 |
| İd Kah Meydanı'ndan İd Kah Camisi'nin görünüşü. |
Nedir Müslümanların kabirler konusunda
gösterdiği bu aşırı hassasiyetin nedeni? Yıllar önce sevgili Ulaş’la
Hindistan’ı gezerken de aklıma gelmişti bu soru. İmparatorluklara liderlik
yapmış olanları az çok anlayabiliyorum. Siyasi gerekçeleri vardır, tarihsel bir
kimlik oluşturma çabasıdır ya da bir çeşit güç gösterisidir. Peki ya diğerleri?
Batıda bilime, dine ya da sanata katkıda bulunmuş insanların mezarları herhangi
bir kilisenin arka bahçesinde, belki diğerlerine nazaran biraz daha özenli ama
asla aşırıya kaçmayan, alelalede bir görünüme sahiptirler. Bir Newton’ın,
Euler’in, Goethe’nin, Balzac’ın ya da Tolstoy’un mezarlarının saraylar ve o
sarayları çevreleyen dev bahçeler içinde korunduğunu hiç sanmıyorum. Bu
insanların yapıtlarını okurlar, ya da yapıtlarının yorumlarını okurlar, bu yorumlardan yola çıkarak medeniyetlerini inşa ederler. Oysa iş
Müslümanlara gelince, ölümü ve ölüyü yüceltmeyi abartmakta sınır tanımadıklarını
gözlemliyoruz. Hindistan için şöyle demiştim vakti zamanında: Bu ülkede huzuru
bulmak için ölmek gerekiyor. Manevi huzuru değil, maddi huzuru. Tac Mahal’i
örnek vereyim. Agra, hayatınızda görüp göreceğiniz en kirli şehirlerden
birisidir. Gerçekten de sefalet ve kirlilik sıvı hale gelmiş sokaklardan akıyor
Agra’nın sokaklarında. İnsanların hayatlarından memnun olmadıklarını anlamak
için sosyopsikolojik araştırmalar yapmaya gerek yok, kaldırımlarda yürümek
yeterli. Bir de Tac Mahal’e girin bu manzaralardan sonra. Bahçesinde ceylanlar
koşuşturuyor, sincaplar ağaçların tepesinde daldan dala atlıyorlar, kuşlar gökyüzüne
çiçekli taçlar örmekle meşguller gün boyu. Vıcık vıcık bir istiridye içinde
güzelliğini yüzyıllardır koruyabilmiş bir inci tanesidir Tac Mahal! Yani saray kendisini
böyle hissettirir. Zannedersiniz ki cennet bahçesine girdiniz, bundan sonrası
yok; acılar, zorluklar, felaketler geride kaldı. Oysa altı üstü bir mezardır
burası. Her şey tertemiz, yerli yerinde, en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş.
Zaten kocaman bir arazinin ortasında yer alır Tac Mahal. Agra kentiyle Tac
Mahal arasındaki farkı görmek isterseniz google’da “Tac Mahal” yazıp çıkan
fotoğraflara bakın. Sonra da “Agra şehri” yazın ve fotoğraflara bakın. Ne demek
istediğimi anlayacaksınız. Ölülere saygıda kusur etmeyelim, tamam da hayatta
olanlar sefalet içinde yaşıyorken geçmişte yaşamış bir kraliçeye bu derece
teveccüh bana başka bir sorunun, çok daha derinlerde yer alan çarpık bir
anlayışın habercisi gibi geliyorlar. Maalesef konumuz ne Hindistan ne de
İslam’da ölüm / ölüm sonrası kavramı. Bu yüzden lafı daha fazla dolandırmadan
kaldığım yerden devam edeyim ben.
 |
| China Travel Guide'ın Kaşgar'daki gezip görülecek yerleri listelediği web sayfası. |
Kaldığım kervansaraydaki diğer konuklarla
sabah kahvaltısı sırasında kısa sohbetler yapma fırsatım oluyor. Kaşgar’da
nereleri gezeceklerini soruyorum tanıştığım birkaç turiste. Hani belki “birileri
benim gideceğim yerlere gidecek olur da birlikte gideriz” gibisinden artçı bir
niyetim var. Hemen herkes biliyor Apak Hoca’yı, ya gitmişler ya da yakında
gidecekler. Yusuf Has Hacip’i ve Kaşgarlı Mahmut’u soruyorum; başka bir
dünyadan söz ediyormuşum gibi ablak ablak yüzüme bakıyorlar. Singapurlu bir genç “Haaa, duymuştum.” diyor
Kaşgarlı Mahmut için ama gerisini getiremiyor. Zaten gitmeye niyeti yokmuş.
Yanında oturan çengel küpeli gözlüklü kız, dersine iyi çalışmamış mahçup bir
öğrenci gibi telefonuna başvuruyor hemen. “Bu sayfada ikisinden de hiç
bahsedilmemiş.” diyor, şaşkınlığını bana da bulaştırarak. Nasıl olmaz?
Tripadvisor’da, Lonely Planet’ta ve hatta Wikipedia’da bile bahsediliyor bu
türbelerden. Nereye bakıyor bu kız? Kahvaltıdan sonra ben de inceliyorum onun
sözünü ettiği web sayfasını. Gerçekten de China Travel Guide’da hiçbir bilgi
yok bu iki Uygur Türk âlimi hakkında. Kaşgar’daki gezmelik yerler listesinde
Apak Hoca’nın Türbesi var, İd Kah Camisi var, Karakul (Kara Göl) var, Eski
Kaşgar var, Budist tapınaklar var ama Kaşgar’ı, Türkçe’ye ya da Türkçe’nin en
çok konuşulduğu ülke olan Türkiye’ye bağlayan en önemli iki tarihi dimağın
adları yok. “Acaba” diyorum içimden “sayfayı hazırlayanlar Çin devletinden bir
baskı mı gördü ya da bir çeşit otosansüre mi başvurdular bu listeyi
hazırlarken?” Web sayfasının tepesindeki telefon numaraları ABD, Avustralya ve
İngiltere kaynaklı ama şirketin kayıtlı olduğu şehir Xian. Fotoğraflara
bakılırsa bu web sayfası yurt dışından Çin’e irili ufaklı turlar getiriyor,
yabancıları gezdiriyor. Sadece Kaşgar değil tabii ki, Çin’in her yerinde hizmet
veriyorlar. Peki, neden yok Kaşgar’ın iki önemli çekim merkezi bu sayfada.
Aklıma gelen ilk yanıt şu: Ya Çin
devletine doğrudan bağlılar ya da en iyi ihtimalle Çin devletinin izin verdiği
sınırların dışına çıkmamaları için ciddi gerekçeleri var. Gerçi, Çin’de çalışan
her şirketin belli bir takım sansür politikalarını içselleştirmeden burada
tutunabilecekleri bana pek mümkün görünmüyor. Bu tutum Çin’e has değil.
Dünyanın hemen her ülkesinde düzeyi çeşitlilik gösterse de sansür ya da
otosansür uygulanmakta. Her halükârda yakaladığım nokta ilginç. Demek ki
Kutadgu Bilig gibi bir siyasetnameyi, 11. Yüzyılda, o zamanın Türkçesiyle
kaleme almış bir filozof şairin bugünkü Çin topraklarında yaşamış olduğu
bilgisi ya da bu bilginin yayılması pek de memnun etmiyor Çinli yetkilileri.
Aynı şey Divan-ı Lügat-ıt Türk’ün yazarı Kaşgarlı Mahmut için de geçerli. O da
yaklaşık olarak aynı zamanda yaşamış ve Türkçe’nin bilinen ilk sözlüğünü
yazmış. Çin devleti bu isimlerin ister istemez Türkiye’yle
ilişkilendirileceğinin farkında olmalı. Büyük bir olasılıkla da yerli ve
yabancı turistlerin gözünde bu bağı görünmez kılma çabası içerisinde. Halkın
tepkisini çekeceği için bu türbeleri yıkamıyor da! Hatta tam tersine,
düzenliyor, bakımını yapıyor, güvenliğini sağlıyor. Aynı zamanda, yeğenini
Pekin’deki imparatora cariye olarak göndermiş olan Apak Hoca’nın sayfa da
olması da bu görüşü destekliyor. Çünkü Apak Hoca, Çinli yönetimle iyi ilişkiler
kurmuş, onların hükümranlığını kabul etmiş ve yeğeninin Pekin’e göndererek
büyük bir olasılıkla Kaşgar’daki konumunu güçlendirmiştir. Bir çeşit “Birlikte
yaşama, Çin’in gücünü kabul etme ve parayı / gücü özgürlüğe tercih etme”
göstergesi Apak Hoca onlar için. Sincian topraklarının ezelden beridir Çin’e
ait olduğunun apaçık bir kanıtı.
 |
| Girişteki yürüme yolu. İki yanda kavak ağaçları. |
Yalnız, tüm bu düşündüklerimin basit bir
hipotezden ibaret olduğunu belirteyim. Bu hipotezi doğrulamak ya da yanlışlamak
için ne vaktim var ne de yetkinliğim. Belki de basit bir ihmal ya da cehalettir
bu noksanlığın nedeni. Yani web sayfasını hazırlayan kişinin aklına gelmemiştir
bu yerler ya da sayfa hazırlanırken hata oluşmuştur. Hem sözünü ettiğim bu iki
yer biz Türkiyeliler için çok önemliler ama elin Amerikalısı ya da İngilizi
için bir şey ifade etmeyebilir. Yani talep azlığından dolayı, ekonomik
getirinin kayda değer bir düzeye ulaşamaması sonucunda listeye girmemiş de
olabilirler.
 |
| Ana binanın girişi. |
Bu düşüncelerle hazırlanıyorum. Kaldığım
yerde benimle birlikte gezecek birisini bulamayacağımı anlamam çok uzun
sürmüyor zaten. Resepsiyondaki çocuk bile şaşırıyor benim Kaşgarlı Mahmut’un
türbesini ziyaret etmek istememe. Ona da buralara neden gitmek istediğimi izah
etmeye çalışmıyorum tekrar. Atıyorum kendimi dışarıya. Demir kapıyı arkamdan
kapattığımda saat sabah 10’a yaklaşıyor. Benim saatim 10’a yaklaşıyor ama
buranın insanı için saat sabahın sekizi. Kol saatlerine yansımayan, duvarlarda
kendisini belli etmeyen ama insanların içlerine işlemiş bir akrep ve yelkovan
çiftiyle akıyor burada hayat. Çocuklar sırtlarında çantaları, elele tutuşmuşlar
sokakları arşınlıyorlar. İvedi adımlarla dış kapısının üstü dikenli tellerle
süslenmiş, kalın demir bir barikatın arkasında küçülüp kalmış okullarına
gidiyorlar. Okulun köşesinde bekleyen polisler yoldan geçen gençlerin
kimliklerini kontrol ediyor. Kimliklerini geri almak için bacaklarını çapraz
yapıp bekleyenlerin yüzlerindeki bıkkınlık, “neden ben?” sorusunun alınlarından
çenelerine doğru bir damar halinde akan sızıntıları, sıradanlaşmasına
alışılamamış bir hayatın tortuları, tatsız bir anı gibi kazınıyor zihnime. Dün
gece kahve ve Albeni aldığım bakkalın sahibi kapının ağzına koyduğu sandalyeye
kurulmuş, su şişelerinin ve karton kutuların arasından caddeyi izliyor. Karakol
önünde bekleşen polislerin yanından, onlarla göz göze gelmemeye özen göstererek
–neden?- geçiyorum. Kutadgu Bilig’dan alıntılanıp üç ayrı dilde (Uygurca, Çince
ve İngilizce) duvara işlenmiş, birlikte huzur içinde yaşamayı salık veren bir
cümleyi hızlıca okuyup devam ediyorum yola. Amacım İd Kah Camisi’nin
yakınındaki turist merkezine gidip, beni istediğim yerlere götürecek bir tur
ayarlamak.
Meydana varınca turistler için danışmanlık
hizmeti veren bir işletme bulmam çok zor olmuyor. Kadriye adında genç bir kız
bakıyor dükkâna. “Biraz bekle patron gelecek.” diyor. Masaların birisine oturup
bekliyorum, bir yandan da bir şeyler karalıyorum defterime. Kadriye dayanamayıp
oturuyor karşıma. Bir sürü soru soruyor İstanbul, Türkiye ve benim hakkımda.
Sıkılmadan yanıtlıyorum hepsini. Bana çay getiriyor, kendisine de koyuyor.
Tadını pek alamasam da içiyorum sarı çayı. Bu sırada patronu İskender geliyor.
O da masaya oturuyor. Gitmek istediğim üç yeri söyleyince bana bir fiyat
çıkarıyor. Sonra ben Kaşgar’da geçireceğim diğer iki günü de ekliyorum listeye.
Hepsi için tek bir fiyat talep ediyorum. Biraz da indirim istiyorum tabii ki.
İskender birkaç yeri arıyor, fiyatta anlaşıyoruz. İlk gün beni istediğim üç
türbeye götürecek. İkinci gün Deva Gölü’ne ve Taklamakan Çölü’ne. Üçüncü gün
ise Kara Göl’e. Hepsine 80 dolar gibi bir şey ödüyorum ve ödemeyi telefonumdaki
wechat’le yapıyorum. İnanması zor olsa da hâlâ Çin’deyim ve Çin’in sunduğu
teknolojik imkânlar hayatımı kolaylaştırmaya devam ediyor.
 |
| Mihrap |
İskender canayakın birisi. İngilizcesi de
çok iyi. Sorunsuz anlaşıyoruz. Matematik öğretmeni olduğumu öğrenince “hisap
ustası” adını takıyor bana. Beni alıp bir gün içinde üç ayrı türbeye götürecek
olan taksi şoförü saat 12’de geleceği için yaklaşık bir saatlik vaktim var. “İd
Kah Camisi’ne gitsem alırlar mı içeriye?” diye soruyorum İskender’e. Makinenin
filtresine koyduğu kahveyi preslerken yüzüme bakmadan yanıt veriyor, “Şimdi turist
zamanı. Git bence. Şoför erken gelirse bekletirim ben. Merak etme!”
 |
| Minber |
İd Kah Camisi’ne turist girişi 45 Yuan ama
pasaportumdan Türkiyeli olduğumu anlayınca görevli polis parayı geri veriyor.
Metal tarayıcıdan geçiyorum. Bir de üst araması yapıyorlar. Kollarımı iki yana
açıyorum, bip bip bip bip. Geçebilirsiniz! Dört beş tane polis var girişte.
Onları arkada bırakınca karşıma kavak ağaçlarının yapraklarıyla gölgelenmiş,
uzun ince bir yürüme yolu çıkıyor. Ağaçların arkasında, büyük olasılıkla cuma
günleri dolan iki meydan var, her iki meydanın ortasında da yandan merdivenli
birer minber çarpıyor gözüme. Neden iki tane minber var diyorum kendi kendime
ama yanıtı bulamayacağım için soru da çabucak kayboluyor zihnimden. Yolun
başında caminin tarihi hakkında bilgi var. İçeride Çinli ve batılı pek çok
turist, namaz saati olmadığı için rahat gezebiliyorlar her yeri. Yaprakların
arasından sızıp zemine ulaşan ışık, bol yıldızlı bir gökyüzünü andırıyor. Işık
parçalarına basarak, bastığım her yerde tozlu ayakkabılarımın ışıldamasına
şahit olarak ilerliyorum camiye doğru. Üstü kapalı olan kısım çok da geniş
değil. Girişte iki genç rehber var. İkisinin de İngilizcesi çok iyi. Adı Yasin
olan yanımda yürüyor, caminin tarihini ve İslam’daki önemini anlatıyor. Ben
Türkiye’denim deyince sohbetimiz koyulaşıyor, Kaşgar’da İngilizce Tercümanlık
okuduğunu, bitirince Urumçi’ye gideceğini, şimdilik bu yarı-zamanlı işi yaparak
deneyim kazanmaya çalıştığını söylüyor. Duvardaki İran halısını gösteriyor
parmağıyla işaret ederek, halının camiye geliş tarihini ve hikâyesini
anlatıyor. Sonra da birlikte çıkıyoruz camiden.
 |
| Duvardaki İran halısı |
Yasin’e ve arkadaşına “hoş” dedikten sonra caminin
bahçesinde biraz daha dolanıyorum. Kavak yapraklarının sonsuzluktan gelip
sonsuzluğa giden hışırtısı, ortama kattığı eşsiz melankolik hava, arada
ağaçların gövdelerinin danslarına karışan kuş sesleri, Çinli turistlerin bir
alçalıp bir konuşmaları, annelerinden uzaklaştıkça daha çok şeye çarparak koşuşturan
çocuklar, elindeki kalın hortumla beton zemini yıkayan sakallı bir amca… Kendimi
İstanbul’daki herhangi bir tarihi camiye gelmişim gibi hissediyorum bir
anlığına. Süleymaniye’nin avlusundayım ve birazdan çıkıp Haliç’e doğru yokuş
aşağı ineceğim. Ya da Beyazıt’tayım. Dışarıda güvercinler de hazır. Bir tamvay
eksik. Ayaklarım beni İskender’in dükkânına götürürken bölünerek çoğalıyor
zihnimdeki İstanbul fotoğrafları. Taksi şoförünün gelip beni Apak Hoca’nın
türbesine götüreceği âna kadar meydanda; fotoğraf çekilen turistlerin, güvercinlerin
ve bu güvercinleri kovalayan yürümeyi yeni öğrenmiş çocukların arasında
sessizce dolanıyorum.
Yer Üstünden Notlar: Kaşgar Notları 4: Üç Türbenin İlki
---
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder