelim mesajı vermiştim ama şimdi çok farklı düşünüyorum. Hükümetin her geçen saniye biraz daha küstahlaşan üslubu olayın siyasetten başka bir şey olmadığını anlatıyor bana. Başbakanın yaptığı açıklamayı dinleyip de “Yuh yani! Bunu da mı dediniz?” diye haykırmayan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı var mıdır? Ne demek 19. yüzyıl Fransa’sında da oluyor? Ne demek bu mesleğin doğasında var? Neden bir tane bile hükümet görevlisi  istifa etmiş değil? Neden bir tane bile yetkili gözaltına alınmış değil? Bu kadar mı yüzsüzsünüz? Bu kadar mı yapıştınız koltuğunuza? Bu kadar mı tatlı şanınız şöhretiniz? Şöyle bir dünyaya bakın, bu büyüklükte bir faciadan sonra ne yapmış devletin tepesindekiler, bir görün, karşılaştırın kendinizi. 


Yok ama! Başını önüne eğip, hayatını kaybeden işçiler adına üzülmek; maden işletmecileri adına özür dilemek, bir kere olsun halkı anlamak yakışmaz bizim hükümetimize. Onlar ülkenin efendileridirler, hükmedenler olarak asla özür dilemezler, asla halkın karşısında ezilmezler. Başları bulutların üzerinde gezmek, insanlara Babil Kulesi mesafesinden bakmak varken, neden insinler bizim gibi sefillerin seviyesine? Protesto etmek isteyen halkı biber gazıyla durdurabilecektir ne de olsa. Soma’nın karşısına TOMA’yı dikebilecektir. Halkıyla görüşmeye giden başbakanı askerden ve polisten örülmüş bir duvar koruyacaktır. Hatta ve hatta başbakanın müşaviri, İngiltere’de doktora yapmış o zeki delikanlı, yerde yuvarlanan ve iki asker tarafından tutulan vatandaşı tekmeleme hakkını kendisinde bulacaktır.


Bu paragrafın üstündeki ve altındaki fotoğraflara iyi bakın derim ben. İyi bakın ve tanıyın buradaki oyuncuları. Hakkını arayan ve hesap soran HALK yerlerde sürünüyor. Nerede diyor benim yitip giden canlarım, abim, kardeşim, babam, amcam, oğlum? Nerede maaşımızdan kesilen vergilerle keyiflerine keyif katan ama özelleştirdikleri madenleri doğru dürüst tetkik etmeyen kurumlar? Kâr hırsı için, giderleri kısacağım diye işçinin sadece emeğini değil, iliğini sömüren maden işletmecisi? Nerede bizleri zorla AKP mitinglerine götüren, gitmeyiz dersek maaşımızdan kesen amirler? Yerlerde sürünen bir HALK yıllardan beri var bu ülkede. Sonra o halka tekme atan başbakan müşaviri. HÜKÜMETi temsil eden yüce insan, İngiltere’de almış eğitimini, attığı tekmeden belli. Sen misin hakkını arayan diyor, sen misin hükümete hesap soran, sen misin benim gıcır gıcır boyanmış ayakkabılarıma toz konduran? Hükümet ile halk arasında her zamanki gibi GÜVENLİK GÜÇLERİ var. Hep muktedirin yanında, hep onun emrinde. Tekme savuranı engellemek yerine, yerde yatanı tutuyorlar. Daha iyi dayak yesin diye belli ki, daha iyi tatsın hükümetin vereceği dersi. Taksim’de nasıl sıkıyorsak tazyikli suyu, Kızılay’da nasıl atıyorsak gaz bombalarını, Gezi’de nasıl yakıyorsak çadırları; burada da aynısını yaparız. Biz halkın değil; zenginin, güçlünün, patronun koruyucusuyuz. Bir de resimde görünmeyen YARGI var. Onlar resme bakarlar, iç çekerler. Dövülen tanıdık mı diye soruştururlar önce. Bakarlar ne Pensilvanya’yla ilişkisi var elemanın ne de büyük bir şirketle. Bırakırlar kendi haline, dava falan açmazlar. Zamanında palalıyı nasıl saldılarsa bu İngiltere diplomalı müşaviri de salarlar meydana.


Bazen diyorum, keşke hepimiz sussak bir anlığına. Sussak ve zamanından çok önce susan işçi kardeşlerimizin yanında yer alsak. Sadece onların yanında, birilerinin karşısında olmadan. Diyorum ama bunun gerçekleşemeyeceğini fark etmem uzun sürmüyor. Çünkü kendilerini emek düşmanı ilan etmiş bir zümre var karşımızda ve ipler onların elinde. Biz istemesek de yüzümüze karanlık bir gölge gibi düşüyorlar. Onların bitmeyen kâr hırsları, taşeronlara peşkeş çekilen işçi güvenliği, dünyanın her yerinde imzalanmış ama bizim ülkemizde imzalanmamış maden işletmeleri protollleri. Her fırsatta  dünyanın en iyi yirmi ekonomisinden birisi olduğumuzu iddia eden başbakan korktuğu için halkın arasına karışamayınca aynı şeyi söyleyebiliyor mu? Dünyanın hangi büyük ekonomisinde önlenebilir bir kazadan dolayı üç yüz insan ölüyor? Hatta bundan daha önemlisi, dünyanın neresinde böylesi büyük bir acıdan sonra bir tek Allah’ın kulu istifa etmiyor. 

Güney Kore’de batan feribottan sonra başbakan istifa etmişti. Çocukları geziye gönderen okulun müdürü ne yaptı biliyor musunuz? “Acılı anne babaların yüzlerine bakamam, onlarla nasıl yüzleşirim” dedi ve evinin yakınındaki bir ağaca astı kendisini. Kimseye intihar et, kendini parala demiyoruz. Yüzünü eğ, sesini kes ve istifanı ver diyoruz. Göreceksiniz, fatura yine işçilere kesilecek. Tek bir yetkili işinden olmayacak. Tek bir hükümet yetkilisi istifa etmeyecek. Türkiye halkı bir kere daha teslim edecek “maden şehitlerini” kara toprağa. Bir sonraki kazaya kadar da hatırlanmayacak Soma. Hatırlatanların karşısına TOMA dikilecek, hatırlatanlar ateist, komünist, vatan haini ilan edilecek. Bizler, yani geride kalanlar, cennette de Türkiye adında bir ülke olmaması için dua edeceğiz boyuna.  

AA - 15 Mayıs 2014 

* Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin, zira onlar diridirler ama siz hissedemezsiniz.(Bakara 154)

14 Mayıs 2014

Soma: Gözlerim Nemli Değil, Gözlerim Namlu Bu Sabah

Yine işçiler, yine ölümler, yine dışarıda bekleşen analar, babalar, çocuklar, eşler... Yerin yüzlerce metre altında kazmaların taşa vurduğu yerden kıvılcımlara bulanmış ekmeğini çıkaran çaresiz insanların, kömür karası yüzlerini yıkayan ak gözyaşları. Yine pişkinlikte sınır tanımayan hükümet açıklamaları, yine sosyal medyada yaşanan bilgi kirliliği, kutuplaşma, yas gününde bile birlik olamayan bir milletin acınacak durumu.  En son açıklamaya göre166 işçi hayatını yitirmiş. Yüzlercesi daha içeride, yaşıyorlar mı bilen yok. 166 can demek 166 ocağa düşen ateş demek, bir kasabayı yakıp kül edecek büyüklükte yangın demek. Güney Kore’de iki hafta önce gerçekleşen feribot kazasında gencecik lise öğrencileri hayatlarını yitirince başbakan istifa etmişti. Dememişti “Bu kaderdir” ya da “Bizim bir kusurumuz yok.” Bizdeki sorumluların ya da sorumlulara sorumluluk verenlerin böylesi bir onurluluk sergileyeceklerine kargalar bile gülerler. Eskiler “Kurb-us sultan, ataş-ı suzan” demişler. Sultana yaklaştıkça yanma tehliken artar. Yükseldikçe güçten başın dönmesi vardır, bir de onu dengeleyen gördüklerinden ve tanık olduklarından sorumlu olma durumu vardır.  Sorumluluk duygusu olmayana iş emanet edilmez, hele insan hiç emanet edilmez.

Şunu peşinen yazayım. Hükümetin gevşek açıklamaları ne kadar sinir bozucuysa durumdan siyasi rant sağlamak adına suiistimal yarışına girenler de bir o kadar rahatsız edici. Daha madenin derinliklerinde işçiler kurtarılmayı beklerken, durumdan istifade edip hükümet devirmeye çalışmak yanlıştır. Ülkenin farklı yerlerinde doğrudan hükümete karşı girişilecek olan gösteriler, kutuplaşmayı körükleyecek girişimler olacaktır ve yanlış yönlere rahatlıkla çekilebilecekleri için bu tür girişimlere yol vermemek gerekir. En azından karanlığa hapsolmuş son işçiye ulaşılıncaya kadar sakin olmak, kurtarma çalışmalarına mümkünse fiilen, mümkün değilse başka yollardan katkıda bulunmak gerekir. Hükümet masum değildir, hiçbir zaman da masum olmadı. Bu faciadan da masum taklidi yaparak çıkamayacak. Yine de duygusal davranıp, asıl hedefi ıskalayarak yapılacak her türlü saldırının kamunun vicdanında yara açacağını düşünüyorum. Madenin dışında bekleşen ailelerin halet-i ruhiyeleri göz önüne alınıp, ona göre davranılmalıdır. Kayıp en çok onların kaybıdır, ateş en önce onların evine düşmüştür. Sağduyu ve vicdan, yakınlarını kaybeden ailelere saygı duymayı, onların acılarını paylaşmayı gerektirir.

Olayın sorumlusunun kim olduğu bellidir. Madenin sahibiyle iki yıl önce yapılan röportaj tekrar yayınlandı birkaç saat önce. Madenin giderlerini yüzde seksen oranında azaltmakla övünen bir patron karşımızdaki. Önce yanlış okudum sandım. Hayır, hayır, yüzde yirmi kısıntı yapıp, giderleri yüzde seksene indirmemiş. 100 TL olan gideri 20 TL yapmış, yani her 100TL giderden 80 TL fazladan kâr sağlamış. Vicdan sahibi bir insanın bu hesapta bir yamukluk olduğunu matematik veya ekonomi bilgisi olmasa bile anlayacağına eminim. Kazanılan yüzde seksenlik tasarrufla Maslak’ta plaza dikmiş maden firması. Peki ya işçilerin maaşları, peki ya madendeki güvenlik önlemleri? Onlardan da kısmış mı? Madencilik konusunda daha önce çalışmalar yapmış avukat bir arkadaşım önceden yayınlanmış raporları okumuş. “Facia” diyor. Gazetecilerin madende kaza sırasında kaç işçinin çalıştığı sorusuna işletme müdürlüğünden “Net olarak bilemiyoruz” gibi fırıldak bir yanıt gelmiş. Ayıp be kardeşim, işçinin gömleğinden kırptığınız kumaşın yüzde kaç tasarruf sağladığını biliyorsunuz ama aşağıya kaç işçi gönderdiğinizi bilmiyorsunuz. Bu mu sizin yanan yüreğiniz? Bu mu sizin insan hayatına önem veren, özelleştirilince değeri artan firmanız?

Olayın ikinci sorumlusu doğal olarak hükümettir çünkü madenleri özelleştirip, yeni sahiplerin kâr marjinleri artsın diye giderlerden kısıntı yapmalarına izin veren, teftişlerde yeteri kadar sıkı olmayan, kendi adamlarını kayırma ve kollama konusunda kurnazlığın âlâsını yapan; adından başka hiçbir yanı ak olmayan bu hükümettir. İnsanların, özellikle sosyal medya üzerinden yaptıkları şiddetli saldırıları haklı çıkaracak tek bir gerekçe sayılabilir.  O da hükümetin bugüne kadar bir kere bile halkından özür dilememiş, bir kere bile hata yaptığını kabul etmemiş, bir kere bile hak hukuk talep eden vatandaşına ona hakkını talep eden vatandaş olduğunu hissettirmemiş olmasıdır. 

Kentin merkezindeki üç beş ağacı kestirmek istemeyenlerin üzerine bomba olup yağmadı mı bu hükümet? Döve döve öldürdükleri gençlerin arkasından miting meydanlarında “Emri kim verdi diye soruyorlar. Emri ben verdim. Ben” diye işlediği cinayeti gururla anlatan bu başbakan değil miydi? Gaz bombasından kaçıp camiye sığınanlar hakkında akla hayale gelmeyecek yalanlar uyduran bu hükümetin bakanları değil miydi? O camide mesleki yemininin gereğince yaralıları tedavi eden hekimleri mahkemelik eden yine bu hükümet değil miydi? Sırf bizim de bir mağdurumuz olsun diye Kabataş masalını uyduran AK Partinin apak yetkilileri değil miydi? Evlerinde içi milyonlarca avro dolu kasalarla yakalanan bakan çocuklarını aklamak için savcıları suçlayan, polisi suçlayan, hâkimi suçlayan, istihbaratı suçlayan ama asla ve asla kendi elemanlarına toz kondurmayan bu hükümetin başbakanı değil miydi? Bir yılan hikâyesine dönüşmüş lüks saat hikâyesinde yalanlandıkça batan ama her seferinde yeni yalanlarla yağ gibi üste çıkan bu hükümetin bakanı değil miydi? Yargıya paralel, polise terörist, eylemciye ateist diyen ve kendisi gibi düşünmeyen herkesi ülke düşmanı ilan eden bu zihniyetin savunucusu olan hükümetin hepsi birbirinden meczup bu milletvekilleri değil miydi?

 Bütün bunlar gün ışığı gibi ortadayken kim nasıl güvensin bu hükümetin Soma’daki cinayeti çözeceğine, nasıl inansın anaların yüreğini yakan o kâr marjini geniş patronların cezalandırılacağına? Adaletin, polisin, askerin, siyasetin içini oya oya çürük birer elmaya dönüştürdüler. Şimdi halktan bu elmayı ısırmalarını istiyorlar.  Isırmayacağız tabii ki! Isırmayacağız ve hesap soracağız kendi yöntemimizle. “Zalimin kılıcı varsa mazlumun Allah’ı vardır.” der Anadolu halkı. Aynı Anadolu halkı Allah’ın bir adının “Adil” olduğunu da bilir, bir başka adının “Hak” olduğunu bilir. 

Salon entelektüelliği yapıp işin kolayına kaçacak değilim. Bu sabah dörtte uyandım, iki saat boyunca, normalde yataktan kalkma saatim olan altıya kadar haberleri okudum. Birkaç haber paylaştım facebook’ta ama sonra kendimi samimiyetsiz buldum, sildim hepsini. Hayatında tek bir işçinin bile elini sıkmamış, bir kere bile madene girmemiş, bir gün bile ekmeğini terinden çıkarmamış bir insan olarak utandım kendimden. En son tek bir cümle bıraktım facebook’a. Yıllar öncesinden kalma bir şiirden mülhem, tek bir cümle. İçimdeki yası anlatan, aynı zamanda bu yasın salt bir üzüntü değil de bir kinin, bir tepkinin habercisi olduğunu belli eden tek bir cümle…

Alirıza Arıcan – 09:25 a.m., 14.05.2014 – Çanco, Çin