Bu Blogda Ara

18 Mart 2025

Sürgünden Öte (13)


 Haziran ayının ortasında apar topar gidiyorsun İstanbul’a. Okulun kapanmasına iki hafta kala, derin bir şefkât beslediğin öğrencilerinle ve sohbetinden haz aldığın birkaç öğretmen arkadaşınla vedalaşmaya bile fırsat bulamadan onların gözünde sırra kadem basıyorsun. Haber gece yarısından sonra saat 2’de geliyor, sen sabah 10’da kalkan aktarmalı bir uçuşta yerini almışsın. Hayatında ilk defa bedenini sıkmıyor üzerine oturduğun uçak koltuğu, ayaklarını istediğin gibi uzatamamak rahatsız etmiyor seni. Öylece, kanı çekilmiş bir böcek gibi kaskatı bekliyorsun etrafındaki curcunanın sonlanıp uçağın kalkmasını.  Karın ve üvey evladın yoklar yanında. Ayağına bağ olurlar diye götürmüyorsun onları beraberinde. Dil bilmiyorlar, din bilmiyorlar, örf bilmiyorlar… Onca işin arasında bir de onlara rehberlik mi yapacaksın? “Tek başınayım, her zamanki gibi. Yazarken, yaşarken ve yaşamayı askıya alıp başkalarının gölgelerine sığınırken…” yazıyorsun kendine gönderdiğin notların birinde. Benim aklım “her zamanki gibi” deyişine takılıyor, uzun süre de çıkmıyor bu takıntı aklımdan. Uçak dolu değil, yanındaki iki koltuk da boş. Ne güzel diyorsun, karınla yaptığın kısa konuşmada, kimseyle muhatap olmak zorunda kalmayacağım. Yayılıyorsun koltuğa. Seni hayal ediyorum, kocaman uçağın içinde gittikçe kaybolan bir Naci Hoca, çehren kurumuş mantar gibi büzüldükçe okuma gözlüklerin büyüyorlar, kaygıdan kabaran gözaltların yanaklarını olduklarından daha da pörsük gösteriyorlar. Gözbebeklerin kış bulutları gibi mat, kalbin durdu duracak kararsız; kafanın içi bir bataklıktan farksız, anıların aniden bastıran seli karşısında çaresizsin. Birisi omzuna dokunacak olsa hüngür hüngür ağlayacaksın. Tutunacak bir yer arıyorsun bu yüzden, arıyorsun ama bulamıyorsun bu sefer. Hep o aynı paslı pasaklı duvar dipleri, bu dipleri sessiz sakin esir almış çürük beton artıkları, deniz kabukları, içi boş salyangoz artıkları geliyor gözlerinin önüne. Aklın hep birkaç saat önce gelen haberin üreteceği sonsuz sayıdaki patikanın birbirinin içine geçerek oluşturacağı girift düğümle meşgul. İki tarafından çekildikçe çekiliyor, düğüm değil kaynak oluyor adeta.

Kalp krizi demişti ablan telefonda, ev temizliği yapmışmış yaşına başına bakmadan. Muhabbet’e yardım olsun diye camların önlerini sildikten sonra mutfaktaki halıyı toplamaya yeltenmiş. Sen misin eğilen, o anda vurmuş göğsünün sol tarafına bir ağrı. Muhabbet, kızım gel, göğsüm yanıyor diye bağırmış gittikçe kısılan sesiyle, bir eliyle buzdolabının karşısındaki ayağı topal sandalyeye dayanırken bir eliyle göğsünü tutuyormuş. Sonrasında yığılmış kalmış kışlık soğan çuvalları gibi sandalyeyle buzdolabı arasındaki boşluğa. Muhabbet yetişmiş, 112’yi aramış, bildiği kadarıyla ilk yardım falan denemiş ama nafile. Hastaneye yetişemeden yolda teslim etmiş ruhunu. Böyle demişti ablan, zaten sesi ikide bir hıçkırıklarla kesiliyordu. Sen bu kadarını anlayabilmiştin. Ne diyeceğini bilemediğin için “başımız sağ olsun abla” demiştin. Der demez de utanmıştın kendinden. İnsan annesinin ardından böyle mi der? İyi ama bunu demezse ne der? Sonrası biraz daha muğlaktı senin için, bir patlamanın ardından duyulan kulak çınlaması gibi bir uğultu, kafanın içinde bitmeyen bir çello notası…

Devamı yayımlnacak kitapta... 

Bundan sonraki bölümleri sayfaya koymayacağım. Kitap herhalde yıl sonuna doğru yayımlanır. 

AA