Search This Blog

13 October 2013

Çin Mektupları 12 - Şangay ve Düşündürdükleri

İki haftadır yazamadım. Araya bir haftalık tatil girdi. Tatil bitti, okul başladı. Başlar başlamaz da bana yeni verilen bir dersin hazırlıklarıyla boğuştum. Sınıf listeleri, dersi bırakan öğrenciler, müfredat, ders hazırlıkları falan derken akşamları eve yediden önce gelemedim. O yorgunlukla da bilgisayarın başına oturup ciddi bir şeyler yazamazdım.

Tatilden sonraki ilk cumartesi de çalıştığımız için dün yazılması gereken yazı pazara kaldı. Malum, ÇHC resmi tatilleri olabildiğince birbirine bağlayıp halka uzun tatiller verme eğiliminde. Bu büyük bir olasılıkla halkı mutlu etmek için yapılan bir icraat değil. Uzun tatili görenler başlıyorlar seyahat planı yapmaya, para harcamaya, normal zamanlarda almayacakları şeyleri almaya. Kısacası, gelsin vergiler, tüketim ekonomisi.   

Yalnız bu fazladan tatil gününü verirken Türkiye’deki gibi bedavadan vermiyor. Örneğin, resmiyette dört gün olan bir tatili, arada kalan bir günü de tatil ilan ederek hafta sonlarıyla birlikte dokuz güne çıkarırsa, tatil dönüşünde halktan bir cumartesi çalışmasını istiyor. Böylece bedavadan verilen o tatil geri alınmış oluyor. Ben ilk geldiğimde bu tarz bir idarenin bizim okula has olduğunu sanıyordum. Ne güzel bir okul idaremiz var diyordum. Meğer tüm ülke bu şekilde yönetiliyormuş.

Neyse, bu sıkıcı muhabbeti bırakıp asıl konuya, yani Şangay’a geleyim. Tatilde beş günlüğüne Şangay’a gittik. Başlamadan önce bir dil sorunundan bahsetsem iyi olacak. Türkçe’de Şangay’ın nasıl yazıldığı konusunda sanırım ihtilaf var. Ben kolayıma geldiği için Şangay olarak yazıyorum ama ara sıra takip ettiğim Çin odaklı Türkçe web sayfaları “Şanghay” yazıyorlar. Bir de bu ikisinin yanında Şangay konsolosluğunun kullandığı “Şanhay” yazımı var. İngilizcesi “Shanghai” diye yazılan bir adı Şangay ya da Şanghay diye çevirmek bana mantıklı geliyor ama dilimize girmiş yabancı kökenli sözcüklerin hepsi İngilizce vasıtasıyla gelmiyor. Öyle olsaydı Almanya’ya “Germanya” derdik. Bir de Mao’nun gerçekleştirdiği dil devrimi (Basitleştirilmiş Çince) sonucunda Çince kökenli sözcüklerin Pinyin’de farklı yazılmaları konusu var. Yani dil devriminden önce Shanghai yine Shanghai mı yazılıyordu İngilizce’de? Birileri beni aksi konusunda ikna edene kadar “Şangay”ı kullanacağım.

Babasının omuzlarında kalabalığı yaran bir çocuk. Elinde ÇHC bayrağı, bayramı kutluyor. 
Şangay’a varınca insanın fark ettiği ilk şey kalabalık. Sürekli hareket eden, dört bir yana koşuşturan binlerce, yüzbinlerce insan… Öyle ki kalabalığın içine girince yürümüyorsunuz, sadece sürükleniyorsunuz. Kaybolmak ya da aynı yerde dolanıp durmak, birilerine çarpmak, tökezleyip yere yapışmak, araba ya da e-bisiklet kazasına kurban gitmek gayet olası. Sürekli birilerinin nefesini ensemde hissederek yürüdüm yollarda. Önümde, arkamda, sağımda, solumda ve hatta neredeyse tepemde sürekli başkalarının gölgesi vardı beş gün boyunca. Çanco gibi sakin bir kentten çıkıp Şangay’a gelince sanırım ilk şok böyle yaşanıyor. Metro kolaylığı da olmasa kesinlikle gelmezdim. Neyse ki metro her yere gidiyor. Gideceğimiz her noktaya hangi metro istasyonunda inip, hangi çıkıştan çıkacağımızı bilerek gidiyoruz. Böylece kalabalıklar görünmez hale geliyor. Fakat bu görünmezliğe gölge düşüren bir şey var. İnsanların çoğunun en temel görgü kurallarını hiçe sayması ve fütursuzca davranması.

Kalabalık yollara taşmasın diye el ele tutuşarak zincir yapan polis. East Nanjing Yolu 
Metroda çocuğunu çöp tenekesine işeten annelerden tutun, temizlediği boğazından çıkardığı balgamı şılaap diye tren durağının ortasına tükürenlere kadar bin bir çeşit insan var. Bu konudan daha önce de söz etmiştim. Çin son yirmi yılda büyümüş, gelişmekte olan bir ekonomi. Bugün büyük kentlerde, koca koca binaların içindeki küçük dairelerde yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu 20-30 yıl önce köylüydü, tarlada mısır yetiştirip, ahırda süt sağıyor, bahçede domuzlara bakıyordu. Görüntüyü değiştirmek içeriği değiştirmekten çok daha kolaydır. Tıraş olursun, takım elbise ve kravat giyersin, kente taşınırsın ve olursun kentli. Oysa köyde bulduğun o rahatlıkları da bırakmak istemezsin. Sonuçta hangimiz köyde umumi tuvalet arar, hangimiz tükürmek için cebinden mendil çıkarır? Böyük şeherde gördüğü umumi helayı köyüne getirmek isteyen Kibar Feyzo’yu anımsayın J  


Köydeysen dağ bayır her yer tuvalettir. Köylü bunu bilir, buna göre ihtiyacı olduğu an bulduğu ilk çalılığa koyuverir. Aynı köylü kente geldiğinde de zorlanacaktır doğal olarak? Hoş, ÇHC ciddi olarak emek harcıyor bu konuda halkı eğitmek için. Yapılan yanlışları da kabul ediyor. Çanco’da (Şangay’da da) yol işaretlerinin yanlarında tuvalet işaretleri de var ve tuvaletler bedava.(Çin’de şimdiye kadar umumi tuvalete bir kuruş bile vermedim.) Düşünün, Balbaros Bulvarı’ndan aşağıya indiniz, yol ikiye ayrıldı. İşaretlerin birisinde Eminönü yazıyor, diğerinde Sarıyer. Bir diğer işaret de en yakın tuvaletin yerini gösteriyor. Daha ne yapsın hükümet. Eminim okullarda, bilumum eğitim kurumlarında bu konulara ağırlık veriliyordur.       

Kültür öyle bir günde elde edilen bir şey değildir ki hükümet he demekle 1,3 milyar insanı kültürlü hale getirsin. Kent kültürü “şimdi” ve “burada”nın cazibesine hayır diyebilen insan yetiştirir. Köyde yaşayan insan için böylesi bir nefis idaresi şart değildir çünkü doğayla iç içe yaşayan insanın sadece doğaya hesap verme zorunluluğu vardır. Kentlerde yaşayan insanların toplumsal, yani kendi bireyselliklerinin dışında kalan herkese karşı sorumlulukları vardır. Kentler büyüdükçe sorumluluklar artar. Trafik lambasına uymak güvenlik amaçlı olmaktan çok ahlaki bir prensip halini alır.  Yolda birilerine çarpmadan yürümek, nadir de olsa çarparsan özür dilemek bir ahlaki zorunluluk olur.
Çocuk bir sevip çıkacak işte, hayvan sevgisini nasıl öğrenecek başka? 
Gezdiğim müzelerde, parklarda hep bu düşünceler dolandı kafamda. Ne zaman bir tuhaflık görsem gülümsedim. Sun Yat Sen’in şimdi müze haline getirilmiş olan evinin bahçesine işeyen küçük çocuğu görünce de, bilim müzesinde girilmemesi gereken yerlere çocuklarını sokan anne babaya şahit olunca da aynı şeyleri söyledim kendi kendime. Kim ne derse desin, Çin de öğrenecek adâb-ı muaşereti. Zaman alacak ama öğrenecek. “Köyden indim şehre” neslinin çocukları daha olgun davranacak ebeveynlerine kıyasla. Bir sonraki nesil ise tam kentli olacak. Üç bin yıllık bir medeniyetin onca badireyi atlattıktan ve ilk defa dünyaya meydan okuma fırsatını elde ettikten sonra böyle ufak tefek şeylere takılacağını sanmak saflık olur.

Çin Cumhuriyeti'nin kurucusu olan Sun Yat Sen'in şimdi müze olan evinin bahçesine su döken bir çocuk. Annesi de arkasında ama resimde görünmüyor. Oysa on metre ileride tuvalet var.  
Sanılanın aksine teori pratikten sonra gelir. Düşmeden, kalkıp tekrar yeltenmeden, tekrar düşmeden (bu defa daha iyi düşmüşüzdür mutlaka), tekrar yeltenmeden ve her seferinde biraz daha mükemmel hale gelmeden bilginin ve toplumun evrimi gerçekleşemiyor. Çin’in modern zamanlar için gereken ahlaki yetkinliğe erişmesi için modern zamanların olgularıyla (ve sorunlarıyla) karşılaşması gerekiyordu. Son yirmi yılda bu olgular birkaç elitin avucundan çıkıp büyük bir çoğunluğun kullanımına açıldı. Dolayısıyla emekleme dönemi başladı. Devamı da gelir.

Nehrin öteki yakası, bilim-kurgu filmlerini andırıyor.  
Kalabalıkların ve ”köyden indim şehre”cilerin dışında biraz da gördüklerimden söz edeyim. Çanco’da görmeyip burada gördüğüm ilginç bir görüntü kıçları açık bırakılmış pantolonlar giymiş bebekler oldu. Sanırım çocuğun çişi ya da kakası gelince hemen en yakın uygun yere götürüp ihtiyaç giderecekler. Amaç bu. Pratik açıdan güzel bir düşünce –aynı zamanda bebek bezinden tasarruf sağlıyor- ama görüntü baya bir komik oluyor. Yani yarısı açık kaldıktan sonra hiç giydirmesen de olur aslında. Hele sıcak havalarda, çocuk zaten kısa pantolon giyiyor, onun da yarısı yok. Eeee, ne gerek var o zaman? Hiç zahmet etmeyeydin J

Arkası olmayan bir pantolon örneği. 
Şangay’da trafik kurallarına daha fazla uyuyor insanlar. Bunda, Şangay’ın büyük kent olmasının payı yüksek tabii. Kolay değil 20 milyon insanı beslemek, taşımak, barındırmak, kavgasız belasız bir arada tutmak. Yalnız yine de kuralları hiçe sayan insanlar var. Özellikle elektrik harcamasın diye farlarını kapatıp trafiğe çıkan –ve kimi zaman ters yönde giden- e-bisiklet sürücüleri en tehlikeli olanı. Trafik lambalarının diplerinde ise ciddi bir kalabalık oluyor genelde. İnsanlar bekliyorlar yeşili. Çanco’da bekleyen daha az.  

Kentin caddelerinden birisi. Bol ışıklı, ultra-modern. 

Yollarda dilenci çok ve bu dilencilerin hemen hepsi yaşlı insanlar. Ayrıca çöplerden kâğıt ve plastik şişe toplayanlar da genelde yaşlı insanlar. Bu işi bir meslek olarak değil de dilenciliğe alternatif olarak yapıyorlar sanırım. ÇHC’de bildiğim kadarıyla genel halkı kapsayan bir emeklilik politikası yok. İnsanlar ya çalışırken ölecekler –bu şekilde kimseye yük olmayacaklar- ya da çocuklarının ellerine bakacaklar. Konfüçyüsçü anne-baba sevgisi/saygısı aslında bu noktada sistemin işine geliyor. Anne-babaya kusursuz saygı, bir çeşit emeklilik ve sağlık sigortası haline dönüşüyor. Gittikçe yaşlanan nüfus –tek çocuk politikası kırsal kesimde yaşayanlar için yapılan gevşemelere rağmen halen geçerli- devletin sunacağı emeklilik fonlarına değil de çocukların omuzuna yükleniyor. İnsanlar ben yaşlanınca çocuğum bana baksın diye çocuk yapmak zorundalar. Bu çocuk iyi para kazansın ki ileride ebeveynlerine bakarken zorluk çekmesin. Bu durumda çocuk iyi okullara gitmeli, en iyi eğitimleri almalı, iyi beslenmeli, iyi bir çevrede büyümeli. Bunlar da para kazanmayı ve harcamayı teşvik eden diğer unsurlar.  
Bilim ve Teknoloji Müzesi: Hayatımda gördüğüm en büyük müze. İçerisi bir binanın içi gibi değil, tam tersine dışarısı gibi. Yalnız burada da yürüyen merdivenler ve alışveriş mekanları müzeye AVM havası katıyor. Giriş 60 RMB.
             
Şangay Müzesi adeta bir AVM gibi inşa edilmiş. İçerisinde barındırdığı tarihi eserlere rağmen müzenin işletim sistemi ve binanın iç tasarımı beni haklı çıkaracak kanıtlar barındırıyor. Örneğin ben hayatımda ilk defa içerisinde yürüyen merdivenleri olan bir müze gezdim. Üst kattan bakıp, harıl harıl çalışan o yürüyen merdivenleri görünce insan hakikaten şaşırıyor. Bunun yanında hemen her katta satış yapan dükkânlar mevcut. Normalde bir müzenin çıkışında ufak bir dükkân olur ve bu dükkânda müzedeki eserlerin bazılarının maketleri ya da turistlere yönelik incik boncuk türü şeyler satılır. Şangay müzesi durumu abartmış. Buradan neden bilete para vermediğimiz anlaşılıyor aslında. Böylesi bir müzenin ücretsiz olması şaşırtmıştı beni içeriye girerken. Demek kapıda değil içeride para harcamamızı bekliyorlar. Hoş, benim yaptığım gibi bir şey almadan çıkmak da mümkün. Dolayısıyla genel halk için güzel bir uygulama aslında. Parası olan harcasın, parası olmayan kültürel etkinlikten eşit miktarda faydalansın.

Şangay Müzesi: Giriş ücretsiz.
Müze bedava ama ne hikmetse parklar paralı. Kentin merkezindeki Century Park’a giriş 10 RMB. Kocaman bir park, gez gez bitmiyor. Biz girdik, bir-iki saat yürüdük. Gölün kenarına oturup, bir şeyler atıştırdık. Kimileri çadırlarıyla gelmişler, kamplarını kurmuşlar, çoluk çocuk oynuyordu çimlerin üzerinde. Her yerde olduğu gibi burada da aşık çiftler kendilerine kuytu köşeler bulmuş, oynaşmak için fırsat kolluyorlardı. Frizbi oynayanlar gördüm, bebek gezdirenler, kayığa binenler, fal baktıranlar…

Century Park'da kamp yapan vatandaşlar. 
Şangay’da gördüğüm bir başka ilginçlik de kız arkadaşlarının çantasını taşıyan erkeklerdi. Bir iki olsa anlayacağım da yüzlerce gördüm. O anda kafam basmadı ama sonra düşününce taşlar yerine oturdu. Bu kadar çanta taşıyan erkek olmasına rağmen el ele tutuşmuş çift görmek pek mümkün değildi Şangay caddelerinde. Tek tük el ele, kol kola girmiş çiftler vardı tabi ki ama böylesi bir tatil gününde olması gerekenden çok daha azdı. Dolayısıyla çanta taşımanın aslında simgesel bir anlamı olduğu çıktı ortaya. Erkek, henüz elini tutacak seviyeye getiremediği –belki hiçbir zaman o seviyeye gelemeyecek- ilişkisinin en azından başlamış olduğunu bu şekilde ilan ediyor ve dışarıya bir çeşit “Bu kız benim oldu ya da olacak.” mesajı veriyor. Aynı şekilde kız da çantasını erkeğe taşıtarak ona, “Bak sana değerli eşyalarımı emanet ediyorum, onlara iyi bak. Yarın bir gün sana kalbimi teslim edeceğim. Ona göre.” diyor.  Tabii, el ele tutuşmaları henüz hoş karşılanmadığı için ya da buna hazır olmadıkları için bu simgesel paylaşım aslında el ele tutuşmuşlar gibi algılanıyor. Pek çoğu için ilişki ilerledikten sonra da sanırım bu alışkanlık devam ediyor. Dolayısıyla evli erkekleri bile eşlerinin rengârenk çantalarını taşırken görmek mümkün. Vietnam’da da benzer bir simgesellik motosikletler üzerinde olurdu. Sokakta el ele tutuşmuş çift göremezdiniz ama motorların üzerinde birbirine sarılmış çiftleri görmek sıradan bir şeydi.
Bu resmi ben çekmedim. İnternetten buldum. Çanco'da Şangay'daki kadar çok yok böylesi çiftler. 
Tutuculuk böyle bir şey işte. Bir yerden sıkıyorlar, sıkıştırıyorlar, yasaklıyorlar ama o şeyin başka yerden ortaya çıkmasına engel olamıyorlar. Çanco’ya geldiğimin ilk haftasında müdürümüz yaşadığımız kentin çok tutucu bir yer olduğunu söylemiş ve bu yüzden hareketlerimize dikkat etmemizi salık vermişti. Evet; sokağa çıkınca öpüşen çiftler görmüyoruz, televizyonda ve internette her türlü cinsellik engellenmiş durumda. Cinsellik çağrıştıran belli kelimeleri “Google”da arayamıyoruz. –Buna “rubber duck” da dahil ama bu yasağın gerekçesi başka. Sonra anlatırım.- Bunun yanında bizim binanın 500 metre ilerisinde yer alan ve içinde tek bir bar dahi olmasa da “bar street” diye anılan cadde geceleri fahişe kaynıyor. Ben caddeden gündüz geçtim, bir akşam da J ile birlikte yürüdük. Hepsi pahalı kulüpler, zengin gençlerin gittiği türden üst sınıf eğlence yerleri. Bunun yanında caddenin sonunda masaj dükkânları var. Asya’da azıcık da olsa yaşamış herkes bilir bu masaj dükkânlarının hangi amaca hizmet ettiklerini.

Benim akşamları koştuğum Hong Mei parkında hava karardı mı çiftleri oturakların üzerinde, birbirlerinin dizlerinin üzerinde görmek mümkün. Oğlan oturuyor, kız da onun kucağına oturuyor. Bir de karanlık yerleri seçiyorlar ki kimse bunları görmesin. Bir keresinde az daha çarpıyordum bir çifte. Zaten ağaçlardan bir şey görünmüyor, patikalar ıssız… Kız oturmuş oğlanın kucağına, telefonda konuşuyor. Artık nasıl bir fanteziyse bunlarınki! Keşke üzerlerinde bir baskı hissetmeseler de ışığın olduğu yerde yaşasalar aşklarını. Biz de rahat rahat koşabilsek. Hayır, ben utanıyorum onları görünce, ben onlarla göz göze gelince rahatsız olacaklar, durduk yere suçluluk duygusuna kapılacaklar diye.

Bir başka örnek de tren istasyonuna giden yol üzerindeki “sex shop”lar. Sıra sıra dizilmişler; kuru yemiş satar gibi dildo, vibratör, plastik kadın satıyorlar. Kim alıyor bunları? Herhalde büyük kentten gelenler ya da dış ülkelerden gelen “ahlaksız” yabancılar almıyor. Çanco’nun halkı alıyor. Alsınlar da zaten, sorun değil. Yalnız bu kadar ortalıkta olması hem şaşırtıcı hem de yanlış geldi bana. Herhangi bir gizlenme, çekinme yok. Bildiğin giriş katı dükkânı, kapısı açık, içeride orta yaşlı bir kadın oturuyor. Zaten önünden geçerken ister istemez gözün takılıyor. Annesinin elinden kurtulan bir çocuk oyuncak dükkânına dalıyorum diye rahatlıkla bu dükkânların birine girebilir. Sonra elinde ışın kılıcıyla çıkar J Nasıl izin alıyorlar, nasıl halk tepki göstermiyor anlamış değilim.

Tutuculuk böyledir işte. Bir yerden hortlar, hiç farkına varamazsın. Hayatı boyunca kadına dokunmayan adam oğlancı olur çıkar (Bakınız Katolik kilisesi), hayatını darmaya (Buda’nın aydınlık yolu) adar ama BMW arabası ve o arabayı garajında sakladığı kocaman bir villası vardır (Bakınız Tayland’daki rahip skandalları). Yirminci yüzyılın başlarında ütopik kitaplar yazan Budist-Konfüçyüsçü reformcu Kang Youwei bile bu örneklere eklenebilir. Adam reform yapacağım, Mançu krallığını ikna edeceğim, Çin’i değiştireceğim diye destekçilerden bir ton para topluyor. Macao’dan, Hong kong’dan, ABD’den, Japonya’dan bir sürü insanı peşine yakıyor. Sonra da yanına 17 yaşında bir kız alıp, dünyayı geziyor. Çin tarihçisi Jonathan D Spence durumu şu cümlelerle anlatıyor:

One cannot calculate the costs of Kang Youwei’s peregrinations between 1904 and 1910, but they must have been enormous: Herculaneum, Pompeii, and Rome; Milan, Paris, Berlin, Copenhagen; West Point, Yellowstone National Park, Salt Lake City, Monte Carlo, the Alhambra, Fez; Uppsala and Trond heim; Kandy, Luxor, Jerusalem, Constantinople—these are only a fraction of the places he visited, and in many of them he stayed in the most luxurious hotels. Why did he travel so much? Partly because he felt homeless and restless, as he admitted to Liang Qichao. Partly because as of 1907 he had a new companion, a seventeen-year-old Chinese girl from Guangdong province who had settled with her family in the United States. With delightful candor (in the very spirit that Kang Youwei had exhorted the world’s women to adopt) she had offered herself to Kang as consort (his third) companion, and secretary, after being passionately impressed by his photograph. (They traveled everywhere together, lingered awhile on a little island Kang had bought off the Swedish coast, and had a son in December 1908.

Ehh, sen gezmeye bu kadar para harcarsan Çin’de reformu kim yapacak? Bir de gittiği yerlerde romantik şiirler yazıyor, yanında da 17 yaşındaki saf karısı. İstanbul’a vardığı gün ikinci Meşrutiyet ilan ediliyor. Hüzünleniyor tabii Kang, bizde neden olmuyor diye! Ben de soruyorum işte, neden acaba? Hakikaten neden acaba! Neyse ki Kang’ın düşperest yorumları rafa kaldırılıyor ve Sun Yat Sen taraftarları reform falan dinlemeyip, Mançuların kıçına tekmeyi 1912’de vuruyor. Yoksa Kang’a kalsa Çin daha yüz yıl cumhuriyet yüzü göremezdi.

Şangay'da gördüğüm bir başka ilginçlik de bekar pazarıydı. Müzmin bekarların ya da onların anne-babalarının geldiği bir pazar burası. Bir çeşit çevirimdışı arkadaşlık sitesi. Profilini bırakıyorsun, talibin çıkana kadar bekliyorsun. Malum, Çin'de aile çok önemli. Gençler bir an önce evlenmeli, anne-babaya torun vermeli. Bu yüzden eğitim ve meslek gibi "malayani" dünya işlerine dalıp, evlenmeyi unutan gençler için, anne babaları, kentin göbeğindeki Halk Parkına (İngilizcesi People's Square olan bu mekanı nedense Halk Meydanı diye çevirmek istemedim çünkü meydandan çok parka benziyor.) gelip, çocuklarının profillerinin yazılı olduğu büyük kağıtları parkın içindeki panolara asıyorlar ya da yanlarında getirdikleri şemsiyelerin üzerine koyuyorlar. Bazıları bu işten para da kazanıyor. Komisyonla çalışan bu çöpçatanlar binlerce profili duvarlarında barındırıyorlar. Profiller Çince olduğu için anlayamadım ama birkaç tanesi İngilizce yazılmıştı. Onlarda gördüklerim: Yaş, boy, kilo, aylık maaş ve hukou. Bilmeyenler için Hukou'yu kısaca izah edeyim. Çin'deki ikametgah sistemine verilen ad. Atılan demokratik atılımlarla her ne kadar gevşemiş olduğu iddia edilse bile Şangay'lı bir aile kolay kolay Şangay'da ikametgahı olmayan birisine kız vermez diyorlar. Çocuklarının gideceği en iyi okullar Şangay'dayken, en iyi imkanlar bu kentteyken, buralı birisinin kolay kolay bu kenti bırakıp başka bir kente gitmesi pek düşünülemez. 
Komisyonla çalışan çöpçatanlar ve potfolyolarındaki profiller. 

Bunlar da çaresiz ebeveynler. Şemsiyeye sığdırdıkları evlatları. Satışa hazır bir el işi gibi. 

Şangay’ı yazacaktım yine nelerden bahsetmiş oldum. Şangay’ın da adı ara ara geçmiş oldu. Hoş, bu düşüncelerin çoğu ben Şangay’dayken ya da Şangay vesilesiyle geldi aklıma, oradayken küçük defterime notlar aldım. Bu yüzden Şangay başlığı altında olmayı her şeye rağmen hak ediyorlar. Bana sen neden gezi yazısı yazmıyorsun diyenler de anlamışlardır benim neden öyle şeyler yazamadığımı. Kafası dağınık bir insanım ben. Görüntüler değil, o görüntülerin arkasındaki tarih, kültür, ekonomik ve toplumsal nedenler ilgilendiriyor beni. Gezecek adam alır Lonely Planet’ı gezer. Ben bile öyle yapıyorum. Orada her şey yazıyor zaten, gezilecek yerler, yenilecek yerler, tarih ve kültürel zenginlik dahil. Ayrica Şanghay'da yaşayan bir Türkiyeli olan Dinçer Mola Bey'in hazırlamış olduğu Şangay Rehberi sayfası Türkiyeli gezginler için eşi bulunmaz bir kaynak. 

Aşağıya kalan resimleri ekliyorum. Şangay defterini bu şekilde kapatıyorum.

Çay matarasını önüne koymuş, manzaranın fotoğrafını çekiyor. Bund'da, nehrin kenarında. 

4 saati 100 Yuan'dan bir otel. Yürümekten yorulup, birkaç saatliğine dinlenmek isteyenler için :)

Jackfruit satan bir kadın. 

Epeski usule göre yapılmış yepyeni bir bina. 

Bir AVM'nin en üst katından bakınca görünen lambalar. 

Jing'an Tapınağı'nda dua eden Budist kadınlar. Nedense dua eden tek bir erkek görmedim bu tapınaklarda. 

Jing'an Parkı

Century Park - Yüzyıl Parkı: İnsanlar parkı çevreleyen nehircikte kayıkcıklara biniyorlar.

Yuyuan Bahçesi

Konfüçyüs Tapınağı - Konfüçyüs'ün heykeli

Konfüçyüs Tapınağı

Jing'an Heykel Parkı: Kesinlikle gezilmesi gereken bir yer. 

Jing'an Heykel Parkı

Jing'an Heykel Parkı

Jing'an Heykel Parkı

Jing'an Heykel Parkı

Jing'an Heykel Parkı

Jing'an Heykel Parkı

Sun Yat Sen ve devrin diğer siyasi simaları

Sun Yat Sen'in Heykeli. Şangay'daki evinin önünde. Evi şimdi müze. 

Elektrik tellerine asılmış ıslak çamaşırlar. 

Şangay'daki parklardan birisi. Büyük olasılıkla Halk Parkı.

Şangay Çağdaş Sanat Müzesi: Şangay'a yakışmayacak kadar küçük ama tasarımı güzel. Sergi berbattı, hiç sözünü etmeyeceğim. 

No comments:

Post a Comment