Bu Blogda Ara

17 Şubat 2026

Tencerenin Dibi




                                                   Öykünün ilham kaynağı S. S.'e 

 “Buraya dün gece bomba atmış olmalılar” diye geçirdim içimden sokağa çıkar çıkmaz. Zaten belliydi akşamki seslerden. Bu evdeki ilk gecem ve yeni sokağım beni böylesi şatafatlı, böylesi dağdağalı ve cafcaflı bir törenle karşılıyor. Pencereye çıkıp perdenin kıyısından gizlice bakmıştım; tanklar geçiyordu yoldan, pencere kapalı olduğu halde yaktıkları benzinin kesif kokusu burnumu delip geçmişti, dev paletlerin altında ezilen asfalt yoldan kopan ufak parçalar sağa sola savruluyordu. Sonrasında hırsız adımlarıyla uzaklaştım pencereden. Ne olur ne olmaz dedim kendi kendime, bir kör kurşun alınımın ortasından çat diye vurur. Faili meçhul değil, faili meşhur olurum! Havada bir serinlik var ama yer yer soluyorum aralara karışmış ağır metal zerreciklerini. Kubbe habbe oluyor, doluşuyor ciğerlerimize. Yolun ortasında kocaman bir çukur, içinde zift rengi durgun bir su, suyun içinde artık varlığına alıştığım somurtkan gökyüzü, gökyüzünde duman rengi bulutlar, bulutların arkasında var olduklarına inandığım yıldızlar, gezegenler, galaksiler, sonsuz bir boşluk ve o boşluğun bana yaşatacağı huzur. Demek buraya düşmüş büyük bomba, etrafında da uyduları var, yumruk kadar delikler, bir takılsam ağzımı yüzümü pürtüklü zemine sürte sürte kapaklanırım yolun ortasına. Attığım her adıma dikkat ederek ilerliyorum. Mayın tarlası gibi adeta her yer, ince işçilikle hazırlanmış hassas tuzaklar teyakkuzda tutuyor zihnimi. Kesin döşemişlerdir dünyanın en sinsi, en görünmez silahlarını yolun sağlı sollu köşelerine. Yataktan kalkınca değil, bu sokağa inince uyanıyorum aslında. Düşüp bir yerlerimi kırmamak için, saçma sapan bir konuda yoldan geçen biriyle kavga edip bıçaklanmamak için, genç yaşımda ölmemek için. Mermi çekirdekleri saçılmış her yere, bunlardan birisinin insanın etine saplandığını hayal ediyorum, içim ürperiyor, elektrik verilmiş gibi titriyorum olduğum yerde. Yeni açtığı sigara paketinin ambalajını rüzgârın esintisine bırakan yaşlı bir adam kuşku dolu gözlerle beni izliyor, dik dik süzüyor yengeç gibi yalpa yalpa yürüyen bedenimi. Kaldırımlar arabalar tarafından işgal edildiği için yolun ortasından yürümek zorundayım. İkide bir arkamdan gelen araçlara yol veriyorum -bir terslik yok mu bu resimde?-, bir de kızmıyorlar mı bana “Hanımefendi yolun ortasından yürümeyin” diye! Orada yürüme, burada yürüme, ne yapacağım ben, uçacak mıyım? Ayağımın altında takır tukur sesler, üzerine bastığım şarapnel parçalarının, topuğumun altında ezilen bilumum yıkıntıların sesleri. Kâğıt, cam, plastik, kiremit parçaları, kırık tuğlalar, her bir atomuna onu bir zamanlar kullanmış olan insanların hatıratı sinmiş eski eşyalar… Demek gökten bombalar düşüp her şeyin altının üstünü getirmeden önce güzel bir sokakmış burası; kaldırımlarında çocukların şen şakrak oynadığı, sevgililerin el ele kol kola gezdiği, yaşlı çiftlerin tatlı sert kavgalarını ettiği, bahçelerinden dünyaya begonya, gül, leylak, erguvan kokularının aktığı; duvar diplerinden yola doğru hercai menekşelerin fışkırdığı, pürüzsüz asfalt yolun özenle ütülenmiş çarşaf gibi insanda üzerine kıvrılıp kısa süreliğine de olsa uyuma arzusu uyandırdığı bir yermiş. Şimdi, hayalini kurabiliyoruz ancak! Evsiz birinin düşlerini süsleyen temiz yataklar, yumuşak yastıklar ve kalın yorganlar. Ben evsiz değilim ama “yol”suzum. Sokağıma bomba atmışlar ve işime gidemiyorum. Bak, nasıl da akıyor çamur-kum karışımı iğrenç karasular, bak, nasıl da bulaşıyor ayaklarıma, paçalarıma. Buna da şükür, kan da olabilirdi bu. İnsan kanı, hayvan kanı! Oraya basmayayım diyorum ama nereye basayım, kaldırımlara çıkamıyorum, yayaya yasak. Asfalt yol çamura bulanmış, o kadar ki şu pisliği kazısak sert zemine ulaşana kadar ne fosiller bulunur burada, ne toplu mezarlar! Bir araba çıkmış, kaldırıma geçeyim bari, çamur deryasından kurtulurum bir süreliğine. Ama yok, kaldırıma da döşemişler aynı mayınlardan, taşların kimi göçmüş, kimi kalkmış, aralarından zehirli otlar yeşermiş. En azından yolun ortasında yürürken adımımı attığım yeri görebiliyorum, kaldırımlar tam bir tropik orman. Yılan gibi uzayıp en olmadık zamanda çıplak ensene dokunan o incecik dallar, o dalların üzerinde sinsice ilerleyen kalem kalınlığında yeşil renkli parlak yılanlar, o yılanların ağızlarına hiç yakışmayan çatallı dilleri. Her saniye sokulabilirsin, omzundan, baldırından, hatta yanağından. Tetikteyim her an, otların arasına bakıyorum, mayınlara basmayayım, bubi tuzaklarına takılmayayım diye. Kaldırım taşlarının arasına odaklanıyorum, en ufak ayrıntılara, olağandışı renklere ve oluşumlara, çıkıntılara, girintilere, sarkıtlara, dikitlere. Milyonlarca yıl önce insanımsı türler tarafından mesken tutulmuş bir mağaraya girer gibi temkinli ve düşünceliyim. Tuşlarının bazıları sökülmüş bir piyanoyla yüz binlerce seyirciye konser vermesi beklenen sanatçının maruz kaldığı fiyaskoya benziyor şu anda yaşamakta olduğum deneyim. Bir kaldırımı yapmak ve onu temiz tutmak ne kadar zor olabilir ki? Hele ki bir yola asfalt döşemek bu devirde. Ama tabii savaş yoksa! Demokrasi ve adalet adı altında yaşanan çirkeflikler, kumpaslar, iftiralar. Bitmeyen bir mücadele, iyiyle kötünün kavgası değil bu, basiretsizliğin ve akılsızlığın uzun vadede insana çektirdiği işkence. Sen kulsun, verdiğimizle yetineceksin diyen zihniyetin bin yıllık mirası. İşte yine kaldırıma park etmiş bir kamyon, mecburen iniyorum yola tekrar, hızla geçen bir motosikletin sıçrattığı çamuru son anda savuşturuyorum. İş yerine az kaldı ama ben de yoruldum. Her adımımı pürdikkat atmaktan, her saniye huzurumu kollamaktan, her an başıma bir şey gelecekmiş gibi etrafı kolaçan etmekten yoruldum. Çalıştığım kurumun binasını görünce adımlarımı hızlandırdım. Ah ne büyük bir hata! Yakındayken uzak görüneceksin, uzaktayken yakın, zorken kolay, kolayken zor. Hayatın, yani mücadelenin kuralı bu. Yoksa sinek gibi ezerler seni. Şimdi top onlarda, senin verdiğin tavizi gole çevirip çevirmemek onların kirli insaflarına kaldı. Topuğum bir çukura girdi tökezledim ama düşmedim. Bu sırada yanımdan geçen bir cip öyle bir su sıçrattı ki dün akşam yıkayıp özenle ütülediğim mavi bluzum sırılsıklam oldu. Kara sular şıp şıp yere damlıyordu kaldırımdaki bir aralığa sığındığımda. Meğer üzerine bastığım ilk taş da benim düşmanımmış. Ah bir kere görmesinler zayıf yanını, et kokusu almış piranalar gibi saldırırlar, ne koparırsak o kadar kâr! Taşın altında birikmiş sular dik bir açıyla öyle bir fışkırdı ki güzelim pantolonumun sağ tarafında kuru yer kalmadı. Çaresizce dayandım demir çitlere. Yoldan geçen bir lise öğrencisi -önce yardım edecek sandım- beni görünce histerik bir kahkaha attı, sonra da bana sormadan fotoğrafımı çekti. Uzaklaşırken “Kanka, gönderdiğim resme bak!” diye kikirdiyordu. O gözden kaybolunca sinirim bir nebze yatıştı. Şimdi yola ineceğim ve üzerime tek bir bela daha çekmeden çalıştığım kuruma varacağım dedim kendime. Dediğim gibi de yaptım. Yola indim, usta bir dama oyuncusu gibi taşların, molozların, çakılların, çukurların ve tümseklerin arasından seke seke geçtim. Bana sorulsa duyduğu bir gürültüden ürküp orman boyunca kazasız belasız koşan bir ceylan gibiydim. Dışarıdan bakan birisi beni herhalde uçak kazasından kurtulmuş elbiseleri yanık, yüzü gözü kapkara olmuş bir kazazede olarak görüyordu. Ne olursa olsun, varmıştım hedefime. Girişteki güvenlik memuru “Yanlış geldiniz sanırım, burası bir eğitim kurumu” diyen gözlerle ıslak elbiselerime bakıyordu. Hiç bozuntuya vermeden kartımı okutup içeriye girdim. Bu kurumda çalışıyorum ben. Evimden buraya gelene kadar ne yaşamış olursam olayım, bundan sonra başım dik, göğsüm kıvanç dolu, işimin başında olacağım. Asansöre doğru ilerlerken girişteki sekretere takılıyor gözüm. Müstehzi bakışlarla süzüyor beni, bu pantolona bu bluz olmamış mı demek istiyor acaba, yoksa ıslanmış yerlerimi görmemeye çalışarak içinde biriken gülme arzusunu mu frenliyor? Her hâlükârda telefondaki şikâyetlerine devam ediyor 

Ay şekerim sorma! Erkek milletini mutfağa sokmayacaksın. Tencerenin dibi yanmış, sen tut yıkarken kolaylık olsun diye tencereye su koy, sonra da onu tezgâhın bir köşesinde unut. On gün sonra ben annemin yanından dönünce tencerenin kapağını bir açtım ki ne göreyim! O nasıl bir koku, o nasıl bir görüntü! Hâlâ çıkmıyor aklımdan. Bildiğin yeni yaşam türleri oluşmuş düğünümde halamın hediye ettiği tencerenin içinde. Bir de pişkinliğe veriyor yaptığı densizliği, “Ama hayatım bak ne güzel çorba olmuş, bunu bulamayan da var. Şükretmek lazım.” İğrenç herif! 

Asansörün gelmesini beklerken sekreter hanımın tarif ettiği tencerenin dibini hayal ediyorum. Nedense bana çok iğrenç gelmiyor. Alıştığım, zorla daha kötüsüne alıştırıldığım için mi acaba? Sonra başıma bir şey gelir korkusuyla sert bir U dönüşü yapıyorum. Birazdan asansöre bineceğim ne de olsa! “Evet” diyorum içimden, bir elimle bluzumun en ıslak yerlerini sıkarken, “buna da şükretmek lazım.” 

Ali Rıza Arıcan 
17.02.2026 
Maltepe, İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder