Bu Blogda Ara

09 Ocak 2022

Kare Kod* (Tek Parça)

Kare kodla ödeme kabul eden bir sokak çalgıcısı

                                           

 “Sabah Chenchen’e, ters dönmüş eyer şeklini almış yemyeşil bir yaprağın üzerinde, tıpkı yuvarlanan saydam bir yağmur damlası gibi, usul usul ama derin izler bırakarak gelir.” 

Başımı elimdeki şehir tanıtım kitapçığından kaldırıp pencereden dışarıya baktım. Akıntıya karşı yüzen somon balıkları gibi kaldırımda ilerleyen mobiletleri ve onların küstürdüğü yayaları izledim birkaç saniyeliğine. Ne derin izler bırakarak akan bir yağmur damlası görebildim ne de ters dönmüş eyer şeklini almış yemyeşil bir yaprak. Cümlenin gereksiz uzunluğunu ve virgüllere dayanmış hantallığını görmezden gelsem bile içimde fokurdayan sessiz haykırışı susturamıyordum. Bu şehre yeni geldiğimden midir nedir bilmem, baktığım her yerde -en azından şimdilik-, paslanmış testere ağzının taze bir kütük üzerindeki debelenişini gözlemliyorum ben.  Otobüsün titreyen camında pırpır eden yüzümün aldığı karanlık silüet araya girmeseydi daha ne canlar yakacaktı o kör testere acaba!  Kim yazmışsa bu kitapçığı rahminde doğmamış bir şairle yaşıyor olmalı. Altı üstü şehre yeni gelenlere alışveriş nerede yapılır, gezilecek parklar ve bahçeler nerededir, hastanelere ve postanelere nasıl gidilir gibisinden bilgiler vereceksin. Ne gerek var bu kadar kasmaya, ne gerek var bu kadar amacından sapmaya. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki edebiyatçılar sadelik ayağına gazete haberi niteliğinde romanlar yazıyorlar, reklamcılar da patronlarının gözüne girme uğruna Tolstoyluğa soyunuyorlar. Ama yok, görünen o ki pazarlama işini aşırı ciddiye alıp kraldan çok kral olmak isteyen zeki bir arkadaş kaleme almış bu kitapçığı. Beğenmediğimi söyleyemem, klişe cümlelerle beynimi iğfal edeceğine yaratıcı imgelerle hayal gücümü gıdıkladığı için sevdiğimi bile söyleyebilirim. Yalan yok, öteki türlü olsa yine şikâyet edecektim. Dedim ya; kör bir testereyim ben son günlerde. Yaş odunlarla amansız bir mücadeleye girmiş, şehrin cilalı ve parlak zeminlerine uyum sağlayamayan, pırıltılı ve süslü şeylere düşmanlık besleyen, her kıpraşmada toz olup dökülen paslı ve yorgun bir metal parçası.    

“40 yıl önce kimsenin adını bile duymadığı, karnının tokluğunu denizin cömertliğine bağlamış, dalgalar azıcık dayılandığında önüne gelene avuç açıp dilenmekten başka bir çaresi olmayan yoksul bir balıkçı köyü olan Chenchen; bugün ülkenin ekonomik güç bakımından en büyük üçüncü şehri olmayı başarmış, Ç mucizesinin soluk alıp veren bir kanıtı olarak kendisini ziyarete gelenleri şaşırtmaya devam etmektedir. Buraya gelenler bir daha ayrılmamak için ellerinden geleni yaparlar. Chenchen’e giriş vardır, çıkış yoktur çünkü cennete bir kere girdiniz mi bir daha çıkmak istemezsiniz.”

Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Yere düşen yapboz parçalarının birbirlerine kenetlenip istenilen manzaranın bir kısmını -parlak bir güneş, ortası yeşil kenarları mor bir fesleğen çiçeği  ya da sapsarı bir yinxing yaprağı- oluşturması gibi bir şeydi bu durum. Bu şehre gelmeden önce de geldikten sonra da hep aynı hikâyeyi duyduğum içindi sanırım yaşadığım bu dengesizlik hali. Tanıştığım her yeni insan bana şehri övüyor, burada kesinlikle mutlu olacağıma dair taahhütlerde bulunuyor, Ç’de kaldıkları sürece Chenchen dışında başka bir şehirde yaşayamayacaklarına dair uzun nutuklar çekiyorlardı. -Bu sonuncusunu söylerken Chenchen'i Ç'nin bir parçası olarak değil de bir şehir devleti olarak gördüklerini farketmiyor olmaları da ayrı bir muammaydı ama neyse, ayrı bir konu bu...- Sanki fabrikalarında ürettikleri bir meyve sıkacağını tanıtıyorlardı ve garanti vermezlerse bu güzelim meyve sıkacağını satın almayacağımdan korkuyorlardı. Geniş caddeler, dev gökdelenler, pahalı arabalar, dünyanın tüm lezzetlerini ayağınıza getiren lokantalar… Evet, bunları kullananlara ve bunlardan faydalananlara çok şey veriyordu şehir. Peki ya bana? Sessiz bir parkta oturup kitap okuyabileceğim sakin bir köşe arayan bana? Uzun yürüyüşler yaparken ikide bir arkamdan gelen mobiletler tarafından taciz edilmek istemeyen bana? Yorucu bir iş gününden sonra soğuk bir duş ve derin bir uykudan başka bir şey arzulamayan bana? Öyle hissediyorum ki birileri karşıma geçip “Şehrimizi nasıl buldunuz?” diye sorsa ve ben de “Pek beğenmedim.” ya da “Daha rahatlarını gördüm.” diye ağzımdan kaçırsam o noktada ikinci bir açıklama yapmama fırsat bulamadan tutuklanacağım, kodese tıkılıp günlerce tecritte tutulacağım, Chenchen’i çok sevdiğimi, çok beğendiğimi, burada çok mutlu olduğumu, ve hatta gerçek huzuru burada bulduğumu haykırana kadar da türlü işkencelere maruz kalacağım. Bu şehri sevmemek, bu şehri beğenmemek yasaktı sanki. Edebiyat dersinde Şekspir’e, müzik dersinde Mozart’a, resim dersinde Monet’ye küfretmek gibi bir şeydi. “Beğenmedim, geldiğim şehre dönüyorum” desem beni tren istasyonunda durduracaklar mıydı acaba? Camları simsiyah bir arabaya karga tulumba bindirip yakınlardaki bir eğitim kampına alacaklar, orada geniş ve güzel bahçesi olan bir köşkte sabah akşam Chenchen’in reklamını yapan ekranlara zorla -gözkapaklarımı minik metal mandallarla kaşlarıma iliştirdikten sonra- baktırtacaklar, beynime elektrotlar bağlayıp geçmişte yaşadığım güzel şehirlerin anılarını silecekler, valinin kendi kaleminden çıkmış “Chenchen Tarihi: 40 Yıllık Mucize” adlı kitabı kelime kelime bana ezberletecekler ve tam iki yıl sonra valinin huzurunda bu kitabı ezberden okuyana kadar bu güzel köşkten dışarıya adım atmama izin vermeyeceklerdi.     

“Chenchen hem çok yönlü eğlence kültürüyle hem de herkese hitap eden zengin doğal güzellikleriyle dünyanın belli başlı turistik şehirlerinden birisi olmaya adaydır. Öyle ki son yıllarda yapılan uluslararası sıralamalarda hızla yükselmiş; Melbörn, Paris, Singapur gibi dünya devleriyle kıran kırana süren puan yarışlarına girmiştir.”

Kitapçığı kapatıp etrafı gözlemlemeye karar verdim. Zaten ineceğim durağa da az kalmıştı. Otobüs durmuş, yeni yolcular biniyordu. Salgın dolayısıyla maske takmış insanların bakılabilecek tek yerleri olan gözlerine ve alınlarına bakıp, tıpkı bir Gestalt psikoloğu gibi yüzlerinin kalanını zihnimde tamamlamaya başladım. Şu çöp bacaklı kızın minicik bir burnu olmalıydı, bunun da dudakları ince bir çanağın kenarı gibiydi herhalde. Şu geniş alınlı kadın, alnı mı genişti yoksa saçları mı seyrelmeye başlamıştı? Peki ya şu yaşlı adamın? Uzamış kaşlarına bakılırsa avurtları çökmüş, teni pörsümüş olmalıydı. Belli bir yaştan sonra kaşların uzaması da doğanın ayrı bir gizemi olsa gerek. Aşağısında kalan gözlere “Kırk yıl baktın baktın bir şey göremedim, kenara çekil de ben halledeyim artık” der gibi uzanıyorlar dünyaya doğru. Ha ha, eller beynin uzantısıysa -kim demişti bunu?- kaşlar da gözün uzantısıdır… Tam bu sırada otobüsün ön kapısından bir ses geldi. Doğuştan kötürüm olmuş benim yaşlarımda bir genç sağındaki ve solundaki tutacaklara yaslanarak merdivenleri tırmanmış, kartını basmış, otobüsün içinde tıpkı tek bacağı kopmuş bir yengeç gibi yalpalayarak ilerliyordu. İçimden bir ses umarım benim yanıma oturmaz diyordu ki özürlülere özgü gizemli bir güçle iç sesimi duydu bu arkadaş, çaprazımdaki iniş kapısının önüne geldi, bir süre kapı tarafına mı otursam diye düşünür gibi yaptı -gizemli gücünü ele vermemek için olsa gerek- ve yanımdaki boş yere, kafasını soktuğu kavanoza vücudunun kalanını da sığdırmak isteyen bir kedi gibi sallanarak oturdu. Oturur oturmaz da konuşmaya başladı. 

“B-b-ba-bakar, b-bak-bakar mısınız? Be-ben-im ad-ad-adım Wa-Wa-Wang Chenhao!” 

Önce görmezden gelmeye çalıştım -çünkü bana değil, tüm otobüse hitap ediyordu veya ben öyle olmasını arzuluyordum-, görmezden gelerek görünmezliğimi koruyacağımı düşünüyordum, ya da soğuk beyefendi duruşumdan ödün vermeyeceğimi.  Üzerimde denizci mavisi bir tişört, altımda belli belirsiz beyaz çizgileri belden paçaya kadar uzanan incecik siyah bir pantolon, gözümde çalıştığım şirketin geçen ay verdiği kuponla aldığım pahalı güneş gözlükleri. Hani bu gözlükleri takınca her şey farklı görünecekti, hani sadece güzel ve mutlu yüzleri görecektim. Hani üzüntü ve sefalet benim kıyılarıma uğramayacaktı! Nereden de gelip beni bulmuştu bu adam. Otobüste bunca boş yer varken, bunca otobüs varken, hatta şehir toplu taşıma araçlarıyla dolup taşıyorken… İstemeye istemeye yüzümü ona çevirdim. Hayır, tüm otobüsle değil, benimle konuşuyordu. Kurbanını seçmiş, planını yapmış, uygulamaya geçmişti. Beyaz maskesi burnundan aşağıya kaymış, mürdüm eriği iriliğindeki dudaklarını açığa çıkarmıştı. Ağzından çıkan buhar günlerdir fırça görmemiş dişlerinin kokusunu suratıma çarpıyordu. Kocaman kafası boynunun üzerinde yalama olmuş vida gibi sallanıyor, elleri ve ayakları amatör bir kuklacının -Gökler bazen böyle sakarlıklar yapabiliyor işte!- eline düşmüş talihsiz bir oyuncağın elleri ve ayakları gibi pırpır ediyorlardı. Ensesinde kendi uzun tırnaklarıyla yapıldığına inandığım iki kızıl cırmık vardı. Burnunun kanatları rüzgârdaki av kokusunu çekip çıkaran dişi aslanlarınkiler gibi oynak, alnındaki olgunlaşmış sivilce -yoksa kafasını bir yere mi çarpmıştı- patlamaya hazır bir yanardağ gibi beklemede, saç tıraşı doğup büyüdüğüm ve yıllar önce terkettiğim köyümün arka sokakları gibi düzensiz, eğri büğrü ve çarpık çurpuk. 

“Buyur Wang Chenhao, senin için ne yapabilirim?”

Gözleri daha da açılmış, umulmadık bir anda çalılıkların arasında karşısına çıkmış leziz bir ceylan yavrusuna kuşkuyla yaklaşan bir aslan gibi beni tepeden tırnağa süzmüştü. Böylesi nazik yanıtlara alışık olmadığını tahmin edebiliyordum, tahmin edemediğim şey benimle ne yapacağıydı. Şimdi tüccar gözüyle malını gözden geçirme sırası ondaydı. Beni ölçüp biçiyor, tartıyor, kalıplara yerleştirip şekilden şekle sokuyordu. Ya da ben, basit düşünmeyi hayattan yenen kazık, güzel yaşama yapılacak bir ihanet olarak gören ben, böyle düşünmekten kötücül bir zevk alıyordum. Ah ne kolay olurdu hayatım kim bilir, bir kere de sıradan insanların sıradan düşüncelerinin gücüne inanabilsem, süssüzlüğün ve sadeliğin hayatın gerçek sırrına vakıf olmada en önemli ilkeler olduğuna inanabilsem, bu inancı insanlarla kurduğum ilişkilerde temel haline getirebilsem. Yok ama, kuyruğunu kovalamaktan bıkmayan kedi yavrusu gibi eğitimli olmanın getirdiği bu zehirli çukura kafamı bir kere sokmuşum, ömrümün sonuna kadar da kurtaramayacağım kendimi… Hep mağrur, hep başkalarına karşı burnu havada, zaaflarını saklamak için bin kat giysinin altında her daim buram buram terleyen bir züppe. Oysa karşımdaki adam çırılçıplak, neyse o, kaybedecek bir şeyi yok çünkü, varı yoğu üzerinde, içi dışı bir, ağzından çıkan sözle beyninin kıvrımlarında oluşan söz bire bir aynı. İşin en ilginç yanı ise benim kendimi kendime şikâyet etme kıvamına gelmem için bu adamın varlığına muhtaç olmamdı. Bir kral ancak bir köylüye bakıp, kendisiyle köylü arasında neredeyse hiçbir farkın olmadığını kendi çıplak gözleriyle gördüğünde ezebilirdi içindeki mağrur tavırları.

Kendime biraz daha çeki düzen verircesine belimi hafifçe çevirip yüzümü ona doğru döndürüyorum. Tüm dikkatim sende, ilk başta gösterdiğim ilgisizliğimden dolayı kusura bakma dememin başka bir yöntemi bu. Chenhao ise gayet sakin, bir sonraki hamlesinden gayet emin, aşırı düşünmekle malul aklımın sakinleşmesini beklediği her halinden belli. Elini karnına götürüyor. Ameliyat izini, insülin pompasını ya da kocaman kara bir deliği gösterecek ve benden para isteyecek gibisinden hangi anının tortusu olduğunu şimdi bile çıkarsayamadığım bir düşünce doluyor zihnime. Oysa adamcağız, bol tişörtünün kıvrımlarının altında kalmış ufak çantasını açmaya çalışıyordu. Artık göreceğim şeyden emindim. Ya üzerinde hastane masraflarını gösteren bir faturayı gösterecekti bana ya da dolu plastik bir poşeti.  

“B-be-be-ben bu-bu-bunları s-s-s-sat-satı-satıyorum!” 

Konuşurken ağzı bir sağa bir sola doğru gerilmiş, gözleri yerlerinden fırlayacakmış gibi irileşmiş, yanakları küçük bir balığın dudakları gibi şişip sönmüştü. Diğerine göre daha sağlam olan elinde beyaz bir paket, paketin içinde 10 tane olduklarını tahmin ettiğim tükenmez kalemler vardı. Dilenci değildi, kimsenin merhametine muhtaç değildi, kendisini acındırmak gibi bir derdi de yoktu. Karnını doyurmak için tükenmez kalem satan ve büyük bir olasılıkla özürlü olduğu için daha iyi bir iş imkânı elde edememiş bir adamcağızdı. Chenchen şehrinin broşürlerinde kendisine asla yer bulamayacak bir arıza, gülümsemesiyle milyonlarca kadının gönlünü çalmış bir film yıldızının dişlerine yapışmış bir ıspanak parçası, dünyanın en güzel kadınının gözündeki kuru çapaktı. Yüzümün kızardığını, otobüsün içindeki serin havaya rağmen boynumdan çeneme doğru yükselen sarı alevlerin kulak memelerimi ağır ağır ısıttığını hissedebiliyordum. Karşımdaki adamın, benim içimde devrilip derme çatma bir halde yeniden inşa edilen saraydan haberi yoktu tabii ki. O, en samimi haliyle, kocaman gözlerini bana dikmiş vereceğim olumlu yanıtı bekliyordu.  

“Olur Chenhao” dedim kendimin bile zor duyabileceğim bir sesle. Gereksiz de olsa adını tekrar etmek yapmakta olduğum eylemi ahlaki bir zeminden alıp gündelik ihtiyaç zeminine oturttuğu için hoşuma gidiyordu. Zaten kulağımdaki uğultu, etrafımdakilerin hangi anlam öbeğine çekeceğimi bilemediğim bakışları -Cıkcıklıyorlar mıydı yoksa takdir mi ediyorlardı?-, trafikte sıkışan otobüsün bir durup bir kalkması -Hani az kalmıştı varacağım durağa?- sabahleyin evden çıkarken özgüvenle dolup taşan sesimi kısmış, boğazımda zor zamanlar için sakladığım coşkuyu tüyleri yolunmuş bir horoza çevirmişti. Bu kırık dökük halimle elimi cebime götürdüm, telefonumu çıkardım. 

“Ben mi tarayacağım yoksa sen mi tarayacaksın?”

Bu soruyu sorarken olumsuz bir yanıtla karşılaşacağımı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Öyle ya, dilencisinden seyyar satıcısına kadar herkes bırakmıştı kâğıt para kullanmayı bu ülkede. Sokakta keman çalan da tatlı patates satan da kare kodlarını koyuyorlardı görünen bir yere, gelen geçenler kodu tarayıp para göndersinler diye. Pahalı lokantaların önünde dilenen karnı aç, beli bükük, suratları kirli,  ayakları terlikli yaşlıların, memleketinden getirdiği meyveleri kamyonetin arkasından satan Mao kasketli köylülerin ve av bekleyen kurtlar gibi tapınakların önlerindeki ağaçların altında pusuya yatan falcıların boyunlarına astıkları PVC kaplı kodlar -Bir tarafı Weixin, diğer tarafı Zhifubao- o kadar hayatın parçası haline geldi ki ben de dahil kimsenin aklına gelmiyor onlarsız bir hayat. Kâğıt paranın hâlâ kullanıldığını ancak kâğıt parayı kabul etmeyen bir dükkânın haberi internete düştüğünde anımsıyoruz artık. Bazen de dışarı çıkmadan önce eve su ısmarlayıp çıkarken kapının önüne bıraktığımız  damacanın altına koymak için… Oysa bu sefer, daha öncekilerin aksine, uzun zamandır gelmeyen yüksek bir dalgayla karşı karşıyaydım. Cebinden çıkardığı bir tomar kâğıt parayı -beş ve on Yuanlıklar- bana gösterirken yüzünde özür dileyen, “zaten yeteri kadar zahmet verdim, bir de kare kodun yokluğuyla…” diyen bir ifade vardı. Otobüste kalem satıyor olması, gereğinden yüksek bir sesle konuşuyor olması ya da yanına oturduğu yolcuyu kendi derdiyle rahatsız etmesi değildi onu mahcup eden. Kare Kodunun olmaması, bu eksiklikle beni zor durumda bırakmış olmasıydı. 

“İyi ama bende de para yok. Var mı acaba, dur bir bakayım tekrar. Sanmıyorum ama!”

Ellerimle ceplerimi yokluyorum. O ise gözleriyle ellerimi izlemekle meşgul, kedinin tavandaki sineği izlemesi gibi takip ediyor parmaklarımın hareketlerini. Elinden gelse sadece göz bebeklerini değil, kulaklarını da oynatacak elimin çıkardığı hışırtıları tüm frekanslarıyla duyabilmek için. Ben ise nasıl olup da kendimi böylesi sıkıntılı bir durumun içine düşürdüğümü düşünüyorum. Bir iyilik yapmaya niyetlenip de yapamamanın, karşındakine yalancı umut vermiş olmanın, en kötüsü de otobüsteki diğer yolcuların benim hakkımda düşündüklerinin yoğun sıkıntısı bastırıyor hızlı hızlı inip kalkan göğsümün ortasına. Bir an önce ineceğim durağa varma ve otobüsten inme arzusu ısınan süt gibi kabarıyor içimde. Lanet olası otobüs ilerlemiyor ki… Az önce okuduğum broşürü tırnaklarımla mıncık mıncık parçalayıp otobüs şoförünün başından aşağıya boca etmek gibi sapıkça bir arzu beliriyor umarsızlıktan ne yöne kaçacağını, ne ile oyalanacağını bilemeyen zihnimde. 

“Yok bak, tüm ceplerimi kontrol ettim”

Arkamdaki yaşlı kadın anlayamadığım bir şeyler mırıldanıyor. Mandarin değil, Kantonca söyleniyor. Kapı tarafındaki adam da ona bağırıyor ama nedense adam Mandarin konuşuyor. Aralarında elektronik para hakkında daha önce defalarca işittiğim türden bir tartışmaya girişiyorlar. Kadın biraz aksanlı da olsa Mandarini çok iyi konuşuyor.

“Kimse de kâğıt para yok artık. Varsa yoksa telefonlardaki kodlar. Geçenlerde torunuma 100 Yuan verdim, bu ne der gibi bön bön suratıma baktı. ‘Ya nine kim taşıyacak parayı, Weixin’den gönder’ demesin mi? Ben çocukken dedem bana değil 100 Yuan, 1 Yuan verecekti, banknotu alnıma yapıştırıp günlerce sokakta o şekilde gezerdim.”

“Çok ağır bir şeymiş gibi bir de üşeniyorlar. Paraya hayır demiyorlar ama elektronik olmayanına hayır diyorlar. Bir şey telefona girmiyorsa değersiz artık, devir öyle bir devir.”

“Ağır ağır ama ağır olmasının faydası yok mu? Ne harcadığını biliyorsun, dikkatli harcıyorsun, cüzdanın kalınken dik, incelince iki büklüm yürüyorsun. Elektronik para öyle mi? Bip bip bip… gidiyor paracıklar, ruhun hissetmiyor bile.”

“Evet, evet, eskiden para harcamanın bir değeri, kendine has bir ağırlığı, harcayan kişinin tavırlarına ve hareketlerine yansıyan bir ciddiyeti olurdu. Şimdi varsa yoksa bip bip bip, uçtu mangırlar. Hoplayıp zıplayıp karşı tarafın kasasına giriyor, ne kaçanı görebiliyorsun ne geri geleni. Keşke harcandığı kadar kolay kazanılsa bu meret ama nerede… Torunların anlamaması normal de koca koca yetişkinler de bîhaber gibiler durumdan.”

Ben bir yandan yaşlı yolcuların bu eğlenceli konuşmasını dinlerken bir yandan da Chenhao’ya, ona karşı mahcup olduğumu, elimden bir şey gelmediğini, böyle bir durumda yapılacak bir şey olmadığını anlatmaya çalışıyordum. O ise aslında kare kodunun olduğunu ama süresi dolduğu için kullanamadığını anlatmaya çalışıyordu. Chenhao ile aramızda o âna kadar adını koyamadığım diyalektik bir kavga yaşanıyordu. O uçurumun kenarında, bir eliyle kayanın ucuna tutunmuş bir halde kurtarılmayı beklerken ben çıkageliyorum ama ona doğru uzattığım kolum sandığımdan kısa olduğu için varlığım hiçbir işe yaramıyor. Ona yardım edememenin verdiği mahcubiyetle kendime kaçacak delik ararken o bana acımaya başlıyor. İçinden “Zavallı adam. Eğer bana yardım edemezse hayatı boyunca bu ânı defalarca yaşamak zorunda kalacak. Kollarını kısa yaratan Tanrı’dan, yanında bir ip ya da sopa taşımasını gereksiz hale getiren modern hayattan, aslında hiçbir suçu olmadığı halde karnına bir sancı halinde inen vicdanından nefret edecek.” O böyle düşünüyor mu bilmiyorum ama benim dur durak bilmeyen zihnim sınırsız bir kısır döngünün sarmalına kendini kaptırmak üzere olduğunu o anda fark ediyor. Ve tam bu sırada gözümün ucuyla otobüsün benim ineceğim durağa yanaştığını görüyorum. 

“Müsaade edersen şimdi ineceğim.”

Onun bacaklarını kısıp bana yol vermesini beklemeden önünden geçiyorum ve az sonra açılacak kapının ağzında beklemeye başlıyorum. Bu sırada arkamdan o aynı boğuk sesi duyuyorum. 

“B-b-ben de b-bu du-du-rak-durakta ine-ine-inec- ineceğim.”

Dönüp bakıyorum; maskesini yüzüne çekmiş, içinden “Benden kolay kolay kurtulamayacaksın, seni gidi yeniyetme Chenchen bebesi!” derken kıs kıs güldüğünden midir nedir gözleri bir fermuar gibi kapanmış, alnı dışarıdan vuran güneş ışığıyla yaz ikindilerinin sakin göl yüzeyleri gibi parlamıştı. Kapının yanında oturan adamla, otobüsün diğer tarafında oturan kadın konuşmalarına biz hiç yokmuşuz, bu adam derdini hiç ifade etmemiş, kare kod yoksunluğu hiç konuşulmamış gibi muhabbetlerine devam ediyorlardı. 

“İki tür insan vardır, bunu baştan bellemek lazım. Toplumsal yaşamın var olan yazılı kurallara uyularak işleyeceğine inanmış, hayata kanunlar ve kitaplar açısından bakan, ötesini göremeyen, görmek istemeyen, aksini iddia edenleri ahlaksızlıkla suçlayanlar ve toplumsal yaşamı yazılı olmayan kişisel ilişkiler üzerine inşa eden ve mecbur kalmadıkça kitabi emirlere yaklaşmayanlar. Ben hep ikinci gruba dâhil oldum. Kurallar zayıflar içindir. Hayatı yaşayanlar tuttuğunu koparanlardır. Mızmızlanmayan, hakkını kimsede bırakmayan, söke söke istediğini elde edenler…” 

Bu son uzun nutuk karşısında kadın sus pus olmuş, oturduğu koltuğun içine doğru bir göktaşı  gibi gömülmüş,  memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle gözlerini belemiş, otobüsün tavanında odaklanacak bir nokta arıyordu. Belki de  konuşmanın nasıl olup da kare koddan bu noktaya geldiğini düşünüyordu. Torunlarının dedikodusunu yapmayacaksa ne anlamı vardı boşu boşuna laklak etmenin bu yabancıyla, değil mi? En iyisi susmaktı bu durumda, susup dinlemek, dinliyormuş gibi yapmak, inene kadar sabretmek. Yaşlandığı zaman bile değişmeyen erkek milletinin bitmez tükenmez bilgiç tavırlarına sabretmekten başka ne kalıyordu kadın milletine şu hayatta! Ne yapıp edip konuyu en iyi bildikleri noktaya bağlamayı başarıyorlardı ya! En azından bu noktada takdiri hak ediyorlardı… Kadın böyle düşünmüyordu büyük olasılıkla, ama düşünseydi beni çok mutlu edecekti sanırım. Zekâsıyla övünen ve ulu orta her yerde zihninin kıvılcımlarıyla yangın çıkarmak isteyen tek kişi bağıra bağıra başarı dersi veren yaşlı adam değildi demek ki! 

Kafam bir anlığına bu düşüncelerle meşgulken kapı açıldı, otobüsün nerede olduklarını çıkaramadığım hoparlörleri vardığımız durağın adını birkaç kez tekrar etti. Ben basamaklardan aşağıya inerken gözlerimin kenarıyla elimden geldiğince arkam sıra yürüyen Chenhao’yı takip ettim. Anlam veremediğim bir hafiflik var gövdemde. Bundan sonra hiçbir şey olamaz diyorum içimden adeta. Ayaklarım kaldırımın taşına basar basmaz arkama dönüp “Ben bu tarafa gideceğim, biraz acelem var.” diyorum. İçimde duyduğum hafiflik yüzüme de yansımıştır mutlaka, onun bu durumun farkında olup olmadığından ise emin değilim. Benim uzaklaşacağıma, onu kaldırımın ortasında yalnız bırakıp gideceğime şaşırmış görünüyor.  “İyi ama Chenhao kardeş, on beş dakika öncesine kadar tanışmamıştık bile. Aynı sabah aynı yöne gitmiyor olabilirdik, aynı otobüse binmemiş olabilirdik, sen yanıma oturmamış olabilirdin. Her şey asla izah edemeyeceğimiz ama geri dönüp değiştirme imkânımız da olmadığı için kader deyip geçiştirdiğimiz birer rastlantılar silsilesinden ibaret. ” diyorum içimden. Daha önce çeşitli vesilelerle aklımdan geçirdiğim çıkarımlar bunlar, güzel bir kadın gördüğümde ya da benden az çalışıp çok daha fazla para kazanan birisiyle tanıştığımda bağırlarına sığındığım avuntular. Karşımdaki adamın aklımdan geçen bu harc-ı alem düşüncelerden bîhaber olduğu, eliyle karnını gösterip “Açım abi, çok açım!” demesiyle apaçık ortaya seriliyor. 

“İşte sana ikinci şans yeni yetme Chenchen bebesi, bu şehri cennete de cehenneme de çevirmek senin elinde. Hadi bakalım!” diyor kulaklarımı esir almış o kadim uğultu. Sıkışan trafiğe kızıp kornaya abanan şoförler, kucağında bebeğiyle yanımdan geçen genç anneler, ellerinde paketlerle sağa sola koşuşturan motokuryeler, kablosuz kulaklıklarından dolayı kendi kendilerine konuşuyormuş gibi görünen genç kızlar… Tüm şehir nefesini tutmuş beni bekliyor o anda, benim doğru olanı yapmamı bekliyor.  Etrafa bakıyorum. Köşedeki fastfood lokantası gözüme çarpıyor. “Gel benimle” diyorum Chenhao’ya ikinci bir düşüncenin yolumu kesmesine izin vermeden. Ağır adımlarla, tıpkı bir su damlasının yemyeşil bir yaprak üzerinde derin izler bırakarak ilerlemesi gibi yürüyoruz. Girişteki otomatik ekrandan ona büyük bir burger ve içecek alıyorum. Kendime de kahve ve youtiao. Kare kodumu taratıp ödemeyi yapıyorum. Birlikte oturuyoruz karşı karşıya. Az da olsa konuşuyoruz, az da olsa gülümsüyoruz, kısa bir süre birbirimize arkadaşlık ediyoruz. O beni duymuyor ama ben ona en sessiz halimle defalarca teşekkür ediyorum; kimseye bağlanmamayı erdem saymaya şartlanmış bana iyi bir ders verdiği, benim Chenchen’de değil de Chenchen’in benim içimde yaşadığını bana bir kere daha anımsattığı ama en çok da dünya var olduğundan beri akan ve bir türlü tükenmeyen yeraltı ırmaklarından getirilmiş bir avuç berrak suyu ruhuma serpip beni serinletttiği için...


Ali Rıza Arıcan - 9 Ocak 2022, Shenzhen


* Yeni bir şehir, yeni bir iş, yeni arkadaşlar derken neredeyse bir yıldır yazamadım. Bu öykü bir çeşit şeytanın bacağını kırma, bir nevi ısınma eylemi benim için. Shenzhen'de geçirdiğim altı ayın sonunda iyi kötü bir düzene kavuştum diyebilirim, gün içinde yazabileceğim vakitleri ve mekânları belirledim. Bundan sonrasının daha kolay olacağını düşünüyorum. Tabii, zaman en iyi yargıçtır. Bekleyip göreceğiz.


10 Haziran 2021

Bir Avuç Hayat Yayımlandı

Yeni öykü kitabım "Bir Avuç Hayat" adıyla Cinius Yayınları tarafından yayımlandı. Kitapta birbirine zayıf düğümlerle bağlı dokuz öykü var. Öykülerin hepsi sekiz yıldır yaşadığım kent olan Changzhou'da (Çanco) geçiyor. Sıradan insanların sıradan yaşamlarının hiç de sıradan olmayan hikâyelerine ve bu hikâyeleri var eden ince detaylara eğilmeye çalıştım elimden geldiğince. Ne kadar başarılı olduğumu okurlar ve zaman gösterecek. 


                                         

Bu kitabın daha önce yayımlanmış altı kitabımdan iki farkı var. Birincisi kapak fotoğrafının bir öğrencim tarafından sağlanmış olması. Kitap yayına hazırlanırken lise sonların katılabileceği bir fotoğraf yarışması düzenlemiştim. Katılım çok olmadı ama katılanlar arasından birinciyi seçmemiz yine de pek kolay değildi. Sonuçta, beraber çalıştığım yabancı öğretmenlerin de yardımıyla fotoğrafların birisini seçebildik. Kapakta resmedilen yer aynı zamanda kitabın adını taşıyan öykünün geçtiği meydan, Tianning Tapınağının önü. Sarı duvarın arkasında dünyanın en yüksek pagodası ve ahşap yapısı unvanını taşıyan Tianning Pagodası'nın tepesi görünebilir. Zeminin metrik karelere bölünmüş olması benim için modern Çin'in rasyonelliğinin bir simgesi, pagodanın duvara tırmanmış yaramaz bir çocuk gibi başını göstermesi ise bir türlü yok edilemeyen, insanın olduğu her yerde bir şekilde varlığını sürdüren akıldışılığın / akılüstülüğün bir göstergesi.  Yüksek duvarların ve dev kulelerin önünde ağır ağır yürüyen yaşlı adam ise her tarafımızı kuşatıp bizim hakkımızda her şeyi bilen ve biz farkımıza varmasak da bizi her daim yönlendiren sistemin ağındaki bireyi temsil ediyor.  

                                        

İkinci fark ise her bir öykünün başında bulunan kare kodlar. Eğer okuyucu bu kare kodları telefonuyla taratırsa, öykünün geçtiği sokakların görüntüsünü içeren kısa bir videoyu izleyebilecek. Bu videolar benim cep telefonumla çekildi ve alabildiğince amatörce kalitedeler. Yine de Çin'in orta ölçekli bir kenti hakkında Türkiyeli okuyucuya az çok bir bilgi verebileceklerine inanıyorum. 

                                          


Lafı fazla uzatmaya gerek yok. Umarım kitap hak ettiği ilgiyle karşılanır. Şu ölümlü dünyadan göçmeden evvel gök kubbenin altında hoş bir sada bırakabilirsem ne mutlu bana...  :) 

Saygılar, sevgiler...

AA


15 Mart 2021

BİR DAL ÖYKÜ

 


Yazmak; hayata atılan gizemli bir çelme, yeknesaklığa çakılan kalın bir kazık, umutsuzluğa verilen insancıl bir yanıttır. Ama bir de gündelik yazı programından sıyrılıp ufak kaçamaklar yapmak ve bu kaçamağın sınırları dahilinde meta-kurgu yoluyla saçmalamak vardır ki bu kısacık anların tadına -kış ayında dondurma yemek gibi- doyum olmaz.    

                             Naci Azra Arılı, 1989, Gurbetten Mektuplar, cilt 3, sayfa 341

                             
             Eşsiz güzellikteki Atillo romanının yazarı Vivian Darkbloom'a

Sıradan bir ilkyaz günüydü, ustura ağzı serinliğindeki kuşluk vakti kentin uzak semtlerine doğru çekingen bir edayla ilerliyordu. Sabahın erken saatlerinde başlayan koşuşturmaca iyice seyrelmiş, yerini sakin haftaiçi günlerine yakışan türden bir dağ gölü sükunetine bırakmıştı. Caddenin kenarındaki dar kuytulukta; elli - elli beş yaşlarında bir seyyar satıcıyla, öğrenci olduğu özensiz kılık kıyafetinden belli olan tıraşsız bir genç koyu bir sohbete dalmıştı.

- Beni Ali Rıza Bey tuttu, evladım. Başkasını tanımam. Maaşımı o ödüyor, yemek paramı o veriyor. Sağ olsun! Başta biraz işkillendim tabii ama her ay zamanında ödeme yapınca inancım arttı. Demek dürüst adammış, kandırmadı benim gibi cahil bir garibanı. İleride sigortamı da ödeyecekmiş. Öyle dedi, bugüne kadar yalan söylemedi bana, bugünden sonra da söylemez herhalde. Adım, benim adım mı? Ne yapacaksın benim adımı? Deftere mi yazacaksın? Ha, tamam! Ben Canali Irazarı. Canali birleşik yazılıyor, sakin ayrı yazma. Soyadımı mı tekrar edeyim? Irazarı evladım, ı-ra-za-rı! Ver ben yazayım! Bilmiyorum ne demek! Uyduruk bir şey dediydi rahmetli dedem vakti zamanında sorduğumda. Babama kalırsa nüfus müdürlüğündeki memurların pişkinliği. Değiştirmeye de üşendim. Zaten doğum tarihimi de yanlış yazmışlar, anam perşembe günü ajans haberlerinden hemen önce doğduğumu söyler. Bak bakalım takvime 23 Temmuz 1977 hangi güne denk geliyor. Perşembe olmadığı kesin! Al defterini, yazdım oraya adımın yanına. Gazeteci mi olacağım dediydin? Ödev mi yapıyorsun? Hayırlısı olsun, ben okumadım ama çocuklarımı okuttum. Biri Amasya’da öğretmen oldu. Yeni daha, bu yıl stajyer. Gider gitmez nankörleşti. Kış tatilinde de çalışacağım, yanına gelemem dedi. Yeme yedir, giyme giydir, sonra böyle olsunlar... Kızım burada yanımda, muhasebecilik okulunu bitirdiydi, çalışıyor şimdi evin yakınlarında bir şirkette. O işi de sağ olsun Ali Rıza Bey ayarladı. Tuhaf adamdır; biraz geçimsizdir, aksidir, hafiften kaçık ve gevezedir ama yüreği geniştir. Yardım edebileceği bir konu oldu mu elinden geleni ardına koymaz. Bu iş mi? Ne olsun işte, ekmek parası evladım. Yaşlandım, inşaatta çalışamıyorum artık. Sabah alıyorum arabayı Ali Rıza Bey’den. Eskiden simit satılırmış bu arabada. Bak, burada belediyenin amblemi var. Bilmiyorum nereden aldı. Vardır tanıdıkları sağda solda, eli kolu uzundur onun. Otuz yıldır devlette memur sonuçta, sırtı sağlam! Almış işte bir yerden, sağını solunu tamir ettirtmiş, lastiklerini yenilemiş, camlarına yazılar yazdırtmış. Bu hale getirmiş. Hah evet, sabah alıyorum arabayı. Sokaklarda, caddelerde ağır ağır yürüyorum. Kendini yorma dedi, Ali Rıza Bey. Yorulunca dinlen, soluklan, su iç, etrafı gözetle, kendini geliştirmek için yöntemler ara, daha az emek harcayarak daha çok kitabı nasıl satarım sorusuna yanıt ara dedi. Önemli olan her gün az az yapmakmış. Kendisi de öyle yapıyormuş, her gün yarım sayfa, her gün yarım sayfa... İki yılda bir roman bitermiş... O böyle diyor ama ben yine de bildiğimi okumaya devam ediyorum. Ekmek aslanın ağzında, çalışmadan, terlemeden, bacaklar titreyene kadar kendini zorlamadan olmuyor. Hep aynı yerde durunca para kazanılmıyor. Günde 20 kilometre yapıyorumdur İstanbul’un sokaklarında. Arada da bağırıyorum. “Öykücü geldi, öykücüüü…. Öykülerim var, kısalar var, uzunlar var, hüzünlüler var, mutlu sonla bitenler var, aşk öyküleri, masallar, modernler, postmodernler, realistler, romantikler, sosyalist realistler, efsaneler, metaforlar, kendi içine kıvrılanlar, kuyruğunu ısıranlar, var olmadığını iddia edenler, başka kitaplara başka dünyalara gönderiler yapanlar. Var oğlu var, gel vatandaş geeeel!” Bak burada, nasıl bağıracağımı yazdı Ali Rıza Bey. On beş farklı seçenek var, içlerinden rastgele seçip okuyorum. Biri gelip sorunca kitapları gösteriyorum. Alan oluyor, alay eden oluyor, küfredip giden oluyor, dudak büküp gözüyle kaşıyla hafife alan oluyor. Kimisi de üşenmeyip soruyor. Bu kitapların yazarı neden kitaplarını sıradan kitapçılarda satmıyormuş, kendisi neden uğraşmıyormuş da benim gibi bir zavallıyı çalıştırıyormuş, bu devirde seyyar satıcıdan mal alan mı kalmış, kitap dediğin bu kadar ayak altına düşmemeliymiş, dilimlenmiş hıyarı tuzlayıp satsam daha çok para kazanırmışım… Milletin ağzı torba değil ki büzesin! Dilim döndüğünce izah ediyorum ben de! Kolay değil tabii, Sabahtan akşama kadar kimler geliyor kimler bir bilsen. Dur telefon çalıyor. Ali Rıza Bey arıyor. Bekle azıcık.

-Buyurun Ali Rıza Bey. Bir durum mu var? Ha, buraya mı? Ben nerede miyim? Şu anda Çeliktepe’nin girişinde, otobüs duraklarının yanındayım. Evet, evet, geldi gazeteci genç. Eh işte, sorular soruyor, ben de dilim döndüğünce… Adı mı ne? Adını hiç sormadım. Siz dün ondan bahsedince gerek… Tamam sorayım efendim. Adın ne senin genç?

- Naz Rica

- O nasıl ad öyle ya! Tombaladan çıkmış gibi! Neyse, Naz Rica’ymış adı çocuğun. Soyadı mı? Soyadın ne genç?

- Arıalı

- Arıalı’ymış. Evet, Naz Rica Arıalı. Tamam, tamam, yazıyı yazacak ama gazetede yayımlamadan önce size mutlaka gösterecek. Olur söylerim şimdi. Başka bir emriniz var mı? Haaa, öyle mi, buraya mı? Buyurun gelin. Lahmacun mu? Olur, neden olmasın. Ben üç tane yerim, bu genç de dört tane yese toplam yedi eder. Siz de kendi açlık durumunuza göre... Tamam. Anlamadım? Haaa, yeni öykü var. Bu sabah bitirdiniz düzeltileri. Tamam getirin, satalım Ali Rıza Bey. Bu sabah iki kitap, dört tane de tek dal öykü sattım. İyi başladı gün, devamı de gelir inşallah. Tamam, bekliyoruz burada. Durakların bitip, ana caddenin başladığı yerdeyiz. İyi lokasyon tabii Ali Rıza Bey, ayıp ettiniz. Geleni geçeni avlıyorum burada. Hadi kapattım, görüşmek üzere…

- Gerçekten de kendisi miydi? Buraya mı geliyor şimdi? 

-Kapattı. Evet, ta kendisiydi. Buraya geliyormuş. Bize öğlen yemeği de getirecek. Az çekil oradan, şu lastiği sileyim. Yokuşu çıkarken çamura battıydı teker. Görmesin Ali Rıza Bey, kızmasın boşuna! Nasıl bir insan mı? Ehh, gelince görürsün evladım. Bu arada adın da fena değilmiş. Neydi? Naz Rica? Nereden buluyorlar böyle adları, bilmem ki. Neyse, bana kalırsa gayet sıradan bir adam. Karısı var, kedileri var. Bir köpeği vardı, birkaç yıl önce öldü, çok üzüldü. Şaka yapmayı, boş konuşmayı, çay içip muhabbet etmeyi sever. Ama çalışırken rahatsız edilmekten nefret eder. Komşuyuz ya, sen bana sor neler çektik onun titizliğinden. Evde iki çocuk, gürültü yapmadan oluyor mu? Zırt pırt kapıya gelir. Elinde bir tas çorba ya da meyve olur. Rüşvetini hazırlamıştır yani. Mahcup bir sesle "Biraz sessiz olur musunuz?" der. "Öykülerimi öğlen paydosunda, yemekten hemen sonra yazıyorum ama düzelti yapmak için akşamları bu vakitten başka vaktim olmuyor" diye mırıldanır ardından. Dilenci gibi büker boynunu. O mahcup ben ondan mahcup… Nasıl mı yazar? O kadarını bilemem evladım. Birkaç kere lafı geçmişti aramızda ama her seferinde yuvarlak cevaplar verip geçiştirmişti. Bana kalırsa o da bilmiyor nasıl yazdığını. Tek sırrı her gün, aynı saatte ve aynı yerde, işbaşı zili çalınca makinenin başına geçen bir işçi gibi çalışmaya başlamasında sanırım. Dedim ya; her gün azar azar, cümle cümle, kelime kelime, iğneyle kuyu kazar gibi yazıyor. Damlaya damlaya göl oluyor senin anlayacağın. İnattan, sabırdan ve hikâyenin bir gün biteceğine dair duyduğu inançtan başka bir şeyi yok elinde. Bunların dışında gayet sıradan bir vatandaştır kendisi. Yolda görsen torna dükkânında usta sanırsın ya da emekliliğine gün sayan bir banka müdürü. Dur azıcık, bak müşteri geldi, ilgileneyim. Sen de dikil orada izle beni. Bakalım satabilecek miyim?..

-Buyurun hanımefendi? Ne bakmıştınız?

-Ne satıyorsun sen burada bey amca.

-Kitap satıyorum hanımefendi, belli olmuyor mu?

-Kitap mı? Ne kitabı ayol. Portakal mı bu sokak sokak geziyorsun, seyyar arabayla kitap... Hiç görmedim daha önce! 

- En az portakal kadar yararlı kitaplar bunlar. Vitamini, proteini, minerali bol hepsinin. Bence bir bakın, okumayı seviyorsanız alırsınız. Ruhunuzun da gıdaya ihtiyacı vardır sonuçta.

- Ha ha, sen de az değilsin ha! Radyo spikeri gibi konuşuyorsun. Dur bir bakayım, belki sevdiğim bir yazar vardır. Sait Faik var mı sende, Sait Faik? Bizim oğlana okuldan ödev vermişler. Anne Beşiktaş'a inince al demişti. Sende varsa bir daha uğraşmam orada.

-Yok, o dediğin yazar yok.

- Eeee, buradaki kitapların hepsi tek bir yazara ait.

- Evet hanımefendi, doğru bildiniz. Ali Rıza Canarı’nın kitapları hepsi.

- Evet, adını görüyorum kitapların üzerinde. Daha önce hiç duymamıştım. Kim o?

- Bizim komşu!

- Ha ha ha ha, hiç güleceğim yoktu sabah sabah. Senin komşun kitap yazıyor, sen de satıyor musun?

- Evet, ne var bunda!

- Ay yok, ne olacak. Biraz saçma geldi.Ya da ne bileyim, saçma değil de başka bir şey... Ay kelime bulamadım şimdi.

- Niye saçma olsun hanımefendi. Satan memnun, alan memnun, ticaret başka nasıl olacak. Alın bir kitap okuyun, beğenmezseniz bir daha almazsınız. Bir kitap alanlar geri gelip diğerlerini de alıyorlar, benden söylemesi.

- Hakikaten mi? Peki beğenmezsek geri getirebiliyor muyuz?

- Bir gün içinde iade alıyoruz. Kitap zarar görmemişse paranızın tamamını geri alabilirsiniz.

- Şimdiye kadar parasını geri isteyen oldu mu?

- Valla ne yalan söyleyeyim, arada çıkıyor ama genelde giden geri gelmiyor.

- Şu kâğıt tomarları ne?

- Onlar yazıcıdan çıkarılmış öyküler. Kitap almak istemezseniz öyküleri tek tek de alabiliyorsunuz. Ya da isterseniz size özel bir paket yapabiliyoruz.

- Bu ne böyle bey amca? Züğürt tiryakilerin yol kenarlarından bir dal sigara almaları gibi. Gerçi fikri beğenmedim diyemem. Orijinal bir adammış bu senin Ali Rıza Bey.

- Öyledir. Alacak mısınız bir kitap?

- Yok.

- Neden?

- Benim aradığım yazar yok burada. Ben Sait Faik’i arıyorum.

- Olsun, çocuğunuz bir de Ali Rıza Canarı’yı okusun.

- Öyküler tek tek ne kadar?

- En ucuzu 2 TL. En pahalısı 5 TL.

- İyi ver bakalım bir tane 2 TL’lik öykü. Yenilerden ver ama, dili eski olmasın, anlayacağım bir şey olsun.

- Seçmek ister misiniz?

- Yok, rastgele çek o tomardan. Otobüste okurum. Eve varınca da oğlana veririm.

- Tabii ki!

- Beğenmezsek geri getiririm, ona göre!

- Tek tek satılan öykülerin iadesi yok hanımefendi. İade sadece kitaplar için geçerli.

- Şaka yapıyorum şaka. Nerden bulacağım ben seni bir daha. Hadi acele et, otobüsü kaçırmayayım. Kalkış saatine beş dakika var.

- Tamam. Aaaa, bakın ne kadar şanslısınız. Kitapların yazarı Ali Rıza Bey de geldi.

- Bu o mu?

- Evet, ta kendisi. Yolun karşısından buraya doğru gelen.

- Çok da zayıf, çelimsiz biriymiş. Ben daha iri yarı, heybetli biri sanmıştım. Televizyona çıkan sanatçılar gibi. Dur ama duymasın dediklerimi.

- Ali Rıza Bey hoş geldiniz. Bakın ben de tam şimdi bu hanımefendiye sizin bir öykünüzü satmıştım. Şuradan rastgele bir öykü çekeceğiz. Sizin tavsiye edeceğiniz bir şey var mı? Buyurun siz seçin isterseniz. Nasıl? Haaaaa! Yeni öyküyü mü? Olur, neden olmasın. Bu mu yeni öykü?

- Ne o? Ne verdi sana?

- Bu öyküyü dün yazmış, bu sabah da düzeltileri yapmış. Fırından çıkmış taze ekmek gibi, bakın sıcacık. Kıpır kıpır harfler, yerlerinde duramıyorlar, zıplayıp sayfanın dışına çıkmak istiyormuş gibi bir halleri var. Belki de ilk okuyan siz olacaksınız. Bunu almak ister misiniz?

- Oluuuur, benim için fark etmez. Otobüste okuyabileceğim bir şey olsun yeter. Dili bana ağır gelmez herhalde.

- Tamam, sarıyorum hemen. 

- Dur, dur, sarmadan önce yazarından bir imza alsak mı? Hazır buradayken yani...

- Olur tabii, neden olmasın, değil mi Ali Rıza Bey? 

- Adım Nazlı. Nazlı Hanım'a diye imzalayabilir.

- Tamamdır, Nazlı Hanım. Buyurun, bakın imzaladı sayfanın sol üst köşesini. Rulo haline getirip, üzerine lastik geçireceğim.

Kadın rulo halindeki kâğıdı eline aldı, lastiğini çıkarıp kırıştırmamaya özen göstererek ağır ağır açtı. Mürekkebi kurumamış imzanın siyah ışıltısını görünce hafiften heyecanlandı. Hemen sonrasında bu nedensiz heyecanı bastırıp kendisini toparladı. Gitmeye hazırlandı. Bir yandan da yeni satın aldığı öyküyü merak ediyordu. Bir gözüyle kendisine selam bile vermemiş olan Ali Rıza Bey’e kuşkuyla bakarken, diğer gözüyle kâğıdın en üstündeki, epigrafın hemen altında yer alan ilk cümleyi mırıldanarak okudu. 

Sıradan bir ilkyaz günüydü, ustura ağzı serinliğindeki kuşluk vakti kentin uzak semtlerine doğru çekingen bir edayla ilerliyordu."

 

        Ali Rıza Arıcan  - 15 Mart 2021 - Changzhou

13 Ocak 2021

"Tokcay'ın Son Günü" Yayımlandı

        



Doğu ve Güneydoğu Asya üzerine yazdığı öyküleriyle tanınan Ali Rıza Arıcan’ın yeni kitabı “Tokcay’ın Son Günü”, Cinius Yayınları tarafından yayımlandı. Daha önceki beş öykü kitabıyla son yirmi yıldır yaşadığı coğrafyayı, günlük yaşamın küçük ayrıntıları üzerinden anlatmış olan yazar; bu kitabında dürbününü, ilk kitabı Pasifik Öyküleri’nde olduğu gibi tekrar Tayland’a çeviriyor ve ülkenin kuzeydoğusundaki sıradan bir köyde yaşayan yaşlı ve hasta bir köpeğin son gününü, köpeğin diliyle okurlarına aktarıyor. Tokcay’ın Son Günü dokuz bölümden oluşan bir kısa roman (novella). Her bölümde Tokcay’ın hayatından bir kesit sunuluyor ve ömrünü  çeltik tarlalarında, köydeki evin geniş bahçesinde ya da okuldaki sıraların altında geçirmiş olan bir köpeğin gözünden insanlara ait değerler tartışılıyor. Bu noktadan bakınca, arka kapaktaki ilk paragrafın kitabın içeriğini özetleme konusunda iyi bir iş çıkardığını söyleyebiliriz.

On dört yıllık yaşamında pek çok şey görmüş ve geçirmiş olan Tokcay, ömrünün son günlerinde hasta, kör ve bir nebze topaldır. Köydeki evin bahçesinde uyuklayarak geçirdiği bu son günde, bir yandan geçmişin tatlı anılarıyla kendi kendisini eğlendirmeye çalışırken bir yandan da anlam, bilinç, dostluk, aşk, sadakat gibi konularda derin düşüncelere dalmaktadır...  

Hikâye, köyde yaşayan Patthanachai ailesinin tek çocuğu olan Tossapol’un tatil için köyüne dönmesiyle başlıyor. Kitabın ilk cümlesi olan “Sen daha ölmedin mi?” sorusu, hikâyenin istikameti konusunda da az çok bilgi veriyor okuyucuya. Tokcay’ın artık iyileşemeyecek derecede hasta olması ve ailedeki herkesin onun ölümü için gün sayıyor olması okuyucuda hüzünle karışık bir heyecana sebep oluyor. Tokcay’ın da durumun farkında olması ise bizi onun ölüm ânı ile ilgili buruk dileklere sürüklüyor.

Son nefesimi, uzaktan da olsa onların gündelik konuşmalarını dinlerken vermek şimdilik en büyük dileğim. Evet, ben ölürken gündelik hayatın sıradan işlerini konuşuyor olsunlar. Ne bileyim işte! Birisi “Uzun zamandır yağmur yağmadı, barajlardaki su seviyesi biraz daha düşerse tarladaki pirinç hiç olacak.” desin mesela, bir diğeri “Som-o  Festivalinde camışların çektiği arabanın üzerinde karşı komşunun kızı oturacakmış.” desin. Hatta eğlensinler, müzik çalsınlar, şarkılar söylesinler, Tossapol’un küçük amcası bira içip çok sevdiği İsan  türküleri söylesin yanık sesiyle. Onlar böyle şeylerden konuşurlarken, sevinerek ve dans ederek ölüme en güzel yanıtı verirken, ben usulca kapayayım gözlerimi ve vereyim son nefesimi. Evden çıktığı belli olmayan ya da gittiği çok sonra anlaşılan bir misafir gibi sıvışayım yokluğa doğru.


Bundan sonrasında Tokcay, bir yandan bahçenin içinde dolanıp evdekilerin konuşmalarına kulak misafiri olurken bir yandan da bulduğu gölgeliklerde uyuklayıp geçmişin anılarında teselli arıyor. Onun için artık aşk, dostluk, amaç, sadakat, bilinç gibi kavramlar üzerinde düşünülüp kendince gurur kaynağı haline getirilebilecek büyük anlatılar anlamına gelmektedir. Bu derin dalınçlar sırasında Tokcay insanın bilincini ve bencilliğini de masaya yatırır. Şöyle diyor örneğin Tossapol’un onu bilinçsiz bir varlık olarak yaftalaması karşısında:

İnsanın bilincinin bu derece bencilleşmesi ve kendisini evrenin seçilmiş varlığı olarak görmesi, o bilinci var eden tarihsel mekanizma olan evrimin intiharından başka bir şey değildir. Bunu da yazın bir yere! Yaşlı ve emektar köpek Tokcay’dan yolunu şaşırmış insanlığa ufak bir ders olsun. İnsanın kendi zekâsını, mutlak bir zekâ olarak görmesiyle başlıyor tüm kusur. Oysa milyonlarca olası zekâdan birisidir insanın zekâsı. En akıllıen üstün ya da en kıvrak değildir insan; farklıdır sadece. 

Bu cümlelerden Tokcay’ın insanlara yukarıdan bakan bir züppe olduğu sonucu çıkarsanabilir olsa da hikâye Tokcay’ın eleştiri oklarını kendisine çevirmesini es geçmiyor. Kamboçya’ya giden bir kamyonetin arkasında onlarca başka köpekle birlikte balık istifi bir halde ilerlerken şu sözleri işitiyoruz, Tokcay’ın da daha sonra hemfikir olduğu Pi Dam’dan.

Burada şu anda esir bulunup da özgürlüğü, köpek kimliğinin aslına dönmeyi, vahşi doğanın güzelliğini arzulamış olan var mı? Hiç sanmıyorum. Hepimizin keyfi yerinde. Ev sahiplerimizin verdikleri yemek artıklarıyla bir değil iki köpek besleneceğini bildiğimiz halde paylaşmayı değil de hırlamayı seçmedik mi bahçeden boynunu uzatan sokak köpeklerine? Bak, az önce derdini anlatan Sarı’yı bile susturmadık mı? Onun yerine kendimizi koyma konusunda başarısız olmadık mı? Bırakın empati yapmayı, dinlemeye bile tahammülümüz yok. Adını bile bilmiyorsunuz, aranızda Pasaklı diye çağırıyorsunuz. Sonra gelmiş burada köpeklik kimliği, köpeklik onuru diye bık bık ötüyorsunuz. Size verilen yemeğin üzerinde hak iddia edip sokaktaki köpeği açlığa mahkûm ederken neredeydi o köpeklik onurunuz?


Hikâye anıların acı ve tatlı görüntüleriyle ilerlerken tabii ki eski aşklara da uğruyor. Tokcay, biricik aşkı Kahve’yi anımsadığı satırlarda modern aşk kavramını ve onun yalnızlaştırıcı / bencilleştirici yönünü de ele alıyor.

Âşık olduktan sonra; âşık olmadan önceki hayatında nasıl mutlu olduğunu, günlerini nasıl geçirdiğini, kendini nelerle meşgul ettiğini unutuyorsun. Aşk kendisinden önce yaşanmış mutsuzlukları değil de mutlulukları siliyor, onları görünmez hale getiriyor, bencilce bir sahip çıkışla aşksız yaşamlara yukarıdan bakıyor. Öyle ki kendisinden önceki hayat, lambanın yanına konmuş, yanıp yanmadığı bile kimsenin umurunda olmayan bir mum gibi cılız ve ezik kalıyor.

Hikâyenin sonunda kendisini sevenlere elveda diyen Tokcay, güzel yaşadığını ve güzel öldüğünü, hayatın bundan daha yüce bir anlamının da olamayacağını bir kere daha vurguluyor. 132 sayfaya sığdırdığı kısa hayat öyküsüne her yaştan okuruna ders olacak nitelikte pek çok güzelliği işleyen Tokcay kendisine yakışan kahramanca bir hoşçakalla perdeyi bir daha açmamak üzere kapatıyor. 

                                                                                           İpek Ağgez / 08.01.2021 

                                                                                                    


13 Kasım 2020

8. Bölüm: Derenin Kıyısında



 İyi ki getirmişim bu kalın battaniyeyi yanımda. Ne kadar da soğuk oluyormuş geceleri böyle. Dün gece babamın evinde uyurken soğuğu hiç hissetmemiştim oysa. Fadime’nin fırın gibi ısı yayan tonton vücudundan olsa gerek, başka ne olacak! İçinde soba taşıyan bir ejder gibidir Fadime, her nefesiyle ailenin başka bir ferdini ısıtır, hayata döndürür, ona sadece sevildiğini değil aynı zamanda korunduğunu hissettirir. Ama bu gece başka, bu gece ne Fadime var, ne Elena ne de ondan öncekiler… Yumurta deliğe dayandı Ahmet Efendi, geri dönüşü olmayan yola girdin artık. Bundan sonrası hep karanlık, vıcık vıcık bir çamur yığını ve iğrenç bir çürük kokusu… Şu silahı şuraya koyayım da gözüm takılmasın ikide bir. Cepte de taşınmıyor baş belası şey, ne ağırmış deyyus. Filmlerde tüy gibi hafif görünüyor oysa, hoş filmlerde her şey olduğundan ya daha hafif ya da daha ağır gösterilir. Geniş zamana yayılınca hafifleyen ağırlıkları dar zamanlara sıkıştırınca mecburen yoğunlaştırıyorlar demek! Neyse, boş işler bunlar, boş laflar, Burhan’la son zamanlarda çok vakit geçirdiğimden olsa gerek dilim de değişti. Velette şeytan tüyü var. Gittiği yolu tasvip etmedikçe ondan hasbel kader kaptıklarım benimle daha çabuk bütünleşiyorlar. İnsan sevmediğinden, ilgi duymadığından, sırtını döndüğünden daha çok şey öğreniyor hayat hakkında. Ne tuhaf değil mi? Ah bu yaman çelişkiler, ah bu bitmeyen dersler. İşin sonuna geldim hâlâ nelerle uğraşıyor zihnim. Bir de bu soğuk olmasa, o zaman böyle daireler çizip aynı çukurun içinde debelenmek yerine güneşe doğru tırmanabileceğim belki.  

 Yalnızlık üşütüyor beni en çok, yolun sonuna gelmiş olma duygusu, artık kimsenin sana yardım demeyeceği düşüncesine tüm kalbimle inanmış olmak. Düşen bir uçaktaysan eğer ha dünyanın en zengin iş adamı olmuşsun ha en çulsuz dilencisi… Fark eden bir şey olmaz. Kimse yardım edemez sana, korkunç ve amansız bir yalnızlığın içindesindir; o anda yiyen, içen, sıçan, osuran, uyuyan, esneyen, hapşıran, öksüren bir insan olursun tekrar. Anadan üryan çırılçıplak bir varlıksındır artık, etrafındaki dalkavukların üzerine giydirdiği tüm o giysilerden sıyrılmış, doğduğun günün gerçekçiliğiyle Hakk’a yürümeye başlamışsındır. Bu kadarını ben bile şu kıt aklımla, şu ortaokuldan sonrasını görmemiş beynimle çözebiliyorum. Ölümü anlamak için ne Sadık gibi hayvan kesmek ne de Selim gibi mürekkep yalamak gerekiyor! Hele Derya gibi sabah akşam mağdur edebiyatı okumak da yetmiyor ölümün gerçeğini anlamaya. Ama soğuk başka, ete batırılan toplu iğne gibi dikkatimi dağıtıyor, aklımı dumura uğratıyor, adam gibi düşünmemi engelliyor.

Sıtmaya tutulmuş çocuk gibi zangır zangır titredim gecenin başında. Bir de bu zifiri karanlık! Kendi elimi ayağımı bile göremiyordum ilk geldiğimde. Neyse ki ay duruyor tepemde; başımı okşar, eğilir öper arada, dost olur bana bu ıssız kuytulukta. Onun ışığıyla idare ettim uzun süre, sonra ateş yakmak geldi aklıma. Ateş şart ısınmak için, battaniye falan da idare etmiyor bir vakitten sonra. Yaktığım ateşin ışığa faydası da oldu tabii ama ay gibi değil o, bir parlıyor ve sonrasında hemen sönüyor, sürekli beslemek gerekiyor şıllığı, işin yok oturduğun yerden kalk ateşe odun at. Etrafta kurun odun çok ama odun toplamak için ateşin yanından uzaklaşınca yine üşüyorum, hemen geri dönüyorum kızıl alevlerin başına. Nazlı bir metres gibi mübarek, çekiyor kendisine ve bırakmıyor, yörüngesine mahkûm ediyor seni. Azıcık yüzüne bakmayınca, azıcık ilgilenmeyince de hemen “Beni unuttun mu?” tavırları. Hepsi mi böyle bunların? Baştan razılar metres olmaya, ikinci kadın olmaya, görünmez bir hayalet gibi gerilerde takılmaya ama bir süre sonra hepsi yoldan çıkıyor. Bir kıskanmalar, bir içerlemeler, bir kaprisler, sonsuza kadar ikinci kalacağım kaygısı… Sanarsın dünyanın en güzel ve zeki kadını, ben de ülkeler fethetmiş imparatorum, ona güzel ve zengin bir şehrin valiliğini bağışlayacağım. İskender miyim ben, Sezar mıyım? Don Kişot muyum? Cesaretlerini toplayabilenler de hemen tehditler savurmaya başlıyorlar. “Evini basarım”, “Karının, çocuklarının önünde seni rezil ederim.”, “Karın boşanma davası açtığında mahkemede aleyhine şahitlik yaparım…” Ne sonu var tehditlerin ne de bir ayarı. “İnternete çıplak fotoğraflarını koyarım.” diyenlerle bile rastladım. Çaresizlik, özgüvensizlik, hepsinden önemlisi miyopluk bunları mustarip eden maraz. Ben mi dedim sana evli adamla takıl diye? Çekici ve yakışıklı olsam neyse, o da yok bende! Paradan başka bir şey yok –hoş, artık para da yok ya, neyse!-, sende de paradan başka her şey var. İyi ya işte, keyfini çıkar, neden kesiyorsun altın yumurtlayan tavuğu. Nedir yani bütün bu nazlar, kaprisler? Bedava becermiyoruz ya! İstediğini fazlasını veriyoruz. Ama yooook, o acındırma kartı masaya bırakılacak, “Ben seni beğendim de seninle oldum, yoksa her paralı erkeğe bakmıyorum.” ayakları. Duygusallığa oynamalar, kırılgan kadınlık rolleri. Madem sevmeyecektin neden beraber oldun benimle gibi saçma sapan, neresinden tutsan elinde kalacak sorular. 


*** Devamı yayımlanacak romanda

20 Ekim 2020

7. Bölüm: Ahlatın Düşüşü

 
          

Yattığımdan beri dört dönüyorum yatakta. Genelde sağ omzumun üzerine yatar yatmaz uyuyan ben, bu gece nedense bir türlü dalamadım uykuya. Defalarca gözüm aldı, defalarca uyandım, uyanır uyanmaz nerede olduğumu sordum kendime her seferinde. Bal’la Süt’ü aradı gözlerim karanlıkta ama nafile! Yüzüstü uyumayı denedim, karnım ağrıdı. Sol omzum üzerine yattım, göğsüm sıkıştı. Ne yaptımsa bulamadım hem vücudumu hem de zihnimi rahat ettirecek bir pozisyon. Çamura saplandığı için patinaj yapan lastik gibi döndüm boyuna bir türlü ısınmayan çarşafın üzerinde. Bir ara Ayşegül’ü de uyandıracağım diye endişelendim, kalkıp diğer odada yatayım dedim ama üşendim. En sonunda uyuma ısrarından vazgeçtim. Sırt üstü yatıp tavanı izleme başladım. Babamın evinde geceleri soğuk olur diyordum ama burası çok daha kötüymüş. Yaz ayında altında yattığımız yorgana bak! Kışın ne yapıyordu dedelerimiz acaba? Bu ev gündüzleri doğru dürüst ışık almıyor, ondan herhalde. Isınmıyor bir türlü. Bir de duvarlardan tüyler ürpertici bir çıyan gibi sızan bu ağır nem, insanın içine terk edilmişlik duygusu pompalayan bu iğrenç rutubet, çürüyen tahtalardan yükselen küf ve mantar kokusu…

Gözlerim hâlâ tavanda, uzun süre karanlıkta aynı noktaya bakınca hareketsiz cisimlerin birbirleriyle oynaşmaya başladıklarını fark ediyor insan, başka zamanlarda umurumuzda bile olmayan eşyalar girift bir bulmacanın parçalarına dönüşüyorlar, her şey başka bir şeye benziyor, başka bir şeye dönüşüyor, gelişiyor, tekâmül ediyor. Kirişleri birbirine bağlayan halatlar bin başlı bir yılan gibi uzatmışlar uçlarını mesela; tavandan sarkan lamba göğe doğru yükselen bir zembile, duvardaki koyu lekeler vahşi bir cinayetten arta kalan izlere, pencereden sızıp odanın karşı köşesinde sonlanan zayıf ay ışığı hedefi 12’den vuran bir oka dönüşüyor. Sonra bunlar birbirleriyle etkileşmeye, alt alta üst üste boğuşmaya, bitmeyen bir savaşın içinde çarpışmaya başlıyorlar. Yorgun olduğu halde bir türlü uyuyamayan ben ise yarı hayranlık yarı korku içerisinde bir yandan karanlığın içinden türlü şekillere bürünerek çıkan bu cisimlerin ölümsüz kavgalarını izlerken bir yandan da yarınki cenaze namazında imamın soracağı “Merhumu nasıl bilirdiniz?” sorusuna cemaatin ne yanıt vereceğini düşünüyorum. Malum, babam aksi bir adamdı. Kendisinden ve biricik oğlu Ahmet’ten başka kimseyi düşünmediğini söylesem herhalde koca köyde tek bir kişi çıkıp itiraz etmez. İstanbul’dan getirdiğim akrabaların da çok farklı düşündüğünü sanmıyorum. “Ucuza bilet bulduk, köye gider kalırız birkaç hafta.” demiştir kimisi. Off baba ya! Nasıl bir hayat yaşadın, nasıl bir miras bıraktın çocuklarına! Para da para, mülk de mülk, mal da mal; ömrünü av peşinde geçirdin, bir kere oturup avladıklarının tadına bakamadan bastın gittin. Ne çocukların nasiplendi senin inatçı ve hırslı tavırlarından ne de torunların. Anam bile senin cimriliğin yüzünden çabucak eriyip gitti. Az yalvarmadı sana üç beş kuruş için. Kendisi için değil de çocukları için isteyince bile vermedin, sakladın paraları, akla hayale gelmeyecek deliklere soktun. İşte gör şimdi parayı, aha böyle yatarsın gasılhanede. O deliğe şimdi sen girersin. Kazandıkların da büyük oğlunun kasasında tembel tembel yatar. Yatar mı yatmaz mı bilmiyoruz ya! Kara delik gibi çekti Ahmet Abimin işleri sendeki tüm birikimleri. Beton oldu, ev oldu, villa oldu, kayboldu gitti hepsi…

Telefona gelen mesajla dikkatim dağılıyor. 

* Devamı yayımlanacak romanda. 24 saatliğne metin sayfada duruyor, vakit dolunca ilk iki paragraftan sonraki kısmı siliyorum.