Öykünün ilham kaynağı S. S.'e
“Buraya dün gece bomba atmış
olmalılar” diye geçirdim içimden sokağa çıkar çıkmaz. Zaten belliydi akşamki
seslerden. Bu evdeki ilk gecem ve yeni sokağım beni böylesi şatafatlı, böylesi
dağdağalı ve cafcaflı bir törenle karşılıyor. Pencereye çıkıp perdenin
kıyısından gizlice bakmıştım; tanklar geçiyordu yoldan, pencere kapalı olduğu
halde yaktıkları benzinin kesif kokusu burnumu delip geçmişti, dev paletlerin
altında ezilen asfalt yoldan kopan ufak parçalar sağa sola savruluyordu.
Sonrasında hırsız adımlarıyla uzaklaştım pencereden. Ne olur ne olmaz dedim
kendi kendime, bir kör kurşun alınımın ortasından çat diye vurur. Faili meçhul
değil, faili meşhur olurum! Havada bir serinlik var ama yer yer soluyorum
aralara karışmış ağır metal zerreciklerini. Kubbe habbe oluyor, doluşuyor
ciğerlerimize. Yolun ortasında kocaman bir çukur, içinde zift rengi durgun bir
su, suyun içinde artık varlığına alıştığım somurtkan gökyüzü, gökyüzünde duman
rengi bulutlar, bulutların arkasında var olduklarına inandığım yıldızlar,
gezegenler, galaksiler, sonsuz bir boşluk ve o boşluğun bana yaşatacağı huzur.
Demek buraya düşmüş büyük bomba, etrafında da uyduları var, yumruk kadar
delikler, bir takılsam ağzımı yüzümü pürtüklü zemine sürte sürte kapaklanırım
yolun ortasına. Attığım her adıma dikkat ederek ilerliyorum. Mayın tarlası gibi
adeta her yer, ince işçilikle hazırlanmış hassas tuzaklar teyakkuzda tutuyor
zihnimi. Kesin döşemişlerdir dünyanın en sinsi, en görünmez silahlarını yolun
sağlı sollu köşelerine. Yataktan kalkınca değil, bu sokağa inince uyanıyorum
aslında. Düşüp bir yerlerimi kırmamak için, saçma sapan bir konuda yoldan geçen
biriyle kavga edip bıçaklanmamak için, genç yaşımda ölmemek için. Mermi
çekirdekleri saçılmış her yere, bunlardan birisinin insanın etine saplandığını
hayal ediyorum, içim ürperiyor, elektrik verilmiş gibi titriyorum olduğum yerde.
Yeni açtığı sigara paketinin ambalajını rüzgârın esintisine bırakan yaşlı bir
adam kuşku dolu gözlerle beni izliyor, dik dik süzüyor yengeç gibi yalpa yalpa
yürüyen bedenimi. Kaldırımlar arabalar tarafından işgal edildiği için yolun
ortasından yürümek zorundayım. İkide bir arkamdan gelen araçlara yol veriyorum
-bir terslik yok mu bu resimde?-, bir de kızmıyorlar mı bana “Hanımefendi yolun
ortasından yürümeyin” diye! Orada yürüme, burada yürüme, ne yapacağım ben,
uçacak mıyım? Ayağımın altında takır tukur sesler, üzerine bastığım şarapnel
parçalarının, topuğumun altında ezilen bilumum yıkıntıların sesleri. Kâğıt, cam,
plastik, kiremit parçaları, kırık tuğlalar, her bir atomuna onu bir zamanlar
kullanmış olan insanların hatıratı sinmiş eski eşyalar… Demek gökten bombalar
düşüp her şeyin altının üstünü getirmeden önce güzel bir sokakmış burası;
kaldırımlarında çocukların şen şakrak oynadığı, sevgililerin el ele kol kola
gezdiği, yaşlı çiftlerin tatlı sert kavgalarını ettiği, bahçelerinden dünyaya
begonya, gül, leylak, erguvan kokularının aktığı; duvar diplerinden yola doğru
hercai menekşelerin fışkırdığı, pürüzsüz asfalt yolun özenle ütülenmiş çarşaf
gibi insanda üzerine kıvrılıp kısa süreliğine de olsa uyuma arzusu uyandırdığı
bir yermiş. Şimdi, hayalini kurabiliyoruz ancak! Evsiz birinin düşlerini
süsleyen temiz yataklar, yumuşak yastıklar ve kalın yorganlar. Ben evsiz değilim
ama “yol”suzum. Sokağıma bomba atmışlar ve işime gidemiyorum. Bak, nasıl da akıyor çamur-kum karışımı iğrenç karasular, bak, nasıl da bulaşıyor ayaklarıma, paçalarıma. Buna da şükür, kan da olabilirdi bu. İnsan kanı, hayvan kanı! Oraya
basmayayım diyorum ama nereye basayım, kaldırımlara çıkamıyorum, yayaya yasak.
Asfalt yol çamura bulanmış, o kadar ki şu pisliği kazısak sert zemine ulaşana
kadar ne fosiller bulunur burada, ne toplu mezarlar! Bir araba çıkmış, kaldırıma
geçeyim bari, çamur deryasından kurtulurum bir süreliğine. Ama yok, kaldırıma da
döşemişler aynı mayınlardan, taşların kimi göçmüş, kimi kalkmış, aralarından
zehirli otlar yeşermiş. En azından yolun ortasında yürürken adımımı attığım yeri
görebiliyorum, kaldırımlar tam bir tropik orman. Yılan gibi uzayıp en olmadık
zamanda çıplak ensene dokunan o incecik dallar, o dalların üzerinde sinsice
ilerleyen kalem kalınlığında yeşil renkli parlak yılanlar, o yılanların
ağızlarına hiç yakışmayan çatallı dilleri. Her saniye sokulabilirsin, omzundan,
baldırından, hatta yanağından. Tetikteyim her an, otların arasına bakıyorum,
mayınlara basmayayım, bubi tuzaklarına takılmayayım diye. Kaldırım taşlarının
arasına odaklanıyorum, en ufak ayrıntılara, olağandışı renklere ve oluşumlara,
çıkıntılara, girintilere, sarkıtlara, dikitlere. Milyonlarca yıl önce insanımsı
türler tarafından mesken tutulmuş bir mağaraya girer gibi temkinli ve düşünceliyim.
Tuşlarının bazıları sökülmüş bir piyanoyla yüz binlerce seyirciye konser vermesi
beklenen sanatçının maruz kaldığı fiyaskoya benziyor şu anda yaşamakta olduğum
deneyim. Bir kaldırımı yapmak ve onu temiz tutmak ne kadar zor olabilir ki? Hele
ki bir yola asfalt döşemek bu devirde. Ama tabii savaş yoksa! Demokrasi ve
adalet adı altında yaşanan çirkeflikler, kumpaslar, iftiralar. Bitmeyen bir
mücadele, iyiyle kötünün kavgası değil bu, basiretsizliğin ve akılsızlığın uzun
vadede insana çektirdiği işkence. Sen kulsun, verdiğimizle yetineceksin diyen
zihniyetin bin yıllık mirası. İşte yine kaldırıma park etmiş bir kamyon,
mecburen iniyorum yola tekrar, hızla geçen bir motosikletin sıçrattığı çamuru
son anda savuşturuyorum. İş yerine az kaldı ama ben de yoruldum. Her adımımı pürdikkat atmaktan, her saniye huzurumu kollamaktan, her an başıma bir şey
gelecekmiş gibi etrafı kolaçan etmekten yoruldum. Çalıştığım kurumun binasını
görünce adımlarımı hızlandırdım. Ah ne büyük bir hata! Yakındayken uzak
görüneceksin, uzaktayken yakın, zorken kolay, kolayken zor. Hayatın, yani
mücadelenin kuralı bu. Yoksa sinek gibi ezerler seni. Şimdi top onlarda, senin
verdiğin tavizi gole çevirip çevirmemek onların kirli insaflarına kaldı. Topuğum
bir çukura girdi tökezledim ama düşmedim. Bu sırada yanımdan geçen bir cip öyle
bir su sıçrattı ki dün akşam yıkayıp özenle ütülediğim mavi bluzum sırılsıklam
oldu. Kara sular şıp şıp yere damlıyordu kaldırımdaki bir aralığa sığındığımda.
Meğer üzerine bastığım ilk taş da benim düşmanımmış. Ah bir kere görmesinler
zayıf yanını, et kokusu almış piranalar gibi saldırırlar, ne koparırsak o kadar
kâr! Taşın altında birikmiş sular dik bir açıyla öyle bir fışkırdı ki güzelim
pantolonumun sağ tarafında kuru yer kalmadı. Çaresizce dayandım demir çitlere.
Yoldan geçen bir lise öğrencisi -önce yardım edecek sandım- beni görünce
histerik bir kahkaha attı, sonra da bana sormadan fotoğrafımı çekti.
Uzaklaşırken “Kanka, gönderdiğim resme bak!” diye kikirdiyordu. O gözden
kaybolunca sinirim bir nebze yatıştı. Şimdi yola ineceğim ve üzerime tek bir
bela daha çekmeden çalıştığım kuruma varacağım dedim kendime. Dediğim gibi de
yaptım. Yola indim, usta bir dama oyuncusu gibi taşların, molozların,
çakılların, çukurların ve tümseklerin arasından seke seke geçtim. Bana sorulsa
duyduğu bir gürültüden ürküp orman boyunca kazasız belasız koşan bir ceylan
gibiydim. Dışarıdan bakan birisi beni herhalde uçak kazasından kurtulmuş
elbiseleri yanık, yüzü gözü kapkara olmuş bir kazazede olarak görüyordu. Ne
olursa olsun, varmıştım hedefime. Girişteki güvenlik memuru “Yanlış geldiniz
sanırım, burası bir eğitim kurumu” diyen gözlerle ıslak elbiselerime bakıyordu.
Hiç bozuntuya vermeden kartımı okutup içeriye girdim. Bu kurumda çalışıyorum
ben. Evimden buraya gelene kadar ne yaşamış olursam olayım, bundan sonra başım
dik, göğsüm kıvanç dolu, işimin başında olacağım. Asansöre doğru ilerlerken
girişteki sekretere takılıyor gözüm. Müstehzi bakışlarla süzüyor beni, bu
pantolona bu bluz olmamış mı demek istiyor acaba, yoksa ıslanmış yerlerimi
görmemeye çalışarak içinde biriken gülme arzusunu mu frenliyor? Her hâlükârda
telefondaki şikâyetlerine devam ediyor
Ay şekerim sorma! Erkek milletini mutfağa
sokmayacaksın. Tencerenin dibi yanmış, sen tut yıkarken kolaylık olsun diye
tencereye su koy, sonra da onu tezgâhın bir köşesinde unut. On gün sonra ben
annemin yanından dönünce tencerenin kapağını bir açtım ki ne göreyim! O nasıl
bir koku, o nasıl bir görüntü! Hâlâ çıkmıyor aklımdan. Bildiğin yeni yaşam
türleri oluşmuş düğünümde halamın hediye ettiği tencerenin içinde. Bir de
pişkinliğe veriyor yaptığı densizliği, “Ama hayatım bak ne güzel çorba olmuş,
bunu bulamayan da var. Şükretmek lazım.” İğrenç herif!
Asansörün gelmesini
beklerken sekreter hanımın tarif ettiği tencerenin dibini hayal ediyorum.
Nedense bana çok iğrenç gelmiyor. Alıştığım, zorla daha kötüsüne alıştırıldığım
için mi acaba? Sonra başıma bir şey gelir korkusuyla sert bir U dönüşü
yapıyorum. Birazdan asansöre bineceğim ne de olsa! “Evet” diyorum içimden, bir elimle bluzumun en ıslak yerlerini
sıkarken, “buna da şükretmek lazım.”
Ali Rıza Arıcan
17.02.2026
Maltepe,
İstanbul
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder