Bu Blogda Ara

konfüçyüsçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konfüçyüsçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2014

Çin Mektupları 27 - Çin ve Sansür

Çin deyince akla ilk gelen şeylerden birisi de rejimin devasa boyutlara ulaşan sansür politikasıdır. Bir milyar üç yüz milyon nüfusluk bir ülkeyi tek bir partinin demir yumruğu altında tutmak isteyen ÇKP; ülkenin herhangi bir yerinde ortaya çıkacak aykırı bir eylemi daha eylem oluşmadan, belki tomurcuk haline bile gelmeden bastırır ya da bastırmak için gerekli girişimlerde bulunur. Çin için sansür sadece rejimin devamı için değil, aynı zamanda rejimin sürekli propagandasını yaptığı huzurlu toplum (harmonious society) için de hayati önem taşır. Harmoninin korunması ve huzurun sürdürülebilir olması en büyük bahanesidir sansürün. Zaten bu yüzden Çin’de partiyi eleştirmek, parti yetkililerinin yaptıkları yanlışlardan bahsetmek sansürlenmez. Yayınlanan metin, potansiyel bir eyleme gebe eleştirileri içeriyorsa en kısa sürede, ülkenin her yerine sızmış internet gardiyanları tarafından tespit edilir ve silinir. Çok nadir durumlarda yorumu yazan kişi tutuklanır. Yalnız, bu nadir durumlar bile Çin’i “dünyada en fazla tutuklu gazetecinin bulunduğu ülke” utancından kurtarmaz. Benim bu yazıdaki amacım Çin’de sansürün nasıl işlediği ve tam olarak nelerin sansürlenip, nelerin sansürlenmediğini ortaya koymak.

Çin’e gelmeden önce okuduğum bir seyahat yazısı, Çin’e gidecekleri 3T hakkında pek konuşmamaları yönünde uyarıyordu. 3T, yani Tibet, Tiannanmen ve Tayvan. Buraya gelince konuşulmaması gereken konuların 3T ile sınırlı olmadığını gördüm. Örneğin en az 3T kadar hassas bir konu Uygur Türklerinin durumudur. Ayrıca; parti içi yolsuzluklar, gıda skandalları, zabıta memurlarının yoksul halka uyguladıkları zulüm, dev inşaat projeleri için evlerinden kovulan insanların haklı isyanları, ikâmetgâh yasasının meydana getirdiği eşitsizlik, üniversite sınavına hazırlanırken yaşadıkları strese dayanamayıp intihar eden gençler (gençlerin morali bozulmasın ve sınava hazırlanırken dikkatleri dağılmasın diye haber yasağı getirilmişti!!!)...  Liste uzayıp gidiyor ama olası tüm listelerde ortak tek bir yan var.

Çin, huzuru bozacak, insanların morallerini yıkacak, var olan harmoniyi sarsacak, düzeni yıpratacak ne varsa sansürlüyor. Bunu öylesine ustalıkla yapıyor ki ciddi anlamda gerçeğin peşinde koşan çok az sayıda insanın dışında kimse rahatsızlık duymuyor bu durumdan. Rahatsızlık duymuyorlar çünkü haberleri olmuyor. O kadar ki tanıdığım pek çok Çinli, uygulanmakta olan sansür politikasından ya habersizler ya da durumdan gayet memnunlar, herhangi bir sorun görmüyor sansürde. Suyun içinde yaşayıp, dışarıdaki hayattan bîhaber olan, hatta dışarıdaki hayatı inkâr eden balıklar gibi. “İşim, aşım, eşim olsun; gerisi beni ilgilendirmez.” gibisinden benmerkezci bir anlayış hakim topluma ve Çin sadece sansür yasalarıyla değil, genel anlamda hayatın içine işleyen tüm politikalarında böylesi bir anlayışı destekliyor. “Hayatınızı yaşayın, paranızı kazanın, çocuğunuzu yapın, mutlu olun ama gerisine karışmayın, burnunuzu sizi ilgilendirmeyen konulara sokmayın.” diyor adeta. Böylesine kapsayıcı bir ebeveynlik oyunu için doğal olarak sansür şart.

Örneğin; Çin’de youtube, facebook, twitter, blogspot gibi sosyal paylaşım siteleri uzun süredir yasak. Çin bu tür siteleri yasaklayarak bir taşla iki kuş vurmuş oluyor. Hem bu sitelerin elde edecekleri reklam gelirleri yurt dışına gitmiyor hem de bu sitelerde yayınlanacak olası aykırı düşünceleri sansürlemek zorunda kalmıyor. Halkı, bu sitelerin sağladığı imkanlardan mahrum bırakmamak için de kendi versiyonlarını sunuyor. Facebook’un yerine renren ya da qq var, google yerine baidu var, blogspot yerine sina var, twitter’ın yerine weibo var, youtube’ün yerine youku var. Böylece halk eksikliğini hissetmiyor google'un, youtube’ün ya da facebook’un. Alternatifleri, yani Çin versiyonları halkın büyük bir çoğunluğu için yeterli.

Bunun yanında tüm bu Çin kökenli sitelerde hükümet ciddi bir sansür politikası uyguluyor. Eğer bu politikalara uygun davranmazlarsa sitelere uyarı veriyor, gerekirse gözünün yaşına bakmadan kapatıyor. Ne de olsa kendi ülkesi, kendi yasaları, kendi insanları. Aynı şeyi youtube ya da facebook için yapması olanaksız. Bu yüzden çeşmeyi başından kapatıyor. Sürekli açıp kapatması halkın tepkisini çekeceği için bir kere kapatıyor ve unutturuyor. Bir süre sonra zaten halk alternatiflere alışmış oluyor. Örneğin, burada tanıdığım herkesin qq ya da wechat hesapları var. O kadar yaygın ki telefon numaraları verilirken wechat ya da qq kullanıcı adları da paylaşılıyor. Ayrıca Çin, doğrudan yasaklamadığı uygulamaları yavaşlatmakla meşhur. Örneğin, Çin ürünü olan Wechat kusursuz çalışırken, WhatsApp ve Line gibi uygulamalar kimi zaman çalışmaz, yavaş çalışır, mesajlar gitmez ya da gelmez. İnsan bir süre sonra bıkıyor doğal olarak, bıkıyor ve teslim oluyor Çin’in sunduğu ürünlere.

Çin sadece sosyal paylaşım sitelerini değil, pek çok yabancı haber sitesini de sansürlemiş durumda. New York Times, The Guardian, BBC News gibi dünyanın önde gelen pek çok haber ajansı Çin’de zaman zaman yasaklanıyorlar. Bu yasağın en büyük nedenleri olarak, bu haber sitelerinin Çin’in resmi tarih anlayışına zıt haberler yapmaları, 3T konusunda hassas olmamaları ve parti politikalarını eleştirmeleri sayılabilir. Zamanlama ise genel olarak ciddi bir toplumsal krize (Süt tozlarında melamin çıkma skandalı)  ya da önemli bir olayın yıldönümüne (Tiannanmen Meydanı Katliamı) denk geliyor. Örneğin, birkaç hafta önce Tiannanmen Meydanı Katliamı'nın 25. yıldönümü vardı ve google.com arama motoru bir süreliğine kapatıldı. Ayrıca google'un Çin'de hizmet veren sayfasında belli sözcükleri aramak sonuç vermez. Örneğin google.com.cn'de "tiannanmen massacre" yazarsanız hiçbir sonuca ulaşamazsınız. Google'un Çin servisi bu koşulu kabul ederek almıştır lisansını.

Bir haber sayfası kapanınca tekrar açılması yıllar sürüyor. İlginç bir başka nokta da Çinli bir kullanıcının, örneğin New York Times’ı okumak istediğinde karşısına çıkan görüntüdür. Bu sayfa yasaklı ya da hükümet bu sayfayı kapattı gibisinden bir mesaj çıkmaz. Uzun süre ekranın değişmesini bekler meraklı okuyucu ve uzun süre ekran değişmez. Sabredip sonuna kadar beklerse hata mesajını görür ekranda. Bir yerlerde bir hata oluşmuştur ve bu hatadan kimin sorumlu olduğu belli değildir. Eğer sayfanın kaynağı Çin ise bu durumda şu anlama gelen Çince bir mesaj çıkar: Üzgünüz, aradığınız sayfa mevcut değil, silindi ya da soruşturma altında. Bazen de Çin’in internet polisleri olarak bilinen çizgifilm kahramanları Jingjing ve Chacha çıkarlar ekrana.
Chacha ve JingJing, Çin Halkını İnternetten Koruyorlar
Gelelim Çin’in kendi sosyal medyasını nasıl kontrol altında tuttuğuna. 2014 yılı itibarıyla 600 milyon aktif internet kullanıcısının, 1 milyar 250 milyon mikroblog hesabının olduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Günde ortalama otuz milyar mesaj gönderiliyor gerek sosyal medya aracılığıyla olsun gerekse medyanın halkın kullanımına açtığı basın yayın platformlarınca. Bu başdöndürücü sayılarla uğraşmak, herbirisini tek tek gözden geçirmek ve resmi görüşe aykırı olanları ayıklayıp sansürlemek hem ekonomik yönden hem de insan gücü bakımından devasa bir proje. Böyle bir projenin üstesinden gelebilecek ülkenin daha önce yüzbinlerce insanı karın tokluğuna çalıştırarak ülkenin kuzey sınırlarına binlerce kilometrelik bir set örmüş olması, Pekin’den Hanco’ya kadar giden yine binlerce kilometrelik dev bir kanal açıp ticareti kontrol altına alması, Çin’in isteyince yapabilecekleri konusunda bize güçlü bir ip ucu vermektedir aslında. Nasıl ki ilk imparator Çin Sı Huan Di (Qin Shi Huang Di) kendisinden önce yazılmış kitapları yakma emrini verip, belki de tarihteki ilk resmi sansürleme olayını başlatmışsa, kendisinden iki bin küsur yıl sonra gelmiş olan soydaşları da benzeri bir politikayı başarıyla yürütebilecektir. İlk imparator kendisinden önce yapılmış setleri birleştirme emrini de vermişti kitapları yaktırdıktan sonra. Şu anki rejim ise Çin’in internet ortamının etrafına “Great Firewall of China”yı örerek benzer bir işi yapmış oluyor.

Standart Sansür Büyüklüğüne (SSB) göre sansür sıralaması. 
Günümüz Çin’inde sansürün en büyük sorumlusu içerik sağlayıcı sitelerdir. Kısacası, bilinçli bir öz-sansür uygulanmaktadır gazeteciler ve gazetelerin yayın yönetmenleri tarafından. Eğer bir haber sayfasında, gazetede, sosyal medyada ya da kişisel blogda halkı galeyana getirecek, insanları eyleme sürükleyecek bir haber, fotoğraf ya da mesaj yayınlanırsa hükümet vakit kaybetmeden o haber sayfasına yüklü bir ceza verir, gerekirse sayfayı tamamen kapatır ve sorumluları hapse atar. Yasalar bu konuda hükümete neredeyse sınırsız yetkiler vermektedir. Bu yüzden haber siteleri ve sosyal medya şirketleri sayısı 1000’e yaklaşan sansürcü bir güruhu bünyesinde bulundurmak zorundadırlar. Aynı şirketler çok gelişmiş sansür programlarıyla sürekli olarak medyayı tararlar ve uygunsuz olabilecek metinleri bu sansürcülerin dikkatine sunarlar. İş bununla bitmez.

Tüm o kompleks programlara (keyword blocking) ve profesyonel sansürcülere rağmen, toplumsal bir kriz patlak verdiğinde bu tedbirler yetersiz kalır. Bu programların hangi kelimeleri sansürlediğini bilen kullanıcılar eşsesli (homophones) ya da Çin yazımında benzer karakterli (homographs) kelimeleri kullanırlar. Örneğin, herhangi bir anlamı olmayan “göz tarlası” kelimesi yazımı itibarıyla kendisine yakın olan “özgürlük” kelimesinin yerine kullanılır. Aynı şekilde “hexie” kelimesi “ırmak yengeci” anlamına gelir ama internet kullanıcıları için eşsesli bir başka kelime olan “huzurlu toplum” anlamında kullanılır. Program geliştiren mühendisler bu yeni kelimeleri keşfedip yasaklayınca, insanlar başka eş karakterli ya da eşsesli kelimelerin peşine düşerler. Böylece, sonu gelmeyen bir Tom ve Jerry oyunu devam eder. Herhangi bir metin bilgisayar programlarının sansürcü ağlarından geçerse, sırada internet polislerinin gerdiği insansı ağlar vardır.


Sansürlenme Oranları - Yüksek Değerler
Hükümetin, sayıları 20.000 ile 50.000 olduğu tahmin edilen internet polisleri (wang jing) ve internet gardiyanları (wang guanban) vardır. Bununla da kalmaz sistem. Bir de ülkenin her bir yanına yayılmış ve Çin’de “wu mao dang”lar, yani “beş maoluk parti üyeleri” olarak bilinen ispiyoncular / şakşakçılar vardır. Wu mao dang’lar hem sansüre yardımcı olurlar hem de tartışmaların alevlendiği forumlarda hükümet lehine yorumlar yazarlar. Kendilerine wu mao denmesinin nedeni de yazdıkları her bir hükümet destekçisi yorum için beş mao, yani yarım yuen (yaklaşık 17 kuruş) almalarıdır. Wu mao dang’ların sayısının 300.000’e yakın olduğu söylenmektedir. Çoğu üniversite öğrencisi ya da düşük maaşlı işlerde çalışan memurlardır. Türkiye’de benzer işi yapanlara –Para almıyor olsalar bile farklı bir şekilde AKP’nin görünmez elinden nemalanıyorlardır- sanırım son zamanlarda “Sümeyye’nin Trolleri” deniyor. 

Peki sayıları yüzbinlerle ifade edilen bu kadar insan neyi sansürlüyor? Görüntüye bakarsak hükümeti eleştiren her yorum ya da haber sansürlenmiyor. Hatta forumlarda ve sosyal medyada çok ateşli rejim tartışmalarının yaşandığı bilinen bir gerçek. Zaten hükümetin de kendisini eleştiren her düşünceye savaş açması düşünülemez. Bunu bir çeşit emniyet sübabı olarak görebiliriz. İnsanların gazını alma, tepkilerini ortaya koymalarını sağlama ve böylece ileride oluşabilecek daha ciddi kitlesel eylemlerin oluşumunu engelleme yöntemidir eyleme dönüşmeyecek eleştirileri yayınlama. Sansürlenen metinlerin hemen hepsi potansiyel olarak kitlesel eyleme neden olabilecek metinlerdir. Yani Çin’deki sosyal medyada istediğini yazıp çizebilirsin. Kimse karışmaz, en kötü olasılıkla “wu mao dang”ların propagandasına maruz kalırsın. Ne zamanki yazdığın yazı, yaptığın yorum, sosyal medyaya yüklediğin fotoğraf ya da film potansiyel bir eylemin habercisidir, insanları toplanmaya çağırmaktadır ya da böylesi bir hareketi ima etmektedir; o zaman silinmeye mahkûmdur.


Sansürlenme Oranları - Düşük Değerler
Harvard Üniversitesi’nden üç araştırmacının 2012 yılında yaptığı çalışma da bu görüşü destekler nitelikte. Araştırmanın yöntemine ve altyapısına değinmeyeceğim. Yazının sonundaki kaynakçaya ağbağını ekleyeceğim. Arzu edenler oradan okuyabilirler. Ben bu yazıyı yazmaya başlamadan önce iki kere okudum makaleyi. Titiz çalışmışlar ve gelişmiş bilgisayar programları kullanarak yayınlandıktan sonra silinen mesajların yüzde oranlarına, frekans dağılımlarına ve eylem potansiyellerine bakmışlar. Sonuçlara grafikler üzerinden bakalım.


 Yukarıdaki zaman serilerinde –makalede bu grafiklere histogram denmiş ama bu grafikler histogram olamazlar- üç ayrı haber incelenmiş. İlk haber Şanhay’daki hızlı tren kazası. Grafiğe bakarsak, ilk 24 saat içinde 250 tane mesajın sosyal medyadan silindiğini görürüz. Aynı şekilde yolsuzlukla suçlanan parti üst düzey yetkilisi Bo Xilai  hakkındaki haberlerde de ilk 24 saat içinde 70 mesaj silinmiş. Cinayetle suçlanan, Gu Kailai (Bo’nun karısı) için de benzer şeyler söylenebilir her ne kadar sansür sayısı 25’e kadar düşmüş olsa da. Şunu unutmamalıyız ki bu sayılar iki sansür ağını (gelişmiş bilgisayar programı ve sosyal medya şirketlerinin bünyesinde bulundurduğu sansürcüler)  geçip yayınlandıktan sonra silinen mesajlar. Yol üzerindeki ağlardan birisine takılıp, asla yayınlanmayan ne kadar mesajın veya haberin olduğunu asla bilemeyiz. Büyük bir olasılıkla bu iki ağa takılan mesaj sayısı binleri, hatta on binleri aşmaktadır. Sayılara dalıp da asıl dikkat edilmesi gereken noktayı görmezden gelmeyelim. Bu üç örnekte  göze çarpan şey ilk 24 saatin sansürcüler için hayati önem taşıyor olması. Çünkü onlar da biliyorlar ki kitlesel olaylar genelde bir haberi yayılmaya başlamasından sonraki ilk birkaç saat içinde oluşur. İnsanları ilk 24 saat evlerinde tutabilirsen ve haber akışını kontrol edebilirsen, büyük bir olasılıkla kitlesel bir hareketin de önüne geçmiş olursun. Aynı 24 saat içinde zaten hükümetin elinde tuttuğu televizyon kanalları sürekli hükümet yanlısı haber yapacaktır. Suçluların yakalanacağını, masumların serbest kalacağını, yolsuzluk yapanların cezalandırılacağını söyleyecektir. Televizyonda bunlar söylenirken, internette bir silme operasyonu başlamıştır. Binlerce mesaj silinir, kızgın vatandaşların eylemlere gebe görüşleri hiç var olmamış gibi ortadan kaldırılır.


Yukarıdaki grafikler araştırmacıların “standart sansür büyüklüğü” (SSB) diye tanımladıkları bir değerin frekans dağılımını gösteriyor. Standart sansür büyüklüğü, herhangi bir toplumsal krizin orta çıktığı andaki sansür oranından, diğer zamanlardaki sansür ortalaması çıkarılarak elde ediliyor. Bu büyüklüğün negatif olması, hükümet lehine ya da tarafsız olan haberler ortalamanın altında kaldığı için, asla sansürlenmeyen haberleri ve mesajları gösteriyor. Aslına bakılırsa bir çeşit standart değer bu büyüklük, modu sıfır, medyanı sıfırın biraz üzerinde, aritmetik ortalaması medyanın da üzerinde. Aradaki farka bakarak eylem potansiyeli olan mesajların sansürlenme oranlarını mutlak sıfır yardımıyla anlamamızı sağlıyor. İlk grafikte gördüğümüz sağa doğru uzayıp giden kuyruk, araştırmacıların hipotezini doğrular nitelikte. Sağdaki histogramda bu kuyruğun içeriğini görüyoruz. Sürekli sansürlenen pornografi içerikli sayfaları saymazsak, kuyruğun nedeninin eylem potansiyeli olan mesajlar olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

Burada dikkat çeken bir başka nokta da hükümetin sansür politikasının destekçileri ve eleştiricileri birbirinden ayırmamasıdır. Yani, hükümetin politikalarını destekleyen bir haber ister içeriğiyle isterse metin dışı göndermeleriyle eyleme gebeyse, hükümet tarafından sansürleniyor. Düşüncenin, haberin ya da yazan kişinin niyetinin hiçbir önemi yok. Sansürün en büyük kıstası toplumsal huzuru, harmoniyi korumak ve taşkınlıkları engellemek. Bunun dışında bir amacı da görünürde yok.


Sürekli sansüre maruz kalan konular. Pornografi ve Sansür Politikalarını Eleştirme
Peki neden yapıyor bunu Çin? Uluslararası arenada maruz kaldığı komik duruma –Basın özgürlüğünde 180 ülke arasında 175. olması- ve sansür için harcadığı bunca paraya rağmen, neden ısrar ediyor sansür politakalarında? Halkı aptal yerine koyarak, insanlardan gerçeği saklayarak nereye varacağını sanıyor? Ayrıca gelişen teknolojiyle sansürün daha da zorlaşacağı, dünyaya entegre olmaya çalışan Çin halkı için gelecekte sansürün bir anlam ifade etmeyeceği aşikar değil mi? Bu noktada bir analojiye başvuracağım.

Çin, kızına asla güvenmeyen bir babaya benziyor. O kadar güvenmiyor ki kızını okula gönderirken arkasına hafiye takıyor. Eve giriş çıkış saatlerini sıkı bir şekilde denetliyor. Televizyon izleme süresini, internette harcadığı zamanı, arkadaşlarıyla oynadığı oyunları ve hatta uykusunu, banyosunu, yemeklerini, arkadaşlarını kısacası her şeyini kontrol etmeye çalışıyor. Kızı bunalıp şikayet edince de “Kızım, tüm bunları senin iyiliğin, senin sağlıklı bir geleceğe sahip olman için yapıyorum.” diyor. Kızına şikayet etme, yakınma hakkını veriyor ama isyan etmesine asla izin vermiyor. Kızcağız evden kaçıp kurtulacağı günlerin hayaliyle yaşıyor ama o günler çok uzak ya da imkansız olduğu için bir süre sonra umutsuzluğu itaate dönüşüyor. Unutuyor babasının kendi hayatı üzerinde kurduğu baskıyı. Babasının özgüven eksikliğinin kendisi üzerindeki etkisini çözemiyor bir türlü. Tam tersine kabulleniyor babasının sözlerini, arkadaşlarının eleştirilerine karşılık olarak kâh inanarak kâh cezalandırılmaktan korktuğu için babasını savunuyor. En büyük baba, en ileri görüşlü baba, en iyi baba benimkisi diyor. Bastırılmış duyguları karakteri oluyor ve karakterinin kölesi olarak yaşamaya devam ediyor.

Oysa baba, azıcık kendine ve kızına güvense, kızına ahlâkı ve insan olmayı doğru bir şekilde öğretebilse, tüm bunlara gerek kalmaz. Biraz risk almış olur ama en azından çocuğu özgür bir ortamda yetişir, kararlarının arkasında durmayı bilen birisi olarak büyür, kendine güveni artar, pısırık birisi olacağına risk alabilen güçlü bir kişilik olur. Dünyayı erken yaşta tanıma fırsatı bulur, özgürlüğün paha biçilmez bir insani değer olduğunu anlar, kendi kendisini var etmeye çalışır. Kararlarının arkasında durur, çocukluktan çabuk kurtulur. Tüm bunların ötesinde yaratıcı olur, birilerinin gölgesi değil de kendisi olur. 

Çin’in son yıllarda Konfüçyüsçü öğretiye aşırı derece sarılmasının nedeni de aslında sansür politikalarını açıklar nitelikte. Konfüçyüs’ün iyi insan tanımı “itaatkâr, devlet büyüklerine saygılı, ana babaya hizmette kusur etmeyen, kendisine iş verene hürmet gösteren” bir karaktere sahiptir. Tam olarak da hükümetin istediği insan modeli. İşini yap, gerisine karışma. “Evimizi yıkacaklar, yerine tavuk kümesi kadar bir daire verecekler.” deme. Onun yerine “Devletimiz en iyisini bilir, bizim için en iyi kararı verir.” de. “Şanhay’da doğan bir çocuk en iyi okullara gidecek, gaokao sınavında en yüksek puanları alacak. Ben de Şanhay’a yerleşeceğim, çocuğumu iyi bir okula göndereceğim.” deme. “Devletimiz en iyisini bilir, hukou yasası varsa bize bu yasaya itaat etmek düşer.” de.  

Devletlerin sansüre bu derece sarılmalarının arkasında “özgüvensiz baba” sendromunun dışında bir neden daha vardır. Aslında buna nedenden çok bahane demek daha doğru olur. Örneğin Çin, sansürü “huzurlu büyüme” kültü için bahane olarak kullanmaktadır. Gerçeğin huzurlu büyüme masalına kurban edildiğini iddia etsek abartmış olmayız. Son yıllarda yıllık %10 gibi baş döndürücü hızda büyüyen bir ekonomiden bahsediyoruz. Büyüme doğal olarak çarpıklıkları getirecektir. Düşük maaşla ve zor koşullarda çalıştırılan işçiler isyan edecektir, greve çıkmak isteyecektir –İroniye bakın ki adı komünist olan Çin’de grev yasaktır. Hükümetten bağımsız sendika kurmak da yasaktır.-  Grev üretimin durması demektir, yabancı sermayenin korkup kaçması demektir, birilerinin mutsuz olması demektir. Oysa “huzurlu toplum”da mutsuz olmak da suçtur. Mutsuz insan etrafına zarar verir, başkalarını mutsuz eder, huzuru kaçırır. O kadar ki Çin’de mutsuz olup intihar edenlerin haberleri bile sansürlenir. Sansürlenmenin nedeni ölen kişinin ve ailesinin haklarını korumak değildir. Birileri intihar ediyorsa bu toplumsal bir yaranın varlığını gösterir. Bir yara varsa o yara enfeksiyon kapabilir. Enfeksiyon yayılıp tüm bedeni esir alabilir. Bu yüzden intihar eden insanların haberleri yapılmamalıdır. Yapılıyorsa bile bu haberlerde toplumsal yaralardan bahsedilmemelidir. İnsanlar mutlu olmak zorundadırlar. Mutlu olmak ahlâki ve toplumsal bir zorunluluktur Çin’de. Devlet halkın mutlu olması için yapmaktadır bunca sansürü. Tıpkı özgüven yoksunu babanın kızının mutluluğu için evi hapishaneye çevirmesi gibi. Mutsuz olmak ya da mutsuz olduğunu iddia etmek nankörlüktür, babanın gayretlerini görmezden gelmektir. Oysa kızın tek istediği, yüzyıllar önce Romen Diyojen'in Büyük İskender'den istediğiyle aynıdır: Gölge etme, başka ihsan istemem.

Bu yazıda Çin'in devlet politikası olarak uyguladığı internet sansürünü incelemeye çalıştım. Tabii ki sansür bununla kalmıyor. Kitaplar, dergiler, çeviri yayınlar tek tek gözden geçiriliyor Çin'de. Tiannanmen Katliamı'nın anlatıldığı bir tarih kitabı gümrükten geçemiyor, okullarda okutulamıyor. İçindeki karakterlerin birisi komünist parti hakkında uygun olmayan bir espri yaptı diye ya tüm roman yasaklanıyor ya da o espriler makaslanıyor (Örneğin Khalid Hüseyni'nin The Kite Runner adlı romanı. İşin tuhafı romanda kötülenen komünist parti elemanları Sovyetler Birliği'nden. Çinli bile değiller. Ayrıca aynı kitapta geçen bir erkek çocuğuna tecavüzü anlatan sahne sansürlenmiyor. Bu da ayrı bir tuhaflık.)

Bir de sansür olarak algılanılmayan ama bana göre en üst düzey sansür olarak kabul edilmesi gereken "kara hapishaneler" var. Köyündeki kasabasındaki yöneticiyi şikayet etmeye Pekin'e giden zavallı köylüleri, onlar daha Pekin'deki hükümet binasına ulaşmadan bulan, kandıran, kimsenin bilmediği bir yere götürüp aç susuz bırakan, yeri geldiğinde işkence yapan, tecavüz eden ve adamcağız / kadıncağız "Tamam, şikayet etmeyeceğim" deyince de gerisin geriye  köyüne gönderen şeytansı bir tuzağa verilen ad bu. Hükümet yetkililerin bu hapishanelerin varlığını reddetse bile İnsan hakları Örgütleri, Pekin'de elliye yakın "kara hapishane" olduğunu iddia ediyorlar. Doğal olarak bu konularda yazmak ve yorum yapmak yasak. 2010 yılında mahkeme, Pekin'e şikayete gelen bir kadını kaçırıp, kara hapishane olarak kulanılan bir otelin bodrum katında tecavüz eden bir bekçiyi sekiz yıl hapse mahküm etmiş. Bu olayın haberini China Daily News zamanında yapmış ama şu anda bu habere ulaşmak olanaksız. Ağbağı var olsa da çalışmıyor. Nedenini anlamak zor değil.Büyük bir olasılıkla sansürlenmiştir.

Yukarıda bir yerde bilinçli öz-sansürden bahsetmiştim. Yayın yönetmenlerinin, gazetecilerin yazdıklarını yayınlamak için kendi eserlerini kırpmalarına bilinçli öz-sansür diyorum ben. Bundan daha tehlikelisi bilinçaltı (bilinçdışı değil) öz-sansürdür. Özellikle sanatçılarda görülür. Öyle ki yıllar süren sansür politikaları tarafından yıldırılan sanatçı bilinçaltının oyunlarına yenik düşer ve farkına bile varmadan yazdığı öyküde, yaptığı resimde, kelime kelime dokuduğu şiirde sansüre gider. Rejimi kızdıracak, başkaları tarafından kırpılacak tek bir ifade bırakmaz eserinde. Böylece sanatı sansürden kurtulmuş görünür ama aslında hiçbir zaman özgür olmadığı için hiçbir zaman sansüre de uğramamıştır. Kanadı olmayan kuşu kafese koymanın ne anllamı var? Bu nedenle günümüzde Çin'de eserler veren sanatçıların büyük bir çoğunluğu (Ai Weiwei gibi birkaç muhalif hariç) bu kanatsız kuşlar kategorisine girerler. Etraflarında kafes olmadıkları için kendilerini özgür sanmaktadırlar. Oysa kafes olmadığı halde uçamayan yine kendileridir. Maharet kafesle birlikte uçmayı becerebilmektir.

* Normalde google VPNsiz çalışıyordu ama Tiannanmen Katliamının 25. yıldönümünden birkaç hafta önce tamamıyla yasaklandı. Henüz açılmadı. Bu gidişle hiç açılmayacak gibi.

Kaynakça: 

Bu yazıya ilham kaynağı olan makale "How Censorship in China Allows Government Criticism but Silences Collective Expression" aşağıdaki ağbağından okunabilir. Yazıda geçen grafiklerin hepsini bu makaleden aldım. Konuya ilgi duyanlara şiddetle tavsiye ederim. http://gking.harvard.edu/files/gking/files/censored.pdf

Wu Mao Dang'lar üzerine Wikipedia girisi: http://en.wikipedia.org/wiki/50_Cent_Party

Çin'in İngilizce yayın yapan gazetelerinden birisi olan China Daily News'te yayınlanan bir yazı. Doğal olarak Çin'de basının son derece özgür olduğunu ve var olan sansür politikalarının insanların huzuru için uygulandığını iddia ediyor. http://www.chinadaily.com.cn/opinion/2014-05/17/content_17514693.htm

Benzeri başka bir haber. http://www.chinadaily.com.cn/cndy/2014-05/17/content_17514495.htm

New York Times'da yayınlanan bir yazı: http://www.nytimes.com/2014/05/03/opinion/sunday/chinas-censored-world.html?_r=0

Khalid Hüseyni'nin The Kite Runner romanının nasıl sansürlendiğini şuradan okuyabilirsiniz. http://bruce-humes.com/archives/17

Kara Hapishaneler hakkındaki wikipedia yazısı: http://en.wikipedia.org/wiki/Black_jails

Kara Hapishaneler hakkında İnsan Hakları Gözlemcileri'nin yayınladığı 53 sayfalık rapora buradan ulaşabilirsiniz.: http://www.hrw.org/reports/2009/11/12/alleyway-hell


31 Mayıs 2014

Çin Mektupları 26 - Guan Li

Dün akşam evin yakınlarında bir yerde arkadaşlarla muhabbet ederken telefonuma gelen mesajla haberim oldu bu sabah gerçekleşecek olan törenden. Öğrencilerimden birisiydi mesajı gönderen ve üzerimde adımın yazılı olduğu bir davetiyeyle, beni, ertesi günün sabahında, okulun çok da uzağında olmayan Konfüçyüs Tapınağına çağırıyordu. Eve gidince biraz araştırma yaptım Çin’deki Ergenlikten Yetişkinliğe Geçiş Törenleri hakkında. Erkek çocukları için yapılana Guan Li, kız çocukları için yapılana Ji Li deniliyor. Literatürde genel olarak Guan Li adıyla geçince her iki cinsi de kapsadığı kabul ediliyor. Buradaki “Li” sözcüğünün Konfüçyüsçü metinlerde sıklıkla karşımıza çıkan ve Antik Yunanlıların “telos” diye adlandırdıkları, “ilke, amaç, yol, rasyonalite, ırmak yatağı” gibi anlamlara geldiğini belirteyim.

Tapınağın avlusunun kullanılmayan kısmı. 
Törenin yapılma amacı ergenlik çağını geride bırakan çocuğun, kendisini o günlere getiren anne babasına teşekkür etmesi ve sorumluluk sahibi bir birey olarak topluma karışması olarak özetlenebilir. Alabildiğine simgesel olan bu tören, doğal olarak ergenin zihninde herhangi bir devrime yol açmıyor. Yapılan şey daha çok, anne babanın çocuğuna “Sen artık bir çocuk değilsin, bundan sonra kararlarının ve eylemlerinin sonuçlarına kendi başına katlanacaksın.” gibisinden bir mesaj vermesi. Benzeri törenleri farklı kültürlerde de görebiliyoruz. Örneğin Japonya’daki Genpuku törenleri, Tayland’daki Bu’at törenleri benzer amaca hizmet etmektedirler.


Tören başlamadan önce. Anne babalar yerlerini almışlar. 
Tayland’dayken bir defa izleme olanağı bulmuştum Bu’at törenini. Genç erkek ailesi ile birlikte tapınağa gider, saçları ve kaşları rahiplerin duaları eşliğinde tıraş edilir. Ardından da bir ay sürecek olan tapınak hayatı başlar. Taylandlı halkın bu törenler ve devamında gelen tapınak hayatı için kullandıkları sözcük “pişmek” ya da “olgunlaşmak”tır. Tıpkı bizdeki sûfi dergahlarında çiğ olan insanın, şeyhin rehberliğinde pişip (Mevlana’nın “Hamdım, piştim, yandım” sözleri geliyor akla hemen.) hakiki insan olması gibi, Taylandlı Budist genç de bir ay tapınakta kalır; pişer, topluma karışmaya ve özellikle evlenip baba olmaya hazır hale gelir. Gerçi kentlerde yaşayan gençler için bu bir aylık süre, işten güçten ayrı kalmak anlamına geldiği için, bir haftaya indirilmiştir. Bildiğim kadarıyla minimum süre üç gündür.


Yakamıza taktığımız fuların üzerindeki amblem
Çin’deki törenler daha çok eğitimsel bir dönüşümü simgeliyor, çocuğun bir okulu bitirmesi ya da başka bir kente okumaya gitmesi gibi anne babayı hem gururlandıracak hem de ayrılıktan dolayı üzecek geçişlerden öncesinde yapılıyor. Konfüçyüs’ün klasik eğitime verdiği önemi düşünürsek, böylesi bir törenin aileler için ne kadar anlamlı olabileceğini daha iyi kavrayabiliriz. Gerçi bu törenlerin aslında Çin’de yeni yeni moda olmaya başladığını da belirtmekte yarar var. 20. yüzyıl boyunca çok da rağbet gören bir kutlama değilmiş Guan Li ve Ji Li. Bu unutuluş, Mao’nun “eskiye ait ne varsa yıkalım” ilkesine bağlanabileceği gibi modernizmin kendisinden önceki gelenekleri müzeleştirme ve toplumsal hayattan silme gücüne de bağlanabilir.

Erkek öğrenciler tapınaktan çıkıp, törenin yapılacağı avluda yerlerini alıyorlar. 
Bazılarına göre, Yetişkinliğe Geçiş Töreni, son on – on beş yılda, özellikle Hanfu hareketi tarafından teşvik edildiği ve Han milliyetçileri tarafından şov haline getirildiği için günümüz Çinlileri tarafından rağbet görmektedir. Hanfuculara göre; sokaklarda, iş yerlerinde, okullarda; Mançurya kökenli Çing hanedanlığının üç yüz yıla (1644 – 1912) yakın süren yönetimi sırasında yasaklamış olduğu Han ve öncesine ait geleneksel kıyafetler giyilebilmelidir. Böylesi bir teklif, doğal olarak adında “Halk Cumhuriyeti” geçen ve elli altı ayrı halktan oluştuğunu iddia eden bir ülke için kolay yutulabilecek bir lokma değildir. Örneğin; 2008 olimpiyat oyunlarının açılış ve kapanış törenlerinde hanfu kıyafetleri giyilmesi önerilmiş ama bu öneri Çin Olimpik Komitesi tarafından, “Hanfu Çin’deki elli altı etnik gruptan sadece birisidir.” denilerek reddedilmiştir.

Kız öğrenciler tapınaktan çıkıp, törenin yapılacağı avludaki yerlerini alıyorlar.
Gelelim törene. Sabah erkenden kalktım ve tapınağa gittim. Çanco’nun merkezinde, sinema ile kilise binalarının arkasında bir yerde, sessiz sakin bir mekan Konfüçyüs Tapınağı. Daha önce ziyaret ettiğim Tianning Tapınağına kıyasla çok daha küçük ve mütevazi bir görünümü var. Turistik bir yer olmadığı belli. İçeri girince gölgelik bir yere sığındım. Benden sonra diğer yabancı ve Çinli öğretmenler de gelince hep birlikte bize gösterilen rahat sandalyelere oturduk. Sandalyelere rahat diyorum çünkü anne babalar avlunun doğu ve batı duvarları boyunca sıralanmış olan tahta taburelere oturdular. Hem törenin gerçekleşeceği tapınağın ana kapısına uzaktaydılar hem de sandalyeleri bizimkiler gibi rahat değildi. İster istemez aklıma gelmedi değil, “Acaba, biz öğretmen olduğumuz ve Konfüçyüsçü öğretide öğretmen, bireyin hayatında çok önemli bir yer tuttuğu için mi bize bu kadar teveccüh gösteriyorlar?” diye.

Öğrenciler anne babalarının gelip, cüppelerini giydirmelerini bekliyorlar.
Tören tapınağın avlusunda yapılacak. Avlunun doğu kapısı töreni düzenleyen görevliler tarafından tutuluyor. Misafirler batı kapısından girip çıkabiliyorlar. Avlunun ortasına yirmi iki tane minder konmuş. Törenin öznesi olan öğrenciler, geniş merdivenlerle çıkılıp, yüksek kapıdan geçilerek girilen tapınağın içinde, tören için gerekli hazırlıkları yapıyorlar. Doğu kapısının dışında da törende görevli olan diğerleri var. Avlunun iki yanında da anne babalar oturuyor. Çocuklara en yakın olanlar onlar. Biz öğretmenler merdivenlerin bittiği yerdeyiz ama köşede kaldığımız için ve önümüzde foto-muhabirler dolandığı için görüşümüz arada bir kısıtlanıyor. Bu arada biz öğretmenlere üzerinde Çince olarak törenin adı yazılı mavi fularlar veriyorlar. Aynı fularları anne babalar da takmışlar. Öğrencilerimden birisinin annesi (JK’nin annesi) gelip benim fularımı yakama iğneliyor.   

Bir baba kızının kuşağını takarken. Anne de arkada kızının cüppesini düzeltiyor.
Kısa bir beklemeden sonra yavaş yavaş müziğin sesi yükseliyor, tören görevlileri doğu kapısından girip yerlerini alıyorlar. Onların ardından anne babalar giriyorlar doğu kapısından. Sonrasında da, tapınağın ana kapısı açılıyor ve on kız, on iki erkekten oluşan öğrenci grubu merdivenlerden aşağıya inip avluya geçiyor. Erkekler mavi beyaz bir elbise giymişler, kızlar ise pembe beyaz. Hepsi ağır adımlarla ilerleyip –zaten hızlı yürüyemezler bu elbiselerle-, minderlerin üzerine bağdaş kurarak oturuyorlar. Okul müdürü kısa bir konuşma yapıyor. Ardından tören başlıyor.

Oğullarına cüppelerini giydiren anne babalar.
Anne babalar ellerinde uzun beyaz bir cüppeyle çocuklarının yanına geliyorlar ve çocuklarına bu yeni cüppeyi, daha önceki elbisenin üzerine giydiriyorlar. Bu cüppeler daha çok mezuniyet törenlerinde profesörlerin giydiği; kolları geniş cüppelere benziyor. Erkekler cüppelerin üzerine bordo bir kuşak bağlıyorlar. Bu bordo kuşağın üzerine de kırmızı bir ip. Kızların cüppesi pembe çiçeklerle süslenmiş. Onların bellerine de pembe bir kuşak, ardından da bu kuşağın üzerine kırmızı bir ip bağlanıyor. Törenin simgeselliğinden yola çıkarak bu cüppeleri anlamak zor değil sanırım. Tapınaktan çıkan ergenler, bu cüppeleri giyerek ergenliğin üzerine erginliği eklemiş oluyorlar. Artık ergen tavırlarını, ergen başıboşluğunu ve sorumsuzluğunu bir tarafa bırakıp olgun birer erişkin gibi davranmaya başlayacaklar.

Oğlunun kepini giydiren anne baba
Anne babalar çocuklarının cüppelerini giydirdikten sonra eski yerlerine geri dönüyorlar. Ardından bir çift tapınağın ana kapısına yürüyor ve kapının önünde kendileri için hazırlanmış olan sandalyelere oturuyor. Onlar oturduktan sonra da oğulları avluda oturduğu minderden kalkıp, ağır adımlarla merdivenleri çıkıyor, anne babasının önünde secdeye gidiyor. Yalnız secdeye gitmeden önce belli adımları takip etmek zorunda. Önce dizlerinin üzerine oturuyor. Anne babası oğlunun başına siyah bir kep giydiriyor. Çocuk kepi giydikten sonra ayağa kalkıyor, kollarını açıp kendi ekseni etrafında 180 derece dönüyor. Bu anda yüzü bize dönük. Birkaç saniye bu şekilde durduktan sonra 180 derece daha dönüp, daireyi tamamlıyor. Anne babasının önünde secdeye gidiyor. Secdeden kalktıktan sonra anne babasıyla birlikte merdivenlerden aşağıya iniyor ve eski minderine oturuyor.


Kız öğrenci, anne babası karşısında secdeye gitmeden hemen önce
On iki erkek tek tek bu ritüeli gerçekleştiriyorlar. Ardından sıra kızlara geliyor. İnsan bu arada “Neden kızlar erkeklerden sonraya bırakılmış? Bari sırayı karıştırıp, ayrımcılığın önüne geçseydiniz! Bir erkek bir kız gitseydi. O kadar Neo-Konfüçyüsçü geçiniyorsunuz, bunu akıl edemediniz mi?” demeden edemiyor tabii. Zavallı kızlar güneşin altında, iki üç kat elbiselerin içinde, şapır şapır terliyorlar. Neyse ki hızlı ilerliyor tören, aksamadan, saat gibi.


Kollarını iki yana açmış erkek çocuk. 
Kızlar da birer birer, tıpkı erkekler gibi merdivenleri tırmanıyorlar, anne babalarının önünde secdeye varıyorlar. Yalnız bu secdeden önce kızların başına kep giydirilmiyor, saçının topuzuna başı süslü uzun bir toka –yemek çubuğunu andıran bir şey- geçiriliyor. Secdeden sonra kız çocuğu da anne babasıyla birlikte minderine dönüyor.
Bütün çocuklar secde ritüelini tamamladıktan sonra sıra öğretmenlere saygıya geliyor. Yabancı ve Çinli öğretmenler sandalyelerimizi merdivenlerin önüne taşıyoruz ve oturuyoruz. Arkamız tapınağa dönük, yüzümüz öğrencilere. Çocuklar oturdukları minderlerden ayağa kalkıp, önümüzde üç defa rükuya gidiyorlar. Biz yerimize geçtikten sonra da önlerindeki metinleri okumaya başlıyorlar. Sonradan öğrendiğime göre bu metin binlerce yıllık geçmişe sahip Konfüçyüsçü bir ant. Anne babaya saygıda kusur etmeyeceklerine, topluma yararlı bir insan olacaklarına, Konfüçyüs’ün öğretilerine sadık kalacaklarına dair hep bir ağızdan ant içiyorlar.

Kız öğrencinin saçının topuzuna takılan uzun toka. 
Söz verme ritüeli de bitince tören resmi olarak bitiyor. Önce bir alkış kopuyor ailelerin olduğu yerden. Ardından çocukların son bir saattir, sıcaktan ve can sıkıntısından dolayı somurtan yüzleri gülmeye başlıyor. Çocuklar ayağa kalkıyorlar, kimisi anne babasının yanına gidip fotoğraf çektiriyor, kimisi bizim yanımıza gelip elimizi sıkıyor. Yirmi dakika kadar sürecek bir bayram havası yaşanıyor avluda.

Ben tapınaktan ayrılıp eve doğru pedal çevirirken düşünüyorum bu töreni ve getirdiklerini. Anne babaya saygı güzel bir şeydir ama Çin gibi geleneği otorite kurmak için kaçırılmaz bir fırsat olarak gören ülkelerde bu güzel şey rahatlıkla su-i istimal edilebilir. Öyle ki Çin’de birey kavramı Konfüçyüsçü saygı kavramı yüzünden bir türlü olgunluğa erişememektedir. Anne babaya saygısızlık yapmayacağım diye pek çok genç geleceklerinden, hayallerinden ödün vermek zorunda bırakılıyor.

Ant içme töreni
Örneğin, birkaç gün önce karşılaştığım öğrencim T. Felsefeye, psikolojiye ve sosyolojiye çok meraklı olan T sürekli bu konularda kitap okur, hatta zaman zaman benimle tartışır. Kafede sıra beklerken gördüm kendisini ve sordum; ne okuyacaksın üniversitede?. Yanıt “İş idaresi”. Yani iş adamı olacak ya da babasının şirketini devam ettirecek. Ben şaşırıyorum tabii, felsefe, antropoloji, sosyoloji gibi bir yanıt beklediğim için. Neden diye soruyorum yanıtı az çok tahmin etsem de. “Annem babam öyle istiyorlar.” diyor. Tamam; sosyal bilimlerden mezun olan bir insan kolay kolay zengin olamaz ama insan çok para kazanmak için de istemediği bir bölümde okumaz ki! Maalesef öğrencime hiçbir tavsiyede bulunamıyorum. “Umarım, yüksek lisansını ya da doktoranı sevdiğin bir alanda yaparsın.” diyorum. Utangaç bir gülümseme beliriyor yüzünde, umutsuzca dudaklarını büküyor. O da biliyor anne babasına asla karşı gelemeyeceğini, okulu bitirince iş hayatına atılacağını ve hiçbir zaman sevdiği konularda okuma ve araştırma yapmak için yeterli zamanı bulamayacağını…  


Yukarıdaki videoda anne baba karşısında secdeye varan çocuğu ve tüm ritüeli izleyebilirsiniz. 

Aklıma ister istemez Halil Cibran’ın anne babalara verdiği öğütler içeren şiiri geliyor. Antoloji.com sayfasında buldum çevirisini ama çeviren kişi adını yazmamış.

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.

Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.

Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Halil Cibran

İngilizcesi de çok güzel. Bildiğim kadarıyla Halil Cibran “The Prophet” kitabını doğrudan İngilizce yazdı. Aşağıdaki şiir çeviri değil yani.

Your children are not your children.
They are the sons and daughters of Life's longing for itself.
They come through you but not from you,
And though they are with you yet they belong not to you.

You may give them your love but not your thoughts,
For they have their own thoughts.
You may house their bodies but not their souls,
For their souls dwell in the house of tomorrow,
which you cannot visit, not even in your dreams.
You may strive to be like them,
but seek not to make them like you.
For life goes not backward nor tarries with yesterday.

You are the bows from which your children
as living arrows are sent forth.
The archer sees the mark upon the path of the infinite,
and He bends you with His might
that His arrows may go swift and far.
Let your bending in the archer's hand be for gladness;
For even as He loves the arrow that flies,
so He loves also the bow that is stable.

Khalil Gibran


* Yazıda geçen fotoğrafların bazılarını ben çektim ama konumumdan dolayı benim çektiğim fotoğraflar pek net değiller. Bu yüzden AP Merkezi müdürümüz Michael Larsen'dan ödünç aldığım fotoğrafları kullandım. Kendisine buradan bir kere daha teşekkür ediyorum. (Thanks to Mr Michael Larsen for letting me use the photos he has taken during the ceremony.)

Kaynakça:








Diğer resimleri de aşağıya ekliyorum:






C14'den Ryan ve ben. Umarım hayal ettiğin gibi  iyi bir aktüer olursun. 


29 Mayıs 2014

Çin Mektupları 25 - Kang Yauvey

Kang Yauvey1: Konfüçyüsçülüğün Martin Luther’i mi yoksa Kültürel Milliyetçiliğin Babası mı?

J. D. Spence, yirminci yüzyıl Çin tarihini anlattığı The Gate of Heavenly Peace adlı kitabını, Kang Yauvey’in Japonya’dan Çin’e yaptığı gemi yolculuğu sırasında, Japon askerlerin Çin bandralı gemiyi aramak için gemiye girmeleri olayıyla başlatır. Yıl 1895’tir. Çin, Japonya’ya yenilmiştir ve barış adı altında masaya konan tüm koşulları kabul etmek zorunda kalmıştır. Ülkesinin bu acınacak durumu Kang Yauvey’e çok ağır gelir, kendisini ve halkını hakarete uğramış görür. Guangşi (Guangxi) okulundan öğrencilerine verdiği derste ülkesini, zamanın Osmanlı İmparatorluğuna benzetir. İkisi de büyük ve hasta milletlerdir. Her ikisi de gururlu bir tarihe sahip olmalarına rağmen dış güçlerin elinde oyuncak olacak kadar zayıflatılmışlardır.



Kimdir Kang Yauvey? Kimilerine göre Konfüçyüsçülüğü reforme edip, onu modern zamanlara uyarlamak isteyen bir Martin Luther, kimilerine göre dini kendi kişisel amaçları uğruna kullanan bir fırsatçı şarlatan, kimilerine göre din ile millet kavramlarının arasındaki ince nüansı kullanarak Çin kimliği konusunda yeni açılımlar yaratmak isteyen bir kültür milliyetçisi, kimilerine göre ise Eflatun, Campanella, Moore, Gillette silsilesinin son ütopyacısı. Bu yazıda Kang’ın bu tanımların hem hepsine birden uyduğunu hem de hiçbirine tam olarak uymadığını savunacağım.

İlk Yıllar

1858 yılında, Guanşi eyaletinin Nanhai kentinde doğuyor. Küçük yaşlarda Konfüçyüsçü klasik eğitimle tanışıyor. On bir yaşında babasını kaybedince dedesinin himayesinde eğitimine devam ediyor. 1876 yılında merkezi devlet sınavlarında başarısız olunca sekiz-kademeli klasik deneme yazım yöntemine karşı çıkıyor ve bu yöntemin gerçek Konfüçyüsçülükle bir ilişkisi olmadığını iddia ediyor. Böylece bir ömür boyu sürecek muhalif karakterinin2 ilk tohumları ruhuna serpilmiş oluyor. Bu muhalif karakterin ortaya çıkışında, Konfüçyüs yorumlarını değil de doğrudan eski Konfüçyüs metinlerini kendisine okutan öğretmeni Zhu Chiqi’nin rolü büyük. Yıllar sonra öğretmeni hakkında şunları yazıyor Kang:

Geçmişte yaşamış azizlerin yaşam felsefelerinin özünü öğrenmem ve insanları kendimi sevdiğim gibi sevebilmeyi özümsemem için Han ve Song dönemlerinin öğretilerini bir tarafa bıraktı ve doğrudan Konfüçyüs’e başladı. Sığınacak yer arayan bir gezginin güzel bir hana yerleşmesi ya da doğuştan kör birisinin ışığı ilk defa deneyimlemesi gibiydi durumum. O zaman anladım ki otuz yaşıma gelmeden yeryüzündeki tüm kitapları okuyup bitirebilirim. Ardından kendime hayatta bir yer edinip dünyayı yeni baştan şekillendirmeye başlayabilirdim. Böylece vaz geçtim sırf sınav geçip zengin olmak için yazılan denemelerden. Kendimi geçmişte yaşamış büyük dimağların yanında görmeye başladım. Yüksek erdeme sahip bir azizin başka insanlara örnek olacağı gerçekten çok doğruydu.

Manevi Uyanış

1877 yılında dedesini de elim bir kazada kaybedince dünyası baştan aşağı sarsılıyor. Kendisini iyice Budist sutralara ve klasik metinlere veriyor. Hatta evinden uzaklarda bir tapınağa kapanıp aylarca kimseyle görüşmüyor, tüm vaktini dinsel metinleri anlamaya ve dışarıda kendisini bekleyen vahşi dünyayı kavramaya harcıyor. Bu münzevi hayat3 tarifi olanaksız bir özgüven getiriyor genç Kang’a. Kendisini “sıradan insanların önünde ayakta duran, başı gökleri delen bir lider” olarak görmeye başlıyor. Bununla da kalmıyor tavan yapan özgüveni. Kendisini geçmişte yaşamış tüm büyük liderlerle ve azizlerle aynı kaderi paylaştığını düşünmeye başlıyor. Daha sonra yazdığı satırlarda şu ifadelere rastlıyoruz.


 “Tam bir ay boyunca her gece uyanık kaldım, zihnimin özgürce gezinmesini sağladım. İnsanlığın en büyük kederlerini ve en büyük sevinçlerini hayal ettim. Sık sık cenneti ve yeryüzünü düşündüm. Önceleri şeytani düşünceler işgal ettiler zihnimi ama zamanla kâbuslar sona erdi ve ruhsal olarak aşkın (transcendental) bir olgunluğa ulaştım. İnsanların hayatlarında karşı karşıya kaldıkları zorlukları ve sefaleti düşündükçe, göklerin bana bu sorunlarla başa çıkmam için gerekli olan yeteneği ve zekâyı verdiğini düşündüm. Yüzümü insanlara dönmeye ve onların sorunları için çözümler üretmeye karar verdim. Bu bana verilmiş bir görevdi.”

Yirmi iki yaşındayken Xiqiao dağlarına gidip, hem oradaki doğal güzelliklerin zevkini çıkarıyor hem de Taoist ve Budist metinlerle daha derinden haşır neşir olma olanağını elde ediyor. O aylarda ruhunun bedeninin dışında nasıl da özgürce hareket eden üstün bir varlık olduğunu duyumsuyor. Bedeni için “bir cesetten farkı yok” tabirini kullanıyor yeri geldiğinde. Yine daha sonra yazdığı yazılarda o günleri şu şekilde anlatıyor:

Orada geçirdiğim her yeni günde; toplumun kurtuluşuna dair düşüncelerim daha bir pekişti, insanların huzuru hayatımın amacı oluverdi. Bu amaç için kendimi kurban vermeye hazırdım. Yardıma muhtaç pek çok dünya olduğu için ben, bana en yakın olan ve benim rahatlıkla bulabileceğim dünyayı kurtarmalıydım. Her gün yanlarına gidip, beni dinleyeceklerini umaraktan, bıkmadan usanmadan kendimi anlatacaktım.

Burada bir parantez açıp önemli bir noktaya parmak basmak istiyorum. Kang’ın sözünü ettiği Konfüçyüsçülüğün batılıların “dışlamacı olmayan din” ya da kimi zaman “din değil, yaşam felsefesi” olarak algıladıkları kavram değildir. Kang, düpedüz Konfüçyüsçülüğün göksel/tanrısal yönünü kullanarak başarmak istiyordur Çin üzerinde gerçekleştirmek istediği yenilikçi hareketi. Çok baskın olmasa da Konfüçyüsçülükte de “tien”4 (gök ya da gök tanrı) kavramı vardır ve “tien li” sözcüğü “göklerin yasası” anlamına gelir. Bu mutlak güç kavramı Taoizm’de daha net görülür ve gücün aile ve kraliyetle temsil edilmesi Konfüçyüsçülükte sıklıkla rastlanılan bir durumdur. Bu ise bizi Konfüçyüsçülüğün aslında İbrahimi dinlerden sanıldığı kadar farklı olmadığı sonucuna götürür. 

Konfüçyüsçülükte de bir çeşit kurtuluş (salvation) önerilir ve bu kurtuluş için yapılması gerekenler genelde aileye saygı, otoriteye baş eğme, toplum düzenini bozmama gibi pasif eylemlerle özetlenir. İnsanın içsel yolculuğuyla toplumsal sorumluluğu arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu bağın gücü kişinin klasik eğitimden aldığı payla ölçülür. Bu yüzden de Çin’de ahlaklı, topluma faydalı ve mutlu bir insan olmak için klasik Çin kültürünü / edebiyatını iyi öğrenmek şart koşulmuştur. Burada öğrenilen şey bilgi değildir, inançtır. Kang’ın içinde hissettiği ruhsal uyanış, bu tür bir dinsel uyanıştır.

Kang, 1879’da Hong Kong’a gidiyor ve orada gördüğü ihtişamla şaşkına dönüyor. 1842’den beri bir İngiliz sömürüsü olan Hong Kong’daki binaların güzelliği, yolların temizliği ve güvenlik güçlerinin pratikliği genç Kang’ın üzerinde çok olumlu etkiler bırakıyor. Hong Kong’un ardından Şanhay’ı ziyaret edince şaşkınlığı iyice artıyor ve bu iki kentteki gelişmişliğin kaynağını anlamak için batı uygarlığının temel taşı olarak sayılabilecek kitaplara yöneliyor. Özellikle bilimsel ve tarihsel kitapları okuyarak batının uygarlık basamaklarını nasıl hızlıca aştığını, Çin’in neden bu yarışta geri kaldığını anlamaya çalışıyor.


Tabii ki Çin’in geri kalmışlığını dile getiren ve bu konuda batıdan medet uman ilk düşünür değil Kang ama sunduğu çözüm önerisiyle diğerlerinden farklı bir konumda bulunuyor. Devrin ilerici düşünürleri ya imparatorluk sistemini reforme ederek batıyı yakalamayı öneriyor ya da sosyalist/sosyal bir devrimle imparatorluğa son verip yerine cumhuriyet/halk cumhuriyeti kurmayı öneriyorlar. Kang, bu iki öneriden birincisine yakın olmakla birlikte onun önerisi özde ciddi bir farklılık içeriyor. Kang’a göre Çin’in geri kalmışlığının nedeni Konfüçyüsçülüğün kendisi değil, yanlış uygulanıyor olması. Gerçek Konfüçyüsçülük zaten içerisinde ilerici dinamikleri barındıran bir sistemdir. Bu yüzden eğer Çin batı uygarlığıyla arasındaki uçurumu kapatmak istiyorsa bunu özlerine dönerek, yani Konfüçyüsçülüğü bin yıllık süreç içerisinde üzerine sülük gibi yapışan siyasi değerlerden temizleyerek yapacaktır. Bir çeşit laiklik denilebilecek bu yöntemle Kang, alışılmış laikliklerin tersine “dini devletten korumaya” çalışıyor. Dinin üzerindeki devlet örgüsünü kesip attıktan sonra elde edeceği saf Konfüçyüsçülükle topluma istediği şekli vereceğine inanıyor. Kang bu düşüncelerle,1800’lü yılların ortasından itibaren, ruhsal dönüşümünden elde ettiği gücü ve etkiyi Çin’in toplumsal reformu için harcamaya başlıyor.

 Manevi Uyanıştan Maddi Uyanışa Kanatlanma

1884-1898 yılları arasında Kang’ı pratik anlamda hayatın içinde görüyoruz. Eski mistik yaşantısını geride bırakmış, Çin’i değiştirmek için kolları sıvamıştır. Yapılması gereken ilk iş Konfüçyüsçülüğe bulaşmış olan otorite kaynaklı siyasi lekeleri temizlemektir. Kang’ın en sadık öğrencilerinden Liang Qichao’nun deyimiyle Konfüçyüs’ün bozulmamış olan öğretisi zaten “ilerici” öğeleri içerisinde barındırmaktadır ve tutuculuğa terstir. Bu yönüyle yapılması gereken şey Konfüçyüsçülüğü reforme edip, zamanın koşullarına uydurmak değil; bilakis aslına döndürüp özündeki ilerici dinamiği yakalamaktır. Kang’ın yapmak istediği şeyin, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl İslam düşünürlerinin  rücu (asla dönüş) diye adlandırdığı hareketle olan paralelliğini de gözden kaçırmamak gerekir. Bu noktadan bakınca Kang, bir nebze Cemaleddin-i Afgani’ye, ama daha çok Said-i Nursi’ye benzemektedir.



Kang öze dönüşü gerçekleştirirken yeni bir takım metinlere ihtiyacı olacağının farkındaydı. “Bir Yenilikçi Olarak Konfüçyüs” adını verdiği kitabıyla da bu eksiği gidermiştir. Bu kitapta Dong Zongshu gibi Konfüçyüs’e aşkın nitelikler yakıştıran düşünürlere yakınlık duyduğunu göstermiştir. Yani Konfüçyüs’ü sıradan bir bilge insan olarak değil de Musa, İsa, Muhammed gibi göklerden aldığı emirlere göre hareket eden bir peygamber olarak lanse etmeyi uygun görmüştür. Kang’ın batı uygarlıklarına duyduğu hayranlığın, onun Konfüçyüs’ü aşkınlaştırma girişiminde ısrarcı yapmıştır. Kang büyük bir olasılıkla aşkın olmayan bir dinin Çin gibi büyük bir milleti aynı çatı altında toplayamayacağını, toplasa bile bu durumun ya kısa zamanda çözüleceğini ya da diğerkâmlık, fedakârlık, şehitlik gibi batı dinlerinde temel olan ahlaki / toplumsal öğretilere yol açamayacağını düşünüyordu. Bu yüzden de Konfüçyüsçü düşünceye, tanrısal bir momentum kazandırmaya kararlıydı.

Kang’ın Felsefesi ve Da Tong Şu:

Kang, yenilikçi felsefesinin merkezine “ren” (insan, insan olma) kavramını koyar. Ren, tıpkı Hegel’in Geist’i  (ruh) gibi evrimleşen ve evrimleştikçe ileriye doğru kademeler atlayan bir ruhsal varlıktır. Ren’in İngilizce çevirilerde “inayet” ya da “merhamet” diye yansıtıldığı da görülür. Ren’in kaynağı göklerdir ve dolayısıyla “ren insanı” olmak demek göklerle yekvücut olmak demektir. Başyapıtı olarak anılabilecek Da Tong Şu (Da Tong Shu: Yüce Birlik) kitabında şöyle yazar.Ren, tüm varlıkla birleşip tek bir beden oluşturabilmektir. İnsanın ruhu başkalarınınkiyle ayrılamaz hale geldiğinde, her şey tek bir şeye dönüştüğünde ve merhamet duygusu gönüllerde tomurcuklanmaya başladığında; insan “ren”e giden kısa yola ulaşmış demektir.

Kang, Da Tong Şu’da kendisine merkez olarak seçtiği insanın özünü Budist sutralardaki insan tanımına göre seçer. Bu yüzden “ren”in dinamizminde “ıstırap” vardır. İnsan ıstırap çeken bir varlıktır ve hayat bu ıstırapları durdurmak için insana verilen mühletten ibarettir. Kang, insanın maruz kalacağı ıstırapları sınıflara ayırır. Örneğin, fiziksel hayatla ilgili olan ıstıraplarımız yedi tanedir: ana rahminde yaşamak zorunda kalmak, erken ölmek, kolunu ya da bacağını yitirmek, bir barbar gibi yaşamak, Çin dışında yaşamak zorunda kalmak, köle olmak ve kadın olmak.  Bir başka ıstırap sınıfı da insan ilişkileriyle ilgili olandır. Bunlar şu şekilde sıralanır: dul kalmak, yetim kalmak ya da çocuksuz olmak, hasta olmak ya da bakacak kimseye sahip olmamak, yoksulluktan çekmek, zor hayat koşullarıyla savaşmak. Toplumla ilgili ıstırapları da şu şekilde listelemiş Kang: Fiziksel ceza ve hapishaneler, vergilendirme, mecburi askerlik, sosyal sınıflar, baskıcı siyasi kurumlar, devletin varlığı, ailenin varlığı. Ayrıca Kang’a göre Hristiyanlık ve İslam aşağı seviyede dinlerdendir. Uzun erimde Konfüçyüsçülük, Taoizm ve Budizm gibi yüksek seviyeli dinlere mağlup olacaktır ve yeryüzünden silineceklerdir.

Tarihsel Determinizm ve Sosyalist Görüşler:

Kang’ın “ren”inin tarihsel oluşumu üç kademeden geçmektedir. İlk olarak Düzensizlik Çağı gelir. Bunu Yaklaşan Huzur Çağı takip eder. En son olarak da Evrensel Huzur Çağı tarihi sonlandırır. Bu üç kademe arasında nasıl bir geçişin olacağı, hareketin dinamiklerinin nasıl şekilleneceği hakkında Kang pek bir bilgi vermez. Hegel’de gördüğümüz kapsayıcı diyalektik değişim Kang’da yoktur. Düzensizlik Çağı, Konfüçyüs’ten önceki çağlardır. Kaos vardır, insanlar başıboştur. Konfüçyüs geldiğinde bir kıpırdanma olmuş ama zamanla devletin otoritesi ile karıştırılan din bozulmuştur, içine biatlar karışmıştır, saflığını yitirmiştir. Kang’ın görevi de son kademeye, yani Evrensel Huzur Çağına açılacak kapıyı aralamaktır. Son kademeye ulaşırken “ren”; cinsiyet, ırk, milliyet, sosyal sınıf gibi yapay sınırları ortadan kaldırır. Bir çeşit ütopik dünyaya ulaşırız sınırların ortadan kalkmasıyla. Örneğin, farklı ırklardan insanlar birbirleriyle evlendirilerek ırk kavramı ortadan kaldırılacaktır5. Böylece tüm insanlık aynı ırka, aynı zekâya, aynı boya ve beden yapısına sahip olacaktır. Kadın ve erkek eşitliği tartışmasız kabul edilecek, evlilikler bir yıllık sözleşmeler6 üzerinden yapılacaktır. Aile kavramı ortadan kalkacaktır. Çocuklar ve yaşlılar evlerde değil, devletin ücretsiz olarak sağladığı yerlerde bakılacaktır. Kişisel mülkiyetin yerini ortaklaşmacı bir toplumsal yaşam alacaktır7.



Kang’ın sınıfsız toplum hayali ilk görünüşte Marx’ın “tarihin sonu” öngörüsüyle örtüşüyor olsa da arada yöntem açısından çok büyük bir fark var. Marx’ın tarih felsefesi temelini Hegel’in diyalektiğinden almıştır ve insanın ekonomik değişimlere verdiği tepkilere göre ilerleyen seküler bir dinamiğe sahiptir. Kang’ın tarih felsefesi ise salt aşkın bir iradeye dayanır ve yine aynı aşkınlıktan aldığı güçle ilerler. Kang’ın öne sürdüğü sistemin temelinde Marx’ın tarihsel materyalizminden çok Comte’un tarihsel determinizmi vardır dersek çok da yanılmış olmayız çünkü Comte’un pozitivist tarihsel sürecinde de bilimin sürekli ilerleyeceğine ve insan bilincinin asla geriye gitmeyeceğine dair metafizik diye sınıflandırılabilecek bir inanç vardır.

Ve Kavga Başlar:

Kang 1891’de zamanın Konfüçyüsçülüğünün bozulmuş olduğunu iddia eden kitapları öne sürdüğü için saldırıya uğruyor ve bu olay elinden alınan kitapların yakılmasıyla sonuçlanıyor. Bu ilk saldırı, vereceği savaşın kolay kazanılmayacağının ve ileride davası uğruna pek çok kurban vereceğinin de habercisidir aslında. Bu yıllarda Kang, Çin’deki bin yıllık sistemin yenilenmesi için çalışmalar yapıyor, öneriler yazıyor. Bunlardan bazıları demiryollarının yenilenip ülke içinde ulaşımın hızlı ve etkili bir şekilde yapılmasını sağlamak, ulusal post servisinin yenilenmesi, askeri eğitim sistemini modernleştirilmesi ve ordunun modern silahlarla donatılması, imparatoriçe Sişi’nin (Cixi) gereksiz saray harcamalarını kısıp halkına yatırım yapmasını gibi pek çok çeşitli konuda mektuplar yazıyor. Hatta yaşadığı kentin dışındaki dağlarda konuşlanmış, ıssız yollardan geçen masum köylüleri soyup öldüren eşkıyalarla savaşması için sürdürülebilir nitelikte (sustainable) küçük bir çete bile kuruyor.

Sadık öğrencilerinden Liang
Burada değinmeden geçemeyeceğimiz bir başka nokta da Kang’ın yenilikçi düşüncelerinin Meiji dönemi Japonya’sından etkilendiğidir. Nasıl ki Meiji döneminde Japonya ciddi kalkınma hamleleri gerçekleştirmiş ve batı uygarlığını yakalama konusunda büyük adımlar atmıştır, Kang benzeri bir uygulamanın Çin’de de işe yarayacağına inanıyordu. Bunun için anayasal monarşi, Kang’a ve Kang gibi düşünen aydınlara, denenmesi gereken ve başarı olasılığı yüksek bir siyasi devrim olarak gözükmekteydi.

Kang, 1895’te en yüksek memurluk sınavına girmek için Pekin’e gittiğinde bir kere daha sarsılır. Pekin sokaklarında sefaleti, yoksulluğu, adamsendeciliği gözlemler. İnsanların açlıktan yol kenarlarında öldüğü ama yanlarından geçen süslü at arabalarının bir tanesinin bile durup bu insanlık ayıbına dur demediğini fark eder. Etraf evsiz dilenci kaynamaktadır. Devlet memurluğu sınavları bile gözünde bir şakadan farksız hale gelir bütün bu gözlemlerden sonra.

1895 Nisanında Çin, Japonya ile barış anlaşması imzalayınca Kang’ın tepkileri artık durdurulamaz hale gelir. Zaten 1894 yenilgisi ilk değildir. Japonya’ya 1894’te yenilmeden önce, 1842’de İngilizlere, 1856’da ve 1860’da Fransız-İngiliz ortaklığına, 1884’te tekrar Fransızlara yeniliyor Çin.  Bu yüzden ülkenin dört bir yanından imparatoriçe Sişi’ye öneriler yağmaktadır. 1895’te Japonya’yla yapılan anlaşmanın şartları Çinli aydınlara o kadar ağır geliyor ki 18,000 karakterli (Çince karakter) bir itiraz yazıyorlar. Binlerce genç insan günlerce süren protestolara başlıyor. Kang bu günleri anılarında anlatırken şöyle yazıyor: Binlerce okumuş insanı bu şekilde bir yerde toplamak bu hanedanlıktan öncesinde asla görülmemiş bir olaydır.

Modern Çin'de bir Kang Yauvey Heykeli
Japonlar gemiye kontrol için girdiklerinde Kang’ın yanında olan sadık öğrencisi Liang hayatının yönünü o kargaşalı günlerde bulduğunu söylüyor. Kang’ın erkek kardeşi ise o günlerde abisine yazdığı bir mektupta “Artık bu zamandan sonra öğrencilik hayatımın bittiğini söyleyebilirim.” diyor. Kang son rötuşlarını yaptığı reform önerisini imparatoriçe Sişi’ye veriyor. Amacı imparatorluğu yıkmadan, yenilikçi adımlar atmak ve anayasal bir monarşiye geçmek. Doğal olarak kimse takmıyor Kang’ı. Üç aylık Pekin ziyareti sırasında defalarca saray erkânıyla görüşüyor ama istediği sonuçları alamıyor. Kasım ayında tekrar memleketi Guangco’ya (Guangzhou) dönüyor.

Saraya Davet ve Karşı Devrim:

Kang, Pekin’den döndükten sonra uzun bir süre yetkililerle kayda değer bir ilişkiye girmiyor. Bu süre zarfında daha önce yazmış olduğu kitapları düzeltiyor, batı bilimi üzerine okumalar yapıyor ve Çin eğitim sistemine batı kökenli bilgilerin nasıl enjekte edilebileceği üzerine projeler geliştiriyor. Sessiz hayatı 1898 yılının ocak ayında, Sişi’nin yeğeni, tahta yeni geçmiş olan imparator Guanşi’den (Guanxi) gelen çağrıyla bozuluyor. Ülkenin en etkili devlet erkânıyla yüz yüze gelecek ve fikirlerini savunacaktır. Oysa mülakat daha başlamadan devlet görevlilerinden birisi Kang’a “Atalarımızın koyduğu yasalar değiştirilemez.” diyerek, peşin bir lafla önünü kesmek istiyor. Kang’ın yanıtı ise vaz geçmeyeceğinin göstergesi olması açısından manidar, “Atalarımızın yasaları atalarımızın sahip olduğu toprakları korumak ve yönetmek içindir. Biz daha atalarımızdan bize kalan toprağı düşmana karşı koruyamıyorken, yasaları korumaktan nasıl söz edebiliriz?”

Kang, mart ayına doğru bitirdiği öneri mektubunu imparator Guanşi’ye veriyor ve sürpriz bir şekilde Guanşi’nin hayranlığını kazanıyor. Guanşi, hem halası Sişi’nin itirazlarına hem de Pekin yönetiminin tutucu baskılarına rağmen Kang’ın görüşleri doğrultusunda yenilikler yapmaya, genç ve yenilikçi memurları atamaya başlıyor. Yalnız imparatorluk yanlısı tutucu kesimin tepkisi durulmuyor ve Sişi eylül ayında karşı bir devrimle sarayı ele geçiriyor, içlerinde Kang’ın kardeşi Guangren’in de bulunduğu altı yenilikçi memuru idam ettiriyor. Kang için “ağır ağır kesilerek idam”8 kararı çıkartıyor. Kang her ne kadar karşı-devrim haberini erkenden aldığı için kaçmayı başarıyor.

Sürgün Hayatı ve Son Yıllar:

Bundan sonrasında Kang için bir kaçak hayatı başlıyor. Önce Tianjin’e, oradan da Şanhay üzerinden Hong Kong’a kaçıyor. Oradan ayrılıp Avrupa’ya ve Amerika’ya sayısız seyahatler düzenliyor. Kardeşinin idamı Kang’ın zihninde kapanmaz bir yara açıyor. Babasının kendisine emanet ettiği kardeşini koruyamamış olmanın verdiği suçluluk duygusuyla kendisini yine şiire ve yalnızlığa veriyor. Yeni evlendiği genç karısı (üçüncü) ile Avrupa’nın hemen hemen tüm kentlerine (İstanbul dâhil) gidiyor, en pahalı otellerde kalıyor, en lüks muameleleri talep diyor. İstanbul’a vardığında Meşrutiyetin ilan edildiğini duyuyor ve iç geçiriyor. “Osmanlı yapıyor da biz neden yapamıyoruz.” gibisinden hayıflanıyor.  Bu seyahatler sırasında yazdığı yazılarda romantik bir havaya büründüğü söylenilebilir. Gittiği kentlerin güzelliklerini, insanların davranışlarını, tozpembe bir dille anlatıyor anılarında. Öyle ki uzun süre ne Çin’den ne de Çin’deki yenilikçi hareketten söz ediyor.  

1908’de genç karısından bir oğlu doğuyor. 1912’de Sun Yat Sen imparatorluğu sonlandırıp, Çin Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra bile yeniliklerle değiştirilmiş bir monarşiyi geri getirme çabalarından vaz geçmiyor. Sürekli mektuplar yazıyor, Konfüçyüsçülüğü Çin’in resmi dini yapmak için lobi faaliyetlerinde bulunuyor. Bir çeşit Çin milliyetçiliğinin de destekçisi oluyor bu faaliyetleriyle.

Kongjiao Hareketi:

Kang’a göre Konfüçyüsçülük Çin milletinin ruhudur ve onsuz bir Çin düşünülemez. Bu yüzden Kang, Konfüçyüs’ün doğum gününün tatil olmasını öneriyor, imparatorluk takviminden vaz geçilip Konfüçyüsçü takvimi esas alan bir düzenlemeye geçilmesini istiyor, her köye bir tapınak yapılmasını ve en yoksulundan en zenginine herkesin asıl Konfüçyüs’ü öğrenmelerini sağlayan bir eğitim reformunun yapılmasını talep ediyor. Bu önerileri başlangıçta masum görünse de gittikçe sertleşiyor Kang. Örneğin, Konfüçyüsçülüğü Hristiyanlığın sömürgeci unsurlarıyla savaşmak için kullanmayı önerirken, tıpkı Hristiyan misyonerler gibi dışlamacı bir tavır takınmaya başlıyor. Konfüçyüsçü olmayan tüm tapınakların (Taoist, Budist, Müslüman) kapatılmasını ve Konfüçyüsçülüğe dönüştürüldükten sonra tekrar açılmasını talep ediyor. Kısacası Hristiyanlığın kurumsal gücünü alıp, içeriğini Konfüçyüsçülükle dolduracak ve böylece Çin halkının hem zihnini hem de kalbini fethedecek bir formül geliştirmeye girişiyor. Hatta Konfüçyüs için, tıpkı Hristiyanlıktaki İsa’nın “Tanrı’nın Oğlu” olarak anılmasından ilham alarak, “Göklerin Oğlu” simgesel ifadesini yaymaya çalışıyor.

Meşhur Eve Dönüş Şiiri
Bütün bu uğraşılar bir bakıma Kang’ın zayıf bulduğu ulusal kimlik (gongde) kavramını tamir etme çabası olarak görülebilir. Zamanın diğer aydınlarının (Lu Şun, Mao Dun, Çü Çüibay vb) sanatla, bilimle ve edebiyatla yapmaya çalıştığı kimlik oluşturma girişimlerine karşılık olarak Kang, ilerici olarak gördüğü ama aslında moderniteden bakılınca gerici olarak yaftalanabilecek bir öneriyle geliyor. İmparatorluk ailesinin Çin halkını temsil etmesinin yerine Konfüçyüs’ün bu işi yapmasını öneriyor ama bu durumun nasıl olup da halkı safaletten ve cehaletten kurtaracağını açıklayamıyor. Doğal olarak da imparatorluk ailesinin desteğini alamıyor ve asla başarılı olamıyor.    


Yıllar sonra Çin’e döndüğünde geniş ailesi (eşleri, çocukları ve torunları) için büyük bir ev tutuyor. Masrafları karşılamak için bir yandan emlak işleriyle uğraşıyor, bir yandan da ideolojisini yaymak için öğrencilerini ülkenin farklı yerlerine gönderiyor. Maalesef tüm uğraşlarına rağmen Çin onun istediği kıvama bir türlü gelemiyor. 1927’de hayata gözlerini yumduğunda geride ütopyacı hayallerden başka Konfüçyüsçü idealler ve dine dayalı bir milli kimlik anlayışı bırakıyor. Ardında bıraktığı Çin, Sun Yat Sen’in Çin Cumhuriyeti’nden Mao’nun Çin Halk Cumhuriyeti’ne doğru yol alırken, kimliği de dini de milleti de onun hayal edemeyeceği yeni kalıplar içinde tanımlayacaktır.


Kang'ın Evi 
Sonuç:

Günümüzün modern ÇHC’sinde her ne kadar Konfüçyüsçü anlayış9 el üstünde tutulan bir toplum felsefesi olsa da gelinen durum aslında Kang’ın önerdiği “Konfüçyüs’e rücu” kavramından çok uzaktadır. Kang, günümüz araştırmacılarınca biraz çılgın, biraz yenilikçi, biraz çıkarcı, biraz cumhuriyetçi, biraz hümanist, biraz sosyalist, biraz kültür milliyetçisi, biraz romantik, biraz şarlatan ve biraz da ikiyüzlü olarak anılır. Fredric Wakeman, Kang için, Çinli düşünürler içinde en tutarsız ve en karmaşık olanı nitelemesini yapar. Tutarsızlığının kaynağı bazı düşünürlere göre fikirlerinin kaynağına oturttuğu metafizik “ren” kavramıdır. Çekeceğin her yöne gidebilecek olan ve kesinlikle bilimsel olmayan bu kavramdan dolayı Kang’ın hayatı rüzgârda titreyen bir yaprak gibi, devrin siyasi atmosferiyle birlikte, aralıksız sallanmıştır. Modern bilime ve bilimsel düşünceye yüzünü çevirip, geride kalan her şeyi (özgürlük, demokrasi, halkların kardeşliği, inançlara saygı) reddederek; İslam’daki “Batının bilimini alalım, ahlâksızlığını almayalım.” diyen yarım porsiyon aydınlara10 benzemiştir. Ülkesindeki sefalete rağmen yaşadığı lüks hayat tarzı ve kadınlarla girdiği ilişkilerde neredeyse “harem” kurma noktasına gelmiş olması, böylesi bir "yarım porsiyon aydın" etiketine doğal olarak kapı aralamaktadır. Belki de yaşadığı hayatla insanlara önerdiği hayat arasındaki kapanmaz uçurum yüzünden, imparatoriçe Sişi ve taraftarları onun için Vahşi Tilki lakabını uygun görmüştür.    

-       -    -  

Dipnotlar:

 1.     Pinyin yazım şeklinde Kang Youwei olarak geçiyor adı. Türkçeleştirirken okunuş durumuna uydurmaya çalıştım.

2.     Kang 25 yaşındayken, kadınların ayaklarını bağlamaları geleneğini sonlandırmak için bir dernek kuruyor. Yaşadığı kentte çeşitli etkinlikle düzenliyor ve kadınları bu konuda eğitmeye, ayak bağlama geleneğinin saçmalığı konusunda onları ikna etmeye çalışıyor.

3.     İlginçtir. Sidarta ormanın ıssız bir köşesinde yalnız başına meditasyon yaparken ulaşır aydınlanmışlık (Buda) makamına. Musa, Tur dağına çıkıp Tanrı ile görüşür ve geri döndüğünde İsrailoğulları’na on emri takdim eder. Meryem, (Kur’an’a göre) mağarada yalnızken Rabb’in izniyle İsa’ya hamile kalır. Muhammed, Hira mağarasında yalnız başına günlerini geçirirken Cebrail “Oku, yaratan Rabbinin adıyla oku.” ayetleriyle belirir karşısında. Bu benzerliklerin, günümüzde de sosyal hayattan kopan insanlarda görülen nevrotik belirtilerle bir ilişkisi var mıdır? Freud’a göre evet vardır. Dinin kendisi nevrotiktir ve ortaya çıkışlarında din kurucularının münzevi yaşantılarının rolü azımsanmayacak düzeydedir. Jung’a göre hayır, böyle bir ilişki yoktur. Hatta, nevrotik davranışlar inançsızlarda daha sık görülür.

4.     Çincede “göklerin kanunu” anlamına gelen “tien li” sözcüğünün Orta Asya Türklerindeki “teng-ri” ile aynı kökten geldiğini iddia eden etimologlar vardır. İnsan şaşırmıyor değil bugünkü Türkçe’de sıklıkla kullandığımız Tanrı sözcüğünün Çince kaynaklı olabileceğini öğrendiğinde. Gerçi, “Türk” sözcüğünün bile aslında Çinlilerin batıdaki göçmen kavimlere verdikleri ad olduğu iddia ediliyor. Bir iddiaya göre “güçlü”, bir başka iddiaya göre “başa takılan demir kask” anlamına geliyor “türk” sözcüğü. Bu durum Antik Yunanlıların kendilerini “Helen” diye çağırmalarına karşın günümüzde Romalıların onlara verdikleri ad olan “Greek” adıyla bilinmelerine benziyor.

5.     Burada Kang’ın ırkçı bir yöntem izlediğini söylemeden geçemeyiz. Çünkü önerdiği yöntemde asıl amacının siyah ve kahverengi ırkı ortadan kaldırmak olduğunu saklamaz. Beyaz ve sarı ırk hem zeka hem de karakter bakımından üstün ırktır ve bu yüzden dünyaya hakim olmalıdır.

6. Sözleşmeli evlilik düşüncesi bana yıllar önce yazdığım bir öyküyü anımsattı. Üçüncü öykü kitabımda da yayınlanan “The Contract” adlı öykü salt diyaloglardan oluşur. Bu yüzden bir akşam tanıştığım amatör tiyatro oyuncuları, bulunduğumuz lokantanın ortasında oyunun provasını yapmışlardı.

7.     Kang’ın bu sosyalist görüşleri nereden aldığına dair tartışma derindir. Bazı araştırmacılar Kang’ın ütopyacı görüşlerinin kökeninin klasik Çin metinlerine bağlasa da yaygın olan görüş Kang’ın Japonca’dan çevrilen Fourier ve Saint Simon kitaplarından etkilenmiş olduğudur. Belki de sosyalist görüşündeki yöntem eksikliğinin nedeni Engels’i ve Marx’ı okumak yerine; günümüzde “ilk sosyalistler” ya da “ütopyacılar” diye andığımız Fourier gibi yazarları okumuş olmasındandır. Yalnız buna rağmen, Kang, Mao’nun ilgisini çekmiş ve hayranlığını kazanmıştır. Günümüzde Kang’ın Da Tong Şu’su tarihte yazılmış en etkili 100 Çince eserden birisi olarak kabul edilir.   

8.     Çin’de halk önünde yapılan bir idam şekli. Cellat mahkûmun bedeninden et parçaları keserek ölümü geciktirir. İdam edilen kişi acıdan bayılmasın diye bedenine morfin enjekte edilir ve saatler süren bir işkenceyle öldürülür.

9.     Komünist hükümetin Konfüçyüsçülükle barışık politikalar izlemesinin altında yatan nedenleri ayrı bir yazıda inceleyeceğim. Kısaca söylemek gerekirse Konfüçyüsçülükte temel esas kabul edilen “harmoni” ilkesinin komünist hükümet tarafından da sosyal bir kült haline getirilmesi aslında aradaki paralelliğin doğurabileceği en güzel meyvelerden birisidir.

10. Burada Edward Said’in aydın kimliğini hak etmek için “muhalif” ve “halkçı” olma koşullarını öne sürmesinden söz ediyorum. Muhalif ve halkçı olmayan bir insan yazar olabilir, düşünür olabilir, bilim insanı olabilir ama aydın olamaz. Einstein’ın bu konuda çok güzel bir lafı vardır. Bilim insanları atomu parçaladıkları zaman değil, atom bombasının kullanılmasına karşı geldikleri zaman aydın olurlar. Ayrıca “yarım porsiyon aydın” ifadesi Cem Karaca’ya aittir. Şarkısı Cem Karaca klasikleri arasında ölümsüz yerini almıştır.  

Kaynakça:

J. D. Spence, The Gate of Heavenly Peace, Birinci ve İkinci Bölümler